Biomarkers-tumor

92 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Kütahya-Tunçbilek-Ömerler Kömür Ocağında çalışan işçilerde bazı tümör marker düzeylerinin değerlendirilmesi

Bu çalışma, Kütahya, Tunçbilek- Ömerler yeraltı kömür ocağında çalışan 36-45 yaşları arasında (Jc =36.27) 29 erkek işçi ile Kütahya'da sigara ve alkol kullanmayan 23-53 yaşları arasında (3c =36. 52) sağlıklı erkek büro memurları üzerinde gerçekleştirilmiştir. İkinci grup kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir. CEA ve AFP düzeylerinin tayini RIA metoduyla, diğer tayinler (ALP, ACP, total protein ve albümin) ise spektro fotometrik metodlarla yapılmıştır. Tüm tayinler hem işçi hem de memurların serum numunelerinde gerçekleştirilmiştir. Sonuç olarak; ACP, AFP, ALP ve CEA (tümör markerleri) düzeyleri işçilerde memurlarınkinden önemli derecede yüksek bulunmuştur (sırasıyla p>0.2, p>0.1, p<0.0001 ve p<0.005). Diğer taraftan işçilerde total protein düzeyleri düşük (P<0.025), fakat albümin düzeyleri kontrol grubuna göre bilakis yüksek (P>0.1) bulunmuştur. Bu sonuçlardan kömür ocağındaki kömür tozları, kimyasal maddeler ve ortamın işçilerin organları üzerinde olumsuz etkilere sahip olduğu düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Tümör markerleri, işçiler, kömür madeni. IV

Biyobelirteçler-tümörKömür ocaklarıKütahya+1
Fatma Gündoğan
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Science
1996
00
Master'sOpen AccessTR

Hipoksi koşulları altındaki meme kanseri hücrelerinde hipertermi ve kurkuminin kanser kök hücre benzeri özelliklere ve epitelyal-mezenkimal dönüşüme etkilerinin incelenmesi

Meme kanserinin heterojen bir hastalık olduğu, hipoksinin invazyon ve metastazda etkin rol oynadığı ve kötü prognoz ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı hipoksi koşulu altında Hipertermi, 17-AAG ve Kurkumin üçlü tedavisinin meme kanseri hücre dizilerinde CSC ve EMT belirteçlerinin gen ifadeleri ve hücresel fonksiyonlar üzerindeki etkilerini incelemek ve araştırmaktır. Bu çalışmada ilk olarak hipoksi koşulu oluşturmak için meme kanseri hücre dizilerinde CoCl2'ün doza ve zamana bağlı qRT-PCR yöntemi ile HIF1A ifade düzeyleri araştırılmıştır. Bunun sonucunda MDA-MB-231 hücre dizisinin 3. saatte 25 µM, CRL-2329 hücre dizisinin ise 3. saatte 100 µM CoCl2 ile inkübasyonunun, en yüksek HIF1A gen ifade düzeyi gösterdiği bulunmuştur. Çalışmamızda hipoksi oluşturulmuş meme kanseri hücre dizilerinde 17-AAG ve kurkumin etken maddelerinin MTT deneyi ile 24. ve 48. saat IC50 dozları belirlenmiştir. Belirlenen bu dozlara bağlı olarak hipertermi ile beraber kombine gruplar oluşturulmuştur. Çalışmamızda hipoksi oluşturulmuş hücre dizilerine uygulanan HT + 17-AAG + Kurkumin üçlü tedavinin; hipoksi grubuna, sadece HT ve HT + 17-AAG uygulanan gruplara kıyasla kanser kök hücre belirteci ve epitelyal mezenkimal geçiş ile ilişkili belirteç genlerin mRNA ekspresyon düzeylerini anlamlı bir şekilde azalttığı görülmüştür. Ayrıca hücre migrasyonu deneyi ile elde edilen bulgulara göre de bu kombinasyonun hücreler üzerinde antiproliferatif ve antianjiyogenik etkiye sahip olduğu tespit edilmiştir. Bu veriler, CSC ve EMT belirteçlerini aşırı ifade eden hipoksik meme tümörlerinde oldukça iyi bir kombinasyon ajanı olabileceğine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Meme Kanseri, Hipoksi, Hipertermi, 17-AAG, Kurkumin, CSC, EMT

Biyobelirteçler-tümörGen ifadesiHipoksi+5
Rabia Milli
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas duktal adenokarsinomlarında kök hücre belirteci CD133 ve CXCR4/CXCL12 kompleksinin kötü prognoz ile ilişkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Ekzokrin pankreas duktal adenokarsinomu (PDAK) tüm pankreas malignitelerinin yaklaşık %90`nını oluşturmaktadır. PDAK yüksek mortalite oranına sahip olup 5 yıllık sağ kalım oranı %7`dir. 2030 yılına gelindiğinde, kansere bağlı ölümlerin ikinci nedeni haline gelmesi beklenmektedir. Bu agresif malignite için primer tedavi cerrahi rezeksiyondur. Ne yazık ki erken tanı oranının düşük olması nedeniyle hastaların sadece %10-20`si rezeke edilebilir durumdadır. Opere edilebilen olgularda bile 5 yıllık sağ kalım düşüktür. Bu kötü prognozun sebeplerinden biri de PDAK`un kemoterapiye yüksek direncidir. Kemoterapi direnci altında yatan nedenlerden biri kanser kök hücreleri (KKH) ve kemokinlerdir. KKH`leri; tümörün başlatılması, kendini yenileme kapasitesi, hızlı büyüme, tedaviye direnç, metastaz oluşumu ve adjuvan tedavinin tamamlanmasından sonra tümör nüksünden sorumlu kabul edilir. KKH, pankreas kanseri de dahil olmak üzere birçok malign tümörde bulunmuştur. Pankreas KKH`lerinde CD133 ekspresyonu tanımlanmıştır. Kemokinler çeşitli fizyolojik ve immün süreçleri düzenleyen ve aynı zamanda tümör hücrelerinin büyüme, proliferasyon ve metastazını da artıran bir grup sitokindir. Kemokinler yukarıda sözü edilen fonksiyonlarını hücre membranındaki kemokin reseptörlerine bağlanarak ve onları aktive ederek gösterirler. Kemokin reseptör tip 4 (CXCR4), kemokin ligand 12 için uygun reseptördür. CXCL12/CXCR4 kompleksi, tümör mikro çevresini oluşturan en belirgin kemokin moderatörlerinden biridir. CXCR4/CXCL12 kemokin kompleksinin, pankreas kanseri gelişiminde, invazyonunda, metastazında ve tedaviye direncinde önemli rol oynadığı belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2012-Aralık 2019 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Hastanesinde, radikal cerrahi ile tedavi edilen pankreas kanserli 80 olgu dahil edildi. Olgulara ait arşiv dosyaları incelendi. Olguların 56`sı erkek, 24`ü kadın olup yaş ortalaması 65,3 (38-84) idi. 80 olgu arasından 70 olguda tümör, pankreas başında ve geri kalan 10 olguda ise pankreasın gövde/kuyruk xii kısmında yerleşimli idi. Tüm olgular pankraes duktal adenokarsinom tanılıydı. Olgular 2017 AJCC 8. baskısına dayanarak iki gruba ayrıldı. I. grup lenf nodülü metastazı göstermeyen IA, IB ve IIA evresindeki 22 olgudan, II. grup lenf nodu metastazı mevcut olan IIB ve III evreli 58 olgudan oluşmakta idi. CXCR4, CXCL12 ve CD133 arasındaki korelasyon değerlendirilmesi için veriler İBM SPSS istatistik 22,0 paket program ile analiz edildi. Kategorik değişikliklerin dağılımına Ki-kare testi ile bakıldı. Tanımlayıcı istatistik olarak medyan (min-mak), frekans ve yüzde değerleri verildi. p <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Olgulara ait immünhistokimya boyalı preparatlar ışık mikroskobunda incelendi. Her iki grupta CXCR4 ve CXCL12 ile tümör çevresi ve tümörden uzak pankreas stromasında; CD133 ile tümör çevresi ve tümörden uzak pankreas dokusunda boyanma saptanmadı. Tümör stromasında ve metastazlı lenf nodu stromasında CXCR4 ve CXCL12 antikoru ile sitoplazmik ve sitomembranöz boyanmaya sahip hücreler pozitif olarak tanımlandı. Tümör ve metastazlı lenf nodundaki tümör hücrelerinde CD133 ile sitomembranöz ve sitoplazmik boyanma varlığı da pozitif olarak kabul edildi. I. grupta 22 olguda tümör stromasında değerlendirilen CXCR4 ve CXCL12 %41 oranda birlikte ekspresyon gösterdi. Olguların %13,6`sında ise her üç biyobelirteç de (CXCR4, CXCL12, CD133) pozitif idi. CXCR4, CXCL12 ve CD133`ün tek başına eksprese olmadıkları gözlendi. Olguların %45,5`unda ise hiçbir boyanma izlenmedi. II. grupta 58 olguda değerlendirilen tümör stromasında ve tümörde %1,7 oranda CD133; %3,4 oranda CXCL12; %5,2 olguda CXCR4; %17 olguda CXCL12+CXCR4; %36,2 olguda CD133+CXCL12+CXCR4; %10,3 olguda CD133+CXCR4 ekspresyonu izlendi. Olguların %26,2`sinde hiçbir boyanma izlenmedi. I. ve II. grup karşılaştırıldığında CD133, CXCL12 ve CXCR4 biyobelirteçlerin tek başlarına eksprese olma durumlarında ve CD133/CXCR4 birlikte ekspresyonunda istatiksel olarak fark görülmedi. Ancak CXCL12/CXCR4 ve CD133/CXCL12/CXCR4 bir arada eksprese olmaları açısından iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. xiii II. grupta metastazlı lenf nodlarında ve metastazlı lenf nodların stromasında %12 olguda CXCL12, %1,7 olguda CXCR4, %27,6 olguda CXCL12+CXCR4, %36,2 olguda CD133+CXCL12+CXCR4, %6,9 olguda CD133+CXCR4 ekspresyonu izlendi. %15,6 olguda hiçbir boyanma izlenmedi. II. grupta tümör ile metastazlı lenf nodu karşılaştırıldığında CD133 ve CXCL12`ün tek başına ekspresyonunda istatiksel olarak fark saptanmadı. Ancak CXCR4`un yalnız ekspresyonunda, CXCL12/CXCR4; CD133/CXCR4 ve CD133/CXCL12/CXCR4 bir arada ekspresyonlarında istatiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Sonuç: Bu bulgular CD133, CXCL12 ve CXCR4 ekseninin bir prognostik belirteç olabileceğini ve PDAK tedavisinde kombine tedaviler için yeni hedefler sağlayabileceğini düşündürmektedir.

AdenokarsinomBiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümör+7
Adıla Adıllı
Bezmialem Vakıf University
2020
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı lösemi tiplerinde nükleer manyetik rezonans tabanlı metabolomik profilleme

Lösemi, çocukluk çağında %30'luk oran ile en sık görülen kanser türü olup, tüm kanserler içerisinde 3.2%' lik oranı kapsamaktadır. Lenfomalar ise orijin aldığı doku açısından lösemi ile ayrışmakla beraber ortak semptomlar gösterebilmektedir. Hastalık gelişiminde temelde beyaz kan hücrelerinin kemik iliği/ lenfoid organlardaki maturasyon bozukluğu yer almaktadır. Literatürde lösemi ve lenfomada metabolik profilleme çalışmaları mevcut olup, belirlenen biyobelirteç adayı metabolitlerin erken tanı, prognoz, tedaviye cevapta kullanılabilirliği tartışılmaktadır. Yüzlerce metaboliti kapsayan metabolomiks çalışmalarında çok yönlü istatistiksel modelleme kullanılarak bu aday belirteçlerin ilişkili olduğu yolaklar belirlenebilmekte, kişiselleştirilmiş tedaviler için değerli bilgiler sunulabilmektedir. Bunu mümkün kılan analitik kimya tekniklerinden ve metabolomiksin en önemli enstrümanlarından nükleer manyetik rezonans (NMR) ile kütle spektrometresi (MS), birbirini tamamlayıcı şekilde farklı moleküllerin ölçümünde başarılıdır ve entegre analizlerde analit spektrumun tamamına yakınını kapsamaktadır. NMR; yüksek tekrarlanabilirlik, tek internal standartla yüzlerce metabolit kantitasyonuna olanak vermesi, uzun stabilite, kalibrasyon gerektirmemesi gibi avantajlarıyla son yıllarda metabolomikste artan sıklıkta kullanılmaktadır. Öte yandan rutin kullanımı oturmuş MS ise yüksek sensitivitesi ve proteomik-lipidomik moleküllerin başarılı tespiti ile pratik kullanımda halen en ön sırada yer almaktadır. Güncel tez çalışması, sık görülen lösemi/ lenfoma tiplerini kapsayacak şekilde bütüncül yaklaşımla kantitatif NMR ve kalitatif MS metodlarını entegre eden bir çalışma düzeni içerisinde gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla her bir grupta (AML, KLL, NHL) yer alan 30 yetişkin hastaya ait serum ile lökosit izolatlarında bir ve iki boyutlu 1H NMR ile yüksek-rezolüsyonlu MS (HR-MS) analizleri tamamlandıktan sonra diferansiyel metabolitler ile ilgili metabolik yolaklar tek değişkenli-çok değişkenli istatistiksel metotlarla MetaboAnalyst ve TidyMass çevrimiçi platformlarında belirlenmiştir. 1D deneylerde kimliklendirilen metabolitler, 2D NMR analizleri ile doğrulanmıştır. Lökosit izolatları ise HRMS platformunda serum örnekleri ile eşit koşullar altında çalışılarak bu matrikste kontrollere kıyasla anlamlı eksprese edilen metabolitler belirlenmiştir (TidyMass). Serum NMR analizlerinde ortaya konan bulgulara göre; AML grubunda kontrol bireylere kıyasla artış gösteren metabolitler (VIP skoru> 1) metilguanidin, izobütirat, glisin, 2-hidroksiizobütirat, glukoz, üre, betain ve azalanlar (VIP skoru> 2) piroglutamat, 3-hidroksiizovalerat, alanin olarak kaydedilmiştir. KLL grubunda artan metabolitler içerisinde AML ile ortak bulunanlar haricinde kreatinin-kreatin fosfat, tirozin ve fosfoetanolamin molekülleri de yer almaktadır. Burada her üç grupta da artan moleküllerin protein degredasyon ürünü olmaları, hematolojik malignitelerde gözlenen hızlı protein turnoverını doğrulamaktadır. VIP skoru 2.5' ten büyük bulunan fumarat ve asetat moleküllerinin azalışı da KLL ve NHL gruplarında ortak öne çıkan farklılıklar olarak Krebs siklusu ara bileşenlerinin prolifere olan lökoblastlarda yoğun tüketimine işaret etmektedir. Ayrıca NHL grubuna özgü bir farklılık olarak düşük bulunan serum karnitin seviyesi (VIP skoru> 1), lenfoma hastalarında artan enerji ihtiyacının beta oksidasyon artışı ile kompanse edildiğini düşündürmektedir. Serum NMR sonuçlarını kapsayan alıcı özelliği (ROC) analizi ile AML için 10, KLL için 3 ve NHL için 20 en anlamlı metabolit ile eğri altı alanı> 0.98 olan tanısal biyobelirteç modelleri oluşturulmuştur. Grup bazlı değişim gösteren yolak analizlerinde glutatyon, glukojenik ile dallı zincirli amino asit metabolizması ve kolin oksidasyonu AML' de birinci sıradayken; KLL ve NHL gruplarında ise Krebs ve üre siklusu öne çıkmaktadır. Serum HRMS sonuçlarında ise yüksek sensitif metodoloji yardımıyla çeşitli polar lipitler (yağ asitleri ve fosfolipitler) tanımlanarak özellikle AML grubunda anlamlı artan doymamış yağ asitleri dokozatrienoik ve cis-13-dokozenoik asit (p=0.002 ve 0.003, sırasıyla, Tidymass) olarak kaydedilmiştir. Serum HRMS sonuçlarına göre KLL grubunda anlamlı bulunan oleamid artan ve gliserofosfokolin ile piroglutamat ise NMR sonuçlarını doğrulayan şekilde düşük seviyelerde bulunmuştur (p=0.001 ve 0.000, sırasıyla, Tidymass). Öte yandan NHL serum HRMS bulguları artan doymamış yağ asitleri açısından AML ve oleamid açısından KLL ile; azalan piroglutamat seviyeleri açısından ise KLL ile benzerlik göstermektedir. Lökosit izolatlarında gerçekleştirilen HRMS analizlerinde ise seruma göre daha az sayıda anlamlı metabolit tanımlanmış olup; spermin ve uzun zincirli yağ asitlerinin (serumda sonuçlarını destekleyen biçimde) artan, biyotin gibi koenzimlerin ise düşük seviyeleri her üç grupta da ortak olarak kaydedilmiştir. Sonuç olarak güncel çalışmada, lösemi/ lenfoma hastalarında NMR ve MS metodolojilerinin komplementer kullanımı ile oldukça geniş metabolit spektrumu içeren serum-lökosit matriks profillemesi gerçekleştirilmiştir. Literatürde bir ilk olarak, farklı hematolojik malignitelerde serum metabonomu kantitatif yaklaşımla belirlenmiş ve HR-MS teknolojisi ile yapılan global tarama ile entegrasyon sağlanarak geniş kapsamlı parametre araştırması yapılmıştır. Bir diğer yenilik ise, global serum araştırması yanı sıra lökosit izolatlarında MS analizi ile hücresel düzeyde anlık metabolik profilleme ile bireysel etyolojilere dair önemli veriler sunulmasıdır. Grup bazlı değişiklikleri ortaya çıkaran mevcut bulgular bireysel itici güçlerin yanı sıra farklı alt sınıflarda yaygın olarak gözlemlenen patojenik mekanizmalar hakkında da ipuçları sağlamaktadır. Tüm bunlarla birlikte sunulan güncel sonuçların, her grup için oluşturulacak geniş kohort ve omiks teknolojilerinden gelen tamamlayıcı veriler ile doğrulanması gerekmektedir.

Biyobelirteçler-tümörFenotipHematolojik neoplazmlar+7
Ayşe Zehra Gül
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between growth differentiation factor-15 and testosterone hormone level in prostate cancer patients

Prostate cancer (PCa) is a common non-skin malignancy disease that frequently causes death males and the burden of this cancer continuously elevating in many countries and especially Asian. Hence the need to find prognostic markers to predict aggressiveness, patients' outcome, and efficacy of treatment are raising.We analyzed serum and clinical data from 100 case divided in to 70 men as patient group and 30 men as control group . Serum growth differentiation factor 15 (GDF15), prostate specific antigen (PSA), total serum testosterone, follicle-stimulating hormone (FSH) and C‑reactive protein (CRP) were assayed by BioTek Elisa and Roche Cobas c 311. In Serum PCa patients with continuously disease progression were Levels of GDF-15 elevated.There was a significant increase PSA levels with prostate cancer patients with old injury but observed a trend to tiny depression in levels of serum total Testosterone and FSH. Concerning to the Pearson Scale there were positive significantly (P < 0.0023) correlated between serum GDF-15 with Prostate-specific antigen (PSA) levels. In addition, there were a positive significantly (P <0.002) correlated to the duration of the disease with the level of C-reactive protein (CRP) in serum. In our conclusion, a strong correlation was observed between increasing (GDF-15), PSA and body mass index (BMI) with PCa risk. Also, Prostate cancer patients was related to depress FSH and total testosterone levels. The present thesis reinforce the use of GDF15 and PSA examinations as prognostic biomarkers in PCa and in determining disease progression. Keywords: Prostate Cancer; GDF-15; Total Testosterone; PSA; CRP; FSH; Roche Cobas c 311; Prognostic marker

Biomarkers-tumorGrowth differentiation factorNeoplasms+7
Saıf Abdalazız Meteab Banıdahır
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş-boyun mukoepidermoid karsinomlarında prognostik faktörler

Amaç: Bu çalışmada baş-boyun mukoepidermoid karsinomlarında hastaların demografik özelliklerinin ve mutant p53, mdm-2, survivin ekspresyonunun yaşam süresi, hastalıksız sağkalım üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2002 ve 2010 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında mukoepidermoid karsinom tanısıyla takip edilen 39 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri ve immunohistokimyasal yöntemle mutant p53, mdm-2 ve survivin ekspresyonu incelenip bunların yaşam süresi ve hastalıksız sağkalım sürelerine olan etkisine bakıldı. Bunlara ek olarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında pleomorfik adenom tanısıyla opere edilen 39 hastada mutant p53, mdm-2 ve survivin ekspresyonu değerlendirildi. Mukoepidermoid karsinom ve pleomorfik adenom arasındaki mutant p53, mdm-2, survivin ekspresyonları karşılaştırıldı. Ayrıca mutant p53, mdm-2 ve survivinin koekspresyonu ve birbiriyle olan korelasyonu incelendi.Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 39 hastanın yaş ortalaması 47,8 (8-78), ortalama takip süresi 60,3 ay (24-122 ay) idi. En sık gözlenen lokalizasyon parotis (%56,4) idi. T ve N evresi, tümörün yerleşim yeri, histolojik grade, perinöral invazyon ve metastaz gelişimi yaşam süresi ve hastalıksız sağkalım süresi üzerinde, cerrahi sınır pozitifliği, nüks ve yaşın da yaşam süresi üzerinde etkisi olduğu izlendi. Mutant p53 ekspresyonu; histolojik grade, ölüm oranı, yaşam süresi ile ilişkili bulundu. Survivin ekspresyonu; histolojik grade ile ilişkili iken, mdm-2 ekspresyonunun prognostik etkisi izlenmedi. Pleomorfik adenomlarda mukoepidermoid karsinomlara göre mutant p53 ekspresyonu daha az, survivin ekspresyonu daha fazla, mdm-2 ekspresyonu açısından fark izlenmedi.Sonuç: Yaş, T, N evresi, histolojik grade, cerrahi sınır pozitifliği, perinöral invazyon, nüks, metastaz gelişimi, tümörün yerleşim yeri, mutant p53 ve survivin ekspresyonu mukoepidermoid karsinom prognozuna etkili olduğu gözlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Mukoepidermoid karsinom, prognoz, p53, mdm-2, survivin.

Biyobelirteçler-tümörGenler-P53Kafa ve boyun neoplazmları+5
Murat Doğrusöz
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatosellüler karsinomlu hastalarda Mİ-RNA'nın önemi

Giriş ve Amaç: Hepatoselüler karsinomanın erken evrede saptanması prognoz ve hasta yönetimi açısından çok önemlidir. Hepatoselüler karsinomayı erken aşamada tespit edecek ideal bir marker henüz yoktur. MikroRNA-26, mikroRNA-192 ve mikroRNA-122 Hepatoselüler karsinoma'da anlamlı olabilecek yeni bir biyomarker olabilir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi, Şahinbey Hastanesinde 2014-2016 yıllarında yeni tanı konulan 42 hepatoselüler karsinoma hastalarının ve 45 kontrol grubu olarak aldığımız hepatosteatozu olan hastalarının serumunda real-time PCR metodu kullanılarak mikroRNA-26, mikro-192 ve mikroRNA-122 düzeyleri saptandı. Bulgular: Hepatoselüler karsinoma hastaların serum miR-26 değeri kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0,0001). Serum miR-122 değeri hepatosteatozu olan kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde saptanmamıştır (p=0,181). MiRNA-192 real-time PCR yöntemiyle eksprese olmadı. Hasta grubunda MiR-26 ROC eğrisi altında kalan alana göre (AUC:0,748, %95 CI p<0,0001) cut-off değer belirlendi. Ayrıca hastaların miR-26 değerleri, Hepatoselüler karsinoma'da anlamlı olan diğer diagnostik, klinik ve prognostik verilerle karşılaştırıldı. Sonuç: Çalışmamızda farklı kliniklerde takip edilen farklı evrelerdeki hepatoselüler karsinoma hastalarının serumunda real-time PCR metodu ile miR-26'yı gösterdik ve bu değerleri hastaların diğer diagnostik, klinik, prognostik verileriyle karşılaştırıldı. MikroRNA'ların yakın dönemde yeni ve iyi biyomarkerlar olarak rutin kullanıma geçeceği düşünülmektedir. Ancak miR-26 tek başına hepatoselüler karsinomada tanı, prognoz ve surveyansı göstermede iyi bir biyomarker olmayabilir. Diğer tanısal, klinik, prognostik göstergelerle birlikte kullanılması daha anlamlı olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatoselüler Karsinom, mikroRNA-26, mikroRNA-192, mikroRNA-122.

Biyobelirteçler-tümörKarsinomaKarsinoma-hepatoselüler+5
Bünyamin Kaya
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrial hiperplazilerde formalin ile fikse parafine gömülü doku örneklerinde mirna 204-5P, mirna 138-5P ve mirna 133-3P'nin ekspresyon düzeylerinin kıyaslanması ve prognostik değeri

Çalışmamızın amacı, endometriyal hiperplazilerde (EH) formalinle fikse parafine gömülü (FFPE) doku örneklerinde miRNA 204-5p, miRNA 138-5p ve miRNA 133-3p ekspresyon düzeylerini saptayıp kıyaslamak ve böylece endometriyal kansere dönüşümlerini öngörme ve önleme konusunda yapılan çalışmalara yol gösterici olmaktır. Ocak 2005 – Şubat 2015 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran 38 adet atipili EH tanısı almış (1. hasta grubu), 44 adet atipisiz EH tanısı almış (2. hasta grubu) ve 44 adet benign endometriyal örnekleme tanısı almış hasta (kontrol grubu) çalışmaya dahil edildi. qRT-PCR yöntemiyle üç grubun miRNA 204-5p, miRNA 138-5p ve miRNA 133-3p ekspresyon düzeyleri değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirmede Kolmogorov Smirnov, Kruskal Wallis ve Dunn testleri uygulandı. P değeri 0,05'in altında ise anlamlı olarak kabul edildi. Atipili ve atipisiz EH gruplarına ait miRNA 204-5p ekspresyon düzeyi, kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulundu (sırasıyla p=0,004 ve 0,001). miRNA-138-5p ve miRNA 133-3p ekspresyon düzeyleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında atipili EH olgularında anlamlı şekilde artmış (sırasıyla p=0,005 ve p=0,001); atipisiz EH olgularındaysa anlamlı şekilde azalmış olarak bulundu (sırasıyla p=0,001 ve p=0,001). Atipili hiperplazilerde miRNA 138-5p ve miRNA 133-3p düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde artmış olması, literatürdeki verilerin tersine çıktığından bu durumun klinik açıdan önemi değerlendirilemedi. Çalışmamız, endometriyal hiperplazilere ait FFPE dokularda miRNA ekspresyon düzeylerini 126 olguyu kapsayan geniş bir örnek hacminde değerlendiren literatürdeki ilk araştırmadır. EH olgularında miRNA 204-5p ekspresyon düzeylerini istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düşük olduğunu saptadık. Bu sonuçlar, miRNA 204-5p'nin endometriyal hiperplazilerin kansere dönüşümünü öngörmede potansiyel biyobelirteçlerden biri olabileceğini düşündürmektedir

BiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümörEndometrial hiperplazi+6
Emre Akçil
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glial beyin tümörlerinde ve lenfoma dışı metastazlarda otofaji ile ilişkili miRNA'ların serum ve doku değerlerinin karşılaştırılması

Amaç: Merkezi sinir sistemi tümörleri hem çocuk hem de erişkin hastalarda görülür ve bu tümörlerin birçoğu sakatlık ve ölüme neden olur. Hastaların tanısı ve izlemi için yeni hedefleri belirlemek gayreti ile güncel çalışmalar moleküler alana odaklanmıştır. Bu çalışmamızda otofaji ile ilişkili miRNA düzeylerine serum ve dokuda bakarak serum miRNA değerlerinin biyomarkır olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırdık. Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde ameliyat edilen ve patoloji örneğinin sonucu glial tümör veya lenfoma dışı metastaz olarak raporlanan 27 hasta dahil edilmiştir. Otofaji ile ilişkili miRNA'ların serum ve doku düzeyleri karşılaştırılmıştır ve saptanan değerler arasındaki korelasyon student t testi kullanılarak kontrol edilmiştir. Bulgular: Vakaların histopatolojik incelemesinde 14 glioblastom, 3 oligodendrogliom, 2 anaplastik astrositom, 2 karsinom metastazı, 2 pilositik astrositom, 1 anaplastik ependimom, 1 anaplastik oligodendrogliom, 1 diffüz astrositom ve 1 ependimom gözlendi. Serum Ct değerleri istatistiksel olarak doku Ct değerlerinden yüksek saptandı (p<0,001). Diğer taraftan çalıştığımız miRNA alt tiplerinden sadece beşinin serum ve doku düzeyleri arasında korelasyon saptadık. Ek olarak 12 miRNA alt tipinden beşini bazı serum örneklerinde Ct değeri tespit edemedik. Sonuç: Her ne kadar literatürde serum miRNA seviyeleri ile doku miRNA seviyeleri arasında korelasyon görülse de biz bu çalışmada herhangi bir mantıklı korelasyona rastlamadık. Çalışmamızdaki hasta sayımızın düşüklüğü litaratür ile olan bu uyumsuzluğu açıklayabilir. Dolayısı ile bu çalışmanın sonuçlarına bakarak miRNA'ların beyin tümörleri için biyomarkır olamayacağını söylemek için erken olduğuna inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Glial tümör, miRNA, biyomarkır, otofaji

Beyin neoplazmlarıBiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümör+5
Mert Nazik
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek gradeli glial tümörlü olgularda tümör volümü ile serum S100B değerlerinin karşılaştırılması

Amaç: Yüksek gradeli glial tümörlerin tanı ve operasyon sonrası takip aşamalarında serum S100B değerlerinin mevcut görüntüleme yöntemlerine ek katkısının değerlendirilmesi ve S100B proteinin yüksek gradeli glial tümörler için bir tümör belirteci veya prognostik faktör olarak kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi. Gereç ve yöntem: Aralık 2013 – Ağustos 2014 tarihleri arasında beyin ve sinir cerrahisi kliniğinde yüksek gradeli glial tümör tanısı ile cerrahi uygulanan 14 olguluk hasta grubu ve sağlıklı bireylerden oluşan 14 kişilik kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Hasta grubundan operasyon öncesi, operasyondan sonraki 1. gün ve 5. günler olmak üzere 3 kez, kontrol grubundan 1 kez olmak üzere venöz kan örnekleri alınmıştır. Hasta grubundakilerin ayrıntılı nörolojik muayeneleri değerlendirilmiş ve nörolojik hasar olup olmadığı tespit edilmiştir. Serumda S100B protein değerleri çalışılıp hasta grubundaki olguların görüntüleme yöntemleri ile tümör hacimleri ölçülmüştür. Operasyon öncesi ve sonrasındaki serum S100B değerleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hasta grubu ile kontrol grubunun S100B değerlerinin karşılaştırılması yapıldığında hasta grubunda S100B değerleri anlamlı oranda daha yüksek bulunmuştur. (p<0,05) Hasta grubu değerlendirildiğinde nörolojik hasar gelişimi ile S100B değerlerindeki yükselme arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. (p<0,05) Olguların tümör hacimleri ve S100B değerleri karşılaştırıldığında tümör hacimleri ile serum S100B değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. (p>0,05) Ancak total rezeksiyon uygulanan olgularda postop 5. gün yapılan ölçümlerde S100B değerlerinde anlamlı bir düşüş saptanmıştır. (p<0,05) Sonuç: Tümör hacimleri ile serum S100B değerleri karşılaştırıldığında anlamlı bir korelasyon saptanamamıştır. Bununla birlikte yüksek gradeli glial tümörü bulunan hastalarda serum S100B değerinin yükseldiği tespit edilmiştir ancak yanlış negatif değerlerin bulunması ve çalışmadaki hasta grubunun sayı olarak az olması (n=14) nedeni ile kesin bir sonuca varılamamıştır. İlerleyen dönemlerde yapılacak daha kapsamlı çalışmalar ile daha kesin ve yol gösterici sonuçların tespit edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Glioblastoma multiforme, Anaplastik astrositom, S100B

AstrositomBeyin neoplazmlarıBiyobelirteçler-tümör+5
Kadir Oktay
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer epitelyal ve metastatik over tümörlerinde SATB2 ekspresyonunun değerlendirilmesi

Over kanseri 2. en sık görülen jinekolojik kanserdir. Kansere bağlı ölümlerde dünya genelinde yedinci sıradadır. Primer ve metastatik over tümörlerinde ayırıcı tanı, bazı olgularda sorun olabilmektedir. SATB2 (The special AT-rich sequence-binding protein 2) büyüme ve gelişme için önemli matriks ilişkili bir proteindir. SATB2, 2003'te keşfedildiğinden beri bu proteinin rolünü araştıran çalışmalarda hızlı bir artış izlenmektedir. Çalışmalar SATB2' nin kolorektal karsinomlar için sensitif ve son derece spesifik bir belirteç olduğunu göstermiştir. Buna dayanarak, kolorektal kökenli metastatik over tümörlerinde, kullanışlı bir immunohistokimyasal belirteç olduğu düşünülmektedir. SATB2 ekspresyonu, ayrıca akciğer, meme, pankreas, renal, laringeal, özefagial ve kemik kanserlerinde de bildirilmiştir. Bu çalışmada, primer epitelyal ve metastatik over tümörlerinde SATB2 ekspresyonunun varlığını ve histolojik alt tipler arasındaki önemini belirlemeyi amaçladık. Çalışmaya dahil edilen olgular, 2004-2017'de Gaziantep Üniversitesinde, Patoloji Bölümü arşivinden elde edildi. Çalışma grubunu, 148 adet primer epitelyal over tümörü ve 29 adet metastatik over tümörü oluşturdu. İmmunohistokimyasal olarak SATB2 antikoru, otomatik immunohistokimya boyama cihazı (Ventana Ultra Auto-Stainer) ile çalışıldı. Tümör hücrelerinin %1'inden fazlasında, nükleer SATB2 ekspresyonu pozitif kabul edildi. Normal kolon dokusu pozitif kontrol olarak kullanıldı. Müsinöz karsinomların %54.5'i, endometrioid karsinomların %51.7'si, yüksek dereceli seröz karsinomların %18.2'si, borderline müsinöz tümörlerin %17.9'u, borderline seröz tümörlerin %6.7'si ve metastatik overyan tümörlerin %51.7'si SATB2 ile pozitif ekspresyon gösterdi. SATB2 ekspresyonu varlığı primer epitelyal over tümörleri için spesifiklik göstermedi. Kolon, meme, üst gastrointestinal sistem ve apendiks kaynaklı metastatik over karsinomları, değişen oranlarda SATB2 ekspresyonu gösterdi. Kolon karsinomlarının tamamında, literatür ile uyumlu olarak SATB2 ile ekspresyon saptandı. Metastatik grupta, SATB2 ekspresyonu gösteren az sayıdaki olgu, kökeni hakkında istatiksel analiz için kesin bir sonuca imkan vermedi. Çalışmamız, SATB2 ekspresyonunu, metastatik overyan karsinomlara ek olarak, primer epitelyal over tümörlerinde de değerlendiren ilk çalışmadır. Primer ve metastatik over tümörlerinde farklı oranlarda SATB2 ekspresyonunu tespit ettik. Alt gruplarda, SATB2 spesifikliğini göstermek için, geniç ölçekli daha ileri çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: metastatik, over tümörü, primer, SATB2

BiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümörGen ifadesi+4
Esra Öz
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme karsinomlarında SOX2 ekspresyonunun patolojik ve klinik parametrelerle karşılaştırılması: İmmünohistokimyasal ve moleküler çalışma

Giriş ve Amaç: İnvaziv meme karsinomları tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kadınlarda en sık görülen ve ölüme neden olan malignitedir. Birçok tümörde olduğu gibi meme karsinomlarında da kendi kendini yenileme, proliferasyon ve farklılaşma özellikleri olan kanser kök hücreleri bulunmaktadır. Kanserli olguların yönetiminde, hedefe yönelik tedavilerinde; kök hücre belirleyicileri ve tümörogenezis ile ilişkisini araştıran çalışmalar günümüzde ivme kazanmıştır. SOX2, pluripotent embriyonik kök hücrelerde kendi kendini yenilemeden sorumlu bir transkripsiyon faktörüdür. Tümörogenezisde, hücre çoğalması ve göçünde, apoptoziste, tümör metastazında, invazyonda ve ilaç direncinde rol almaktadır. Yapılan çalışmalarda meme karsinomlarında SOX2'nin artmış tümör çapı, lenf nodu metastazı, yüksek nükleer derece gibi kötü klinikopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisi, tümörogenezisin erken basamaklarında etkili olduğu, erken rekürrenste ve hastalıksız sağ kalım süresinin kısalmasında etkin olarak rol oynadığı gösterilmiştir. Çalışmamızda invaziv meme karsinomlu olgularda SOX2 ekspresyon varlığının araştırılması, elde edilen verilerin klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İnvaziv meme karsinomlu 99 olgunun parafin kesitlerinde immünohistokimya ve RT-PCR yöntemiyle SOX2 ekspresyonu araştırıldı. Bulgular: SOX2 ekspresyonu 78 olguda (%78,8) saptanırken, 21 olguda (%21,2) izlenmemiştir. Çalışmamızda SOX2 ekspresyonu ile artmış tümör çapı (p=0,011), subtip (p=0,018), yüksek ki 67 proliferasyon indeksi (p=0,0001), lenfovasküler invazyon (p=0,039), lenf nodu metastazı (p=0,038), uzak metastaz (p=0,038), ileri evre (p=0,030) ve hastalıksız sağ kalım (p=0.049) arasında korelasyon bulunmuştur. Yaş, histolojik derece, hormon reseptör durumu ile anlamlı ilişki görülmemiştir. Sonuç: Çalışmamızda; SOX2 ekspresyonu ile artmış tümör çapı, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı, uzak metastaz, ileri klinik evre, yüksek ki 67 proliferasyon indeksi ve kısa hastalıksız sağ kalım süresi gibi kötü prognostik faktörler arasında anlamlı ilişki saptanmış, SOX2'nin meme kanserli hastaların klinik takibinde ve bireysel tedavilerinin yönlendirilmesinde prognostik belirleyici olarak rutin kullanıma girmesinin uygun olabileceği düşünülmüştür. Bunun için geniş serilerle ve klinik tedavi basamaklarını da içine alan ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: meme karsinomu, kanser kök hücre belirleyicisi, PCR, immünohistokimya, SOX2.

Biyobelirteçler-tümörGen ifadesiGenler+7
Zeynep Ruken Şaman
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mezenkimal tümörlerin tanı ve ayırıcı tanısında yeni immünohistokimyasal belirleyicilerin öneminin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Mezenkimal neoplaziler kimi zaman en deneyimli patologlar için bile tanısal tuzaklar içerir. Mezenkimal tümörler 50'den fazla malign ve 100'den fazla benign alt tip içerirler. Bu tümörler, nadir görülmeleri ve çok çeşitli morfolojileri nedeniyle zor tanınırlar. Sarkomlar, erişkinlerde görülen tüm solid tümörlerin % 1'ini oluşturur. Tanıya ve ayırıcı tanıya yönelik olarak son yıllarda moleküler genetik ve immünohistokimyasal belirleyicilerde sürekli yeni gelişmeler olmaktadır. Bu çalışmanın amacı daha önce sarkom tanısı alan olguların WHO 2013 sınıflamasına dayandırılan yeni bilgilerle ve yeni immünohistokimyasal belirleyicilerle tanısal olarak yeniden değerlendirilmesi, mezenkimal tümör tanısında bu belirleyicilerin öneminin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2000 yılından günümüze kadar tanı almış 183 malign mezenkimal tümör olgusu 2013 WHO sınıflamasına göre yeniden değerlendirilmiştir. Ayrıca tanı anında uygulanmış olan immunhistokimyasal yöntemlere ek olarak morfolojilerine göre uygulanan yeni belirleyicilerle (MUC-4, STAT6, TLE1, TFE3, MDM2, CDK4) yeniden incelenmiş ve tanı değişiklikleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada 183 olgudan 61'inin tanısı değişmiştir. Bunlardan 20 olgunun tanıları 2013 yılında değişen WHO sınıflamasıyla MFH iken andiferansiye PS olarak, 3 olgu ise yeni sınıflamaya Miksofibrosarkom tanısınının girmesiyle MFH'den Miksofibrosarkom olarak değişmiştir. 38 olgunun ise uygulanan immünohistokimyasal belirleyiciler ile tanıları değiştirilmiştir. Tanısında en sık değişiklik olan gruplar leiomyosarkom ve liposarkomdu. Sonuç: Yeni immünohistokimyasal belirleyiciler yumuşak doku tümörlerinin tanısında son derece önemli role sahiptir. Ancak bu belirleyicilerin tanıya katkısı, deneyimli bir patolog tarafından morfolojik değerlendirme yapılıp, uygun olanların seçimi ile mümkündür. Anahtar Kelimeler: Mezenkimal tümörler, sarkom, İHK (MUC-4, TLE-1, MDM-2, CDK-4, STAT-6, TFE-3)

Biyobelirteçler-tümörNeoplazmlarSarkom+3
Sevil Karabağ
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign plevral ve peritoneal mezotelyomalı olgularda C-MET EGFR, pten,PDGFR-alfa, PI3k/AKT ve MTOR markerlarının incelenmesi; klinik ve prognostik önemi

Amaç: Çalışmanın amacı Ç.Ü.T.F. Balcalı Hastanesi Onkoloji Polikliniği'nde takip edilen malign plevral ve peritoneal mezotelyoma olgularında retrospektif olarak c- Met, EGFR, PTEN, PDGFR-alfa, PI3K/AKT ve mTOR moleküllerinin incelenmesi ve bu moleküllerin klinik ve sağkalımla ilişkisinin gösterilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2004-2015 yılları arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'ne başvuran ve malign mezotelyoma tanısı alan 53 hasta dahil edildi. Olgular demografik özellikleri, asbest maruziyeti, sigara kullanımı, tümörün yerleşim yeri, histopatolojik tipi, evresi yönünden incelendi. Plevral ve peritoneal olarak iki gruba ayrılan olgularda uygulanan cerrahi tedavi yöntemleri, radyoterapi ve kemoterapi protokolleri değerlendirildi. Olguların demografik özelliklerinin, aldıkları tedavilerin ve parafin bloklarından immünohistokimyasal olarak saptanan c-met, EGFR, PTEN, PDGFR-alfa, PI3K/AKT ve mTOR ekspresyon düzeylerinin genel sağkalım ve hastalıksız sağkalıma etkileri incelendi. Verilerin istastistiksel analizinde IBM SPSS versiyon 20.0 yazılımı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 53 olgunun 39'u (%73,6) plevral mezotelyoma, kalan 14'ü (%26,4) ise peritoneal mezotelyoma tanısı almıştı. Plevral mezotelyoma olgularının ortanca genel sağkalımı 15 ay, peritoneal mezotelyoma olgularının ise 12 ay bulunmuş olup genel sağkalım açısından iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,559). c-Met ve mTOR ekspresyonuna göre hastalıksız ve genel sağkalım incelendiğinde peritoneal olgularda (2+ ; 3+) olan grubun sağkalımının , (0 ; 1+) olan gruptan üstün olduğu görüldü (p<0,05). Plevral olgularda PDGFR-alfa ekspresyonuna göre genel ve hastalıksız sağkalım değerlendirildiğinde; (0 ; 1+) olan grubun (2+ ; 3+) olan gruba göre anlamlı genel ve hastalıksız sağkalım üstünlüğü mevcuttu (p<0,05). Yine plevral MM olgularında EGFR ekspresyonuna göre genel ve hastalıksız sağkalımda (2+) olan grubun (0) olan gruba üstünlüğü saptandı (p<0,05). Çalışmada hem plevral hem de peritoneal olgularda PTEN ve PI3K/AKT ekspresyonuna göre genel ve hastalıksız sağkalımda gruplar arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05). Sonuç: c-Met, EGFR, PDGFR-alfa ve mTOR ekspresyonunun mezotelyoma olgularının biyopsi veya ameliyat materyallerinde incelenmesi prognozun belirlenmesi ve buna yönelik yeni tedavi modalitelerinin oluşturulmasında önemli olabilir. Bu hususta fazla sayıda hasta içeren daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Malign Mezotelyoma, c-Met, EGFR, PTEN, PDGFR-alfa, PI3K/AKT, mTOR, sağkalım

Biyobelirteçler-tümörEpidermal büyüme faktörüFosfatidilinozitoller+7
Mert Tohumcuoğlu
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İmmünohistokimya yöntem ile boyanan EZH2 (Enhancer of zeste homologue) veINI1(SMARCB1) markerlarının hepatosellüler kanserde boyanma sıklığı, prognoz üzerine etkisi ve prediktif değeri

Giriş ve Amaç: HSK, genellikle altta yatan bir kronik hepatit veya siroz zemininde gelişen tek veya çok sayıda nodüllerle seyreden primer malign karaciğer hastalığıdır. HSK moleküler patogenezi oldukça kompleks ve heterojen bir kanserdir. HSK moleküler patogenezi genetik ve epigenetik değişikliklerin katıldığı çok basamaklı bir süreçtir. HSK henüz patogenezi tam olarak aydınlatılmamış bir malignitedir. Patogenezini anlayabilmek için çok sayıda epigenetik ve genetik çalışmalar yapılmaktadır. Biz de EZH2 ve SMARCB1/INI-1 ekspresyon düzeyinin HSK epigenetiğindeki önemini anlamayı amaçladık. Gereç ve yöntem: 2011-2019 yılları arasında ÇÜTF' nde takip edilen patolojik tanısı bulunan 103 HSK' li vaka seçildi. EZH2 ve SMARCB1/INI-1 immunohistokimya yöntemi ile değerlendirildi. Sorafenib ve/veya lokal ablatif işlem yapilmis hastalarin EZH2 ve SMARCB1/INI-1 ekspresyon düzeyine göre alt grup analizi ile değerlendirildi. Daha sonra istatiksel olarak hastaların sagkalım ve tedaviye yanıt analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza alınan hastaların 89' u (% 86,4) erkek, 14' ü (% 13,6) kadındı. Hastaların median yaşı 68 (min17- max 89) idi. İmmunohistokimya yöntemi ile bakılan EZH2, 45 (% 43,7) hastada pozitif boyanma gösterdi, 58 (% 56,3) hastada boyanma gözlenmedi. INI-1 ise 92 (%89. 3) hastada pozitif boyanma gösterdi, 11 (% 10. 9) hastada boyanma gözlenmedi. Çalışmamızda progresyonsuz sağkalım ve toplam sağkalım için EZH2' nin prognostik önemine değindik. Prediktif değer için yeterli hasta sayısına ulaşılamadı. INI1 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlılığa yakın bulundu. Sonuç: HSK patogenezinde epigenetik faktörlerin rolü hâlâ araştırılma aşamasında olup EZH2' nin HSK için prognostik önemini vurgulamaya çalıştık. Anahtar Kelimeler: EZH2, SMARCB1/INI1, HSK

Biyobelirteçler-tümörEpigenez-genetikGen ifadesi+7
Mehmet Mutlu Kıdı
Çukurova University
2019
00
Master'sOpen AccessEN

Assessment of epstein barr virus molecular polymorphism and tumor biomarkers associated with non-hodgkin's lymphoma in Iraqi patients

The current study was conducted to evaluate the Epstein-Barr virus molecular polymorphism and tumor biomarkers associated with non-Hodgkin's lymphoma in Iraqi patients. Our study concerned 50 cases pooled together in the hematology service of the Department of Pathology at Hawler Medical University, Erbil (Hawler) in the Kurdistan Region of Iraq from January 2020 through March 2021. Male patients were 56.1 years and female patients were 56.4 years old without any difference statistically. In our study, we identified 4 age groups where the average age of our patients is 56.5 years. Maximum 18 years old up to 79 years old. Almost half of our patients belong to the age group above 60 years, or 42% of cases, on the other hand, the group of patients under 20 years of age makes up only 8% of cases. The distribution of patients by sex showed an increase statistical of men, i.e. 60% and only 40% of women, most patients came from different parts of Iraq, which capital region (Baghdad) with a frequency of 30%, followed by the region of Erbil with a frequency of 20% and the rest distributed among the different regions of the Diyala:15%, Wasit:15%, Thi Qar:10%, and Al-Najaf: 10%. The frequency of anti-EBNA-l antibody in the infected group was higher than in the control group, however, the frequency of anti-EBNA- l IgG Ab in the case group was higher than anti-EBNA- l IgM Ab may be due to latent re-infection, so the high-frequency distribution of anti-EBNA- l IgG Ab were data 19 cases (47.5%) in age group (60-74)years, followed by 8cases (20.2%), in the age group 45-59 and 5 cases (12.5%) recorded in age group ˃75 years and 30-44 years respectively while the lowest level 3(7.5%) show in the age group 15-29 years. The level of anti-EBNA- l IgG Ab showed 23 cases (57.5%) in males was higher than anti-EBNA- l IgM Ab in 16 cases (76.1) while in females IgG was 17 cases (42.5%) and for IgM 5 cases (23.8). Evaluation according to the antecedents, the majority of patients (64%) present with ATCD or we notice that heart disease presents the large percentage either 30% followed by type 2 diabetes or 24% while hypertension and tuberculosis have only been presented. by 8% and 2% for each and only 36% of patients did not present with DCDA. Assessment according to general signs Almost all of our patients (74%) presented general signs of fever, night sweats, and weight loss. And only 26% of patients presented no symptoms. The presence of general signs or signs commonly called B symptoms such as fever, weight loss, and sweating were present in the majority of our patients with 74%. Evaluation according to the clinical stage we have observed that a large number of our patients have stage 4 NHL (i.e. 50%). Evaluation according to the phenotype: In our series, the majority of patients are type B NHL with a percentage of 86% and only 14% phenotype T. Evaluation according to the secondary location the major localization is in the bone marrow (40%) followed by the liver (36%) while the spleen represents the least affected organ (6%). 6% of our patients do not present an extranodal extension. Assessment according to the subtypes of NHL almost half of these patients present a large cell NHL (40%) followed by small B cell NHL (29%) while the other subtypes are present with small percentages (20.1%). Assessment according to the tumor syndrome (ADNP) the existence of ANDP in 82 % of cases. Cervical involvement is the most common, estimated at (50%), while axillary involvement is only present in 32% of cases, while only 18% of cases do not present with DNAP. In the histological study, the histological appearance of the ganglion affected by diffuse large B-cell non-Hodgkin lymphoma, where it shows that the structure of the ganglion parenchyma is disorganized and erased by tumor cells as well as lymphoma cells (CL) are large in size. Gastric histology shows that the chorionic is largely ascended; at high magnification, we note the presence of a polymorphic lymphoid population with a decrease in glandular mass and the presence of foci of a cryptic abscess as well as sectors of intestinal metaplasia sometimes in dysplasia. And shows a medullary space, the whole of which is infiltrated by a diffuse and dense lymphomatous proliferation made up of a rounded lymphomatous cell population of varying sizes. In Molecular study recorded the Level of L1PA2 Gene Expression significant increase in lymphoma patients' level of L1PA2 gene expression in the blood tissue. and MicroRNA-532-5p gene recorded a significant decrease in the level of lymphoma patients of patients with non-Hodgkin's lymphoma compared with the control group.

Biomarkers-tumorGenesIraq+3
Wıqar Adnan Azeez Aboomeıma
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Hepatit b virus ile ilişkili hepatosellüler karsinomada potansiyel biomarker olan mikrorna'ların serum ve dokuda araştırılması

Hepatosellüler karsinoma (Hepatocellular Carcinoma; HCC) primer karaciğer kanserin %90'ını oluşturur ve bütün dünyada en yaygın beşinci kanser ve kanserle ilişkili ölümün ikinci sebebidir. Hepatit B virus (HBV) enfeksiyonu HCC gelişimi için en önemli risk faktörlerinden biridir. mikroRNA'lar (miRNA'lar) tamamlayıcı mRNA'ların hem stabilitesini hem de translasyonunu etkileyerek transkripsiyon sonrası düzeyde gen ekspresyonunu düzenleyen 22 nükleotid uzunluğunda yüksek oranda korunmuş küçük kodlayıcı olmayan RNA'lardır. miRNA'lar düşük pH ve RNAaz'a direnç gibi koşullar altında önemli stabilite gösterdiğinden dolayı HCC'nin erken tespiti için yeni potansiyel biomarker olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Bu çalışmanın amacı HBV ile ilişkili hepatosellüler karsinomada potansiyel biomarker olan miRNA'ların serum ve dokuda araştırılmasıdır. Mart 2016-Aralık 2019 tarihleri arasında HBV ile ilişkili 35 HCC hastası, 35 kronik HBV hastası (KHB) ve 30 sağlıklı bireylerden alınan serum ve doku örneklerinde miR-21-5p, miR-122a-5p, miR-182-5p, miR-221-5p ve miR-223-5p'nin ekspresyon seviyeleri kantitatif real-time PCR testi (miScript SYBR® Green PCR Kit, Qiagen, Germany) ile analiz edilmiştir. Serum miR-21-5p, miR-122a-5p, miR-182-5p ve miR-221-5p ekspresyon seviyesi HCC'li hastalarda KHB'li hastalar ve kontrol grubuna göre upregüle iken serum miR-223-5p ekspresyon seviyesi HCC'li hastalarda KHB'li hastalar ve kontrol grubuna göre downregüle bulunmuştur. Doku miR-21-5p, miR-182-5p ve miR-221-5p ekspresyon seviyesi HCC'li hastalarda KHB'li hastalar ve kontrol grubuna göre upregüle iken doku miR-122a-5p ve miR-223-5p ekspresyon seviyesi downregüle olarak tespit edilmiştir. İstatiksel olarak anlamlı bulunan serum ekspresyon seviyelerinin HCC'li hastalarda kontrol grubuna göre ROC (Reciever Operator Characteristic Curve; ROC) analizi ile tanısal değerlendirilmesinde miR-21-5p'nin AUC (Area Under Curve; AUC) değeri 0.763, miR-122a-5p AUC değeri 0.819, miR-221-5p'nin AUC değeri 0.721 ve miR-223-5p'nin AUC değeri 0.801 olarak tespit edilmiştir. İstatiksel olarak anlamlı bulunan doku ekspresyon seviyelerinin HCC'li hastalarında kontrol grubuna göre ROC analizi ile tanısal değerlendirilmesinde miR-21-5p'nin AUC değeri 0.801, miR-122a-5p AUC değeri 0.629, miR-221-5p'nin AUC değeri 0.706 ve miR-223-5p'nin AUC değeri 0.560 bulunmuştur. Sonuç olarak, HCC'yi KHB ve sağlıklı bireylerden doğrulukla ayıran miR-21-5p, miR-122a-5p, miR-221-5p ve miR-223-5p'nin HCC'li hastaların erken tanısı ve prognozunda potansiyel biomarker olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. Bu miRNA'ların serum ve doku ekspresyon seviyeleri KHB'nin siroz ve HCC'ye ilerlemesinin bir göstergesi olarak kullanılabilir.

Biyobelirteçler-tümörDokularHepatit+6
Mehmet Çimentepe
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri evre renal hücreli karsinom tiplerinde PD1, PD-l1 ve CTlA4 immünbelirteçlerinin ekspresyonu

İleri Evre Renal Hücreli Karsinom Tiplerinde PD1, PD-L1 ve CTLA4 İmmünbelirteçlerinin Ekspresyonu Amaç: Renal hücreli karsinom (RHK) tüm dünyada sıklığı giderek artan ve özellikle ileri evre olgularda tedaviye yanıtları kötü olan kanser türüdür. RHK'nin zengin mikroçevreye sahip tümörlerden biri olduğu bilinmektedir. Güncel çalışmalar immün kontrol noktaları üzerinde yoğunlaşmakta olup, tümörün bağışıklık yanıtından kaçışını engelleyen kontrol noktası inhibisyonu (KNİ) tedavileri, bu hastalarda sık olmasa da kullanılmaktadır. Hangi hastanın tedaviden daha fazla yarar sağlayacağı ise henüz belirsizliğini korumaktadır. Çalışmamızın amacı, tümör hücrelerinde PD-L1 ve tümörü infiltre eden mononükleer hücreler (TİMH)'de PD-1, PD-L1 ve CTLA-4 ekspresyon düzeylerini saptayıp bunların RHK'nın en sık görülen üç tipi olan şeffaf hücreli, papiller ve kromofob RHK'ler arasındaki farklarını düşük-ileri evre ayrımı yaparak değerlendirmek, prognoz ve sağkalım üzerindeki etkilerini ortaya koymaya çalışmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2010-2019 yılları arasında tanı almış 166 RHK olgusu dahil edilmiştir. Olgulara ait parafin bloklara PD-1, PD-L1 ve CTLA-4 belirteçleri immünohistokimyasal yöntem ile uygulanmış, ileri ve düşük evre RHK'lerde alt tip ayrımı yaparak ekspresyon durumları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda, şeffaf hücreli RHK'de tümörde PD-L1 pozitifliğinin, ileri evre olgularda düşük evreye göre istatistiksel anlamlı olarak daha sık olduğu görülmüş (p:0.006), TİMH'de ise PD-L1, PD1, CTLA-4 ekspresyonlarında ileri ve düşük evre arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Şeffaf hücreli ve kromofob RHK'de TİMH'de PD-L1 pozitifliği olan olguların daha kısa yaşam süresine sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır (p:0.009 ve p<0.001). TİMH'de PD-L1 ekspresyonu olan vakalarda ise perinefritik yağ doku invazyonu ve nekroz sıklığının daha fazla olduğu bulunmuştur. Şeffaf hücreli, papiller ve kromofob RHK'de tümörde PD-L1, TİMH'de PD-1 ve CTLA-4 ekspresyonlarının sağkalım üzerine etkisi olmadığı saptanmıştır. Diğer tiplerden farklı olarak papiller RHK'de CTLA-4 ekspresyonunun daha yüksek olduğu görülmüştür. Sonuçlar: Bu çalışmada ileri evre şeffaf hücreli RHK'lerde tümör hücrelerinde PD-L1 ekspresyonunun düşük evreye göre daha sık eksprese edildiği, TİMH'de PD-L1 ekspresyonunun ise şeffaf hücreli ve kromofob renal hücreli karsinomlarda sağkalımı belirgin kısalttığı görülmüştür. Ayrıca PD-L1 ekspresyonu olan RHK'lerde perinefritik yağ doku invazyonu, nekroz ve metastaz sıklığının arttığı saptanmıştır. PD-1 ve CTLA-4 ekspresyonlarının ise RHK'de prognozu etkilemediği gösterilmiştir. İleri evre RHK'de PD-L1, PD-1 ve CTLA-4 birlikte değerlendirilerek, gerekirse her iki yolağı etkileyen tedavinin uygulanmasının ve papiller RHK'de özellikle CTLA-4 yolağını etkileyen ajanın kullanılmasının uygun olabileceğini düşünüyoruz. Metastazı olmasa da, lokal ileri evre RHK'nin tüm tiplerinde immünoterapinin önemine, geniş serilerle yapılacak olan çalışmalar ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Renal hücreli karsinom, PD-1, PD-L1, CTLA-4

BiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümörGen ifadesi+5
Merve İnceman
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mikrosatellit instabil kolorektal karsinom olgularında CDX2, SOX2, STAT1 ve BRAF V600E ekspresyonunun prognostik önemi

Amaç: MSI KRK'lar MSS tümörlerden farklı klinik ve patolojik özellikler sergilemekle birlikte, olumlu klinik gidiş ile ilişkilendirilmektedir. Bu iki tümör grubu arasındaki histopatolojik ve prognostik belirteç farklılıklarını ortaya koymak, bu antiteleri daha iyi tanımamıza olanak sağlayarak klinik yaklaşımı iyileştirir. Çalışmamızda, anabilim dalımızda tanı alan MSI ve MSS kolon tümörleri klinik ve histopatolojik olarak incelenerek bu tümörler arasındaki ayrımı ortaya koymak, prognostik anlamı olabileceğini düşündüğümüz CDX2, BRAF, SOX2 ve STAT1 ekspresyonlarının histopatolojik parametreler ve prognoza etkilerini saptamak hedeflenmiştir. Gereç ve yöntemler: 2000-2018 yılları arasında hastanemizde rezeksiyon materyali bulunan 593 kolorektal adenokarsinom olgusu doku mikroarray yöntemi ile incelenmiştir. İmmünohistokimyasal yöntemlerle MSI ve MSS tümörler saptanmıştır. Her iki tümör grubunda histopatolojik ve klinik parametreler incelenmiş, CDX2, BRAF, SOX2 ve STAT1 immün belirteçleri değerlendirilmiş, gruplar arasındaki farklılıklar belirlenmiştir. Ardından bu verilerin prognoz bilgilerine sahip olduğumuz 353 hasta üzerinden sağkalıma etkileri araştırılmıştır. Bulgular: MSI olguların %19,1'inde saptanmıştır. MSI tümörler, artmış tümör boyutu, diferansiasyon kaybı, sağ kolon yerleşimi ve müsinöz morfoloji ile ilişkili iken, MSS tümörler artmış perinöral invazyon ve uzak metastaz yanı sıra erken invazyon seviyeleri ile ilişkili bulunmuştur. Olgular temel histopatolojik prognostik parametreler olan invazyon derinliği ve lenf nodu metastazı kriter alınarak diğer histopatolojik bulgular eşliğinde karşılaştırılmıştır. MSS olgularda, derin invazyon seviyesi, yüksek TT, PDC ve lenf nodu metastazı ile ilişkili bulunmuştur. diferansiasyon kaybı, yüksek TT, PDC ve LVİ düzeylerinde iki grupta da lenf nodu metastaz oranları artış göstermiştir. İmmün belirteçler ile elimizdeki bulgular arasındaki ilişkiye baktığımızda, BRAF ekspresyonu; MSI, sağ kolon yerleşimi, artmış tümör boyutu ve kötü diferansiasyon, CDX2 ekspresyonu; MSS, sol kolon yerleşimi, iyi diferansiasyon ve azalmış PNİ, SOX2 ekspresyonu; kötü diferansiasyon ve artmış TİL, STAT1 ekspresyonu; MSI, sağ kolon yerleşimi, kötü diferansiasyon, erken invazyon seviyeleri, artmış TİL ve yüksek TT ile ilişkili bulunmuştur. MSI olgularda sağkalım daha yüksek izlenmesine karşın iki grup arasında anlamlı fark elde edilmemiştir. İleri yaş, cerrahi sınır pozitifliği, tümör perforasyonu, müsinöz morfoloji, diferansiasyon kaybı, LVİ, venöz invazyon, PNİ, tümör depoziti, LN metastazı, TT, PDC, ileri TNM evresi azalmış sağkalım ile, yüksek peritümöral lenfosit seviyeleri artmış sağkalım ile ilişkili bulunmuştur. MSS grupta yüksek CDX2 ve STAT1 nükleer ekspresyonu artmış sağkalım ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda farklı mekanizmalarla gelişen ve farklı klinik yansımaları olan MSI ve MSS tümörler arasındaki farklılıklar ortaya konmuştur. MSI tümörler daha büyük boyutlu ve kötü diferansiye, daha sık müsinöz morfolojide olmalarına karşın daha iyi prognostik özelliklere sahip bulunmuştur. İleri yaş, cerrahi sınır pozitifliği, tümör perforasyonu, müsinöz morfoloji, diferansiasyon kaybı, LVİ, venöz invazyon, PNİ, tümör depoziti, LN metastazı, TT, PDC, ileri TNM evresi kötü prognostik faktör olarak saptanmıştır. CDX2 ekspresyonu MSS olgularda iyi prognozla ilişkili saptanmış ancak prognostik bir belirteç olarak kullanılacaksa ekspresyonunu değerlendirmede standardizasyon sağlanması gerektiği düşünülmüştür. Prognoz ve tedavi yanıtını öngörmede ve etkin tedavi yönetimi seçiminde yardımcı olacağı için KRK'larda BRAF mutasyonunun araştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır. SOX2 ekspresyonu TİL artışı ile ilişkili saptanmış olup, immünoterapi tedavisinin başarısını öngörmede berlirteç olarak kullanılabileceği düşünülmüş ve prognoza etkisi ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisini açığa çıkarmak için daha fazla çalışmaya gereksinim duyulduğu saptanmıştır. STAT1'in prognostik bir belirteç olduğunu saptamakla birlikte, STAT1 ile ilgili immünohistokimyasal çalışmaların arttırılması ve değerlendirmenin standardize edilmesi gerektiği düşünülmüş, farklı yolaklarla prognoz üzerinde farklı etkiler ortaya koyduğu saptanmıştır. Ayrıca artmış TİL oranları ile immünoterapi tedavisini yönlendirebileceği bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Mikrosatellit instabil kolorektal karsinom, CDX2, SOX2, BRAF, STAT1

BiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümörGen ifadesi+6
Özgecan Demir
Manisa Celal Bayar University
2022
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metastatik kolorektal kanserli hastalarda glasgow prognostik skoru, sistemik immun-inflamatuar indeks ve CRP/albumin oranının prognostik değeri

Amaç: Bu çalışmada tanı anında metastatik olan veya takipleri sırasında metastaz gelişen kolorektal kanserli hastalarda inflamatuar kökenli biyobelirteçlerden Glasgow Prognostik Skoru (GPS), Sistemik İmmün İnflamatuvar İndeksi (SII), CRP/Albumin Oranı (CAR); diğer inflamasyon temelli belirteçler ile birlikte değerlendirilerek [Hemoglobin, Albumin, Lenfosit, Platelet Skoru (HALP), Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR)] prognostik değerlerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Materyal ve Metod: Bu araştırma tek merkezli, retrospektif bir çalışmadır. 2010- 2022 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı polikliniklerine başvurmuş, tanı anında metastatik veya takiplerinde metastaz gelişen kolon ve rektum kanseri 120 hastanın verisi geriye dönük olarak taranmıştır. İnflamatuar biyobelirteçlerden GPS, Yüksek C-reaktif Protein (CRP) konsantrasyonu (>10 mg/L) ve hipoalbüminemi (<3.5 g/dL) kombinasyonu kullanılarak belirlenmiştir. Bu prognostik skorlama (0, 1, 2) şu şekilde tanımlanmaktadır; yüksek CRP (>10 mg/L) ve hipoalbuminemisi (<3.5 g/dL) olan hastalara 2 puan almaktadır. Bu biyokimyasal anormalliklerden yalnızca birinin mevcut olduğu hastaların puanı 1'dir. Bu anormalliklerden hiçbirinin olmadığı hastalara 0 puan verilmektedir. CAR ve NLR hastaların dosyalarındaki laboratuvar verileri kullanılarak hesaplanmıştır. SII = P*N/L olarak hesaplanmaktadır. Burada P, N ve L periferik trombosit, nötrofil ve lenfosit sayıları anlamını taşımaktadır. HALP skoru ise, hemoglobin (g/L) × albümin (g/L) seviyeleri × lenfosit sayısı (/L)/trombosit sayısı (/L) olarak hesaplanmaktadır. Çalışmamızda bu inflamatuar biyobelirteçler genel sağkalıma dayalı olarak prognozu tahmin etme yetenekleri açısından değerlendirilmiştir. Bulgular: HALP (AUC=0.347, p=0.010) ve NLR (AUC=0.627, p=0.033) mortalite tahmininde kullanılabilmektedir. HALP'ın 0.3604 değeri (%23.2 sensitif, %51.2 spesifik). NLR'deki 3.2159 değeri (%58.9 sensitif, %63.4 spesifik). SII, CAR ve BKİ/CRP oranının exitus olma durumunu ayırt ettiremediği sonucu çıkmıştır (p>0.05). GPS 2 olanların 0 olanlara göre ölüm riski 3.6 kat artmıştır (HR=3.687, p<0.001). HALP puanındaki 1 birimlik artış ölüm riskini %75 azaltmaktadır (HR=0.256, p=0.031). Sonuç: mKRK'li hastalarda GPS, HALP skoru ve NLR genel sağkalım açısından prognostik değere sahip iken CAR ve SII'nin ortalama sağkalımı ön gördürecek prognostik değeri olmadığı görülmüştür.

AlbüminlerBiyobelirteçler-tümörC reaktif protein+7
Güler Nur Teküstün
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Ülseratif kolit ve kolorektal kanser hastalarında epigenetik kromatin histon modifikasyon profilinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Ülseratif kolit (ÜK), kolorektal kanser (KRK) gelişmesi için önemli bir risk faktörüdür. Epigenetik histon modifikasyonları KRK karsinogenezinde önemli görevler üstlenmektedir. Çalışmamızda ÜK ve KRK hastalarında epigenetik histon modifikasyonlarının tanısal ve prognostik marker olarak değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 20 ÜK' li, 20 KRK' li ve 20 kontrol olgu olmak üzere toplam 60 kişi çalışmaya dahil edildi. KRK, ÜK ve kontrol gruplarının RT-PCR array yöntemi ile histon modifikasyon enzim anahtar gen ekspresyonları değerlendirildi ve karşılaştırıldı. KRK hastalarında prognostik belirteçler olan hastalık evresi, tümör difensiyasyonu, CEA düzeyine göre alt gruplara ayrılarak gen ekspresyon analizi yapıldı. ÜK hastalarında KRK gelişimi için risk faktörü olan hastalık yaygınlığı, süresi ve inflamasyon şiddetine göre alt gruplara ayrılarak gen ekspresyon analizi yapıldı. Bulgular: KRK' de HDAC1, HDAC7, PAK1, NEK6, AURKA ve AURKB' nin kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha fazla overeksprese olduğu saptandı. İleri evre KRK' de HDAC1, HDAC7, PAK1, NEK6, AURKA ve AURKB; kötü diferansiye tümörlerde HDAC1, HDAC7 ve AURKB' nin anlamlı olarak daha fazla overeksprese olduğu saptandı. Serum CEA düzeyi ile herhangi bir gen ekspresyonu arasında ilişki gösterilemedi. ÜK tanılı hastalarda HDAC1, PAK1, NEK6, AURKA' nin kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha fazla overeksprese olduğu ve hastalık süresinin artışı ile HDAC1, PAK1, NEK6, AURKA' nın anlamlı olarak daha fazla overeksprese olduğu saptandı. AURKA ve NEK6 genlerinin kolon tutulumu yaygın olan ÜK hastalarında anlamlı daha fazla overeksprese olduğu, PAK1 ve HDAC1 overekspresyonun ise hastalık tutulum yaygınlığına bağlı değişmediği saptandı. ÜK' te overeksprese olan HDAC1, AURKA, NEK6, PAK1' in hastalık şiddeti ile ilişkisi gösterilemedi. Sonuç: HDAC1, HDAC7, PAK1, NEK6, AURKA ve AURKB KRK karsinogenezinde görev alan önemli tanısal ve prognostik marker'lardır. HDAC1, AURKA, NEK6 ve PAK1'in ÜK hastalarında KRK taramasında marker olarak kullanılabileceğini ve bu konuda daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

Biyobelirteçler-tümörGen ifadesiHiston deasetilaz+4
Emre Gerçeker
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mide adenokanseri ile atrofik gastirit arasındaki moleküler patoloji

Giriş ve Amaç: Atrofik gastrit, mide kanseri gelişmesi için önemli bir risk faktörüdür. Epigenetik kromatin yeniden modellenmesi karsinogenezisde önemli görevler üstlenmektedir. Çalışmamızda atrofik gastrit ve mide kanseri hastalarında kromatin yeniden modellenme sistemine ait genlerin tanısal ve prognostik marker olarak değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 34 mide kanserli, 36 atrofik gastritli ve 25 kontrol olgu olmak üzere toplam 95 kişi çalışmaya dahil edildi. Mide kanseri, Ag ve kontrol gruplarının RT-PCR array yöntemi ile kromatin yeniden modellenme gen ekspresyonları değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Atrofik gastrit hastaları mide kanseri için risk faktörü olarak kabul edilen Helikobakter Pilori (Hp) varlığına göre alt gruplara ayrılarak gen ekspresyonu yapıldı. Mide kanseri hastalarında prognostik önemi olan, tümör agresifliğini ve tümör yükünü gösteren metastaz varlığı, mide de lokalizasyonuna göre alt gruplara ayrılarak gen ekspresyon analizi yapıldı. Bulgular: Mide kanserli ve Ag'li hastalarda genlerinin kontrol grunbuna göre anlamlı şekilde ING5, CXB7, ARID1A, EED, MTA1, CXB3 genlerinin ekspresyon profillerinin değiştiği saptandı. Metastatik mide kanseri hastalarında metastaz göstermeyen hastalara oranla EED,MTA1,CBX3 genlerinin anlamlı olarak yüksekeksprese olduğu görüldü. Mide kanseri hastaları ile atrofik gastrit hastaları karşılaştırıldığında gen ekspresyonlarında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: ING5, CXB7, ARID1A, EED, MTA1, CXB3 genlerinin mide karsinogenezinde görev aldığı ve atrofik gastrit oluşumundan itibaren mide kanseri erken tanısında önemli bir marker olarak kullanılabileceğini ve bu konuda daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

Biyobelirteçler-tümörGastrit-atrofikGenler+4
Fahri Bilgiç
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non ST segment elevasyonlu akut koroner sendrom hastalarında plasma st2'nin prognostik değeri

ARKA PLAN: Akut koroner sendromlar; klinik, iskemi derecesi, koroner anatomi ve prognoz açısından heterojen bir gruptan oluşurlar. Bu geniş yelpazenin içinde birden fazla klinik sorun olup, ortak özelliği hızlı karar verilip tedavi planı yapılması gereken klinik durumlar olmasıdır. Akut koroner sendrom terimi, ST segment elevasyonu olan (STEMI) ve olmayan (NSTEMI) miyokard infraktüsü ve kararsız (unstable) angina pektoris (UA) ortak olarak verilen bir isimdir. NSTEMI hastalarında göğüs ağrısına eşlik eden Elektrokardiyografi (EKG) bulgularında ST segment çökmesi veya T dalgalarında tersine dönme gibi bulgular olabilir fakat bu bulgular, hastaların %30-50'sinde görülür. Bu hastaların değerlendirilmesinde biyobelirteçler köşetaşları kadar önemlidirler. Miyokardiyal nekroz ve miyokardiyal disfonksiyonu gösteren biyobelirteçlerin (örneğin kardiyak troponin I-T, B-tipi natriüretik peptid (BNP) hastalar için uygun tedaviyi seçmede olduğu kadar risk değerlendirmesinde de kanıtlanmış faydaları vardır. Bu nedenle bu biyobelirteçler faydalı klinik testler olarak kabul edilirler. İnflamatuar sistemden köken alan tümör oluşumunu baskılayan biyobelirteç 2 (ST2), akut koroner sendrom vakalarında dikkate değer ölçüde prognostik bilgi sağladığı gösterilmiştir. AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, acil servise göğüs ağrısı ile başvuran ve yapılan tetkikler sonucunda NSTEMI tanısı alan hastalarda plazma ST2 konsantrasyonlarını tespit etmek ve 28 günlük mortalite ile ilişkisini araştırmaktır. YÖNTEMLER: Bu çalışma prospektif, gözlemsel , tek merkezli , kesitsel bir çalışma olarak Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servisi'nde yapılmış bir çalışmadır. Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastalardan hızlı bir şekilde ağrının öyküsü, özellikleri alınmış ve eş zamanlı olarak EKG çekimi ve fizik muayeneleri yapılmıştır. Fizik muayene, EKG bulguları ve troponin sonucuna göre NSTEMI tanısı alıp çalışmaya dahil edilmesinde engel olmayan hastaların plazma ST2 değerleri belirlenmiştir. Bu hastalar başvuru sonrası 28 günlük periyotta mortalite açısından takip edilmişlerdir. BULGULAR: NSTEMI tanılı toplam 88 hasta çalışmaya dahil edilip 28 gün boyunca takip edildi. 28 günlük takip süresinin sonunda 18 (%20.5) hasta ölürken 70 (%79,5) hasta hayattaydı. Çalışmaya alınan hastalardan yaşayan 70 hastanın ortalama ST2 değeri 651.37±985.66 pg/mL, ölen 18 hastanın ortalama ST2 değeri 2253.66±1721.15 pg/mL olarak bulunmuştur, p<0.001. ST2 değeri ölenlerde, 28 günlük takip sonucu yaşayanlara göre daha yüksek olup mortalite ile ilişkili olduğu görülmüştür. ST2 kesme değeri %72.2 sensitivite %20.0 spesifite ile 1000 pg/mL bulunmuştur. SONUÇ: Bu çalışmanın sonucuna göre; acil serviste NSTEMI tanısı alan hastalardan 28 günlük takip süreleri içerisinde ölmüş olan hastaların başvurudaki ST2 seviyeleri anlamlı şekilde hayatta kalanlara göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. ST2 seviyesi NSTEMI tanılı hastalarda 28 günlük mortaliteyi göstermede güvenilir bir biyobelirteç olarak kabul edilmiştir.

Acil servis-hastaneAcil tıp servisleriBiyobelirteçler+7
Çağrı Kokkoz
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer adenokarsinomlarında FISH yöntemi ile EML4-alk translokasyonu sıklığı ile immünhistokimyasal olarak TTF-1, napsin-a ve LGFR-1 ekspresyonlarının, adenokarsinom alt tipleri, klinik ve prognostik özellikler ile ilişkisi

Akciğer adenokarsinomunun tiplendirilmesi ve raporlandırılmasında, 2011 yılında `International Association for the Study of Lung Cancer (IASLC), The American Thoracic Society (ATC) ve The European Respiratory Society (ERS)? (IASLC/ATC/ERS) tarafından onkoloji, moleküler biyoloji, patoloji, radyoloji ve cerrahi birimlerinden oluşan multidisipliner bir yaklaşım ile önemli değişiklikler yapılmıştır. Çalışmamızda bu yeni sınıflamaya göre, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında, Temmuz 2006 ile Nisan 2013 yılları arasında, akciğer adenokarsinomu tanısı almış olan 203 rezeksiyon vakası ve akciğer adenokarsinomu metastazı tanısı almış olan 48 metastazektomi vakası yeni sınıflamaya göre tekrar değerlendirerek incelenmiştir. Çalışmamızda akciğer adenokarsinomlarında immünhistokimyasal olarak TTF-1 ve Napsin-A ile kanser patogenezi üzerine etkisi olan IGFR-1 ekspresyonu ile EML4-ALK translokasyonunun sıklığı araştırılmıştır. Çalışmamızda histolojik olarak rezeksiyon vakalarında en sık olarak asiner patern, metastaz vakalarında ise, en sık olarak solid baskın patern izlenmiştir. TTF-1 ve Napsin-A, daha iyi diferansiye paternler olan asiner, papiller ve lepidik paternlerde, daha az diferansiye paternler olan solid ve müsinöz paternlere göre daha sık olarak pozitif saptanmıştır (sırasıyla p=0,036 ve p=0,005). TTF-1 ve Napsin-A kadınlarda erkeklere kıyasla daha sık boyanma göstermektedir (sırasıyla p=0,005 ve p=0,000). Tümör çapı büyüdükçe TTF-1 ve Napsin-A ile boyanma oranı azalmaktadır. (sırasıyla p=0,042 ve p=0,013). Lenf nodu tutulum seviyesi yükseldikçe Napsin-A boyanma sıklığı artmaktadır. (p=0,018). Metastaz vakalarında sigara içen hastalar, sigara içmeyen hastalara göre daha fazla oranda Napsin-A pozitifliği göstermektedir (p=0,009). IGFR-1 pozitifliği istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha sık olarak orta ve az diferansiye paternlerde izlenmektedir Çalışmamızda akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK translokasyonu oranı %3,8 olarak bulunmuştur. Translokasyonun bulunduğu vakaların klinik özelliklerine baktığımızda, solid baskın paternde EML4-ALK translokasyonu, asiner paterne göre daha sık olarak izlenmektedir. Ayrıca EML4-ALK pozitif vakalar EML4-ALK negatif vakalara göre daha büyük çapa sahip olarak saptanmıştır (p=0,037). Sonuç olarak EML-ALK translokasyonunun hastaların mevcut hedef tedaviden yararlanmalarını sağlamak için mutlaka araştırılması gerekmektedir. Hastaların klinik ve patolojik özelliklerinin bu translokasyon ile ilişkisinin gösterilmesi vaka seçiminde yol gösterici olabilecektir. Napsin-A?nın TTF-1?e üstünlüğü yoktur (p=0,000). Hastaların yaşam sürelerine ait klinik bilgiler eşliğinde yapılacak ek bir çalışma IGFR-1?in prognoz üzerine etkisini araştırmak açısından daha etkili sonuçlar verebileceğini düşünmekteyiz.

AdenokarsinomAkciğerAkciğer neoplazmları+4
Pınar Bulutay
Gazi University
2013
00

Related subjects