Borçlar Kanunu
69 theses under this subject heading
6098 sayılı Türk Borçlar Kanununa göre adi ortaklıkta dış ilişkiler
Adi ortaklık 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 620 ilâ 645. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Adi ortaklık tüm ortaklık tiplerinin temelidir. Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenen ticaret ortaklıklarından farklı olarak adi ortaklığın tüzel kişiliği yoktur. Tüzel kişiliğe sahip olmayan bir kişi topluluğu ise haklara ve borçlara sahip olamaz. Çalışmada tüzel kişiliği olmayan bir ortaklığın üçüncü kişilerle ilişkilerinin usulü ve niteliği incelenmiştir. Ayrıca yapılan işlemlerden doğan borçlardan kimin, nasıl sorumlu olacağı tespit edilmeye çalışılmıştır.
Kefilin sorumluluğunun kapsam ve şartları
Tezin amacı, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde kefalet sözleşmesinde kefilin sorumluluğunun kapsamı ve bu sorumluluğa başvurulabilmesinin şartlarının belirlenmesidir. Tez, giriş ve üç ana bölüm ve sonuç bölümünden oluşmaktadır. Girişte, kefilin sorumluluğunun, gerek 818 sayılı Eski Borçlar Kanunu'nun yürürlükte olduğu dönemde gerekse de 6098 sayılı kanunda hangi kapsam ve şartlar ile düzenlendiği konusunda genel bilgi verilmiştir. Birinci bölüm, iki ana kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda kefalet sözleşmesinin tanımı üzerinde durulmuştur. İkinci kısımda ise ana tez konusunun daha iyi değerlendirilebilmesi için kefalet sözleşmesinin hukuki niteliği ve özellikleri hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölüm, iki ana kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda, kefilin kanundan doğan sorumluluğu üzerinde durulmuş ve uygulamada ortaya çıkan bazı özel durumlar hakkında doktrindeki görüşlere yer verilerek, konuya ilişkin kişisel önerilerde bulunulmuştur. İkinci kısımda ise, 6098 sayılı Borçlar kanunun cevaz verdiği ölçüde kefilin sözleşmeden kaynaklanan sorumluluğuna değinilmiştir. Üçüncü bölümde ise, tanımı yapılarak özellikleri hakkında bilgi verilen kefalet sözleşmesinde, sorumluluğunun kapsamı belirlenen kefilin, hangi şartlar dâhilinde bu sorumluluğuna gidilebileceği üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölüm, 3 ana kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda, esas kefalet türü olan adi kefalet sözleşmesi, ikinci kısımda uygulamada en sık karşılaşılan müteselsil kefalet sözleşmesi ve üçüncü kısımda ise diğer kefalet sözleşmesi türleri yönünden kefile başvuru şartları üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimler; Kefalet, Sorumluluk, Sözleşme, Kefil
Kambiyo senetlerinde teminat kaydı (Teminat senetleri)
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 133. maddesi gereği, kambiyo senedinin aksi kararlaştırılmadıkça ifa uğruna düzenlendiği kabul edilmektedir. Uygulamada ise teminat amacıyla düzenlenen bazı kambiyo senetlerinin, teminat senedi olarak adlandırıldığı ve doğrudan ifa uğruna (ifayı teminen) düzenlenen kambiyo senedinin dar ve teknik anlamda teminat ilişkisi kurmak üzere düzenlenen kambiyo senedi ile karıştırıldığı görülmektedir.Dar ve teknik anlamda teminat amacıyla düzenlenen kambiyo senedi ile ilgili olarak, hem kıymetli evrak hem de medeni usûl ve icra-iflâs hukuku alanlarında farklı görüşlere rastlanılmaktadır.Tezimizin amacı; temel ilişki ile kambiyo senedi arasında dar ve teknik anlamda teminat ilişkisi kuran kambiyo senedi olarak tanımladığımız teminat senedinin çeşitlerinin tasnif edilmesi; her bir teminat senedi çeşidinin kambiyo senedi niteliği ve def'iler bakımından değerlendirilmesi ve teminat senedi ile ilgili iddiaların ispatı hususunun doktrindeki farklı görüşler ve Yargı kararları bağlamında değerlendirilmesidir.
İnanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği inançlı işlemler
Sözleşme özgürlüğünün bir yansıması olarak ortaya çıkan inançlı işlemler, Türk Borçlar Kanunu'nda düzenlenmese de, doktrin ve yargı içtihatlarında geçerli olarak kabul edilen hukuki işlemlerdir. İnançlı işlemler, birbiriyle sıkı bağlantısı olan iki unsurdan oluşur. İnanan ve inanılan arasında yapılan ve inançlı işlemde iç ilişkiyi düzenleyen inanç anlaşması, işlemin ilk unsurudur. İşlemin diğer unsuru ise, inanç konusunun inanılana devredilmesi işlemidir. Bu işlem niteliği itibariyle tasarruf işlemidir. Devir işlemi ile birlikte inanılan, inanç konusu üzerinde tam bir hak kazanır. Devir işlemi bizzat inanan tarafından yapılabileceği gibi, üçüncü bir kişi tarafından da yapılabilir. İnanç konusunun üçüncü bir kişinin malvarlığından çıktığı hallerde, inanan ile inanılan arasındaki işlemi, inançlı bir işlem olarak nitelendirmekte bir sakınca yoktur. İnanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği inançlı işlemlerin birçok görünümü olsa da, en yaygın görünümü, inanılanın, inananın dolaylı temsilcisi olarak hareket ettiği hallerdir. İnançlı işlemin diğer türlerinde olduğu gibi, inanç konusunun üçüncü kişilerden elde edildiği hallerde de en önemli husus, inanan kişinin korunmasıdır. İnanılanın, inanç konusu üzerinde her türlü tasarruf işlemini yapabilecek olması, inananın hukuki konumunu zayıflatmaktadır. Bu sebeple inananın korunması adına faydalanılabilecek kanun hükümlerinin belirlenmesi önemlidir. Ancak inananın korunması adına bulunan çözümler hukuki işlem güvenliğini zedelememelidir.
Muris muvazaası
Uygulamada sıkça karşılaşılan, Borçlar Kanununda özel bir düzenleme yeri olmayan muris muvazaası unsurları ve yargılama usullerinin açıklanması tezimde amaçlanmaktadır. Mutlak ve nisbi muvazaa türü olarak karşılaştığımız murisin muvazaalı işlemleri tezimizde ele alınmıştır. Murisin nisbi muvazaa işlemleri için nisbi muvazaanın düzenlendiği BK'nun 19. maddesi uygulanmaktadır. 01.04.1974 tarihli İBK kararı ve devamı içtihadı birleştirme ve Yargıtay kararları da uygulama alanı bulmaktadır. Çalışmamda, muris muvazaasının görünürdeki işlemler ve gizli işlemleri ele alınarak açıklamaya çalışılmıştır. Bu konu kapsamında 01.04.1974 tarihli İBK kararı ve içtihatlar ile Yargıtay kararlarına değinilmiş ve konu içinde belirtilmiştir.
Çatılı işyeri kiralarında uyarlama
Sözleşme, borç ilişkisi kurmaya yarayan iki veya daha fazla kişi arasında gerçekleşen bir hukuki işlemdir. Kira sözleşmesi ise, TBK m. 299'da yer alan tanımıyla; kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılması hakkını kiracıya bıraktığı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Çatılı işyeri kira sözleşmelerinde kiralanan şey çatılı işyerleridir ve kiraya veren tarafından çatılı işyerinin kullanımı kiracıya devredilmektedir. Sözleşmeye bağlılık ilkesi gereğince, sözleşme tarafları akdedilmiş olan sözleşme hükümlerine ne olursa olsun uymak zorundadır. Sözleşme akdedilirken tarafların içinde bulunduğu şartlar ve durumlar değiştiğinde bu ilkenin istisnasız şekilde uygulanması dürüstlük ilkesine aykırı olabilmektedir. Sözleşmeler akdedildikten sonra meydana gelen bazı değişiklikler sözleşmenin devamını taraflar açısından çekilmez kılabilmektedir. İşte bu durumda, sözleşmenin uyarlanması hakkında genel hüküm niteliğinde olan TBK m. 138'de yer alan diğer şartların somut olayda bulunması halinde sözleşmenin uyarlanarak ayakta tutulması gündeme gelebilir. Eğer sözleşmelerin uyarlanarak ayakta tutulması mümkün değil ise ani edimli sözleşmelerde dönme, sürekli edimli sözleşmelerde fesih hakkı kullanılabilmektedir. Konumuz açısından çatılı işyeri kira sözleşmeleri sürekli edimli sözleşme niteliğinde olduğu için bu sözleşmenin uyarlanmasının mümkün olmaması, sözleşme taraflarının sözleşmeyi feshetmesine yol açabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Aşırı İfa Güçlüğü, Şartların Değişmesi, Uyarlama, Çatılı İşyeri Kira Sözleşmeleri, Covid-19 ve Uyarlama
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'na göre kefalet sözleşmesinin şekli
Kefalet sözleşmesi; tek tarafa borç yükleyen ve tarafları kefil ile alacaklı olan, asıl borçlunun borcunu ödememesi nedeniyle kefilin sorumluluk altına girdiği bir şahsi teminat sözleşmesidir. Ticari hayattaki ihtiyaçlar sebebi ile temelleri Roma Hukukundan bugünlere kadar gelen kefalet sözleşmesi en çok tercih edilen teminat sözleşmelerinden biridir. Bunun nedeni, miktarı düşük borçlar için dahi herhangi bir masraf veya zaman almadan asıl borcun ifa edilmemesi halinde kefil tarafından borcun teminat altına alınmasının mümkün olmasıdır. Burada kefalet sözleşmesi ile teminat altına alınan sadece sözleşmeden doğan borçlar olmayıp, para ile ölçülmesi mümkün olabilecek her türlü borçlardır. 818 sayılı Eski Borçlar Kanunu'nun kefili ve aile birliğini yeterince korunmadığı düşüncesiyle 1 Temmuz 2012'de yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile kefalet sözleşmesinde birçok hükümde değişikliğe gidilmiştir. Yapılan bu değişiklikler genel olarak kefalet sözleşmesinin şekil şartlarındaki hükümler ile TBK madde 584 gereğince Kanuna ilk kez giren eşin rızasına ilişkindir. Bu çalışmada, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda kefili korumak amaçlı ağırlaştırılmış olan nitelikli adi yazılı şekil ışığında, kefalet sözleşmesinin kurulmasında gerekli olan şekil şartları ve eşin rızası üzerinde durulmuştur. Şekil şartlarına uyulmadan şekle aykırı ifa edilen kefalet sözleşmesinin sonuçlarına değinilmiştir.
Türk ve Azerbaycan Hukukunda adam çalıştıranın hukukî sorumluluğu
Tezin amacı Türk ve Azerbaycan hukuk sisteminde konu ile ilgili düzenlemeleri ortaya koymak, gelişmeleri mukayeseli ve ayrıntılı bir şekilde ele almaktır. Adam çalıştıranın sorumluluğu, yardımcı kişinin davranışından doğan bir sorumluluk halidir. Başkasını çalıştıran kimse, çalıştırdığı yardımcının faaliyetiyle üçüncü kişilerin zarara uğrama ihtimalini artırmış bulunmaktadır.Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte bağımsızlığını kazanan Azerbaycan'ın demokratik hukuk devletleri sistemine uyumu bağlamında hukuku da kaçınılmaz olarak yenilenmektedir. Bu anlamda Azerbaycan Türkiye'nin uzun yıllara dayanan batı hukuku tecrübesinden yararlanmaktadır. Gerçekten de, Azerbaycan da Türkiye gibi hukuk sistemini Avrupa hukuku ile uyumlaştırma çabası içerisindedir. Tez konusunun seçiminde bu düşüncelerin etkisi olmuştur.Adam çalıştıranın sorumluluğu konusu hem kanun koyucu hem uygulama bakımından Azerbaycan hukukuna da örnek teşkil edebilecek bir yapıdadır. Özellikle Türk işverenlerinin, işçilerinin Azerbaycan'da iş yapması, çalışması uygulama açısından büyük önem taşımaktadır.Çalışma bir giriş, üç bölüm ve bir sonuçtan meydana gelmektedir.Adam çalıştıranın sorumluluğu kusura dayanmayan bir sorumluluktur.Türk Borçlar Kanunu md. 55/1'e göre, adam çalıştıran, yanında çalıştırdığı yardımcı kişilerin işlerini gördükleri sırada başkalarına verdikleri zarardan sorumludur. Sorumluluk, kanundan doğan bu tür objektif bir özen ve gözetim yükümlülüğünün ihlâlinden kaynaklanmaktadır. Azerbaycan Medenî Kanunu md.1099/1'e göre tüzel veya gerçek kişi çalıştırdığı işçilerin haksız fiilleri dolayısıyla sorumluluk taşır.Azerbaycan hukukunda adam çalıştırmada çalıştıranla yardımcı kişi arasındaki bağımlılık ilişkisi daha çok iş sözleşmesinden doğacağı için Azerbaycan İş Kanunu düzenlemeleri sıkça başvurulan hükümlerdir.Her iki hukuk sisteminde de yardımcı kişi, adam çalıştırana bağımlı olmalı, işi onun emir ve talimatlarına göre yerine getirmelidir.Adam çalıştıranın kusursuz sorumluluğunun şartları gerçekleştiğinde doğan zararı tazminle yükümlü olur.Türk ve Azerbaycan hukukunda adam çalıştıranın sorumluluğunda verilen zararın tam olarak ödenilmesi ilkesi benimsenmiştir.Adam çalıştıranın ödediği tazminatı kusurlu olan yardımcı kişiden talep edebilir.Adam çalıştıranın sorumluluğu, tazminat hukukunda en sık başvurulan sorumluluk dayanaklarından biridir. Çağdaş Azerbaycan hukuku gelişmekte olan bir hukuk olması dolayısıyla Türk hukukundan yararlanarak doktrinde ve uygulamada var olan birçok eksiği gidermiş olacaktır.
Bir zarara birlikte sebebiyet veren birden fazla kişinin hukuki sorumluluğu
Birden fazla kişi, bir zarara birlikte sebebiyet vermişlerse, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 50. maddesinden dolayı bu zarardan birlikte sorumlu olurlar. Bu sorumluluğa doktrinde tam teselsül denmektedir. Bu çalışmadaki amacımız Borçlar Kanunu madde 50'yi detaylıca incelemektir.Çalışmamızda sırasıyla bu sorumluluğun şartları, hükümleri ve yeni Borçlar Kanunu'ndaki durumu, doktrin ve Yargıtay görüşleri de belirtilerek incelenmiştir.Müteselsil sorumluluk, bir haksız fiil sorumluluğudur. Bu nedenle sorumluluk için haksız fiil sorumluluğunda aranan unsurların varlığı gerekir. Bunlar dışında, müteselsil sorumluluk için birlikte davranan birden fazla kişi ve bu kişilerin ortak kusuru da aranmaktadır.Birden fazla kişi, ortak kusurlarıyla bir zarara sebebiyet vermişlerse, asıl fail, kışkırtıcı, yardımcı ayrımı yapılmaksızın, meydana gelen zarar sonucu hükmedilen tazminatın tamamından sorumludurlar. Zarar gören, tazminatı sorumluların hepsinden talep edebileceği gibi bir kısmından ya da sadece birinden de talep edebilir. Tazminat tamamen ödeninceye kadar, birlikte sorumluluk devam eder.Zarar verenler ise kendilerinden tazminat talep edildiğinde ortak defileri ileri sürerek tazminattan indirimi sağlayabilecekleri gibi tazminatı ödemekten de kurtulabilirler. Ortak defiyi ileri sürmek bir hak olduğu kadar da bir yükümlülüktür. Kişisel defiler hakkında farklı görüşler mevcuttur. Hâkim görüşe göre, dış ilişkide ileri sürülebilmelidir.Sorumlulardan birinin zarar görene ödeme yapması halinde, bu kişi payından fazla yaptığı ödeme oranında diğer sorumlulara başvurma hakkı kazanır. Buna rücu hakkı denir. Rücu oranını hâkim, hakkaniyete, kişilerin kusuruna ve fiilden sağladıkları yarara göre takdir eder.1 Temmuz 2012 tarihinde 6098 sayılı yeni Türk Borçlar Kanunu yürürlüğe girecektir. Çalışmamızda bu kanundaki müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümler detaylıca anlatılmıştır. Özellikle yapılan değişiklikler incelenmiştir.Anahtar Sözcükler:1.Müteselsil Sorumluluk2.Ortak kusur3.Haksız Fiil4.Dış İlişki5.İç İlişki
Doğal gaz toptan satış sözleşmesi
Beş bölümden oluşan yüksek lisans çalışmamızda 4646 Sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu ve Borçlar Hukuku çerçevesinde, doğal gaz toptan satış sözleşmesinin hukuki rejiminin incelenmesi amaçlanmaktadır. İlk bölümde 4646 sayılı Kanunun getirdiği sistem ana hatları ile açıklanmaktadır. Bu bağlamda, Enerji Piyasası Düzenleme Kuruluna kısaca değinilmekte ve ithalat, üretim, iletim, depolama, toptan satış ve şehir içi dağıtım faaliyetleri gibi doğal gaz piyasası faaliyetleri hakkında bilgi verilmektedir.İkinci bölüm ise doğal gaz toptan satış sözleşmesinin hukuki niteliği, konusu ve tarafları ele alınmakta ve çalışma konusu sözleşmenin kendine has özellikleri olan bir satım sözleşmesi olduğu tespit edilmektedirÜçüncü bölümde doğal gaz toptan satım sözleşmesinde tarafların borçları ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır. Satıcının borçları ile ilgili olarak, satılanı teslim, satılanın mülkiyetini geçirme, taşıma ve teslim masraflarını karşılama, ayıba karşı tekeffül ve depolama borçları ile satıcının alıcıyı uyarma yükümlülüğü hususları ele alınmaktadır. Alıcının borçları başlığı altında ise, ilk olarak Borçlar Kanunu gereği, alıcının semen ödeme ve satılanı teslim alma borçları ele alınmaktadır. Alıcının doğal gaz toptan satım sözleşmesine özgü borçları ise şu başlıklar altında incelenecektir; Sözleşmeye konu doğal gaz çekiş miktarlarına uyma yükümlülüğü, alıcının al ya da öde kaydından doğan borcu ile alıcının tesisi içerisinde yer alan istasyon ve ölçüm ekipmanına müdahale etmeme, özen gösterme ve bu ekipmanlara satıcının erişimini sağlama yükümlülükleri.Nihayet son bölümde, yine çalışma konusu sözleşmenin kendine has özellikleri dikkate alınmak suretiyle doğal gaz sözleşmesinin sona ermesi ve zamanaşımı hususları Borçlar Kanunun ön gördüğü çerçevede incelenmektedir.
Cezai şart
Bu çalışmanın temel konusu Türk Borçlar Kanununda düzenlenmiş bulunan cezai şart kavramını incelemektir.Birinci bölümde , cezai şartın tanımı ve unsurları incelenmiş, ardından benzer kavramlarla karşılaştırılması yapılmış ve Türk hukukundaki uygulanma alanına dair incelemede bulunulmuştur.İkinci bölümünde cezai şartın kurulması ve çeşitleri ile hukuki niteliği değerlendirilmiştir.Üçüncü ve son bölümde ise, cezai şartin hükümleri sona ermesi ve geçersizliği incelenmiştir.Tezin sonuç bölümünde de konuyla ilgili değerlendirmeler yer bulmuştur.
Yüklenici ile alıcı arasında yapılan arsa payının devrine ilişkin satım sözleşmesi şekli ve hükümleri
Yüklenici ile alıcı arasında yapılan arsa payının devrine ilişkin satım sözleşmesi, yüklenicinin arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince, arsa sahibine karşı sahip olduğu arsa payının mülkiyetini devir konusundaki kişisel alacak hakkının alıcıya bir bedel karşılığı temlik edildiği bir taşınmaz satım sözleşmesidir. Yüklenici, arsa payının mülkiyetinin devrine yönelik kişisel alacak hakkını alıcıya bedel karşılığı Borçlar Kanunun 162 vd. maddeleri gereğince temlik etmektedir. Yüklenici arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan kişisel alacak hakkını temelde yer alan bir borç ilişkisine dayanarak, alıcıya temlik etmektedir. Temlik işleminin hukuki sebebini oluşturan temel borçlandırıcı ilişki, taraflar arasında yapılan bağımsız bölüm satım sözleşmesidir. Kural olarak taşınmaz satımının geçerli olması resmi şekil şartına uygun olarak yapılması koşuluna bağlı iken, sözleşmenin temlik niteliği taşınmaz satım sözleşmenin harici olarak düzenlenmiş olduğu hallerde bu sözleşmeye geçerlilik kazandıran en önemli etkendir.Temlik işlemini gerçekleştiren taşınmaz satım sözleşmesi yüklenici ile alıcı arasında karşılıklı tam iki tarafa borç yükleyen bir sözleşmedir. Sözleşmeye Borçlar Kanunun 217 inci maddesinin göndermesi ile taşınır satımına ilişkin genel hükümler uygulanır. Yüklenicinin bu satım sözleşmesi nedeni ile satılan taşınmazla ilgili olarak ayıba ve zapta karşı tekeffül sorumluluğu vardır. Yüklenici ve alıcının temerrüdü halinde ise, karşılıklı sözleşmelerde temerrüt halini özel olarak düzenleyen Borçlar Kanununun 106 vd. maddeleri uygulanır.
Uluslararası mal satımına ilişkin Viyana Sözleşmesi ve Türk Borçlar Kanunu ışığında satım sözleşmelerinde alıcının yükümlülükleri
Uluslararası mal satımına ilişkin sözleşmeler, sözleşmenin tarafları olan alıcı ve satıcı açısından çeşitli haklar ve yükümlülükler doğurur. Uluslararası nitelik taşıyan satım sözleşmelerine dair devletlerin iç hukuk kurallarının birbirleriyle uyumlu olmaması, çeşitli problemlerin doğumuna neden olmaktadır. Söz konusu sorunları gidermek amacıyla uluslararası alanda ortak bir hukuksal zemin oluşturma çabaları "Uluslararası Mal Satım Sözleşmeleri Hakkında Birleşmiş Milletler Antlaşması" (Vienna Sales Convention) ortaya çıkarmıştır. Günümüzde 89 ülkenin taraf olduğu Sözleşme Türkiye tarafından 1 Ağustos 2011 tarihinde onaylanmıştır. Dört kısımdan ve 101 maddeden oluşan Viyana Satım Sözleşmesi'nin, üçüncü kısmı esas olarak alıcı ve satıcının haklarını ve yükümlülüklerini, bununla birlikte sözleşmeye aykırı tutumlarla ilgili düzenlemeleri içermektedir. Sözleşme md.53 alıcıya ait yükümlülükleri ana hatlarıyla ifade etmiş ve alıcıya "semeni ödemek" ve "malları teslim almak" gibi iki temel yükümlülük yüklemiştir. Söz konusu bu iki yükümlülük, bünyesinde birden çok hukuksal işlemi barındırmaktadır. Sözleşme, diğer maddelerde bedelin ödenmesi yükümlülüğü ve malların teslim alınması yükümlülükleri ile ilgili detaylandırmaya giderek bu yükümlülüklerin çerçevesini çizmiştir. Bu çalışmada alıcının yükümlülükleri, sözleşmeye aykırı davranışları ve satıcının hakları ile ilgili "Türk Borçlar Kanunu" hükümleri ile Viyana Sözleşmesi hükümleri karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır.
Haksız fiil sebebiyle aynı zarardan birden fazla kimsenin müteselsil sorumluluğu
Müteselsil sorumlulukta zarar verici davranışa birden fazla kimsenin katılımı söz konusudur. Bu sebeple zararın nasıl tazmin ettirileceği sorunu ortaya çıkar. Müteselsil sorumlulukta dış ilişki denilen bu süreçte sorunun çözümünde öncelikle zarar görenin korunması düşüncesi ön plandadır. Bu ilişkide zarar gören dilediği zarar verene başvurabilir. Tazminatın tamamı ödendikten sonra ortaya başka bir sorun çıkar: tazminatın zarar verenler arasında paylaştırılması. Bu sorun ise zarar verenler arasındaki iç ilişkide rücu düzeniyle ilgilidir. Bu rücu düzeninde tazminatın zarar verenler arasında adil bir şekilde paylaştırılması amaçlanır.Çalışmamızda 818 Sayılı Borçlar Kanunu ile Türk Borçlar Kanunu hükümleri karşılaştırılmış ve getirilen yeni hükümler ayrıntılı incelenmiştir. Bu yeni hükümler Türk Borçlar Kanunu 61., 62. ve 73. maddeleridir.Türk Borçlar Kanunu 61. maddede dış ilişkide, sorumluluk sebebi ne olursa olsun, zarar verenlerin müteselsilen sorumlu olduğunu kabul etmiştir. 818 Sayılı Borçlar Kanunu ise konuyu tam teselsül-eksik teselsül ayrımına göre farklı şekilde düzenlemişti. Türk Borçlar Kanunu isabetli bir şekilde bu ayrımı kaldırmış, tüm sorumluları aynı kurallara tabi kılmıştır.Türk Borçlar Kanunu 62. maddede iç ilişkide, rücu düzeninde özellikle kusurun ağırlığı ve tehlikenin yoğunluğu ölçütlerine yer vermiştir. 818 Sayılı Borçlar Kanunu döneminde sadece kusur ölçütü dikkate alınarak paylaştırma yapılmaktaydı. Bu tür paylaşım ise adil olmayan sonuçlar doğuruyordu. Bu durumu dikkate alan yasakoyucu tehlikenin yoğunluğu ölçütünün de dikkate alınacağını kabul etti. Böylece sorumluluk hukukundaki gelişmelere de ayak uydurulmuş oldu.Türk Borçlar Kanunu 73. maddede rücu zamanaşımı kabul edildi. Böyle bir süre 818 Sayılı Borçlar Kanununda bulunmuyordu. Rücu zamanaşımı, iç ilişkide zarar verenlerin birbirlerine karşı sahip olduğu rücu talebinin tabi olduğu süreyi ifade etmektedir.
Tehlike sorumluluğu
Yeni Türk Borçları Kanunu'nun kabulü ile birlikte pek çok yenilik de beraberinde gelmiştir. Bunlardan biri de tehlike sorumluluğudur. Tehlike sorumluluğu diğer kusursuz sorumluluk tiplerine göre daha ağır bir sorumluluk tipidir. Bu sorumluluğun konusunu işletme faaliyeti oluşturur. Bu tez, Türk Borçlar Kanunu Madde 71 hakkındaki tartışmalara katılmaktadır. Her ne kadar evvelden beri bu konuya ilişkin pek çok husus tartışılmış olsa da halen bu tartışmalar sürmektedir. Bu araştırmanın ilk bölümü tehlike sorumluluğunun tarihsel gelişimini, tehlike sorumluluğunun genel hüküm olarak düzenlenmesini ele alacaktır. İkinci bölüm tehlike sorumluluğuna dair özel düzenlemeler, sorumluluğun şartları ve Türk Borçlar Kanunu Madde 71'in nasıl uygulanacağı hakkındadır. Zarar kavramı ve tehlike sorumluluğunun hukuki sonuçları üçüncü bölümde incelenecektir.
Haksız fiilin ve haksız fiilden doğan maddi tazminatın unsurları
Yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu çalışmada, sorumluluk hukukunda önemli bir yeri olan haksız fiil sorumluluğunda maddi tazminat ve unsurları incelenmiştir. Maddi tazminatın belirlenmesinde, kabul edilen istikrarlı bir uygulama olmaması nedeniyle uygulamada bu konuya ilişkin problemlerle karşılaşılmaktadır. Çalışma kapsamında bu problemler değerlendirme konusu yapılmıştır. Haksız fiillerde maddi tazminat, haksız fiilin yaptırımıdır. Nitekim söz konusu tazminat ile, bir kimsenin hukuka aykırı ve kusurlu davranışıyla başka bir kimseye vermiş olduğu maddi zararın giderilmesi amaçlanmaktadır. Bu nedenle maddi tazminatın belirlenebilmesi için öncelikle maddi zararın belirlenmesi gerekmektedir. Maddi zararın belirlenmesinde, zararın kapsamı, hesaplanma anı ve denkleştirmeye konu olacak zararlar bakımından, gerek hukukçular gerekse Yargıtay kararları bakımından çelişkiler bulunmaktadır. Çalışma boyunca Yargıtay'ın söz konusu uyuşmazlıkla ilgili kararlarına yer verilerek, öncelikle sorumluluğun doğması için gerekli şartlar açıklanmakta, bu şartlarından biri olan maddi zararın kapsamı belirlenmekte, bu zarara göre tespit edilecek maddi tazminat miktarını etkileyen faktörler değerlendirildikten sonra maddi tazminatın hüküm ve sonuçları tespit edilmektedir. Gerçekten, bir kimse, başka bir kimsenin hukuka aykırı fiiliyle uğradığı zarara katlatmak zorunda değildir. Bu nedenle, söz konusu zarar sorumlu kişi tarafından tazmin edilmelidir. Bu noktada, haksız fiil nedeniyle bir kimsenin hem gerçekleşen hem de hayatın olağan akışına göre gerçekleşmesi beklenen zararlarının, özenli ve dikkatli bir incelemeyle tespit edilmesi gerekmektedir. Ancak böyle bir tespite dayanarak belirlenecek tazminat, zarar göreni tatmin edebilir.
Genel işlem koşulları ve benzer kurumlar
Yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu çalışmada, genel işlem koşulları incelenmiştir. Genel işlem koşulları, günümüzde bankacılık, sigortacılık, seyahat ve taşıma işleri gibi birçok alanda kullanılan sözleşmelerde yer almaktadır. Ancak, Türk Hukukunda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunundan önce genel işlem koşulları hakkında herhangi bir genel hüküm mevcut değildi. Bu eksiklik, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile giderilmiştir. Buna göre, genel işlem koşulları, Türk Borçlar Kanununun 20 ila 25. maddeleri arasında ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiş ve sınırlandırılmıştır. Bu kapsamda, öncelikle sözleşme özgürlüğü incelenmiş, daha sonra Türk Borçlar Kanunu kapsamında genel işlem koşullarını düzenleyen yürürlük denetimi, yorum denetimi ve içerik denetimini de kapsayan hükümlere yer verilmiştir. Çalışmamızın devamında genel işlem koşullarına benzer veya bu koşulları içerebilen haksız şart, dürüstlük kuralına aykırılık neticesinde ortaya çıkan haksız rekabet hali ile genel iş koşulları ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Türk Borçlar Kanunu, Genel İşlem Koşulları, Dürüstlük Kuralı, Haksız Şart, Haksız Rekabet.
Sözleşmeden dönme halinde menfi zarar
Bu tez çalışmasının konusunu "Sözleşmeden Dönme Halinde Menfi Zarar" oluşturmaktadır. Sözleşmeden dönme ve dönmenin sonucu olarak talep edilebilecek menfi zarar, borçlar hukukunun en tartışmalı konularından biri olmuştur. Bu konuda, dönme müessesesinin ancak 19. Yüzyılda belirgin hale gelmesinin ve dolayısıyla yeni bir kavram olmasının büyük payı bulunmaktadır. Günden güne gelişen beşeri ve ekonomik ilişkiler, gerçek ve tüzel kişileri birbirleriyle sözleşmesel temasa geçmeye itmiştir. Fakat yapılması amaçlanan sözleşmeler beklenen neticeye ulaşamamıştır. Hukuk düzeninin öngörmüş olduğu sözleşme şartlarının gerçekleşmemiş olması, bir sözleşme yapmak üzere bir araya gelen tarafların, bu sebeple uğramış oldukları kayıpların hangi esasa göre ve kim tarafından tazmin edileceği sorununu ortaya çıkarmıştır. Buna ek olarak, ortada geçerli bir sözleşme olmadığı gibi, haksız fiil sorumluluğu için aranan şartların da sağlanamamış olması; bu sorunun artmasına neden olmuştur. Geçersiz sözleşmelerin ortaya çıkardığı zararların tazmini için önce Roma hukukunda, akabinde Müşterek hukukta yeterli çözümlerin bulunmaması, Pandekt hukukçularını çeşitli teoriler üretmeye sevk etmiştir. Ancak yapılan çalışmalar münferit olayların çözümüne dayalı olduğundan gerekli sonuca ulaşılamamış ve geçersiz sözleşmenin sebep olduğu kayıpların tazmini konusunda daha da çözümsüzlüğe itilmiştir. Rudolf von Jhering bu eksiklikleri fark etmesiyle, 1861 yılında yayınladığı "Culpa in contrahendo oder Schadensersatz bei nichtigen oder nicht zur Perfection gelangten Verträgen" adlı eserinde konuyu sistematik bir biçimde ele almıştır. Jhering, sözleşmelere özgü müspet (olumlu) - menfi (olumsuz) menfaat ayrımını yapmış ve menfi zarar kavramını modern hukuk bilimine kazandıran isim olmuştur. Kara Avrupası kanun koyucuları yaşanan bu gelişmelere kayıtsız kalmayarak, Jhering'in kurguladığı culpa in contrahendo sorumluluğunun etkisinde kalarak menfi zararın tazmin yükümlülüğüne dair münferit hükümleri ülke kanunlarına eklemişlerdir. İsviçre ve Türk kanun koyucuları tarafından, culpa in contrahendo esasları uyarınca menfi zarar kavramı kanunda yer almış ve hatta bir adım daha ileri gidilerek, Jhering'in öğretisi dışında kalan bazı haller için de menfi zarardan sorumluluğu öngören düzenlemeler getirilmiştir. Çalışmamız iki bölümden ve bir sonuç kısmından oluşmaktadır. İlk bölümde, seçimlik hak olan sözleşmeden dönme kavramı, tarihçesi, fonksiyonları, hukuki niteliği, başlıca dönme halleri ve dönme hakkında doktrindeki görüşleri, sözleşmeden dönerek menfi zararın tazminini ve menfi zararın çıkış kaynağı olan culpa ın contrahendo kavramı detaylı olarak anlatılmıştır. İkinci bölümde, hukuki niteliklerini kavrayarak ayrım yapmak açısından, sorumluluk borç ilişkilerinin başlıca unsuru olan zarar kavramı ve çeşitleri ile menfi zarar kavramı, ortaya çıkış nedeni, kalemleri, ispatı, tazmini, müspet zarardan farkı, denkleştirmesi, sınırlandırılması sorunu ve yapılan eleştirilerin değerlendirilmesi konuları ele alınmıştır. Çalışmamız, araştırmada öne çıkan belli başlı hususları ve eleştirilerin cevaplandırılmasını içeren sonuç kısmıyla bitirilecektir. Anahtar Kelimeler: Menfi Zarar, Sözleşmeden Dönme, Seçimlik Haklar, Culpa In Contrahendo
Adi ortaklığın sona erme sebepleri
Adi ortaklığın kanunda veya sözleşmede yer alan bir sebeple sona ermesi gerekir. Sona erme, infisah ve feshi kapsar. Adi ortaklığın sona ermesini düzenleyen BK m. 535'e bakıldığında bu husus görülmektedir.İnfisah; kanunda veya ortaklık sözleşmesinde yer alan sebeplerden birinin gerçekleşmesi üzerine bir karar alınmasına ya da bir işlemde (ihbar) bulunulmasına gerek kalmaksızın ortaklığın kendiliğinden son bulmasıdır.Fesih ise; kanunda veya ortaklık sözleşmesinde yer alan sebeplerden birine dayanılarak, bu yetkiye sahip olanlar tarafından ortaklığın sona erdirilmesidir. Adi ortaklığın feshinde, bu yetki ya ortaklarda ya da mahkemededir. Fesih ve infisah kavramlarının anlamları birbirinden farklı olsa da, her ikisinde de sonuç adi ortaklık ilişkisinin sona ermesidir.Sona erme sebeplerinden birinin ortaya çıkmasıyla ortaklar arasındaki ilişki çözülecektir. Ancak, ortaklar arasındaki ilişkinin çözülmesi adi ortaklığın tümüyle ortadan kalkarak sona ermesi demek değildir. Zira, çözülme sadece ortaklığın amacının değişmesi sonucuna yol açacaktır. Ortaklığın yeni amacı, adi ortaklığın tasfiye edilmesidir.Anahtar Sözcükler: Adi Ortaklık, Borçlar Kanunu, Fesih, İnfisah, Sona Erme Sebepleri
Akit dışı sorumlulukta maddi zarar ve tazmini
Hukuki anlamda sorumluluğun doğması için meydana gelen olay sonucunda bir zararın doğması gerekmektedir. Davranış her ne kadar kusurlu ve hukuka aykırı da olsa bir zarar meydana gelmediği takdirde davranışı yapan veya olaya sebebiyet veren kişinin sorumlu olması mümkün değildir. Bu nedenle çalışmamızda sorumluluk hukukumuzda büyük öneme sahip olan zarar kavramını ve tazminini inceleyeceğiz. İncelememizde Türk Borçlar Kanunu Tasarısının bu konuya ilişkin düzenlemelerine de yer verilecektir.Zarar kavramı Roma Hukukundan beri gelişme göstermektedir. Günümüzde de özellikle Alman Hukukunda maddi zarar kavramının kapsamını genişletmeye yönelik farklı fikirler öne sürülmüştür. Türk hukukunda da bu doğrultuda bazı görüşler belirtilmektedir. Bu nedenle hukukumuz bakımından maddi zarar kavramının kapsamını inceleme gerekliliği doğmuştur.Bu çerçevede çalışmamızın birinci bölümünde sorumluluk hukukunun amacı ve akit dışı sorumluluk hukukuna hâkim olan ilkeler incelendikten sonra zarar kavramına ilişkin doktrinde öne sürülen farklı görüşlere yer verilecektir.Çalışmamızın ikinci bölümünde ise maddi zarar kavramı ve hesaplanması eşyaya verilen zarar ve kişiye verilen zarar olmak üzere iki temel başlıkta incelenecektir.Çalışmamızın üçüncü bölümünde ise kapsamını belirlediğimiz maddi zararın nasıl ve ne oranda tazmin edileceği hususu zararın tazmin şekilleri ve tazminattan indirim sebepleri bakımından incelenecektir.Sonuç kısmında ise çalışmamızda vardığımız sonuçlara ve görüşlerimize yer verilecektir.
Viyana Satım Sözleşmesi ve Türk Borçlar Kanunu kapsamında satıcının ayıptan doğan sorumluluğu ve özellikle Viyana Satım Sözleşmesi'ne göre alıcının tazminat talep etme hakkı
Bu çalışma, Özyeğin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yüksek lisans tezi olarak hazırlanmıştır. Tezde araştırılan konu, Viyana Satım Sözleşmesi ve Türk Borçlar hukuku açısından ayıplı ifadan dolayı alıcının sahip olduğu seçimlik haklar ve özellikle Viyana Satım Sözleşmesi'ne göre önemli bir hak olan tazminat hakkıdır. Giriş bölümünde konunun seçimindeki etkenler ve inceleme tarzı, terminoloji tercihi ele alınmıştır. Birinci bölümde Viyana Satım Sözleşmesi'nin uygulama alanı, yer bakımından, maddi bakımdan ve zaman bakımından ele alınmış ve sonrasında Türk Borçlar Kanunu ile Viyana Satım Sözleşmesi uyarınca ayıptan doğan sorumluluk karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. İkinci bölümde, alıcının Viyana Satım Sözleşmesi uyarınca ayıplı ifa sonucu tazminat talep etme hakkı ayrıntılı olarak incelenmiştir. Sonuç bölümündeyse, tezde araştırılan konular ve yapılan çıkarımlar bir arada sunulmuştur. Anahtar Kelimler: Viyana Satım Sözleşmesi, VSS, Ayıptan Doğan Sorumluluk, Tazminat.
Türk Borçlar Kanunu madde 76 kapsamında geçici ödemeler
Geçici Ödemeler; Türk Borçlar Kanunu madde 76 hükmü ile; ilk kez Türk Hukuk Sistemine kazandırılarak, uygulama bulmuştur. Geçici ödemelerin amacı; zarar görenin mağduriyetinin acilen giderilmesini sağlamaktır. Zarar gören davacının geçici ödeme alabilmesi; tazminata ilişkin açmış olduğu dava ile mahkemeden geçici ödeme talebinde bulunması, iddiasının haklılığına yönelik inandırıcı kanıtları mahkemeye sunması, ekonomik olarak acil giderilmesi gereken bir hal içinde olduğunu ispatlaması koşullarına bağlanmıştır. Yargılamaların uzun sürelerde sonuçlanması neticesinde; zarar gören kişinin yargılama sebebiyle mağdur edilmemesi için, dava sonunda hükmedilmesi ön görülen tazminata mahsuben yargılama esnasında ödeme yapılması zarar gören açısından lehe bir durum olsa da; davalı açısından bakıldığında henüz bir yargı kararı olmaksızın yargı eliyle, cebri icraya konu olabilecek bir ödeme yapılmasına karar verilmektedir. Türk Borçlar Kanunu madde 76 Kapsamında Geçici Ödemeler konulu tezimiz ile; uygulamada katı kurallara bağlanmış geçici ödemelere ilişkin koşullardaki görüşlerimiz ile; uygulanmasına ilişkin esaslara hem öğreti hem de yargı kararları ile değinerek; atıl kalmaması gereken bir maddenin daha sık uygulanabilirliğini sağlamak açısından görüşlerimiz belirtilmektedir. Anahtar Kelimeler: Borçlar Kanunu, Geçiçi Ödeme, Hukuk.
Türk Borçlar Kanunu'na göre kiraya verenin kiralananın ayıplarından doğan sorumluluğu
Çalışmamızın amacı, kira sözleşmesine konu kiralanandaki ayıplar sebebiyle kiraya verenin sorumluluğunun kapsamını belirlemektir. Kiraya verenin ayıptan sorumluluğu, Türk Borçlar Kanunu m. 304-308 hükümleri arasında düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler uyarınca kiraya veren, kiralananı, sözleşmedeki kullanım amacına uygun şekilde teslim etme ve sözleşme süresince de bu durumda bulundurmakla yükümlüdür. Kiraya verenin kusuru bulunup bulunmaksızın bu asli borcuna aykırı davranması, ayıptan sorumluluğun temel sebebini oluşturmaktadır. TBK'de, her ne kadar, kira sözleşmesi kavramı tanımlanmışsa da ayıp kavramı tanımlanmamıştır. Bu bağlamda çalışmamızda, kira sözleşmesi ve ayıp kavramları incelenmiş, hukuki nitelikleri ve özellikleri irdelenmiştir. Kiralanandaki ayıplar, TBK açısından yalnızca dört maddede düzenlenmiş olarak görülse de oldukça geniş bir uygulama alanı oluşturmaktadır. Bu sebeple de çalışmamızda, kiralanandaki ayıplar dolayısıyla kiraya verenin sorumluluğu ve kiracının hakları gerek öğretideki görüşler gerekse de güncel yargı kararlarıyla inceleme altına alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Kira sözleşmesi, ayıp, ayıptan sorumluluk, elverişli halde bulundurma, kiracının seçimlik hakları, zamanaşımı.
Kiralananın erken iadesi (TBK m. 325)
Bu çalışmada, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 325 hükmünde düzenlenen kiralananın erken iadesi konusu incelenmiştir. Geniş bir uygulama alanına sahip kira sözleşmelerinde, uygulamada sıklıkla karşılaşılan sorunlardan biri de kiralananın erken iadesi edilmesidir. Tarafların sözleşmenin akdedildiği sırada planlamadıkları bu durum, kiracının kendisinden kaynaklanan bir nedenden dolayı kiralananı sözleşme bitiminden önce geri vermesi durumunda ortaya çıkmaktadır. Buna karşılık hükme göre, kiracının sorumluluğu makul süreyle sınırlandırıldığı gibi yeni bir kiracı bulunmasıyla daha önce de sona erebilecektir. Bu nedenle, kendine özgü yapısı ve sonuçlarıyla önem arz eden bu hükmün detaylıca incelenmesi gerekmektedir. Bu kapsamda çalışmamızda, öncelikle hükmün tarihi gelişimi ile genel özellikleri, ardından hükmün uygulanma şartları ve son olarak hükmün sonuçları ele alınmıştır. Hüküm, mehaz İsviçre Borçlar Kanunu'ndaki karşılığı (OR Art.264) ve Yargıtay içtihatları ışığında karşılaştırmalı ve detaylı bir biçimde incelenmeye çalışılmıştır.