Enzime bağlı immünosorbent testi
Bu konu başlığı altında 222 tez
Bazı domates yetiştirme alanlarında domates lekeli solgunluk virüsü (Tomato spotted wilt virus, TSWV)'nün belirlenmesi
Domates lekeli solgunluk virüsü (Tomato spotted wilt virus, TSWV) dünyada bazı farklı ürünlerin yetiştirildiği sebze alanlarında en önemli virüs hastalıklarından birisidir. Konukçu aralığı bitki virüsleri içerisinde en fazla olan virüstür. TSWV tarımsal bitkilerde ara sıra problem olan, bu hastalık etmeni domates üretiminine de zarar vermektedir. Bu çalışma 2021 yılında Batı Trakya bölgesi domates üretim alanlarında Domates lekeli solgunluk virüsü (Tomato spotted wilt virus, TSWV)'nün domateslerde infeksiyonlarının saptanması ve yaygınlık durumunun belirlenmesi amacıyla yürütülmüştür. Bölgeden TSWV ile infekteli olduğu düşünülen 125 örnek toplanmıştır. Toplanan bu örnekler DAS-ELISA yöntemi ile test edilmiştir. Serolojik testin sonucunda 125 şüpheli bitkinin 47'sinde hastalık saptanmış ve toplanan örneklerde bulaşıklık oranı %37,6 olarak belirlenmiştir.
Stattic ve/veya Paclitaxel'in üçlü negatif meme kanseri üzerine etkileri
Üçlü negatif meme kanseri (TNBC), agresif seyirli, metastaz yapan kötü prognozlu bir meme kanseri türüdür. Bu çalışmada, TNBC tedavisinde kullanılan Paclitaxel'in tek başına ve/veya Sinyal Transdüser ve Transkripsiyon Aktivatörü 3 (STAT3) inhibitörü Stattic ile birlikte uygulanmasının in vitro ve in vivo antiproliferatif ve in vivo antimetastatik etkisi araştırıldı. 4T1 TNBC hücre hattı üzerine Stattic ve/veya Paclitaxel'in farklı konsantrasyonlarının hücre canlılığı üzerine etkileri 3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)-2,5-difeniltetrazolium bromid (MTT) testiyle, fosfo-STAT1/STAT1 ve fosfo-STAT3/STAT3 seviyeleri ELISA yöntemiyle belirlendi. In vivo deney modeli dişi BALB/c fareye 4T1 hücrelerinin meme dokusuna subkutan uygulanmasıyla oluşturuldu. Deney gruplarına SF, DMSO ve Stattic gün aşırı, Paclitaxel üç günde bir intraperitonal uygulandı. Vücut ağırlıkları ve tümör çapları üç günde bir ölçüldü. 21 gün sonra sakrifiye edilen farelerin akciğer ve tümör dokusundaki fosfo-STAT1/STAT1, fosfo-STAT3/STAT3, TAS, TOS, iNOS ve VEGF seviyeleri ELISA ile belirlendi ve histopatolojik inceleme yapıldı. Gruplar arasındaki fark Kruskal-Wallis testiyle P<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Stattic uygulaması her hücre canlılığını doz bağımlı olarak (zamandan bağımsız) azalttı (P<0,05). Stattic ve Paclitaxel uygulaması canlı hücre miktarını doza ve zamana bağlı olarak additif etki ile azalttı. Uygulama süresinin artması ile STAT3 yolağından bağımsız, STAT1 yolağındaki değişimlere bağlı olarak canlı hücre miktarı etkilendi. İn vivo çalışmalarda gruplar arasında vücut ağırlıkları, tümör çapı, tümör ağırlığı ve vücut sıcaklığı arasında anlamlı fark yoktu. Paclitaxel ve/veya Stattic uygulamaları tümör dokusunda STAT3, STAT1, iNOS, OSI ve VEGF seviyelerinde fark oluşturmazken, akciğer dokusunda STAT3 seviyesindeki artış trendine paralel olarak iNOS, OSI ve VEGF seviyeleri de arttı. Birlikte uygulama STAT1 yolağını etkileyerek akciğere metastazı artırdı.
Maternal dönemde kafeterya diyeti ve taurin suplementasyonunun laktasyon sonundaki bazı plazma parametrelerine etkisi
Bu çalışmanın amacı kafeterya diyetinin gebeliğe adaptasyon ile lastasyon dönemi sonundaki plazma glikoz, toplam kolesterol, trigliserit, insülin düzeyleri ve serbest amino asit profili üzerine etkileri ile taurin suplementasyonuyla bu etkilerin hangi yönde değişeceğinin belirlenmesidir. Yirmi yedi adet dişi Wistar sıçan randomize olarak dört gruba ayrılmıştır. Gebelik öncesi (8 hafta) ve maternal dönemde kontrol grubu (CON, n=6) ve taurin grubu (CONT, n=7) standart yemle, kafeterya grubu (CAF, n=7) ve kafeterya+taurin grubu (CAFT, n=7) standart yem ve kafeterya diyetiyle beslenmiştir. CONT ve CAFT gruplarının içme suyuna % 1,5w/v oranında taurin eklenmiştir. Sıçanların vücut ağırlığı ve besin tüketimleri günlük olarak kaydedilmiştir. Plazma glikoz, toplam kolesterol, trigliserit, insülin düzeyleri ELISA yöntemiyle, plazma serbest amino asit profili ise EZ: faast amino asit kiti kullanılarak gaz kromotografi cihazı ile belirlenmiştir. CAF ve CAFT gruplarının vücut ağırlıklarının gebelik öncesi ve gebelik dönemlerinde CON grubuna göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (gebelik öncesi; diyet etkisi: p<0,001, hafta etkisi: p<0,001, etkileşim: p>0,05; gebelik; diyet etkisi: p<0,05, hafta etkisi: p<0,001, etkileşim: p>0,05). CAF ve CAFT gruplarının CON grubuna kıyasla çalışma süresince daha az besin aldığı görülmüştür (gebelik öncesi; diyet etkisi: p<0,001, hafta etkisi: p<0,001, etkileşim p<0,001, gebelik; diyet etkisi: p<0,001, hafta etkisi: p<0,05, etkileşim: p>0,05; laktasyon; diyet etkisi: p<0,001, hafta etkisi: p<0,001, etkileşim: p<0,05). Laktasyon sonunda plazma kolesterol, trigliserit ve insülin düzeyleri arasında gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). CAF ve CAFT gruplarının plazma alfa-aminobütirik asit, serin, aspartik asit, alfa-aminopimelik asit seviyeleri CON ve CONT gruplarına kıyasla daha yüksek iken; fenilalanin ve tirozin seviyelerinin daha düşük olduğu görülmüştür (p<0,05). CAFT grubunun gebeliğe adaptasyon ve plazma parametreleri açısından CON grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu (p>0,05) ancak CAF grubuyla aralarında anlamlı bir farklılık olmadığı gözlenmiştir (p>0,05). Sonuç olarak kafeterya diyeti tüketimi besin tüketiminde azalmaya neden olur iken gebelik öncesi ve gebelik dönemlerinde vücut ağırlığında artışa yol açmış ve plazma serbest amino asit profilinde değişikliklere neden olmuştur. Ancak taurin suplementasyonunun herhangi bir etkisi gözlenmemiştir. Maternal dönemde kafeterya diyeti tüketimi ve taurin suplementasyonunun uzun dönem metabolik ve fizyolojik etkilerinin değerlendirilebilmesi için daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.
CD36 ve lipid peroksidasyonuna diyetle alınan tekli doymamış yağ asitleri, doymuş yağ asitleri ve fruktozun etkisi
Artmış rafine şeker tüketimi, yüksek miktarlarda doymuş yağ asitleri alımı ve yağ içeriği yüksek diyetlerle beslenme sonucu vücutta oksidan stresin etkilendiği güncel çalışmalarda bildirilmektedir. Pro-oksidanlar ve antioksidanlar arasındaki dengenin bozulması oksidatif hasar, lipit peroksidasyonu böylece kronik hastalıklara yol açmaktadır. Bu çalışmanın amacı, farelerin plazma ve dokularında tekli doymamış yağ asitleri (MUFA), doymuş yağ asitleri (SFA) ve fruktozdan zengin diyetlerin lipid peroksidasyonu ve CD36 üzerine etkilerini araştırmaktır. Örneklerin alındığı çalışmada C57BI/6 cins sekiz haftalık erkek fareler 2 hafta süren standardizasyon sonrasında kontrol grubu ile MUFA, SFA veya fruktozdan zengin beslenen gruplar olarak 4 gruba ayrılmıştır. Fareler 15 haftalık diyet müdahalesinin ardından sakrifiye edilmiş, kan ve dokuları alınmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, kontrol grubuna kıyasla SFA'dan zengin beslenen grupta plazma ve dokularda lipid peroksidasyonu belirteci TBARS (Tiyobarbitürik asit) seviyelerinin daha yüksek olduğu (p>0,05), MUFA ile beslenen grupta ise daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Fruktozdan zengin beslenen grupta ise plazma ve dokularda TBARS seviyelerinde farklılık olmadığı (p>0,05) saptanmıştır. Ayrıca yapılan ELISA analiz sonuçlarına göre kontrol grubuna kıyasla SFA ve fruktozdan yüksek beslenme ile kalp ve plazmada CD36 seviyelerinin daha yüksek olduğu, MUFA grubunda ise daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Kalp dokusunda yapılan Western Blot analiz sonuçlarına göre fruktoz grubunda CD36 reseptör seviyesi daha yüksekken MUFA grubunda daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Sonuçlar kronik hastalıkların korunması ve tedavisinde ulusal ve uluslararası rehberlere göre fruktoz ve SFA tüketiminin azaltılması ile MUFA tüketiminin artırılarak dengelenmesinin faydalı etkileri olabileceğini desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Lipid peroksidasyonu, CD36, tekli doymamış yağ asitleri, doymuş yağ asitleri, fruktoz
Meme kanserli hastalarda FABP4 ve asprosin düzeylerinin incelenmesi
Meme kanseri, dünyada ve Türkiye'de kadınlarda en sık görülen ve en sık ölüm nedeni olan kanserdir. Meme kanserinin birçok çevresel ve genetik faktörlerin etkileşimi sonucu geliştiği düşünülmektedir. Meme kanserinin tanı ve tedavisindeki gelişmelere rağmen meme kanseri hastalarının yaklaşık %20'sinde metastaz gelişmektedir. Bu durum, genellikle tedaviye karşı direncin gelişmesi veya ileri evrelerde tanı nedeniyle ortaya çıkan tedavi edilemez bir hastalık oluşmasına neden olmaktadır. Bu nedenle tanı ve tedavide yeni markırların araştırılması büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla yaptığımız çalışmada meme kanseri hastalarında asprosin ve FABP4'ün plazma konsantrasyonlarını ve meme kanseri ile aralarında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için yapıldı. Çalışmada meme kanseri teşhisi konulmuş 40 hasta ile 40 sağlıklı kadından alınan kan örnekleri kullanıldı. Toplanan kan örneklerindeki asprosin ve FABP4 düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Dataların analizi SPSS ile yapıldı. Çalışmada kontrol grubuna göre plazma asprosin ve FABP4 düzeyleri meme kanseri kadınlarda anlamlı bir şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Çalışma sonucunda elde edilen veriler hastalığa özgü bulgular çıkartıp, meme kanseri tanı ve tedavisinde yenilikler sağlayacağını ümit ediyoruz.
İkinci ve üçüncü derece termal yanıklarda AOPP düzeyleri ile bazı biyokimyasal ve hematolojik parametrelerin incelenmesi
Açıkkol S. İkinci ve üçüncü derece termal yanıklarda AOPP düzeyleri ile bazı biyokimyasal ve hematolojik parametrelerin incelenmesi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Biyokimya Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018. Yanık, etyolojisi ve ciddiyetine göre organizmanın tamamını etkileyen sistemik bir yaralanmadır ve en sık rastlanan travmalardan biridir. Bu çalışmanın amacı ikinci ve üçüncü derece termal yanık hastalarında tedavi öncesi ve sonrası plazma AOPP düzeyleri ile bazı biyokimyasal ve hematolojik parametreleri incelemek, bu parametrelerdeki değişimleri saptamaktır. Cinsiyet farkı gözetmeksizin yaşları 1-18 arası, yanık alanı % 10'dan fazla olan ikinci ve üçüncü derece termal yanık şikayetiyle SBÜ Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yanık Ünitesi'ne başvuran çocuk hastalar çalışma materyalini oluşturdu. Hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası olmak üzere iki kez kan örnekleri alındı. Kan plazmasında AOPP düzeyine ELISA'da bakıldı. Biyokimyasal (serum kreatinin, üre, glukoz, albumin, Na, K, CRP, AST, CK) ve hematolojik parametreler (WBC, RBC, HGB, HCT, PLT) otoanalizörde incelendi. İkinci derece termal yanık hastalarında tedavi öncesi saptanan AOPP, üre, glukoz, K, CK, WBC, RBC, HCB, HCT; üçüncü derece termal yanık hastalarında ise AOPP, glukoz, K, CRP, CK, PLT düzeylerinin tedavi sonrasında önemle değiştiği (p<0.05) görüldü. İki grup arasında tedavi öncesinde tespit edilen kreatinin, glukoz, albumin, K, PLT düzeylerinde istatistiksel olarak p<0.05 düzeyinde önem saptanırken, tedavi sonrası dönemde ise Na, HCT, PLT düzeyleri yönünden iki grup arasında önem bulundu (p<0.05). Bu çalışma, yanık olgularında AOPP düzeyi ilk defa çalışılmış olması nedeniyle öncül bir çalışma niteliğindedir. Her iki grupta da tedavi öncesi oksidatif strese ve inflamasyona bağlı olarak yükselen AOPP düzeyinin tedavi sonrasında düştüğü görülmektedir. Sonuç olarak, tedavi öncesi ve tedavi sonrası incelenen biyokimyasal ve hematolojik parametrelerdeki değişimler nedeniyle, yanık tedavisi süresince biyokimyasal ve hematolojik parametrelerin sürekli takip edilmesinin, prognoz açısından önemli olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: İkinci derece yanık, üçüncü derece yanık, AOPP, biyokimyasal parametreler, hematolojik parametreler
Van ilinde köpeklerde echinococcus spp. koproantijenlerinin ELİSA yöntemi ile belirlenmesi
Bu çalışma, Van ilinde sokak köpeklerinde Echinococcus spp.'nin yayılışını koproantijen ELISA yöntemi ile tesbit etmek amacıyla yapılmıştır. Toplam 150 köpek dışkısı önce Taenia spp. yumurtaları yönünden çinko sülfat flotasyon metoduyla muayene edilmiştir. Dışkı örneklerinde Echinococcus spp.'nin koproantijenlerinin varlığı ticari bir koproantijen ELISA kiti kullanılarak (Combined kit) (COMBINED BIOTECH CO., LTD, Shenzhen,P.R.China) incelenmiştir. Köpeklerin % 15.3'ünün Taenia spp. ile enfekte olduğu tespit edildi. Köpeklerde Echinococcus spp'nin. koproantijen prevalansı % 29.3 oranında bulundu. Dışkı muayenesinde köpeklerin Taenia spp. haricinde Toxascaris leonina (% 13.3), Toxocara canis (% 11.3), Ancylostoma caninum (% 2.6) ve Trichuris vulpis (% 0.6) ile de enfekte olduğu görülmüştür. Bu çalışma Van'da köpeklerde Echinococcus spp.'nin koproantijen ELISA tekniği ile araştırıldığı ilk çalışmadır.
Farklı mevsimlerde üretilmiş dondurmaların ve sütlü buz ürünlerinin aflatoksin M1 içeriğinin karşılaştırılması
Süt üreten hayvanların tükettiği tahıllardaki aflatoksin B1 ve G1, hayvanların sütlerinde aflatoksin M1 ve M2 olarak atılır. Hayvan yemlerinde aflatoksin B1 varlığı ve daha sonra emziren hayvanların buna maruz kalması, sütün hidroksil metaboliti olan aflatoksin M1 ile kontaminasyonuna yol açmaktadır. Aflatoksin B1 ve M1 türü mikotoksinler Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı tarafından Grup I insan kanserojeni olarak sınıflanmıştır. Hayvan yemlerinde bulunan aflatoksinlerin farklı mevsimlerde farklı miktarda bulunması, süt ürünlerindeki AFM1 miktarını değiştirmektedir. Yapılan çalışmalarda kış mevsimi süt ve süt ürünlerinin diğer mevsimlere göre daha yüksek aflatoksin M1 içerdiği belirtilmiştir. Litertürde çalışmalar daha çok süt, yoğurt ve peynirin AFM1 içeriklerinin değerlendirilmesine yoğunlaşılmış ve bir süt ürünü olan dondurmanın AFM1 içeriğine ilişkin çalışmalar oldukça sınırlıdır. Bu çalışmada, ülkemizdeki süt ve süt ürünlerinden dondurmanın, aflatoksin M1 miktarının farklı mevsimlerdeki durumu değerlendirmek için, farklı mevsimlerde üretilen dondurmaların aflatoksin M1 içeriği uygun ELISA kiti kullanılarak analiz edilecektir. Ankara ilinde hipermarketlerde satışa sunulan ve sıklıkla tüketilen 10 farklı markadan 4 farklı mevsimde üretilen dondurma ve sütlü buz örnekleri temin edilecektir. Çalışma sonunda, süt hayvanlarının yaz ve bahar mevsimlerinde taze, kış aylarında kuru yem tüketimi göz önüne alındığında, yaz ve bahar mevsimlerinde üretilen dondurmaların ve sütlü buz ürünlerinin kış mevsiminde üretilenlere göre daha az aflatoksin M1 içerdiği öngörülmektedir.
Sığırlarda ı̇nfluenza D vı̇rusunun saptanması, ı̇zolasyonu, moleküler karakterı̇zasyonu ve oluşan ı̇mmun yanıtın araştırılması
İnfluenza D virusu (IDV) sığırlarda solunum yolu infeksiyonlarına neden olmaktadır. Dünya çapında farklı ülkelerde ve ülkemizde tespit edilen IDV, farklı oranlarda morbidite göstermiş ve sığırlarda önemli ekonomik kayıplara neden olan sığırların kompleks solunum yolu hastalığı (Bovine Respiratory Disease Complex=BRDC) ile ilişkili bulunmuştur. Günümüzde henüz IDV aşısı yoktur ve bu nedenle IDV için uygulanan koruma ve kontrol stratejileri hijyen ve iyi yönetim uygulamaları şeklinde yapılmaktadır. Bu tez çalışmasında IDV'nin saptanması, izolasyonu, moleküler karakterizasyonu ve immun yanıtının araştırılması amacıyla ülkemizde Marmara Bölgesi'nden örnekler toplandı. Solunum yolu hastalık belirtileri gösteren sığırlardan (n=279) alınan nazal svab ve kan örneklerinde moleküler ve serolojik yöntemler kullanılarak İnfluenza D virusu ve oluşan immun yanıt araştırıldı. Real time RT-PCR ile IDV yönünden pozitif bulunan örneklerde HRT-18 hücreleri ve embriyolu tavuk yumurtaları kullanılarak virus izolasyon çalışmaları yapıldı. Virus izolasyonu sonrasında kısmi ve tüm HEF geni temelinde sekanslama yöntemi ile filogenetik analizler gerçekleştirildi. İzole edilen virusun hemaglutinasyon (HA) titresi belirlendi ve viral proteinleri SDS-PAGE ile ayrıştırıldı ve protein bantları görüntülendi. Alınan kan örneklerinde antikor taraması amacıyla ELISA testi yapıldı. Antikor tespiti yapılan serum örneklerinde hemaglütinasyon inhibisyon (HI) testi ile titre tespiti gerçekleştirildi. Yüksek HI titresi saptanan bir serumla, IDV infeksiyonu sonucu oluşan antikorların virusun hangi ağırlıktaki (kDa) proteinlerine karşı immun yanıt oluşturduğu Western blotting yöntemiyle araştırıldı. Yapılan çalışmalar sonucunda, solunum sistemi belirtileri gösteren 279 sığırdan toplanan nazal svab örneklerin 5 tanesinde IDV-RNA'sı tespit edildi (%1,79). RT-PCR ile pozitif bulunan örneklerle HRT-18 hücre kültüründe ve embriyolu tavuk yumurtasında virus izolasyonu çalışması yapıldı. Beş (5) nazal svab örneğinden IDV izole edildi. Bu örneklerin hepsinde kısmi HEF geni ve 4 tanesinde tüm HEF geni sekanslandı. IDV'nin HEF genine ait farklı bölge ve ülkelerden araştırmacıların bildirdiği sekanslar GenBank'tan temin edildi ve bu tez çalışmasında elde edilen sekans dizileri ile filogentik analiz yapılarak soyağacı oluşturuldu. Pozitif saptanan örneklerden 2020-2021 yıllarında toplanan örnekler D/OK genogrubunda kümelenirken 2024 yılında toplanan örnekler D/Yama2019 genogrubunda kümelendiği bulundu. ELISA ile yapılan antikor tarama çalışmalarında, 279 hayvana ait serumlardan 79 tanesinde IDV antikorları tespit edildi (%28,3). Antikor saptanan örneklerde hemaglutinasyon inhibisyon testi yapılarak bu serumların HI titreleri belirlendi. Serum örneklerinde HI değerleri 128-512 HI ünitesi arasında değişkenlik gösterdi. İzole edilen virusun SDS-PAGE yöntemiyle viral proteinleri ayrıştırıldı ve bantlar görüntülendi. Yüksek HI titresi saptanan bir serumla yapılan Western blotting ile antikorların virusun hangi kDa proteinlerine bağlandığı araştırıldı ve IDV'nin 100 kDa civarında bir proteinine bağlandığı tespit edildi. Sonuç olarak, Marmara Bölgesi'nde sirküle olan IDV'lerin ülkemizde izolasyonu ilk kez yapıldı ve viruslara karşı oluşan serolojik yanıt ELISA, HI ve Western blotting ile ilk kez araştırıldı ve yüksek oranda (%28,3) seropozitiflik bulundu. Western immunobloting çalışmalarında saha infeksiyonu sonucu oluşan antikorların IDV'nin 100 kDa ağırlığındaki proteinine karşı reaksiyon verdiği görülmüş olması, aşı çalışmalarında bu proteinin dikkate alınması gerekliliğini ortaya koymuştur. Ayrıca, HEF geninin tüm genom çalışmaları sonucunda, virusun D/OK ve D/Yama2019 suşuna benzer olduğu tespit edildi. Bu nedenle, ülkemize özgün otojen aşı üretilmesi durumunda bu virusların kullanılması aşılama stratejileri açısından önem arz etmektedir.
Diabetes insipidus tanılı hastaların AVP-NPII geninde tanımlanan mutasyonların fonksiyonel analizleri
Sağlıklı bireylerde kan ozmolalitesi, vücut su dengesini ayarlayan mekanizmalar aracılığıyla belirli sınırlar içerisinde tutulmaktadır. Plazma ozmolalitesindeki artış veya kan hacmindeki azalma ile böbreklere suyu koruması için sinyal gönderilerek susuzluk uyarılmaktadır. Bu uyarılma sonucu, arka hipofizde depolanmakta olan arjinin vazopressin hormonu (AVP, ADH, antidiüretik hormon) kana salınmaktadır. AVP hormonu, kan dolaşımı yoluyla böbreklere gelerek toplama kanalı hücrelerindeki arjinin vazopressin reseptör 2 (AVPR2)'ye bağlanmaktadır. AVP'nin AVPR2'ye bağlanması, hücre içerisinde bulunan akuaporin 2 su kanal proteinlerinin (AQP2) fosforillenerek apikal membrana yerleşmelerini sağlamaktadır. AQP2 su kanalı aracılığıyla ihtiyaç duyulan suyun geri emilimi gerçekleşmekte ve böylece vücuttaki su dengesi tekrar kurulmaktadır. Bu mekanizma içerisinde oluşabilecek herhangi bir aksaklık vücudun su dengesinin bozulmasına ve poliüri, polidipsi ile karakterize olan Diabetes insipidus (DI) hastalığının gelişimine neden olmaktadır. DI, AVP hormonun yetersiz sentezi ve/veya salınımına bağlı olarak santral tip (CDI) veya böbreklerde AVP'ye karşı yetersiz cevap oluşmasına bağlı olarak nefrojenik tipte (NDI) olabilmektedir. CDI, kafa travmaları, beyin tümörleri, cerrahi operasyonlar veya çeşitli hastalıklar sonucu nörohipofiz bölgesinin hasarı nedeniyle sonradan meydana gelebileceği gibi, arjinin vazopressin-nörofizin II (AVP-NPII) geninde bulunan mutasyonlar nedeniyle kalıtsal olarak da oluşabilmektedir. AVP-NPII geni ile ilgili yapılan çalışmalarda, gendeki mutasyonlar nedeniyle öncül hormonun düzgün bir şekilde katlanması ve işlenmesinde başarısızlık olduğu bulunmuştur. Bunun sonucunda mutant proteinin endoplazmik retikulum (ER) içerisinde birikerek protein agregasyonları oluşturduğu ve diğer esansiyel proteinlerin düzenli işlenmesini engelleyerek magnoselüler sinir hücrelerinin ölümüne yol açtığı tespit edilmiştir. Bu tez çalışmasının amacı, DI tanısı konmuş hastaların AVP-NPII geninde tanımlanmış G45C, 207_209delGGC ve G88V mutasyonlarına ilişkin literatürde yer almayan fonksiyonel analizlerinin gerçekleştirilmesidir. Bu amaçla yapılan deneysel çalışmalarda, yabanıl tip AVP-NPII geni içeren ifade vektörü üzerinde ilgili mutasyonlar bölgeye yönelik mutagenez yöntemi kullanılarak oluşturulmuş ve vektörlerin Neuro2A hücrelerine geçici transfeksiyonu gerçekleştirilmiştir. Neuro2A hücreleri tarafından besiyerine salınan yabanıl tip ve mutant AVP miktarları radyoimmün analiz (RIA) ve enzim-bağlı immünosorbent analiz (ELISA) yöntemleri olmak üzere iki ayrı yöntem ile belirlenmiştir. Yabanıl tip ve mutant öncül hormonların hücre içi trafiklerindeki farklılıkları belirleyebilmek için floresan görüntüleme çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, AVP miktarının belirlenmesinde kullanılan RIA yönteminin gerçekleştirilmesi zor ve uzun süren bir yöntem olmasından dolayı, yerine alternatif bir yöntem olarak daha hızlı sonuç veren ve gerçekleştirilmesi kolay olan ELISA yönteminin kullanılabilirliği istatiksel bir analiz olan Bland-Altman yöntemi ile değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda G45C ve G88V mutant proteinlerin yabanıl tip AVP-NPII proteinine göre hücre kültürü ortamında önemli ölçüde azalmış miktarda bulunduğu ve hücrede ER içerisinde takılı kaldığı belirlenmiştir. Bununla birlikte, 207_209delGGC mutant proteinin ise, hücre kültürü ortamında yabanıl tip proteine yakın miktarda bulunduğu ve yabanıl tip ile benzer şekilde ER'de takılı kalmayarak hücre içi kompartmanlara dağıldığı gözlenmiştir. G45C ve G88V mutasyonlarının öncül hormonun düzgün katlanması, üç boyutlu yapısını kazanması, işlenmesi veya hücre içi trafiği gibi süreçlerde önemli etkilere sahip olduğu, 207_209delGGC mutasyonunun ise bu süreçlerde herhangi bir önemli etkiye sahip olmadığı sonucuna varılmıştır. Ayrıca AVP miktarının belirlenmesinde, ELISA yönteminin RIA yöntemi yerine alternatif bir yöntem olarak kullanılabilceği belirlenmiştir.
Anne sütünün bisfenol A düzeyi ile maternal beslenme arasındaki ilişkinin değerlendirmesi
Çiftçi,S. Anne Sütünün Bisfenol A Düzeyi İle Maternal Beslenme Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beslenme ve Diyetetik Programı Doktora Tezi, Ankara, 2019. Bu çalışmada, anne sütünün BFA düzeyi ile matenal beslenme arasındaki ilişkinin belirlenmesi ve diyetle BFA maruziyetinin saptanması amaçlanmıştır. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'ne bebek takibine gelen, herhangi bir sağlık sorunu olmayan laktasyon döneminde 80 birey katılmıştır. Bireylerin genel özelliklerini, beslenme alışkanlıklarını, besin tüketim miktarlarını ve sıklıklarını değerlendirmeye yönelik anket formu uygulanmış ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Ayrıca BFA düzeyinin belirlenebilmesi için annelerden anne sütü (AS) ve spot idrar örnekleri alınmıştır. AS ve idrarda BFA düzeyi ELISA yöntemi ilebelirlenmiştir. BFA maruziyeti idrarda atım miktarı ve besin tüketim kaydı ile besin tüketim sıklığı verileri temel alınarak hesaplanmıştır. Bebeklerin BFA maruziyeti ise AS alım düzeyi üzerinden hesaplanmıştır. AS ortalama BFA düzeyi 0,617±0,371 µg/L bulunmuştur. Maternal idrar kreatinine göre düzeltilmiş BFA düzeyi 3,22±5,11 µg/g kreatinin olarak saptanmıştır. Anne sütü BFA düzeyi ile tercih edilen gazlı içecek ambalaj türü arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,018). Anne sütü BFA düzeyi ile fast-food tüketim sıklığı arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu belirlenmiştir (p=0,015). Maternal idrar BFA düzeyi ile besinleri ısıtmak için tercih edilen ekipman arasında istatistiksel yönden anlamlı ilişki belirlenmiştir (p=0,005). Bebek BFA maruziyeti 0,0099±0,0079 µg/kg va/gün olarak belirlenmiştir. Bebeğin BFA maruziyeti ile şu anki ağırlığı arasında orta düzeyde negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır (r=-0,327, p=0,003). Maternal idrar kreat-BFA düzeyi ile bebeğin doğum haftası (r=-0,223, p=0,047) ve doğum ağırlığı (r=-0,243, p=0,030) arasında zayıf düzeyde negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon tespit edilmiştir (p<0,05). İdrar BFA düzeyi üzerinden hesaplanan tahmini günlük BFA maruziyeti ortalama 0,060±0,095 µg/kg va/gün olarak belirlenmiştir. Ayrıca idrar atım hacmi temel alınarak hesaplanan tahmini günlük BFA maruziyeti ise ortalama 0,050±0,049 µg/kg va/gün olarak saptanmıştır. Besin tüketim kaydı (24 saatlik BTK) verileri ile BFA maruziyeti ortalama 0,175±0,180 µg/kg va/gün, besin tüketim sıklığı (BTS) verileri ile de 0,955±0,296 µg/kg va/gün olarak bulunmuştur (p<0,001). BTK (24 saatlik) ile belirlenen BFA düzeyi ile eğitim durumu (p=0,018), çalışma durumu (p<0,001), parite (p=0,020) ve fast-food tüketim sıklığı (p=0,002) arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu belirlenmiştir. Ayrıca içme suyu (p<0,001), süt (p=0,002), turşu (p=0,021), salça (p=0,021) ve yoğurt (p=0,016) ambalaj türü arasında da anlamlı ilişki saptanmıştır. BTS verileri ile belirlenen maruziyet ile bebeğin şu anki ağırlığı arasında negatif yönde orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı ilişki belirlenmiştir (r=-0,336, p=0,002). Sonuç olarak maternal idrar BFA atım miktarı, besin tüketim kaydı ve BTS verileri temel alınarak hesaplanan maternal BFA maruziyetinin ve bebeğin BFA maruziyetinin Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) önerdiği tolere edilebilir diyetle alım (4µg/kg va/gün) düzeyinin altında olduğu belirlenmiştir. Bu çalışmanın verilerine göre anne ve bebek için BFA maruziyeti sağlık riski oluşturmamaktadır. Ancak BFA'nın düşük doz etkisi düşünüldüğünde ülkemizde çok merkezli ve takipli daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
In-vivo yöntemlere alternatif olarak ın-vitro yöntemle inaktif newcastle hastalığı aşılarında etkinlik tayini
Bu tez çalışmasında, inaktif Newcastle hastalığı aşılarının etkinliğinin belirlenmesinde, hayvan kullanımını azaltan ya da ortadan kaldıran in-vitro ELISA metodunun uygulanabilirliği araştırılmıştır. Bu amaçla, Newcastle hastalığına karşı kanatlı hayvanlarda kullanılan tek ya da çok komponentli 9 inaktif Newcastle hastalığı aşısı ile yalancı reaksiyonları değerlendirmek için Newcastle hastalığı virusu içermeyen 2 aşı kullanıldı. Aşıların etkinlik düzeyleri in-vivo ve in-vitro yöntemlerle değerlendirildi. In-vivo olarak "Spesific Pathogen Free" (SPF) civcivlerin aşılanması sonrası oluşan antikor yanıtın serolojik olarak değerlendirildiği hemaglutinasyon inhibisyon testi ve SPF civcivlerde koruma düzeylerinin belirlendiği çalenç/eprüvasyon çalışmaları gerçekleştirildi. In-vitro olarak ise İnaktif Newcastle hastalığı aşıları için geliştirilmiş olan ve aşıda bulunan hemaglütinin ve nöraminidaz antijenlerini saptamaya yönelik sandviç ELISA testi kullanıldı. ELISA testinden elde edilen optik dansite sonuçları kullanılarak Combistats İstatistiksel Analiz Yazılım Programı ile paralel doğru analiz metoduyla aşıların relatif potens değerleri hesaplandı. Hemaglutinasyon inhibisyon test sonuçları 23,3 ile 26,1 aralığında, immunizasyon-çalenç sonuçları 56 ile 136 PD50 aralığında ve ELISA testi ile relatif potens değerleri 6,02 ile 98,23 antijen ünitesi aralığında bulundu. ELISA testi ile immunizasyon-çalenç testi arasında (r2=0,93) ve hemaglutinasyon inhibisyon testi ile immunizasyon-çalenç testi arasında (r2=0,95) anlamlı korelasyon saptandı. ELISA testinin duyarlılığı %89, özgüllüğü ise %100 olarak hesaplandı ve tekrarlanabilirlik, tekrar üretilebilirlik değerleri açısından kabul edilebilir sınırlar içinde seyrettiği görüldü. Bu sonuçlara göre, laboratuvar şartlarında ELISA metodunun uygulanabilirliği, standart prosedüre olan uyumu ve aynı örnekler üzerinde benzer sonuçlar verebilme yeteneği gösterilmiş oldu.
Yaban mersininde bulunan hidroksisinnamik asidlerin antioksidan aktivitesi ve kanser hücre kültüründe apopitozis induksiyonu üzerine etkisi
Son zamanlarda, Yaban merisini meyvesi ülkemizde oldukça popülerdir. Yaban mersini, sahip olduğu Hidroksisinnamik asitler nedeniyle tıbbi özellikleri olan antioksidan bileşiklerin ümit verici bir kaynağı olan aromatik bir bitkidir. Sıkılaştırıcı fakat tatlı ve yenilebilir olan mavi-siyahımsı meyveler, güçlü antioksidan özelliklere sahip olan flavanoidler ve Hidroksisinnamik asitler (Kafeik, p-Kumarik ve Ferulik asit) içerir. Bu tür gıdalarda bulunan fenolik bileşikler, serbest radikal temizleme, oksijen radikal absorbansı ve metal iyonlarının şelatlanması gibi birçok potansiyel yolla antioksidan olarak hareket edebilirler. Yaban mersininde bolca bulunan C vitamini, serbest radikalleri tutarak hücrenin DNA'sını korur ve kanser oluşumunu engeller. Yine yaban mersininde bulunan antisiyaninler, ellagik asit ve urolitin gibi maddeler, DNA'nın serbest radikallerce hasarını azaltarak kansere karşı koruyucu etki göstermektedir. Bu çalışmada ülkemizde doğal olarak yetişen Yaban mersini bitkisinin meyvelerini ve yapraklarını kullanarak farklı infüzyon ve kaynama yöntemleri ile elde edilen yaban mersini çayları, içerisinde bulunan Hidroksisinnamik asitlerin varlığı, antioksidan aktiviteleri ve apopitosiz üzerine değerlendirilecektir. Yaban mersini çayları; yapraklar, ham meyve, kurutulmuş ve parçalanmış ham meyve, meyve çekirdekleri ve çekirdeksiz ham meyve farklı infüzyonlar ve kaynatma: 1 dak, 3 dak, 5 dak,7 dak, 10 dak. Fenolik seviyeler LC MS / MS tekniği ile belirlenmiştir. Tüm ürünlerin invitro HCT-116 Kolon kanseri hücre hattında antioksidan ve aktiviteleri spektrofotometrik yöntemlerle analiz edilmiştir. Antioksidat aktivitesi için MDA ve TEAC değerlendirilmiştir. Sitotoksisite ve canlılık testleri WST-8 (Water Soluble Tetrazolium Salt-8) solüsyonu eklenerek yapılmıştır. Apopitosiz için ise intrensek ve ekstrensek yolakların kaspazlarının aktive olması için gerekli reseptörlerinden olan TRAIL ve Apaf-1 ELISA Kit yöntemiyle değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, Yaban mersini çay ekstraktlarında bulunan hidrosinnamik asitlerin HCT-116 kolon kanseri hücre hattında antioksidan potansiyelini değerlendiren ilk çalışma olup TEAC trolox eşdeğerine göre etken maddeler karşılaştırıldığında en yüksek sonuçlar yaban mersini çay ekstratı 13,5 mM olarak hesaplanmıştır ve elde ettiğimiz veriler 5 dk kaynatma yöntemi kullanılarak hazırlana yaban mersini çayının zengin antioksidan kaynağı olduğunu göstermektedir. Hidrosinnamik asit olan Kafeik, p-kumarik ve Ferulik asit ve bunların kombinasyonları ile ve yaban mersinin kendisiyle gerçekleştirerek hücre kültürü in vivo çalışmalarında tekli olarak hidrosinnamik asitleri değerlendirdiğimizde 48.saat IC50 konsantrasyonu 39,9 μg/ml ile p-Kuarik asit en etkili hidroksisinnamik asit olarak değerlendirilmektedir. Yapılan ikili ve üçlü hidrosinnamik asit konsantrasyonlarında görülmektedir ki kafeik asid ve ferulic asidin 1:1 oranında IC50 dozlarının yarısının birleşiminin yapmış olduğu sitotoksite, tek başarına yaptığı belirlenen IC50 dozlarının yarısının yapmış olduğu sitotoksite, 2.6 kat daha fazladır. Yapılan üçlü kombinasyonda yine her bir hidroksisinnamik asidin 1:1 oranında IC50 dozlarının yarınsın birleşiminin yapmış olduğu sitotoksiteden, tek başarına yaptığı belirlenen IC50 dozlarının yarısının yapmış olduğu sitotoksiteden 4.5 kat daha fazladır. 5 dk kaynama yöntemi ile yapılan yaban mersini çayının içerisindeki hidroksisinnamik asitler hesaplandığında yaban mersini çayının tekli ve kombine şekildeki hidroksisinnamik asitlerden daha fazla etkili olduğu gözlenmektedir. Yaptığımız çalışmada ayrıca TRAIL ve Apaf-1 ELISA kit sonuçlarına bakılarak Kafeik, p-Kumarik, Ferulik asit başta olmak üzere bu hidrosinnamik asitlerin kombinasyonları ve yaban mersini çay ekstraktının karşılaştırılmasıyla elde edilen en yüksek değerin 80000 μg/mL % 50 öldürme konsantrasyonunda 5 dk kaynama yöntemi ile hazırlanan yaban mersini çay ekstraktının olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Yaban Mersini, Antioksidan, Apopitosiz, Kolon kanseri, Apaf-1,TRAIL
Ege Bölgesi bağlarında asma yaprak kıvrılma hastalığı ile ilişkili virüslerin tanılanması ve karakterizasyonu
Bu çalışma 2011-2015 yılları arasında Ege Bölgesi'nde bağcılığın yoğun olarak yapıldığı illerde asma yaprak kıvrılma hastalığı ile ilişkili virüslerin (GLRaV-1, GLRaV-2, GLRaV-3, GLRaV-4, GLRaV-5, GLRaV-6, GLRaV-7, GLRaV-9, GLRaV-Pr ve GLRaV-De) serolojik yöntemlerden DAS-ELISA ve moleküler yöntemlerden Real-time RT-PCR kullanılarak bulunma durumlarının saptanması, seçilen bazı örneklerin biyolojik indeksleme ile otsu ve odunsu indikatörlerde oluşturduğu simptomların belirlenmesi ve elde edilen DNA dizileme verileriyle yerel izolatların birbirleriyle ve dünya izolatlarıyla olan filogenetik ilişkilerinin belirlenmesi amacıyla yürütülmüştür. 2011 ve 2012 yıllarında Manisa, Denizli, İzmir, Aydın ve Uşak illerinden toplanan örneklerde gerçekleştirilen DAS-ELISA ve Real-time RT-PCR testleri sonucunda 424 örneğin 133 (%31,4)'ünün asma yaprak kıvrılma hastalığı ile ilişkili virüslerden en az biri ile enfekteli olduğu, enfeksiyon oranlarının Denizli ilinde %34,1; Manisa ilinde %32,2; İzmir ilinde %26,7; Uşak ilinde %20 ve Aydın ilinde ise %18,2 olduğu saptanmıştır. Karışık enfeksiyonlar dikkate alınmadan genel bir değerlendirme yapıldığında GLRaV-Pr'nin %16,8'lik bulunma durumuyla en yaygın virüs olduğu, bunu GLRaV-De (%12), GLRaV-3 (%8,5), GLRaV-2 (%2,8), GLRaV-4 (%2,4), GLRaV-9 (%0,9), GLRaV-1 (%0,5), GLRaV-5 (%0,2) ve GLRaV-7 (%0,2)'nin belirtilen oranlarda izlediği; GLRaV-6 açısından ise enfekteli örneğin tespit edilemediği belirlenmiştir. Testlenen 424 örneğin %22,2'sinin bir, %9,2'sinin ise birden fazla virüsle enfekteli olduğu saptanmıştır. Otsu indikatörlerden sadece U-5 numaralı izolatın inokule edildiği Nicotiana benthamiana'da simptom oluşumu gözlenirken odunsu indikatörlerle yapılan biyolojik indeksleme çalışmalarında ise seçilen tüm izolatların Cabernet Franc, Cabernet Sauvignon ve Pinot Noir indikatörlerinin en az birinde değişen şiddetlerde simptom oluşturduğu tespit edilmiştir. GLRaV-1, GLRaV-2, GLRaV-3, GLRaV-4, GLRaV-5, GLRaV-Pr ve GLRaV-De virüslerine ait dizileme verisi elde edilen yerel izolatların NCBI gen bankasından elde edilen referans izolatlarlarla genel olarak nükleotit ve amino asit düzeyinde yüksek oranda benzerlik gösterdiği belirlenmiş olup yerel izolatlara ait elde edilen 23 dizileme verisi NCBI gen bankasına kayıt edilerek erişim numaraları alınmıştır. Gerçekleştirilen bu çalışma ile ülkemiz bağlarında GLRaV-9, GLRaV-Pr ve GLRaV-De virüslerinin varlığı ilk kez saptanmıştır.
İmmünsupresif hastalarda cryptosporidium SPP. sıklığının çeşitli tanı yöntemleri ile araştırılması
Amaç: Bu çalışmada ishal şikayeti ile başvuran immünsupresif hastalarda Cryptosporidium spp. sıklığının mikroskobik, serolojik ve moleküler yöntemlerle araştırılması ve kullanılan yöntemlerin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İmmünsupresif ishalli hastalardan Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuvarına gönderilen 90 dışkı örneği çalışmaya alınmıştır. Cryptosporidium spp. tespiti amacıyla dışkı örneklerine modifiye asit fast boyama, PZR, ELISA testi uygulanmıştır. Pozitif örneklerin de dahil olduğu 51 örnekte DFA yöntemiyle Cryptosporidium spp. araştırılmıştır. Bu yöntemlerden herhangi biriyle pozitif saptanan örneklerde ayrıca immünokromatografik kart test çalışılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan 90 örneğin 44 (%48,8)'ü erkek, 46 (%51,2)'sı kadın hastalara aittir. Hastaların yaşları 0 ile 81 yaş aralığında olup, yaş ortalaması 37,8 (standart sapma: ±27,5) olarak bulunmuştur. Çalışmada çocuk hastalara ait 31 (%34,4) numune bulunmaktadır ve bu hastaların yaş ortalamaları 5,3 (standart sapma: ±4,34) olarak tespit edilmiştir. Kullanılan yöntemlerin hiçbirinde hastaların pozitiflik durumu ile yaş arasında ve pozitiflik durumu ile cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Çalışılan dışkı örneklerinde modifiye asit fast yöntemiyle 5 (%5,6), PZR ile 2 (%2,2), ELISA yöntemiyle 1 (%1,1) örnekte pozitiflik tespit edilmiştir. DFA yöntemi ile çalışılan örneklerin 6'sı pozitif bulunmuştur. Bu yöntemlerden herhangi biri ile pozitif bulunan 7 örnek immünokromatografik kart test ile araştırılmış ve 4 örnekte Cryptosporidium spp. pozitif saptanmıştır. Sonuç: Çalışma immünsupresif ishalli hastalarda Cryptosporidium spp.'nin önemli bir etken olduğunu ortaya koymaktadır. DFA yöntemi altın standart yöntem olarak baz alındığında modifiye asit fast yöntemi yüksek duyarlılık ve özgüllükle, rutin tanıda kullanılabilecek bir yöntem olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca yoğun iş akışı olan laboratuvarlarda immünokromatografik tanı testlerinin, pratik kullanımı ve hızlı sonuç alınması nedeniyle faydalı olacağı düşünülmüştür.
Kistik ekinokokkozisli hastaların serolojik tanısında İHA, ELISA ve immunokromotografik yöntemlerin karşılaştırılması
Kistik ekinokokkozis, tarım ve hayvancılığın yapıldığı ülkelerde görülen E.granulosus'un neden olduğu zoonotik bir enfeksiyondur. Hastalık Türkiye'de özellikle Doğu ve Güney Doğu Bölgeleri ile İç Anadolu'da sıklıkla rastlanmaktadır. Kistik ekinokokkozis tanısında ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi gibi radyolojik görüntüleme yöntemleri oldukça başarılıdır. Hastalığın tanısı esas olarak serolojik yöntemlerle doğrulanan bu görüntüleme tekniklerine dayanır. Bu tez çalışmasında klinik şüphe nedeniyle radyolojik değerlendirme yapılan hastalarda, üç farklı serolojik yöntemin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji laboratuvarına kistik ekinokokkozis şüphesi ile gönderilen hastalara ait veriler otomasyon sistemi üzerinden taranmış ve ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve/veya manyetik rezonans görüntüleme gibi radyolojik görüntüleme yöntemlerinden en az biri istenmiş olanlar çalışmaya dahil edilmiştir. Toplam 80 hastanın serum örnekleri İndirekt Hemaglütinasyon (İHA), Enzyme-Linked Immunsorbent Assay (ELISA) ve immünokromotografik yöntem ile incelenmiş ve kistik ekinokokkozis tanısında üç farklı serolojik yöntem sonuçları ile radyolojik görüntüleme sonuçları karşılaştırılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 80 hastada radyolojik görüntüleme yöntemleri ile %77,5 oranında pozitiflik, ELISA ile %80 oranında pozitiflik, IHA ile %58,8 oranında pozitiflik, immünokromotografik yöntem ile %37,5 oranında pozitiflik bulunmuştur. Hasta örneklerinden 30'u her üç serolojik yöntemle de pozitif olarak bulunurken, 16 hasta her üç serolojik yöntemle de negatif olarak saptanmıştır. Kullanılan tanı yöntemleri arasındaki uyum istatistiksel olarak Cohen kappa sonuçları ile değerlendirilmiştir. Radyolojik değerlendirme ile en yüksek düzeyde uyum ELISA testinde bulunmuş ve 'önemli düzeyde uyum' olarak raporlanmıştır. IHA ve radyolojik değerlendirme arasındaki uyum 'orta düzeyde uyum' iken immünokromotografik yöntem ile radyoloji arasındaki uyum 'zayıf düzeyde uyum' olarak bulunmuştur. Serolojik tanı yöntemleri kendi içinde değerlendirildiğinde, IHA ve ELISA 'orta düzeyde uyumlu' olarak hesaplanmıştır. Radyolojik değerlendirme referans yöntem olarak alındığında; serolojik yöntemlerden duyarlılığı en yüksek olan yöntem ELISA (%93,6), özgüllüğü en yüksek olan yöntem IHA ve immünokromatografik test (%72,2), pozitif ve negatif prediktif değeri en yüksek olan (sırasıyla %90,6 ve %75) yöntem ise ELISA olarak bulunmuştur. Çalışma sonuçlarında radyoloji ile en yüksek uyum gösteren serolojik yöntem, ELISA yöntemi olarak bulunmuştur. Kistik ekinokokkozis tanısında radyolojik bulguların, özellikle klinik şüphenin yüksek olduğu hastalarda en az iki serolojik yöntemle doğrulanmasının uygun olacağı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kistik ekinokokkozis, Echinococcus granulosus, ELISA, IHA
Tip1 ve tip2 diyabetus mellitus hastalarında; Ekzokrin pankreas yetmezliği sıklığının araştırılması ve çeşitli klinikve laboratuvar parametreleriyle ilişkisinin incelenmesi
özet:Diyabetus Mellitus hastalarında pankreas enzim yetersizliği (PEY), sık rastlanan bir klinik durumdur. Tez çalışmamızın amacı Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniği ve servisinde Tip 1 DM ve Tip 2 DM tanıları olan hastalarda pankreas enzim yetersizliği sıklığını saptamak ve bu hastaların, klinik ve laboratuvar tetkiklerini retrospektif olarak inceleyip arasındaki ilişkileri değerlendirmektir. Y : Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Polikliniği ve servisinde Tip 1 veya Tip 2 DM tanıları ile takip edilen 165 hastadan fekal numune alındı. Alınan fekal numuneler FE- 1 biyokimya çalışma kitleri temin edilene kadar -80 derecede muhafaza edildi. Alınan fekal numunelerde PEY varlığı açısından enzim-bağlı-immün assay (ELISA) kitleri kullanılarak fekal elastaz 1 (FE1) düzeyi ölçüldü. Fekal elastaz düzeyleri μg/g olanlar normal ekzokrin fonksiyonlu, 100-200 μg/g olanlar hafif-orta ekzokrin pankreas yetmezliği (PEY), <100 μg/g olanlar ise şiddetli PEY olarak sınıflandırıldı. Hastalar tip 2 DM insülin kullanan hastalar, tip 2 DM sadece OAD kullanan hastalar ve tip 1 DM hastaları olmak üzere 3 ana gruba ayrıldı ve araştırmamızda bu 3 grup arasında klinik ve laboratuvar tetkikleri retrospektif olarak incelenip aralarındaki ilişki değerlendirildi. Hastalara PEY tanısı ve semptomlarına yönelik anket yapıldı. Bulgular: DM tanılı 165 hastanın 44'ü Tip 1 DM, 121'i Tip 2 DM idi. Tip 2 DM tanılı hastaların 58'i tedavide insülin, 63'ü oral antidiyabetik (OAD) kullanıyordu. 165 hastanın 80'inde (%48,50) PEY saptanırken,85 inde (%51,51) PEY saptanmadı. Tip 1 DM hastalarında PEY oranı %59,1, 121 tip 2 DM hastasında PEY oranı %44,6 olarak saptandı. Şiddetli PEY saptadığımız gruptaki hastalar daha uzun tanı süresine sahipti ve insülin kullanan hastalardı. PEY şiddeti arttıkça semptom şiddetinin arttığı yapılan anketle ortaya kondu. Sonuç: PEY, diyabetik hastalarda sık rastalanan bir durumdur. Diyabet tanısı alan hastalar PEY açısından değerlendirilmeli, PEY semptomları sorgulanmalı gereğinde ileri tetkik yapılmalıdır.
Plazma apelin düzeyi ve preeklampsi vakaları arasındaki bağlantının araştırılması
Apelinve APJ reseptörünün,supraoptik çekirdek(SON) ve paraventriküler çekirdek (PVN) gibi beyin alanlarında, insan, fare ve sıçanların testis ve ovaryum dokularında yaygın olarak bulunması, apelinin üreme sistemi üzerinde etkileri olabileceğini ve bazı reprodüktif süreçlerin apelin ve reseptörü APJ tarafından düzenlenebileceğini düşündürmüştür.İnsanlar üzerinde yapılan çalışmalarda fetüs ve plasenta apelin konsantrosyonu yüksek bulunmuştur. Bu araştırmalar ışığında yüksek tansiyona bağlı sıvı-elektrolit denge bozukluğu ile seyreden gebeliğin 20. haftasında sonra proteinüri ile birlikte hipertansiyon gelişmesi olarak tanımlanan preeklamptik vakalarda Apelinin 13 proteininin etkisi olabileceği doğrultusunda bu çalışma şekillenmiş , erken ve ölü doğum olaylarının önüne geçilmesi amaçlanmıştır.
Konya bölgesinde yaşayan insanlarda hantavirüs antikor sıklığı; kentsel ve kırsal popülasyon bazlı değerlendirme
Giriş ve Amaç: Bu tez çalışmasında Konya ilinde yaşayan kişilerde hantavirüs IgG antikor sıklığının Enzim Bağlı İmmünolojik Yöntem ile serolojik olarak saptanması ve antikor pozitifliğinin kent ve kırsal bölgelerdeki farklılığının gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Laboratuvarına rutin test istemleriyle gönderilen kan örneklerinin çalışmalar sonucunda artan serumlarından adresi Konya ili olan 273 örnek çalışmamıza dahil edilmiştir. Serum örnekleri çalışma yapılana kadar -80°C'de muhafaza edilmiştir. Hastaların bilgilerine hastane bilgi işlem sistemi tarafından ulaşılmıştır. Örneklerde Dobrava, Puumala, Hantaan hantavirüslere karşı gelişen IgG antikor varlığı araştırılmıştır. Hantavirüs IgG antikorları tespiti Enzim Bağlı İmmünolojik Yöntem (Enzyme-Linked Immuno Sorbent Assay; ELISA) yöntemi ile gerçekleştirilmiştir. Elde edilen sonuçlara ait verilerin istatistiksel analizi SPSS for Windows version 18.0 (SPSS Inc. Chicago, IL, USA) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Tez çalışmamıza toplam 273 hastaya ait serum örneği dahil edilmiştir. Örneklerin 136'sı (%49,8) kadın hastalardan, 137'si (%50,2) erkek hastalardan elde edilmiştir. Yaşları 2 yaş ile 92 yaş arasında değişen hastaların yaşlarının ortanca değeri 57,00 olarak hesaplanmıştır. Serum örneklerinin 136'sı (%50,2) Konya ilinde kentsel bölgelerde ikamet eden, 137'si (%49,8) ise Konya ilinde kırsal bölgelerde ikamet eden bireylerden belirlenmiştir. Kırsal bölgelerden elde edilen örnekler 25 farklı ilçeden, kentsel bölgelerden elde edilen örnekler ise 7 ilçeden elde edilmiştir. En çok hasta numunesi kentsel bölgelerden %41,2 ile Selçuklu ilçesinden, kırsal bölgelerden ise %9,5'erlik yüzdeler ile Çumra, Ilgın ve Meram ilçelerindendir. Yapılan serolojik çalışma sonucunda 273 numunenin 13'ünde (%4,8) Hantavirüs IgG antikorları pozitif saptanmıştır. Hastaların pozitiflik durumu ile yaş, cinsiyet, kırsal/kentsel bölgede olma arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Sonuç: Hantavirüsler dünya çapında görülebilen ve mortal seyredebilen enfeksiyon etkenidirler. Ülkemizde de 2009 yılında bir salgına yol açmışlardır ve ülkemizden bugüne kadar birçok hantavirüsle enfekte vaka bildirimleri yapılmıştır. Konya ilinden bugüne kadar hantavirüs ile enfekte vaka bildirimi olmamıştır ve hastalığın sıklığına yönelik herhangi bir bildirim yapılmamıştır. Bu tez çalışmasında Konya ilindeki kırsal ve kentsel alanlarda yaşayan bireylerde hantavirüs IgG antikor sıklığını tespit etmeyi amaçladık. %4,8 oranında hantavirüs IgG antikor varlığını tespit ettiğimiz sonuçlarımız Konya bölgesi için hastalığın yaygınlığı açısından elde edilmiş ilk veriler olarak, halk sağlığı ve enfeksiyon hastalıkları epidemiyolojisi açısından yol gösterici nitelikte olacaktır.
Sığır tüberküloz ve paratüberküloz enfeksiyonlarının antemortem tanı yöntemleriyle ayrımı
Bu tez çalışmasında, Tüberküloz şüpheli işletmelerde bulunan hayvanlara, Sığır Tüberkülozunun antemortem tanı ve ayrımında kullanılan tüberkülin deri testleri (PPD bovine ve avian) sonuçlarından yola çıkılarak, Paratüberküloz enfeksiyonu teşhisi koymak için serolojik olarak incelendi ve fekal bakteriyoskopi yapıldı. Ayrıca Türkiye'de endemik olarak görülen Sığır Tüberküloz hastalığının antemortem tanı yöntemleri karşılaştırılıp, gama interferon testinin sensitivite ve spesifite değerleri belirlenerek Sığır Tüberküloz hastalığının eradikasyon çalışmalarına katkı sağlayacak verilerin elde edilmesi amaçlandı. Bu kapsamda;, Çankırı/Çerkeş ilçesinden 1, Çorum/Merkez ilçesinden 1, Ankara/Sincan ilçesinden 1, Eskişehir/Odunpazarı ilçesinden 1 ve Konya/Ereğli ilçesinden 1 işletme olmak üzere Tüberküloz şüpheli toplam 5 süt sığır işletmesinde bulunan 423 adet sığıra intradermal tüberkülin testi uygulandı ve bu test altın standart metot olarak belirlenerek, IFN-γ testinin sensitivitesi % 86, spesifitesi % 97 olarak belirlendi. Paratüberküloz enfeksiyonunun tanısı için bu hayvanlara antikor ELISA , fekal bakteriyoskopi ve IFN-γ ELISA yapıldı ve bu testlerin prevalansları sırasıyla % 10,4, % 5,44 ve % 4,96 bulundu ve sığırlardan 4 (%0,95)'ü Map enfeksiyonu tanı yöntemlerinin her birine pozitif sonuç verdi. Ayrıca intradermal PPD aviana pozitif reaksiyon veren 14 sığır PTB enfeksiyonu yönünden şüpheli kabul edildi ve bu sığırlardan 5 (%35,71)'i antikor ELISA'da, 6 (%42,86)'sı fekal bakteriyoskopide, 3 (%21,43)'ü IFN-γ ELISA'da PTB enfeksiyonu yönünden pozitif sonuç verirken, 2 sığırın (%14,29) tüm test sonuçlarında pozitiflik görüldü. Sonuç olarak; Sığır Tüberkülozu antemortem tanısında, intradermal tüberkülin test sonuçlarına benzer sonuçlar veren IFN-γ testininde kullanılabileceği ve Tüberküloz şüpheli sürülerde her iki testin birlikte yapılması çok daha fazla Tüberküloz enfekte hayvanı tespit edelebileceği ancak saha taramalarında kullanımının sınırlı olacağı kanısına varıldı. Tüberküloz enfeksiyonunun tanısı için yapılan karşılaştırmalı intradermal tüberkülin testinde PPD aviana pozitif reaksiyon veren hayvanların Paratüberküloz tanısı için kullanılan diğer testlerle desteklenerek nonspesifik reaksiyonların ortaya çıkarılmasında ya da PTB enfekte hayvanların tespit edilmesinde belirleyici rol oynadığı görüldü. Anahtar Sözcükler: ELISA, Gama-İnterferon, Mycobacterium bovis, Paratüberküloz, Sığır
İzmir yöresindeki ithal sığırlarda neospora caninum enfeksiyonunun seroprevalansı
Amaç: Bu araştırma farklı ülkelerden gelen sığırlarda Neosporosis enfeksiyonunun yaygınlığı serolojik yöntemle incelemek amacı ile yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma, Mart 2017- Şubat 2020 tarihleri arası, İzmir ilinin dört ilçesinde ve Aydın iline ait bir ilçede bulunan sığır ithalatı yapan farklı çiftliklerden toplam 613 adet sığır ile gerçekleştirilmiştir. SRS2 indirekt ELISA yöntemi ve ticari ELISA yöntemi ile kan serumu incelenmiş ve verilerin analizinde tanımlayıcı istatistik olarak ki-kare ve kappa testleri kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya dâhil olan sığırlar SRS2 indirekt ELISA yöntemi ile incelendiğinde; 613 örnekte 52 pozitiflik (%8,5) bulunurken, ticari ELISA yöntemi ile incelendiğinde 25 örnekte (%4,1) saptanmıştır. Sığırlarda ırk, menşei, hayvan durumu (inek, düve) açısından istatistiksel olarak önemli bir fark belirlenememiştir. Sonuç: Bu çalışma ile İzmir yöresine ithal edilen sığırlarda Neospora caninum seroprevalansının yapılan çalışmalar ile benzerlik gösterdiği saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda, hastalığın kontrolü için kesin tanı konulan hayvanların sürüden çıkartılması ve ithal damızlık hayvan girişlerinde menşei işletmelerden ''NEOSPORA ARİ'' belgesinin zorunlu tutulması ya da ithalatı yapılan hayvanlardan istenilen test listesinin içerisine N. caninum etkeninin eklemesi uygun olacaktır.
Ege bölgesi'ndeki atık sığır fetüslerinde neospora caninum'un moleküler yöntemlerle tespiti, moleküler karakterizasyonu ve bölge seroprevalansının belirlenmesi
Amaç: Bu çalışma ile son yıllarda dünyada ve Türkiye'de sığır abortlarının önemli nedenlerinden biri olan ve ciddi ekonomik kayıplara yol açan neosporosisin, büyükbaş hayvancılığın yoğun olduğu Ege Bölgesi'ndeki durumunun araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmada İzmir/Bornova Veteriner Kontrol Enstitüsü sorumluluk sahasına giren illerdeki sığır işletmelerinden örneklemeler yapılmıştır. Çalışmada Ege Bölgesi'nde bulunan işletmelerdeki abort vakalarına ait atık fetüslerin beyin ve iç organ dokularından DNA izolasyonu yapıldıktan sonra, bu örnekler Real-Time PZR test metodu ile analiz edilmiştir. Pozitif olarak tespit edilen örneklerden Neospora caninum'un moleküler karakterizasyonu yapılmıştır. Ayrıca serolojik olarak, basit rastgele örnekleme yöntemi ile %95 güven seviyesi, %10 beklenen prevalans (+/- 5) hata payı ile 973 sığırdan toplanan kan serumları ELISA yöntemi kullanılarak anti-N. caninum antikorları tespit edilmiştir. Bulgular: Yapılan çalışmada RT-PZR yöntemiyle incelenen toplamda 88 sığır fetüsüne ait organ ve dokularının 8'inde (%9,09) N. caninum DNA'sı tespit edilmiş ve incelenen toplam 973 sığırın 122'si (%12,66) serolojik olarak pozitif bulunmuştur. RT-PZR ile pozitif bulunan örnekler sekans işlemlerine tabii tutularak filogenetik ağaçları oluşturulmuştur. Sonuç: Ege Bölgesi'ndeki sığırlarda N. caninum yaygınlığı hem serolojik hem de moleküler çalışmalarla kapsamlı bir şekilde belirlenerek bölgedeki büyükbaş hayvancılık yetiştiriciliğinde N. caninum ile ilgili problem yaşayan işletmelerin güncel durumu ve N. caninum kaynaklı abort problemlerinin saha yansıması ortaya konmuştur. Elde edilen bulgulara göre hastalıkla ilgili mücadele stratejilerinin belirlenmesi ve son konakları da içeren daha kapsamlı çalışmalar yapılmasının önemli olacağı kanaatine varılmıştır.
İnsan amniyotik membran tıbbi ürünlerinin farklı yöntemlerle işlenmelerinin membran içeriğindeki protein seviyeleri üzerine etkisinin incelenmesi
Amaç: Bu araştırmada insan amniyotik membranının birbirinden farklı saklama yollarının, membran içeriğinde bulunan ve membranın yara iyileşmesi, antienflamatuvar, antimikrobiyal ve antifibrotik özelliklerini yerine getirmesinde önemli rol oynayan proteinlerin seviyesi üzerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Viral seroloji testleri negatif olarak belirlenen gönüllülerden alınan plasentadan amniyotik membran izolasyonu gerçekleştirildi. Bu amniyotik membranlardan parçalar ayrılarak dört farklı grup oluşturuldu. Bunlar; taze olarak +4 ⁰C'de saklama, dondurularak -196 ⁰C'de saklama, liyofilize edilerek saklama ve liyofilizasyon sonrası gama ışını uygulanarak saklamadır. Deney gruplarındaki membranlardan izole edilen total proteinler kullanılarak ilgili proteinlerin analizi için ELISA testi gerçekleştirildi. Veri analizlerinin karşılaştırılması için One Way ANOVA testi kullanıldı. Bulgular: Bu çalışmada total protein miktarının en yüksek taze amniyotik membranda, en düşük ise dondurma işlemiyle saklanan örneklerde tespit edildi (p<0,05). EGF, bFGF, TGF-β1, Kolajen 1 ELISA testi sonuçlarında protein seviyeleri çoktan aza sırayla taze amniyotik membran, dondurarak saklama, liyofilize ve liyofilizasyon sonrası gama ışını uygulanan örneklerde tespit edildi (p<0,05). Kolajen 3 seviyesi ise diğer gruplarla kıyaslandığında en yüksek taze amniyotik membranda saptandı (p<0,05). HGF, VEGFA protein seviyeleri en yüksek dondurarak saklanan grupta saptanırken, PDGF seviyesi ise en yüksek taze amniyotik membranda tespit edildi fakat gruplar arasındaki bu farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Sonuç: Çalışma sonuçlarına göre en yüksek protein seviyesi çoğunlukla taze amniyotik membranda tespit edildi. Ancak amniyotik membranın +4 ⁰C'de saklama ömrünün kısa olması sebebiyle dondurularak saklanmasının liyofilizasyona oranla proteinler üzerine negatif etkisinin daha az olduğu tespit edilmiştir.
DNA metiltransferaz inhibitörü RG108 ve histon deasetilaz inhibitörü trikostatin a'nın nörit gelişiminde epigenetik etkilerinin karşılaştırılması
Nörodejeneratif hastalıkların nöropatolojisi genel olarak, beynin spesifik bölgelerindeki spesifik nöronların kaybı veya atrofisi ile ilişkilendirilir. Rejenerasyonun olmayışı; hasarlı nöronların ölümü, rejenerasyon kapasitesindeki düşüş, büyümeyi destekleyen nörotrofik faktörlerin eksikliği, rejenerasyon ve büyümeyi engelleyici santral sinir sistemi ortamı gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır. Nörojenezin başlıca morfolojik karakteristiği, akson uzaması ve dendrit dallanmasının takip ettiği nörit gelişimidir. Nöritojenik maddeler, nöronal hücrelerdeki nörit gelişimini stimüle edebilme yetenekleri nedeniyle nöronal hasarların tedavisinde umut vadetmektedir. Susturulmuş genlerin aktivasyonu, kromatinin yeniden düzenlenmesi ve transkripsiyon gibi hücresel mekanizmalar üzerine etkili ve küçük moleküllü epigenetik ilaçların, nörotrofik faktörler ile kombinasyonu, nöronal hasarlarda alternatif bir yaklaşımdır. Bu çalışmada, iki yeni epigenetik ilaç olan, bir histon deasetilaz inhibitörü Trikostatin A ve bir DNA metiltransferaz inhibitörü RG108'in PC-12 Adh hücre hattı üzerindeki nöronal farklılaşma ve nörit gelişimi üzerine etkilerini karşılaştırmak amaçlanmıştır. İki ilacın sitotoksisitesi MTT yöntemiyle belirlenmiştir. Hücre farklılaşması, migrasyon ve invazyon analizleri için Gerçek Zamanlı Hücre Analiz Sistemi (RTCA DP) kullanılmıştır. Hücre migrasyonu verileri morfolojik olarak da test edilmiştir. Nörit gelişimi sonrasında hücrelerdeki Matriks metalloproteinaz-2 (MMP-2) miktarı, ELIZA tekniğiyle ölçülmüştür. Son olarak, nörit gelişimi immünofloresan boyalar yardımıyla fotoğraflanmış ve PC-12 Adh hücre hattı nörit analizi yapılmıştır. Deney sonuçlarına göre, hem Trikostatin A hem de RG108'in, sinir büyüme faktörü ile kombine halde, PC-12 Adh hücre hattında nöronal farklılaşma ve nörit gelişimini indükleyici etkileri bulunmuştur. Hücre farklılaşması, migrasyon, invazyon ve nörit gelişimi üzerine Trikostatin A, RG108'den daha etkili bulunmuştur.