Philosophical thought
96 theses under this subject heading
Sezai Karakoç'un düşünce yazılarında yer alan değerler
Geniş kitleleri düşünceleriyle etkileyen Sezai Karakoç; kültür, sanat, edebiyat, eğitim, siyaset gibi alanlar ile ilgili farklı türlerde eserler kaleme almıştır. Bu araştırmanın amacı Sezai Karakoç'un düşünce yazılarının değer iletimi açısından önemini ortaya koymaktır. Sezai Karakoç'un düşünce yazılarında yer alan değerlerle ilgili iletileri saptamaya yönelik olarak, tarama modelleri yönteminin ve doküman inceleme tekniğinin kullanıldığı nitel bir araştırma yapılmıştır. Araştırmanın evreni Sezai Karakoç'un düşünce yazılarının yer aldığı 27 düşünce eseridir. Evrenin tamamı çalışma grubunu oluşturmaktadır. Alan-yazın taraması sonrasında, tarama modelleri yöntemi ve doküman incelemesi tekniği kullanılarak fişlenen veriler üzerinde betimsel analize gidilmiştir. Sezai Karakoç'un düşünce yazılarında yer alan toplamda 305 olmak üzere 29 farklı değerin yer aldığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak, Sezai Karakoç'un düşünce yazılarının değer iletimi açısından önemli bir yere sahip olduğu ve bu eserlerin değerler eğitimi kapsamında değerlendirilebilineceği söylenebilir.
Kant ve Frege'de varlık yüklemi
Varlığın nasıl ele alınması gerektiği ve neyi ifade ettiği sorusu felsefi anlamda merkezi önem taşır. Kant ve Frege, geleneksel varlık anlayışına itiraz getirerek meselenin bağlamını farklı yöne çekmeye çalışan iki filozoftur. Bu çalışmadaki esas amacımız "varlık" ifadesinin Kant ve Frege düşüncesi bağlamında ne tür değişiklikler geçirdiğinin bir açıklamasını sunmaktır. Kant bu hususta "Varlık gerçek bir yüklem değildir" ifadesini kullanırken Frege, varlığın bir niceleyici olduğu düşüncesini savunmaktadır. Bu durum "vardır" ifadesinin iki düşünür tarafından da ikinci-düzey bir yüklem olarak kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Fakat bu benzerliğe rağmen her iki düşünürün teorileri ciddi oranda farklılaşmaktadır. Nitekim Frege, Öklidçi-olmayan geometrilerin ortaya çıkmasının da etkisi ile Kantçı düşünce sisteminde var olan görü vurgusunu iptale yönelik bir çabaya girişmekte ve bu sayede Kant'ı eleştirdiği psikolojizmden kaçınmaya çalışmaktadır. Bu noktada, Kant ve Frege için yargının ne anlama geldiğinin açıklanması, iki filozofun varlık hakkındaki görüşlerinin açıklanmasındaki ilk ayağı oluşturur. Ancak bizim buradaki hedefimiz, bir mekân araştırması yürütebilmektir. Bu doğrultuda tezimiz açısından sunduğumuz ana iddia, Kantçı sistemdeki "dünya" kavramının Fregeci sistemdeki eksikliğinin ontoloji ve semantik açısından birtakım bulanıklıklara yol açtığıdır. Nitekim bu eksiklik, Fregeci düşünce sonrasındaki semantik gelenekte ve çağdaş dil felsefesi tartışmalarında da etkisini göstermektedir. Bu sebeple iki düşünürün varlık atfettikleri alanların bir kıyaslamasının sunulması, onların aynı düşünceyi savunup savunmadıklarının da bir açıklaması olacaktır. Anahtar Kelimeler: Kant, Dünya, Varlık, Frege, Düşünce
Kendinde şey ve ilk felsefe
Günümüzde felsefe ve bilimler arasında yapılan ayrım Kant öncesi dönemde metafizik ve diğer bilimler arasındaydı. Yani metafizik felsefeyle aynı şeydi. Kant'ın metafizik eleştirisi felsefenin parçalanmasına yol açmıştır. Günümüzde yaygın haliyle felsefe "…'nın felsefesi" gibi alanlara ayrılmıştır. Fakat özü itibariyle felsefe tümel bir disiplin olduğu için parçalanmak doğasıyla çelişmektedir. Kant'ın metafizik eleştirisinin doğal bir sonucu "felsefe nedir" tartışmaları olmuştur. İlk felsefe veya felsefe olarak metafiziğe getirilen eleştiriler muhtelif ilk felsefe adaylarını ortaya çıkarmıştır. Kant sonrası felsefe tarihinin anlaşılmaz ve filozofların birbirinden farklı bir faaliyet yapıyor gibi görünmesinin temel sebebi ilk felsefelerinin farklı olmasıdır. Bu tartışmaların izini sürmek ve farklı felsefelerin birliğini anlamak için "kendinde şey" kavramı oldukça elverişlidir. Anahtar Kelimeler: Kant, İlk Felsefe, Kendinde Şey
Farabi felsefesinde insan ruhunun mahiyeti ve Ortaçağ felsefesine etkisi
Düşünce tarihinin en tartışmalı konularından biri olan ruh kavramını ele aldığımız çalışmamız, İslam Felsefesinin önde gelen isimlerinden biri olan Ebu Nasr Muhammed el-Farabi'nin bu kavram üzerine görüşlerini incelemek amacındadır. Farabi, Kadim Yunan Felsefesi ile Ortaçağ Batı Felsefesi arasında önemli bir düşünürdür. Aynı zamanda bu felsefeyi Ortaçağ Batı filozoflarına daha anlaşılır kılan mühim bir yorumcusudur. Biz bu çalışmamızda filozofumuzun ruh anlayışını, bu anlayışın Kadim Yunandan ne şekilde etkilendiğini ve Ortaçağ Batı Felsefesine nasıl yansıdığını incelemeye çalıştık. Çalışmamızın birinci ve ikinci bölümünde Farabi'nin ruhla ilgili görüş ve değerlendirmeleri, ruhun yapısı, kuvvetleri, beden ve Faal Akıl ile olan ilişkisi ve dünya hayatından sonraki akıbeti ekseninde ele alınmıştır. Filozofumuzun felsefesinde çokça etkilendiği, Kadim Yunanın Aristoteles, Platon ve Plotinus gibi öncü isimlerinin görüşlerine de kısaca değinmeye çalıştık. Böylece Farabi'nin felsefesini şekillendirirken yararlandığı kaynakları ve onları ait olduğu düşünce sistemi ve kültür içerisine nasıl uyarladığını görmüş olduk. Çalışmamızın son bölümünde ise, Ortaçağ Batı filozoflarının Arapçadan Latinceye tercümelerle başlayan felsefe hareketinin İslam filozoflarından, bilhassa da Farabi'den nasıl etkilendiğini, ruh kavramı ekseninde aktarmaya çalıştık.
The relationship between being, truth, and art in the thought of heidegger
In this thesis, the relationship between Being, truth and art in Heidegger's thought is discussed. Although he is not regarded as a system philosopher and his work does not present a systematic unity, Heidegger's thought has been evaluated in a continuity perspective. In this framework, the reasons for Heidegger to object to the interpretation of Being within the dimensions of time based only on "now" and in terms of presence (presentia) are examined. In addition, the elements that differentiate Heidegger's understanding of Being from the traditional understanding of Being have been analyzed. Later, it was analyzed how the transition from the fundamental phenomenon of truth (aletheia) to the idea of agreement (adaequatio) over time took place. After Heidegger's understanding of truth was examined, within the framework of Heidegger's understanding of art, it was questioned what it means to evaluate art as an essential medium in the happening of truth.
Karl Jaspers'in felsefi düşüncesinde sorumluluk anlayışı
Sorumluluk denildiğinde akla ilk gelen şey, insanın yapıp etmeleri ve bunların doğurduğu sonuçlar ile ilgili toplumsal normların, genel ahlak ve hukuk kurallarının belirlediği birtakım ödevler olur. Oysa bir şeyin sorumluluk olarak adlandırılması için onun bir eylemden çıkması gerekmez, pek tabii ki eylemsizlikten de sorumluluk doğabilir. Kaldı ki sorumluluk kavramını yalnızca toplumsal ve politik bağlamda ele almak, kavramı derinlemesine ve bütünüyle incelemenin önündeki büyük bir engeldir. Bu bakımdan sorumluluk kavramı, günümüzde bile hem bir çıkmaz hem de kurucu bir unsurdur. Yirminci yüzyıl, iki büyük dünya savaşı ve sayısız insanlık suçları ile ana temamızı oluşturan sorumluluk kavramının düşünürler tarafından ele alınıp üzerine derinlemesine tartışıldığı ve bundan yalnızca politik değil, aynı zamanda varoluşsal bir sonucun da çıkarıldığı bir çağ olmuştur. Yirminci yüzyıl Varoluş Felsefesi dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Karl Jaspers de sorumluluk kavramını psikoloji, felsefe ve politika bakış açılarından hayatı boyunca yazdığı eserlerde ele alan önemli bir filozoftur. Kavramı, Varoluş Felsefesi ve Siyaset Felsefesi bağlamında inceleyen Jaspers onu suç (Schuld), sınır durum (Grenzsituation), hakikat (Wahrheit), akıl (Vernunft), özgürlük (Freiheit) ve iletişim (Kommunikation) gibi yine kendi felsefesinin diğer önemli ve temel kavramlarıyla birlikte ele almıştır. Bu çalışmanın temel problemi ve tezi olarak değerlendirilen konu, Jaspers'in Varoluş Felsefesinde bir sınır durum olarak yer alan suç kavramının, onun Siyaset Felsefesindeki sorumluluk kavramıyla bağlantısını ortaya koymak ve felsefesinin bütünündeki sorumluluk düşüncesini serimlemektir. Jaspers'in sorumluluk düşüncesi söz konusu olduğunda akla gelen şey, politik sorumluluk görüşüdür. Oysa bize göre, onun felsefesindeki sorumluluk anlayışı bundan çok daha fazlasıdır. Varoluş Felsefesindeki sorumluluk anlayışını "varoluşsal sorumluluk" ve Akıl Felsefesindeki sorumluluk anlayışını ise "karar sorumluluğu" olarak isimlendirip irdeleyerek Jaspers'in felsefi düşüncesindeki sorumluluk anlayışını olabildiğince eksiksiz biçimde ortaya koymak; suç – sorumluluk ilişkisini kurmak; onun sorumluluk görüşünün günümüze ait (çevre sorunları gibi) problemlere çözüm üretebileceğine dair çıkarımda bulunmak buradaki çabamızın varacağı hedeftir.
Can sıkıntısı ve acı arasında yaşam: Seneca ve Arthur Schopenhauer'da istenç ve mutsuzluk problemi
Felsefe tarihinde uzun bir geçmişi olan bir kavram olarak ''isteme'' yaşamı belirlemesi bakımından büyük bir öneme sahiptir çünkü isteme kavramı, yaşama devam etmeyi istemeyi de içermektedir. İsteme, yaşamı istemeyi de içerdiği için, insan yaşam içinde acıyı yaşamaya devam eder. Bu nedenle tez, isteme ve mutsuzluk arasındaki ilişkiyi problem edinir. Bu çalışma, temelde istenç ve mutsuzluk ilişkisine eğilmeyi ve bu bağlamda Seneca ile Schopenhauer felsefesini karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Bu çalışmanın birinci bölümünde, Seneca'nın isteme kavramına bakışı ve acı ile birlikte olan yaşamın içinde mutsuzluğun ifadesi araştırılacaktır. Seneca'ya göre kendi devinimlerini bilmeyen insanın mutsuz olması kaçınılmazdır. Dünyanın onun yurdu olduğunu söyleyen Seneca'ya göre, mutlu yaşam her yerde bulunur. Bu bağlamda tezin birinci bölümünde bilgi ve mutluluk ilişkisini ele alacak ve bilge kişinin yaşamını araştırma konusu edineceğiz. Stoa felsefesinde, kişinin özgürlüğü, kabaca duygular ve tutkulardan arınmaktır. Bilge insanın erdemi, onun bu durumdan arınabiliyor oluşundadır (apathaia). Aşırı duygulanmak, tutkulanmak, kişinin yaşamında başına gelen bir durumdan fazla etkileniyor oluşu, bunların tümü bilge insanın uzak durması gereken şeylerdir. Seneca'ya göre bilge kişi duygulardan ve tutkulardan arındığı ölçüde özgür olur dolayısıyla kesin özgürlük, bedeni hor görmektir. Güç ve bedensel güzellik, mutluluk kaynağı değildir. İnsan, akıl sayesinde yaşamdaki felaketlere bir güç ile karşı koyar ve mutluluğu iyi karşılar. Bu anlamda en üstün mutluluk, beden ve ruhun barışından başka bir şey değildir. Çalışmamızın ikinci bölümü Schopenhauer'un anladığı biçimde istemenin görünüşe gelmiş biçimi olan tasarım olan dünyayı araştırmaya ayrılmıştır. Kavramların yalnızca insanın mülkiyetinde olduğu göz önünde bulundurulursa, öznenin tasarlamış olduğu söylenen dünya Schopenhauer'a göre özünde bir istemedir. Kavram olarak istemenin ve bunun dünya ile ilişkisinin ortaya koyulabilmesi için öncelikle dünyanın bilgisine bakmak gerekmektedir. Bu nedenle çalışmanın ikinci bölümünde tasarım olarak dünyanın bilgisi incelenecek ve tasarımın temelinin istenç olduğu ortaya koyulacaktır. Dolayısıyla bu bölümde temelde "özgürlük" ve "isteme" kavramları açıklığa kavuşturulacak ve Schopenhauer'a göre bu iki kavram arasındaki ilişki incelenecektir. Bir yanılsama olarak ortaya çıkan özgürlüğün yaşam ile bağlantısı bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu problem çerçevesinde varlığını devam ettirmek için insanın istediği ve yaşamını devam ettirdiği ancak bu yaşam içinde özgürlüğün yalnızca bir yanılsama olduğu görülmektedir. Sonuç bölümünde bu iki filozofun özgürlük, mutluluk ve isteme kavramlarının bilgi temelinde görünümlerine bakılacak olup, son iki kavram arasındaki problem açıklığa kavuşturulacaktır.
Felsefe - mitos ilişkisinde Platoncu izler: Hegel ve Derrida'nın Platon yorumu
Hegel temel öğesi düşünce olan felsefenin mitik öğelerden arındırılması gerektiğini belirtirken Derrida felsefenin tamamıyla logos merkezli bir etkinlik olması gerektiği düşüncesine karşı çıkar. Bu düşünceleri filozofların Platon yorumlarını belirlemiştir. Ortaya iki farklı belirlenim çıkar ve bu iki belirlenim birbiriyle çelişir. Hegel Platon'un felsefesini mitos barındırması sebebiyle kusurlu bulurken Derrida ona logos merkezli felsefe geleneğini başlatan isim olarak işaret eder. Platon'un bir yandan mitosu logosa karşı aşağı konumlandırdığını bir yandan da felsefesini mitosla beslediğini anımsadığımızda neden birbiriyle çelişen yorumlara açık olduğunu anlarız. Bu yüzden Hegel ve Derrida'nın karşıt yorumları arasında bir karar verebilmek için öncelikle Platon'un neden mitos kullandığı sorusuna yanıt vermek gerekmektedir. Bu çalışmada ilkin bu soruya bir yanıt vermek ve bu yanıt ışığında filozofların birbirine karşıt yorumlarından hangisinin Platon'u daha iyi yansıttığını belirlemek hedeflenmektedir. Nihayetinde logos ile mitosun özgün, farklı ve benzer özellikleri yadsınmadan felsefenin mitosla olan tartışmalı ilişkisi yeniden değerlendirilecektir.
Hegel'in felsefesinde zaman kavramı
Bu tezde Hegel'in felsefesinde insanın konumu araştırılmıştır. Hegel'in felsefesine yöneltilen eleştirilerin başında hiç kuşkusuz, Hegel'in kurduğu felsefe sisteminde insanı yalnızca tinin kendinin gerçekleştirmesinin bir aracı olarak konumlandırdığı iddiası gelir. Bu tarz bir eleştirinin tam karşısında yer alan Hegel'in felsefe sistemine dair bir diğer ses getiren yorum da insanın olumsuzlama gücünün Hegel'in felsefesinin temelinde yer aldığı, Hegel'in sisteminin tamamının insanın olumsuzlama gücünden çıkarsanabileceği hatta sistemin kendisinin de bu gücün temellendirmesi olduğu yolundadır. Bu tezin amacı bu iki eleştirinin her ikisine de karşı çıkmak. Tezde, Hegel'in kurduğu felsefe sisteminde, insanın ve onun etkinliğinin hem tinin kendisini gerçekleştirmesinin zorunlu bir evresi olduğunu hem de sistemin sonsuzluğu için de insanın etkinliğinin yani olumsuzlamasının sürekli olarak gerçekleşmesi gerektiğini göstermeyi amaçlıyorum. Son kertede bir bilgi felsefesi olarak değerlendirilmesi gereken Hegel'in felsefe sisteminde insanın etkinliğinde ortaya çıkan a posteriori bilgi ile tinin kendini serimlediği süreçte ortaya çıkan a priori bilgi birbirini temellendirir. A posteriori bilginin olumsuzlanması ile ortaya çıkan a priori bilgi, insanın bilgi edinme zeminini ortaya sererken, a priori bilgi de yalnızca a posteriori bilgi olarak kendisini gerçekleştirebilir. Ki bu da ancak insanın olumsuzlamasında gerçekleşir. Bu durumda insan olumsuzladığında ortaya çıkan a posteriori bilginin, tinin kendini gerçekleştirmesinin bir evresi olduğu açıktır. Diğer yandan sistemin sonsuzluğu için olumsuzlanmanın da sürekli kılınması gerektiği ortadadır. Kavram ancak bu şekilde sonsuz devinimine devam edebilir. Hegel, bu sorunu felsefesinde zamanı kavram ile özdeş kılarak ortadan kaldırır. Zaman, bilinç açısından insanın etkinliğinde yarattığı, tin açısından ise ortaya çıkardığı a posteriori bilgidir yani emprik kavramdır. İnsan olumsuzlamasında zamanı gerçekleştirir yani kavramı somutlar. Kavramın kendisini gerçekleştirmesinin bir evresi olan insan, etkiliğinde kavramın dolaşırlığını sağlayarak sistemin sonsuzluğunu da garanti altına almış olur. Zamanın insan etkinliğinde somutlanması kavramın sürekli olarak kendini gerçekleştirmesidir. Hegel'in sisteminde insanın etkinliği temel olarak iki biçim altında gerçekleşir; emek ve dil. Emek, temelde insanın olgusal zeminde gerçekleştirdiği olumsuzlama iken dil, insanın bu olgusal zemini de olumsuzlama biçimi olarak tinin kendisini tam olarak gerçekleştirdiği, ifade ettiği alandır. Nitekim genelde felsefe özelde ise Hegel'in kurduğu felsefe sistemi bu nedenle dil zemininde gerçekleşir.
Son dönem Stoa felsefesinde doğa ve insan tasavvuru
Son Dönem Stoa Felsefesinde İnsan ve Doğa Tasavvuru başlıklı bu tez içerisinde öncelikle yaklaşık beş asırlık bir döneme yayılan Stoa felsefesinin, tarihsel süreç içerisinde gelişimine dair bir perspektif sunulmaktadır. Felsefesini mantık, fizik ve ahlak olmak üzere üç ana alan üzerine kuran Stoacılık, felsefe tarihi içerisindeki gelişiminde eklektik bir yapıdadır. Nitekim fizik öğ-retilerinde kökleri Herakleitos'a dayanan logos temelli bir evren tasarımı sunan Stoa felsefesi, mutluluk temelli ahlak öğretisinde ise 'kendini bil/tanı' önermesinden yola çıkan Sokrates'i rehber edinmiştir. Sokrates ahlakıyla şekillenen Kinik öğreti, doğaya uygun yaşamaya dair pratik yaşam bilgeliği öğütleri ve dünya yurttaşlığı görüşleriyle Stoacılara ilham kaynağı olmuştur. Tez içerisinde Stoa felsefesinin doğuşuna kaynaklık eden tüm bu etkiler kronolojik bir sıralamaya tabi olarak incelenmiştir. Ardından Zenon'la birlikte atılan Stoa felsefesinin temelleri Erken ve Orta Dönem Stoa başlıkları altında incelendikten sonra Stoa felsefesinin bütünlüklü yapısını oluşturan mantık, fizik ve ahlak alanlarına dair bilgiler verilmiştir. Tez içerisinde ele alınan tüm bu konu başlıkları Son Dönem Stoa felsefesinin doğaya ve insana bakışını şekillendiren etkiler olması bakımından açıklanması lüzum görülmüştür. Nitekim Antik Yunan dünyasında doğan Stoacılık, son dönem Stoa felsefesinin en önemli düşünürleri Seneca, Epictetos ve Marcus Aurelius ile birlikte Roma'ya taşınmıştır. Antik Yunan mirasının Roma'nın eyleme dayalı ahlak anlayışının harmonisiyle, Stoa felsefesinin doğaya uygun pratik yaşam bilgeliği tam anlamıyla hayata geçirilmiştir. Öyle ki ünlü hatip Seneca, köle Epictetos ve imparator Marcus Aurelius gibi üç farklı karakteristik ismi bir araya getiren Stoa felsefesi son dönemde ahlaki ideallerine ulaşmış görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Stoa Felsefesi, Son Dönem Stoa Felsefesi, Doğa, İnsan
Karl Jaspers felsefesinde üniversite kavramı
Bu araştırmanın amacı 20. yy'da varoluş filozofları arasında sayılan ve birçok ülkede çok iyi tanınmasına rağmen ülkemizde az derecede tanınan Alman filozof Karl Jaspers'in üniversite fikrini incelemek ve Türkçe literatüre kazandırmaktır. Filozofun üniversite fikrini konu hakkında ortaya koyduğu eseri The Idea of the University ve diğer eserlerinde üniversite hakkındaki fikirleriyle açığa çıkarmak temel amaçtır. Filozofun ileriye sürdüğü fikirlerle üniversite konusunda dikkat edilmesi gereken temel düşünceleri yeniden gündeme getirmek ve bu alandaki literatüre katkıda bulunmak temel amaçlar arasındadır. Çalışma kapsamında Karl Jaspers'in üniversite fikrini ortaya koymak için onun konu hakkındaki temel eseri olan The Idea of the University isimli kitabı ve diğer eserleri incelenmiştir. Genel felsefesinde üniversite kavramını anlamak için Türkçe'ye çevrilen eserleri ve elde edilen diğer tüm kaynaklar nitel araştırma yöntemlerinden doküman analizi yoluyla ele alınmıştır. Elde edilen bulgulara göre; Jaspers, bir varoluş filozofu olarak felsefesinin temeline insanı koymuş; insanın dünyadaki varlığını anlamlandırmaya, insanın bir olanak olarak sahip olduğu varoluşunu anlatmaya ve bu varoluşu aydınlatma yollarını ortaya koymaya çalışmıştır. Jaspers, insanın bilme isteğiyle varolduğunu, bu hakikate ulaşma çabasını ise üniversite gibi evrensel olan, bilim ve felsefeyi bünyesinde barındıran bir kurumda sürdürebileceğini düşünmüştür. İnsanlığa hizmet edecek bir kurum olan üniversite Jaspers ve onun öncesinde var olan Alman idealistlerin görüşlerinde önemlidir. Başta Immanuel Kant olmak üzere Johann Gottlieb Fichte, Friedrich Schelling ve Schleiermacher gibi Alman filozoflar üniversite fikrini önemsemiş; konu hakkında fikirlerini ortaya koymuşlardır. Jaspers, konu hakkında özellikle Schleiermacher ve Kant fikirlerine bağlı kalmış; üniversite fikrini onların fikirlerine yakın kılmıştır. Jaspers, üniversitede yapılacak temel işin araştırmacıların ve öğrencilerin birlikte hakikati aramak olduğunu yazar. Ona göre üniversite insana bir meslek kazandırmalı, genel olarak insanı eğitmeli ve araştırma yapmalıdır. Üniversitenin bünyesinde bilim ve bilginlik, entelektüel hayat, bilim ve felsefe, araştırma, eğitim ve öğretimi sağlamak, iletişim, üniversitenin bir kurum olarak var olması, üniversitede tüm bilimlerin birlik ve bütünlüğünün sağlanması, üniversitenin devlet ile olan kaçınılmaz bağı ve üniversiteye öğrenci seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlar düşüncelerinde yer alan başlıca konulardır.
Deleuze felsefesinde kavramın mantığı
Bu çalışma "felsefe nedir ve Deleuzcü felsefe hangi mantığa dayanır" sorusu bağlamında Deleuze'ün felsefesinde kavram üretmenin rolünü ortaya koymaya çalışmaktadır. Çalışma bu soruyu Deleuze'ün rizom, socius, kültür, beden, oluş, virtüel ve edimsel kavramları bağlamında cevaplandırmaya çalışmaktadır. Bunu yapabilmek için Deleuze'ün kavram tanımı ve kavram yaratma mantığı bağlamında metodolojisini ve düşünce biçimini şekillendiren temel yapı taşları olarak ele alınan bu kavramlar, hepsi eşit derece olmasa da bu çalışmada detaylandırılmaktadır. Bu sebeple, bu çalışmada, felsefenin öldüğü, en azından içinde bulunduğumuz dijital çağda felsefe yapmanın son derece külfetli bir işe dönüştüğü ve kavramsal üretimlerin belirsizleştiği bir dönemde, Deleuze'ün, kavram yaratarak felsefenin nasıl yeniden hayat bulabileceğine ilişkin tespitleri öne çıkarılmaktadır. Dolayısıyla bu çalışma, Deleuze'ün felsefe yapma biçimini takip ederek Deleuzcü bir felsefenin nasıl yapılabileceğini yine onun kavramları üzerinden göstermeye çalışmaktadır.
Felsefi danışmanlık açısından Nermi Uygur'un felsefi söylemi
Dünyada 1980'li yıllarda, yeni bir danışmanlık türü ve uygulamalı felsefe alanı olarak ortaya çıkan felsefi danışmanlık uygulamalarında kullanılan, ortak bir yöntem söz konusu değildir. Hemen her felsefi danışmanın farklı bir danışmanlık yaklaşımı vardır. Tüm bu yaklaşımların varolduğu zeminin, felsefi söylem ve felsefi bilgilerin yanı sıra, bir etkinlik olarak felsefe yapma yöntemlerinin olduğu ileri sürülebilir. Araştırmamızın temel amacı, bu farklı felsefi danışmanlık yaklaşımlarına alternatif olabilecek, felsefenin dilde yapılan bir etkinlik olduğu varsayımından hareketle, anadili Türkçe olan insanlar tarafından Türk kültür yapısına uygun, yeni bir yaklaşım ortaya koyabilmektir. Bu amaç doğrultusunda yaptığımız araştırmalar, "dil", "kültür", "insan" bağlamında derinleşen, felsefi söylemini bu kavramlar üzerinde yükselten Nermi Uygur'un felsefi söylemi üzerinedir. Bir yaşama filozofu olan Nermi Uygur'un bütün eserleri, içiçe geçmiş yapısıyla bir bütün olarak incelendiğinde, bir felsefi danışmanın danışan ya da danışanlarıyla karşılaşmasını sağlayan oturumlarına taşıyabileceği, söz konusu oturumların biçimsel yapısını oluşturacak kavramsal çerçeve ve bu kavramların sunduğu olanaklar ortaya çıkmaktadır. Araştırma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm "Felsefi Danışmanlık Nedir?", "Felsefi Danışmanlık Açısından Felsefe Nedir?", "Felsefi Danışmanlığın Tarihçesi Nedir?, "Dünyada Felsefi Danışmanlıkta Yaklaşımları Belirleyen Kavramlar Nelerdir? gibi soruların yanıtları araştırılmıştır. İkinci bölümde ise Nermi Uygur'un felsefi söyleminin araştırılmasından önce, "Felsefi Söylem Nedir?", genel hatlarıyla "Nermi Uygur'un Felsefi Söylemi Nedir?", "Nermi Uygur Kimdir?" gibi soruların cevapları araştırılmıştır. Son olarak üçüncü bölümde ise Nermi Uygur'un Dilin Gücü (2016), Kuram-Eylem Bağlamı (2016), İnsan Açısından Edebiyat (2016), Dünyagörüşü (2016), Felsefenin Çağrısı (2016) başlıklı eserlerinin felsefi danışmanlık açısından alana sundukları, kavramlarının neler olduğu ve bu kavramlara nasıl yaklaştığı, felsefi danışmanlık açısından bu kavramların nasıl verimlendirilebileceği ve son olarak da Nermi Uygur'un özgün yöntemi olan "çözümleyici-betimleme yöntem"inin felsefi danışmanlıkta nasıl kullanılabileceği ele alınmıştır. Anahtar Sözcükler: Felsefe, Felsefi Söylem, Felsefi Danışmanlık, Nermi Uygur, Felsefi Terapi.
Arthur Schopenhauer ve Nurettin Topçu'da irade ve insan problemi
"Arthur Schopenhauer ve Nurettin Topçu'da İrade ve İnsan Problemi" başlıklı bu çalışma her iki filozofun felsefi sistemlerini ve bu sistemlerinde irade ve insan anlayışlarını karşılaştırmaktadır. Schopenhauer felsefesinde irade nedensiz ve amaçsız kör irade olarak varlığın sebebi ve dinamik gücüdür. İrade kendini insanda ve tabiatta nesneleşerek ortaya çıkarmaktadır. Dünyadaki acı, sefalet ve kötülüğün kaynağı yine iradedir. Çünkü irade tükenmek ve doymak bilmeyen bir isteme olarak bütün var olanları belirlemekte, bireyin değil türün sürekliliğinin korunmasını arzulamakta ve insanı acı, can sıkıntısı, aşk gibi ihtiyaçlarla kuşatmaktadır. Hayat iradenin esaretidir ve insan için en iyi yol iradeyi inkâr etmesi; sanat, merhamet ve çileci yaşam pratiklerinde kendinde iradeyi öldürmesi ve acıyla dolu yaşamdan Nirvana'nın(hiçliğin) mutlak acısızlık durumuna erişmesidir. Nurettin Topçu, Schopenhauer'in irade anlayışından hem yararlanmakta hem de eleştirmektedir. Ona göre Schopenhauer iradeye isyanında haklıdır fakat ulaştığı sonuç itibariyle insana kurtuluş olarak hiçliğe sığınmayı teklif etmesi hatalıdır. Topçu'ya göre her hareket daha mükemmel olana özlemdir ve her isyan karşısına aldığı düzene karşılık yeni bir düzen getirmelidir. Topçu'da irade kaynağını sonsuzluktan alır ve yine sonsuzluğu arzular; insan kendinden başlayarak aile, toplum, devlet, insanlık gibi hareket sahalarında Mutlak iradeye iştirak ederek sonsuzluğa ulaşmanın talibi olmalıdır. Gerçek isyan iradenin inkârı değil onu kademe kademe yükselterek evrensel ve sonsuz olanı istemektir. Schopenhauer iradeyi inkâr etmekle insanı hiçliğe sürüklemiş, onun sonsuzluk boyutunu ıskalamıştır. Oysa irade kaynağını sonsuzluktan alan bir çağrıdır ve inkâr edilerek değil ona iştirak edilerek yaşanmalıdır. Schopenhauer'de kötülüğün kaynağı olan ve kurtuluşun ancak onun inkârıyla mümkün olduğu irade; Topçu'da insanı hiçliğe değil Sonsuzluğa ulaştıracak bir imkân ve evrensel nizamdır. Anahtar kelimeler: Schopenhauer, Topçu, irade, hareket, insan, isyan ahlakı, hiçlik, sonsuzluk, personalizm
Deleuze ve Guattari'nin 'Anti-ödipus: Kapitalizm ve Şizofreni 1' adlı eseri üzerine bir çalışma
Felsefi düşünceler; psikoloji, sosyoloji, siyaset gibi birçok alan içerisinde yarattığı perspektiflerle toplumsal yaşamın ve öznel varoluşun inşasında önemli bir yere sahiptirler. Ancak Platondan beri devam eden ontolojik, etik, politik, epistemolojik düşünceleri içeren geleneksel felsefe (majör felsefe), Deleuze ve Guattari'ye göre yerleşik, sabit, köktenci ve tümel yapılarıyla, yaşamı aşkınlık fikriyle sarılmış olan bilinçle açıklarken, aynı zamanda erk mekanizmalarınca kullanılmaktadırlar. Nitekim kapitalizm, psikanaliz aracılığıyla geleneksel felsefi düşünceleri, arzuyu kanalize edilmiş yollara sokarak toplumsal denetimi sağlamada ve artı-değer gasp etmede kullanmaktadır. Ancak arzu, denetim aracı olduğu kadar, kitle hareketlerinde, devrimlerde görüldüğü gibi karşı yatırımları da meydana getirmektedir. Bu sebeple Deleuze ve Guattari, kapitalizmden kaçış için arzuyu özgürleştirmeyi ve buna bağlı olarak öznel ve kolektif dönüşümü mümkün kılmayı önerirler. Bunun için erk mekanizmalarının bireylerde yarattığı arzuyu analiz edecek materyalist şizoanalizi ve bu analizi yarattıkları minör felsefelerini sunarlar. Bu felsefede Deleuze'ün felsefi birikimi, Guattari'nin klinik psikiyatri araştırmaları ve her ikisinin politik görüşleri yer alırken, felsefelerinin oluşumunda, arzuyu esir alan tüm kalıplaşmış düşünceleri yıkan Nietzsche ve Spinoza felsefeleri büyük önem arz eder. Ayrıca onların felsefelerinde Karl Marx'ın emek-değer teorisi ve Sigmund Freud'un libidonun keşfi önemli bir yere sahiptir. Öte yandan Marx, emek üretiminde arzuya yer vermediğinden, Freud ise psikanalizle arzulama-üretimini kapitalizmin yararına içkin üretiminden uzaklaştırmasından ötürü eleştirilir. Tüm bu yaptıkları kritiklerle felsefenin kavram yaratmak olduğunu savunarak yeni kavramlarla minör felsefelerini ve şizoanalizi üretirler. Böylece arzu, geleneksel felsefenin eksiklik tasavvuruna karşı olarak; bilinçdışı üretimiyle oluşta açığa çıkan olaylar ilişkiler, bedenlerle açıklanır. Makine ve üretim nosyonlarıyla açıkladıkları oluşun bu unsurları, arzunun etkilerinin gözlemlenmesine olanak tanır. Böylece bu etkiler üzerinden analizlerini gerçekleştiren şizoanaliz, bilinçdışını arzuyu bastıran temsillerinden temizleyerek, onu içkin üretim süreci olan şizofrenik sürecine döndürmeye çalışır.
Mctaggart'ın zamanın gerçekdışılığı argümanının zaman felsefesi bağlamında değerlendirilmesi
Bu çalışma, zamanın ne'liği problemi üzerine felsefi bir sorgulama amacını taşımaktadır. Zamanın ne'liği meselesi, Antik Çağ'dan günümüze kadar pek çok felsefeci tarafından incelenmiştir. Bu felsefeciler arasında yirminci yüzyıl felsefecilerinden John Ellis McTaggart'ın ortaya attığı "Zamanın Gerçekdışılığı Argümanı", sorgulamanın gidişatı açısından son derece önem teşkil etmiştir. Bu nedenle çalışmanın merkezi McTaggart'ın argümanının incelenmesine ayrılmış, diğer bölümlerde ise McTaggart öncesi ve McTaggart sonrasına ait düşünceler ele alınmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde McTaggart'a kadarki süreç içerisinde felsefe tarihinde geliştirilmiş zaman düşünceleri ele alınmıştır. Bölüm içerisinde nesnel zaman anlayışının benimsendiği Aristo fiziği, Aristo fiziği karşısında geliştirilen öznel zaman anlayışı, mutlak zaman anlayışının benimsendiği Newton fiziği, Newton fiziği karşısında geliştirilen ilişkisel zaman anlayışı, izafi zaman anlayışının benimsendiği Einstein fiziği ve Einstein fiziği döneminde geliştirilen diğer zaman anlayışları karşılıklı olarak değerlendirilmiştir. Böylece McTaggart'ın argümanının nelerden etkilendiği, bu argüman öncesinde zamana dair hangi sorgulamaların yapıldığı gibi sorulara yanıt aranmaya çalışılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümü, McTaggart'ın "Zamanın Gerçekdışılığı Argümanı"nın incelenmesine ayrılmıştır. Bu bağlamda sırasıyla zamanın gerçek olmadığına dair geliştirilen ilk düşünceler incelenmiş, McTaggart'ın sistematiğinde anahtar rol oynayan zamanın A serisi, B serisi ve C serisi kavramları ve argümanın sistematiğinin detaylı analizi yapılmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise McTaggart sonrası geliştirilen zaman teorileri ve yirminci yüzyıl Zaman Felsefesi tartışmaları ele alınmıştır. Bölüm içerisinde sırasıyla A serisi savunucularından Şimdicilik Teorisi, Genişleyen Evren Teorisi, İndirgemeci Yaklaşım; B serisi savunucularından Ezeli Zaman Teorisi, Kadercilik Teorisi, Blok Evren Teorisi ve Platonizm Teorisi incelenmiştir. Böylece McTaggart öncesi, McTaggart argümanı ve McTaggart sonrasına dair zamanın ne'liği üzerine geliştirilen düşünceler karşılaştırılmalı olarak ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Felsefe Tarihi, Zaman Felsefesi, Zaman, Zamanın Gerçekdışılığı, McTaggart, A serisi, B serisi, Kipli Zaman Teorisi, Dinamik Zaman Teorisi, Kipsiz Zaman Teorisi, Statik Zaman Teorisi.
Hukuktan sosyal teoriye son dönem Osmanlı düşüncesi
Bu çalışma, modern toplum anlayışının son dönem Osmanlı düşüncesinde nasıl karşılık bulduğunu anlamayı hedeflemiştir. Klasik hukuk düşüncesinin yerinden çıkarılmasından sosyolojinin kurumsal olarak kabul edildiği dönem aralığıyla sınırlandırılan son dönem Osmanlı düşüncesi, düşünce-toplum ilişkisi üzerinden araştırılmıştır. Osmanlı özelinde değerlendirmeye geçmeden önce, düşünce-toplum ilişkisinin dönüşümü doğal hukuk üzerinden tartışılmıştır. Modern öncesi dönemde düşünce-toplum ilişkisinin taşıyıcısı doğal hukuk, sosyal teorinin öncülü kabul edilmiş ve ikisi arasında devamlılık olduğu tezi araştırmanın teorik yönünü oluşturmuştur. Toplum tasavvurunun sistematik karşılıkları olmalarının yanında, doğal hukuk ve sosyal teori düşünceden eyleme giden metoda sahip oldukları için selef-halef rolündedir. Bu devamlılık ışığında, dönüşüm düşünürler ve ekoller yerine toplumsal formasyon temelli değerlendirilebilmiştir. Doğal hukuk adil toplum düzeni teklif ederek topluma müdahalede bulunuyordu, sosyal teori ise toplumsal gerçekliği bilimsel kanunlarla şekillendirmeyi hedeflemektedir. Son kertede, ikisi de toplumsal formasyona göre şekil almakta ve onu değiştirmeye çalışmaktadır. Modern öncesi dönemin toplum düşüncesi toplumsal praksis olarak kavramsallaştırdığımız bütüncül bir tasarıma sahipti ve doğal hukukla somutlaşmaktaydı. Modern dönemde ise kendine yeter alanların ortaya çıkmasıyla toplumsal praksis geçerliliğini kaybetmiş ve teorik toplum tasarıma imkân tanımıştır. Bu bağlamda erken modern dönemden itibaren burjuvazinin normlar üzerinde belirleyici olması tartışıldı. Böylece teori- pratik ayrışması olarak okuduğumuz dönüşüm felsefî ve toplumsal bağlamda değerlendirildi. Tanzimat sonrası reformlar bu bağlamda okundu. Adalet dairesi olarak Osmanlı özelinde karşılık bulan doğal hukukun meşruiyetini kapitalist gelişmeler karşısında kaybetmesi değerlendirildi. Aydın-bürokrat tipolojisi, ilk hukuk felsefesi kitabı ve ilk sosyal bilimler dergisinde yer alan sosyoloji makaleleri üzerinden, meşruiyet krizi modern toplum düşüncesinin dinamikleriyle tartışıldı. Sonuç olarak, Batı Avrupa'daki toplumsal formasyonunun ürünü sosyal teorinin Osmanlı düşüncesine ithal edilmesinin, teorinin normatif yönünün araçsallaştırılması ihtiyacından kaynaklandığına ulaşıldı.
Babanzâde Ahmed Naim'in son dönem Osmanlı düşüncesine katkıları
Babanzâde Ahmed Naim Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in kurulduğu ilk yıllar arasında yaşayan değerli ilim insanlarından birisidir. Tercümanlık, yazarlık, devlet memurluğu, Arapça öğretmenliği gibi pek çok vazifede bulunan düşünür bunların dışında yirmi üç sene boyunca Darülfünun'da felsefe profesörlüğü yapar. Profesörlük hayatı boyunca metafizik, mantık, ahlâk, hikmet, psikoloji, felsefe derslerine girer, bu alanlarla ilgili G. Fonsegrive, Paul Janet, Émile Picard, Élie Rabier gibi Fransız düşünürlerden kitap ve makale tercümeleri yapar. Ayrıca Istılahat-ı İlmiyye Encümeni, Telif ve Tercüme Odası'nda azalık yapar ve bu kurumların çalışmalarında aktif rol oynar. Telif ve tercüme eserlerinde Modern Türkçe'de felsefe terimlerinin henüz yerleşmemiş olması sorunuyla ilgili düşüncelerine yer veren Babanzâde; materyalizm, pozitivizm, rasyonalizm gibi fikir akımlarının görüşlerine çeşitli eleştiriler getirmiştir. Bu çalışmanın amacı Babanzâde'yi tanıtmak, felsefe terminolojisiyle ilgili çalışmalarını ortaya koymak ve felsefî eleştirilerini değerlendirmektir. Çalışma giriş, üç ana bölüm ve sonuç olmak üzere beş bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Babanzâde'nin hayatı ve eserleriyle ilgili bilgiler verilmektedir. İkinci bölümde pozitivizmin ilim anlayışına karşı Babanzâde'nin felsefe ilmini ele alışı ortaya konmaktadır. Pozitivizmin görüşlerinin aksine Babanzâde felsefenin kendine ait konularının olduğunu ve ilimler arasında çok önemli bir yere sahip olduğunu düşünmektedir. Bu sebeple detaylı bir ilimler tasnifi yaparak felsefenin ilimler arasındaki yerini belirlemek ve sağlamlaştırmak istemektedir. Üçüncü bölümde Babanzâde'nin Modern Türkçe'de felsefe terimlerinin oluşması ve yerleşmesindeki katkıları ortaya konmaktadır. Düşünüre göre 19 ve 20. yıllarda Osmanlı'da felsefenin ilerleyememesinin ve felsefe kütüphanesinin zenginleşememesinin en önemli sebebinin felsefe terminolojisinin henüz yerleşmemiş olmasıdır. Bu problemin çözümü için kurulan çeşitli kuruluşlarda vazife yapan Babanzâde, bireysel çalışmalar da yapmıştır. G. Fonsegrive'den yaptığı Mebâdî-i Felsefeden İlmü'n-Nefs adlı tercümeye iki bine yakın felsefe/psikoloji teriminin Modern Türkçe'deki karşılıklarını belirlemiştir. Dördüncü bölümde Babanzâde'nin Kant'ın ahlâk anlayışına ve materyalizmin ilim anlayışına getirdiği eleştirilere yer verilmektedir. Sonuç bölümünde ise Babanzâde'nin felsefî görüşleri değerlendirilerek, en önemli yönleriyle katkıları ortaya konmaktadır. Bu konuları araştırırken özellikle Babanzâde'nin tercüme eserlerine yazdığı dipnotlar ve telif eserleri detaylı biçimde analiz edilmiştir.
Anadolu'daki fikri gelişmelerin Cemal Süreya'nın düşüncesine etkileri -Felsefeyi Anadolu'da yeniden yurtlandırmak bağlamında bir inceleme-
Her insan gibi şair ve yazarların da yaşadıkları coğrafyanın siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik değişimlerinden etkilendiklerini görmekteyiz. Bu tez çalışmamızda gayemiz, Felsefeyi Anadolu'da Yeniden Yurtlandırmak Projesi kapsamında Anadolu'daki fikri gelişmelerin ışığında şair Cemal Süreya'da karşımıza çıkan kavramsal yansımalar ve bireysel davranışları mümkün olduğunca temellendirmektir. Cemal Süreya günceli temsil ederken bu güncel olanın arka planına ulaşmak için geçmişe dönmemin gerekliliği vurgulanmıştır, fakat burada anakronizm riski de göz önünde bulundurulmuştur. Cemal Süreya ve şiir konusuna hangi temellendirme ile ulaşabilirimin planlaması yapılmıştır. Bu planlamada öncelikli olarak İslam Felsefesinin kurucu metinlerinden Farabi'nin "İlimlerin Sayımı" adlı eseri çıkış noktamız olmuştur. Buradan hareketle dil ilmi ve beş sanat ele alındıktan sonra şiirî sözlerin de felsefi arka planı olduğundan hareketle Cemal Süreya'da kavramsal yansımalara ve bireysel tutuma dair açıklamalar yapılmıştır. Burada amaç "Felsefeyi Anadolu'da Yeniden Yurtlandırmak Projesi" ne uygun hareket ederek Anadolu'nun sadece topraktan müteşekkil bir mekân olmayıp aslında kökleri Orta Asya'da, Ortadoğu'da, Balkanlarda ve Afrika'da olan ve oralardan beslenen kültürel bir yarımada olduğu ve bu coğrafyada yetişen her şair ve yazarın bu kültür ve uygarlığa katkı sağladığını gözler önüne sermektir.
Human nature in Aristotle's philosophy
This study will focus on the notion of "human nature" in the philosophy of Aristotle. Accordingly, this study aims at clarifying the different uses of certain concepts in Aristotle's philosophy. This clarification also includes discussing the primary meanings of these concepts and the analysis of certain misconstrue of them. This discussion and analysis will provide the comprehension of the primary meaning of concepts in terms of the philosophy of Aristotle. However, it is essential to examine certain concepts, such as "to on – beings", "ousia – that which is" and "physis – nature", that will help us to understand the notion of human nature in the writings of Aristotle. However, before delivering some statements about human nature, such as "this is human nature" and "human is an ousia", some concepts, such as nature, existence, and beings, must be taken into consideration. In other words, a comprehensive analysis of human nature depends on the explanation of the concepts mentioned above. Although it seems that these concepts are part of Aristotle's studies in Metaphysics, they are also incredibly significant in order to understand his approach to Ethics. After a general examination of certain essential concepts in Aristotle's philosophy, a general survey on his Ethics will be provided. The comprehension of human nature is the final point in his study of Ethics in which Aristotle questioned the condition of human from different perspectives such as virtue, environmental factors, the position of the human in society, and the duties of a human being. Nicomachean Ethics is the primary source for the analysis of human nature; besides, Physics and Metaphysics are also used for a deeper understanding.
Farabi felsefesinde eski Türk düşüncesinin izleri
Orta çağda miladi IX-X yy. da yaşamış olan Ebu Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarhan b. Uzluğ el-Farabi et-Türkî, Türkistan'ın Farab şehrinde doğmuştur. İlim dünyasında hem çağdaşları hem de takipçilerince "Muallim-i Sâni" olarak kabul edilen Farabi, eserleriyle çağlar üstü etki yaratan, fikirleriyle adından söz ettiren ve düşünce dünyasında ilgi odağı haline gelen önemli filozoflardan biridir. Farabi, İslam felsefesinde Tanrı'dan varlığa, varlıktan insana, insandan da devlet, toplum ve ahlak gibi birçok konuya dair ortaya koymuş olduğu görüşleriyle yalnız kendi döneminde değil kendinden sonraki dönemlerde de derin izler bırakmayı başarmıştır. Farabi'nin felsefi görüşlerinde İslam Dini ile Antik Yunan öğretilerinin etkisi olduğu bilinmektedir. Ancak filozofun düşüncelerine tesir eden önemli bir unsurun da Türk kültürü ve Türk düşüncesi olduğu düşünülmektedir. Çalışmanın amacı Farabi'nin felsefesi ile eski Türk düşüncesi arasında var olan ortak yönlerin açığa çıkarılmasıdır. Böylece filozofun yetiştiği kültürel çevrenin onun fikir dünyasına nasıl yansıdığı anlaşılacaktır.
"el-hikmetü'l-İlhamiyye" adlı eseri bağlamında Abdulkadir Mardini'nin felsefi görüşleri
Abdulkadir Mardini, 1600'lü yıllarda yaşamış bir düşünürdür. Hayatıyla ilgili fazla bilgi bulunmayan Mardini'nin tesbit edilebilen tek eseri el-Hikmetü'l-İlhamiyye adlı kitabıdır. Bu kitap, Arapça dilinde yazılmış el yazması bir eserdir. Toplam 79 varaktan oluşmaktadır. İçeriğine bakıldığında cisimler, unsurlar, nefs, felekler gibi birçok felsefi konunun ele alındığını görülmektedir. Bu yönüyle bir felsefe kitabı olduğu söylenebilir. Mardini, eserini Aristoteles ve takipçileri olarak ifade ettiği meşşai filozoflara reddiye yazmak amacıyla kaleme aldığını ifade etmiştir. Eserin içeriğine bakıldığında da birçok konuda bu filozofların görüşlerini eleştirdiği ifade edilebilir. Ancak bu meşşai filozofları eleştirmesi onun bu filozofların eserlerini gördüğü ve incelediği anlamına gelebilir. Bu sebeple, bu filozofların fikirlerinden etkilendiği de söylenebilir. Ayrıca zaman zaman işraki felsefeye yaklaştığını ifade etmek de yanlış olmayacaktır. Zira bazı konularda meşşai felsefeyi eleştirirken işraki felsefeye yaklaştığı görülebilmektedir. Bunun yanında Mardini, özellikle eleştirdiği konularda, kendi özgün fikirlerini ortaya koymuş bir düşünürdür denilebilir.
Antik çağ biliminde Troas bölgesi
Bu yüksek Lisans tez çalışması antik Yunan düşüncesinde Troas bölgesinin oynadığı rolü değerlendirmeyi amaçlar. Antik Yunan Çağının Arkaik döneminde Sokrates Öncesi Düşünürler olarak adlandırılan düşünürler gurubu içinde kabul edilen İonyalı Düşünürler özellikle Batı Anadolu'nun İonya bölgesinde ön plana çıkar. İonya dışında Arkaik Çağda yine Güney İtalya coğrafyasının Yunan düşüncesinde önemli yer tuttuğu bilinmektedir. Klasik ve Hellenistik dönemlerde ise Atina'nın antik Yunan düşüncesinde ön plana çıktığı görülmektedir. Bütün bu gelişmeler içinde antik Troas bölgesinin de Arkaik, Klasik ve Helenistik dönemlerde önemli yerli bilgin ve düşünürleri yetiştirdiği gibi Atina ve benzeri diğer kentlerden Troas bölgesine düşünce üretmek üzere geldiklerine tanık olmaktayız. Bu bağlamda bu tez çalışmasının ana amaçlarından biri Troas bölgesinin önemli kentleri arasında yer alan Lampsakos, Assos, Tenedos ve Skepsis gibi kentlerde doğup yetişen veya bu kentlerden bazılarına dışarıdan gelip düşünce okulları kuran bilgin ve düşünürleri ve eserlerini tanıtmaktır. Bu yüksek tezinin ikinci amacı da Troaslı olmayan düşünürlerin neden söz konusu bu Troas kentlerinine gelipte düşünce üretmeyi seçtikleri konusunu irdelemektir. Troas kentleri arasında özellikle Lampsakos antik kentinin antik Yunan bilim ve felsefesinde hem bilgin ve düşünür yetiştiren hem de bölgeli olmayan bilgin ve düşünürler için cazip olan önemli bir okul olduğu görülmektedir.
Mustafa Şekip Tunç düşüncesinde kadın
Ord. Prof. Mustafa Şekip Tunç (1883-1958), Cumhuriyet dönemi Türk düşüncesinde modern felsefe ve psikoloji yaklaşımları ile insan felsefesinin kurucu isimlerinden biri olarak kabul edilir. İnsanın kendisini, toplumunu ve dünyasını oluşturma süreci üzerine kurulu olan felsefi ve psikoloji görüşleri, insanı ilgilendiren her türlü konuyu merkezine almıştır. Böyle bir düşüncede insan bütünlüğüne odaklanıldığından bu bütünlükte kadının oynadığı rolün üzerinde durulmuştur. Bu açıdan kadın, felsefi ve psikoloji meselelerinin anlaşılmasının temelinde bulunmaktadır. Söz konusu düşünce dünyasında kadının yer alış biçimi, insan hayatındaki etkisini gösterme yolu, toplumdaki yerini anlatım şekliyle kadın konusundaki özgünlüğünü göstermiştir. Bu çalışma, Mustafa Şekip'in kadın düşüncesinin ayrıntılı olarak incelenmesini amaçlamaktadır. Bu amaçla sosyal bilimler alanında açtığı ufukları göstermeye çalışarak kadın konusu felsefe, psikoloji ve sosyoloji açısından değerlendirilmiştir. Mustafa Şekip, yazılarında modernleşme döneminde kadının geçirmiş olduğu maddi ve manevî süreçler üzerinde durmuştur. Türk düşünce hayatında Bergsoncu olarak tanınmasının yanında Türkiye'de ilk tercümelerini yaptığı Sigmund Freud'un "Libido Prensibi"nden hareketle cinsiyet hayatını "Cinsiyet Şahsiyeti" kavramı üzerinden kadın ve erkeğin şahsiyetini nasıl oluşturması gerektiği konusuna açıklık getirmesi aydınlatılan konuların başında gelmiştir. Bu düşünceyle kadının anne rolünün göz ardı edilemeyeceği gösterilmiştir. Bununla birlikte kadının meslek hayatına atılması ile yaşanan toplumsal değişimler üzerindeki etkileri belirtilmiştir. Sonuç olarak "Eski Türk Kadını" ve "Yeni Türk Kadını" olarak tasvir ettiği kadının millî bir bilinçle değişen toplum koşullarına nasıl uyum sağladığı anlaşılmıştır. Bu çalışmada, Mustafa Şekip'in kadın düşüncesi felsefi, psikolojik, sosyolojik, ontolojik ve kültürel boyutlarıyla incelenmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Mustafa Şekip, Felsefe, Psikoloji, İnsan, Kadın, Aile.