Hypothyroidism
85 theses under this subject heading
Subklinik hipotiroidi hastalarında serum adropin düzeyinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Tiroid bezinden salgılanan tiroid hormonları, tüm vücut hücrelerinin büyüme ve gelişmesi ile enerji metabolizması üzerinde düzenleyici etkisi olan hormonlardır. Subklinik hipotiroidi ise, artmış serum tiroid uyarıcı hormon (TSH) konsantrasyonu yanında tiroksin (fT4) ve triiyodotironin (fT3) seviyelerinin referans aralıkları içinde olması durumudur. Hipotiroidi öncüsü olabilen subklinik hipotiroidi; özellikle metabolik sendrom, insülin direnci, kardiyovasküler sistem hastalıkları, endotelyal fonksiyon bozukluğu ve ateroskleroz gelişiminde etkili olabilmektedir. Adropin, esas olarak karaciğer ve beyinde enerji homeostazı ile ilişkili gen (Enho) tarafından kodlanan bir peptit hormonudur. Glikoz ve lipid homeostaz dengesinde ve insülin direnciyle yakından ilişkilidir. Karaciğer, beyin, kalp, böbrek, pankreas ve gastrointestinal sistem gibi birçok doku ve organda üretilir. Çalışmamızın amacı; SKH hastalarında adropin seviyesinin değişip değişmediğini saptamak ve böylece subklinik hipotiroidinin klinik sonuçlarında ve patofizyolojisinde aracı bir markır olup olmayacağını tespit etmektir. Materyal ve Metot: Çalışmaya akut veya kronik hastalık ve antitiroid ilaç dahil herhangi bir ilaç kullanım öyküsü olmayan gönüllüler alındı. TSH düzeyine göre bireyler subklinik hipotroidi (TSH: 5-10 mIU/l ) (n:41) ve ötroid kontrol (n:43) olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gönüllülerin biyokimyasal parametreleri, tiroid fonksiyon testleri, serum adropin düzeyleri çalışıldı ve sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (BMI) açısından istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p >0,05). İki grup arasında adropin düzeyi SKH grubunda 136.75± 41.87 ng/ml iken; kontrol grubunda ise 220.65± 64.93 ng/ml olarak tespit edilmiştir ve gruplar arasında serum adropin düzeyine göre istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.001). Adropin düzeyi ile TSH arasında negatif bir korelasyon saptanırken (r:-0.765; p:<0.001) ; FT3 ve FT4 ile anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (r: -0.033; p: 0,765, r: 0.075; p:0,496, sırasıyla). Sonuç: SKH hastalarında kontrolleri ile kıyaslandığında serum adropin düzeyi anlamlı düşük saptamıştır. Bunun nedeninin adropin sentezi yapılan dokuların, tiroid hormon düzeyi ile gelişen patofizyolojik veya metabolik olaylarla direk veya indirekt mekanizmalar üzerinden ENHO gen ekspresyonunu etkilemesinden kaynaklanacağını düşünmekteyiz. Bu olası mekanizmaları aydınlatabilmek için daha fazla çalışmaya gerek duyulmaktadır Anahtar Sözcükler: Adropin, subklinik hipotiroidi, metabolik sendrom, insülin direnci, ateroskleroz
Tiroid fonksiyon bozukluğunun serum sistatin C ve kreatinin düzeylerine etkileri
Sistatin C bütün çekirdekli hücrelerde sabit bir hızda sentezlenen, böbrek glomerüllerinden serbestçe süzülen ve hemen tamamı proksimal tübüllerde reabsorbe ve katabolize edilen bir sistein proteinaz inhibitörüdür. Bu yüzden sistatin C'nin serum konsantrasyonları, serum kreatinin konsantrasyonuna kıyasla GFR için daha güvenilir, özgül ve duyarlı bir göstergedir. Önemli bir toplum sağlığı problemi olan tiroid hastalıklarında böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kreatinin ve sistatin C testlerinin kullanılabilirliğini göstermek amacıyla bu çalışma planlandı. Bu çalışma ile hipotiroidi ve hipertiroidi hastalarında tedavi öncesinde ve tedavi sonrası ötiroid durumda ölçülen sistatin C ve kreatinin düzeylerindeki değişimler karşılaştırıldı. Çalışmaya yeni tanı konmuş ve daha önce tedavi görmemiş 31 hipertiroidi ve 29 hipotiroidi hastası ile 29 kişilik sağlıklı kontrol grubu alındı. Hipertiroidi hastalarına metimazol, hipotiroidi hastalarına L-tiroksin tedavisi verilerek ötiroid duruma gelene kadar takip edildi. Yeni tanı anında ve tedavi sonrası ötiroid hale geldikleri zamanda olmak üzere iki kez FT3, FT4, TSH, sistatin C, kreatinin testleri çalışıldı. Sistatin C ve kreatinin düzeylerinde başlangıca göre değişim karşılaştırıldı. Hipertiroidi hasta grubunda yeni tanı anında serum sistatin C düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin olarak daha yüksekti (p<0,0001). Aynı grupta serum kreatinin düzeyleri ise belirgin olarak kontrol grubundan daha düşüktü (p<0,0001). Hipotiroidi hasta grubunda yeni tanı anında serum sistatin C düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin olarak daha düşüktü (p<0,0001). Aynı grupta serum kreatinin düzeyleri ise kontrol grubundan daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Hipertiroidi tedavisinden sonra, sistatin C'de ortalama %23 azalış, kreatininde ortalama %24 artış saptandı. Hipotiroidi tedavisinden sonra ise, sistatin C'de ortalama %12 artış, kreatininde ortalama %11 azalış saptandı. Bu çalışma sonucunda; tiroid fonksiyon bozukluklarının serum kreatinin ve sistatin C düzeylerini belirgin olarak etkilediği kanısına varıldı. Bu sonuçlara göre; böbrek fonksiyon belirteci olarak sistatin C ya da kreatinin kullanıldığında tiroid disfonksiyonunun bozucu etkisi göz önünde bulundurulmalıdır. Tiroid fonksiyon bozukluklarının serum sistatin C ve kreatinin düzeyleri üzerine olan etkilerinin klinisyen tarafından bilinmesi gereksiz araştırma ve masrafı önlemek açısından önemlidir.
Subklinik hipotiroidi nedeni ile ilaç kullanmakta olan hastalarda levotiroksin tedavisinin lipid profili ve vücut kitle indeksi üzerine olan etkisinin incelenmesi
Amaç: Subklinik hipotiroidizm, serum serbest T4 ( fT4 ) ve serbest T3 ( fT3 ) düzeyleri referans aralıkta iken serum tiroid stimulan hormon ( TSH ) düzeylerinde hafif düzeyde artış ile tanımlanır. Bu hastalarda temel sorun tedavi alıp almayacaklarıdır. Birçok çalışmada, levotiroksin tedavisinin serum lipid düzeyleri ve kardiyak fonksiyonlar üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Biz prospektif klinik çalışmamızda, son bir ay içinde tanı konulmuş ve tedavi başlanmış subklinik hipotiroidili hastalardaki metabolik değişiklikleri ve bunlara tiroksin tedavisinin etkilerini incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışma grubunu son bir ay içinde tanı konulan ve tedavi başlanmış subklinik hipotiroidili 36 hasta oluşturdu. 27 yeni tespit subklinik hipotiroidili hasta kontrol grubu olarak tedavisiz izlendi. Hastaların başlangıçta ve en az 3 ay sonra semptomları sorgulanıp, fizik muayeneleri yapıldı. Başlangıçta ve 3. ayda tedavi verilen ve tedavi verilmeyen hastaların tiroid fonksiyon testleri, lipid parametreleri ve vücut kitle indeksleri ( VKI ) karşılaştırıldı.Bulgular: Hastalar 32 ( % 88.8 ) kadın, 4 ( % 11.2 ) erkekten oluştu. Yaş ve VKI ortalamaları sırasıyla 44.66±13.34 yıl ve 29.96±5.99 kg/m² idi. Kontrol grubunda 23 ( %85.2 ) kadın, 4 ( %14.8 ) erkek vardı. Yaş ve VKI ortalamaları sırasıyla 42.51±11.66 yıl ve 30.68±5.61 kg/m² idi. 3. ayda hasta grubunda VKI 29.64±6.08 kg/m² olurken, kontrol grubunda VKI 30.93±5.76 kg/m² oldu. Başlangıçta hasta grubunda serum ortalama LDL kolesterol 127.55±44.69 mg/dl, kontrol grubunda ise 112.37±30.43 mg/dl idi. Tedavi almayanlara göre tedavi alanlarda ortalama LDL düzeylerinde başlangıca göre 3. ayda anlamlı bir azalma saptandı ( p=0.041 ).Sonuç: Biz bu çalışmada subklinik hipotiroidili hastalarda klinik hipotiroidi semptomlarının çoğu zaman mevcut olduğunu, hastalarda oluşan klinik ve metabolik değişikliklerin Levotiroksin tedavisi ile düzelebileceğini saptadık.Anahtar Sözcükler: Subklinik hipotiroidi, semptomlar, lipoproteinler.
Evaluation of level thyroid hormones, thyroglobulin in obesity patients and its effect on the body
Obesity has been linked to the progression of hypothyroidism and increasing the consequences of this disorder. In this study, obesity and Hashimoto's disease (the common cause of hypothyroidism) has been investigated by measuring the thyroid hormones, Thyroglobulin antibody (anti Tg), and lipid profile in obese and lean people. Eighty obese people with Hashimoto's disease were included in this study and divided into two groups according to their (BMI) values; obese I which contained 40 obese people with BMI range 30-35 kg/m2, and obese II which contained 40 obese people with BMI range 35-42 kg/m2. The levels of TSH, and anti Tg were increased significantly in obese I and II compared to the control, with anti Tg level in the obese II higher significantly than obese I. The T4 level was significantly reduced in obese I and II compared to control, where it was significantly lower in obese II compared to obese I. T3 level was non-significant among the three groups. Moreover, the lipid profile variables were significantly changed in obese I and II patients compared to control. In conclusion, the increase of BMI in obese people cause significant shift in the anti Tg and T4 levels in hypothyroidism patients.
Correlation between thyroid disorder and anemia
The purpose of this study was to find out how hypothyroidism and hyperthyroidism affect the levels of haemoglobin. It was found that there was a link between thyroxin and haematological markers. We found that the average age of people in the hyperthyroidism, hypothyroidism, and control groups was 36.9±5.3, 33.3±3.6, and 27.33±4.19, respectively. The BMI showed that hypothyroidism (31.1±3.0, p-value 0.001) and hyperthyroidism (26.0±3.5, p-value 0.020) are very different from the controls (22.73±1.99). Thyroid problems comparing patients and controls There are statistically important differences between the levels of TSH hormone in patients and controls (p value 0.001). Using Iron Pane characteristics to compare patients and controls Ferritin levels are different between patients and controls (p = 0.001), but neither TIBC nor iron levels are different in a significant way. the link between people with thyroid disease and healthy people as measured by a hematological parameter It was found that there wasn't much difference between the patient group and the control group. The current study found that there were no significant differences between the mean RBC values for control, hyper, and hypo (hyper = 4.52±0.512, hypo = 4.315±0.541, and control = 4.8±0.552) (p value >0.05). The correlation and changes for HB were also not significant (11.89±1.9, 11.863±1.48, and 12.87±1.53, p value >0.05).
Hipotiroidi hastalarında interlökin 6 ve bazı biyokimyasal paramiyallerin klinik çalışması
Amaç, hipotiroidizmdeki kronik inflamasyon ile bazı kimyasal parametreler arasındaki ilişkiyi araştırmak ve oksidatif stres (ROS) seviyelerindeki değişiklikleri ve antioksidan seviyelerindeki düşüşü incelemek, ayrıca bazı eser elementlerin seviyelerindeki düşüşü incelemektir. elementler. Çalışmaya dahil edilen hastalar, hipotiroidi sorunu olan 120 hastadan oluşan hasta grubunun bulunduğu Bağdat Eğitim Hastanesi'ne gelen hipotiroidili hastalardan rastgele alındı ve kontrol grubu olarak diğer 120 sağlıklı kişi ile karşılaştırıldı. Sonuçlar hastalığın ileri yaşta geliştiğini gösterdiğinden, yaşın hipotiroidi gelişiminde büyük önemi vardı. Sitokinler, hipotiroidizmi olan hastalarda önemli göstergelere sahipti, ancak nispeten az klinik öneme sahipti. İz element seviyelerindeki değişiklikler, interlökin seviyelerini azaltarak inflamatuar hastalıkların gelişme şansının artmasına neden olabilir. Hastalarda lipid profili düzeyleri önemli ölçüde etkilenmiştir ve lipid profilindeki değişiklikler hipotiroidi gelişiminin bir nedeni olabilir. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında demir istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çinko emilimine yardımcı olabilecek hipotiroidili hastalarda çinkonun büyük önemi vardı. Y ve MDI, hipotiroidizmi olan hastalarda antioksidanların etkisini gösteren istatistiksel bir öneme sahipti.
The evaluation of the relationship between hypothyroidism to weight gain
The study has been designed to investigate the relationship between hypothyroidism and weight gain in humans, and the role of oxidative stress in the pathophysiology of these two medical conditions through evaluating reactive oxygen species (ROS) in the serum. One hundred and fifty subjects were enrolled in this study and they were divided into three groups; 50 healthy overweight, 50 overweight with hypothyroidism, and 50 healthy people as control of the study. The differences of age were non-significant among the three groups. Despite that the body mass index (BMI) of healthy overweight and overweight with hypothyroidism groups were non-significant, the waist circumference and waist to hip ratio were significantly higher in overweight with hypothyroidism compared to healthy overweight. This indicates that central obesity has strong impact on the thyroid gland. The level of ROS was significantly higher in the serum of healthy overweight and overweight with hypothyroidism groups compared to control. Moreover, the level of serum ROS was significantly elevated in overweight with hypothyroidism compared to healthy overweight. In conclusion, oxidative stress plays important role in the pathophysiology of hypothyroidism and overweight through overproduction of ROS.
Bazı biyobelirteçler ile hiperparatiroidizm ve kalp hastalığı arasındaki korelasyonun belirlenmesi
Hiperparatiroidizm, yüksek seviyelerde paratiroid hormonu (PTH) veya paratiroid hormonuna yüksek azalmış duyarlılıkla karakterize bir durumdur. Paratiroid hastalığı sıklıkla osteoporoza, böbrek taşlarına, hipertansiyona, kardiyak aritmilere ve böbrek yetmezliğine yol açar. Hipotiroidizmin süresi ile bulguların şiddeti ilişkili olup, ilerleyen dönemlerde plevral ve perikardiyal efüzyona hatta konjestif kalp yetmezliğine neden olabilir. Bu çalışmada, Hiperparatiroidizm ve kalp hastalığı arasındaki ilişki Retrospektif bir çalışma yapılarak araştırıldı. Çalışma grubu, 40 yüksek tiroid hormonu olan hastalar ve 40 tiroidektomi ve 40 normal olgudan meydana gelmektedir. Tüm vakalar ve kontroller, Irak Nasiriyah Kalp Merkezindeki Eğitim ve Araştırma Hastanesinde prospektif olarak incelendi. Tüm vakalar için kan serumu örneklerinde 11 farklı parametre araştırıldı. Hastaların serum PTH, TSH, Serbest T4, Serbest T3, LDL, HDL, kolesterol, trigliserid, kalsiyum (Ca++), D vitamini düzeyleri incelendi. Çalışmada kolesterol, TG ve LDL seviyelerinde belirgin bir artış, HDL seviyesinde ise belirgin bir azalma olduğu için TSH ve PTH arasında pozitif bir ilişki bulundu. Kontrol gurubuna kıyasala paratiroidektomlu vakaların D vitamininin arttığı ve kalsiyumun azaldığı gözlendi. Bu sonuç, tiroid hormonu ile kalp sorunları arasında pozitif bir ilişki olduğunu göstermektedir. Hastaların HDL, LDL, total kolesterol ve trigliserid düzeylerine bakıldığında, bilhassa trigliserid ve total kolesterol biyobelirteçlerinin risk işareti olarak değerlendirilebileği söylebilir ANAHTAR KELİMELER: Hipotiroidizm, Paratiroid, TSH, T4, Lipidler
Deficiency of vitamin d in patients with primary hypothyroidism and as a related risk factor for cardiovascular diseases
Hypothyroidism is one of the most common diseases of the thyroid gland. Occurring in 5% to 15% of women over the age of 65, symptoms of hypothyroidism fluctuate depending on the extent and rate of onset of hypothyroidism. Worldwide too little iodine in the diet is the most common cause of hypothyroidism. Hashimoto's thyroiditis is the most common cause of hypothyroidism in countries with adequate dietary iodine. A total of 100 patients, 50 females and 50 male, were selected among the interviewed patients. Considering the criteria specified within the scope of this thesis study. The mean age of the patients was calculated as 47.82 ± 12.92. The mean age of male patients was calculated as 46.44 ± 15.01. The mean age of female patients was calculated as 49.20 ± 10.39 years. The patient group is approximately 10 years older than the experimental group. The patient group is faced with weight problem which is a side effect of hypothyroidism which poses a risk for cardiovascular diseases. The lipid profile markers of the patient group confirm the risk of cardiovascular disease. Vitamin D level of the patient group is below the reference value range. Calcium values of the patient group are below the reference value range. This confirms the lack of vitamin D. Hypothyroidism affects the quality of life as well as the health of patients with effects such as weight and fatigue. This situation reveals the risk of cardiovascular disease in patients. The aim of this study is to evaluate whether serum vitamin D and serum calcium levels are correlated with some cardiovascular risk factors such as lipid profile and body mass index in a patient with primary hypothyroidism compared to healthy subjects as a control group.
The relation between serum glucose and insulin with hypothyroidism in middle aged women
The most common endocrine disorders in the general population are diabetes and thyroid disorders. In hypothyroidism, glucose metabolism is affected by a variety of mechanisms, including impaired genetic expression of genes, overproduction of hepatic glucose output, and increased absorption of splanchnic glucose, with physiological abnormalities leading to impaired glucose utilization and excretion in muscles. Hypothyroidism is at least twice as common in women as in men. Although hypothyroidism is most common in middle-aged or older women, the disease can occur at any age. In this study, middle-aged women (aged 45-65 years) were selected, who were previously diagnosed with hypothyroidism and did not have other chronic diseases. This study investigated the incidence of T1DM and T2DM in patients with pre-existing hypothyroidism and determined the incidence of hypothyroidism with pre-existing T1DM and T2DM. It has been observed that female patients between the ages of 45 and 65 who were diagnosed with hypothyroidism have a risk of developing diabetes. The risk of developing hypothyroidism in female patients aged 45–65 years diagnosed with diabetes was evaluated as positive based on the results of two of the three markers.
Effect of thyroid hormone T3 and T4 on the central nervous system is associated with diabetes mellitus
Thyroid hormones are critically involved in the development of the central nervous system (CNS). Fetal and/or neonatal hypothyroidism causes myelination defects, and neuronal migration and differentiation, which cause mental retardation, which can be profound, and in certain cases irreversible neurological alterations. It is accepted that most of the actions of the thyroid hormones are due to the interaction of the active thyroid hormone, triiodothyronine (T3), with nuclear receptors. Thyroid hormone regulates the expression of a series of genes that encode proteins with very diverse physiological functions: myelin proteins, proteins involved in cell adhesion and migration, signaling proteins, cytoskeleton components, mitochondrial proteins, transcription factors, etc. T3 originates partially in the thyroid gland, but for the most part is generated locally in target tissues from thyroxine (T4 ). The concentration of T3in the CNS is tightly regulated by type II and III 2 deiodinases. Type II deiodinase, which is expressed in tanycytes and astrocytes, produces up to 80% of the T3present in the CNS. Type III deiodinase, present in neurons, degrades T4 and T3to inactive metabolites. In the human fetus, the T3 receptor is present at least from the 10th week of gestation, indicating that thyroid hormone may have actions in the human fetal brain. Of course, in human fetal tissues, T4 can be detected in most of them, and T3 in the brain, which could be derived mostly from T4.
Implciating of serum iron, ferritin, tibc on patients developed hypothyroidism
Recent research has focused on hypothyroidism, which is a prevalent medical disease caused by thyroid hormone insufficiency. If left untreated, it may cause major health problems and even death. Overt or clinical primary hypothyroidism is defined as thyroid-stimulating hormone (TSH) values above the standard range and free thyroxine concentrations below the reference range due to the wide variety of clinical presentation and overall lack of symptom specificity. TSH values that are above the reference range but free thyroxine concentrations that are within the normal range are what constitute mild or subclinical hypothyroidism. Mild or subclinical hypothyroidism is generally considered to be an early symptom of thyroid failure. The study was conducted in the Al-Kindi Teaching Hospital and in the period from February 2022 to April 2022. The clinical study included 100 patients divided two groups 50 patients primary hypothyroidism, and 50 patients with subclinical hypothyroidism. In addition to fifty volunteers from the control group. The three groups of the study were divided into two groups, 35 adults and 15 children The results indicated a significant increase in all levels of thyroid hormones, Anti- TPO, Iron, Ferritin, TIBC, Iodine, and Urea in both groups, adults and children. While FBS, creatinine showed a significant increase in the adult group, the children groups showed a significant decrease compared with control
The role of asprosin and spexin in diagnostic of thyroid disease in Al-Anbar governorate
Structural and functional diseases of the thyroid may be divided into two major categories: hypothyroidism and hyperthyroidism (goitre, nodules and cancer). For proper functioning, thyroid hormones must be present at suitable amounts. White adipose tissue secretes a novel protein hormone, asprosin, which was discovered in 2016. It induces the release of hepatic glucose and is elevated in insulin resistance, obesity, and diabetes mellitus pathologically. Specxin is a new peptide that may have a role in the diagnosis of insulin resistance, diabetes or weight gain. An asprosin and spexin level in the sera of individuals with diverse thyroid disorders was the focus of this investigation (hyperthyroidism, hypothyroidism and thyroid cancer). The findings of cytokine studies have also been correlated with abnormal clinic markers in various disorders. In Al anbar Governorate, researchers used a case-control study design to examine 140 Iraqi people. 110 individuals with thyroid illness (40 hypothyroidism, 40 hyperthyroidism, and 30 thyroid cancer patients) were compared to 30 healthy persons, ages 25-60 years old, as a control group. Collection was place between November 2021 and May 2022 at the Anbar Governorate's Al Qimma Specialized Laboratory for Advanced Pathological Analyses.
Subklinik hipotiroidili hastalarda metabolik ve kardiyolojik değişiklikler; L-Tiroksin tedavisinin değerlendirilmesi
Amaç: Subklinik hipotiroidizm, serum fT4 (serbest T4) ve fT3 (serbest T3) düzeyleri referans aralıkta iken serum TSH (tiroid stimulan hormon) düzeylerinde hafif düzeyde artış ile tanımlanır. Bu hastalarda temel sorun tedavi alıp almayacaklarıdır. Birçok çalışmada, levotiroksin tedavisinin hipotiroidizm semptomları, serum lipid düzeyleri ve kardiyak fonksiyonlar üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Biz prospektif klinik çalışmamızda, daha önce tanı almamış subklinik hipotiroidili hastalardaki metabolik değişiklikleri ve bunlara tiroksin tedavisinin etkilerini incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışma grubunu yeni tanı konulan ve daha önce herhangi bir tedavi almamış subklinik hipotiroidili 53 hasta oluşturdu. Rastgele seçilen 29 hastaya tedavi verilirken, 24 hasta kontrol grubu olarak tedavisiz izlendi. Hastaların başlangıçta ve 6 ay sonra semptomları sorgulanıp, fizik muayeneleri yapıldı. Başlangıçta ve 6. ayda tedavi verilen ve tedavi verilmeyen hastaların tiroid fonksiyon testleri, lipid parametreleri, holter EKG ve EKO'ları karşılaştırıldı.Bulgular: Hastalar 40 (% 75,5) kadın, 13 (% 24,5) erkek; yaş ve VKİ ortalamaları sırasıyla 44,02±13,9 yıl ve 29,4±6,4 kg/m2idi. Tedavi almayanlara göre tedavi alanlarda ortalama TSH düzeylerinde ve ortalama fT3 düzeylerinde başlangıca göre 6. ayda anlamlı bir azalma (tedavi almayanlarda sırasıyla p=0,005 ve p=0,017; tedavi alanlarda sırasıyla p=0,00 ve p=0,34) saptandı. Başlangıçta serum ortalama LDL kolesterol 108±34 mg/dl (normal), Lp(a): 87,6±284 mg/dl (yüksek) bulundu. Tedavi almayan hastalarda ortalama LDL kolesterol düzeyleri 6. ayda anlamlı artma (p=0,01), tedavi alanlarda minimal azalma (p= 0,75) gösterdi. Serum Lp(a) düzeyinde tedavi almayanlarda başlangıca göre 6. ayda herhangi bir farklılık saptanmazken (p=0,52), tedavi alanlarda anlamlı olmayan bir azalma saptandı (p=0,93). Her iki grupta başlangıçta ve 6. ayda ortalama EF düzeyinde anlamlı bir değişim olmadı (p=0,43). Her iki grupta Em başlangıca göre 6.ayda azalma gösterirken, bu azalma tedavi almayan grupta anlamlıydı (p=0,013). Tedavi almayan hastalarda Em/Am oranında başlangıca göre 6.ayda anlamlı bir azalma saptandı (p=0,005). Hastaların başlangıçta ortalama İVRZ düzeyleri uzamıştı (123±45,8msn). Tedavi almayanlarda İVRZ başlangıca göre 6. ayda artmaya devam etti ve bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,012). Tedavi alan hastalarda ise İVRZ düzeyi başlangıca göre 6.ayda anlamlı bir farklılık göstermedi (p=0,87).Sonuç: Biz bu çalışmada subklinik hipotiroidili hastalarda klinik hipotiroidi semptomlarının çoğu zaman mevcut olduğunu, hastalarda oluşan klinik, kardiyak ve metabolik değişikliklerin Levotiroksin tedavisi ile düzelebileceğini saptadık.
Hipotiroid hastalarında median sinirstrain ve shear wave elastografisi
Çalışmamızda karpal tünel sendromu (KTS) semptomları mevcut hipotiroid hastalarında median sinirin elastisitesinin Strain (SE) ve Shear wave (SWE) elastografi yöntemleri kullanılarak ölçülmesi ve kontrol grubuyla karşılaştırılarak hipotiroid hastalarında KTS nun artan sıklığının sonoelastografik olarak tespiti amaçlanmıştır. Çalışmamızda 27 hastaya ait 54 el bileği incelendi. Çalışmamıza 18-60 yaş KTS sepmtomları bulunanhipotiroidi hastaları dahiledilmiştir.Kontrol grubunda ise 28 hastaya ait 56 el bileği incelendi. Çalışmamızda hastaların median siniri proksimal sıra karpal kemik seviyesinde fleksör retinakulum altında tespit edilip median sinir kesit alanı (MSKA) ayrıca SWE ve SE ile de sertliği tespit edilmiştir. Hasta grubunda yapılan ölçümlerde MSKA ortalaması sağda 0,1 ± 0,02 cm2 ve solda 0,09 ± 0,02 cm2 olarak ölçüldü. Kontrol grubunda yapılan ölçümlerde ise MSKA ortalaması sağda ve solda 0,06 ± 0,01 cm2 olarak ölçüldü. Hipotiroidi hastalarında kontrol grubuna göre MSKA anlamlı olarak yüksek bulundu(p=0,001).İki grup arasında SE paternlerinirenklere göre kategorize ederek kalitatif olarak inceledik.Hipotiroidi grubunda SE paternlerinde istatistiksel olarak anlamlı sertlik izlendi. Ortalama SWE değeri kilopaskal (kPA) cinsinden hasta grubunda aksiyal planda sağda 69,19 ± 36,73 kPa, solda 52,93 ± 26,73 kPA ölçülmüş olup kontrol grubunda ise aksiyal planda sağda 18,94 ± 9,03 kPA,solda ise 17,18 ± 7,64 kPA olarak ölçülmüştür. Ortalama SWE değeri kPA cinsinden hasta grubunda sagital planda sağda 69,51 ± 32,29 kPA, solda 56,2 ± 23,38 kPA ölçülmüş olup kontrol grubunda ise sagital planda sağda 17,63 ± 7,1 kPA, solda 15,54 ± 6,16 kPA olarak ölçülmüştür. Kontrol grubu ve hasta grubu arasında median sinir SWE değerleri hipotiroidili hastaların el bileklerinde anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001). Hipotiroid hastalarında sağlıklı katılımcılarla karşılaştırıldığında median sinir sertliğinin ve kesit alanının arttığı gösterilmiştir.Bu çalışmayla hipotiroidililerde KTS sıklığının arttığı gösterilmiş olup kullanılan USG ve sonoelastografik yöntemlerin tekrarlanabilir, zararsız ve kolay ulaşılabilir olması nedeniyle KTS tanısında umut vaadeden bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna varılabilir.
Primer hipotiroidizimde elektromiyografik değişikliklerin değerlendirilmesi
Tiroid hastalıkları dünyada ve ülkemizde yaygın olarak rastlanan bir hastalık grubudur. Bu konuda yapılan çalışmalar Türkiye'de toplumun önemli bölümünde tiroid hastalığı veya riski bulunduğunu ortaya koymaktadır. Tiroid hormon eksikliği vücuttaki tüm organ ve dokuları etkiler. Bu nedenle eksikliğinde çok çeşitli semptomlar görülebilir. Hipotiroidizm, birçok sistem gibi nöromuskuler sistemi de etkileyerek nörolojik belirti ve semptomlara yol açar. Erişkinlerde en sık görülen semptomlar; kolay yorulma, halsizlik, çabuk üşüme, kilo artışı, kabızlık, menstrüel düzensizlik ve kas kramplarıdır. Bu retrospektif çalışmada, primer hipotiroidizm tanılı, serum TSH değeri 10uIUm/L ve üzeri olan hastalar ile tiroid fonksiyonları normal olan, polinöropatiye yol açacak hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubunun nörolojik semptomlar ve elektromyografik (EMG) bulgular açısından karşılaştırılması amaçlandı.
Paratiroid adenomu tanılı hastalarda klinik, laboratuar ve görüntüleme bulgularının birbiriyle ilişkisi
Amaç: Paratiroid adenomu saptanmış ve opere edilmiş hastalarda klinik, laboratuar, radyolojik ve histopatolojik bulguların incelenmesi ve bu bulguların birbirleriyle ilişkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Ocak 2010 – Aralık 2016 tarihleri arasında, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda primer hiperparatiroidi ön tanısı ile takip edilen 169 hasta incelendi. Histopatolojik sonuçları paratiroid adenomu olarak saptanmış olan ve cerrahi tedavisi başarılı olarak değerlendirilen 71 hasta ise ayrı olarak ele alındı. Hastaların başvuru semptomları, eşlik eden hastalık varlığı, USG bulguları, sintigrafi sonuçları, direkt grafileri, KMY ölçümleri, ameliyat raporları, patoloji raporları, biyokimyasal parametreler(intakt PTH, serum kalsiyum, albumin, fosfor, kreatinin, alkalen fosfataz, D vitamini, TSH, sT4, sT3, kalsitonin, 24 saatlik idrarda kalsiyum, 24 saatlik idrarda kreatinin ) için dosyalarda kayıtlı olan veriler incelendi. Bulgular: Paratiroid adenomu olan 71 hastanın 62'si(%87) kadın ve 9'u(%13) erkekti. Ortalama yaş 52 yıl olarak saptandı. Hastaların %35'i asemptomatik olarak başvurmuştu. Semptomatik hastalarda en sık görülen başvuru sebepleri halsizlik(%24) ve kemik ağrısı(%18) idi. Nefrolitiazis sıklığı %10 olarak saptanırken, patolojik fraktür olan hasta yoktu. El grafisi incelemelerinde %34 oranında subperisotal rezorpsiyon saptandı. Ön kol KMY ölçümlerinde %37 oranında osteoporoz görüldü. Hasta grubumuzda pankreatit vakası olmadığı tespit edildi. Eşlik eden hastalıklar arasında en sık hipertansiyon(%28), diabetes mellitus(%18) ve multinodüler guatr(%18) olduğu görüldü. Papiller tiroid karsinomu ile paratiroid adenomu birlikteliği %12,7 olarak saptandı ve %36 hastada aynı zamanda tiroidektomi de yapıldığı görüldü. Hastaların 2'sinde MEN1 sendromu ve 1'inde MEN2A sendromu vardı. D vitamini eksikliğinde serum intakt PTH düzeyinde anlamlı bir artış mevcuttu(p=0,010). İlk başvuruda bakılan serum intakt PTH ve kalsiyum düzeyi ile paratiroid adenomu boyutu arasında pozitif korelasyon mevcuttu(sırasıyla p=0,005, p=0,000). Ayrıca adenom ağırlığı ile serum intakt PTH düzeyi arasında da pozitif korelasyon saptandı(p=0,030). Sadece 1 hasta normokalsemik primer hiperparatiroidi tanımına uygundu. Serum Ca/P ile PTH düzeyi arasında pozitif korelasyon saptandı(p=0,037). Boyun USG incelemesinin paratiroid adenomu saptamada duyarlılığı %86,5 iken, 99mTcSestamibi sintigrafinin %92,6 olarak tespit edildi. USG ve 99mTcSestamibi sintigrafi sonuçlarının birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğu görüldü. Sonuç: PHPT tanılı hastalarda osteoporoz ve nefrolitiazis en sık spesifik bulgulardı; ancak rutin taramalarda hiperkalsemi saptanması halinde, asemptomatik PHPT tanısı da akla gelmelidir. Başvuruda bakılan serum kalsiyum ve PTH düzeyi adenom boyutu hakkında fikir verebilir. PHPT ön tanısı ile tetkik edilen hastalarda mutlaka serum D vitamini düzeyine de bakılmalıdır. Paratiroid görüntülemesinde USG ve 99mTcSestamibi sintigrafi birlikte kullanılmalıdır. Paratiroidektomi öncesi değerlendirmede tiroid bezi de dikkatle incelenmelidir. Serum Ca/P ile intakt PTH düzeyi arasında pozitif korelasyon saptanmış olması normokalsemik hastalarda PHPT için tanısal ipucu verebilir. Bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Subklinik tiroit hastalıklarında etiyoloji ve klinik seyir
Giriş: Serum tiroit-stimulan hormon (TSH) ölçüm yöntemlerinde 1960'larda radioimmunoassay metodolojisine dayanan testlerin geliştirilmesi ile anormal TSH ve normal sınırlarda T3 ve T4 konsantrasyonuna sahip hasta grupları tanımlandı. Serum TSH konsantrasyonunun referans aralığının dışında olduğu, tiroksin ve triiodotironin konsantrasyonlarının normal olduğu durum subklinik tiroit hastalığı olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışma klinik pratikte sıkça karşılaşılan subklinik tiroit hastalıklarının klinik özellikleri ve doğal seyirlerine dair bilgi edinmek amacıyla düzenlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Aralık 2013 - Temmuz 2014 tarihleri arasında endokrinoloji polikliniğine başvuran, 31 subklinik hipotiroidizm ve 73 subklinik hipertiroidizm hastası dahil edildi. Hastalar mutlak endikasyonlar dışında tedavi verilmeksizin takip edildi. Hastaların sonuçları yüzde, ortalama, ortanca, minimum görülen değer ve maksimum görülen değer olarak ifade edildi. İstatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 20.0 yazılımı kullanılmıştır. Bazal TSH ve lipid profili değerlerinin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi, eşleştirilmiş örneklemler t-testi ve Wilcoxon testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya 104 hasta alındı. Hastaların 73'ü (% 70,2) subklinik hipertiroidizm, 31'i (% 29,8) subklinik hipotiroidizm ile takip edildi. Tüm hastaların % 16,3'ünde (n:17) anti-tiroglobulin antikorları; % 31,7'sinde (n: 33) anti-TPO antikorları pozitif bulundu. Subklinik hipertiroidizm grubunun % 23'ünde anti-TPO, %11'inde anti-tiroglobulin antikorları pozitif bulundu. Subklinik hipertiroidizm grubunda hastaların bazal serum TSH değerleri ortalaması 0,18 mIU/L (% 95 CI 0,162- 0,2088 mIU/L; min: 0,01mIU/L, maks: 0,33mIU/L), normal dağılıma uymayan bu değerlerin ortancası ise 0,22mIU/L idi. hesaplandı. Bazal serbest T3 değerleri ortalaması 3,13 pg/ml (% 95 CI 3,02-3,23pg/ml; min: 2,28 pg/ml, maks:4,23 pg/ml), bazal serbest T4 değerler ortalaması 0,87 ng/dl (% 95 CI 0,8487-0,9036 ng/dl; min:0,5 ng/dl, maks: 1,12 ng/dl) hesaplandı. Subklinik hipertiroidizm grubunda hastaların %49,3'ünün 6 aylık takip süresinde spontan iyileştiği görüldü. Subklinik hipertiroidizm grubunda bazal TSH değerlerinin ortancalarının tedavisiz iyileşen grup ile tedavi başlanan veya subklinik hipertiroidi tablosunda devam eden hastalardan oluşan gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Mann-Whitney U testi p değeri: 0,026). Subklinik hipertiroidizm grubundan spontan iyileşen hastaların hastalık sırasında ve iyileşme sonrasında tekrarlayan ölçümlerindeki lipid profili değerlerinin ortancaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Subklinik hipertiroidizm grubundaki 24 hastada (% 32,9) otonom fonksiyon gösteren nodül veya nodüller saptandı. 12 hastanın (% 16,4) subklinik hipertiroidizm etiyolojisinde Graves hastalığı; 7 hastanın (% 9,6) etiyolojisinde ise subakut tiroidit olduğu düşünüldü. 3 hastada (% 4,1) Hashitoksikoza bağlı subklinik hipertiroidizm saptandı. Subklinik hipotiroidizm grubunda hastaların bazal serum TSH değerleri ortalaması 6,85 mIU/L (% 95 CI 6,4331-7,2598 mIU/L; min: 5,5 mIU/L, maks: 9,23 mIU/L), normal dağılıma uymayan bu değerlerin ortancası ise 6,7 mIU/L hesaplandı. Bazal serbest T3 değerleri ortalaması 2,98 pg/ml (% 95 CI 2,8315 - 3,1433 pg/ml; min: 1,97 pg/ml, maks: 3,8 pg/ml), bazal serbest T4 değerler ortalaması 0,79 ng/dl (% 95 CI 0,747 - 0,8317 ng/dl; min: 0,61 ng/dl, maks: 1,13 ng/dl) hesaplandı. Subklinik hipotiroidizm grubunda anti-TPO antikorlarının saptanma sıklığı % 51,6, anti- tiroglobulin sıklığı % 29 hesaplandı. 6 aylık takip süresi boyunca hastaların % 51,6'sı tedavisiz normal tiroit fonksiyonlarına döndü. Subklinik hipotiroidizm grubunda bazal TSH değerlerinin ortancalarının tedavisiz iyileşen grup ile tedavi başlanan veya subklinik hipotiroidi tablosunda devam eden hastalardan oluşan gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Subklinik hipotiroidizm grubundan spontan iyileşen hastaların, hastalık sırasında ve iyileşme sonrasında tekrarlayan ölçümlerindeki lipid profili değerlerinin ortancaları arasında fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Subklinik hipotiroidizm grubundaki 16 hastanın (% 51,6) etiyolojisinde Hashimoto tiroiditi olduğu düşünüldü. Tartışma ve Sonuç: Subklinik hipotiroidizm ve subklinik hipertiroidizm aşikar tiroit hastalıklarına benzer bulgular verebilir. Subklinik tiroit hastalıklarının tedavi edilip edilmemesi kararında, tedaviden görülecek fayda ve tedavi verilmemesi durumunda hastalığın doğal seyri göz önünde bulundurulmalıdır. Çalışmamızda saptadığımız yüksek spontan iyileşme oranları, bu hastaların kardiyak patolojilerin varlığı veya gebelik gibi mutlak endikasyonlar dışında tedavi edilmeden takip edilmesi gerektiğini gösterir. Kısa süreli subklinik tiroit fonksiyon bozukluğunun metabolik sonuçları, çalışma sonuçlarımıza göre, aşikar tiroit hastalıklarında olduğu kadar kesin değildir. Kalıcı subklinik tiroit hastalığının takip ile doğrulandığı hastalarda, etiyoloji ve semptomlar tedavi için yol gösterici olmalıdır. Anahtar Kelimeler: Subklinik tiroit hastalık, hipertroidizm, hipotroidizm, anti-TPO, TSH
Hipotroidi, subklinik hipotroidi hastaları ve ötroid bireylerde dehidroepiandrosteon sülfat, dheas/kortizol oranı, depresyon, ankisiyete ve benlik saygısı değerlerinin karşılaştırılması
Tiroid hastalıkları bazı psikiyatrik hastalıkların gelişiminde katkı sağlayabilir. Hipotiroidi ve subklinik hipotiroidi hastaları değerlendirildiğinde birçok psikiyatrik hastalık ile birlikte görüldüğü tespit edilmiştir. DHEAS ve kortizol böbrek üstü bezinden salgılanan hormonlardır. Hipotiroidi ve subklinik hipotiroidi hastalarında normal hastalara göre DHEAS düzeyi farklı seyredebilmektedir. Ayrıca tiroid hormon anormallikleri çeşitli psikiyatrik hastalıklar ile ilişkili olabilir. Bununla birlikte tiroid hormon anormalliklerinin, DHEAS düzeyinin farklılaşmasına neden olduğunu ortaya koyan çeşitli çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada, DHEAS, DHEAS/kortizol oranı sonuçları ile hipotirodi ve subklinik hipotiroidisi olan hastalardaki psikiyatrik hastalıkların düzeyini belirlemek ve sağlıklı bireyler ile hasta bireyler arasındaki farkları ortaya koymak amaçlanmaktadır. Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran50 hipotiroidi, 50 subklinik hipotriodisi olan hasta ve 50 sağlıklı birey olmak üzere toplam 1500 olgunun dahil edildiği çalışmada; Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Ölçeği kullanılmıştır. Bununla birlikte hastaların boy, kilo, bel çevresi, distolik ve diyatolik basınçları da kaydedilmiştir. Araştırma bulgularına göre, hipotiroidi grubunun BMİ'si ötiroidi grubundan anlamlı derecede yüksektir. Ötiroid grubunun DHEAS,DHEAS/kortizol, T3 ve T4 düzeyleri diğer gruplarınkinden anlamlı derecede yüksek iken; yine aynı grubun kortizol düzeyi diğer gruplarınkinden anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Hipotiroidi grubunun TSH düzeyi diğer gruplarınkinden anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Hipotiroidi grubunun depresyon ve anksiyete puanları subklinik hipotiroidi ve ötirod grubundan; subklinik hipotiroidi grubunun depresyon ve anksiyete puanları ötiroid grubundan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte, hipotiroidi grubunun benlik saygısı puanı subklinik hipotiroidi ve ötirod grubundan; subklinik hipotiroidi grubunun depresyon puanı ise ötiroid grubundan anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Tiroid hastalıkları tanısında TSH ölçümü baz alındığından; her üç grup TSH değerleri göz önüne alındığında; TSH seviyelerindeki artış depresyon ve anksiete puan ortalamaları ile pozitif yönde ilişki gösterir iken benlik saygısı puan ortalamaları ile negatif yönde ilişkili bulunmuştur.
Hipotiroidili olgularda thydqol (underactive THYRQOD-dependent quality of life questionnaire) yaşam kalitesi ölçeğinin Türkçe'ye uyarlanması ve Türkçe sürümünün geçerliliğinin ve güvenirliliğinin sınanması
Bu araştırmada, ThyDQol yaşam kalitesi ölçeği, dilimize çevrilerek hipotiroidisi olan hastalarda geçerliliğinin ve güvenilirliğinin sınanması amaçlanmıştır.Araştırmaya, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Polikliniği'ne başvuran 90 gönüllühipotiroidi hastası alındı. Hastalardan ThyDQol-TR yaşam kalitesi ölçeğini tamamlaması istendi. Geçerlilik ve güvenilirlik analizinde ölçeğin dağlım özellikleri, güvenilirlik ve geçerlilik göstergeleri ortaya kondu. Yapı geçerliliği değerlendirmesi ile orijinal ölçeğe iyi uyum gösteren ThyDQoL ölçeğinin iç tutarlılığı yükseksaptandı, olası problemli soru saptanmadı. Ölçüt geçerliliğideğerlendirmesinde hastalığa özel sağlık sorusu ile ölçek skorları arasında korelasyon saptandı ve uygun incelemeler sonucunda da değişime duyarlı olarak değerlendirildi.Bu araştırma ile Türkçe dilinde geçerliliği ve güvenilirliği sınanan ThyDQoL-TR ölçeğininin, klinik çalışmalarda, ülkemizdeki hipotiroidi hastalarının yaşam kalitelerinin değerlendirilmesinde kullanabileceği düşüncesindeyiz.
2008-2018 yılları arasında ulusal doğuştan hipotiroidi taramasından, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalına yönlendirilen hastaların klinik, laboratuar ve prognostik özellikleri ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç : Doğuştan hipotiroidi (DH) günümüzde hala çocuklarda önlenebilir mental retardasyonun en sık sebeplerindendir. Kalıcı veya geçici hipotiroidi tablolarıyla karşımıza çıkabilir. Bu çalışmada; ulusal taramadan ve yenidoğan merkezlerinden yönlendirilen doğuştan hipotirodi hastaların etyolojilerinin ve prognozlarının izlemi planlandı. Bu şekilde; bölgemize özgü olarak doğuştan hipotiroidi taramasının etkinliği ve sonuçlarının çıkarılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalı'nda 2008-2018 yılları arasında ulusal doğuştan hipotiroidi taramasından tarafımıza yönlendirilen 132 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların yaşı, boyu, kilosu, sT4, TSH, tiroglobulin, idrarda iyot konsantrasyonu, tiroid ultrasonografi, başvuru yaşı, başvuru ilaç kullanımı, premature ve miad doğum, klinik bulguları, tedavi dozları, tedavi süresi, tedavi kesilmişse kesim tarihindeki yaşı hastaların dosyalarından retrospektrif olarak tarandı. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 22 istatistik paket programı kullanılarak çözümlendi. Nominal değişkenleri tanımlarken sayı ve yüzdeler, sayısal değişkenleri tanımlarken ortalama, standart deviasyon, en düşük ve en yüksek değerler kullanıldı. Anlamlılık düzeyi 0,05 kabul edildi. Bulgular: Kız oranı erkek oranından fazla bulundu. Geçici DH, kalıcı DH ya göre daha yüksek oranda bulundu. Etyolojik dağılımda; hem kalıcı hem geçici DH arasında en önde iyot yüksekliği saptandı. Kalıcı DH etyolojisinde en sık neden olarak tiroid disgenezisi saptandı. Klinik bulgular arasında en sık semptom sarılık bulundu. Kalıcı DH'li grupta tiroid volümünün daha düşük olduğu saptandı. Kalıcı DH'li grupta tiroglobulin düzeyleri anlamlı düzeyde daha düşük saptandı. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma; ülkemiz için iyot eksikliğinin yanında iyot yüklenmesinin de önemli bir sorun olduğunu ve tüm doğuştan hipotiroidi nedenleri arasında birinci sırada olduğunu çarpıcı olarak göstermektedir. Önerilmemesine rağmen; bebeğe (göbek bakımı) ve anneye doğum öncesi ve sonrası uygulanan iyot içerikli solüsyonlar, iyot yüklenmesine neden olmaktadır. Bu nedenle yenidoğan bebekler için ciddi bir sorun yaratan bu durumu önlemek adına ülke genelinde politikalar geliştirmek gerekmektedir. Çoğu merkezde, çalışılmayan idrarda iyot düzeyi mutlaka ölçülmelidir. Bu şekilde; sorunun tespiti yanında başlanacak tedavinin daha erken dönemde kesilebilme şansıda olacaktır. Anahtar Kelimeler: Doğuştan hipotiroidi, tiroid disgenezisi, iyot eksikliği, iyot yüklenmesi
Tiroid disgenezisine bağlı konjenital hipotiroidili çocuklarda PAX-8, TTF-1 VE TTF-2 gen polimorfizmlerinin rolü
Amaç: Tiroid disgenezisine bağlı konjenital hipotroidi tanısı almış çocuklarda PAX-8, TTF-1 ve TTF-2 gen polimorfizmlerinin rolünün olup olmadığının araştırılması hedeflenmektedir. Çalışılan polimorfizmlerin bir fonksiyonu olup olmadığının belirlenmesi hastalığın tanı, tedavi ve patogeneziyle ilgili araştırma ve uygulamalara yeni açılımlar sağlayabilecek ve konjenital hipotroidinin önlenmesi ve yeni tedavi hedeflerinin belirlenebilmesi ile ilgili önemli bilgiler verecektir.Materyal ve Metod: Bu çalışma 100 hasta, 100 kontrol grubu olmak üzere toplam 200 çocuk ile yapıldı. Tüm hastaların tanı yaşı, cinsiyet, TSH düzeyi, sT4 düzeyi, tiroglobülin düzeyi, ultrasonografi bulguları kaydedildi. Hasta ve kotrol grubundan alınan kanlardan öncelikle DNA eldesi yapıldı. TTF1 (rs3739914), TTF1 (2054238), TTF2 (rs998532) ve PAX8 (rs80049915) gen bölgelerinin PCR yöntemiyle çoğaltılması işlemi yapıldı. DNA dizileme işleminin ardından her gen bölgesi için SNP (single nucleotide polimorphism) değişimi olan diziler tespit edilmiştir.Sonuçlar: TTF1 (rs3739914) gen bölgesinde 100 hasta ve 100 kontrol grubunda polimorfizim saptanmadı. TTF1 (2054238 C/T) gen bölgesinde 76 hastada polimorfizm saptanmadı, 24 hastada CT heterozigot mutasyonu saptandı. Kontrol grubunun 80'inde polimorfizm saptanmadı, 20'sinde CT heterozigot mutasyonu saptandı. TTF1 (2054238 C/T) gen polimorfizminin hastalık için bir risk faktörü olmadığı görüldü (odds=0,766[0,387-1,518], p=0,445). TTF-2 (rs998532) gen bölgesinde 94 hastada polimorfizm saptanmadı, dört hastada GA heterozigot mutasyonu saptandı, iki hastada GG homozigot mutasyonu saptandı. Kontrol grubunda 96 hastada polimorfizm saptanmadı, dört hastada GA heterozigot mutasyon saptandı. TTF-2 (rs998532) gen polimorfizminin hastalık için bir risk faktörü olmadığı görüldü (odds=0,707[0,189-2,641], p=0,606). PAX8 (rs80049915) gen bölgesinde 100 hasta ve 100 kontrol grubunda polimorfizim saptanmadı.Yorum: Tiroid disgenezisine bağlı konjenital hipotiroidili çocuklarda PAX-8, TTF-1 ve TTF-2'nin sık görülen SNP gösteren bölgelerinde hastalıkla ilişkili polimorfizm saptanmadı.Anahtar Kelimeler: Çocuk, Disgenezis, Genotip, Konjenital hipotiroidi.
Aşikar ve subklinik hipotiroidi hastalarında serum total sialik asit düzeyleri ve ateroskleroz risk faktörleri ile ilişkisi
Aşikar veya subklinik hipotiroidinin (SH) aterogenez ile ilişkili olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Serum total sialik asit (SA) konsantrasyonu ateroskleroz ve kardiyovasküler hastalıklar açısından güncel bir risk göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Çeşitli aterosklerotik hastalıklarda normalden daha yüksek olduğu ve bunlarda aterojenik risk faktörleri ile korele olduğu çeşitli gösterilmiştir. Son yıllarda üzerinde durulan ve yoğun bir şekilde çalışılan total SA düzeylerinin aşikar ve subklinik hipotiroidide nasıl etkilendiğine dair ve bunun diğer ateroskleroz risk faktörleriyle ilişkisini inceleyen araştırma yoktur. Bu nedenle, bu çalışmada aşikar ve subklinik hipotiroidide serum total SA düzeyleri ölçülmesi ve ateroskleroz risk faktörleri ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya 18-50 yaş arası, bilinen kardiyovasküler risk faktörü olmayan, yeni tanı almış, henüz tedavi edilmemiş 60 hipotiroid (35 subklinik ve 25 aşikar hipotiroidi) ve 30 ötiroid kişi dahil edildi. En az 8 saatlik açlığı takiben kan örnekleri alındı ve rutin biyokimyasal tetkiklerle birlikte ortalama trombosit hacmi (MPV), TSA, serum homosistein ve hsCRP ölçümleri yapıldı. Hastaların tiroid ultrasonografileri yapıldıktan sonra karotis arter KİMK ölçümleri gerçekleştirildi.Aterogenez risk faktörleri açısından iki grup karşılaştırıldığında DKB (70.2±6.9 ve 76.4±10 mmHg, p= 0,001), KİMK (0.58±0.06 ve 0.62±0.12 mm, p=0,046), Total-K (176.5±31.4 ve 203.7±50.6 mg/dL, p=0,003), LDL-K (107.6±25.9 ve 128.5±41.2 mg/dL, p=0,004), TG (82.4±41.6 ve 128.1±82.9 mg/dL, p=0,001) düzeyleri hastalar lehine anlamlı derecede artmış bulundu. Yine aterogenenezle ilgili diğer ölçütlerden SKB, ürik asit, hs CRP ve homosistein düzeyleri de hasta grubunda yüksekti. Ancak istatistiksel anlamlılık kazanmamıştı. Hipotiroidili hastalarda serum total SA düzeyi kontrol grubundan yüksek bulunmuş ancak aradaki fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır.Hasta grubunda KİMK ile SA arasında orta dereceli pozitif korelasyon saptandı (p=0,002 r=0,385). Yine SA ile ürik asit arasında orta dereceli pozitif korelasyon saptandı (p=0,03 r=0,292).SH hastalarında SA ile KİMK arasında (p=0,005 r=0,464) Hipotiroidi hastalarında ise SA ile hsCRP arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,04 r=0,407).Çalışmamızda hipotiroidili hastalarda birçok aterogenez risk göstergesi kontrol grubundan yüksek bulunsa da bunlardan bir kısmı (sialik asit dahil) istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır. Bununla birlikte SA'in hasta grubunda KİMK, hsCRP ve ürik asit gibi bazı belirteçlerle korelasyon göstermesi SA'in hipotiroidili hastalarda bir aterogenez göstergesi olarak kullanılabileceği fikrini akla getirmektedir. Ancak bu konuda yeterli kanıt verebilecek prospektif, geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Hashimoto tiroiditi olan vakalarda tiroid hormon düzeylerinin osteoprotegerin/RANKL dengesi ve kemik döngüsü üzerine etkisi
Tiroid hormonları, kemik üzerine direkt etkisi olan ajanlardır. Hipotiroidide kemik döngüsünde yavaşlama ve artmış kırık riski söz konusudur. Son yıllarda, otoimmün hastalıkların da kemik döngüsü üzerine etkisi olduğuna dair çalışmalar bildirilmektedir. Kemik döngüsünde anahtar rol oynadığı düşünülen sistem ise Osteoprotegerin (OPG) / Reseptör aktivatör nükleer kappa B ligand (RANKL) yolağıdır. Osteoklastojenik bir sitokin olan interlökin-6 (IL-6)?nın da etkisini indirekt olarak OPG/RANKL dengesini bozarak gösterdiği düşünülmektedir. Hashimoto hastalığı gibi otoimmün olduğu bilinen bir hastalıkta, otoimmünitenin ve hastalığın sonucunda ortaya çıkan hipotiroidinin kemik döngüsünü nasıl etkilediğini araştırdığımız çalışmamıza, premenopozal 30 hipotiroid ve 30 ötiroid Hashimoto hastası ve 20 premenopozal sağlıklı kontrol dahil edildi. Tüm grupta OPG, RANKL ve IL-6 düzeyleri, kemik yapım göstergeleri olan osteokalsin (OC), prokolajen tip I N propeptide (PINP), alkalen fosfataz (ALP) ve kemik yıkım göstergeleri olan tip 1 kollajen C telopeptid (CTX) ve tartrat rezistan asit fosfataz izoform 5b (TRAcP 5b) düzeyleri ölçüldü. Çalışmamızda, TRAcP 5b, CTX ve OC düzeylerinin hipotiroid Hashimoto vakalarında diğer iki gruba göre düşük, ALP düzeylerinin benzer, PINP?nin ise yüksek olduğunu bulduk. Hem hipotiroid hem de ötiroid Hashimoto hastalarında OPG düzeylerinin birbirine benzer şekilde sağlıklı kontrol grubuna oranla yüksek, RANKL düzeylerinin ise düşük olduğunu, OPG düzeylerinin TSH ile pozitif korelasyon gösterdiğini tespit ettik. IL-6 düzeylerinin hipotiroid Hashimoto grubunda ötiroid Hashimoto grubuna ve sağlıklı kontrollere göre düşük olduğunu gördük. Hashimoto hastalığı varlığının RANKL/OPG oranı, bu oranın da kemik döngüsü üzerine bağımsız bir etken olduğunu saptadık. Çalışmamızın, literatürde tiroid disfonksiyonu ile kemik döngüsü ilişkisini araştıran diğer çalışmalara kıyasla güçlü yönü, mekanizmada rolü olabilecek birçok farklı parametrenin bir arada değerlendirilmiş olmasıdır. Çalışmanın bir diğer özelliği ise tiroid disfonksiyonunun yanında tiroid otoimmünitesinin etkisinin de araştırılmış olmasıdır. Bu bulgu çalışmamızın orijinal özelliğini teşkil etmektedir. Literatürde, hipotiroidinin etkisinden bağımsız olarak sadece tiroid otoimmünitesinin kemik döngüsü göstergeleri üzerine etkisini araştıran bir çalışmaya rastlamadık. Sonuç olarak, premenopozal hipotiroid Hashimoto hastalarında kemik döngüsünün olumsuz etkilendiğini ve bu etkinin muhtemelen OPG/RANKL sistemi üzerinden olduğunu düşünmekteyiz.