Hipertansiyon
Bu konu başlığı altında 314 tez
Deneysel hipertansiyon modelinde agomelatinin arteriyel kan basıncı ve kardiyak yeniden şekillenme üzerine etkisinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Agomelatinin hipotansif etkilerinin altında yatan mekanizmalar ve kardiyak yeniden şekillenme üzerine etkileri tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı, NOS inhibisyonu ile oluşturulan deneysel hipertansiyon modelinde agomelatinin arteriyel kan basıncı ve kardiyak yeniden şekillenme üzerine olası etkisinde NO/cGMP, HSP90 ve antioksidan mekanizmaların rolünü araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Spraque-Dawley türü 32 adet yetişkin erkek sıçan Kontrol (K), Agomelatin (AGO), Hipertansiyon (HT) ve Hipertansiyon+Agomelatin (HT+AGO) olmak üzere dört gruba ayrıldı. HT ve HT+AGO gruplarının içme suyuna 6 hafta boyunca L-NAME 400 mg/L eklendi. Deneyin son iki haftası AGO ve HT+AGO gruplarına agomelatin (40 mg/kg/gün) intraperitonal olarak verildi. Serum ve sol ventrikülde eNOS, cGMP ve HSP90 düzeyleri ELISA yöntemiyle, NO düzeyi spektrofotometrik yöntemle incelendi. Sol ventrikül dokusunda ERK1/2 ve p-ERK1/2 western blot ve immünohistokimyasal yöntemlerle, MDA ve GSH düzeyleri ise spektrofotometrik yöntemle incelendi. Ayrıca sol ventrikül kardiyomiyosit çapları Hematoksilen Eozin ile boyanarak belirlendi. Bulgular: Sistolik kan basıncı HT grubunda ilk haftadan itibaren K grubuna göre yükselirken (p<0,001), HT+AGO grubunda HT grubuna kıyasla azaldı (p<0,001). HT+AGO grubunda, serum eNOS, NO ve cGMP düzeyleri ile sol ventrikül GSH düzeyleri HT grubuna göre yüksek bulundu (tümü p<0,05). Serum HSP90 düzeyi ise HT+AGO grubunda K grubuna göre yüksek bulundu (p<0,05). Sol ventrikül dokusunda p-ERK1/2 / ERK1/2 oranı HT grubunda K grubuna göre yüksek (p<0,01) ancak HT+AGO grubunda HT grubuna göre düşük bulundu (p<0,05). Sol ventrikül kardiyomiyosit çapı HT ve HT+AGO gruplarında, K ve AGO gruplarına göre yüksekti (tümü p<0,01). Sonuç: Agomelatinin arteriyel kan basıncı üzerine azaltıcı etkisinde NO-cGMP yolağı ve HSP90 düzeyi artışı rol oynamaktadır. Agomelatin, kardiyak dokuda GSH düzeyinde yükselmeye neden olarak antioksidan etki ve ERK1/2 protein aktivasyonunu azaltarak antihipertrofik etki oluşturabilir. Ancak bu etkiler sol ventrikülde morfolojik düzeyde belirgin değişime neden olmamıştır.
Lüleburgaz'da özel bir hastaneye başvuran yetişkin bireylerin kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri ve kardiyovasküler hastalıklar bilgi düzeyleri ile yeme tutumları arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Kardiyovasküler hastalıklar nedeniyle gerçekleşen ölümler dünyada ve ülkemizde tüm ölüp sebepleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Kardiyovasküler hastalıkların erken dönemde önlem alınabilmesi için risk faktörlerinin ve farkındalık seviyelerinin tespit edilmesi çok önemlidir. Bu çalışmada, Lüleburgaz'da özel bir hastaneye başvuran yetişkin bireylerin kardiyovasküler hastalıklar risk faktörlerini ve kardiyovasküler hastalık bilgi düzeylerini belirlemek ve yeme tutumları arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma, Lüleburgaz'daki Özel bir Hastaneye herhangi bir nedenle başvuran 18 yaş ve üzeri 240 gönüllü katılımcı ile yürütülmüştür. Yüz yüze yapılan çalışmada; veri toplamada Kardiyovasküler Hastalıklar Risk Faktörleri Bilgi Düzeyi Ölçeği (KARRİF-BD), on yıllık KVH riski (SCORE) hesaplama metodu ve Yeme Tutum Ölçeği (YTT-26) kullanılmıştır. Veriler bilgisayar ortamında SPSS 22,0 paket programı ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 40,94 ±13,61 yıl, %71,3'ü kadın, %55,8'inin eğitim durumu lise ve altında olup %70'i evlidir. Ortalama KARRİF-BD puanı 22,90±3,46, kardiyovasküler hastalık risk skoru 5,24±6,42 ve YTT-26 ölçek puan ortalaması 9,53±8,49 olarak tespit edilmiştir. Katılımcıların KARRİF-BD ölçek puanı ile cinsiyet, eğitim düzeyi, çalışma durumu, egzersiz yapma, tuz tüketimi, ailede KVH durumu arasında anlamlı farklılık belirlenmiştir. SCORE puan ortalamasına göre katılımcıların %16,3'ünün çok yüksek risk grubunda olduğu bulunmuştur. KARRİF-BD ölçek puanı arasında bir korelasyon saptanmamıştır. Katılımcıların %12,1'inin YTT-26' cut-off değeri olan 20 puanın üzerinde olduğu tespit edilmiştir. Katılımcıların SCORE puanları ile YTT-26 puanları arasında negatif yönde bir zayıf korelasyon saptanmış olup KARRİF-BD ölçek puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır Sonuç: Çalışmada katılımcıların KARRİF-BD ölçeği puan ortalamasının yüksek olmasına rağmen SCORE puanlarına bakıldığında %40'ının KVH riskinin yüksek risk sınıflamasında yer aldığı ve yaklaşık her sekiz kişiden birinin yeme tutumu açısından risk altında olduğu belirlenmiştir. Bu kapsamda koruyucu sağlık hizmetlerine öncelik verilmesi, izlemler ile riskleri belirlemek ve gerekli önlemleri almak önemli olacaktır.
Trakya Üniversitesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran erişkin hipertansif bireylerin tedaviye uyum ve yaşam değişikliği başarısının değerlendirilmesi
Bu çalışmada Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran erişkin hipertansiyon hastalarının yaşam tarzı değişikliklerini uygulamaktaki başarısı ve ilaç tedavisine uyum düzeyleri ve bunlar ile sosyodemografik özellikler ve hastalık ilişkili faktörlerin ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızın örneklemini Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran ve çalışmayı kabul eden erişkin hipertansiyon hastaları oluşturmuştur. Veriler 46 adet sorudan oluşan anket uygulanarak toplanmıştır. Anket formunda katılımcıların sosyodemografik özellikleri, hastalıkla ve hastalıkla ilişkili yaşam tarzı değişiklikleri ile ilgili 38 soru bulunmaktadır. Ek olarak 8 soru içeren Morisky İlaç Uyum Ölçeği katılımcılara uygulanmıştır. Araştırmaya katılan hastaların 110'u (65,9) kadın, 57'si erkek (34,1) ve yaş ortalamaları 56,8 olarak saptanmıştır. Katılımcıların beden kitle indeksleri ortalamaları 26,6 fazla kilolu; bel çevresi ortalaması kadınlarda ortalama 84, erkeklerde 98 olarak ideal değerlerin üzerinde saptanmıştır. Hipertansiyon tanısı aldıktan sonra katılımcıların 94'ünün (%56,3) tuz tüketimini azalttığı, 16'sının (%9,6) düzenli egzersiz yaptığı, 82'sinin (%49,1) kilo verdiği, sigara içenler arasında 7'sinin (%15) sigarayı bıraktığı, alkol kullananlar arasında 11'inin (%29,7) bıraktığı, 99'unun (%59,3) yağlı yiyecekleri azalttığı, 117'sinin (%70,1) taze sebze ve meyve tüketimini artırdığı saptanmıştır. Meslek grupları arasında işçilerin emeklilere göre zorlanma derecelerinin daha fazla olduğu saptanmıştır (p<0,05). Katılımcıların Morisky İlaç Uyumu Ölçeği skorlarına göre yarısından fazlasının (%51.5) düşük uyum gösterdiği saptandı.Sonuç olarak hipertansiyon hastalarının yaşam tarzı değişikliklerinde çalışanlar arasında daha fazla olmak üzere zorlandıkları ve ilaç tedavisine yarıdan fazlasının düşük uyum gösterdiği belirlenmiştir. Çalışmamız ülkemizde hipertansiyon yönetimine uyum konusunda yeni veriler eklemenin yanında uyumsuzluğa neden olabilecek faktörlerin belirlenebilmesi açısından önemlidir. Hipertansiyon hastalarının hem yaşam tarzı değişikliklerine hem de ilaç tedavisine uyumunu etkileyen faktörlerin incelenerek, sorunların tespit edilmesi, sorunlara ve tedaviye uyumu arttırmaya yönelik eğitim programlarının düzenlenmesinin yararlı olacağı düşünülmektedir.
Yeni tanı almış hipertansif hastalarda serum salusin alfa (α) ve salusin beta (β) düzeylerinin saptanması
Giriş: Hipertansiyon, belirli bir süre takip sonucunda elde edilen kan basıncı sonuçlarının 140/90 mmhg düzeyinin üstünde olmasıdır. Salusin-α ve salusin-β; endojen, multifonksiyonel, biyoaktif, hipotansif ve bradikardik etkili peptidler olup temel olarak kardiyovasküler sistemi etkilemektedirler. Salusin α' nın ateroskleroz oluşumunda inhibitör olduğu ve salusin β' nın ise aterosklerozu indüklediği; salusin β' nın salusin α ile kıyaslandığında oldukça zayıf bir etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Amaç: Biz bu çalışmamızda yeni tanı almış hipertansif hastalarda dipper ve nondipper gruplarda kanda salusin α ve salusin β düzeylerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza AKBİ ile DHT ve NDHT olduğu tespit edilen ve ilk kez HT tanısı konan 88 hasta dahil edildi. Yaşları ortalama 46 olan hastaların 37'si erkek, 51'i kadındı. Hastaların 47'si NDHT, 41'i DHT grubunda idi. Rutin biyokimya, hemogram, salusin α ve salusin β değerlerinin incelenmesi amacıyla kan alındı. Transtorasik Ekokardiyografi (TTE) ve 24 saat ayaktan AKBİ yapıldı. Bulgular: Dipper ve nondipper hipertansiyon grubu hastalar arasında yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, BKİ, Hemoglobin, TK, TG, HDL, LDL, Cr, TSH, Na, K, Ca ve AKŞ düzeyleri açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Non dipper hasta grubunda DHT grubuna göre kanda salusin α düzeyi anlamlı düşük bulundu (p=0.002), salusin β düzeyi ise anlamlı yüksek bulundu (p=0.001). Ekokardiyografik bulgular açısından değerlendirildiğinde; sol atrium çapı, aort kökü, diastolik ve sistolik çap, EF, E, A, E/A, DT, IVRZ, Septal E′-A′-S′, Lateral E′-A′-S′, E/Septal E′, E/Lateral E′ verileri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark (p≥0.05) bulunmadı. Nondipper hipertansiyon grubu hastalarda DHT grubu hastalara göre septum (p=0.012), arka duvar kalınlığı (p=0.019) ve LV kitlesi (p=0.034) anlamlı olarak fazla saptandı. Tansiyon Holter sonucunda: Klinik SKB-DKB, 24 saat SKB-DKB, Gündüz SKB-DKB, Gece SKB-DKB değerleri NDHT grubunda DHT grubuna göre anlamlı olarak fazla saptandı (p<0.05). Klinik SKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon, salusin β arasında pozitif korelasyon; 24 saat SKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon, salusin β arasında pozitif korelasyon; gece SKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon, salusin β arasında pozitif korelasyon; gece DKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon (p<0.05) saptandı. Sonuç: Bu çalışmada NDHT grubunda DHT grubuna göre salusin β düzeylerinin daha yüksek olduğu; salusin α düzeylerinin ise daha düşük olduğu görüldü. Normalde olması gereken gece kan basıncı düşüşünün olmaması ve yüksek kan basıncına daha fazla maruz kalmanın bu peptidlerin düzeylerindeki değişiklikte rolü olduğunu düşünmekteyiz. Aynı zamanda hipertansiyon tanısı almış bireylerin salusin α düzeylerini arttırmaya ve salusin β düzeylerini düşürmeye yönelik geliştirilecek yeni tedavi stratejileri ile morbidite mortalite açısından tehlikeli olan NDHT şeklindeki KB profilinin DHT profiline çevrilebileceğini belki de bu peptidlerin hipertansiyonun tedavisinde kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Perception of social support and compliance with treatmen in hypertensive patients
This study was planned to investigate the relationship between perception of social support and compliance with treatment in patients with hypertension. Between January 2016 and January 2017, 285 patients who were admitted to the Internal Medicine Outpatient Clinic and Internal Medicine Department of Marmaraereğlisi Public Hospital, followed up with the diagnosis of hypertension and accepted to participate in the study constituted the sample of the study. Data were collected by using the Patient Information Form, Multidimensional Scale of Perceived Social Support (MSPSS) and Medication Adherence Self-Efficacy Scale (MASES). The data were analyzed by parametric tests because the research data were suitable for normal distribution. Independent group t-test analysis was used for comparison of binary groups and ANOVA test was used for comparison of multiple groups. In order to test the relationship between the research variables, Pearson correlation analysis was performed. The mean age of the patients was 64.26±11.08 years, 64.2% were women, 81.1% were married and 67.7% were secondary and high school students. The mean total score of the patients in the Multidimensional Scale of Perceived Social Support was 81.65±21.81 and the total score obtained from the Medication Adherence Self-Efficacy Scale was 70.61±11.2. The mean scores were higher than the intermediate level. In the study, it was determined that compliance with treatment was affected by factors such as marital status, education, income level, the person he / she lived with, frequency of blood pressure measurement, tea-coffee consumption and diet (p<0.05). Also it was determined that social support was affected by factors such as education, how to drink antihypertensive drugs, frequency of blood pressure measurement, frequency of hypertension controls (p<0.05). According to research results, there was no significant correlation between perception of social support and compliance with treatment in patients with hypertension. Keywords: Hypertension, compliance with treatment, social support
Aile hekimliği polikliniğine başvuran hipertansiyon hastalarının sosyodemografik özelliklerinin ilaç tedavisi ve kronik hastalık uyumuna etkisi
Arteryal kan basıncının tekrarlayan ölçümlerle 140/90 mmHg üstünde olmasına hipertansiyon denir. Hipertansiyon kan basıncının devamlı yüksek seyretmesiyle kendini gösteren sistemik bir hastalık olup, çeşitli komplikasyonlara sebep olması ve toplumda sık görülmesi sebebiyle önemli bir sağlık sorunudur. Hipertansiyon olgularının tamamının %80-90'ı mekanizması kesin olarak belirlenememiş olan primer (esansiyel) hipertansiyondur. Geriye kalan %10-20'lik kısmı ise altta yatan ek bir hastalığa bağlı olarak meydana gelen sekonder hipertansiyondur. Hipertansiyon tedavisine başlama kriterleri sistolik ve diyastolik kan basıncı seviyeleri ve total KV risk seviyesine göre belirlenir. Hipertansiyonu kontrol altına alabilmek için ilaç tedavisi kadar yaşam tarzı değişiklikleri dediğimiz non-farmakolojik tedavide önemlidir. Bunların yanında diyabet, dislipidemi, abdominal obezite ve sigara gibi değiştirilebilir risk faktörleri de tespit edilmelidir. Hipertansiyonun kronik bir hastalık olması nedeniyle hastaların hipertansiyonla birlikte yaşamayı öğrenmeleri gerekmektedir. Bu nedenle hastaların hipertansiyona uyum sağlarken hangi alanda zorlandıklarını belirlemek önemlidir. Hipertansiyon tedavisindeki başarıyı arttırabilmek amacıyla doğru ilaç tedavisinin seçilmesi kadar, bu tedaviye hastaların ne kadar uyum gösterdiği tespit edilmelidir. Birinci basamakta hastaların almakta oldukları tedavilerin etkinliğini arttırmak amacıyla hastaların ilaç tedavisi uyumları ve kronik hastalıklara uyumları açısından hızlı bir değerlendirme yapılması mümkündür. Çalışmamız Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine Nisan 2021-Temmuz 2021 tarihleri arasında başvuran 106 hipertansiyon hastasının sosyodemografik özelliklerinin ilaç tedavisi ve kronik hastalıklara uyumunu değerlendirmek amacıyla yapıldı. Çalışmamızda hastalarımızın %63,2'si ilaç tedavisine düşük uyum göstermekteydi. İlaç tedavisine yüksek uyum gösteren hastaların hipertansiyona fiziksel, sosyal ve psikolojik uyumlarının da anlamlı derecede yüksek olduğu sonucuna varılmıştır.Literatüre baktığımızda uyuma etki eden birçok neden tanımlanmıştır. Ancak sonuçlar çelişkidir. Benzer çalışmaların birinci basamakta ve daha çok katılımcı ile yapılabilmesi hastaların tedaviye uyumunu ve yaşam kalitesini arttırabilmek adına önemlidir.
Hipertansiyonu olan hastalarda tüm vücut vibrasyonu ve kuvvetlendirme egzersizlerinin karotis intima media kalınlığına ve kas mimarisine etkisi
Çalışmamız, hipertansif hastalarda tüm vücut vibrasyonu ve kuvvetlendirme egzersizlerinin hemodinamik yanıtlara, karotis intima media kalınlığına, kuadriseps femoris kas kuvvetine ve mimarisine etkisini araştırmak amacıyla planlanmıştır. Çalışmamıza 30-59 yaş aralığında; evre 1 ve evre 2 hipertansiyon tanılı 47 hasta dahil edilmiştir. Hastalar tüm vücut vibrasyonu egzersizi grubu (TVVE), kuvvetlendirme egzersizi grubu (KE), tüm vücut vibrasyonu ve kuvvetlendirme egzersizi grubu (TVVE+KE) ve kontrol grubu (KG)'na ayrılmıştır. Egzersizler 6 hafta, haftada 3 gün gerçekleştirilmiştir. Egzersiz protokolü; squat, mini squat, parmak ucunda mini squat, sağ ve sol öne adım alma pozisyonlarından oluşmaktadır. TVVE'de, egzersizler statik ve 3 set 30-60 saniye, TVVE+KE ve KE'de egzersizler dinamik ve 3 set 15 tekrar gerçekleştirilmiştir. Hastaların demografik verileri, sistolik kan basıncı (SKB), diyastolik kan basıncı (DKB), kalp hızı (KH), saturasyon, solunum frekansı (SF), karotis intima media kalınlığı (KİMK), kuadriseps femoris kas kuvveti ve mimarisi (kas kalınlığı, kas pennasyon açısı, kas kesit alanı) değerlendirilmiştir. SKB, DKB, saturasyon, kuadriseps femoris kas kuvveti ve kas mimarisi parametrelerinde TVVE, KE ve TVVE+KE'de, KH parametresi KE'de, SF ve KİMK parametreleri TVVE ve TVVE+KE'de anlamlı iyileşme gösterilmiştir (p<0,05). Grupların etkileri karşılaştırıldığında TVVE, KE ve TVVE+KE'de KG'na göre istatistiksel olarak daha etkili olduğu belirlenmiştir (p<0,0083). Sağ vastus medialis kas pennasyon açısı hariç diğer parametrelerde TVVE, KE ve TVVE+KE arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,083). Çalışmamız hipertansif hastalar için TVVE ve KE eğitiminin SKB, DKB, KH, SF ve KİMK'nın azaltılmasında; saturasyon ve kas kuvvetinin arttırılmasında ve kas mimarisinin iyileştirilmesinde etkili ve uygulanabilir egzersiz yaklaşımları olduğunu göstermiştir. Ayrıca kombine eğitimin birçok parametre açısından etkiyi arttırdığına ulaşılmıştır.
Psöriazisli hastalarda serum catestatin düzeyinin hastalık şiddetiyle ve metabolik parametrelerle ilişkisinin araştırılması
Psöriazis, dünya nüfusunun yaklaşık %2'sini etkileyen, genellikle deri ve eklemleri tutan, sistemik komorbiditelerin de eşlik edebildiği kronik seyirli inflamatuvar bir hastalıktır. Genetik ve çevresel faktörler hastalık patogenezinde birlikte rol oynar. Kromogranin A'nın çeşitli dokularda proteolitik işlenmesi sonucu birçok aktif peptid oluşur. Bunlar içerisinde catestatinin (CST) antimikrobiyal peptid özelliklere sahip olduğu ve vücutta çeşitli anti adrenerjik, antihipertansif ve anti inflamatuvar etkilere aracılık ettiği, leptin sinyalizasyonunu düzenleyerek lipit metabolizmasında önemli rolü olabileceği düşünülmüştür. Literatürde psöriazisli hastalarda serum CST düzeylerinin değerlendirildiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda, psöriazisin kronik inflamatuvar bir hastalık olması ve çeşitli komorbiditelerle yakın ilişkisi nedeniyle CST'nin hasta ve sağlıklı kontrol gruplarında serum düzeylerinin karşılaştırılması amaçlandı. Hastalık şiddeti ve metabolik parametrelerle ilişkisi araştırıldı. Çalışmaya 70 psöriazis hastası ve 70 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında hs-CRP, rutin biyokimya parametreleri, serum lipid profilleri ölçüldü. Serum CST düzeyleri de ELISA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca hasta ve kontrol gruplarının vücut kitle indeksi, tansiyon, nabız, bel ve kalça çevresi ölçümleri kaydedildi. Veriler SPSS 29.0 ve Minitab 18 programı ile analiz edildi. Çalışmanın sonuçlarında; hasta ve kontrol grubunda serum CST düzeylerinin ortanca değerleri sırasıyla 0,519 (0,267) ve 0,453 (0,231) ng/ml olarak bulunmuş olup iki grup arasında serum CST düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,013). Tırnak tutulumu olan hastalarda olmayanlara göre serum CST ortanca değerleri istatiksel açıdan anlamlı düşük saptanmıştır (p=0,037). Ancak serum CST düzeyleri ile PASI ve NAPSI skoru arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. Psöriazis gelişiminde rol oynayabilecek risk faktörleriyle birlikte çok değişkenli lojistik regresyon analizinde catestatin düzeyindeki artışın psöriazis gelişim riskini 6,8 kat arttırdığı saptandı (p=0,027). Çalışmamızın psöriazis patogenezine ve hastalığa eşlik eden komorbiditelerin önüne geçilmesi doğrultusunda geliştirilebilecek yeni tedavi modalitelerine yönelik yapılacak çalışmalara ön ayak olabileceğini düşünüyoruz. Hem serum hem de doku düzeyinde yapılacak kapsamlı vaka serileriyle, psöriazis patogenezinin ve CST'nin psöriazisteki rolünün daha iyi bir şekilde aydınlatılması gerekmektedir.
Hipertansiyon hastalarında ilaç uyumu ve kadercilik eğilimi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma, hipertansiyon hastalarının ilaç uyumu ve kadercilik eğilimi arasındaki ilişkinin incelenmesi, amacıyla kesitsel olarak yapılmıştır. Araştırma Gaziantep İli Sağlık Müdürlüğü'ne bağlı bir aile sağlığı merkezinde Mayıs-Aralık 2018 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini bir aile sağlığı merkezine kayıtlı hipertansiyon tanısı almış 495 kişi oluşturmaktadır. Örneklemi ise evreni bilinenden örneklem hesaplama yöntemine göre belirlenen 222 birey oluşturmuştur. Evrenden örneklem seçiminde basit-rastgele örneklem yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada veriler, yüz yüze görüşme tekniğiyle aile sağlığı merkezinde poliklinik ortamında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak Tanımlayıcı Bilgi Formu, İlaca Uyum ve Reçete Yazdırma Ölçeği (İURYÖ-7) ve Kadercilik Eğilimi Ölçeği (KEÖ) kullanılmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %42.8'i 55-64 yaş aralığında ve bireylerin %57.7'sinin erkek olduğu belirlenmiştir. Bireylerin İlaca Uyum ve Reçete Yazdırma Ölçeği (İURYÖ-7) puan ortalaması 14.38±4.35, ölçeğin İlaca Uyum alt boyutu puan ortalaması 7.94±2.58 ve Reçete Yazdırma alt boyutu puan ortalaması 6.44±1.99 olarak belirlenmiştir. Kadercilik Eğilimi Ölçeği toplam puan ortalaması 80.07±10.01, ölçeğin Önceden Belirlenmişlik alt boyutu puan ortalaması ise 28.76±5.12, Kişisel Kontrol alt boyutu puan ortalaması 18.67±3.25 ve Batıl İnanç puan ortalaması 20.15±4.58 olarak hesaplanmıştır. İlaç Uyumu ve Reçete Yazdırma Ölçeği (İURYÖ) puan ortalaması ile Kadercilik Eğilimi Ölçeği (KEÖ) puan ortalaması arasında, pozitif yönde zayıf düzeyde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak bireylerin kadercilik eğilimi artarken ilaç uyumu ve reçete yazdırma düzeyleri düşmektedir. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, Kadercilik, İlaç Uyumu, Hemşirelik
COVİD-19 tanılı hipertansiyon hastalarının lipid profilinin değerlendirilmesi
COVID-19 Wuhan'da ortaya çıkan ve kısa sürede hızla yayılan patojenik virüs infeksiyonu olan bir hastalıktır. COVID-19 virüsü kalbe, akciğerlere ve diğer birçok dokuya değişik derecelerde zarar verebilmektedir. Bu durum uzun vadeli dönemde değişik sağlık sorunlarını beraberinde getirmektedir. Bu araştırmada; hipertansiyon hastalarının lipid profilinde, COVID-19 infeksiyonun oluşturduğu değişiklikleri değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışmamızda Sanko Üniversitesi Sani Konukoğlu Hastanesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde takip edilmiş olan hipertansiyon hastası olan ve COVID-19 infeksiyonu geçirmiş hastalar değerlendirildi. Hastaların bilgileri, etik kurul onayını takiben kullanılan bilgi sisteminden elde edildi. Hastaların COVID-19 infeksiyonu geçirmeden önce, geçirirken ve geçirdikten sonra AKŞ, HDL, LDL, VLDL, Tg, total kolesterol, Na+, K, kreatinin, eGFR, PTZ, INR, ALT ve AST değerleri incelendi. Çalışmamıza 16 erkek (%64) ve 9 kadın (%36) olmak üzere toplam 25 yetişkin hasta dahil edildi. Hastalarımızın yaş ortalamaları 64,08 (min:47, maks:82) yıldı. VLDL ile Tg değerlerinde, COVID-19 infeksiyonu öncesi, infeksiyon sırasında ve sonrasında düzenli olarak artış; HDL, K, PTZ, INR değerlerin de ise düzenli olarak azalış gözlenmiştir ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. LDL, total kolesterol, Na ve kreatinin değerlerinin COVID-19 infeksiyonu sırasında en düşük seviyeye ulaştığı tespit edilmiştir. Yalnız Na değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmüştür. COVID-19 infeksiyonu sırasında ALT, AST, AKŞ ve eGFR değerlerinin en yüksek seviye ulaştığı gözlenmiştir. Fakat istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Sonuç olarak COVID-19 infeksiyonu hipertansiyon hastalarının lipid profilini belli derecede etkilemektedir. Ancak istatistiksel olarak net kanıt tespit edilememiştir. Hasta sayısının az olması araştırmamızın başlıca sınırlılığıdır. Çalışmamız; bu konuda yapılacak daha sonraki araştırmalara yol gösterici olacağı kanaatindeyiz
Fruktozla indüklenen hipertansif sıçan modelinde nöroinflamasyon ve artmış kan basıncı üzerine mikroglial inhibisyonun etkisi
Hipertansiyonun sinirsel etiyolojisinde nöroenflamasyon ve artmış sempatik etkinlik ön plandadır. Beynin yapısal bağışıklık hücreleri olan mikrogliya enflamatuvar süreçte ve nöroenflamasyonda kritik rol oynar. Orta iletimli kalsiyumla aktive olan potasyum kanallarının (KCa3.1) açılması ile mikrogliyal reaktivitede artış olduğu bilinmektedir. Bu kanalların farmakolojik inhibisyonu mikrogliyal reaktiviteyi ve nöroenflamasyonu azaltarak sinir kökenli hipertansiyonu iyileştirebilir. Bu tez çalışmasında fruktozla uyarılan hipertansif sıçan modelinde seçici KCa3.1 blokörü TRAM-34 ile sistemik tedavinin kan basıncı (in vivo), damar reaktivitesi (ex vivo), mikrogliyal aktivite (in vitro), nöroenflamasyon (in vitro) ve sistemik enflamasyon (in vitro) üzerine etkileri incelendi. Bunun için sıçanlarda %10 fruktozlu su verilmesiyle hipertansiyon indüklendi. Fruktozla uyarılan hipertansif sıçanlarda iki farklı tedavi protokolü ile, TRAM-34 tedavisinin yüksek kan basıncını önleyici ve tedavi edici etkisi değerlendirildi. Önleyici tedavi protokolü sonunda damar reaktivite çalışmaları da yapıldı. Akut yüksek fruktoz uygulaması sıçanlarda hipertansiyonu tetikledi ve izole mezenter arter halkalarında endotel disfonksiyonu gelişti. Fruktozla uyarılan hipertansif sıçanların izole NTS örneklerinde mikrogliyal belirteçler Iba-1 ve CD86 ile IL-1β, IL-6 ve TNF-α düzeylerinin artışı bu modelde nöroenflamasyon geliştiğini gösterdi. Ayrıca plazmada enflamatuvar sitokinler ve insülin düzeyleri de arttı. TRAM-34 tedavisi yüksek kan basıncını hem önledi hem de tedavi etti. Fruktoz tüketimine bağlı hiperinsülineminin eşlik ettiği sistemik ve merkezi enflamasyon TRAM-34 tedavisiyle azaldı. Sonuç olarak bu çalışma ile KCa3.1 kanallarının farmakolojik olarak bloke edilmesinin, sinirsel kökenli hipertansiyonun tedavisinde potansiyel bir hedef olabileceğine dair güçlü deneysel kanıtlar elde edildi.
Hipertansiyon tanılı hastalarda tedavi uyumu ve sağlık algısı
Amaç: Tedavi uyumsuzluğu ve sağlık algısı düzeyindeki eksiklikler hipertansiyon hastalarında hastalık adına kötü prognostik faktörler olup çalışmamızda hipertansiyon hastalarına yöneltilen sorular ile tedavi uyumu ve sağlık algısı düzeylerinin ölçülmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2023-Nisan 2023 tarihleri arasında Şanlıurfa ilinde merkez ilçelerde erişilebilen Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran 18 yaş üstü hipertansiyon tanısı olan 6 aydan daha uzun süre antihipertansif ilaç kullanan hastalardan çalışmaya katılmayı kabul edenler alındı. Gönüllülere sırasıyla katılımcıların sosyodemografik özellikleri ve ilaç kullanımlarına dair bilgilerin yer aldığı Sosyodemografik Veri Formu, Hill-Bone Hipertansiyon Tedavisine Uyum Ölçeği ve Sağlık Algısı Ölçeği uygulandı. Bulgular: Çalışmaya katılan 205 kişinin yaş ortalaması 58,6±14,1 olup (min 18– maks 88) katılımcıların 108'i (%52,7) kadın, 163'ü (%79,5) evliydi. Çalışma durumu sorgulandığında 70'inin (%34,1) çalıştığı, eğitim durumu sorgulandığında ise en yüksek oranda (%35,1) ilkokul mezununun olduğu görüldü. Kan basıncı normal sınırlarda olanların yaş ortalaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (p<0,001). Cinsiyet, medeni hal, çalışma durumu, eğitim ve gelir durumu açısından HBHTUÖ toplam puanları arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Hill Bone Tedaviye Uyum Ölçeği Toplam Puanı 7,2±4,3 bulundu. Kan basıncı ölçüm sıklığı ve doktor kontrolüne gitme sıklığı grupları ile HBHTUÖ toplam puanları arasında anlamlı bir fark saptandı (p<0,001). Ek hastalığı olanların HBHTUÖ toplam puanları ek hastalığı olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (p=0,001). SAÖ toplam puanı 42,9±5,6 olarak bulundu. Medeni hali evli olan katılımcıların SAÖ sağlığın önemi alt grup puanları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p=0,006). Sonuçlar: Kronik hastalıkların seyrinde hastanın düzenli takibi kritik öneme sahiptir. Erken tanı ve tedavi ile mortalite ve morbiditenin önüne geçilebilmesi için özellikle hastalık görülme sıklığının arttığı orta ve ileri yaşlar başta olmak üzere tüm yaş gruplarında klinik muayenede tansiyon ölçümü ve hipertansiyon taramaları konusunda gereken hassasiyetin gösterilmesi önerilir. Aile hekimlerine uzmanlık eğitimi sürecinde kronik hastalıklara yönelik sadece takip programları değil hastaların tedavi uyumunu artıracak ve sağlık algısını yükseltecek eğitimlerin de verilmesi faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, tedavi uyumu, sağlık algısı
İstanbul'da bilinen diyabeti olmayan bir popülasyonda beslenme biçimi, beden kitle indeksi ve yaşla artaryel damar basıncının ilişkileri
Bu çalışma Şişli Aile Sağlık Merkezi'ne gelen diyabet hastası olmayan, yaşları 20 ve üzeri olan 99'u kadın, 101'i erkek bireylerde yürütülmüştür. Bu çalışmanın amacı, beslenme alışkanlıkları, Beden Kitle İndeksi ve bel çevresinin diyastolik ve sistolik kan basıncına etkilerinin değerlendirilmesi ile bel çevresi ve BKİ değerlerinin cinsiyet, yaş grubu ve beslenme alışkanlıklarıyla ilişkisinin araştırılmasıdır. Çalışmaya katılan bireyler, kadın ve erkek olarak yaşlarına göre 20-40, 41-60 ve 61 ve üzeri olarak üç gruba ayrılmıştır. Katılımcılara yemek yeme alışkanlıkları ve beslenme durumu ile ilgili bilgilerini içeren anket formu ile bir günlük besin tüketim sıklığı formu uygulanmıştır. Bireylerin antropometrik ölçümleri tarafımızdan sağlanmış, sistolik ve diyastolik kan basıncı bilgileri çalıştığımız sağlık kuruluşundan temin edilmiştir. Araştırmada elde edilen verilerin çözümlenmesinde SPSS 22.0 Paket programı, verilerin değerlendirilmeside Independent Samples Test, Pearson korelasyon analizi, Ki-Kare testi ve Varyans (ANOVA) analizi kullanılmıştır. Erkeklerde artan BKİ oranı sistolik ve diyastolik kan basıncını etkilemezken, kadınlarda BKİ'nin artmasının sistolik ve diyastolik kan basıncını anlamlı düzeyde etkilediği bulunmuştur (p=0.0005)(p=0.0109). Kadın ve erkek tüm bireylerin bel çevresi değerleri diyastolik kan basıncını etkilemezken, sistolik kan basıncını anlamlı düzeyde etkilediği tespit edilmiştir (p=0.0005)(p=0.010). Kadınlarda yaş ile bel çevresi ve BKİ değerleri arasında pozitif yönde korelasyon saptanırken(p=0.0005); Erkeklerde bel çevresi ile yaş arasında pozitif yönde korelasyon bulunurken(p=0.0005), BKİ ve yaş arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p=0.3460). Beslenme alışkanlıklarının cinsiyetler arası farklılıklar gösterdiği görülmüş, kadınların erkeklere göre daha fazla yemek yeme alışkanlıklarını değiştirme eğiliminde olduğu saptanmıştır (p=0.046). Kadınların sebzeleri (p=0.0091), erkeklerin ise daha çok nişastalı gıdalar(p=0.001) ve et ürünlerini(p=0.027) tüketmeyi tercih ettikleri saptanmıştır.
Diyabetes mellitus veya hipertansiyonu olan yetişkin bireylerde sağlık okuryazarlığı, endişe ve anksiyete arasındaki ilişkinin incelenmesi ve kronik hastalığı olmayan bireylerle karşılaştırılması
Bu araştırmanın amacı Diyabetes Mellitus (DM) veya Hipertansiyonu (HT) olan hastaların sağlık okuryazarlık düzeylerinin yeterli olup olmadığının belirlenmesi, endişe anksiyete ile ilişkisinin tespiti ve sağlıklı bireylerle karşılaştırılmasının incelenmesidir. Çalışma grubunu, Van İli Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran 171'i kadın, 129'u erkek olmak üzere toplam 300 gönüllü birey oluşturmuştur. Araştırma kesitsel tanımlayıcı tipte bir anket çalışmasıdır. Çalışmamıza katılan bireylerin sosyodemografik özelliklerine, endişe ve anksiyete durumlarına ve sağlık okuryazarlık düzeylerine ait bilgileri elde etmek amacıyla Sosyodemografik Bilgi Formu, Endişe ve Anksiyete Ölçeği (EAÖ) ile Yetişkin Sağlık Okuryazarlık Ölçeği (YSOÖ) kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde Tek Yönlü Varyans Analizi, Ki-kare testi ve Pearson Korelasyon Analizi testleri kullanılmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin yaşları 18 ile 87 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 49.24±16.74'tür. Kronik hastalığa sahip bireylerin yaşları 26 ile 87 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 59.18±9.41'tür. Sağlıklı bireylerin yaşları ise 18 ile 51 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 29.34±7.51'dir. Araştırmaya katılan bireylerin EAÖ puanları 0 ile 77 arasında değişmekte olup ortalama puan 41.72±16.38'dir. Kronik hastalığa sahip bireylerin puanları 4 ile 74 arasında değişmekte olup ortalama puan 45.48±13.92 bulunmuştur. DM ve HT grupları arasında EAÖ sonuçları anlamlı farklılık içermemekteydi (p>0.05). Sağlıklı bireylerin EAÖ puanları 0 ile 77 puan arasında değişmekte olup ortalama puan 34.19±18.30'dur. Sağlıklı bireyler kronik hastalıklara sahip bireylerle kıyaslandığında, kronik hastalığa sahip bireylerde EAÖ puanı daha yüksek bulunmuş olup anlamlı farklılık içermekteydi (p<0.05). DM ve HT grupları ayrı ayrı sağlıklı bireylerle kıyaslandığında EAÖ sonuçları DM, HT gruplarında daha yüksek bulunmuş olup anlamlı farklılık içermekteydi (p<0.05). Araştırmamızda, bireylerin endişe anksiyete düzeyleri arasında kadın cinsiyet, eğitim düzeyinin düşük olması, herhangi bir meslek sahibi olmaması, kronik hastalığa sahip olması, düzenli kontrollere gitmeyenler(en az 6 ayda bir) EAÖ sonuçları daha yüksek bulunmuş olup istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p˂0.05). Medeni durumun endişe anksiyete düzeyi açısından anlamlı fark göstermediği tespit edilmiştir (p>0.05). Çalışmamızdaki bireylerin YSOÖ puanları 0 ile 20 arasında değişmekte olup ortalama puan 9.24±5.47'dir. Kronik hastalığa sahip bireylerin puanları 0 ile 20 arasında değişmekte olup ortalama puan 6.40±4.05 bulunmuştur. DM ve HT grupları arasında YSOÖ sonuçları anlamlı farklılık içermemekteydi (p>0.05). Sağlıklı bireylerin YSOÖ puanları 7 ile 20 puan arasında değişmekte olup ortalama puan 14.92±2.91'dir. Sağlıklı bireyler, kronik hastalıklara sahip bireylerle kıyaslandığında YSOÖ sonuçları daha yüksek bulunmuş olup anlamlı farklılık içermekteydi (p<0.05). DM ve HT grupları ayrı ayrı sağlıklı bireylerle kıyaslandığında YSOÖ sonuçları, sağlıklı bireylerde daha yüksek bulunmuş olup anlamlı farklılık içermekteydi (p<0.05). Araştırmamızda, bireylerin kadın cinsiyette olması, evli olması, eğitim düzeyinin düşük olması, herhangi bir meslek sahibi olmaması, kronik hastalığa sahip olması, düzenli hekim kontrolüne gitmemesi(en az 6 ayda bir) ve düzenli ilaç kullanmaması açısından SOY düzeyi düşük bulunmuş olup istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir(p˂0.05). Sosyoekonomik durum, DM veya HT hastası olunması, tedaviyi aksatma nedenleri ile SOY düzeyleri arasında anlamlı fark olmadığı tespit edilmiştir (p>0.05). Çalışmamıza katılan tüm bireylerin SOY puanları arttıkça EAÖ puanları azalmaktadır. SOY puan ortalamaları ile EAÖ puan ortalamaları arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (r=-0.434, p=0.000). Toplumun geleceğini şekillendirecek kişiler çocuklardır. Bir çocuğun okuryazarlık düzeyinin gelişmesinde ailesinin okuryazarlık seviyesinin etkin rol oynadığı bilinmektedir. Buradaki en önemli görev Aile Hekimleri' ne düşmektedir. Aile hekimi, ailedeki bireylerin okuryazarlık seviyesini yapacağı görüşme ve testlerle tespit etmelidir. Yetersiz okuryazarlık tespit ettiği bireylerde gerekli eğitim ve görüşmeler sonucunda ailenin ve çocuğun SOY seviyesini yeterli seviyeye getirmelidir. Ayrıca toplumda SOY düzeylerini artırabilmek için topluma dayalı projelerin yaygınlaştırılması, bilinçlendirici sunumlar hazırlanması, alışveriş merkezi giriş çıkışlarında, şehir merkezlerinde, hastanelerin yakınlarında ilgi çekici standlar açılması önerilebilir. Hastanelerde özellikle kronik hastaların takip edildiği polikliniklere basit şekillerle anlatılan SOY kitapçıklarının dağıtımı, sağlık bakanlığımızın öncülüğünde kısa, net ve basit bilgilerden oluşan kamu spotlarının yaygınlaştırılması, SOY'un tam olarak belirlenmesi için ülkemizin kültürel yapısına uygun ölçeklerin oluşturulması yararlı olacaktır. Üniversite ve okullarda öğrencilere konuya ilişkin düzenlenecek seminer, konferans ve benzeri bilimsel aktiviteler SOY bilinçlendirilmesi açısından yararlı olacaktır. Ülkemizde son yıllarda artış gösterse bile henüz yeterli seyiyeye ulaşılamağından SOY konusunda güncel çalışmaların yapılması önerilebilir.
Kronik arter hastalıklarında kalp tipi yağ asidi bağlayıcı protein (H-FABP) ve bazı biyokimyasal parametrelerin değişimi
Koroner arter hastalığı (KAH), tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ölüm ve morbidite sebeplerinin başında gelmektedir. KAH büyük bir oranda ateroskleroz zemininde gelişir. Çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Acil Servisi ve Kardiyoloji Polikliniklerine Ocak 2019 -Haziran 2019 tarihleri arasında akut iskemik göğüs ağrısı ile başvuran hastalardan alınmış olan kanların sonuçları değerlendirildi. Bu kişilere hiç bir ilaç veya başka madde verilmedi veya uygulama yapılmadı. Kardiyoloji kliniğine gelen hastalardan akut iskemik göğüs ağrısına sahip olan ve kronik arteritis hastalığı tanısı konan 24 hasta, diabetes mellitus(DM) hastalığı tanısı ile kardiyolojik problemleri olan 12, hipertansiyon(HT) problemine sahip ve yine kliniğe kalp şikayeti ile gelen 12 hasta ve diabet, hipertansiyon ve KAH tanısı konulmamış sağlıklı 12 kişi araştırma materyali olarak kullanıldı. Alınan kan örneklerinde biyokimyasal olarak Troponin, CK, CK-MB, AST, ALT, LDL-Kolesterol, HDL-Kolesterol, LDH, Glukoz, Kreatinin gibi değerleri otoanalizörle(Abbott ci16200),H-FABP değerleri ELİSA kullanarak saptandı. LDL –kolesterol düzeyi en yüksek olarak KAH grubunda, HDL-Kolesterol ve LDH düzeyleri KAH+HT grubunda yüksek olarak bulunurken CK, CK-MB, cTnI, AST, Glukoz, kreatinin ve H-FABP düzeyleri DM+KAH grubunda yüksek bulunmuştur. cTnI değerlerinde KAH'a ilaveten HT veya DM bulunan kişilerde artış gözlenirken istatistiksel önem bulunmamıştır. LDL-kolesterol değişimleri de gruplar arasında önemli plarak değişmemiştir. İncelenen diğer parametrelerde gruplar arası değişimler CK ve Glukoz da p≤ 0.001, AST p≤ 0.002, LDH p≤ 0.003, CK-MB p≤ 0.004, HDL-Kolesterol p≤ 0.049, Kreatinin p≤ 0.011, HFABP p≤ 0.050 düzeyinde önem göstermiştir. Kardiak markerlardan CK, CK-MB, cTn I, LDH gibi markerların değişimi literatür desteğiyle tartışıldı. Ancak H-FABP son yıllarda KAH ve MI teşhisinde artan bir öneme sahip olarak kardiyoloji alanında yerini almıştır. Sunulan bu çalışmada elde edilen bulgularla incelenen tüm hastalarda H-FABP düzeyi yükselmiş ve kritik ve faydalı bir parametre olarak kulanılması kardiyoloji alanına tavsiye edilmiştir.
Hipertansiyon tedavisinde etkili çözünürlük sorunu olan bir etkin madde üzerinde önformülasyon çalışmaları
Bu tez kapsamında hem L-tipi hem de T-tipi kalsiyum kanallarını bloke etme yeteneğine sahip bir molekül olan M3'ün nanokristal teknolojisi (NKT) ile zayıf çözünürlüğünün iyileştirilmesi ve pullulan bazlı ağızda dağılan film (ADF) formülasyonlarının geliştirilmesi hedeflenmiştir. Çözünürlük ve Caco-2 permeabilite çalışma sonuçları M3'ün Biyofarmasötik Sınıflandırma Sistemi'ne (BCS) göre Sınıf 4'de yer alabileceğini göstermiştir. Çöktürme ve ultrasonikasyon yöntemlerinin kombinasyonu ile farklı tür ve oranlarda stabilizan ve kriyoprotektan kullanılarak gerçekleştirilen formülasyon çalışmaları sonucunda optimum nanokristal formülasyonu (%5 trehaloz ile dondurularak kurutulmuş %0,5 poloksamer 188 ile hazırlanan nanosüspansiyon; 320,2 ± 15,3 nm, -27,4 ± 0,1 mV) belirlenmiştir. Optimum nanokristal formülasyonu ve çözücü dökme yöntemine göre hazırlanan ADF formülasyonları çeşitli fizikokimyasal çalışmalar (XRD, DSC, FT-IR, SEM) ile analiz edilmiş ve sonuçlar M3'ün kristal halden amorf yapıya dönüştüğünü göstermiştir. Kısa süreli hızlandırılmış stabilite çalışmaları ile pullulan bazlı ADF formülasyonlarının 4 hafta boyunca fiziksel stabilitesini koruduğu tespit edilmiştir. M3 nanokristalleri ile M3'ün çözünme profili iyileştirilirken, çözünürlüğünde yaklaşık 200 kat ve permeabilitesinde yaklaşık 30 kat artış elde edilmiştir. Farklı kanser hücre hatları (Caco-2, MCF-7, SK-BR-3, A549) üzerinde yapılan hücre kültürü çalışmaları, M3 ve M3 nanokristallerinin anlamlı bir sitotoksik etkiye sahip olmadığını göstermiştir.
Preeklampsi patogenezi üzerine mir-29 ekspresyonu ile serum HCII, DPP3 ve mPGES-1 düzeylerinin olası etkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı; miR-29b-3p ekspresyonu ile, serum HCII, DPP3 ve mPGES-1 düzeylerinin preeklampsi ile ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmanın örneklemini ACOG kriterlerine göre preeklampsi tanısı almış 50 katılımcıdan oluşan hasta grubu ve normotansif sağlıklı 30 gebeden oluşan kontrol grubu oluşturmaktadır. Hasta ve kontrol grupları 34. gebelik haftası öncesi ve sonrasına göre erken ve geç olmak üzere alt gruplara ayrılmaktadır. Çalışmada miR-29b-3p ekspresyonu düzeyi qRT-PCR yöntemiyle, serum HCII, DPP3 ve mPGES-1 düzeyleri ise ELISA yöntemiyle analiz edilerek belirlendi. Tüm istatistiksel analizler ''IBM SPSS Statistics 26'' paket programı ile yapılmış olup, p<.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: miR-29b-3p ekspresyonları ile serum mPGES-1 konsantrasyonunun sağlıklı gebeler ve preeklamptik gebeler arasında farklılık göstermediği bulundu (p>.05). Ayrıca istatistiksel anlamlılık olmasa da miR-29b-3p ekspresyon düzeyleri proteinüri semptomu gösteren preeklampsi grubunda, proteinüri görülmeyen preeklampsi grubunun yaklaşık iki katı kadar yüksek bulundu (p>.05). Preeklamptik gebelerdeki HCII ve DPP3 serum konsantrasyonları, normal sağlıklı gebelerden istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p<.05). Geç başlangıçlı preeklampsi grubundaki mPGES-1 düzeyleri, erken dönem sağlıklı kontrol grubu ve erken preeklampsi grubundan anlamlı derecede yüksek bulundu (p<.05). Preeklampsi grubunda HCII, DPP3 ve mPGES-1 düzeylerinin her biri birbiriyle pozitif yönde anlamlı derecede ilişkili bulundu (p<.05). Sonuç: miR-29b-3p düzeylerinin artması, şiddetli preeklampside proteinüri semptomu ile ilişkili olabilir. Ayrıca gebelikte HCII ve DPP3 düzeylerinin düşük olması preeklampsi gelişmesine katkıda bulunabilir. Bununla birlikte gestasyonun geç dönemlerinde ve geç preeklampside mPGES-1 düzeylerinin artması hastalığın şiddetiyle ilişkili olabilir.
Aı̇lesel akdenı̇z ateşı̇ hastalarında hı̇pertansı̇yon prevalansı ve amı̇loı̇dozun kan basıncı ı̇le ı̇lı̇şkı̇sı̇
Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA) tekrarlayan ateş ve serozal inflamasyonla karakterize kalıtsal, otoinflamatuvar bir hastalıktır. AAA inflamatuvar ataklar ve ataklar arasında subklinik inflamasyonla seyreder. Kronik inflamasyon sonucu gelişen sekonder amiloidoz en önemli uzun dönem komplikasyonu ve mortalite nedenidir. İnflamasyonun kardiyovasküler, renal, nöral, endokrin ve doku düzeyinde kan basıncı kontrol sistemlerine etkisini gösteren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda AAA hastalarında hipertansiyon sıklığının belirlenmesi ve amiloidozun kan basıncı ile ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmaktadır. Bu retrospektif veri tarama çalışmasında 2000-2017 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri İç Hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji Polikliniği'ne Ailesel Akdeniz Ateşi tanısı ile başvuran 603 hasta değerlendirildi. 603 AAA hastasının 102'sinde hipertansiyon izlendi. AAA hastalarında hipertansiyon sıklığının %16,9 olduğu görüldü. Hipertansiyon sıklığında kadın ve erkek cinsiyet arasında anlamlı bir fark bulunmadı. AAA hastaları ve 1329 bireyden oluşan kontrol grubu karşılaştırıldığında hipertansiyon sıklığı, sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri AAA grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi (p= 0,028, p<0,001, p=0,012). Hipertansiyon tanısı olmayan AAA hastaları ve kontrol grubu karşılaştırıldığında sistolik kan basıncı değerleri AAA grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi (p<0,001). Homozigot ve heterozigot M694V mutasyonu ile hipertansiyon arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü. Amiloidozu olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında amiloidozu olan hastaların kan basınçlarının daha yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Glomerüler filtrasyon hızındaki (GFH) azalmanın kan basıncı üzerine olan etkisini ortadan kaldırmak için GFH<60 ml/min/1.73m2 olan hastalar ayrıldı. GFH>60 ml/min/1.73m2 olup amiloidozu olan ve olmayan hastaların hipertansiyon tanıları ve kan basınçları karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı farklılık olmadığı izlendi. GFH>60 ml/min/1.73m2 olup amiloidozu olan hastalar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ise sistolik kan basıncının amiloidozu olan grupta anlamlı olarak daha düşük olduğu izlendi (p=0,002). AAA hastalarında normal popülasyona göre hipertansiyon sıklığının düşük olması ve kan basıncı değerlerindeki düşüklüğün kolşisinin anti-inflamatuvar ve kardiyoprotektif etkisi ile ilişkili olabileceği düşünüldü. Amiloidozun glomerüler filtrasyon hızında azalmaya neden olmadıkça kan basıncında yükselmeye sebep olmadığı aksine kardiyovasküler, otonom sinir sistemi ve adrenal bez tutulumu ile sistolik kan basıncında düşmeye neden olabileceği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: Ailesel Akdeniz Ateşi, Hipertansiyon, Amiloidoz, Kronik inflamasyon, Kan Basıncı
Acil serviste hipertansiyonu olan hastalarda optik sinir kılıf çapı ölçümü
Kafa içi basıncı değerlendirmek için kullanılan yöntemlerden biri optik sinir kılıf çapının (OSKÇ) değerlendirilmesidir. Bu çalışma ile acil servise hipertansif kriz ile başvuran hastaların erken dönemde tanı alıp ilgili tedavi yönteminin uygulanması ve hastalığa bağlı morbidite ve mortalitenin azaltılması hedeflenmiştir. Çalışmamızda; acil servisimize hipertansif kriz olarak başvuran hastalarda ultrasonografi ile ölçülen OSKÇ'nin hastanın kan basıncı ile korelasyonunun, artmış OSKÇ'yi gösteren kan basıncı eşik değerinin ve OSKÇ'nin taburculuğu öngörmedeki değerinin araştırılması planladı. Hacettepe Üniversitesi Acil Servis'e başvuran ve hipertansif acil ön tanısı olan 112 hasta çalışmaya alındı. Hastaların başvuru ve hedef kan basıncına ulaştıktan 1 saat sonraki kan basıncı ve OSKÇ ölçümleri yapıldı. Çalışmamıza göre hipertansif öncelikli durum tanısı alan hastaların OSKÇ değerleri ile sistolik kan basıncı arasında pozitif bir korelasyon saptandı ve OSKÇ düzeylerindeki değişimin %21'inin sistolik kan basıncı ile beraber olduğu tespit edildi. Yapılan analizlerin sonucunda artmış OSKÇ'yi göstermede en yüksek sensitivite ve spesifiteye sahip sistolik kan basıncı eşik değerinin 192 mmHg olduğu bulundu. Bu bulgu acil servise başvuran hastalardan sistolik kan basıncı ≥192 mmHg olan hastalarda kafa içi basınç artışı açısından dikkatli olunması gerektiğini düşündürmektedir. Çalışmamızın sonuçlarına göre hastane yatışını göstermede en yüksek sensitivite ve spesifite değerinin OSKÇ eşik değeri 5,6 mm alındığında ulaşıldığı görülmüştür. Hipertansif kriz ile başvuran hastalarda OSKÇ ölçümü; hipertansif acili öngörmede, kafa içi basınç artışını belirlemede ve hastanın yatış ihtiyacını değerlendirmede klinik bir yardımcı olarak kullanılabilir.
Acil servis hastalarında sitemik kan basıncı–intraoküler basınç ilişkisi
Amaç: Literatürdeki çalışmalar sistemik hipertansiyonla intraoküler basınç ve dolayısıyla primer açık açılı glokom gelişimi arasında bir bağlantı göstermiştir. Bu çalışmanın amacı sistemik kan basıncıyla intraoküler basıncın arasındaki ilişkiyi ve acil serviste saptanan yüksek intraoküler basıncın glokomun erken tanısını sağlayıp sağlayamayacağını incelemektir. Metod: Çalışma Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi'nde 30 Ocak 2019 ve 30 Ocak 2020 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya 158 hipertansif hasta çalışma grubu olarak, (SKB ≥180 veya DKB ≥120 mmHg) 56 normotansif hasta kontrol grubu olarak (SKB ≤130 veya DKB ≤80 mmHg) dahil edilmiştir. Her iki gözün intraoküler basıncı her iki grupta başvuru anında ve çalışma grubunda ek olarak kan basıncı normale döndükten sonra ölçülmüştür. İntraoküler basıncı ≥ 21mmHg olan hastalar glokom değerlendirilmesi için göz hastalıkları bölümüne yönlendirilmiştir. Çalışma grubunda başvuru anında ortalama intraoküler basınç sağ ve sol göz için sırasıyla 15,29±4,05 ve 15,11±3,78 mmHg'dir. Bu grupta kan basıncı normale döndükten sonra ölçülen intraoküler basınç sağ ve sol göz için sırasıyla 13,78±4,06 ve 13,51±3,82 mmHg'dir. Kan basıncı kontrolü sonrasında intraoküler basınçta istatistiki olarak anlamlı bir düşüş saptanmıştır (sağ göz için 1,50 sol göz için 1,59 mmHg; p<0,01). Kontrol grubunda ortalama intraoküler basınç sağ ve sol göz için sırasıyla 13,54±3,51 ve 13,20±3,33 mmHg olarak ölçülmüştür. Başvuru anında ortalama intraoküler basınç çalışma ve kontrol grubu arasında anlamlı ölçüde farklı saptanmıştır (p<0,01). Çalışma grubundaki 14 hastanın intraoküler basıncı 21mmHg'nin üzerinde saptanmış ve hastalar göz hastalıkları polikliniğine yönlendirilmiştir. 9 hasta poliklinik randevusuna gitmemiş ve kalan 5 hastanın hiçbiri poliklinik değerlendirmesi sonrası glokom tanısı almamıştır. Sonuç: Normotansif hastalarla karşılaştırıldığında hipertansif acil veya öncelikli durum olan hastalarda başvuru anında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek intraoküler basınç saptanmasına ve tedavi sonrası bu basınçtaki anlamlı gerilemeye rağmen hiçbir hasta glokom tanısı almamıştır. Fakat daha anlamlı veriler elde etmek için daha fazla hasta ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
Portal hipertansiyonu olan ve portal hipertansiyonu olmayan hastalarda post ERCP komplikasyonlarının mukayeselı değerlendirilmesi
Portal hipertansiyonlu (PHT) hastalarda ERCP sonrasında teorik olarak lökopeni ve lökosit fonksiyon bozukluğu nedeniyle enfeksiyon (kolanjit, asit enfeksiyonu vb), trombositopeni ve trombosit fonksiyon bozukluğu nedeniyle kanama [endoskopik sfinkterotomi (ES) kanaması, dilatasyon sonrası kanama], efektif kan volümü azlığı nedeniyle post ERCP pankreatit (PEP) ve mevcut gastroözofageal varislerde kanama riski artabilir. Bu çalışmanın amacı PHT olan hastalarda post ERCP komplikasyon sıklığının artıp artmadığının saptanmasıdır. Ocak 2018-haziran 2021 tarihleri arasında ERCP yapılan PHT'u olan 31 hastaya [12 K, 45.5±14.7 yıl, 10 PSC, 8 portal kolanjiopati, 13 çeşitli etyolojilere bağlı parankimal siroz, ortalama MELD:12 (6-20), 13 Child A, 17 Child B ve 1 Child C] yapılan 71 işlemin verileri, hastaneye yatarak ERCP işlemi yapılan PHT'u olmayan 71 hastaya (39 K, 56.9±16.4 yıl yaş) yapılan 77 ERCP işlemi ile retrospektif/prospektif olarak kıyaslandı. Vaka grubunda lökosit (ortancası 4900 /μL x 7600 /μL), trombosit (ortancası 116000 /μL x 227000 /μL) değerleri daha düşükken, INR (ortancası 1.2 x 1.09) daha yüksekti. Her iki grupta da çoğunlukla midazolam + meperidin anestezisi ile işlem yapıldı. İşlem öncesinde vaka grubunda 3 hastaya trombosit desteği, 2 hastaya TDP desteği verildi. Kontrol grubunda antikoagülan/antiagregan kullanan 11 hastanın ilaçları uygun sürede kesildi. 'Naive' papillası olan hastalarda işlem öncesi 100 mg rektal indometazin ve işlem süresince ve sonrasında Ringer Laktat infüzyonu yapıldı. Pankreas kanalı kanülize edildi ise pankreatik stent takıldı (1 ve 5 hasta). Kanülasyon başarısı (30/31 x 71/71) benzerdi. ES kontrol grubunda daha fazla yapıldı (% 22.6 x % 60.6, p=0.001; diğer hastalar zaten ES'li idi). Papilla dilatasyonu (% 19.3 x % 14, p=0.55), biliyer dilatasyon (% 22.6 x % 9.9, p=0.11), taş çıkartılması (% 38.7 x % 53.5, p=0.246 ), stent takılması (% 64.5 x % 42.3, p=0.064) oranları farklı değildi. Toplam komplikasyon (% 9.7 x % 12.7) ve ES kanaması (%0 x % 1.1), PEP (% 3.2 x % 4.2) ve kolanjit (% 6.5 x % 7) açısından fark yoktu (total komplikasyon: p=1.000, komplikasyon türü: p=0.264). İşlem sayı ve komplikasyon varlığı (31 hasta/71 işlem, %11.3 komplikasyon oranı, 71 hasta/77 işlem, %13 komplikasyon oranı, p=0.946) açısından değerlendirildikte de gruplar arasında fark yoktu. Hiçbir hastada varis kanaması ve işleme bağlı ölüm olmadı. Çalışmamızın sonuçları, ileri evre parankimal sirozu olan hasta sayımız az olmakla beraber, gerekli tedbirler alındığında portal hipertansiyonun post ERCP komplikasyon sıklığını belirgin olarak artırmadığını göstermektedir.
Hematopoetik kök hücre nakli yapılan çocuk hastalarda renal komplikasyonların ve hipertansiyon sıklığının belirlenmesi
Bu çalışmanın amacı çocukluk çağında hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası renal komplikasyonların, hipertansiyonun sıklığını belirlemek ve risk faktörlerini araştırmaktır. Allojenik (n=165) ve otolog (n=2) nakil yapılan 167 hasta incelendi. Nakil sonrası 28 hastada (%16,8) hemorajik sistit (HS) geliştiği görüldü. Büyük yaşta HKHN yapılan ve viral enfeksiyon geçirenlerin daha sık HS geçirdiği gözlendi. Ayrıca malign tanı grubunda olanların, nakil sonrası venookluzif hastalık (VOH) veya viral enfeksiyon geçirenlerin pRIFLE kriterine göre daha sık akut böbrek hasarı (ABH) geçirdiği gözlendi. Son vizitte muayene edilen 72 hasta (41 erkek, 31 kız) geç dönem renal komplikasyon ve hipertansiyon yönünden incelendi. Hastalara ofis kan basıncı (KB) ölçümü ve ambulatuar kan basıncı monitorizasyonu (AKBM) yapıldı. Ambulatuar KB ölçümleri yaş, cinsiyet ve boya göre en küçük medyan kareler (LMS) yöntemi kullanılarak standardize edildi. Amerikan Pediatri Akademisi'nin (APA) rehberine göre ofis KB'si normal olan 12 hastanın (%19,7) sekizinin AKBM'ye göre prehipertansiyon, dördünün hipertansiyon tanısı aldığı görüldü. Avrupa Hipertansiyon Cemiyeti'nin (ESH) rehberine göre ofis KB'si normal olan 15 hastanın (%23,4) onunun AKBM'ye göre prehipertansiyon, beşinin hipertansiyon tanısı aldığı görüldü. Hazırlık rejimi, akut ve kronik GVHH'nin sağ kalımı etkileyen önemli etkenler olduğu görüldü. Son vizitte kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalar incelendiğinde hematopoetik kök hücre kaynağı kemik iliği ile beraber kordon kanı, periferik kök hücre olan, doku uyumu tam olmayan ve kronik GVHH olanların daha sık KBH geliştirdiği gözlendi. Hazırlık rejimi, akut ve kronik GVHH'nin sağ kalımı etkileyen önemli etkenler olduğu görüldü. Sonuç olarak HKHN yapılan çocuk hastalar renal hasar ve HT gelişimi için riskli bireyler olması nedeni ile nakil ünitesi ile beraber çocuk nefroloji bilim dalı tarafından düzenli olarak takip edilmelidir. Anahtar kelimeler: Hematopoetik kök hücre nakli, hipertansiyon, ambulatuar kan basıncı monitorizasyonu
Hipertansiyonlu olgularda ARHGAP42 rs633185 gen polimorfizminin kan basıncı ve arteriyel sertlik üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Hipertansiyon (yüksek kan basıncı), kalp krizi, felç, kalp yetersizliği, böbrek yetersizliği gibi komplikasyonların gelişimine katkıda bulunan hem erkeklerde hem de kadınlarda yaşam süresini kısaltan bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Yapılan çalışmalar ile tansiyon değişikliklerine katkıda bulunan yaygın genetik varyantlar tanımlanmaya başlanmıştır. Bu varyantlardan bazıları da ARHGAP42 geninin ilk intronunda yer alan tek nükleotid değişimleridir (rs604723, rs633185, rs607562 ve rs667575). Bu çalışmadaki amacımız, ARHGAP42 rs:633185 gen polimorfizminin kan bansıncı, ambulatuvar kan basıncı ve arteriyel sertlik ile ilişkili olup olmadığını anlayıp, erken teşhis ve hipertansiyon için kişiselleştirilmiş tedavi seçeneklerinin aranmasının yanında, elde edilecek sonuçlarla daha geniş çaplı bir araştırmaya öncülük edecek olan öncü bir Türk toplumu genetik profilinin çıkarılmasına katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, 79 hipertansiyon tanısı konulmuş olgu ve 76 sağlıklı kontrol grubu verileri kullanılarak gerçekleştirildi. Olguların arteriyer sertlik ölçümleri ve 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı ölçümleri kaydedildi. Olgulardan kan örnekleri alındı ve DNA izolasyon işlemleri tamamlandı. ARHGAP42 rs633185 polimorfizmine ait genotipleme, real time PCR ile gerçekleştirilerek istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Hipertansiyonlu olgu ve kontrol grubunun genotip dağılımlarını inceledik. CG genotipi hipertansiyonlu olgularda, kontrol grubuna kıyasla 1,89 kat, GG genotipi ise 4,55 kat anlamlı artış gösterdi. Aynı zamanda allel dağılımlarını incelediğimizde, G allelinin hipertansiyonlu olgu grubunda kontrol grubuna kıyasla 1,466 kat artış gösterdiğini saptadık.
Sağlıklı çocuklarda kan basıncı eğrilerinin belirlenmesi ve farklı eğri modellerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Hipertansiyon, dünyada çok önemli bir sağlık sorunudur. Çocuklarda erişkin yaşamdaki kardiyovasküler hastalıklar için önemli bir risk faktörüdür, çocukluk döneminde de aterosklerozis ve organ hasarlarına neden olur. Bu çalışmada 2-18 yaş grubu sağlıklı çocukların kan basıncı normal değer eğrilerinin farklı modellerle belirlenmesi ve modellerin performansının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel bir çalışma yapılmış ve olasılıklı örnekleme yöntemi uygulanmıştır. Toplam örnek büyüklüğü 3456 çocuk olarak hesaplanmıştır. Sosyoekonomik durumu farklı üç bölgede 10 okul (kreş, anaokulu, ilköğretim, lise) seçilmiş (n=5417) ve öğrencilerin %92'sine (n=4984) ulaşılmıştır. Çocukların ağırlık, boy, kilo ve kan basınçları standardizasyon eğitimleri yapılarak uygun yöntemlerle ölçülmüştür. Kan basıncı eğrilerinin tahminlenmesi için R programı, version 3.0.2 (2013-09-25) kullanılarak polinomiyal regresyon modeli ile kan basıncı eğri modelleri tahminlenmiştir. Bulgular: Sistolik ve diyastolik kan basıncı ölçüm ortalamaları her iki cinste de yaş ile birlikte artış göstermektedir. Her iki cinsiyet için yaş-10, boy Z skor ve ağırlık Z skoru değişkenlerinin dördüncü dereceden modele dahil edildiği polinomiyal regresyon analizleri gerçekleştirildi. Yaş ve boya ait değişkenlerin kan basıncını etkilediği modellerin anlamlı olduğu saptandı. Erkek çocukların tahminlenen hem sistolik hem de diastolik kan basıncı için değerlerinin kız çocukların tahmin değerlerinden biraz yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Bu çalışmanın çocuk ve ergen kan basıncı tahminleri Avrupa ve Amerika'da geliştirilen eğri tahminlerinden daha düşük değerlerde olduğu saptanmıştır. Belirli aralıklarla daha geniş coğrafi temsiliyeti olan örneklerle Türk çocuklarına ait kan basıncı normal değerleri belirlenmeli, farklı istatistik yöntem ve modellerle sonuçlar değerlendirilmelidir.