İnekler
64 theses under this subject heading
Kur'an-ı Kerim' de adı geçen hayvanlar ve özellikleri
Kur'an-ı Kerim Allah (cc) tarafından Arapça bir kitap olarak indirilmiştir. Müslümanlar olarak bizlerin ise indirilen bu Arapça Kur'an-ı anlamaya ihtiyacımız vardır. Kur'an'da ismi geçen hayvanlar da incelenmesi, anlaşılması gereken bir konudur. Bu kavramlardaki bağlamlar anlaşılmalıdır. Allah (cc) bu kavramları ifade ederken sadece ortadoğuda bilinen ve arapların bilip tanıdığı hafızasına yerleşmiş olan hayvanlar üzerinden mi örnek göstermiştir? Yoksa bu ifadelerde başka anlamlar da kast edilmişmidir?, ya da başka bir amaca mı matufdur? Bu durumu incelemeye çalıştık. Bu çalışmamızı iki bölüme ayırmayı uygun bulduk. Birinci Bölümde Kur'an'da direk kullanılan hayvan isimlerini ve özelliklerini inceledik. Bu Bölümde tesbit edebildiğimiz otuz isim yer almaktadır. Bu isimleri çok tanınandan az tanınana şeklinde sıralamaya tabi tuttuk. Bu isimler sırasıyla Sığır, Deve, At, Koyun, Kuş, Sivrisinek, Katır, Örümcek, Çekirge, Ağaç Kurdu, Kurbağa, Ebâbil, Fil, Karga, Eşek, Domuz, Hüdhüd, Arslan, Köpek, Maymun, Haşerât, Keçi, Arı, Karınca, Bıldırcın, Balık, Yılan, Kurt, Kara Sinek ve Kelebek dir. İkinci bölümde Kur'an'ın ikincil kavramlar şeklinde işaret yoluyla ifade ettiği kelimeleri ve hayvanları inceledik. Bunun yanında mükellebin ve türevleri, av ve avcılık şeklinde gelen kavramları da buna ilave ettik. Bu incelememizi yaparken sadece Kur'an ve Tefsir bilgileriyle yetinmeyip konuyla alakalı diğer kaynaklardan da faydalandık. İnek ve arı örneğinde olduğu gibi bu canlıların farklı türleri ve özelliklerini de anlatmaya gayret gösterdik. En'âm kavramını incelerken En'âmı çağrıştıran ikincil kavramlar olan Hedy ve Meyte gibi diğer karamları da buna dahil ettik. Son olarak bu çalışmamızdan hangi sonuçlara ulaşabileceğimizi, Allah (cc) nün kastetmiş olabileceği anlam ve hikmetleri bulmaya çalışıp Arap düşüncesinde yer alan bu zihinsel yapıyı Kur'an üzerinden görmeye çalıştık. Anahtar kelimeler: Hayvan İsimleri, Hayvan, En'âm, Hedy, Arı, İnek, Mükellebin, Av, Avcı.
Aydın İli söke ilçesinde siyah-alaca sütçü ineklerde subklinik mastitis prevalansının belirlenmesi
Bu çalışmada, Aydın ili Söke ilçesinin farklı mahallelerinde bulunan Siyah-Alaca ineklerde subklinik masititis oranının belirlenmesi ve subklinik mastitise neden olan bakterilerin moleküler (sekans analizi) identifikasyonun yapılması amaçlandı. Materyal olarak 312 baş Siyah-Alaca ineğin 1231 meme lobu kullanıldı. California Mastitis Test (CMT) sonucunda, ineklerin %72.44'ünün ve meme loblarının %46.63'ünün subklinik mastitisli olduğu belirlendi. Subklinik mastitisli inekler, yaş, laktasyon ayı, altlık yapısı, sağım sistemi ve bulundukları mahallelere göre değerlendirildi. Yaş ve laktasyon ayının artışı subklinik mastitis için riskli olduğu düşünüldü. Sağım sisteminin subklinik mastitise etkisi yüzdesel olarak farklı bulunsa da istatistiksel olarak önemli olmadığı (P>0.05) gözlenirken; kauçuk altlığın kullanıldığı işletmelerde subklinik mastitisin önemli derecede azaldığı kaydedildi (P<0.001). CMT pozitif 226 inekten aseptik şartlarda alınan süt numunelerinin 128'inde (%56.64) patojen mikroorganizmalar tespit edilirken 98'inde (%43.36) üreme görülmedi (P<0.05). Yüzyirmisekiz numuneden, 178'inde mikroorganizma ürediği, bunlardan 77'sinin (%43.75) bulaşıcı, 99'unun (%56.25) çevresel mastitis etkeni bakteri, 2'sinin ise maya olduğu tespit edildi. Streptecoccus spp., Stapylococcus spp., Corynebacterium spp., Bacillus spp. ve koliform grubu bakterilerin en çok identifiye edilen türler olduğu görüldü. Altlık materyali olarak gübrenin kullanıldığı işletmelerde, çevresel mastitis etkenlerinin subklinik mastitisde başlıca risk faktörü olduğu tespit edildi. Farklı bölgelerde yapılan çalışmalarda olduğu gibi Aydın ili Söke ilçesinde de subklinik mastitisin önemli bir sorun olduğu, ayrıca yetiştiricilerin hastalığın tanı, tedavi ve daha önemlisi koruma-kontrol yolları hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları belirlendi. Belirli aralıklarla subklinik mastitis taraması yapılması, etken izolasyonu ve identifikasyonu ile mastitise karşı alınacak tedbirlerin işletmelerin karlılığı ve sürdürebilirliği için önemli olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: California Mastitis Test, Moleküler identifikasyon, Subklinik mastitis
İneklerde subklinik mastitislere sebep olan bakteri türüne göre sütteki TH1/TH2 sitokin dengesinin belirlenmesi
Bu tezde, ineklerde subklinik mastitislere neden olan bakteri türlerine (Escherichia coli, Streptococcus agalactiae ve Staphylococcus aureus) göre sütteki Th1/Th2 sitokin dengesinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya 180 adet inek dahil edildi. İneklere Kaliforniya Mastitis Testi (CMT) uygulandı. Kaliforniya Mastitis Testinde, dört meme lobuda negatif olan inekler CMT (-) grubuna (n=45) dahil edildi. Escherichia coli grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Escherichia coli üreyen ineklerden; Streptococcus agalactiae grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Streptococcus agalactiae üreyen ineklerden ve Staphylococcus aureus grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Staphylococcus aureus üreyen ineklerden oluşturuldu. Süt numunelerindeki somatik hücre sayımı Cell Counter cihazı kullanılarak ölçüldü. Süt kompozisyon analizi Laktoscan cihazı kullanılarak ve sitokin analizleri ise tür spesifik ticari ELISA kitleri kullanılarak yapıldı. Escherichia coli grubunda süt TNF-α ve IFN-γ düzeyi yüksek bulunurken, IL-2 düzeyi düşük bulundu. En düşük süt IL-4 düzeyi CMT (-) grubunda bulundu. Süt IL-5 düzeyi en yüksek Streptococcus agalactiae grubunda bulunurken, süt IL-10 düzeyi en yüksek Staphylococcus aureus grubunda tespit edildi. Ayrıca, sütteki somatik hücre sayısının (SHS) artması, TNF-α ve IFN-γ düzeyinin azalmasına, IL-5 düzeyinin ise artmasına neden oldu. Ancak, IL-2, IL-4 ve IL-10 düzeylerinin SHS değişikliğinden etkilenmediği tespit edildi. Ayrıca, süt örneklerinde yağ yüzdesi Escherichia coli grubunda en yüksek oranda bulunurken, yağsız kuru madde, protein, laktoz ve mineral madde yüzdesi en düşük oranda bulundu. Sonuç olarak, Escherichia coli grubunda Th1/Th2 polarizasyon dengesinin Th1 yönüne kaydığı belirlendi. Streptococcus agalactiae ve Staphylococcus aureus gruplarında ise Th1/Th2 polarizasyon dengesinin Th2 yönünde olduğu bulundu. Bulgularımıza göre, Escherichia coli'ye bağlı mastitis olgularında hücresel bağışıklığın güçlü tutulması gerekirken, Staphylococcus aureus ve Streptococcus agalactiae'nın neden olduğu mastitislerde ise hümoral bağışıklığın desteklenmesi kanaatine varıldı.
Postpartum sorunlu ineklerde asprosin ve beta-hidroksibütirik asit düzeylerinin araştırılması
Bu tezde, ineklerde asprosin düzeylerinin tespit edilmesi, bu hormonun postpartum hastalıklar ve β- hidroksibütirik asit (BHBA) ile arasındaki ilişkinin belirlenmesi ayrıca asprosin hormonunun postpartum dönem hastalıkları özelliklede ketozis için bir belirteç olması ihtimalinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla tez iki aşamalı olarak dizayn edilmiştir. Birinci aşamada, yaşları 3-4 arasında değişen sağlıklı 20 Simental ırkı ineğin doğum anında, doğumdan sonra 3, 6, 9, 12 ve 15. günlerde kan numuneleri alınarak BHBA ve asprosin değerleri ölçüldü. İkinci aşamada ise 200 inek sağlıklı (n=100) ve hastalıklı (retensiyo sekundinarum, hipokalsemi, metritis, topallık, abomazum deplasmanı, mastitis) (n=100) olarak iki gruba ayrıldı ve doğum sonrası sadece 15. günde kan numuneleri alınarak BHBA ve asprosin değerleri ölçüldü. Her iki aşamada da asprosin düzeyleri ticari ELISA kiti ve BHBA değerleri ise ketometre kullanılarak ölçüldü. Elde edilen veriler değerlendirildiğinde ineklerde asprosin hormonunun kan serumunda ölçülebilir düzeyde ve BHBA ile arasında negatif korelasyon (r= -0.194) olduğu belirlendi (P<0.01). Diğer yandan çalışmanın ilk aşamasında elde edilen verilere göre BHBA (P=0.242) ve asprosinin (P=0.889) günlere göre değişiminde herhangi bir paralellik görülmedi (P>0.05). Hastalıklı ve sağlıklı hayvanların BHBA ve asprosin düzeyleri birbiriyle karşılaştırıldığında ise hastalıklı grubun BHBA (0.77±0.31 mmol/L) ve asprosin (0.99±0.41 ng/mL) düzeylerinin sağlıklı gruba göre daha yüksek (BHBA = 0.66±0.31 mmol/L, asprosin= 0.86±0.27 ng/mL) olduğu (P<0.05); hastalıklı grubu oluşturan hayvanlar kendi içerisinde karşılaştırıldığında ise retensiyo sekundinarumlu hayvanların BHBA düzeyinin (0.90±0.4 mmol/L) daha yüksek (P<0.05), asprosin değerinin (0.90±0.37 ng/mL) farklı olmadığı, yine topallık yaşayan hayvanların BHBA düzeyinin düşük (0.54±0.05 mmol/L), asprosin düzeyinin (1.84±0.51 ng/mL) ise daha yüksek (P<0.01) olduğu tespit edildi. Ketozis olmayan (BHBA <1.2 mmol/L) hayvanlarda asprosin düzeyi (0.95±0.35 ng/mL) subklinik ketozisli (BHBA ≥1.2 mmol/L) (0.71±0.21 ng/mL) gruptan daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, ineklerde asprosin ile postpartum dönem hastalıkları arasındaki ilişkilerin belirlenmesi için daha kapsamlı çalışmaların yapılmasının faydalı olacağı kanaatine varıldı.
İneklerde doğum anındaki TH1/TH2 sitokin dengesi ve SOCS3 düzeyinin bazı postpartum hastalıklarla ilişkisi
Bu tezde ineklerde, hümoral ve hücresel immün sistem aktivitesinin önemli göstergelerinden olan Th1/Th2 polarizasyonu ve sitokin sinyal baskılayıcı (SOCS) 3'ün doğum anındaki düzeylerinin postpartum (pp) hastalıklarla ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 90'ı normal doğum (ND), 90'ı güç doğum (GD) olmak üzere 180 baş inek materyal olarak kullanıldı ve ineklerden doğum anında bir defa kan örneği alındı. Normal doğum yapan inekler herhangi bir pp problem şekillenmeyen (ND (-) (n=45)) ve pp problem şekillenen (ND (+) (n=45)) olmak üzere; benzer şekilde güç doğum yapan inekler de herhangi bir pp problem şekillenmeyen (GD (-) (n=45)) ve pp problem şekillenen (GD (+) (n=45)) olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Sitokin analizleri tür spesifik ticari ELISA kitleri kullanılarak yapıldı. Serum IFN-γ düzeyi ND (-) grubunda diğer gruplara göre daha yüksek bulunurken (P<0,001); ND (-) ile GD (-) arasında istatistiki bir fark olmadığı, fakat ND (+) ve GD (+) grupları arasındaki farkın anlamlı derecede önemli olduğu tespit edildi. Serum SOCS3 düzeyinde, ND (-) grubunun, GD (+) grubu ile istatistiki olarak önemli farklılık gösterdiği, ancak GD (-) grubu ineklerle aralarında herhangi bir fark olmadığı görüldü (P>0.05). Sonuç olarak gruplar arası Th1/Th2 polarizasyonu ND (-) grubunda IFN-γ, TNF-α ve IL-2 düzeyi diğer gruplara göre yüksek bulundu. Buna göre gruplar arası ND (-) grubunda polarizasyon dengesinin Th1 yönünde olduğu ve hücresel immünitenin desteklenmesi gerektiği kanaatine varıldı.
Portatif bir klinik analizörün sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu belirlemedeki geçerliliğinin araştırılması
Portatif bir analizör olan i-STAT'ın sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu belirlemedeki güvenilirliği hakkında sınırlı bilgi bulunmaktadır. Kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunun portatif bir cihazla belirlenmesi, hayvanın kalsiyum durumunun hızlı bir şekilde değerlendirilmesine ve saha şartlarında etkili bir tedavinin yapılmasına imkân tanır. Bu çalışmanın amacı, i-STAT'ın sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu belirlemedeki güvenilirliğini değerlendirmektir. Bu çalışmada değişik hastalıklara sahip 121 sığır kullanılmıştır. Venöz kan örnekleri kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunun belirlenmesi için i-STAT ve Radiometer ABL 800 analizörlerine uygulanmıştır. Elde edilen veriler karşılaştırma, doğruluk, uyum ve güvenilirliği ortaya koymak için eşli t testi, konkordans analizi, Passing-Bablok regresyon analizi ve Bland-Altman analizine tabi tutulmuşlardır. Radiometer ABL 800 referans metot olarak i-STAT ise test metodu olarak kabul edilmiştir. i-STAT'ın performansı, iki farklı kan iyonize kalsiyum konsantrasyonu eşik değerinde (< 1 mmol/L; <1.18 mmol/L) receiver operating characteristics (ROC) eğrisi ile değerlendirilmiştir. i-STAT ve Radiometer ABL 800 ile ölçülen ortalama kan iyonize kalsiyum konsantrasyonları benzer olarak belirlenmiştir (1.09 vs 1.09 mmol/L; P=.82). i-STAT'ın sonuçlarının Radiometer ABL 800 ile oldukça yüksek korelasyona sahip olduğu tespit edilmiştir (r= 0.98, P < .0001). i-STAT ile ölçülen kan iyonize kalsiyum (Y) ve Radiometer ABL 800 ile ölçülen kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunun (X) regresyon eğrisi Y=-0.108276+1.103448×X olarak ortaya konulmuştur. Benzerlik çizgisinden sapma önemsiz olarak tespit edilmiştir (P = .64). Bland-Altman analizi ortalama hatanın olmadığını belirlemiştir. i-STAT < 1 mmol/L ve < 1.18 mmol/L kan iyonize kalsiyum konsantrasyonu eşik değerlerinde sırasıyla % 100 (95% güven aralığı, 87.7 – 100.0) ve % 94.8 (95 % güven aralığı, 87.2-98.6) sensitiviteye sahip olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, i-STAT sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu doğru bir şekilde belirlemiş ve özellikle hipokalsemiyi yüksek sensitivite ile tahmin etmiştir. Anahtar Kelimeler: kalsiyum, sensitivite, süt ineği, portatif analizör.
Şanlıurfa yöresindeki süt ineklerinde latent asidotik stresin görülme sıklığının araştırılması
Latent asidotik stres (LAS), enerjice zengin içerikli yem maddelerinin uzun süre alınmasıyla bakteriyel fermentasyon sırasında uçucu yağ asitleri sentezinin ve rezorpsiyonunun artması ve salya sekresyonunun azalması sonucu ortaya çıkar. LAS hayvan sağlığı ve konforunu tehdit eden, verim ve hayvan kayıplarına sebep olan en önemli problemlerin başında gelmektedir. Bu çalışma ile ülkemizdeki süt sığırı yetiştiriciliği yapılan işletmelerde önemli bir sorun olan LAS'ın Şanlıurfa yöresindeki görülme sıklığının belirlenmesi yanında, idrarda net asit-baz atılımının araştırılması, veteriner hekimlerin ilgisini bu konuya çekerek sahada erken tanı ve tedavi hakkında bilgilendirilmesi ve böylece ülke ekonomisine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmada, Şanlıurfa yöresindeki çeşitli süt sığırcılığı işletmelerinden klinik olarak sağlıklı görünen toplam 100 adet süt ineği kullanılmıştır. Çalışma grupları rumen sıvısı pH değerlerine göre belirlenmiş olup, 5.2< pH <6.0 arası LAS grubu (19 inek), pH 6.0-7.2 arası sağlıklı grup (81 inek) olmak üzere iki grup oluşturulmuştur. Hayvanların genel klinik muayeneleri yapıldıktan sonra kan, idrar ve rumen sıvısı örnekleri alınmıştır. Rumen sıvısında fiziksel özellikleri (koku, renk, kıvam, sedimentasyon, flotasyon, pH, infusorya yoğunluğu), metilen mavisi indirgenme süresi, total infusorya sayısı, uçucu yağ asitleri (UYA) tayini araştırılmıştır. Ayrıca kan gazları ile idrarda pH ve net asit-baz atılımı muayeneleri yapılmıştır. İstatistiksel analizler için SPSS Windows version 24.0 paket programı kullanılmış ve P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Kontrol grubu (n=81) ile kıyaslandığında LAS grubu (n=19) ineklerin genel fiziksel muayene bulgularından vücut sıcaklığında istatistiksel olarak fark bulunmazken (p=0.614), kalp ve solunum frekansı ile rumen hareketleri sayısında anlamlı artış (p=0.001) saptanmıştır. Rumen sıvısında metilen mavisi indirgenme süresi (p=0.001), pH (p=0.001) ve infusorya yoğunluğunda (p=0.001) azalma, sedimentasyon süresinde (p=0.001) ve toplam UYA miktarında (p=0.001) artış gözlenirken flotasyon süresi oluşmamıştır. Kan pH'sında (p=0.001) ve pO2 değerinde (p=0.001) azalma belirlenirken, pCO2, BE, HCO3 değerlerinde (p=0.001) artış, idrar pH'sı (p=0.001) ve net asit baz atılımı (p=0.001) değerlerinde azalma tespit edilmiştir. Sonuç olarak; Şanlıurfa yöresindeki süt ineklerinde latent asidotik stresin görülme sıklığı %19 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca rumen içeriği pH'sı ve idrar pH'sı tayinleri yanında idrarda net asit baz atılımı değerlerinin belirlenmesinin LAS tanısında yardımcı bir parametre olarak kullanılabileceği ve sahada kolaylıkla uygulanabileceği kanısına varılmıştır.
İneklerde tohumlama sonrası uygulanan lesirelin asetat (GnRH analogu)'ın gebelik üzerine etkisi
Bu tezde, ineklere suni tohumlama ile birlikte farklı yollardan lesirelin asetat enjeksiyonlarının gebelik oranları üzerindeki etkisi araştırıldı. Materyal olarak postpartum 50-120. günler arasında kendiliğinden kızgınlığa gelen, düzenli aralıklarla seksüel siklus gösteren ve bu süreçte herhangi bir klinik bozukluk göstermeyen farklı ırk ve yaştan 180 inek kullanıldı. Materyali oluşturan inekler rastgele 4 gruba ayrıldı. A grubunda bulunan (n= 50) hayvanlara suni tohumlamadan hemen sonra 50 µg lesirelin asetat, B grubu (n=40), hayvanlara 2 ml serum fizyolojik üst epidural boşluğa uygulandı. C grubu (n=50), hayvanlara suni tohumlamadan hemen sonra 50 µg lesirelin asetat, D grubuna (n=40) ise, 2 ml serum fizyolojik kas içi olarak enjekte edildi. A ve B grubunda hayvanların gebelik oranları (sırasıyla % 64, % 45) arasında farklılığın olduğu (P<0,05) görüldü. Kas içi uygulama yapılan C ve D grubunda gebelik oranları (sırasıyla % 60, % 52,5) yönüyle farkın olmadığı (P>0,05) belirlendi. Ayrıca, epidural ve kas içi GnRH uygulanan gruplar arasında da istatistiki bir farkın (P>0,05) olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak, yapılan tezde kendiliğinden östrüse gelen ineklere tohumlama ile birlikte epidural yolla uygulanan GnRH enjeksiyonlarının gebelik oranlarını artırmada faydalı olacağı kanaatine varıldı.
Elazığ ilinde süt ineği besleme bilinci geçiş dönemi beslemesi ve süt ineklerinin verim durumlarının araştırılması
Bu araştırma, Elazığ İli Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği verilerine dayanılarak, Elazığ il ve ilçelerinde 20 baş ve daha üzeri hayvanla süt inekçiliği yapan işletmelerin yaklaşık %60'ını temsil edecek sayıda süt ineği işletmesinde yürütülmüştür. Araştırmada Elazığ ilinde bulunan süt işletmelerinde süt ineği beslemesinde yetkili ve sorumlu kişilerin bilinç ve birikimi, geçiş dönemi beslemesinin uygulama durumu, süt ineklerinin ırk dağılımı, yem envanteri, ineklerin süt verimi durumu, laktasyon dönemlerindeki ineklerin beslenme durumları, süt ineklerinin üreme durumu, sık görülen hastalık durumları ve süt ineği işletmeciliği ile ilgili diğer unsurlar incelenmiştir. İncelemede, tüm işletmeler hayvan besleme uzmanları tarafından ziyaret edilmiş ve işletmelerde yüz yüze anket çalışmaları, yem ve süt örnekleri alınarak laboratuarda analizler yapılmıştır. İşletmelerin %67.5'inde, beslemede yetki ve sorumluluk sahibi kişilerin işletme sahibinin bizzat kendisinin olduğu ve aile fertlerinin birlikte çalıştıkları ortaya konmuştur. Beslemede yetki ve sorumluluk sahibi kişilerin %73'nün ilköğrenim ve altı eğitim seviyesinde. olduğu gözlenmiştir. Bu kişilerin %65'nin iş tecrübesinin >10 yıl olduğu, % 35'inin de < 10 yıl olduğu tespit edilmiştir. Buna karşın yetki ve sorumluluk sahibi kişilerin süt ineği beslemesi konusunda yenilikleri takip için bilimsel etkinliklere katılım oranının %30 seviyesinde olduğu tespit edilmiştir. Yenilikleri takip ettiğini ifade eden kişilerin ise süt ineği beslemesi konusunda katıldıklar bilimsel etkinliklerin %83.4'ü üretici birlikleri, yem fabrikaları ve fuarların düzenledikleri bilgilendirme toplantılarıdır. İşletmecilerin %77.5'i hayvan besleme konusunda danışmanlık hizmeti almadıkları ve danışmanlık hizmeti alanların da bu hizmet karşılığı herhangi bir ücret ödemedikleri sonucuna ulaşılmıştır. Danışmanlık hizmeti almama nedenleri ise serbest veteriner hekimlerin yeterli olmaması (%42), danışmanlık hizmeti alacağı yeri bilmemeleri ve bundan haberdar olmamaları (%35) ve ihtiyaç duymayıp kendilerini yeterli görmeleri (%23) biçiminde sıralanmaktadır. İşletmelerdeki ineklerin, laktasyon dönemlerindeki süt verimleri (kg/gün/hayvan), canlı ağırlıkları ve tükettikleri yemlerin isimleri ve miktarları (kg/gün/hayvan) düzenli kayıt altına alınmamıştır. Bu konularda verilen bilgilerin ise tahmini olduğu gözlenmiştir. İşletmelerdeki ineklerin inek başına günlük süt verimlerinin %47.5'i 12-15 kg, %37.5'i 16-20 kg ve %15'i >21 kg biçiminde sıralanmaktadır. İşletmelerden alınan süt örneklerinin kuru madde (KM), yağ, protein ve üre düzeyleri sırasıyla %52.5 = %11.6-12.5, %77.5 = %2.5-3.5, %40 = %3.3-3.5, %80 = 10 - 20 mg/dl aralığında olduğu tespit edilmiştir. Takibe alınan işletmelerde ineklerin ilk buzağılama yaşının daha çok (%32.5) 24 aylık yaşta yoğunlaştığı tespit edilmiştir. Ortalama iki doğum aralığı işletmelerin %57.5'inde 12 ve 13 ay olduğu ortaya konulmuştur. İncelenen işletmelerin tamamında geçiş dönemi belemesi uygulanmamaktadır. İşletmelerin %47.5'inde, hayvanlara verilen yemlerin miktarları ve hayvanların ihtiyaçları, ineklerin süt verimi ve canlı ağırlığına bakılarak belirlendiği tespit edilmiştir. Bununla birlikte hayvanların hepsine aynı miktarda yem verenlerin oranı %20, sadece süt verimine bakarak verdiği yemi artırıp azaltanların oranı ise %15 olarak bulunmuştur. İşletmeciler yaz ve kış dönemlerinde hayvanlarını daha çok 3 öğün üzerinden olmak üzere 2- 3 öğün beslemektedirler. İşletmelerin %92.5'i hayvanlara grup yemlemesi uygulamaktadırlar. İşletmelerin tamamında yıl boyu buğdaygil samanları yedirilmektedir. Buğdaygil samanları işletmelerin %84'ünde patozdan geçirildikten sonra hayvanlara verildiği anlaşılmıştır. İşletmelerin %70'inde kuru ot bulunduğu, bunların %64'ünde kuru otun doğranarak hayvanlara verildiği belirlenmiştir. İşletmelerin %62.5'inde yaş yonca biçildiği şekliyle pörsütmeden hayvanlara verildiği saptanmıştır. İşletmelerin kışın silajı daha çok kullandıkları (%87.5) tespit edilmiştir. Yaz döneminde hayvanlara verilen yemler arasında, buğdaygil samanları işletmelerin %95'inde, karma yem (fabrika yemi) %87.5'inde, Arpa-buğday ezmesi %75'inde, yonca %72.5'inde, kepek %60'ında ve %35'inde ise mısır silajı kullanıldığı tespit edilmiştir. Buna karşın kış döneminde işletmelerin %95'inde buğdaygil samanı, %95'inde karma yem (fabrika yemi), %82.5'inde arpa-buğday ezmesi, %52.5'inde yonca, % 65'inde kepek ve mısır silajı ise %87.5'inde kullanıldığı tespit edilmiştir. İşletmelerdeki buğdaygil samanının tamamının 5 cm den küçük olduğu, kullanılan samanların da %2'si 2.5 cm den , %34'ü 1 cm den , %25'i 0.5 cm den, %18'i 0.3 cm den büyük, %21'i ise 0.3 cm den küçük partikül büyüklüğüne sahip olduğu saptanmıştır. Doğranarak verilen kuru yoncanın %60'ı 5 cm den büyük, fiğin ise %46'sı 5 cm den büyük partikül büyüklüğüne sahip olduğu gözlenmiştir. Mısır silajının partikül büyüklüğü İşletmelerin tamamında 5 cm den küçük olduğu, kullanılan mısır silajların %6'sı 2,5 cm den, %57'si 1 cm den, %30'u 0.5 cm den, %6'sı 0.3 cm den büyük, %1'i ise 0.3 cm'den küçük partikül büyüklüğüne sahip olduğu saptanmıştır. İşletmelerden alınan fabrika yem örneklerinin yaklaşık %97.2'sinde %2'den az, %85.8'inin de %1,5'den az üre içerdiği tespit edilmiştir. İşletmelerde hayvanların rasyonlarının NRC standartlarına göre KM, HP ve NEL düzeyinin sırasıyla %45 düşük- %55 yüksek, %42.5 düşük- %57.5 yüksek ve %22.5 düşük- %77.5 yüksek olduğu tespit edilmiştir. İşletmelerde görülen sağlık problemleri arasında %60 ile mastitis birinci sırada yer alırken; bunu, %47.5 ile birden fazla suni tohumlama, %35 ile güç doğum, %25 ile ayak problemleri, %22.5 ile hipokalsemi ve buzağı ishalleri, %15 ile de göbek iltihabı izlemektedir. Sonuç olarak; Bu çalışmada, Elazığ ilinde beslenmede yetki ve sorumluluk sahibi kişilerin süt ineği beslemesi konusunda bilgi birikimi ve eğitim seviyesinin düşük olduğu, yenilikleri gereği gibi takip etmedikleri, yeterli danışmanlık hizmeti almadıkları, süt ineklerinde geçiş dönemi beslemesi uygulamadıkları, düzenli bir kayıt tutmadıkları, araştırma kapsamında yapılan analizlerin değerlendirmesine göre verdikleri bilgilerde çelişkilerin olduğu gözlenmiştir. Bu durumun düzeltilmesi için, süt ineği işletmecileri kendilerinin bir işletmeci olduklarının farkına varıp gereğini yapmaları gerekir. Anahtar Kelimeler: Süt İneği, Besleme Bilinci, Geçiş Dönemi, Verim Düzeyi
Malatya arguvan yöresinde süt ineklerinde subklinik mastitis prevalansı
Bu çalışma, Malatya ili Arguvan ilçesindeki süt ineklerinin subklinik mastitis oranlarını belirleyip, bu oranların, ırk, yaş, laktasyon sayısı, laktasyon ayı, ortalama süt verimi, doğum şekli, retensiyo sekundinarum olgusu, sağım yöntemi, sağım hijyeni ve işletmedeki hayvan sayısıyla ilişkisini ortaya koymak amacıyla yapıldı. Aynı zamanda bu hayvanlara ait sütlerdeki Kaliforniya mastitis testi (CMT), somatik hücre sayısı (SHS) ve sütün elektrik direnci (SED) sonuçları arasındaki ilişkiler de belirlendi. Materyal olarak Malatya ili Arguvan ilçesinden, Mart-2013 - Mayıs-2013 tarihleri arasında, çeşitli ırklardaki 649 baş ineğe ait 2.596 meme lobu kullanıldı. Bu hayvanlara ait süt örneklerine tümüne CMT yapıldı. Bu hayvanlardan ayrıca 477 meme lobunda SHS ve 652 meme lobunda da SED'ne de bakılarak sonuçları belirlendi. Çalışmaya alınan ineklerin %51,77'si, meme loplarının %28,04'ü CMT pozitif sonuç verdi. Çalışmada CMT pozitiflik oranı Yerli Kara ırkında, günlük süt verimleri 21-25 lt olan gruptaki hayvanlarda, makineyle sağım yapılanlarda, güç doğum veya retensiyo sekundinarum geçiren hayvanlarda daha yüksek, laktasyonun 0-2 aylık döneminde ve sağım hijyeni iyi olanlarda daha düşük bulundu. CMT, SHS ve SED arasında istatistiksel bir benzerlik olduğu da görüldü. Sonuç olarak; CMT pozitiflik oranının yüksek çıkması, bölgede subklinik mastitisin önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Çalışmada ayrıca CMT ve SHS'nin subklinik mastitisin teşhisinde yalnız başına da önem taşıdığı ancak SED'nin teşhiste tek başına çok anlamlı bilgi veremediği, diğer teşhis yöntemleriyle birlikte kullanmanın güvenilirliği artıracağı kanaatine varıldı.
Östrüs döneminde uygulanan buserelin asetat'ın (GNRH analoğu) in vivo inek miyometriyal kontraksiyonları üzerine etkisi
Bu tezde, ineklerde östrüs döneminde tohumlama sırasında, ovulasyonun uyarılması amacıyla yaygın şekilde kullanılan bir GnRH agonisti olan buserelin asetat'ın, uterus kontraktilitesi üzerine in vivo etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada östrüste olan 26 adet inek kullanıldı. Açık uçlu kateter tekniği ile uterus içi basınç (UİB) ölçüm sisteminin kurulumu tamamlandıktan sonra serum progesteron (P4) düzeyinin belirlenmesi amacıyla kan örneği alındı. Çalışmanın ilk 30 dakikası süresince uterusun spontan kasılmaları (T1-3) izlendikten sonra birinci gruptaki inekler (n=7, KON) kontrol grubu olarak belirlenerek 5 ml serum fizyolojik, ikinci gruba (n=6, BUS1) 0,01 mg buserelin asetat, üçüncü gruba (n=6, BUS2) 0,02 mg buserelin asetat ve dördüncü gruba (n=7, OXT) 50 IU oksitosin damar içi yolla uygulandı. Gruplara uygun ajanların enjeksiyonu sonrası uterus kasılmaları 60 dakika (T4-9) süre ile kaydedildi. Uterusun spontan ve uygulama sonrası kasılma özellikleri, kasılmaların sıklığı (kasılma sayısı/10dk), büyüklüğü (mmHg), süresi (sn) ve eğri altında kalan alanları (EAKA, mmHg X sn) yönünden irdelendi. Uterusun spontan kasılmalarının (T1-3), östrüs döneminde düzenli ve şiddetli olduğu belirlenirken, uygulama gruplarında enjeksiyon sonrası (T4-9), kasılmaların sıklığı ve süresinde farklılık tespit edilmedi (P>0,05). KON, BUS1 ve BUS2 gruplarında, spontan kasılmaların izlenmesinin ardından uygulanan ajanların kasılmaların büyüklüğünü değiştirmediği (P>0,05), OXT grubunda ise 50 IU oksitosin uygulamasının kasılmaların büyüklüğünü önemli ölçüde artırdığı belirlendi (P<0,05). Kasılmaların EAKA'da, KON, BUS1 ve BUS2 gruplarında, ajanların uygulanmasından sonra farklılık tespit edilmezken (P>0,05), OXT grubunda ise önemli düzeyde artış belirlendi (P<0,05). İneklerde östrüs döneminde 0,01 mg ve 0,02 mg buserelin asetat uygulamasının, uterusun kontraktil aktivitesi üzerine etkili olmadığı, 50 IU oksitosinin ise uterusun kontraktil aktivitesini artırdığı, kasılmaların büyüklüğü ve eğri altında kalan alanlarını artırırken, sıklığını ve süresini değiştirmediği belirlendi. Anahtar Kelimeler: Buserelin asetat, Kontraktilite, Uterus, İn vivo, İnek
Diyarbakır ili ergani ilçesinde döl tutmayan ineklerde sığırların bulaşıcı rinotrakeitisi hastalığının yaygınlığı
Bu tezde, Diyarbakır İli Ergani İlçesinde döl tutmayan (repeat breeder) ineklerde sığırların bulaşıcı rinotrakeitisi (Infectious bovine rhinotracheitis; IBR)'nin yaygınlığı araştırıldı. Ergani ve çevresinde bulunan farklı işletmelerdeki yaşları 3-10 arasında değişen 108 inekten; kan numuneleri toplandı. Bu numunelerdeki IBR antikorlarının varlığı Enzime Bağlı İmmunosorbent Deneyi (ELİSA) yöntemi ile incelendi.Enzime bağlı immunosorbent deneyi ile 108 hayvanın 52'si (% 48,15) seropozitif, 56'sı (% 51,85) ise seronegatif bulundu. Sonuçların, ırklara göre dağılımında gruplar arasında fark bulunmazken; yaşa göre dağılımında 7 yaş (% 86,67) grubundaki hayvanlarda IBR seropozitifliği en fazla tespit edildi (P<0,01).Sonuç olarak, Diyarbakır İli Ergani İlçesindeki döl tutmayan ineklerde IBR seropozitifliğinin yüksek olduğu ve hayvanların yaşları ilerledikçe bu oranın daha da arttığı belirlendi. Bu nedenle bölgedeki ineklerde döl verimliliğini artırmak için IBR'e karşı tedbirlerin alınmasının gerekli olduğu kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Repeat breeder, IBR, İnek.
Enjektabl iz elementlerin geçiş dönemindeki ineklerde metabolik profil üzerine etkileri
Bu çalışmada geçiş dönemindeki ineklerde mineral uygulamalarının metabolik profil üzerine olan etkileri araştırılmıştır. Araştırmanın materyalini, 4-5 yaş aralığında, aynı bakım ve beslenme şartlarındaki, klinik olarak sağlıklı, 20 adet montofon ırkı inek oluşturmuştur. Çalışmada kullanılan inekler her grupta 10 hayvan olacak şekilde 2 eşit gruba ayrılarak; deney grubundaki ineklere doğuma 3 hafta kala, bir mineral solusyonu 20 kg canlı ağırlığa 1 ml dozunda tek doz kas içi yolla, kontrol grubundaki ineklere ise doğuma 3 hafta kala sadece 20 ml dozunda serum fizyolojik placebo olarak uygulanmıştır. Her iki gruptaki ineklerin v. jugularislerinden enjeksiyon zamanında, doğum anı ve doğumdan 3 hafta sonra olacak şekilde kan örnekleri alınmıştır. Metabolik parametre olarak her iki grupta da NEFA, BHBA, albumin, glukoz, T. kolesterol, VLDL-kolesterol, LDL-kolesterol, HDL-kolesterol, trigliserid, AST, ALT, GGT, T. bilirubin, kreatinin, BUN ve T. protein düzeyleri belirlenmiştir.Çalışma sonucunda, kontrol grubu ineklerde ALT ve albümin değerleri bakımından çalışma dönemleri arasında istatistiksel önem saptanmaz iken, NEFA (p<0.05), BHBA (p<0.05), glikoz (p<0.05), T.kolesterol (p<0.01), HDL kolesterol (p<0.001), LDL kolesterol (p<0.001), VLDL kolesterol (p<0.001), trigliserid (p<0.01), AST (p<0.01), GGT (P<0.05), BUN (P<0.001), kreatinin (p<0.05), T. bilirubin (p<0.05) ve T. protein (P<0.01) düzeyleri bakımından ise değişik derecelerde istatistiksel önem saptanmıştır.Deney grubu ineklerde ise glikoz, LDL kolesterol, AST, ALT, GGT, kreatinin ve albümin değerleri bakımından çalışma dönemleri arasında istatistiksel önem saptanmamış, buna karşın NEFA (p<0.01), BHBA (p<0.001), T.kolesterol (p<0.05), HDL kolesterol (p<0.01), LDL kolesterol (p<0.05), VLDL kolesterol (p<0.001), trigliserid (p<0.01), BUN (P<0.001), T. bilirubin (p<0.05) ve T. protein (P<0.01) düzeyleri bakımından ise değişik derecelerde istatistiksel önem saptanmıştır.Sonuç olarak, geçiş döneminin başlangıcında özellikle selenyum, bakır, çinko ve mangan içeren bir mineral solüsyon uygulanmasının geçiş döneminin olumsuz etkilerini önlemede etkili olabileceği sonucuna varılmıştır.
Mastitisli ineklerden izole edilen candida albicans izolatlarında virülens faktörlerinin belirlenmesi
Son yıllarda sığır mastitisinin etiyolojisinde mayaların önemi giderek artmaktadır. Bu çalıĢmada mastitisli ineklerden toplanan süt örneklerinde Candida albicans‟ın neden olduğu mastitis prevalansının belirlenmesi, C. albicans‟ın fenotipik ve genotipik yöntemlerle identifikasyonu ve virülens faktörlerinin saptanması amaçlandı. Bu amaçla anket sonuçlarına göre mastitis problemi bulunan 20 süt sığırı iĢletmesinden 178 hayvandan 686 süt örneği toplandı. Bu örneklerden 49 maya izolatı elde edildi. Fenotipik testlerle (germ tüp testi, klamidospor oluĢumu, kromojenik besiyerinde ve 45°C‟de üreme) 5 izolat Candida albicans olarak identifiye edildi. Fenotipik testlerle C. albicans olduğu saptanan 5 izolat, C. albicans CALB1 genine spesifik primerler kullanılarak yapılan PZR ile doğrulandı. C. albicans izolatlarında adhezyondan (ALS1) ve fosfalipaz (PLB1) üretiminden sorumlu virülens genleri araĢtırıldı. Ġzolatların 2 (%40)‟sinde ALS1 ve PLB1, 1 (%20)‟inde ALS1 ve 1 (%20)‟inde PLB1 genleri saptanırken, 1(%20) izolatta her iki genin de bulunmadığı belirlendi. C. albicans izolatlarının tüp adherens yöntemiyle biyofilm oluĢturma özellikleri incelendiğinde 3 (%60) izolatın güçlü pozitif, 1 (%20) izolatın zayıf pozitif ve 1 (%20) izolatın ise negatif olduğu belirlendi. Sonuç olarak, bu çalıĢma ile mastitisli ineklerden izole edilen C. albicans izolatlarında önemli virülens genleri olan ALS1 ve PLB1 genleri ve biyofilm oluĢumu belirlendi. Anahtar Kelimeler: Biyofilm, Candida albicans, Mastitis, Virülens genleri
Holştayn düve ve ineklerde serum anti müllerian hormon düzeyleri il fertilite ilişkisinin araştırılması
Sığırlarda Anti Müllerian Hormon (AMH) konsantrasyonları ile antral folikül sayısı pozitif olarak ve yüksek seviyede ilişkilidir. Bu nedenle ovaryum rezervinin belirlenmesinde, oosit kalitesi, süperovulasyon cevabı, fertilite, verim ömrü gibi kriterlerin belirlenmesi için biyomarker olarak kullanılabilmektedir. Bu çalışmada inek ve düvelerde serum AMH düzeyleri ile fertilite parametreleri arasında olası ilişkilerin ortaya konulması amaçlanmıştır. Araştırmada 44 düve ve 40 inek materyal olarak kullanıldı. İneklerde ilk tohumlama gebelik oranı, gebelik başına ortalama tohumlama sayısı, postpartum 200 günde gruplarda gebelik oranları, açık gün sayısı fertilite parametreleri olarak analiz edildi. Düvelerin ilk tohumlamada gebe kalma oranları, gebe kalmayanların ikinci ve üçüncü tohumlama gebelikleri de ilave edilerek iki grubun gebelik oranları ve gebelik başına ortalama tohum sayıları karşılaştırıldı. Düvelerde ve ineklerde en düşük AMH düzeyi 0,001 ng/ml iken en yüksek seviye her iki grupta da 0,7 ng/ml olarak bulunmuştur. İnek ve düvelerde ortalama AMH düzeyi sırasıyla 0,26±0,17 ve 0,21±0,16 ng/ml±SD olarak belirlendi (p>0,05). AMH ölçümlerinden sonra tohumlanan ineklerde ve düvelerde 1., 2. veya 3. tohumda gebe kalanlar ile gebe kalmayanların ortalama AMH düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki görülmedi (p>0,05). Sonuç olarak düvelerde ve ineklerde tohumlamalar sonrasında gebelik oranlar ile AMH seviyeleri arasında bir ilişki kurulamamıştır. İnek ve düvelerde bireyler arasında AMH düzeyleri açısından varyasyonun çok yüksek düzeyde olması dikkat çekici bir bulgu olmuştur. İneklerde AMH düzeyleri ve fertilite ilişkisini ortaya koymak için yeni araştırmalar yapılarak bu konudaki bilgi birikiminin arttırılması gerekmektedir Anahtar Kelimeler: AMH, Fertilite, Ġnek, Düve
İneklerin meme başlarında görülen lezyonlarda bovine papillomavirus varlığının virolojik yönden araştırılması
Burdur-Merkez ve ilçelerinde halk elinde bulunan çeşitli işletmelerden meme başlarında farklı görünümde lezyon bulunan holstein ırkı, 2-8 yaş arası, 106 adet dişi inekten kan ve doku (siğil) örnekleri toplandı. Kan serumu örneklerinin 59 (%55,66) adedinde BPV (antijen) pozitiflik ve 47 (%44,34) adedinde BPV (antijen) negatiflik belirlendi. Doku (siğil) örneklerinde BPV varlığı tespitinde PCR testinde konsensüs primerler FAP59/64 ve MY11/09 kullanıldı. 106 örneğin 24 (%22,64) adedinde FAP59/64 pozitiflik belirlenirken, MY11/09 hiçbir örnekte varlığı tespit edilmedi. BPV tip spesifik primerleri açısından genel olarak 106 örneğin hepsinde BPV pozitiflik bulunurken, hiçbir örnekte BPV-14 pozitiflik tespit edilmedi. Meme siğillerinde tek ve miks tiplerin birlikte görüldüğü genel dağılımda; BPV-2 (40 adet, %37,7), BPV-6 (28 adet, %26,4), BPV-8 (30 adet, %28,3), BPV-9 (36 adet, %34), BPV-10 (32 adet, %30,3) ve BPV-12 (22 adet, %20,8) daha yaygın olduğu belirlendi. Meme lezyonlarının makroskobik görünümüne göre tiplerin dağılımı; Düz ve Yuvarlak formlarda en yüksek pozitiflik BPV-2 ve BPV-10, Pirinç Tanesi formlarda en yüksek pozitiflik BPV-6, BPV-10, BPV-12, BPV-8+BPV-9 ve BPV-3+BPV-6+BPV-8+BPV-11, Saplı ve Sivri formlarda en yüksek pozitiflik BPV-9 görüldü. Yaşa göre BPV tiplerinin dağılımı; 2 yaş grubunda en fazla BPV-2 tipine, 3 yaş grubunda en fazla BPV-10 tipine, 4 yaş grubunda en fazla BPV-9 tipine, 5 yaş grubunda en fazla BPV-8+BPV-12 tiplerine, 6-8 yaş grup aralığında en fazla miks tipler olduğu tespit edildi. Yaş ilerledikçe, BPV tiplerinin miks görülme olasılığının arttığı belirlendi. Düz ve yuvarlak form siğillerin saplı ve sivri form siğillere göre daha genç yaşta görüldüğü belirlendi (p=0,003). Pirinç tanesi formda bulunan siğillerin görüldüğü yaş ile diğer form siğillerin görüldüğü yaş arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Çalışmada BPV tip spesifik primerleri ile pozitif belirlenen tüm örneklerde, meme lezyonlarından yapılan histopatolojik incelemelerde ve immunohistokimyasal testlerde pozitiflik bulundu. Buna göre, her üç test ve uygulamanın arasındaki ilişki (korrelasyon) benzer bulundu. BPV tip spesifik primerleri ile pozitif belirlenerek seçilen örneklerde (en az bir adet inceleme yapıldı) yapılan elektron mikroskobi incelemelerinde virus varlığı görüntülendi. Ancak, ELISA (antijen) testinin kan serumu örneklerinden BPV tespitinde daha az duyarlı olduğu belirlendi. Çalışmada, meme lezyonları papillomlarında tespit edilen tüm tiplerde otolog aşı uygulaması sonucunda %100 (12/12) başarı sağlanırken; BPV tip 1, 2, 4, 6, 9, 10 ve 11'de tespit edilen papillomlarda, NDV La Sota suşu uygulamaları sonucunda %41,7 (5/12) başarı sağlandı. Örneklemenin yapıldığı işletmelerde çevre koşullarının BPV tiplerinin yayılımında etkisi incelendiğinde, meme lezyonlarında BPV varlığı en yüksek düzeyde; 1-49 adet hayvan sayısı bulunduran küçük ve yarı-açık işletmelerde, hayvan bakım-besleme koşullarının ve ahır temizliğinin orta düzeyde olduğu işletmelerde, sağımın makine ile yapıldığı ve sağım öncesi ve sonrası temizlik ve dezenfektan kullanımının yapıldığı işletmelerde belirlendi.
İneklerde pre ve postpartum dönemde bolus olarak kullanılan vitamin ve mineral kompleksinin fertilite parametrelerine etkisi
Yapılan araştırmada, geçiş dönemi ve erken postpartum dönemde bulunan ineklere uygulanan vitamin mineral bolus takviyesinin, reprodüktif performans üzerindeki etkileri değerlendirildi. İneklerin doğum sonrası uterus involüsyonu, endometritis, ovaryum fonksiyonları ve ilk üç tohumlama sonrası gebelik oranlarına bakıldı. Araştırmada kullanılan hayvan materyalini, kuru dönemde olan, doğum tarihine yaklaşık 14 gün kalan, 200 adet sağlıklı, 1-3. laktasyon arasında olan Holstein ırkı inekler oluşturdu. İnekler VKS ortalamaları 3 olacak şekilde ve laktasyon ortalaması 1,5 olacak şekilde rastgele iki eşit gruba ayrıldı. Uygulama grubunda olan ineklere standart rasyona ek olarak beklenen doğum tarihinden 14 gün önce vitamin ve mineral içeren boluslar yutturuldu ve bolus uygulaması 60 gün sonra tekrar edildi. Kontrol grubundaki ineklere ise sadece standart rasyon verildi. Uygulama ve kontrol grubundaki inekler postpartum 30. günde rektal yolla involüsyon, endometritis ve ovaryum muayenesi yapılarak kontrol edildi. Kızgınlık gösteren ve tohumlamaya uygun olan ineklere suni tohumlama yapıldı. Tohumlama sonrası 7, 14, 21 ve 28. günlerde progesteron düzeyini belirlemek amacıyla kan alındı. Tohumlanan ineklere 21. ve 28. günlerde USG ile ovaryum muayenesi yapılarak KL varlığı değerlendirildi ve 30. günde gebelik muayenesi yapıldı. Doğum anı ve postpartum 30. gündeki ortalama VKS değeri arasında (P>0,05) önemli bir farklılık bulunamadı. Vajinal akıntı skorlaması yapıldığında; kontrol grubundaki endometritis varlığının uygulama grubuna göre daha yüksek olduğu görüldü (P<0,05). Postpartum 30. günde yapılan rektal muayeneler sonucunda, uygulama ve kontrol grubu arasında uterus involusyonu bakımından önemli bir farklılık bulunamadı (P>0,05). Ovaryumlarında aktif KL bulunan inekler (P>0,05) ve kistik ovaryum dejenerasyonu görülen inekler (P>0,05) karşılaştırıldığında istatistiki açıdan bir farklılık bulunamadı. Tohumlama sonrası 21. ve 28. günlerde aktif KL varlığının kontrol grubuna göre istatistiki olarak önemli ölçüde fazla olduğu belirlendi (P<0,05). Progesteron düzeyleri kontrol grubunda tedavi grubuna göre daha yüksek bulundu ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0,05). Tohumlama sonrası 30. günlerde USG ile yapılan gebelik muayenelerinde, uygulama ve kontrol gruplarında sırasıyla; ilk tohumlama sonrası %32'ye %13, ikinci tohumlama sonrası %45'ye %16 ve üçüncü tohumlama sonrası %54'e %20 olarak belirlendi. Sonuç olarak, geçiş dönemi ve erken postpartum dönemde oral olarak kullanılan vitamin ve mineral içeren bolusların, postpartum 30. günde uterus involusyonuna olumlu bir etkisi belirlenememesine karşın, endometritis görülme oranını azalttığı ve ilk üç tohumlama sonrası gebelik oranlarını önemli ölçüde artırdığı belirlendi.
İneklerde vitamin E enjeksiyonlarının retensiyo sekundinarum ve üreme parametrelerine etkisi
Sunulan çalışma ile yüksek antioksidan kapasiteye sahip Vitamin E (Vit E) enjeksiyonlarının başta retensiyo sekundinarum (RS) olmak üzere üreme parametrelerine olan etkisi ve senkronizasyon sonucu sabit zamanlı tohumlama yapılan ineklerde, tohumlama anında Vit E enjeksiyonlarının gebelik oranları ile embriyonik ölüm üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada laktasyon ortalamaları 1.6 (1-8. laktasyon arasında) olan 55 baş bir defa doğum yapmış inek, 152 baş ise birden fazla doğum yapmış inek olmak üzere toplamda 207 inek seçildi ve bu inekler iki gruba ayrıldı. Vit E grubundaki ineklere (PPVİT-E., n=103), doğumlarına ortalama 23.5±2.5, 16±2.5, 9±2.5 gün kala her hafta 6 ml (900 IU dl-alfa tokoferol asetat, Evigen®, Aksu Farma, Türkiye) ve doğumdan sonra ortalama 42. günde 6 ml Vit E kas içi enjeksiyonu yapıldı. Kontrol grubuna (PPKONT. , n=104) aynı günlerde 6 ml %0.9 NaCl serum fizyolojik kas içi uygulandı. Vit E enjeksiyonlarının kan serumundaki α-tokoferol yoğunluğuna olan etkisini görebilmek için, çalışmaya başlamadan önce Vit E grubundan 10, kontrol grubundan 10 inekten kan alındı ve aynı ineklerden doğum yaptıkları anda tekrar kan alınarak, kan serumundaki α-tokoferol yoğunluğunun değişimi hesaplandı. Sırasıyla serum α-tokoferol seviyesi değişimi (µg/ml) PPVİT-E.'de +1.66 µg/ml, PPKONT. 'da ise +0.25 µg/ml, olarak bulundu. İki grup arasında istatistiki açıdan önemli bir fark bulunamadı (p>0.05). Vit E ve kontrol gruplarında sırasıyla RS oranı %5; %15; doğum-ilk östrus görülme 36.1; 37.0 gün; birinci tohumlama başarısı %40; %42; ikinci tohumlama başarısı %31; %29; üçüncü tohumlama başarısı %28; %24; boş geçen gün sayısı 136.0; 136.9; 200 gün, gebelik başarısı ise %70; %69 olarak belirlendi. Vit E grubundaki RS görülme oranı istatiksel açıdan önemli bulunurken (p<0.05) diğer parametreler arasında önemli bir fark bulunamadı (p>0.05). PPVİT-E ve PPKONT gruplarından bağımsız olarak Double Ovysnch ile senkronize edilen ilk tohumlaması yapılacak 196 inek iki gruba ayrıldı. Tohumlama anı (STVİT-E , n=99) grubuna 6 ml (Evigen®, Aksu Farma, Türkiye) kas içi yapıldı. Kontrol grubuna (STKONT., n=97) ise tohumlama anı 6 ml %0.9 NaCl serum fizyolojik kas içi uygulandı. STVİT-E ve STKONT. gruplarında sırasıyla ilk tohumlama başarısı %40.4; %40.2; embriyonik kayıp oranı %10.0; %23.1 olarak saptandı ve iki grup arasındaki bu parametrelerde istatistiki açıda önemli bir fark bulunamadı (p>0.05). Sonuç olarak ineklerde doğuma yakın dönem ve doğum sonrası dönem yapılan Vit E enjeksiyonlarının RS oranını azaltma üzerine olumlu bir etki yaparken diğer fertilite parametreleri üzerine herhangi bir etkisi olmadığı, ayrıca senkronizasyon sonucu sabit zamanlı suni tohumlama anında yapılan Vit E enjeksiyonlarının fertilite parametreleri üzerine olumlu katkısının istatiksel olarak önemli olmadığı kanısına varılmıştır.
Sütçü ineklerde mastitis aşısının etkinliğinin araştırılması
Sütçü inekler üzerinde gerçekleştirilen bu araştırma, mastitis aşısının etkinliğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Postpartum 20. günden başlayarak 100 gün boyunca, aşı uygulanan ineklerden alınan süt örnekleri üzerinde somatik hücre sayısı (SHS) değerleri incelenmiştir. Araştırmada, 200 gün ve üzeri (200-220 gün aralığında) olan 1-3. laktasyon döneminde bulunan 80 baş Holstein ırkı inek kullanılmıştır. Belirli zaman aralıklarında Kalifornia Mastitis Testi (CMT) yapılmış ve CMT pozitif sonuç veren meme çeyreklerinden alınan süt örneklerinde mikrobiyolojik analiz yapılmıştır. Analiz sonuçlarına göre çalışmada aşı (n=40) ve kontrol grubu (n=40) olmak üzere iki farklı grup oluşturulmuştur. Aşı grubuna dahil edilen hayvanlara ticari bir mastitis aşısı (Startvac® , Spain) uygulanmıştır. Aşılama prosedürü, aşı prospektüsüne uygun bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Kontrol grubuna ise herhangi bir uygulama yapılmamıştır. Aşı ve kontrol gruplarındaki hayvanlardan, doğumdan sonraki 20. günden itibaren her 10 günde bir süt örneği alınmış ve somatik hücre sayısı incelenmiştir. Her meme lobu için ayrı istatistiksel analizler yapılmıştır. Yapılan analizlere göre; sağ ön meme, sağ arka meme, sol ön meme ve sol arka meme için SHS değerlerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (P>0,05). Gerekli profilaksi uygulamalarının gerçekleştirilmediği işletmelerde mastitis aşısı uygulamasının tek başına meme enfeksiyonlarını önlemede yetersiz olduğu ve böylece SHS'nı etkin şekilde düşüremediği sonucuna varılmıştır. Bu sonuçlar, aşının etkinliğinin değerlendirilmesinde çevresel koşullar, sağımhane şartları ve profilaktik önlemler gibi faktörlerle birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır.
Süt ineklerinde postpartum ilk 21 günde endometriyal sitoloji değişimleri ile uterus involüsyonu arasındaki ilişkinin araştırılması
Yapılan araştırmada, süt ineklerinde postpartum ilk 21 gün endometriyal sitoloji yöntemi ile lökosit oranlarının ve kan serum BHBA ve NEFA değerlerinin değişimini ve varsa birbirleri ile ilişkisini ortaya koymak ayrıca ultrasonografik olarak uterus ve serviksin involüsyon süreci değerlendirildi. Araştırmada kullanılan hayvan materyali 20 adet sağlıklı, doğum yapmış, postpartum ve metabolik hastalığa yakalanmamış ineklerden oluşturuldu. Çalışmaya alınan ineklerin VKS değerleri 3 ve 3'ten büyük ve 4'ten küçük olmasına dikkat edildi. Doğum yapan ineklere postpartum 1, 7, 14 ve 21. günlerde ultrasonografik muayene, kuyruk venasından kan alma işlemi ve sitoband yöntemi ile endometriyal örnek alım işlemi gerçekleştirildi. Ultrasonografik muayenede endometriyal kalınlık, serviks çapı ve kornu uteri çapları ölçüldü ve kayıt altına alındı. Kuyruk venasından alınan kan örneklerinden serum çıkartıldı ve Üre, AST, GGT, Glu, TP, Alb, Ca, Chol, Trig, Mg, Phos, BHBA ve NEFA değerlerine bakıldı. Alınan endometriyal örnekler ise lam üzerine yayma yapılarak lama aktarıldı ve PMNL'lerin sayımını yapmak amacıyla Papanicolaou yöntemi ile boyama işlemi gerçekleştirildi. Mikroskop altında her bir preparatta 200 hücre sayıldı ve sayılan hücrelerin yüzde olarak değerleri hesaplandı ve kayıt altına alındı. Postpartum 1, 7, 14 ve 21. günlerde endometriyal kalınlık, serviks çapı ve kornu uteri çapları karşılaştırıldığı zaman istatistiksel olarak fark bulunamadı (p<0,01). Post partum 1, 7, 14 ve 21. günlerde alınan endometriyal sitoloji örneklerinde hücre sayımı sonrasında elde edilen %PMNL oranlarında istatiksel olarak farklı olduğu bulundu (p<0,01). Postpartum 1, 7, 14 ve 21. günlerde alınan kan örneklerinde yapılan metabolik profil testi sonuçlarına göre NEFA, BHBA ve PMNL arasında zayıf korelasyon olduğu tespit edildi. PMNL ve servikal çap arasında orta derecede bir ilişki olduğu belirlendi. Sonuç olarak serviksin involüsyonu ve endometriyal PMNL oranları ile serum NEFA ve BHBA seviyeleri arasında belirlenen zayıf korelasyonlar postpartum dönemde yapılan rutin muayenelere ek olarak PMNL oranlarının postpartum uterus sağlığının takip edilmesinde kullanılabilir bir parametre olduğunun kanısına varıldı.
İneklerde tohumlama sırası ve sonrası GnRH veya hCG kullanımının kan serumu progesteron düzeyleri ve gebe kalma oranları üzerine etkisi
Süt sığırı işletmeciliğinde, ineklerden yılda bir yavru elde etmek ve doğum sonrası yapılan ilk suni tohumlamada gebe kalmalarını sağlamak çok önemlidir. Bu hedefe ulaşabilmek için reprodüktif yönden sürüde herhangi bir problem bulunmaması gerekir. Postpartum dönemdeki ineklerde pek çok hastalık ve çevresel faktör döl veriminde azalmaya sebep olur. Son yıllarda, laktasyondaki süt sığırlarında, fertiliteyi artırmak için farklı teknikler kullanılmaktadır. Maternal ve fetal ilişkiyi düzenlemek, luteolizisi geciktirmek veya inhibe etmek, korpus luteumun salgıladığı progesteron hormonu konsantrasyonunu yükseltmek, aksesor korpus luteum oluşumunu uyarmak ve sonuç olarak gebe kalma oranlarını artırmak için en sık kullanılan yöntem gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH) ve insan koryonik gonadotropini (hCG) hormonlarının uygulanmasıdır. Bu uygulamalar tohumlamadan önce, tohumlama ile birlikte veya tohumlamadan sonraki 1-15. günler arasında yapılmaktadır.Bu çalışmada, GnRH veya hCG'nin tek başına ve birlikte suni tohumlama sırası ve sonrası 12. günde kullanımının, ineklerde gebelik oranları ve kan serumu progesteron düzeyleri üzerine olan etkisini araştırmak amaçlandı. Çalışmada materyal olarak, yaşları 2 - 3 olan ve reprodüktif problemi olmayan 73 adet Holştayn ve 2 adet Montafon ırkı inek kullanıldı.Tüm hayvanlar, postpartum 40 - 80. günler arasında gösterdikleri ilk östrüste rastgele beş gruba ayrılarak tohumlandı. Birinci gruba hem tohumlamayı takiben hem de 12. günde 10 µg buserelin asetat uygulandı. İkinci gruba tohumlama anında 10 µg buserelin asetat ve tohumlama sonrası 12. günde 1.500 IU hCG verildi. Üçüncü gruba; hem ST anında hem de tohumlamadan sonraki 12. günde hCG yapıldı. Dördüncü gruba tohumlamayla birlikte hCG ve 12. günde GnRH uygulandı. Beşinci grup, kontrol grubunu oluşturdu.İneklerin gebelikleri, tohumlama sonrası 45-60. günlerde, rektal muayene ile teşhis edildi. Birinci, dördüncü ve beşinci grupta altışar inek gebe kalırken dokuzar tanesi gebe kalmadı. İkinci ve üçüncü grupta ise yedi inekte gebelik şekillenirken sekizinde gebelik oluşmadı.Sonuç olarak, yapılan bu çalışmada, tohumlama sırası ve sonrası 12. günde GnRH ve hCG uygulamalarının gebe kalma oranlarını artırmada başarılı olmadığı ve progesteron düzeylerinde istatistiksel anlamda önemli bir değişikliğe neden olmadığı tespit edildi.
Gebe olmayan izole sığır uterus kontraksiyonları üzerine Ceftiofur ve Meloxicam`ın etkileri
Bu çalışmada üçüncü kuşak bir sefalosporin olan ceftiofur ve nonsteroit antiinflamatuvar olan meloxicam'ın izole gebe olmayan inek ve düve miyometriyumunun spontan kasılmaları üzerine etkileri araştırıldı.Siklusun foliküler döneminde bulunan inek ve düvelerden alınan miyometriyal şeritler, % 95 oksijen % 5 karbondioksit içeren gaz ile sürekli gazlanan, 38?C'deki ve pH'sı 7.4 olan, 5 ml Krebs solusyonu bulunan izole organ banyosuna asıldı. Doksan dakikalık gerime uyum süresi sonunda, düzenli spontan kasılma gösteren şeritlerin kasılmaları, izometrik güç çevirgeci (transducer) kullanılarak 10 dakika süre ile kaydedildi ve bu veriler kontrol olarak kullanıldı. Daha sonra şeritlerin bulunduğu banyo sıvısına 500, kümülatif 1000 ve 2000 µM dozlarında ceftiofur (n=16); veya 0.5, kümülatif 1.0 ve 1.5 µM meloxicam (n=17) ilave edildi. Her doz eklemesinden sonra kasılmalar 10 dakika süreyle kaydedildi. Ceftiofur ve meloxicam'ın 10 dakikalık periyotta, spontan kasılmaların frekans (sıklık), amplitüd (büyüklük) ve eğri altında kalan alan (EAKA) değerleri üzerine etkisi değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde Wilcoxon Signed Ranks Testi ve Pearson Korelâsyon Analiz Testi'nden yararlanıldı.İzole organ banyosuna eklenen tüm dozlarda ceftiofur'un kasılmaların sıklığını azalttığı (P<0.05), büyüklüğünü etkilemediği (P>0.05) belirlendi. 500 ve kümülatif 1000 µM ceftiofur ilavesi sonrası EAKA'daki artış istatistikî olarak önemsiz iken (P>0.05), kümülatif 2000 µM sonrası artışın önemli olduğu (P<0.05) tespit edildi.Organ banyosuna eklenen 0.5 µM meloxicam'ın kasılmaların sıklığını artırdığı (P<0.05), kümülatif 1.0 µM'lük dozun sıklığı etkilemediği (P>0.05), kümülatif 1.5 µM ilavenin ise kasılmaların sıklığını belirgin şekilde azalttığı (P<0.05) gözlendi. Ayrıca meloxicam'ın doza bağlı olarak kasılmaların büyüklük ve EAKA'ını da belirgin olarak azalttığı (P<0.05) belirlendi.İn vitro nitelikli olan bu çalışmada, ceftiofur'un tüm dozlarda kasılmaların sıklığını azalttığı, büyüklüğünü etkilemediği, EAKA'ı ise yüksek dozlarda artırdığı; meloxicam'ın ise düşük dozlarda sıklığı artırırken orta dozlarda etkilemediği, yüksek dozlarda azalttığı, tüm dozlarda büyüklük ve EAKA'da belirgin olarak azalmaya yol açtığı söylenebilir. Sonuç olarak ceftiofur ve meloxicam'ın gebelik ve postpartum dönemde kullanılırken bu etkilerinin göz önünde bulundurulmasının klinik açıdan önemli olabileceği kanaatine varıldı.
Farklı senkronizasyon uygulamaları ile senkronize edilen ineklerde üreme performansı üzerine vitamin E'nin etkisi
Bu çalışma; farklı senkronizasyon yöntemleri kullanılarak senkronize edilen ineklerin üreme performansı üzerine vitamin E uygulamasının etkisini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmada hayvan materyali olarak Afyonkarahisar il sınırları içerisinde yetiştirilen ve benzer bakım-besleme şartları uygulanan 84 adet Holştayn ırkı inek kullanıldı. İnekler 3-7 yaşları arasında olan, en az bir kez doğum yapmış, reprodüktif açıdan herhangi bir problemi bulunmayan ve en az postpartum 45-60. günler arasında bulunan sağlıklı hayvanlar arasından seçildi.İnekler üç farklı senkronizasyon yöntemi kullanılarak senkronize edildi ve suni tohumlama yoluyla tohumlandı. Çift doz prostaglandin F2? (11 gün arayla PGF2?), Ovsynch yöntemi ve Kontrollü intravaginal ilaç salımı (CIDR) yöntemi ile üç farklı şekilde senkronize edildi. İnekler her senkronizasyon grubu içerisinde kontrol ve vitamin E uygulanan grup olarak iki gruba ayrıldı. PGF2? uygulanan gruplarda 2. doz PGF2? enjeksiyonundan sonra, ovsynch yöntemi uygulanan gruplarda PGF2? enjeksiyonundan sonra ve CIDR kullanılan gruplarda ise CIDR'ın çıkarılmasından hemen sonra 10 ml kan alınarak kontrol gruplarına 4 ml i.m. serum fizyolojik, uygulama gruplarına da 4 ml vitamin E (300 mg/ 2 ml) enjeksiyonu yapıldı. Tüm gruplardaki hayvanlar rekto-vaginal yöntemle tohumlandıktan hemen sonra kontrol gruplarına serum fizyolojik, uygulama alt gruplarına da vitamin E enjeksiyonu yapıldıktan sonraki 3. günde ikinci kan örneği alındı. Tohumlama zamanında klinik muayene ile tespit edilen östrus yoğunlukları skorlandı. Alınan kan örneklerinde vitamin E ve MDA düzeyleri tespit edildi. Bütün gruplardaki hayvanlar tohumlamadan 60 gün sonra gebelik açısından muayene edildi.Östrus yoğunlukları ve vitamin E değerleri açısından hem senkronizasyon grupları arasında hem de aynı senkronizasyon grubu içerisindeki kontrol ve uygulama alt grupları arasında istatistiki olarak önemli bir farklılık tespit edilmedi. Ovsynch protokolü uygulanan ve çift doz PGF2? ile senkronize edilen ineklerde kontrol ve uygulama gruplarının 1. ve 2. kan örneklerinin malondialdehit (MDA) düzeyleri açısından hem senkronizasyon grupları arasında hem de aynı senkronizasyon grubu içerisindeki kontrol ve uygulama grupları arasında istatistiki olarak önemli bir farklılık tespit edilmedi. CIDR uygulanan ineklerde kontrol (p<0.01) ve uygulama (p<0.001) alt gruplarından alınan 1. ve 2. kan örneklerinin MDA değerleri arasında istatistiksel olarak önemli bir fark gözlendi. Çift doz PGF2? ile senkronize edilen kontrol ve uygulama grubu ineklerde ortalama gebelik oranı sırasıyla %40 ve %53,3, ovsynch protokolü uygulanan kontrol ve uygulama grubu ineklerde sırasıyla %23,1 ve %46,7 ve CIDR uygulanarak senkronize edilen kontrol ve uygulama grubu ineklerde ise sırasıyla %46,2 ve %53,8 olarak belirlendi. Gebelik oranları açısından her bir senkronizasyon grubu içerisindeki kontrol ve uygulama alt grupları ile senkronizasyon grupları arasında istatistikî olarak önemli bir farklılık tespit edilmedi. Tüm gruplarda gebelik oranı ile MDA düzeyi arasında önemli derecede pozitif bir korelasyon (r= 0,853, p<0.05) tespit edildi.Sonuç olarak farklı senkronizasyon grupları ile senkronize edilen ineklere vitamin E uygulanması gebelik oranlarında hafif bir artış sağlamasına rağmen CIDR'ın neden olduğu lipid peroksidasyonu önemli derecede önlemektedir.
İneklerde intrauterin ilaç uygulamasının ovaryum faaliyetleri ve uterus üzerine etkisi
28 ÖZET Bu çalışmada, genital organ enfeksiyonlarında (kronik ve subklinik endometritis) başarıyla kullanılan ve belirgin bir irritan özelliği olmayan. Gentamisin sülfat (Gentasol, Eczacıbası A.S-Vın, uterus içi enfüzyonlarının, ovary um faaliyetleri ve uterus üzerine olan etkilerini, klinik gözlem, rektal palpasyon, kan serumu progesteron değerleri ve endometrıyumda meydana gelen histopatolojik değişikliklere bakarak ortaya koyma amaçlandı. Çalışmada materyal olarak, yasları 3-8 arasında değişen, 4 ü Holştayn, 1 6 sı Mantofon toplam 20 adet döl tutmama problemi olan inek kullanıldı. Hayvanlardan, östrüslerin görüldüğü günden başlamak ve haftada 3 defa olmak suretiyle, 2 östrüs siklusu boyunca kan örnekleri alındı. Birinci östrüs siklusu boyunca hayvanlara herhangi bir işlem yapılmadı. Bu siklus, kontrol siklusu olarak değerlendirildi. Birinci östrüs siklusu sonunda hayvanlar 5 erli 4 gruba ayrıldı. Birinci gruba (A), siklusun 0. günü (östrüs), 2. gruba (B), 4. günü (metaöstrüs) ve 3. gruba (O, 14. günü (diöstrüs sonları) intrauterin 10 cc Gentasol + 30 cc steril distle su enfüze edildi. Dördüncü gruba (D), siklusun 0., 4. ve 14. günleri 40 cc serum fizyolojik uygulandı. Uygulama öncesi ve uygulamayı takip eden 24 saat sonrası, uterustan biyopsi örnekleri alındı. Toplanan kan serumu örneklerinde RIA ile progesteron miktarları tayin edildi. Biyopsi ile alınan numunelerden hazırlanan preperatlar ışık mikroskobunda incelendi. A. C ve D gruplarının 1. ve 2. östrüs siklusu süreleri arasında, istatistik! yönden önemli bir fark görülmezken, B grubu 2. östrüs siklusun un. i. östrüs siklusundan daha kısa sürdüğü tespit edildi (P<0.05). Bütün grupların 1. ve 2. östrüs siklusu süresince, ortalama kan serumu progesteron değerleri karşılaştırıldı, istatistik! yönden bir farkın olmadığı. 4 grubun da iki östrüs siklusu boyunca, progesteron profillerinin düzenli şekillendiği görüldü. Biyopsi ile alınan uterus materyalinin histopatolojik muayenesinde, mukoza ve sub mukozada, tedavi öncesi ve sonrası alınan numuneler arasında, histolojik yapıda belirgin bir değişikliğin olmadığı görüldü.