Ancient Greece
79 theses under this subject heading
Antik Yunan sanatı boyalı heykellerinde form ve renk olgusu
Antik Yunan sanatı boyalı heykellerinde form ve renk olgusu, Antik Dönem'deki sanatsal ifade biçimlerinden biri olan heykel sanatı ile ilgili incelenen konular arasında önemli bir yere sahiptir. Bu çalışma, M.Ö. 6. yüzyıldan başlayarak M.Ö. 1. yüzyıla kadar olan geniş bir tarihsel aralığı kapsayarak, Antik Yunan heykeltıraşlarının eserlerinde renk kullanımının evrimini, heykellerin form ve estetik özelliklerini anlamaya yönelik bir çabayı içermektedir. Antik Yunan heykel sanatının esas yapısını oluşturan boyalı heykellerin renk özellikleri öncelikle gerçekçi bir renk paletini yansıtır şekildedir. Heykeltıraşlar, figürleri ve sahneleri daha belirgin hale getirmek, duygusal ifadeyi artırmak ve izleyicilere daha etkili bir anlatı sunmak amacıyla renk kullanımına önem vermişlerdir. Heykellerdeki giysiler, cilt tonları, saçlar ve diğer detaylar renk olgusuyla vurgulanmıştır. Ancak, zamanla bu boyalı detayların birçoğu aşınmış veya tahrip olmuştur. Bu nedenle, günümüze kalan Antik Yunan heykelleri genellikle beyaz mermerden yapılmış gibi görünmektedir. Bu noktada, modern araştırmalar ve teknolojik gelişmeler, antik heykellerdeki renk izlerini belirleme ve restorasyon çabalarını destekleme konusunda yeni fırsatlar sunmaktadır. Antik Yunan Uygarlığı dönemi boyunca sanatta görülen renk yelpazesi resim sanatında olduğu gibi heykel sanatında da estetik, dinsel ve sembolik değerler taşır. Bu çalışmayla, dönem içerisinde görülen çeşitli sanatların yanı sıra, özellikle Antik Yunan sanatı heykellerinde kullanılan renk pigmentleri, bunların uygulama teknikleri ve yöntemleri incelenmiştir. Rengin kullanıldığı bu dönem sanatına ait heykeller, form özellikleri açısından dönemsel olarak araştırılmış, renk çeşitliliği ve görsel etkiler açısından değerlendirilmiştir. Antik Yunan sanatı boyalı heykellerindeki form ve renk olgusu konusunda yapılan araştırmalar ve ortaya çıkarılan yeni bulgular, Antik Dönem'in estetik anlayışını, sanatsal tercihlerini ve kültürel değerlerini anlamak için literatüre önemli katkılar sağlamaktadır. Bu çalışma ise Antik Yunan sanatının evrimini ve heykel sanatındaki teknik gelişmeleri inceleyerek, geçmişin sanatsal mirasının günümüze taşınmasındaki sürece katkı sağlamaya çalışmaktadır.
Saygun ve töresellik: Modal anlayışı bağlamında bestecinin görüş ve düşüncelerinin kavramsal ve kuramsal kökenlerinin irdelenmesi ve yapıtlarından örneklerle törelerin tanımlanması
Besteciliğinin yanı sıra bir budun müzikbilimci olan Ahmed Adnan Saygun'un araştırmaları ve kuramsal çalışmalarıyla beslenen ve ilkinden sonuncusuna kadar 'modal bir çalışma' içinde olduğunu belirterek anlayış bakımından bir sürekliliğin varlığına işaret ettiği yapıtlarında şekillenen kendine özgü ses dünyasının ve müzik anlayışının temelinde yatan şey modalite —veya kendisine özgü bir sözcük seçimiyle belirtilecek olursa— töreselliktir. Bu çalışmanın amacı, bestecinin modal anlayışını dayandırdığı antik Yunan müzik kuramını neden temel aldığı, bu bağlamda görüş ve düşüncelerinin bunları önceleyen veya çevreleyen yayınlarla nasıl bir bağı olduğu sorularını irdelemek ve böylece bestecinin kuramsal yayınları ve araştırmalarında kullandığı kavramları ele alarak bu kavramların müzikleri ve biçemiyle olan ilişkisini açımlamaya çalışmaktır. Çalışmanın birinci bölümünde Saygun'un modal anlayışının kavramsal çerçevesinin sınırları ve dayanakları açıklanmış, bu anlayışın düşünsel kökleri, yayınlarındaki çeşitli ifadelerin karşılaştırmalı olarak ele alınmasıyla irdelenmiştir. İkinci bölümde ise, bu anlayışın temelinde yer alan 'mod' kavramının 'makam' ve Saygun'a özgü bir terim olan 'töre'yle olan ilişkisi, bu kavramlar arasındaki ortaklıklar ve ayrım noktaları kendisinin görüşleri üzerinden açıklanmaya çalışılmış ve bu bağlamda besteci üzerine yapılan çalışmalarda görülen kavramsal ve kuramsal sorunlar, bestecinin görüşlerinin sağlamasını yapmak amacıyla ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır. Son olarak, bestecinin yapıtlarında kullandığı dizisel gereçlerin nasıl adlandırılması ve tanımlanması gerektiğini göstermek amacıyla, çeşitli yapıtlardan seçilen kesitlerde kullanılan törelere ilişkin örnekler verilmiştir. Saygun'un müzik anlayışıyla kuramsal görüşleri ve kullandığı kavramlar arasında doğrudan ilişki kurarak bu ilişkiyi ayrıntılı bir biçimde ele alan çalışmaların sayısı son derece sınırlıdır. Bu bakımdan, bu çalışmanın bestecinin biçeminin temelinde yer alan mod olgusuna yaklaşımının doğru bir bağlam içinde değerlendirilmesine ve böylece kendisinin özgün müzik dilinin daha iyi anlaşılmasına katkı sunacağı düşünülmektedir.
Antik Yunan tragedyalarının çağdaş sahnelenmesine bir örnek: Medea
Bu çalışmada, yaklaşık 2500 yıl önce yazılmış Antik Yunan tragedyalarının, günümüzde sahnelenmesi ile ilgili izlenmesi gereken yollar araştırılmıştır. Birinci bölümde; tragedyaların altın çağı olarak da bilinen MÖ.V.yy Atina'sında, tragedyanın gelişimi ve sahnelenmesi üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde; tragedyaların çağdaş sahnelenmeleri ve örnekleri incelenmiştir. Ayrıca bu bölümde, mitolojideki Medea araştırılmış ve bugüne kadar Medea'dan esinlenen sanatçıların eserleri üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise; tragedyaların günümüzde nasıl sahnelenmesi gerekliliği üzerinde durulmuş, bu doğrultuda, farklı anlatım biçimleri kullanılarak, çağdaş bir yorumla sunulan Trabzon Devlet Tiyatrosu yapımı, Medea ayrıntılı olarak incelenmiştir. Sonuç olarak, tüm oyunlarda olduğu gibi, Antik Yunan tragedyalarının da nihai bir yorumunun asla olamayacağına, bu tragedyaların farklı yönetmenlerin elinde, yeniden yorumlanarak zenginlik kazanacakları üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler : Antik Yunan tragedyaları, Medea, Trabzon Devlet Tiyatrosu, Çağdaş yönetmenler, Yönetmen
Antik Yunan Klasik Dönemi'nde cinsiyetlendirilmiş mekan
Anne karnında başkaları tarafında belirlenen "atanmış cinsiyet" toplumsallaştıkça performanslar ve pratikler üzerinden şekillenerek toplumsal cinsiyeti oluşturur. Özne, kültürel olarak iktidar ilişkileri ile şekillendirilen toplumsal cinsiyete dayalı pratikleri icra eder. Bu pratiklerle oluşan birikime dayalı kimliklerini bilerek/farkında olmadan icra ederek, rolüne uygun davranır. Günlük yaşamda deneyimlediği tüm bu gönüllü/gönülsüz eylemler, habituslar, mekanı da şekillendirir. Habituslar ile doğallaşan eril dişil ön/arka, sert/yumuşak, kamusal/özel gibi ikilikler hegemonik tahakkümü yaratarak insanların mekanını düzenler. Antik Yunan Klasik Dönemi'nden erişilebilen edebi ve felsefi yapıtlar, tarih yazıcılığının zengin birikimi ile yine aynı dönemden kalan sanat/zanaat eserleri, antik çağlarda toplumsal cinsiyetin mekanları nasıl şekillendirdiğinin izini sürmeye yardımcı olmaktadır. Felsefe yapanların erkek olduğu, habitusların tasvirlendiği vazoları imal edenlerin ve satın alanların yine erkek olduğu, ve bu nesnelerin erkek gözüne ve beğenisine sunulduğu bilinmektedir. Nehirler, denizler, ovalar, dağlar gibi doğa mekanları Antik Yunan dünyasınca eril ve dişil karşıtlıklar kurularak hareketli olan eril, durağan olan ise dişil olarak toplumsal cinsiyetlendirilmiştir. Bir insan mekanı olan evde, oikosta, erkeklerin habituslarını icra ettikleri şölen mekanı olan andron, eril; kadınların dokuma, yün eğirme, süslenme gibi pratiklerini icra ettikleri gynaikeion, bir harem misali dişil mekan olarak tasvirlenmiştir. Kamusal alanda alışveriş, sohbet, felsefe gibi erkek sosyalleşmesinin performe edildiği stoalar ve agoralar, erişkin erkek harici kimlikleri dışlayarak ya da görünmez kılarak, erkek habituslarının icra edildiği eril mekanlar olarak betimlenmiştir. Kamusal mekanlar olan güreşlerin yapıldığı palaistra ve fiziksel eğitimlerin gerçekleştirildiği gymnasion, Antik Yunan coğrafyasında yer alan istisna bölgeler dışında sadece erkeklerin kabul edildiği, öğretmen öğrenci ilişkisine dair habitusların icra edildiği eril mekanlar olarak görülmüştür. Günlük hayatta kadın kamusallığının izini sürebildiğimiz yegane mekan ise çeşme önleri olarak tasvirlenmiştir. Zanaat işlerinde cinsiyete dayalı iş bölümü mekanların sınırlarını da belirginleştirir. Tunç ve kil atölyelerinde erkek gücünün kullanıldığı, kadınların yardımcı roller bulduğu görülmüş, hammadde çıkarılan alanlar ve pişirme, şekil verme işlerinin gerçekleştirildiği atölyeler, çeşitli vazolar ve kaplarda eril mekanlar olarak tasvirlenmiştir. Buna karşın ip eğirilen, dokuma işlerinin yapıldığı mekanlar ise tamamen kadın habitusları ile çevrelenmiş dişil mekanlar olarak betimlenmiştir. Süslenilen, tüy alınan, koku sürülen dişil mekan olarak tasvirlenen zanaat alanı hegemonik olana hizmet eden genelevler olmuştur. Festivaller ve dini ritüeller, kadınların kamusallaştığı, gün içinde evlerinden çıkma şansı bulamayan kadınların etkileşim içine girebildiği mekansallıklar yaratmıştır. Kadınlar kendi aralarında düzenledikleri ayinlerle hem kendilerini yurttaş kılmış hem kendilerini sağaltarak çukurları, çatıları dişil mekan eylemişlerdir. Hayali mekan olan gökyüzünde toplumsal cinsiyete bakıldığında, Antik Yunan mitolojisinde, theos, ruhaniliği eşit güçte görmüş ve tanrılar ile tanrıçalar arasında güçleri eşit dağıtmıştır. Buna rağmen tanrılar ve tanrıçalar arasında cinsiyete dayalı bir iş bölümü bulunmakta ve okyanusları, şimşekleri, toprakları toplumsal cinsiyetlendirmektedir. Canavarların yer aldığı hayali mekan olan yeraltında ise kadınlığa atfedilen kötücüllük ve lanetli olma söylemleri hegemonik olanın tahakümünün tesisine yaramıştır.
Oltos'un vazolarında propaganda kavramı ve çağdaş uygulamalar
"Oltos'un Vazolarında Propaganda Kavramı ve Çağdaş Uygulamalar" başlıklı tez çalışması dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde propagandanın tanımı, tarihçesi, taktik ve strateji teknikleri, çeşitleri ve reklam, sanat, seramik, politika ve sosyal psikoloji ile ilişkisi irdelenmiştir. İkinci bölümde Antik Yunan, Yunan Mitolojisi, Antik Yunan Sanatı ve Antik Yunan seramik sanatı genel olarak ele alınmıştır. Üçüncü bölümde Oltos'a atfedilen 10 vazo belirlenmiş ve vazo üzerindeki betimler incelenmiştir. Tezin son bölümde araştırmalar kapsamında elde edilen veriler yapılan gözlemler ve incelemeler doğrultusunda Yunan kap tiplerinden ve Oltos'un vazo betimlemelerinden esinlenilerek özgün form ve dekorlar tasarlanmıştır. Elle şekillendirme ve kalıp ile şekillendirme teknikleri kullanılarak bu tasarımlar üretilmiştir. Üretilen özgün formların üzerine serigrafi baskı tekniği ve sır altı dekor tekniği uygulanmıştır. Tezin sonuç kısmında, araştırma kapsamında elde edilen bilgiler değerlendirilerek sonuçları irdelenmiştir. Anahtar kelimeler: Antik Yunan, Arkaik Dönem, Oltos, Propaganda, Seramik
Antik Yunan modları ile makamların karşılaştırmalı incelenmesi ve arp icrası ile örneklenmesi
Bu çalışmada Antik Yunan ses sisteminin ayrıntıları yani modların özellikleri, dönemsel çalgıların akortları ve ezgi organizasyonları incelenerek öncelikli olarak Bizans dönemine kadar gelen müziksel ortaklıklarının çalgılar üzerinden anlaşılmasına çalışılacaktır. Sonrasında Arp- çeng ilişkisi üzerinden Antik Yunan dönemi ve Orta çağ İslam dönemi arasındaki müzik temelli ilişkiler ses sistemi, ezgi organizasyonları ve makam-mod ilişkisi bağlamında ele alınacaktır. En son aşamada ise 20. Yüzyıl'da Mod-Makam-ilişkisi Adnan Saygun'un Töre anlayışı üzerinden ele alınarak günümüz uygulamaları açısından Antik Yunan modlarının günümüz makam yapılarına ve ses sistemine etkisi tartışılacaktır.
Antik Yunan'da engellilik kavramı ve engelli bireylerin eğitimleri
Bu tez çalışması, Antik Yunan'da engellilik olgusunu Arkaik (yaklaşık MÖ 750–480), Klasik (MÖ 480–323) ve Hellenistik (MÖ 323–31) dönemler çerçevesinde incelemekte; bu süreçte engelli bireylerin eğitimine ilişkin yaklaşımlara odaklanmaktadır. Antik Yunan coğrafyası, bugünkü Yunanistan toprakları ile Batı Anadolu kıyılarındaki toplulukları kapsamaktadır. Antik Çağ, yalnızca Batı düşüncesinin temellerinin atıldığı bir dönem değil, aynı zamanda insan bedenine, ruhuna ve toplumsal işlevine dair normatif yargıların şekillendiği bir zemin olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda, beden ve ruh bütünlüğü temelinde oluşturulan 'ideal birey' anlayışı, engelliliği fiziksel ve simgesel anlamda bir eksiklik ya da uygunsuzluk olarak konumlandırmıştır.Çalışma, Antik Yunan toplumlarında bireyin değerinin fiziksel yeterlilik, zihinsel erdem ve toplumsal katkı üzerinden belirlendiğini; bu normatif yapı içerisinde engelli bireylerin çoğu zaman dışlandığını veya ihmal edildiğini ortaya koymaktadır. Atina ve Sparta gibi farklı ya polis ya kent devletlerinin çocuk yetiştirme ve eğitim anlayışları karşılaştırmalı olarak ele alınarak, bu yapılar içinde engelli bireylerin eğitimsel ve toplumsal konumları değerlendirilmiştir. Ayrıca, mitolojik anlatılar, felsefi metinler, tıbbî ve dinî yaklaşımlar üzerinden engellilik kavramının anlam dünyası analiz edilmiştir.Bu tez, engelli bireylerin toplumsal rolleri, aile içindeki yerleri, yurttaşlık hakları ve eğitim olanakları gibi çeşitli başlıklar altında kapsamlı bir inceleme sunarken, Antik Çağ'daki dışlayıcı pratiklerin tarihsel inşasını da eleştirel bir biçimde sorgulamaktadır. Aynı zamanda, çağdaş engellilik tartışmalarına tarihsel bir perspektif kazandırarak daha kapsayıcı bir eğitim anlayışının düşünsel arka planına katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Antik Yunan'da polisin ortaya çıkışı
Polis birçok araştırmada hatalı bir şekilde kent-devleti olarak tanımlanmıştır. Ancak polis konusu, devlet olduğu kavramından başlayarak her noktasında tartışmaya açık bir konudur. Devlet olarak kabul edildiğinde, polisin Yakın Doğu'daki benzerleriyle olan karşılaştırmaları sonucu, bu yapının kent-devleti olarak nitelendirilmesi tartışma konusu yaratmaktadır. Gerçekten de polisi sadece kent-devleti olarak adlandırmak onun tüm dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Polisin anlamına dair bahsedilen tartışmalardan sonra bu kavramın Yunan bölgesinde ne zaman ortaya çıkmış olabileceği önem teşkil etmektedir. Bu amaç doğrultusunda da polisin en temelinde ikili bir anlamı olduğunun bilinmesi gerekir. Bu anlamlar: Kentsel anlamda polis ve politik anlamda polistir. Kentsel anlam tek başına ele alındığında Zagora, Herakleion gibi erken yerleşimler bu başlangıca kanıt olarak gösterilebilir. Ancak politik birliktelik ele alındığında, bu ideolojik yapılanmanın M.Ö. 8. yüzyılda başlamış olabileceği düşünülmektedir. Bunun sebebi olarak da M.Ö. 8. yüzyılda yaşanan yoğun sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik değişimler gösterilmektedir. Bu noktada polisin ortaya çıkışını, genel kanı olarak, M.Ö. 8. yüzyıla tarihlemek doğru olacaktır. Polisin bahsedilen bu dualistik anlamını kavramak onun içsel dinamiklerini tanımaktan geçmektedir. Polisin içsel dinamikleri de kendisi gibi somut ve soyut kavramlardan oluşur. Bu oluşumlar polisi yaratan toplumun yapısı hakkında bize bilgi vermesi bakımından önemlidir. Bu yapıların incelemesiyle polisin, ortaya çıkmasına sebep olmuş, daha sonra yarattıkları bu yapının vatandaşları olan toplum ile ilişkisi de anlaşılmış olacaktır. Polisin bu bahsedilen anlamları anlaşıldığında da onun ortaya çıkmasına sebep olan dinamikleri ve süreci fark etmemiz daha kolay olacaktır.
Antik Yunan ve Roma çağlarında mousa tasvirleri ve değişimi
Antik Yunan Mitolojisi'nde Musalar'ın en itibarlı tanrıçalar olduklarına inanılıyordu. Musalar'ın sanatının etkisinin hem tanrılar hem de insanlar üzerinde çok güçlü olduğu düşünülmekteydi. Bu nedenle Musalar'ın sihirli gücünü gösteren çok sayıda mitos vardı. Müzik ve Musa sözcüklerinin kökeninin aynı olması nedeniyle Antik Yunan'da birbirine çok yakın etkileşimi ve fonksiyonları olmuştur. Birbirlerini tamamlayıcı olarak kullanılmaktaydılar. Bu benzerliğin yanı sıra bu iki kavramın hemen görülmeyen çok derin sosyal ve felsefi tutumları da bulunmaktaydı. Antik Yunan düşüncesi müzik kültürü ve Musalar'ın mitolojisini aynı temelin üzerine inşa etmeye çalışmıştır. Buradaki ana fikir, ahlaki mükemmeliyet düşüncesidir. Bu nedenle Musalar'ın mitolojisinde etik ve ahlak soruları önemli bir yere sahipti. İyilik ve kötülük konseptleri, Musalar'ın mitolojisinde çok belirgin bir anlam almıştır. Ancak iyilik ve kötülük, ahlak ve ahlaksızlık gibi kavramlar bu mitoslarda son derece metaforik olarak belirlenmiştir. Soylarını Tanrı Zeus ve Bellek Tanrıçası Mnemosyne'den alan Musalar'a mitoloji tarafından onların doğumundan itibaren en olağanüstü nitelikler ve sınırsız güçler bağışlanmıştır. Mitolojinin Musalar'ın annesi olarak Bellek Tanrıçasını belirttiği düşünüldüğünde, Antik Yunan düşüncesi henüz erken felsefi dönemindeyken hafızanın ya da daha geniş anlamda değerlendirildiğinde zihin aktivitesinin, Musalar'ı temsil eden sanatların ve bilimlerin varlığı ve gelişmesi için bir zemin oluşturduğunun farkında olmuştur. Sanat yardımıyla ahlaki düzenleme ideali, hem ruhsal hem fiziksel açıdan ideal Musalar'ın karakterlerinde belirlenmiştir. Musalar'ın karakterlerinde sembolizm yoluyla bunlar ifade edilmeye çalışılmıştır. Bu mitolojide her şey bu idealin cazip olması için yapılmıştır. Musalar Mitolojisi güçlü bir estetik çekim göstermektedir. Ama onun değeri, çok güzel olsa da dış görünüşünde değil, sanatın etik gücü idealindedir. Bu düşünce insanı heyecanlandırıp öncelikle onu açıklayan efsaneler yaratır, sonra da onun üzerinde derinlik ve kapsam anlamında eşsiz olan felsefi teorileri oluşturmaktadır.
Arkaik Dönem eski Yunan dünyasında kahramanlık kültü
Kökeni Myken Dönemi'ne kadar giden ve tarihsel süreç içinde birçok türüyle karşılaşılan kahramanlar, Arkaik Dönem'de bir kült sisteminin parçası olur. Kahramanlık kültünün ortaya çıkışı ve uzun süre geniş bir coğrafyada etkili oluşu, onun işlevsel özellikleri sayesindedir. Gücün simgesi ve toprağın sahibi olarak görülmeleri, antik Yunan kentlerinde hem kent içinde hem de kentler arasında bir hak elde etme mücadelesine dönüşür. Siyasi ve ekonomik işlevlere zamanla dini çıkarlar da eklenir. Böylece kahramanlık kültü, çeşitli ihtiyaçları karşılamak üzere belirli aralıklarla tekrar eden ritüel pratiklerin olduğu dini bir nitelik kazanır. Antik dönemdeki birçok gizem kültünde rastlanan kutsal alan, sunak, kurban etme, yapılan davranışları belirli aralıklarla tekrar eden bir düzen içinde sunan anlayış burada da mevcuttur. Bu anlayışın doğası gereği yapılan her hareket bir ritüelin parçası olarak görülmüş, bazı davranışların açıklanması ya da kutsal alan ve tapınaklarda bazı yerlere girilmesinin yasaklanması kültü ilgi çekici ve korkutucu olmasını sağlamıştır. Doğaüstü güçlerinin olduğuna inanılması bunu güçlendirmiştir. Arkaik Dönem destan ve şiirlerinin konusunu oluşturan, çoğu zaman üstün yeteneklerinin övüldüğü kahramanlar ve hikayeleri, mitsel öğelerin altında tarihsel bir gerçekliğe sahiptir. Bu abartılmış gerçeklik, Arkaik Dönem Yunan medeniyeti hakkında az sayıda kaynağın olduğu bu dönem için oldukça değerlidir. Kahramanlık kültü, antik Yunan dini ve mitolojisinin önemli bir unsurudur. Anahtar Kelimeler: Arkaik Dönem, Antik Yunan dini, Antik Yunan mitolojisi, gizem kültleri, kahramanlık kültü
Antik Yunan düşüncesinde öte dünya ve öte dünyaya yolculuk yapan kahramanlar
Ölüm, en az yaşam kadar insanların ilgi, düşünce ve deneyimlerine konu olmuştur, dolayısıyla ölümü tanımak, insanlık tarihi kadar eskidir. Yaşamın gerçeklerini gün gün tecrübe eden insanoğlu, ölüm gerçeğiyle bir gün yüzleşeceğini kabul etmiş, bir taraftan yaşamsal faaliyetlerini sürdürürken bir taraftan da ölüm ve ötesine dair sorgulayıcı tavrını hiçbir zaman kaybetmemiştir. Sevdiği insanı kaybetme, yalnız kalma, acı çekme gibi duyguların yanı sıra ölüm, belirsizliği de haber vermektedir. Belki de insanı asıl korkutan ölümün getireceği bu belirsizlikti. Bu belirsizlik; başka insanları da içine alacak toplumsal tecrübelerin (ailevi, dini ritüellervb.) oluşumunu sağlamıştır. Bu oluşum, birçok farklı kültürde ve devirden devire farklı yorumlara neden olduğu gibi bu kültürlerin öte dünya ve ölümsüzlük anlayışını da ortaya koymuştur. Literatür taraması yöntemiyle oluşturduğumuz çalışmamızda, Antik Çağ'ın sınırlılıklarına bağlı kalarak Antik Yunan düşüncesinde ölüm, ölüm uygulamaları, öte dünya ve öte dünyaya yolculuk yapan kahramanlar için incelemeler yapılmıştır. Çalışmamızda; ölüm düşüncesi ve öte dünya anlayışının erken izlerini anlayabilmek için antik metinler incelenmiş; ölümün gerçekleşmesiyle birlikte ölüm ve ötesine bütüncül yaklaşılarak süreçte gelişen detaylara yer verilmiştir. Ölen kimselerin gittikleri bambaşka bir dünya ve o dünyanın tasarımı, bu tasarıma dâhil olan iniş, varış, yargılama ve görevliler ele alınmış, Antik Yunan düşüncesinde ruh kavramına felsefi açıdan bakılmış, akabinde kavramın Homeros dönemi ve sonrasındaki değişim-dönüşüm süreçleri ortaya konulmuştur. Yunan mitolojisinde yeraltı dünyasına yolculuk yapan kahramanların hikâyeleri derlenmiş, benzerlikler ve farklılıklar tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Antik Yunan, Ölüm, Öte Dünya, Ruh, Yolculuk
Antik Yunan'da kurban ve kurban ritüelleri
Yunan coğrafyası Antik Çağ'ların başından itibaren farklı olay ve olgulara şahitlik etmiştir. Çeşitli etnik unsurları kendi bünyesinde barındırmıştır. Bu etnik unsurların kültürlerini kendi bünyesine uygun hale getirerek kabul etmiştir. Bu durum yunan dünyasının sosyal ve siyasal olarak etkileşiminin getirileri yunan kültürünün temelinde yenilenmelere sebep olmuştur. Kurban konusu dini ritüeller ile birlikte tüm toplumlarda yer alan bir olgudur. Tezimizde genel olarak kurban ve kurban ritüellerini ele alarak özelde de Antik Yunan dünyasında kurbana değinilmiştir. İki bölümden oluşan tezimizin birinci bölümünde kurbanı tanımlayan bilim insanlarının görüşlerine ve karşılaştırmalarına yer verilmiştir. Devamında ikinci bölümde ise Antik Yunan'da dini ritüeller ile kurban ritüellerini nasıl kullandıklarını ve bu durumun Antik Yunan dinlerini nasıl meydana getirdiği anlatılmıştır. Bu şekilde kurban ve kurban ritüellerinin Antik yunan Dünyasındaki yeri ve tanımı ortaya konmaya çalışılmıştır.
Antik Yunan heykel sanatının modern heykel sanatına etkileri
Antik Yunanlar, Mısır ve Sümer'den aldıkları heykel sanatına, kendilerine özgü bir biçimde inşa ettikleri dünya görüşleri, felsefi ve sanatsal bakış açıları doğrultusunda yepyeni bir estetik görünüm kazandırarak, 20. yüzyıl Batı modern heykelinin gelişimi açısından görsel ve kavramsal yönden yetkin bir sanat mirası bırakmıştır. Sözgelimi doğadaki nesnel görüntüleri, eserleri aracılığıyla betimleyerek yaşama yansıtan Yunanlar, kavramsallaştırarak idealize ettikleri güzellik ve estetik anlayışlarıyla yeniden biçimlendirdikleri duyumsal gerçekliği tinsel bir gerçeklik alanına dönüştürmüşlerdir. Platon'un güzellik ideası ve Aristoteles'in doğadaki form ve madde (içerik ve biçim) ilişkisini kavramsallaştıran kuramlarıyla mükemmelleşen Antik sanatlar, süreç içerisinde meydana gelen pek çok tarihsel ve kültürel açılımlarla değişip dönüşmeyi sürdürmüş ve sonuç olarak bir yandan kavramsal öte yandan biçimsel yönden büyük bir değişim ve gelişim gösteren Batı modern sanatına ilham veren bir katkı sağlamıştır. Bu ilhamla, Antik Yunan sanatında doğadan öykünerek betimlenen klasik temel ilkelerden esinlenen modern sanatçılar, 20. yüzyılda kendilerine özgü yeni bir sezgi, duyu ve duygu alanı (ruh hali) yapılandırarak her sanatçının kendine özgü kurguladığı benzersiz bir bireysel meta-dil oluşturmuşlardır. Bu itibarla düşünceye ait öznel/soyut nesneleri eserlerinde dışa vuran eş deyişle nesnel dilin yerine öznel kavramsal dili koyan modern sanatçılar, nesnel gerçekliği kavramsallaştırarak idealize ettikleri güzellik ve estetik ilkeleriyle yeniden biçimlendirmiş ve kendilerine özgü tinsel bir gerçeklik alanı oluşturmuşlardır. Anahtar Kelimeler: Antik Heykel Sanatı, Modern, Modernizm, Modern Heykel Sanatı.
Antik Yunan'dan Fârâbî'ye faal akıl
Aristoteles'in De Anima III.5'teki oldukça kısa, müphem ve muğlak ifadelerine atfen olarak ortaya çıkan ve meşşâî felsefede temel bir felsefi problem hâline gelen faal akıl kavramı, felsefe tarihinde Aristoteles sonrası dönemden günümüze gelinceye kadar en çok tartışılan kavramlarından biri olmuştur. Bu çalışmada ilk olarak faal akıl kavramının tarihî ve felsefi arka planını oluşturan Presokratiklerin varlığın ilk nedenine dair görüşleri ile Platon'un ilahi bir akıl olarak gördüğü Demiurgos'u ele alınarak kavramın, Aristoteles felsefesindeki mahiyeti, işlevleri ve insan aklıyla olan ilişkisi belirginleştirilmeye çalışılmıştır. Daha sonra İslam filozoflarının akıl teorileri ve faal akıl anlayışları üzerinde önemli etkileri olan Aristoteles şârihleri İskender Afrodîsî ve Themistius'un, bu konuda birbiriyle uzlaştırılması mümkün olmayan görüşlerine yer verilmiştir. Ayrıca Yeni Platonculuğun kurucusu Plotinus'un, İslam filozoflarının faal akıl kavramları ile gerek evrendeki konumu gerekse işlevleri bakımından büyük benzerlikler taşıyan hipostaz Ruh kavramı, Platon'un Demiurgos'u ile olan benzerliğine de dikkat çekilerek ortaya konulmuştur. Çalışmanın devamında, faal akıl kavramının İslam filozoflarından Kindî ve Fârâbî'nin felsefi sisteminde uğradığı değişim ve dönüşümler ile yüklendiği anlam ve işlevler ayrıntılı bir şekilde incelenerek Kindî ve Fârâbî'nin bu bağlamda geliştirdikleri özgün görüş ve yorumlar, Antik Yunan felsefesinden tevarüs ettikleri felsefi mirasla karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Böylelikle Kindî ve Fârâbî'nin, hem tevarüs ettikleri felsefi mirasa hem de İslam felsefesinin özgünlüğü meselesine sundukları orijinal katkılar faal akıl kavramı özelinde açıklığa kavuşturulmuştur.
Antik Yunan'da kadın
Antik Yunan döneminde Atina'da yaşayan kadınların sosyal ve siyasi hayatı incelenmiştir. Kadınlar yaşadıkları dönemde ve ortamda tanrıça, ev kadını, anne, köle, cariye, fahişe ve hetaira olarak sınıflandırılmışlardır. Ev kadınları için yaşadıkları ortam olan hane, aynı zamanda onların üretim alanlarıdır. Onlar evde kumaş dokurlar ve evde yaşayan halka kumaşlarla kıyafet dikerlerdi. Evli kadının çeyizinin yalnızca kullanım hakkı evlendiği erkektedir. Böylece evlenmiş olan kadının ve doğacak çocuklarının gelecekteki hakları korunmuş olmaktadır. Küçük kızlar okuma yazmayı annelerinden öğrenmektedirler. Genç bir kadın olduklarında da kiminle evleneceklerini anne ve babaları belirlemektedir. Erkek çocukları ise yedi yaşına kadar evde kız kardeşiyle birlikte annesinden öğrenmekte, yedi yaşından sonra ise okullarda eğitim görmektedirler. Kadınların seçme ve seçilme hakları yoktur, bu hakta erkeklere aittir. Destanlar bölümünde görüldüğü üzere yalnızca kadın tanrıçalar istedikleri gibi yaşayabilmekte ve mükemmeldirler. Kötü davransalar bile bu onları kötü yapmamaktadır. Şiirde ve tiyatrolarda, ozanlar eserlerinde eski kaynaklardan ilham aldıkları için, tanrıçalar görülmektedir. Felsefe alanında, Platon ilk eserlerinde kadınları erkeklerden aşağı bir şekilde konumlandırmıştır. Daha sonraki eserlerinde ise ideal devleti oluşturmak için kadın ve erkeğin eşit koşullarda çalışması gerektiğini belirtmiştir. Aristoteles ise kadının ahlakının nasıl olması gerektiğine değinmiştir. Son başlık olan kadın filozoflar başlığında ise kadınların ya bir filozofun eşi ya kızı olması durumunda ya da hetaira olması durumunda okuyup kendilerini geliştirebildikleri anlaşılmıştır. Filozofların ortaya çıkması ile birlikte eril-egemen söz kullanımı ortaya çıkmaya başlamıştır. Evli kadınların ölçülü olarak belirlenmiş bir yaşama mahkum kılınmaları, kadınların siyasi haklarının olmayışı ve şölenlerde yalnızca erkeklerin bulunması ataerkil toplum örnekleridir.
Yazılı kaynaklar ışığında eski çağ'da mitler
Mitler, antik halklara ait olan, evrenin ve tanrıların varoluşlarını açıklamaya çalışan, kahramanı genelde tanrılar veya doğaüstü güçlere sahip kimseler olan, ayrıca toplumları derinden etkileyen olayları açıklamayı amaçlayan yazın anlatısı veya söylencedir. Mitlerin ne olduğu sorusu, toplumların psikolojik bir yapısı, özlemleri ve korkuları olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesiyle cevaplandırılamaz. Biz de bu gerçeklerden hareketle, "Yazılı Kaynaklar Işığında Eski Çağ'da Mitler" başlıklı bu çalışmamızda, antik mitlerden eski toplumlara dair ulaşılabilecek gerçekleri değerlendirmeye çalıştık. Bu bağlamda, tezimizin temel coğrafyası uygarlığın beşiği olarak kabul edilen Mezopotamya'dan başlayarak Anadolu ve Batı güzergâhı üzerinde ilerlemektedir. Bu durum, diğer eski çağ uygarlıklarının öneminin yadsındığı anlamına gelmemektedir. Zaman ve mekân darlığından dolayı Mezopotamya- Anadolu- Batı sıralaması takip edilmiş olup bahsi geçen bu coğrafyalar içerisinde dahi sınırlandırmalara gidilmiştir. Tezimiz 5 bölüm halinde ele alınmıştır, öncelikli olarak mit hakkında bilgiler verilmiş, ardından Mezopotamya kültürü ile yazılmış mitler incelenmiştir. Sırası ile takip eden bölümde Anadolu mitleri incelenmiş olup, ardından Yunan ve Roma mitlerine yer verilmiştir. En son bölümde ise kültürler arası olası etkileşimi gözler önüne sermek adına karşılaştırmalara gidilmiş, bahsi geçen bölgeler arasındaki paralellikler ve farklılıklar değerlendirilmiştir. Konuya farklı bir bakış açısı katmak amacı ile en son bölümde ise adı geçen mitler ile kutsal kitaplar arasında bir değerlendirme yapılmaya çalışılmıştır. Sonuçta görülmüştür ki, antik çağ mitleri birçok açılardan içinden çıktığı toplumu yansıtmaktadır ve mitleri içinden çıktığı atmosferden ayrı düşünmek mümkün değildir. Mitler, peşinen uydurmaca hikâyeler olarak kabul edilmemeli, aksine bu edebi anlatımların altındaki olası gerçekler değerlendirilmeye çalışılmalıdır. Bunun dışında sınırlı iletişim imkânları içerisinde dahi, antik toplumların birbirlerini etkilediği ve bu etkileşimin de kendini mitlerde açık bir biçimde gösterdiği anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Mit, Mezopotamya, Anadolu, Yunan, Roma.
Kutsal Ateş'in koruyucuları: "Vesta rahibeleri"
Dini inanışların ortaya çıkışı, farklı dini görevleri de beraberinde getirmiştir. Tanrı ve tanrıçaların varlığını sürdürmek, onları korumak ve ritüelleri yerine getirmek için belirlenen kutsal görevler, bu görevleri üstlenecek kişilerin titizlikle seçilmesini gerektirmiştir. Tarihsel süreçte bu görevlere ilişkin farklı uygulamalar görülmektedir. Bu görevlerden bir tanesi kutsal alanlarda hizmet eden rahibelerdir. Rahibelik, geniş ve çok yönlü bir inceleme alanıdır. Tarihin farklı dönemlerinde değişen işlevleri ve etkileri olmuştur. Kadınlara özgü dini görev olan rahibelik, kadının bedenine yönelik belirli sınırlamalar içerebilirken, kimi zaman kadınları tamamen dışlayan, kimi zaman ise diğer hemcinslerine kıyasla ayrıcalıklı bir konuma getiren uygulamaları da barındırmıştır. Farklı dinlerde ve kültürlerde rahibelik çeşitli biçimlerde varlık göstermiştir. Bu nedenle, bu çalışmada Eskiçağ Tarihi'nin önemli dini kimliklerinden biri olan rahibelik kurumu sınırlandırılmaya çalışılmıştır ve tez kapsamında Roma tarihinin gizemli ve etkileyici kadın figürleri arasında yer alan Vesta rahibeleri ele alınmıştır. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle Eskidoğu'da rahibelik kültürü incelenmiştir. Zira Batı kültürlerinin, Doğu'nun dini ve toplumsal yapılarından etkilendiği, hatta bu yapıların küçük değişikliklerle benimsendiği, pek çok araştırmacı ve tarihçi tarafından kabul görmektedir. Bu bağlamda Mezopotamya, Mısır ve Anadolu'da rahibelik kurumu incelenmiş, buradaki uygulamaların Roma'daki Vesta rahibeleri ile olan bağlantıları değerlendirilmiştir. Bu çalışmanın temel konusu olan "Kutsal Ateş'in Koruyucuları: Vesta Rahibeleri" üzerine ülkemizde akademik anlamda kapsamlı bir araştırma yapılmamıştır. Roma'nın varlığını simgeleyen kutsal ateşin muhafızları olan Vestalar, sıradan dini görevliler olmanın ötesinde, sahip oldukları ayrıcalıklar, sosyal ve ekonomik alanlardaki etkileri ve görevleriyle incelenmeye değer bir konudur. Bu tez, Vesta rahibelerinin tarihsel rolünü detaylı bir şekilde ele almayı amaçlamıştır.
MÖ. I. binyılda Kıta Yunanistan ve Anadoluda figürin üretimi
Bu çalışmada, şimdiye kadar yapılmış olan yayınlardaki figürin üretimyle ilgili verilerin toplanarak bir bütün halinde bilim dünyasına sunulması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda figürinler ve üretimlerine dair yapılmış detaylı ve tekil çalışmalar bir arada değerlendirilerek sunulmuştur. Bu çalışmanın kapsamı kil esas alınarak üretilmiş figürinleri oluşturmaktadır. Çalışmanın konusu olan figürinlerin tarihsel süreç boyunca gelişimleri incelenmiştir. İnceleme alanı Prehistorik Dönem'den başalayarak, Minos Dönemi ve ilerleyen süreç içerisinde Hellenistik Dönem sonuna kadar olup tüm dönemde meydana gelen teknik, tipolojik ve stilistik gelişimlerini oluşturmaktadır. Araştırmacılar, figürin üretim sürecini bir kent veya teknik özellik ya da dönem incelemesi olarak ele almışlardır. Bu şekilde ele alınan kentlerde üretim nasıl ilerlemiş, teknik ne şekilde gelişmiş ve dönem ilerlerken kendi içinde nasıl şekillenmiş bunun bilgisinin verilmesi amaçlanmıştır. Ele alınan çalışmalarda her biri ayrı ayrı aktarılmak istenen bilgilerin derlenip bir bütün olarak sunulması açısından tez çalışmasının önemini ortaya koymaktadır.
Antik Yunan ve Roma dünyasında balık ve balıkçılık
Su, insanoğlunun yaşamsal faaliyetlerini devam ettirebilmesi için gerekli olan temel kaynaklardan biridir. Her daim insanların yerleşim yerlerini ve göç hareketlerini etkileyen, hayati önem taşıyan faktörlerden biri olmuştur. Bu temel ihtiyaç neticesinde, su kaynaklarıyla gerçekleştirilen münasebetler, insanlara çeşitli kazançlar sağlamaya devam etmektedir. Ağırlıklı olarak besin tedariki ve ekonomik bağlamda elde edilen kazanımlar, toplumların kültürel hafızalarında önemli yer edinmiştir. Bu bağlamda Antik Yunan ve Roma dünyasında balıklarla ilgili anlatımların, besin ve ekonomik değeri yanında bazı edebi kaynaklarda dini faaliyetler ile ilişkilendirildiği görülmüştür. Ayrıca nümizmatik ve arkeolojik kalıntılarda yer alan birtakım balık tasvirleri, elde edilmiş kazançların minnetini temsil eder niteliktedir. Bu ilgili örnekler, toplulukların zamanla doğru balık avlama yöntemlerini ve teçhizatlarını keşfedebildiklerini göstermektedir. Akdeniz'de var olmuş medeniyetlerin, özellikle Eski Yunan ve Roma'nın kültürel etkileşimleri ve katkıları sonucunda, insanlar doğal kaynakları daha iyi değerlendirmeyi başarmıştır. Bitkisel, hayvansal ve madeni kaynaklardan elde edilen dayanıklı avlanma teçhizatları başarılı bir şekilde kullanılmıştır. Bu iyi örgütlenme süreci sonucunda bol miktarda elde edilen balıklar, önemli derecede ticari faaliyetlerin yürütülmesine olanak sağlamıştır. Özellikle orkinoslar, günümüzdekinin aksine, antik dönemlerde en çok tüketilen ve ticareti yapılan balıklardan biri olmuştur. Özellikle elde edildikleri coğrafyalarda, işleme tesislerinin çokluğu ve balıkçılığın geliştiği dikkat çekmiştir. Fakat balıklar, ticari aktivitelerde uzun süre taze tutulamayacağı için çeşitli işleme yöntemlerine maruz kalmışlardır. Bu işleme yöntemleri sonucunda tatlarında ve yapılarında değişiklikler meydana gelmiştir.
Antik Yunan kaynaklarında Euhemeristik unsurlar
Antik Yunan sözlü kültür geleneği ve üretilen yazınların tamamı esasen yaşamsal karşılığı olan bir temele dayanır. Bu temel, prehistorik dönemin her türlü koşulunu içinde barındırır ve tıpkı evrensel fizik kanunlarında olduğu gibi kaotik bir bütünlük olarak bize geri yansır. Bu tarihtir ve tarihi süreçleri yansıtan yazınlar dikkatli incelendiğinde, dönem koşullarının kapsamlı etkileriyle karşılaşılır. Öyle ki, prehistorik dönem içerisinde meydana gelen kimi gelişmeler, insanların yalnızca biyolojik gelişim süreçlerini etkilemekle kalmayıp, aynı zamanda düşünsel sıçrama eşikleri yaşamalarına da neden olur. Dahası, söz konusu sıçramanın bir sonucu olan soyut algılama kabiliyeti, insanların zaman gibi, inanç gibi, ahlâk gibi pek çok karmaşık yapıyı oluşturmasına ve organize etmesine yol açar. Nitekim bu dönemde meydana gelen; zorunlu göç hareketleri, alet yapımı, ateşin evcilleştirilmesi vb. bazı gelişmeler, insan algı ve inanç sistemi üzerinde belirleyici bir etkisi bulunur. Özellikle ateşin evcilleştirilmesi, muhtemelen ortaya çıkan artı zaman nedeniyle düşünsel sürecin gelişimini tetikleyerek, soyut algılama potansiyelini artırır. Bu durum, gerek ahlâki yapıların oluşmasında gerekse inançsal-kültürel farklılaşmada kendini gösterirken ancak yazının icadıyla tespit edilebilir hale gelir. Antik Yunan yazın geleneğinde yer alan kahramanlık hikâyeleri, kültler ya da teolojik unsurlar, temelde psikogenetik hafızanın bir yansısı olmakla birlikte insan zihnindeki gelişmeye paralel olarak, farklı zamanlarda farklı yaklaşımların konusu haline gelmeye başlar. Bu noktada Euhemeros'un Yunan pantheonum yönelik, 'gerçekte yaşamış kişilerdi' iddiasına yoğunlaşmak, tarih öncesi dönemle aralarında kurulabilecek muhtemel bağ nedeniyle önemlidir. Zira antik Yunan kaynaklarında Euhemeristik unsurları tespit etmek, temelde insan türünün prehistorik sürecini takip etmek anlamına gelir. Bu çalışma söz konusu dönemden Euhemeros'a, soyut algılama yetisine neden olan etkenleri değerlendirerek, antik Yunan yazınlarındaki karşılıklarını ifşa etmek ve Euhemeros'un teolojik yaklaşımının günümüze ulaşma sürecini takip etmek üzerine yoğunlaşacaktır.
Antik Yunan dünyasında deniz savaşları (MÖ 800-400)
Deniz, Antik Yunan dünyasında coğrafi, politik, kavramsal ve özellikle askeri olarak önemli bir unsurdu. Dahası stratejik koşullar, birçok kentin yerel savunma için olduğu kadar daha büyük ittifaklara ve koalisyonlara katkıda bulunması için de bir donanmayı idame etmesi gerektiğini göstermiştir. Bu bağlamda Pers-Hellen Savaşları ve Peloponnesos Savaşı sürecinde meydana gelen deniz savaşlarını konu edindiğimiz bu çalışmada daha çok savaşların stratejik ve taktiksel yönleri ele alınarak donanmaların savaşlardaki esas rölü üzerinde durulmuştur. Buna paralel olarak deniz kuvvetlerinin faaliyetleri incelenerek antikçağda deniz gücünün önemi ve bu gücün ne ölçüde kullanıldığı ortaya konmuştur.
Antik Yunan'da mezar işaretlenmesi
Bu çalışmada Protogeometrik, Geometrik, Arkaik, Klasik ve Hellenistik dönemler boyunca Antik Yunan'da kullanılan mezar işaretleme yöntemleri incelenmiştir. Kullanılan mezar tipleri ve mezar işaretleme yöntemleri belirlenerek, tipolojik ayrımları yapılmış, kronolojik sıra ile açıklanarak örneklendirilmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda ölü gömme gelenekleri konusunu kapsayan ve bu konu içerisinde alt başlıklar halinde yapılan çalışmalardan yararlanılarak bir bütün halinde Antik Yunan mezar işaretleme yöntemleri çalışma içerisinde bir araya getirilerek derleme yapılmıştır. Araştırma sırasında, mezar işaretleme yöntemlerinin geçirmiş olduğu ilk başlangıç ve gelişme süreçleri değerlendirilmiştir. Bu süreçler kapsamında yaklaşık olarak MÖ 1100'den başlayıp ve MÖ 30 yılına kadar geçen zaman diliminde Yunan anakarası, adalar ve Batı Anadolu kıyılarında yer alan Yunan kentlerinde yapılan kazı çalışmaları sonucunda elde edilen bilgiler ışığında örneklendirmeler yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ölü Gömme Gelenekleri, Mezar İşaretleri, Mezar Steli, Tümülüs, Anıt Mezar
Antik Yunan seramik sanatında persli figürler
"Antik Yunan Seramik Sanatında Persli Figürler", adlı bu çalışmada, öncelikle Pers İmparatorluğu'nun kuruluşu, Anadolu topraklarına yayılımı, Yunanistan'a kadar ilerleyişi, yaklaşık iki yüz yıl boyunca yayılım gösterdiği bölgelerde egemenlik sağlaması, kültürü, satraplık sistemi, yönetim politikası, savaşları, imparatorluğun zayıflaması ve çöküşü antik kaynaklar ışığında incelenmiştir. Persler, Medler başta olmak üzere farklı medeniyetlerin giyim tarzları ve ekipmanlarını benimsemişlerdir. Çalışmamızın ikinci ve üçüncü bölümünde, Perslerin kıyafetleri ve ekipmanları hakkında araştırmalar yapılmıştır. Kıyafet ve ekipmanların özellikleri, kullanım şekilleri, malzemeleri ve stilleri başlıklar altında tetkik edilmiştir. Çalışmamızın dördüncü bölümünde Yunanlıların, topraklarını işgal eden Perslere karşı bakış açıları incelenmiştir. Sanatta üstün başarı gösteren Yunanlılar, Persli figürleri ürettikleri eserler üzerinde tasvir etmişlerdir. Plastik, gliptik ve nekrolojik eserler üzerinde betimlenen Pers tasvirleri çalışmamızın beşinci bölümünde incelenmiştir. Çalışmamızın son bölümünde ise, Antik Yunan seramik sanatında betimlenmiş olan Persli figürler kategorize edilerek incelenmiştir. Persli figürler kronolojik bir çerçeve içerisinde tipolojik açıdan değerlendirilmiştir. Antik Yunan seramik sanatında yaklaşık iki yüzyıllık bir süreç içerisinde betimlenen Persli figürlerin bu süreçte nasıl bir değişeme uğradığı araştırılmıştır.
Antik çağ uygarlıklarında sporun görünümü, uygulama nedenleri ve fonksiyonları
İlkel toplumlardaki ilk sportif faaliyetler idealist görüşe göre dans, materyalist görüşe göre mızrak atıcılığıdır. Yerleşik topluma geçişle ortaya çıkan boş zaman ve mülkiyet anlayışı, ilk çağ uygarlıklarında sporun savaşa hazırlık ve eğlence amaçlı yapılmasına neden olmuştur. Mezopotamya uygarlıklarında; boks, güreş, okçuluk, atlı sporlar ve su sporlarının yapıldığı arkeolojik buluntulardan anlaşılmaktadır. Geniş spor yelpazesine sahip Antik Mısır'da sportif aktivitelerin izleri dönem kalıntılarından ve hiyerogliflerden gözlenebilmektedir. Eski Çin'in beden eğitimi ve spor faaliyetleri; sağlık yönelimli kungfu ve savaş sporlarını içeren wushu etrafında şekillenmiştir. Eski Türkler'de; atlı sporlar, okçuluk, güreş, kayak ve futbol kültürel hayatın şekillendiricilerinden olmuştur. Antik Yunan'da spor aktiviteleri; zihinsel, fiziksel ve ruhsal bakımdan uyumlu gelişen ideal insana ulaşmanın aracıdır. Beden eğitiminin sac ayaklarından birini oluşturduğu Klasik Çağ Atina Eğitim Sistemi diğer kent devletlerine örnek oluşturmuştur. Klasik Çağ'ın sonunda sofist ve filozofların etkisiyle değişim gösteren ideal insan anlayışı, yalın entelektüel gelişim üzerine yapılandırılmıştır. Helen-Roma döneminde spor sağlık yönelimli olarak yapılmış, atletik yarışmalarda meslek atletliği ön plana çıkmıştır. Antik çağın en büyük spor organizasyonu Antik Olimpiyat Oyunları, MÖ 776'da başlamış, Klasik Çağ'da 23 spor disiplininde 5 güne yayılan programıyla doruk noktasına ulaşmıştır. Oyunların felsefi ve dini alt yapısını anlayamayan Romalılar, oyunları yozlaştırmış, MS 393'de bütün pagan kült törenlerin yasaklamasıyla oyunlar son bulmuştur.