Kemik dansitesi

98 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Orak hücre anemili hastalarda osteoporoz ile ilişkili yeni biyokimyasal markerlerin tanıdaki yeri

Otozomal resesif geçiş gösteren Orak Hücre Anemisi (OHA), β-globin zincirini kodlayan gendeki tek nokta mutasyonundan kaynaklanmaktadır. Hemoglobinin yük dengesinin değişmesine neden olan bu mutasyon, yetersiz oksijen bulunan ortamlarda HbS'in polimerize olmasına sebep olur. Sonuç olarak, alyuvarların bikonkav disk şekli değişir ve hücreler orak şeklini alır. Doku ve organların oksijensiz kalıp beslenememesine ve kemik yoğunluğunun düşmesine bağlı olarak kemik deformiteleri ve takibinde bir kemik hastalığı olan Osteoporoz gelişebilir. Bu çalışmada, OHA hastalarında Kemik Döngüsü Belirteçleri (KDB) serum düzeyleri ölçülerek orak hücre anemisi ile osteoporoz ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu amaçla 33 orak hücreli birey (HbSS (30) / HbSβ (3)) hasta grubu ve 34 adet sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi ve bu bireylerden alınan kan örnekleri, 3500 rpm'de 10 dk. santrifüj edildikten sonra serumları ayrılıp biyokimyasal analizler için -80°C'de saklandı. Serum örneklerinde kemik döngüsü yapım belirteçleri; PINP, PICP, BALP ve Osteokalsin (OT) ile kemik döngüsü yıkım belirteçleri; CTX, Hidroksiprolin (Hyp) ve Pridinolin (PYD) düzeyleri ELISA yöntemi ile analiz edildi. Ayrıca, 25(OH)D düzeyleri spektrofotometrik olarak Immunoassay (EIA) ile ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Deney sonucunda, PINP (p=0,345), PICP (p=0,071) ve BALP (p=0,607) düzeylerinde orak hücreli anemi çalışma grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Bununla birlikte, OT düzeyi hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,016). Ek olarak, hasta grubu, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında CTX (p=0,763), Hyp (p=0,546) ve Piridinolin (p=0,890) serum düzeyleri arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmadı. Son olarak, 25(OH)D orak hücre çalışma grubunda kontrol grubuna kıyasla önemli ölçüde düşük bulundu (p=0,01). Çalışma sonucu kemik yapım belirteci olan osteokalsine göre değerlendirildiğinde orak hücre anemili hastalarda osteoblastik aktivitenin ve dolayısıyla kemik döngüsünün arttığı söylenebilir. Orak hücre hasta grubunun artan osteokalsin düzeyi ve düşük 25(OH)D sonucu, osteoporoz patolojisini destekler nitelikte olup tanı için yeterli değildir. Sonuç olarak, orak hücre anemisinin kemik metabolizmalarına olan etkisini anlamak için KDB serum düzeylerinin, kemik mineral yoğunluğu (KMY) ile desteklenerek değerlendirilmesi ve orak hücre hastalarının örneklem büyüklüğü arttırılarak daha fazla araştırılması gerekmektedir.

AnemiAnemi-orak hücreliBiyobelirteçler+7
Meryem Korkmaz
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türk kadınlarında farklı iskelet bölgelerinde kemik mineral dansitometresi

Osteoporoz kemik yoğunluğunu azalması ve kemik yapısının bozulması ile karekterize ilerleyici metabolik kemik hastalığıdır.Çift enerji X-ışını absorpsiyometre (DXA) kemik mineral yoğunluğu ölçümünde yaygın kullanılan güvenilir ölçüm tekniğidir.Çalışmamızın amacı: (i) lumbal vertebra, proksimal femur ve önkol arasında istatistiksel anlamlı T skoru farkı varsa saptamak, (ii) yeni iskelet bölgelerinde KMY normal aralığını belirlemektir. Çalışma 25-69 yaşları arasındaki 55 kadında yapıldı. Lumbal vertebra, sağ proksimal femur, non-dominant önkol, sol proksimal humerus, sol proksimal tibia ve sol distal femurun DXA kullanılarak KMY ölçüldü.Bütün gruplarda proksimal femurun bütün alt-bölgelerin T skoru total lumbal vertebra (L1-L4) T skorundan anlamlı farklı bulundu (p<0.0001). Fakat femur alt-bölgelerin kemik mineral yoğunluğu değerleri ile total lumbal vertebra (LT) değeri arasında korelasyon vardı (r= 0.436- 0.591). Normal populasyonda total lumbal vertebra (L1-L4) ortalama KMY değerine götüren lineer regresyon formülüyle yaş ile uyumlu herbir bölgenin ortalama KMY değeri ve yeni simüle edilmiş T skoru hesaplandı. Daha sonra, bütün alt-bölgelerde KMY'nin yeni ortalama ve standart sapma değerleri ile uyumlu, sol proksimal humerus, proksimal tibia ve distal femurda herbir alt-bölgenin yeni simüle edilmiş T skoru hesaplandı. Proksimal tibia alt-bölgelerinin yeni simüle edilmiş T skorları ile total lumbal vertebra T skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). Proksimal tibianın osteoporozda KMY ölçümü için ideal yeni bir değerlendirme alanı olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Kemik mineral yoğunluğu, Türk, kadın, T skoru, regresyon, korelasyon.

KadınlarKemik dansitesiTürk toplumu+1
Mustafa Arif Aluçlu
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabetes mellitus tedavisinde sodyum-glukoz ko-transporter-2 inhibitörlerinin (SGLT2i) kemik mineral dansitesi üzerine etkisi

Çalışmamızda osteoporoz için çok önemli risk faktörlerinden biri olan diyabetes mellitusun tedavisinde günümüzde sıkça kullanılmakta olan SGLT-2 inhibitörlerinin kemik mineral yoğunluğu üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya, 2021 - 2022 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı ve Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniklerinde tip 2 diyabetes mellitus tanısı ile takip edilen hastalar arasından empagliflozin, dapagliflozin veya metformin + empagliflozin kombinasyonu başlanarak en az 6 ay takip edilen 35 hasta alındı. Bu hastaların tedaviye başlandıktan 1 hafta sonraki ve 6.ay verileri incelenerek demografik ve klinik özellikleri, laboratuvar ve DEXA verileri kaydedildi. Başlangıç ve 6.ay değerleri karşılaştırılarak değerdirme yapıldı. Çalışmada medyan yaş 56,03 (39-75) yıl idi. Hastaların 27'si (%77.1) kadın, 8'i (%22,9) erkek idi. Başlangıç ve 6.ay değerleri incelendiğinde tüm hastalarda SGLT-2 inhibitörleri sonrası, literatür ile uyumlu şekilde HbA1c, açlık plazma glukozunda anlamlı azalma saptanırken, kreatinin değerinde anlamlı değişim izlenmemesine rağmen GFR değerinde hafif artış saptandı. Kalsiyum, parathormon, fosfor değerlerinde anlamlı değişim izlenmezken, 25-OH D vitamininde anlamlı bir artış saptandı (p=0,006). DEXA verilerine göre femur boyun BMD değeri, T ve Z skorlarında; femur total BMD değeri ve Z skorunda; lomber 1-4 vertebra total BMD değeri, T ve Z skorlarında anlamlı değişim saptanmadı. Literatürden farklı olarak DEXA verilerinde femur total T skorunda anlamlı hafif düşüş izlendi (p=0,03). Literatürde SGLT-2 inhibitörleri ile kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalarda çelişkili sonuçlar mevcuttur. Çalışmamızda SGLT-2 inhibitörleri ile femur total T skorlarındaki hafif değişiklik dışında kemik mineral yoğunluğu değerlerinde anlamlı değişiklik saptanmamıştır. Diyabet - osteoporoz ilişkisi gözönüne alındığında SGLT-2 inhibitörlerinin kemik mineral yoğunluğu üzerine etkilerini daha net ortaya koyabilmek için daha geniş serilerde yapılmış, prospektif ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

DEXADiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+5
Büşra Neslişah Arslan
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal transplantasyon yapılan hastalarda nakil sonrası kemik kaybında etkili olan faktörler ve kan gazı ile ilişkisinin belirlenmesi

Osteoporoz, renal transplantasyonunun önemli bir komplikasyonudur. Transplantasyondan sonraki ilk 6-12 ay boyunca belirgindir sonra daha düşük bir oranda devam eder. Çalışmamızın amacı renal transplantasyon yapılan hastalarda (RTR) kemik kaybı sıklığının saptanması ve ilişkili faktörlerin belirlenmesidir. Çalışmamızda 150 RTR değerlendirildi. Hastaların; yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi (BKİ), primer hastalık, diyaliz türü, diyaliz süresi, nakil türü, renal transplantasyon süresi, steroid kullanım öyküsü, immünsupresif öyküsü, kümülatif steroid dozu, hastanın aldığı immunsupresif rejimi, diyabet öyküsü, dual-energy x-ray absorptiometry, glomerüler filtrasyon hızı (GFH) ve biyokimyasal belirteçleri değerlendirildi. L1-L4 total kemik mineral dansitometri (KMD) ölçümünde %24,6, Femur boyun KMD ölçümünde %21,3 osteoporoz saptandı. Hastaların primer hastalıkları, kümülatif steroid dozu, GFH, albümin, alkalen fosfataz, fosfor ve kalsiyum düzeyleri, canlı veya kadavradan nakil olmaları, nakil öncesinde steroid öyküsü, nakil öncesinde immünsupresif öyküsü ve aldıkları immünsupresif rejimler ile lomber vertebra ve femur boyun KMD değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p >0,05). Periton diyaliz (PD) ve uzamış transplantasyon süresi lomber vertebrada, bikarbonat (HCO3) düzeyi femur boynunda, BKİ her iki bölgede artmış KMD ile ilişkili olarak saptandı (p<0,05). Asidoz lomber vertebrada, ileri yaş ve uzamış diyaliz süresi femur boynunda, yüksek parathormon düzeyi her iki bölgede azalmış KMD ile ilişkili saptandı (p <0,05). Çalışmamızda asidoz RTR'lerde kemik kaybı ile ilişkilendirilmiştir ve özellikle GFH kısmen korunmuş hastalarda hekimlerin bu konudaki farkındalıkları düşük olabilmektedir. RTR'lerde kan gazı ve HCO3 değerlerinin düzenli aralıklarla taranmalı ve düşüklük saptandığı takdirde tedavi edilmelidir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+3
Yakup Varank
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ötiroid guatr'lı hastalarda L-tiroksin süpresyon tedavisinin etkileri

ötiroid nodüler guatrın tıbbi yönetiminde L-tiroksin ile süpresyon tedavisi yaygın olarak uygulanan bir yöntemdir. Bu tedavinin nodul boyutlarına, kemik mineral yoğunluğuna etkileri konusunda değişik görüşler bildirilmiştir. Literatür taramalarında tedavinin serum lipoproteinleri, beden kitle indeksi üzerine etkileriyle ilgili çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu çalışmada ötiroid nodüler guatrı nedeniyle levotiroksin verilerek TSH süpresyonu yapılan 20 hasta prospektif olarak 18 ay süreyle izlendi. Hastalar tedavi öncesi ile tedavi sonrası; nodul boyutlarında küçülme, kemik mineral yoğunluğu, serum lipid düzeyleri ve beden kitle indekslerinde değişiklikler bakımından değerlendirildiler. Tiroid nodul boyuttan ultrasonografik ölçümlerle, kemik mineral yoğunluğu ise lomber vertebralardan ve kalça bölgesinden DEXA (Dual Energy X-Ray Absorptiometry) yöntemiyle belirlenmiştir. Diğer laboratuvar parametreleri oto-analizer cihazlarında ölçülmüştür. Sonuçlar değerlendirildiğinde, tiroid nodul boyutları, kemik mineral yoğunluğu, serum lipid düzeyleri ve beden kitle indeksleri, tedavi öncesi ve sonrası değerlerle karşılaştırıldığında önemli bir fark bulunamadı (pX).05). Sonuç olarak bu çalışmada, L-tiroksin süpresyon tedavisinin tiroid nodul boyutlarında ve kemik mineral yoğunluğunda anlamlı bir azalmaya neden olmadığı görüldü. Bunlara ilaveten serum lipoprotein düzeyleri ve beden kitle indeksleri tedavi öncesine göre önemli bir değişiklik göstermedi. Literatürdeki çalışmalarla birlikte değerlendirildiğinde, bu konuda daha geniş çaplı klinik çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: L-tiroksin süpresyon tedavisi, nodüler guatr, kemik mineral dansitesi, serum lipid profili.

Guatr-nodülerKemik dansitesiTiroid nodülleri+1
Murat Sert
Çukurova University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzun süreli antikonvulsan ilaç kullanımının kemik mineral dansitesi üzerine etkileri

ÖZET Uzun süreli antikonvulsan tedavinin kemik metabolizmasını etkilediği bilinmektedir. Antikonvulsanlara bağlı osteopeni temel olarak, vitamin D'nin ve aktif metabolitlerinin hepatik katabolizmasının artmasına ve barsak kalsiyum transportunun bozulmasına sekonder olarak oluşmaktadır. Çalışmamızda, uzun süreli antikonvulsan alan hastaların kemik mineral dansitesinin ölçülmesi ve normal kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. 13-49 yaşları arasında (ortalama 27.03) 33 kadın, 21 erkekten oluşan 54 epileptik poliklinik hastası ile 11-49 yaşları arasında (ortalama 28.73) 26'sı kadın ve 16'sı erkek 42 normal bireyden oluşan kontrol grubu çalışmaya alındı. Hasta ve kontrol grubunda kalsiyum ve kemik metabolizmasını etkilediği bilinen başka ilaç kullanımı ve hastalık öyküsü bulunmamasına dikkat edildi. Tüm gruba tam kan sayımı, rutin biyokimyasal analizler, idrar analizi ve lumbal omurgadan dual-energy x-ray absorptiometry ile ölçülen kemik dansitometrisi tetkikleri yapıldı. Serum kalsiyum, inorganik fosfor, alkalen fosfataz düzeyleri hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark göstermemekteydi. Hasta grubunun BMD değerleri, kontrol grubuna göre belirgin olarak düşük bulundu (p<0.001). Sonuç olarak, antikonvulsan ilaç alan hastalarda görülen osteopeninin, fraktür riskini arttırması ve oluşabilen belirgin hipokalseminin de konvulsiyonları tetikleyebilmesi nedeniyle bu potansiyel komplikasyonlar daima hatırda tutulmalıdır. 35

AntikonvülsanlarEpilepsiKemik dansitesi+1
M. Erkan Kozanoğlu
Çukurova University
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuar barsak hastalığında kemik mineral yoğunluğu

Amaç: İnflamatuar barsak hastalığı (İBH), gastrointestinal kanalın çeşitli bölge ve katmanlarını tutabilen, remisyon ve alevlenmelerle seyreden, kronik bir inflamasyon sonucu gelişen bir GİS hastalığıdır. Ülseratif kolit (ÜK), Crohn hastalığı (CH) ve her ikisinden ayırt edilemeyen indetermine kolit (İK) bu grupta yer alır. İnflamatuar barsak hastalıklarının etiyolojisinden genetik, çevresel koşullar ve konak immün cevabı gibi faktörler sorumludur. İBH klinik, endoskopik ve histolojik özellikleri ile teşhis edilirlerİnflamatuar barsak hastalığı olan hastalarda kemik yoğunluğu prevalansı normal olgularla karşılaştırıldığında daha düşük (% 32-77) bulunmuştur. İBH olan hastalardaki kemik yoğunluğunda saptanan bu azalmanın hastalığın doğal seyrine bağlı olduğu düşünülmekle birlikte, uzun süreli ve yüksek doz KS kullanımının da bu olayda rol oynayabileceği yönünde görüşler vardırGereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) İç Hastalıkları Anabilim Dalı Dahiliye gastroenteroloji bölümünde 2008-2009 tarihleri arasında takip edilen 21 Crohn hastası, 50 Ülseratif kolitli ve 30 sağlıklı kontrol olmak üzere 101 kişi alındı. Hastalara femur ve vertebra DEXA ölçümleri 1 kez yapıldı. Genç erişkine göre; T skor değeri 1 standart sapmaya (SD) kadar olanlar normal (+1 ile -1 arasında), T skor değeri -1 SD den küçük ise osteopeni (-1 ile -2,5 arasında), T skor değeri -2,5 SD den küçük ise osteoporoz göstergesi olarak kabul edildiBulgular: Kontrol grubuyla crohn ve ülseratif kolit arasında cinsiyet, yaş, VKİ yönünden anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Çalışmaya katılan 21 crohn hastasından 4'ünde, 50 ülseratif kolit hastasının 12'sinde aktif hastalık mevcuttu. Hastalık aktivitesi ile KMY düşüklüğü arasında ilişki saptanamadı (p>0,05) Çalışmaya katılan 21 Crohn hastasının KMY 5'inde normal (% 23,8), 10'nunda osteopenik (% 47,6), 6'sında osteoporotik (% 28,6) olup, Crohnlu hastalarda kontrol grubuna göre KMY düşüklüğü anlamlı idi (p=0,002). Çalışmaya katılan 50 ülseratif kolit'li hastanın 23'ü normal (% 46), 20'si osteopenik (% 40), 7'si osteoporotik (% 14) idi. Kontrol grubuna göre KMY düşüklüğü sınırda anlamlı idi (p=0,058). Çalışmaya katılan crohn hastalarının 4 tanesi 5 gr ve üzeri steroid kullanmıştı. Ülseratif kolitlilerin 5 tanesi 5 gr ve üzeri steroid kullanmıştı. 5 gr üzeri steroid kullananlarda KMY düşüklüğü saptandı ama steroid kullanan hasta sayısı az olduğundan istatistiksel anlamlılık derecesine ulaşmadı (p>0,05).Sonuç: İBH'lı hastalarda kontrollere göre anlamlı KMY düşüklüğü saptandı. Bu düşüklük özellikle crohn hastalarında belirgindi. 5 gr ve üzeri steroid kullananlarda KMY değerleri düşük fakat istatiksel olarak anlamlı değildi.Anahtar Sözcükler: Crohn hastalığı, Ülseratif kolit, DEXA, Osteopeni, Osteoporoz

Crohn hastalığıKemik dansitesiKemik dansitesi+5
Mehmet Köroğlu
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Paratiroid adenomlarında cerrahi tedavi

Amaç: Primer hiperparatiroidizm paratiroid bezlerinin aşırı miktarda parathormon salgılaması ve buna bağlı hiperklasemi ile ortaya çıkan klinik tablodur. Geçmişte, daha çok ağır kemik ve böbrek semptomları ile tanı konulan hastaların tersine; günümüzde hastaların büyük bir kısmı asemptomatik dönemde tanı alabilmektedir. Paratiroid adenomu, hiperplazi ve karsinomunun neden olduğu primer hiperparatiroidizmde cerrahi tedavi küratiftir. Bu çalışmada kliniğimizde son 5 yılda primer hiperparatiroidi nedeniyle tanı tedavi ve takipleri yapılan 57 hastanın retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandıGereç ve Yöntem: Bu çalışma Ocak 2005 ile Aralık 2009 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı'nda primer hiperparatiroidi nedeni ile tedavi edilen 57 hastada yapıldı. Hastaların yaş, cins, şikayetleri, ameliyat öncesi ve sonrası laboratuar bulguları incelendi. Görüntüleme tekniklerinin etkinliği ve ameliyat bulguları, patolojik piyeslerin inceleme sonuçları değerlendirildi. Ameliyat öncesi kemik dansitometresi yapılan hastaların ameliyat sonrası kemik mineral yoğunluğunaki artış değerlendirildi.Bulgular: Hastaların en sık başvuru şikayetleri 27 (% 47,4) hastada kas-iskelet sistemi şikayetleri idi. Ameliyat öncesi bakılan Parathormon ile serum kalsiyum değerlerinde ameliyat sonrası 1. gün ve 1. ay sonunda istatiksel olarak anlamlı düşme mevcut idi. 49 (% 86) hastaya tek taraflı boyun eksplorasyonu, diğer 8 (% 14) hastaya iki taraflı boyun eksplorasyonu yapıldı. Ameliyat bulgusu olarak lezyon 55 (% 96,5) hastada normal anatomik lokalizasyonda iken, 2 (% 3,5) hastada ise ön mediasten yerleşimli idi. Histopatolojik inceleme sonucu 53 (% 93) hastada paratiroid adenomu, 1 (% 1,8) hastada paratiroid hiperplazisi, 2 (% 3,5) hastada paratiroid kanseri, 1 (% 1,8) hastada ise timus dokusu olarak raporlandı. Ameliyat sonrası 15 (% 26,3) hastada görülen hipokalsemi tek ve en sık görülen komplikasyon idi. Ameliyat öncesi ve sonrası kemik dansitometri yapılan hastaların kemik mineral yoğunluğundaki artış istatiksel olarak anlamlı bulundu.Sonuç: Bu çalışmada primer hiperparatiroidizmde ameliyat öncesi görüntüleme yöntemleri rehberliğinde tek taraflı lezyon saptanan hastalarda tek taraflı boyun eksplorasyonun yeterli olduğu kanaatindeyiz.

Cerrahi tedaviHiperparatiroidizmHipokalsemi+2
Faruk Karateke
Çukurova University
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Kemik dansitesini saptamada dental volümetrik tomografinin etkinliği ve DEXA ile karşılaştırılması

Mevcut literatürde çene kemiklerinin dansitesinin ölçüldüğü ve bu ölçümlerin vücudun diğer kemiklerinin dansiteleri ile karşılaştırıldığı pek çok çalışma bulunmaktadır. Diş hekimliği klinik ve radyolojik uygulamalarında çene kemiklerinin kalitesi ve dansitesi ile ilgili fikir sahibi olmak tedavi planlaması ve prognoz aşamalarında son derece yararlı olacaktır.Dual enerji x-ışını absorpsiyometri (DEXA), kemik mineral yoğunluğunu yüksek hassasiyet ile ölçen, hızlı tarama olanağı sunan ve girişimsel olmayan bir tekniktir. Bu tez çalışmasında yoğun derecede bulunan kemik yapıların süperpozisyonunu minimuma indirerek 2 ve 3 boyutlu mükemmel görüntüleme olanağı sunan dental volümetrik tomografi (DVT) yönteminin kemik dansitesini belirlemedeki etkinliği incelenmiştir. WHO kriterlerine göre normal, osteopeni ve osteoporoz tanısı alan 120 postmenopozal kadın hastanın DVT görüntüleri üzerinde kemik dokuyla ilgili ölçümler yapılmış ve hastaların DEXA parametreleriyle karşılaştırılmıştır.Daha önce panoramik radyograflar üzerinde yapılan radyomorfometrik analizler ve tıbbi bilgisayarlı tomografi cihazları ile yapılan dansitometrik ölçümler birlikte kullanılarak DVT cihazının kemik dokuyla ilgili sunduğu bilgiler değerlendirilmiştir. Bu bilgiler ışığında DVT ölçüm parametrelerinden mandibular kortikal kalınlık, dental volümetrik kortikal kalınlık ve maksilla HU değerlerinin gruplar arasında anlamlı fark gösterdiği ve osteoporotik bireylerde azaldığı; maksilla HU, mandibula HU, maksilla ve mandibula data profil (intensity) değerlendirmelerinin osteoporotik bireyleri saptamada etkili olduğu ve osteoporoz grubunda maksilla ve mandibulada kemik dansitesinin azaldığı tespit edilmiştir.Kemik dansitesi ve kalitesinin saptanması konusunda daha geniş yaş aralığındaki daha fazla sayıda hastadan oluşan çalışma gruplarıyla birden fazla DVT cihazı ve yazılımı kullanılarak yeni araştırmalar yapılması ile daha kesin sonuçlara ulaşılabilecektir.Anahtar Sözcükler: Dental volümetrik tomografi, dual enerji x-ışını absorpsiyometri, kemik dansitesi, metabolik kemik hastalıkları, osteoporoz.

Absorpsiyometri-fotonKemik dansitesiKemik hastalıkları+2
Burcu Keleş Evlice
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Menopoz dönemindeki kadınlarda fiziksel aktivite düzeyi ile kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişki

Bu araştırma, menopoz dönemindeki kadınların fiziksel aktivite düzeyleri ile kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma 01.04.2019-30.12.2019 tarihleri arasında Yozgat Şehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji ve Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniklerine herhangi bir nedenle başvurmuş ve osteoporoz tanısı almış postmenopozal kadın hastalarla yürütülmüştür (n:203). Veriler hasta tanıtım formu ve Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (UFAA) ile toplanmıştır. Verilerin analizinde; bağımsız örneklem t-testi, tek yönlü varyans analizi, Mann Whitney U testi, Games-Howell post hock testi kullanılmıştır. Araştırmada, katılımcıların uluslararası fiziksel aktivite ölçeği ortalaması 1923.46±1578.13MET-dk/hafta olarak belirlenmiştir. Kadınların DEXA sonucuna göre T L1-L4 ortalaması -2.99±-0.44, L L1-L4 ortalaması -2.75±-0.38, femur total T skoru ortalaması -3.24±-0.45, femur total Z skoru ortalaması -3.01±-0.44 olarak hesaplanmıştır. 46-55 yaş grubundaki kadınların T L1-L4 ve femur total T skorlarının 56-65 yaş arası kadınlara göre daha yüksek olduğu ve aradaki bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<0.05). Kadınların medeni, ekonomik ve çalışma durumların DEXA skorlarını etkilemediği belirlendi (p>0.05). Lise ve üzeri eğitim seviyesine sahip kadınlarının T L1-L4, L L1-L4 ve femur total Z skorlarının diğer eğitim seviyesine sahip kadınlara daha yüksek olduğu (p<0.05), femur total T skorlarının ise tüm gruplarda benzer olduğu saptandı (p>0.05). Sonuç olarak; araştırmaya dahil edilen postmenopozal osteoporozlu kadınların UFAA puan ortalamaların orta düzeyde olduğu, yaş grubunun, eğitim, giyim tarzı ve genel fiziksel aktivite durumunun kemik mineral yoğunluğunu anlamlı düzeyde etkilediği saptanmıştır.

Fiziksel aktiviteHemşirelik bakımıKadınlar+2
Neşe Nur Uzunaslan
Yozgat Bozok University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek nakli alicilarinda homosistein, parathormon, aktif vitamin D3 ve kemik mineral dansitometrisi arasindaki ilişkinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Böbrek nakli kronik böbrek yetmezliğinde morbidite ve mortalite açısından en önde gelen tedavi yöntemidir. Böbrek nakli olan olgularda greft yaşam süresinin uzaması nedeniyle kronik komplikasyonlarla daha sık karşılaşılmaktadır. Osteopeni ve osteoporoz, böbrek nakli sonrası en sık görülen kemik hastalığı olup kemik mineral dansitometrisinde azalma ile karakterizedir ve nakil sonrası önemli morbidite-mortalite kaynağıdır. Nakil sonrası ilk 6 ayda önemli kemik kaybı gelişir. Kemik hastalığının ciddiyetini belirleyen en önemli faktörler; diyaliz süresi, sekonder hiperparatiroidizmin şiddeti, kullanılan immünsüpressif ilaçların dozu-süresi, böbrek fonksiyonları ve Vitamin D3 düzeyidir. Bu çalışmada böbrek nakli alıcılarında kükürtlü bir aminoasit olan homosisteinin, kemik ve mineral metabolizması ile ilişkili olan parathormon, aktif vitamin D3 ve kemik mineral dansitometri parametreleriyle ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Nefroloji kliniğinde takip edilen 86 (%73,5)? sı erkek, 31 (%26,5)? i kadın toplam 117 böbrek nakilli hasta alındı. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan bilgilendirici yazılı onam alındı. Hastaların; yaş, cinsiyet, diyaliz süreleri, transplant süreleri, donör tipleri, kullandığı ilaçlar, transplant sonrası diyabet gelişimi kaydedildi. Hastalarda glukoz, BUN, kreatinin, kalsiyum, fosfor, sodyum, potasyum, parathormon, vitamin D3, albumin, homosistein, vitamin B12, folat, 24 saatlik idrarda protein ölçümleri yapıldı. Femur boynu ve vertebra kemik mineral yoğunluğunun Dual Energy X Ray Absorptiometry yöntemi ile ölçümleri yapıldı. Bulgular: Hastaların yapılan kemik mineral dansitometri sonuçlarına göre 14(%12,3)? ü normal, 41(%36,2)?i osteoporotik, 58(%51,3)? i osteopenik DEXA ölçümüne sahipti. Homosistein değeri ile hastaların kullandığı ilaçlardan rapamisin(p=0,05), statin(p=0,057), B bloker(p=0,01) arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Kullanılan ilaçlarla dexa femur ve vertebra arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Homosistein düzeyi ile BUN(p=0,002), kreatinin(p=0,001), vitamin B12(p<0,001) arasında istatiksel olarak anlamlı negatif bir ilişki saptandı. Ayrıca homosistein düzeyi ile proteinüri(p=0,031) arasında istatiksel olarak zayıf ama pozitif bir ilişki saptandı. D vitamini ile proteinüri(p=0,035) arasında negatif bir ilişki, serum albümin(p<0,001) ve kalsiyum (p:0,001) arasında ise pozitif ilişki saptandı. Serum homosistein düzeyi ile femur ve lumbal vertebra kemik dansitometrisi arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Homosistein düzeyi ile parathormon, vitamin D3 ve kemik mineral dansitometrisi arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Böbrek nakli alıcılarında nakil sonrası dönemde KMD? de azalma saptandı. Serum homosistein düzeyi ile böbrek fonksiyonları arasında negatif bir ilişki bulunmuştur. Serum homosistein seviyesi ile B12 vitamini ve folat düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmış olup, B12 ve folat replasmanı ile serum homosistein seviyelerinin düşürülmesi tedavi seçeneklerinden birisi olabilir. Rapamisin kullananlarda daha düşük serum homosistein seviyesi saptanırken, statin ve B bloker kullananlarda daha yüksek serum homosistein seviyesi gözlemlendi. Kullanılan ilaçların serum homosistein düzeyini etkileyebileceği unutulmamalıdır. İdrar proteini ile serum homosistein seviyesi arasındaki pozitif bir ilişki daha önce hiçbir çalışmada gösterilmemiş olup mekanizmalarının ortaya konması için geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.

BöbrekBöbrek nakliHomosistein+4
Esra Ateş
Çukurova University
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Dental implant cerrahisinde pre-operatif radyolojik kemik densitesi değeri ile subjektif kemik kalitesi puanlaması, yerleştirme torku ve rezonans frekans analizi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

İmplant tedavisinin başarısı açısından implantın yerleştirileceği bölgedeki kemik boyutlarının yeterli olmasının yanı sıra kemik kalitesinin uygun olması da büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple, tedavinin başarısı için, kemik kalitesinin işlem öncesinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Dental implantlar, osseointegrasyon tanıtıldıktan sonra dental rehabilitasyonda popüler bir alternatif tedavi yöntemi olmuştur. Dental implantların başarısı ve sağkalım oranı, yerleştirilmiş dental implantların sayısındakı hızlı bir artış ile birlikte giderek daha önemli hale gelmiştir. Dental implant tedavisinin başarısı, implant yerleştirilecek bölgedeki mevcut kemiğin miktarı ve kalitesinden etkilenmektedir. Çalışmalar kalitesiz ve yetersiz kemik miktarı olan vakalarda yerleştirilen implantlar için yüksek başarısızlık oranları göstermiştir1. Bu nedenle, ameliyat öncesi kemik yapısının kesin bir şekilde değerlendirilmesi tedavi planlaması sırasında çok önemlidir. Kemik kalitesi implant stabilitesinin sağlanmasında dikkate alınması gereken önemli bir faktördür. İyi bir stabilite implant kemik entegrasyonuna olumlu etki etmektedir. Bu nedenle, literatürde kemik kalitesi değerlendirilmesi için çeşitli sınıflandırma sistemleri ve prosedürleri tanımlanmıştır. İmplant yerleştirilme işlemi sırasında kemik kalitesi hakkında cerrahın sübjektif değerlendirmesiyle implant stabilitesi tahmin edilebilir. İmplant yerleştime işlemi sırasında ve sonrasında yerleştirme tork testi ve rezonans frekans analizi (RFA) ile implant stabilitesi objektif olarak değerlendirilebilir. Bütün bu yöntemler implant cerrahisi sırasında kemik kalitesi hakkında bilgi vermektedir. Bununla birlikte; bu öngörülebilir tekniklerin, ameliyat sırasında kullanılan yöntemlerle korelasyon göstererek ameliyat öncesinde yeterli implant stabilitesi sağlanabilmesi konusunda bilgi vermesi gerekmektedir. Bu nedenle, son yıllarda preoperatif kemik yoğunluğunun değerlendirilmesinde CT kullanma konsepti daha objektif bir yöntem olarak tanıtılmıştır. Birçok araştırmada CT kemik yoğunluğu ve primer implant stabilitesi arasındaki ilişki bildirilmiştir. Fakat hastaların CT taraması sırasında yüksek radyasyona maruz kalması olumsuz bir durumdur. Son zamanlarda, özel olarak kafa ve boyun bölgesinin görüntülenmesi için tasarlanmış konik ışınlı CT (CBCT) tekniği tanıtıldı. CBCT CT ile karşılaştırıldığında yüksek çözünürlüklü görüntüleme, potansiyel olarak daha düşük radyasyon dozu ve daha düşük maliyetler gibi avantajlar sayılmaktadır. Öte yandan, CBCT'nin dağınık radyasyon da dahil olmak üzere, X-ray detektörlerinin sınırlı dinamik aralığı ve kemik yoğunluğu ile doğrusal bir korelasyonu olmayan yoğunluk değerlerinin olması gibi birçok dezavantajlarıda vardır. Sınırlı kontrastlı çözünürlülük, düşük kontrastlı CBCT görüntülerini tanımlanabilirliği açısından olumsuzluk oluşturmaya devam etmektedir. Fakat, son yıllarda yapılan çalışmalarda CBCT kemik yoğunluk değerleri ve kesitli CT'den alınmış Hounsfield birimi(HU) arasında anlamlı bir korelasyon bildirilmiştir. Yeni yapılmış bir çalışmada, Sonuç olarak, CBCT görüntülerinden alınmış kemik yoğunluğu değerleri tartışmalıdır. Literatürde, CBCT kullanarak tahmin edilen kemik yoğunluğu ve primer implant stabilitesi arasındaki korelasyonla ilgili çalışmalar sınırlıdır. Bu temel bilgileri dikkate alarak, bu çalışmanın amacı CBCT elde edilmiş kemik yoğunluğu değerinin yerleştirme tork değeri (ITV), radyofrekans analizi (RFA) parametreleriyle, kemik kalitesi ve implant boyutları, konumu, hastaların yaş ve cinsiyet dahil olmak üzere farklı klinik değişkenlerle korelasyonunudeğerlendirmektir. Anahtar Sözcükler: Dental implant, kemik densitesi, konik hüzmeli bilgisyarlı tomografi (CBCT), rezonans frekans analizi (RFA), yerleştirme torku (ITV).

Cerrahi-oralDental implantasyonDental implantlar+3
Fariz Salimov
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Paratiroid adenomu tanılı hastalarda klinik, laboratuar ve görüntüleme bulgularının birbiriyle ilişkisi

Amaç: Paratiroid adenomu saptanmış ve opere edilmiş hastalarda klinik, laboratuar, radyolojik ve histopatolojik bulguların incelenmesi ve bu bulguların birbirleriyle ilişkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Ocak 2010 – Aralık 2016 tarihleri arasında, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda primer hiperparatiroidi ön tanısı ile takip edilen 169 hasta incelendi. Histopatolojik sonuçları paratiroid adenomu olarak saptanmış olan ve cerrahi tedavisi başarılı olarak değerlendirilen 71 hasta ise ayrı olarak ele alındı. Hastaların başvuru semptomları, eşlik eden hastalık varlığı, USG bulguları, sintigrafi sonuçları, direkt grafileri, KMY ölçümleri, ameliyat raporları, patoloji raporları, biyokimyasal parametreler(intakt PTH, serum kalsiyum, albumin, fosfor, kreatinin, alkalen fosfataz, D vitamini, TSH, sT4, sT3, kalsitonin, 24 saatlik idrarda kalsiyum, 24 saatlik idrarda kreatinin ) için dosyalarda kayıtlı olan veriler incelendi. Bulgular: Paratiroid adenomu olan 71 hastanın 62'si(%87) kadın ve 9'u(%13) erkekti. Ortalama yaş 52 yıl olarak saptandı. Hastaların %35'i asemptomatik olarak başvurmuştu. Semptomatik hastalarda en sık görülen başvuru sebepleri halsizlik(%24) ve kemik ağrısı(%18) idi. Nefrolitiazis sıklığı %10 olarak saptanırken, patolojik fraktür olan hasta yoktu. El grafisi incelemelerinde %34 oranında subperisotal rezorpsiyon saptandı. Ön kol KMY ölçümlerinde %37 oranında osteoporoz görüldü. Hasta grubumuzda pankreatit vakası olmadığı tespit edildi. Eşlik eden hastalıklar arasında en sık hipertansiyon(%28), diabetes mellitus(%18) ve multinodüler guatr(%18) olduğu görüldü. Papiller tiroid karsinomu ile paratiroid adenomu birlikteliği %12,7 olarak saptandı ve %36 hastada aynı zamanda tiroidektomi de yapıldığı görüldü. Hastaların 2'sinde MEN1 sendromu ve 1'inde MEN2A sendromu vardı. D vitamini eksikliğinde serum intakt PTH düzeyinde anlamlı bir artış mevcuttu(p=0,010). İlk başvuruda bakılan serum intakt PTH ve kalsiyum düzeyi ile paratiroid adenomu boyutu arasında pozitif korelasyon mevcuttu(sırasıyla p=0,005, p=0,000). Ayrıca adenom ağırlığı ile serum intakt PTH düzeyi arasında da pozitif korelasyon saptandı(p=0,030). Sadece 1 hasta normokalsemik primer hiperparatiroidi tanımına uygundu. Serum Ca/P ile PTH düzeyi arasında pozitif korelasyon saptandı(p=0,037). Boyun USG incelemesinin paratiroid adenomu saptamada duyarlılığı %86,5 iken, 99mTcSestamibi sintigrafinin %92,6 olarak tespit edildi. USG ve 99mTcSestamibi sintigrafi sonuçlarının birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğu görüldü. Sonuç: PHPT tanılı hastalarda osteoporoz ve nefrolitiazis en sık spesifik bulgulardı; ancak rutin taramalarda hiperkalsemi saptanması halinde, asemptomatik PHPT tanısı da akla gelmelidir. Başvuruda bakılan serum kalsiyum ve PTH düzeyi adenom boyutu hakkında fikir verebilir. PHPT ön tanısı ile tetkik edilen hastalarda mutlaka serum D vitamini düzeyine de bakılmalıdır. Paratiroid görüntülemesinde USG ve 99mTcSestamibi sintigrafi birlikte kullanılmalıdır. Paratiroidektomi öncesi değerlendirmede tiroid bezi de dikkatle incelenmelidir. Serum Ca/P ile intakt PTH düzeyi arasında pozitif korelasyon saptanmış olması normokalsemik hastalarda PHPT için tanısal ipucu verebilir. Bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

AdenomlarFosforHipotiroidizm+6
Tuğba Öztürk
Gaziantep University
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Hemen, erken ve geç yüklenen implantların, yüklemenin ilk yılında stabilite ve kemik yoğunluğundaki değişiklikler açısından değerlendirilmesi

Son yıllarda, implantların hemen veya erken dönemde yüklenmesinin olumlu sonuçlar verdiği gösterilmiştir. Ancak maxiller posterior tek diş eksikliklerinde, implantın hemen veya erken yüklenmesiyle ilgili sınırlı sayıda çalışma vardır. Bu klinik çalışmanın amacı; maxiller posterior tek diş eksikliklerinde, hemen, erken ve geç yüklenen implantların sekonder stabilite parametreleri arasındaki farklılıkların ve implant çevresindeki kemik yoğunluğu değişikliklerinin araştırılması ve değerlendirilmesidir. Otuzdört hastaya toplam 40 adet dental implant (İmplantium, Dentium, Güney Kore) yapılmıştır. Hemen veya erken yükleme protokolleri için önkoşullar belirlenirken; CBCT'den elde edilen kemik yoğunluğu(PreOpHu), subjektif kemik kalitesi sınıflaması(SKS), yerleştirme torku(ITV) ve primer implant stabilitesi(ISQ_Primer) değerleri gözönünde bulundurulmuştur. Ön koşulları sağlayan 13 implant hemen yüklenmiş, diğer 13 tanesi ise erken yüklenmiştir. Ön koşulları sağlayamayan 14 implant geç yükleme protokolüne alınmıştır. İmplantların sekonder stabilite takipleri 1, 3, 6, 9, ve 12. ay'larda Osstell(RFA) cihazı kullanılarak yapılmıştır. 12.ayda alınan CBCT görüntülerinde implantın çevresindeki kemik yoğunluğu, değerlendirilmiştir. İstatistiksel değerlendirme için tek yönlü ANOVA ve ikili karşılaştırmalarda TUKEY testi kullanılmıştır.(p=0,005) Çalışmanın sonuçlarına göre; yükleme grupları arasında 1.ay ISQ değerleri açısından anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Ancak 12.ayda hemen yükleme grubunun ISQ değerleri geç yükleme grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur. Gruplar arasında; İmplant çevresindeki kemik yoğunluğu açısından anlamlı bir fark tespit edilememiştir. Ayrıca, CBCT'den elde edilen kemik yoğunluğu değerleriyle, subjektif kemik sınıflaması (SKS) ve implant stabilite parametreleri (ITV, ISQ_Primer) arasında anlamlı korelasyon vardır. Bu çalışmanın sınırları dahilinde, posterior maxilladaki tek diş eksiklikleri, uygun koşullar sağlandığında hemen veya erken dönemde yüklenebilir. Ayrıca CBCT, kemik yoğunluğunun değerlendirilmesinde ve stabilite parametrelerinin cerrahi öncesinde tahmin edilebilmesinde etkin bir yöntem olarak kullanılabilir.

Dental implantasyonDental implantlarKemik dansitesi+4
Mücahide Akoğlan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Talasemi major, intermedia ve orak hücre hastalarında biyokimyasal kemik belirteçleri, kemik dansitometrisi ve bunların demir birikimi ile korelasyonu arasındaki ilişki

Amaç:Çalışmanın amacı Ç.Ü.T.F Hematoloji polikliniğinde takip edilen talasemi major,intermedia ve orak hücrehastalarında biyokimyasal kemik belirteçleri ve kemik dansitometrisi arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem:Bu çalışmada Ç.Ü.T.F hematoloji polikliniğinde takip edilen 102 talasemi major,intermedia ve orak hücre hastası prospektif olarak incelenmiştir.Hastalardan biyokimyasal kemik belirteçleri olarak kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz,Dvitamini,parathormon ve ferritin bakıldı.Çekilen kemik dansitometrileri ile ilişkileri karşılaştırıldı.Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 20.0 (SPSS Inc.Chicago,III,USA) paket programı kullanıldı. Bulgular:Osteoporoz hemoglobinopatisi olan hastalarda normal populasyona göre oldukça sık bulunmuştur.Talasemi major,intermedia ve orak hücre hastalarında D vitamini düzeyleri oldukça düşük bulunmuştur.D vitamini düşüklüğü ve ferritin yüksekliği DEXA skorlarındaki gerileme ile istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur.Özellikle ağır D vitamini eksikliğinde DEXA skorlarındaki gerileme daha barizdir. Sonuç:Talasemi major,intermedia ve orak hücre hastalarının erken yaşlarda kemik dansitometrisi ile taramaları yapılmalı,kemik parametreleri incelenmelidir.Uygun D vitamini replasmanı ve ferritin düzeylerinin normal aralığa çekilmeye çalışılması osteporoza bağlı morbiditeyi azaltacaktır.

Anemi-demir eksikliğiAnemi-orak hücreliFerritin+6
Mahmut Büyükşimşek
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral palsi tanılı çocuk hastaların demografik ve klinik karakteristikleri ve kemik-mineral metabolizmaları

Amaç: Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Çocuk Nöroloji Polikliniği'nde izlenen serebral palsili hastaların klinik ve demografik özelliklerinin belirlenmesi, bu hastalarda kemik mineral metabolizması bozukluklarının saptanması ve bu sorunlara farkındalığın yaratılması amaçlanmıştır. Gereç Ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Nöroloji Polikliniği'nde Ocak 2014 - Ocak 2015 tarihleri arasında, serebral palsi tanılarıyla izlenen, takipleri düzenli yapılan 2-18 yaş arası toplam 102 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen olguların demografik bilgileri, etyolojileri, klinik ve laboratuvar bulguları, eşlik eden problemleri kaydedildi. Bulgular: Hastaların ortalama yaş değeri 96.83 ± 53.54 ay (24-207 ay) olup, erkek/kız oranı 1.2 idi. Annelerin %51'i ilköğretim mezunu ve %18.6 okur yazar değildi. Olguların %23.5'i miad doğumdu ve %50'nin doğum ağırlığı 2500 gr.'ın üzerindeydi. En sık (%38.2) kuadriplejik tipte olgu saptandı ve etyolojide en sık natal faktörler (%56.9) rol alıyordu. Ayrıntılı etyolojik değerlendirmede; asfiksi (%49) ve DDA (%28.4) en sık faktörler olarak belirlendi. En sık beyin MRG anormalliği PVL (%25) olarak saptandı. Mental retardasyon %88.2, konuşma problemleri %72.5, malnütrisyon %67.6, görme problemleri %28.4, epilepsi %46.4 oranla en sık eşlik eden problemlerdi. AEİ alan hastalardan %60.7'si tek, %37.5'i iki veya daha fazla AEİ kullanmaktaydı. Epilepsi görülen hastalarda, yenidoğan döneminde nöbet geçirme, spastik tetraparetik tip SP olma, anormal MRG bulguları ve hastada MR olması epilepsi gelişiminde risk faktörü olarak saptandı (p=<0.05). Hastaların Kalsiyum - D vitamini kullanmaları ile osteokalsin, sistatin C ve 25(OH)D3 düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlılık saptanmadı (p>0.05). Düzenli fizik tedavi alan hastaların osteokalsin, IGF1, IGFBP3 ve PTH düzeylerinin diğer hastalara göre anlamlı olarak daha iyi olduğu görüldü (p<0.05). Serum D vitamin seviyeleri birden fazla antiepileptik ilaç kullananlarda, tek ilaç kullanan hastalara gore anlamlı olarak düşük saptandı. D vitamin düzeyleri ile güneş ışığı maruziyeti, arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p> 0.05). Sonuç: serebral palsili çocuklarda kemik metabolizması bozuklukları olabilir. Bu çocukların kronik izleminde yaşam kalitesinin düzeltilebilmesi için, bu bozuklukların erken fark edilmesi ve tedavi edilmesi önemlidir. Özellikle güneş ışığından doğru yararlanma ve düzenli dinamik fizyoterapinin kemik sağlığı üzerinde daha etkili olduğu görülmüştür. SP'li olgularımızda en önemli risk faktörünün perinatal asfiksi olduğunu saptadık. Bu nedenle özellikle zor doğum ve perinatal asfiksi öyküsü olan bebeklerin nöromotor gelişimlerinin düzenli olarak takip edilmesi tanı ve tedavideki gecikmeleri engelleyebilir. Anahtar kelimeler: Serebral palsi, asfiksi, kemik mineral bozukluğu

AsfiksiDemografiKemik dansitesi+1
Mehmet Can Yeşilmen
Çukurova University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Erişkinlerde kas kuvveti ve kemik mineral yoğunluğu ilişkisi

Bu çalışmada, erişkinlerde kas kuvveti ve bazı biyokimyasal parametreler ile kemik mineral yoğunluğu (KMY) ilişkisinin cinsiyete göre nasıl bir değişim gösterdiğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 18- 25 yaş grubu futbolcu kız ve erkekler ile aynı yaş grubundaki sedanter kız ve erkekler olmak üzere toplam 80 birey katılmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin kuvvet (el kavrama, sırt ve bacak kuvveti) ile KMY ve biyokimyasal (glukoz, insülin, kreatinin, kalsiyum, fosfor, Vitamin D, homosistein, Vitamin B12, folat) parametrelerin ölçümü yapılmıştır. Bireylerin kuvvet ve biyokimyasal parametreleri ile KMY 'na ait T ve Z skorları arasındaki ilişkilerin araştırılmasında çok boyutlu ölçeklendirme analizi tekniğinden, kuvvet ve biyokimyasal parametreler ile KMY ilişkisi bakımından grupların karşılaştırılmasında ortalamaların analizi tekniğinden (ANOM) yararlanılmıştır. Lomber vertebra (L1-L4) bölgesi ile femur boynunda KMY tüm gruplarda futbolcuların lehine anlamlı bulunmuştur. Ancak grup ve cinsiyet farkı gözetmeksizin tüm gruplarda ölçülen kuvvet parametreleri ile KMY (T ve Z skorları), çok boyut ölçeklendirme analizine göre T ve Z skorlarının daha ziyade el kavrama kuvveti ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir. KMY ile biyokimyasal parametreler arasında bütün gruplarda T ve Z skorları vitamin B12 ve glukoz dışındaki diğer parametreler ile güçlü bir ilişki olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak, futbolcularda kuvvet ve biyokimyasal değerlerin futbolcularda daha iyi olduğu ancak lomber ve femur bölgesi KMY'na ait T ve Z skorları kuvvet ve biyokimyasal parametreler arasındaki ilişkinin cinsiyet ve gruplara göre farklılık göstermediği tespit edilmiştir.

BiyokimyaFutbolFutbolcular+5
Murat Karakuzulu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pregabalin'in kemik mineral yoğunluğu üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: pregabalin kullanımının kemik mineral yoğunluğu üzerine olan etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel olarak dizayn edilen bu çalışmaya nöropatik ağrı veya fibromiyalji tanıları ile en az 6 aydır. pregabalin kullanan 40 hasta ve ilacı kullanmayan kontrol grubu 40 hasta dahil edildi, olgular yaş ve cinsiyet açısından eşleştirildi. Tüm olgulardan serum kemik yapım ve yıkım belirteçleri, kalsiyum ve D vitamini düzeyleri ölçüldü, kemik mineral yoğunluğu (KMY) Dual Enerji X-Ray Absorbsiyometri (DXA) ölçümüyle belirlendi. pregabalin kullanımıyla serum kalsiyum, D vitamini düzeyleri, kemik yapım-yıkım belirteçleri ve KMY arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya pregabalin kullanan yaş ortalamaları 40,6+7,1olan 40 hasta (27 kadın, 13 erkek) ve yaş ortalamaları 40,4+7,3(27 kadın, 13 erkek) olan kontrol grubu 40 hasta dahil edildi. Hasta ve kontrol grubu arasında lomber ve kalça KMY ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ayrıca pregabalin kullanımı ile kemik yapım-yıkım belirteçleri, serum kalsiyum ve D vitamini düzeyleri arasında bir ilişki saptanmadı. pregabalin'i 12-23 ay süre kullanan grubun, 6-11 ay süre kullanan gruba göre femur boyun KMY'sinin daha düşük olduğu gözlendi, ancak bu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç: 50 yaş altı popülasyonda Pregabalin'in kemik mineral yoğunluğu üzerine olumsuz bir etkisi olduğu düşünülmemektedir. pregabalin kullanımının farklı yaş gruplarında uzun vadede kemik sağlığı üzerine etkisini araştıran daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Pregabalin, Kemik Mineral Yoğunluğu, Osteoporoz

Kemik dansitesiKemik ve kemiklerOsteoporoz+1
Burçak Akın
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfantil pompe hastalığı tanısı ile çocuk metabolizma ve beslenme polikliniği'nde takip edilen ve enzim replasman tedavisi alan hastaların yaşam kalitelerinin, kas, kalp tutulum bulguları ile nörolojik gelişimlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu tez çalışmasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı'nda infantil Pompe hastalığı tanısı ile takip edilen ve enzim yerine koyma tedavisi uygulanan hastaların; demografik, klinik ve genetik özelliklerinin incelenerek, mobil olabilen hastaların tedavi öncesi ve son kontroldeki kardiyak parametrelerinin, güncel bilişsel düzeylerinin ve longitudinal olarak motor fonksiyonlarının izlemleriyle birlikte yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışmasında 2009-2020 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı'nda mutasyon analizi ve asit alfa-glikozidaz enzim düzeyleri ile tanı alıp takibe giren 42 infantil Pompe hastası değerlendirildi. Retrospektif olarak dosyaları incelenerek klasik ve klasik olmayan infantil Pompe olarak gruplandırılan ve genetik sonuçlarına göre CRIM durumları yorumlanan hastaların, demografik özellikleri, özgeçmiş ve soy geçmiş bilgileri, klinik bulguları, laboratuvar verileri, enzim düzeyleri ile mutasyon analizi sonuçları ve enzim replasman tedavi süreleri ve sağ kalım oranları kaydedildi. Ayrıca, son kontrollerinde mobil olabilen 22 hastanın; kreatinin kinaz (CK) düzeyleri, ekokardiyografik değerlendirmeleri, 24 saatlik Holter EKG ile kalp ritim analizleri, kaba motor fonksiyonları, myotonometrik ölçümleri, on metre yürüme, 6 dk yürüme, 3 dk merdiven çıkma testleri, kas gücü muayeneleri, hızlı motor fonksiyon testleri (QMFT), Dual Enerji X-ışını Absorpsiyometresi (DXA) yöntemi ile kemik mineral yoğunlukları (KMY) ve vücut kompozisyonu (kas kütlesi) ölçümleri gerçekleştirildi. Çocukların yaşam kaliteleri, çocuklar ve çocuklar için ebeveynlere yaşam kalitesi ölçeği (ÇİYKÖ) uygulanarak değerlendirildi. Yaş gruplarına göre Denver II gelişim, Stanford Binet ve Wechsler çocuklar için zekâ testleri (WISC-R) yapılarak bilişsel gelişimleri yorumlandı. İşitme testleri yapıldı. B12, D vitamini ve folik asit düzeyleri ölçüldü. Bulgular: İnfantil Pompe hastalığı tanısı ile takip edilen toplam 42 hastanın %50'si kız, %50'si erkekti. Hastaların %40,5'i kaybedilmişti. Yaşayan 25 hastanın ortalama güncel yaşı 66,5±28,3 (16,1-124,0) ay idi. Klasik olmayan gruptaki hiçbir hasta kaybedilmemişti. Son kontrolde bu hastaların %96'sı mobil ve mobil olabilen hastaların %75'i bağımsız mobildi. Çalışmaya dâhil edilen 22 mobil hastanın 15'i (%68,2) klasik tip infantil Pompe hastasıydı. Hastaların tamamı 40 mg/kg/2 hafta dozundan enzim yerine koyma tedavisi (EYKT) almaktaydı. Hastaların tümünde 15,3±9,1 (3,6-32) ay EYKT sonrasında hipertrofik kardiyomiyopati bulgularının anlamlı bir şekilde gerilediği görüldü. 6 hastada aritmi olduğu saptandı. CK düzeylerinde tedavi sonrasında bir azalma olmadı. Hastaların 2018 yılında yapılan kaba motor beceri, myotonometrik ölçüm ve fonksiyonel durum değerlendirmeleri ile aynı testlerin güncel uygulamaları karşılaştırıldığında fonksiyonel kapasitelerinin korunabildiği görülerek, EYKT'nin kardiyak bulgulardaki iyileşme dışında kas bulguları üzerinde de belli ölçüde olumlu etki sağladığı görüldü. Ayrıca, klasik olmayan gruptaki hastaların mobilite oranlarının ve fonksiyonel kapasitelerinin klasik gruba göre daha iyi olduğu saptandı. DXA ile KMY ölçüldüğünde, 5 hastada Z-skorunun -2 SD altında olduğu görüldü. Vücut yağ dokusu ölçümü de DXA yöntemi ile yapıldı. Yaş grubuna göre kıyaslama yapılabilen 10 hastanın %60'ında yağ dokusu oranı sağlıklı Türk çocuklarına göre artmıştı. 9 (%41) hastada işitme kaybı vardı. Bunların %45'i sensörinöral, %33'ü iletim ve %22'si miks tipindeydi. Bu hastaların 8'inde konuşma bozukluğu vardı. Bilişsel değerlendirme (Stanfort Binet ve WISC-R) yapılan 15 hastanın 9'unun (%60) sınır zekâda olduğu görüldü. Denver gelişim testi yapılan 7 hastanın tümünde anormal sonuç alındı. Yaşam kalitesi mobil ve klasik olmayan tip infantil Pompe hastalarında daha yüksekti. Sonuç: İnfantil Pompe hastalığı nadir görülen bir kalıtsal metabolik hastalıktır. EYKT sonrası hastaların yaşam süreleri, fonksiyonel kapasiteleri ve yaşam kaliteleri artmış ve kalp bulguları gerilemiştir. Tek merkezde, 42 hasta ile 11 yılı aşan yüksek doz enzim yerine koyma tedavisinin hastalarımızdaki mortalite ve morbiditeyi azaltığını gördük. 61,0±32,6 (10,7-124,7) Ay EYKT ile hastaların kardiyak bulgularında tam düzelme sağlanırken, fonksiyonel kapasitelerinin de korunduğu ve bunun da hem hasta hem de ebeveynlerin yaşam kaliteleri üzerine olumlu etki yaptığını gördük. Bu tez çalışması infantil Pompe hastalığında, kardiyak bulguları, enzim düzeyleri, genotip, bilişsel ve motor fonksiyonlar, işitme testleri, KMY, yağ dokusu oranları ve yaşam kalitesi ölçekleriyle değerlendiren tek merkezli en fazla sayıda hastanın incelendiği bir araştırmadır.

EnzimlerKardiyomiyopatilerKaslar+4
Caner Hacıoğlu
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prediyalitik hastalarda osteopeni-osteoporoz ile biyokimyasal parametreler arasındaki ilişkinin araştırılması

Özetler daha sonra bildirilecektir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikKemik dansitesi+4
Nuri Fidan
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pubertal dönemdeki tip 1 diyabetes mellituslu hastalarda kemik mineral dansitesi ve kemik metabolizmasının değerlendirilmesi

Çocukluk çağının herhangi bir döneminde başlayabilen Diyabetes Mellitusun kronik komplikasyonlarından biri de iskelet sistemi üzerinedir. Kemik yapısını ve kemik metabolizmasını negatif yönde etkileyerek kemik mineral dansitesini azaltır ve ileri yaşlarda kemik kırıklarının artmasına neden olur. Sclerostin kemik metabolizması belirteci olarak yeni bir belirteçtir. Diyabetli hastalarda yükselen düzeyleri azalmış kemik mineral yoğunluğunu göstermektedir.Çalışmamızın amacı Tip 1 DM tanısıyla izlenen hastalarda çocukların kan kemik yıkım ve yapım markerları ve kemik dansitometresi ölçümü ile kemik mineral yoğunluğunun karşılaştırılması, diyabet ile osteoporoz ilişkisinin belirlenmesidir. Pubertal dönemdeki Tip 1 DM hastalarında kemik mineral dansitesi ve kemik metabolizmasının değerlendirilmesi adlı prospektif tipteki çalışmamızda, 46'sı erkek 45'i kız olmak üzere toplam 91 Tip 1 Diyabet hastası ile tamamlanmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul eden ve bireylere Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp anabilim dalı tarafından kemik mineral dansitometrisi ile ölçüm yapılmıştır. Hastaların %44'ünün tanı yılı 0-5 yıl arasındadır. Hasta grubunun Z skoruna bakıldığında ise %84,6'sının normal olduğu görülmüştür. Hasta grubunun Z skoruna bakıldığında ise %84,6'sının normal olduğu görülmüştür. Hastalarda osteokalsin ile BMD arasında negatif yönde orta düzeyde korelasyon ve BMD ile düzeltilmiş Z skoru arasında pozitif yönde ileri düzeyde korelasyon saptanmıştır. Sonuç olarak Tip 1 DM'li çocuklar düşük kemik mineral yoğunluğu açısından risklidir. Osteoporoz/osteopeni sıklığı Tip 1 DM'li hastalarda artmıştır.Sklerostin seviyesi erkek çocuklarda kız çocuklarına göre daha yüksektir ve sklerostin ile BMD arasında negatif korelasyon bulunmuştur.Risk faktörleri eliminasyonunun BMD üzerine etkilerinin değerlendirildiği prospektif, uzun dönem takipli çalışmalar beklenmektedir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Ergenlik+4
Ceyda Müftüoğlu
Manisa Celal Bayar University
2017
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anterior servikal diskektomi ve füzyon uygulanan hastalarda kemik mineral yoğunluğunun füzyon ve fiksasyon üzerine etkisi

Bu çalışma, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde 2009 Eylül ayı ile 2011 Haziran ayı tarihleri arasında gerçekleştirildi. Anterior servikal diskektomi füzyon uygulamasının klinik ve radyolojik sonuçları arasındaki ilişki ve kemik mineral yoğunluğu ile füzyon arasındaki ilişkiyi saptamak için yapıldı. 11 bayan 12 erkek olmak üzere 23 hasta üzerinde yapılan çalışmanın ortalama takip süresi 14 ay (12- 28) idi. Hastaların ortalama yaşı 54 (42- 69) idi. Kemik mineral yoğunluğu yüksek olan hastalarda füzyon oranlarının daha iyi olduğu gözlendi. Cinsiyet ve sigaranın, füzyon üzerine olumsuz etkisi istatistiksel olarak saptanmadı. Hiçbir hastada derin ya da yüzeyel infeksiyon gözlenmedi.Anterior servikal diskektomi ve füzyon uyguladığımız hastalarda füzyon oranı, kemik mineral yoğunluğu ile füzyon arasındaki ilişki, ameliyat öncesi ve sonrası (1. , 3. , 6. , 12.) aylarda fonksiyonel sonuçlar için BDİ, GAS skalaları, ishihara indeksi, ishihara indeksi ile fonksiyonel sonuçlar arasındaki ilişki, sigara, cinsiyet, interferans vida uzunlukları ile füzyon arasındaki ilişkiler istatistiksel olarak araştırıldı.Bu çalışmada, 15 hastaya tek seviyeli (8 hasta C4-5, 7 hasta C5-6), 8 hastaya çift seviyeli (3 hasta C3-4, 3 hasta C4-5, 2 hasta C5-6) plaklı anterior servikal diskektomi ve füzyon uygulanmıştır. Bu çalışmada, füzyon oranımız %95,6 dır. Kemik mineral yoğunluğu, füzyon saptanan hastalarda 0,93±0,05 g/cm2 iken, kaynama gecikmesi ve kaynamama olan olgularda 0,55±0,05 idi. Ameliyat öncesi SF 36 fiziksel fonksiyon değeri 47 iken, ameliyat sonrası SF 36 fiziksel fonksiyon değeri 77 dir. Ameliyat öncesi ortalama ishihara indeksi 9,2 iken, ameliyat sonrası bu değer 15,6 olmuştur. Ameliyat öncesi boyun engellilik indeksi indeksi 45,7 iken, ameliyat sonrası 5,6 olmuştur. Bu değerler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P<0,05). Sigara, cinsiyet ve interfereans vida uzunluğu ile füzyon arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.Erken dönemdeki bu sonuçlar, literatür ile uyumlu bulunarak, plaklı anterior servikal diskektomi ve füzyon uygulamasının uygun hasta grubunda, başarılı klinik ve radyolojik iyileşmeler sağladığını göstermektedir. Ayrıca daha önce literatürde araştırılmamış olan kemik mineral yoğunluğu ve füzyon arasında anlamlı ilişki saptandı.

DiskektomiKemik dansitesiOmurga+3
Zafer Şen
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Pilonidal sinüslü hastaların somatotip ve vücut kompozisyonlarının belirlenmesi

Bu çalışmanın amacı pilonidal sinüs (PS)'lü hastaların somatotip ve vücut kompozisyonları belirlemek ve hangi vücut yapısına sahip bireylerde daha sık görüldüğünü saptamaktır. Çalışmaya PS tanısı alan 80 erkek hasta dahil edildi. Heath-Carter yöntemi kullanılarak somatotipleri hesaplamak için PS'li hastalardan 10 antropometrik ölçüm alındı. PS'li hastaların orifis sayısı, günlük oturma süresi, yağ oranı, kas oranı, kemik kütlesi, hastanede kalış süre (HKS)'si ve hastalık süresi kaydedildi. Bu çalışmada santral somatotipinden 9 hasta (medyan: 28 yaş), endomorfik mezomorf 47 hasta (medyan: 35 yaş), mezomorf endomorf 13 hasta (medyan: 27 yaş), mezomorfik endomorf 11 hasta (medyan: 32 yaş) tespit edildi. Yapılan Kruskall Wallis H testi sonucuna göre kilo, vücut kitle indeksi (vki), somatotip hesaplamak için yapılan antropometrik ölçümlerin, somatotip bileşenlerinin ve kas oranı'nın somatotipler arasında istatistiksel olarak anlamlı farka sahip olduğu (p<0,05), yaş ve boy açısından somatotipler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı (p>0,05) belirlendi. İstatistiksel olarak anlamlı çıkan kilo, VKİ ve kas oranı değerlerinin hangi somatotipten kaynaklı olduğu belirlemek için verilere uygulanan Post hoc testi sonucunda santral tipteki somatotiplerin istatistiksel olarak anlamlı değişimlere neden olduğu belirlendi (p<0,05). Santral tipteki hastalarda diğer somatotiplere oranla daha fazla apse görüldüğü belirlendi (%88,9). Yapılan Spearman's Rho korelasyon analizi sonucuna göre orifis sayısı'nın VKİ, oturma süresi, yağ oranı, kas oranı, kemik kütlesi ve hastalık süresi'nden etkilenmediği sonucuna varıldı. Anahtar sözcükler: Antropometri, Endormorfik mezomorf, Pilonidal sinüs, Somatotip, Vücut kompozisyonu.

AntropometriKemik dansitesiPilonidal sinüs+3
Demet Şencan
Düzce University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hodgkin ve non-hodgkin lenfoma tanılı hastalarda PET/BT ile kemik mineral dansitesinin değerlendirilmesi ve anti-apoptotik bir protein olan BCL-2 ile osteoporoz arasındaki ilişkinin araştırılması

Giriş ve amaç: Tedavide yaşanan gelişmeler ile birlikte osteoporoz lenfoma hastalarında önemli bir morbidite ve mortalite sorunu haline gelmektedir. Fırsatçı osteoporoz taramasının ek tetkik gerektirmeden saptanabilmesi ve osteoporoz gelişiminde etkili faktörlerin tanımlanması komplikasyon yönetiminde avantaj sağlayacaktır. Çalışmamızda; NHL ve HL hastalarında, kemoterapi ilişkili komplikasyonlardan biri olan osteoporozun tanısında ek tetkik gerektirmeden, zaman ve maliyet etkin bir anlayışla, hastalığın takibinde rutin olarak yapılan PET/BT'nin yol göstericiliğini değerlendirmek ve kemik iliği tutulumu olan NHL hastalarında antiapoptotik bir protein olan BCL-2 ile osteoporoz arasındaki olası ilişkiyi araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hematoloji kliniğinde HL ve NHL tanısı ile tedavi alan ve takipte PET/BT görüntülemesi yapılmış 55'i HL, 53'ü NHL olmak üzere toplamda 108 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, evre gibi demografik verileri, labaratuar parametreleri, BCL-2 sonuçları ve PET/BT görüntüleri retrospektif olarak analiz edilmiştir.Tanıda PET/BT1, kemoterapinin ara yanıt değerlendirmesinde PET/BT2 ve kemoterapinin tamamlanmasından sonra hasta remisyonda iken en az altı ay sonra çekilen PET/BT3 olmak üzere üç PET/BT taraması seçildi. Osteporoz varlığının PET/BT ile değerlendirilmesinde lomber omurgada (L1-L4), trabeküler kemiklerin BT görüntülemelerinde Hounsfield Unit (HU) ölçümü kullanıldı. HU eşik değeri önceki çalışmalar baz alınarak 160 olarak belirlendi. Bulgular: HL ve NHL tanılı tüm hastalarda PET/BT2'de kemik mineral yoğunluğunun PET/BT1'e göre anlamlı düzeyde azalmış olduğu tespit edildi (p=0,001, p=0,001). Erken evre HL tanılı hastalarda, erken evre NHL tanılı hastalarda PET/BT 3'te kemik mineral yoğunluğunun PET/BT2'ye göre anlamlı düzeyde arttığı tespit edildi (Sırasıyla; p=0,001, p=0,017). NHL tanılı tüm hastalarda ve ileri evre NHL tanılı hastalarda PET/BT3'te kemik mineral yoğunluğunun PET/BT2'ye göre anlamlı düzeyde azaldığı tespit edildi (Sırasıyla; p=0,001 ve p=0,002). HL tanılı tüm hastalarda, erken evre HL tanılı hastalarda, NHL tanılı tüm hastalarda, erken-ileri evre NHL tanılı hastalarda PET/BT3'te kemik mineral yoğunluğunun PET/BT1'e göre anlamlı düzeyde azalmış olduğu tespit edildi (Sırasıyla p=0,004, p=0,049, p=0,001, p=0,005, p=0,001). NHL hasta grubunda kadın cinsiyette PET/BT1 ve PET/BT2' deki kemik mineral yoğunluğu anlamlı düzeyde daha düşük saptandı (Sırasıyla p=0,004, p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda; HL ve NHL hastalarının tanı anında ve tedavi sonrasında kemik mineral yoğunluğunda anlamlı bir düşüş olduğu saptanmıştır. Tedavi sonrası takipte, erken evre HL ve NHL hastalarında kemik üzerindeki negatif etkilerin daha erken dönemde ortadan kalktığı belirlenmiştir. Çalışma sonuçları; tanı ve takipte kullanılan PET/BT'nin fırsatçı osteoporoz taramasında maliyet etkin bir yaklaşımla ek tetkik kullanmadan güvenle kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Hodgkin lenfoma, Non-hodgkin lenfoma, PET/BT, Osteoporoz, fırsatçı osteoporoz taraması

ApoptozisHodgkin hastalığıKemik dansitesi+4
Hatice Gün
Gaziantep University
2020
00

Related subjects