Kemik dansitesi
Bu konu başlığı altında 111 tez
Normokalsemik hiperparatiroidili hastalarda kemik yıkım belirteçlerinin değerlendirilmesi
Normokalsemik hiperparatiroidizm, parathormon yüksekliğine yol açabilecek böbrek yetmezliği, D vitamini eksikliği, tiyazid ve loop diüretik kullanımı, lityum kullanımı ve maligniteler gibi sekonder nedenler dışlandıktan sonra, serum total ve iyonize kalsiyum düzeyi normal olduğu halde yüksek parathormon düzeyinin görüldüğü durumdur. Osteoporoz, normokalsemik hiperparatiroidizmin sık görülen bir klinik prezentasyonudur. Bu çalışmada 44 normokalsemik hiperparatiroidizmli ve 17 hiperkalsemik hiperparatiroidizmli hastada femur boyun, lomber vertebra ve distal radius kemik mineral dansitesi ölçümleri ile 24 saatlik idrarda tip 1 kollajen N-telopeptid ve deoksipiridinolin düzeyleri karşılaştırılarak, normokalsemik hiperparatiroidizmli hastalardaki osteoporoz derecesi ile deoksipiridinolin ve tip 1 kollajen N-telopeptidin osteoporoz erken tanısındaki yerinin saptanması amaçlandı. Her iki grupta ölçülen 24 saatlik idrar tip 1 kollajen N-telopeptid ve deoksipiridinolin düzeyleri, 24 saatlik idrar kreatinine oranlanarak düzeltildiğinde; hiperkalsemik grupta tip 1 kollajen N-telopeptid/kreatinin ortanca düzeyi 2.39 (0.65-5.12) nmol/mmol/l, normokalsemik grupta ise tip 1 kollajen N-telopeptid /kreatinin ortanca düzeyi 1.82 (0.41-4.65) nmol/mmol/l bulundu. Deoksipiridinolin/kreatinin ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta 16.7 (3.4-25.8) nmol/mmol/l, normokalsemik grupta ise 12.2 (1.6-32.6) nmol/mmol/l bulundu. İki grup karşılaştırıldığında tip 1 kollajen N-telopeptid /kreatinin ve deoksipiridinolin/kreatinin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Femur boyun kemik mineral dansitesi T skoru ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta -1.3 SS ve 0.7 g/cm², normokalsemik grupta -1.2 SS ve 0.72 g/cm² saptandı. Lomber vertebra kemik mineral dansitesi T skoru ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta -1.9 SS ve 0.9 g/cm², normokalsemik grupta -1.2 SS ve 0.94 g/cm² bulundu. Radius distal kemik mineral dansitesi T skoru ortanca düzeyi hiperkalsemik grupta -3 SS ve 0.54 g/cm², normokalsemik grupta -2.5 SS ve 0.56 g/cm² bulundu. 2 grup karşılaştırıldığında her 3 parametre arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05). Normokalsemik hiperparatiroidizm, neredeyse hiperkalsemik hiperparatiroidizm kadar kemik etkilenimine sebep olmaktaktadır ve takibi ihmal edilecek masum bir durum değildir. Osteoporoz açısından takibinde kemik döngü belirteçlerinin yanında lomber vertebra, femur boyun ve distal radius kemik mineral dansitesi takibinin mutlaka yapılması gereklidir. Normokalsemik hiperparatiroidizmin diğer klinik prezentasyonları ve uzun vadeli seyrinin daha net anlaşılabilmesi için ileriye dönük daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Total kalça protezi uygulanan hastaların kemik yoğunluk ölçümü ve femur rezeksiyon materyalinin histopatolojik sonuçlarının korelasyon açısından değerlendirilmesi
Çalışmanın amacı; ilk olarak tek taraflı koksartrozu olan hastalarda bilateral yapılan proksimal femur Dexa sonuçlarında artroz olan taraf ile normal tarafa kıyasla kemik mineral yoğunluğunda meydana gelen farklılıkları saptamaktı. İkinci olarak koksartroz olan proksimal femurda hangi bölgelerin daha fazla etkilendiğini ortaya çıkarmaktı. Son olarak da Total Kalça Artroplastisi (TKA) sonrasında alınan femur baş-boyun ve femoral ward örneklerinin histomorfometrik ölçümlerinin yapılarak elde edilen Dexa sonuçları ile korelasyonunu ortaya çıkarmaktı. İzlenen Methodoloji: Haziran 2021'den Ocak 2023'e kadar Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında TKA uygulanan 30 hasta dahil edildi. Hastaların bilateral proksimal femur Dexa ölçümleri Total ve bölgesel (femur boynu, trokanterik, intertrokanterik ve ward üçgeni) olarak yapıldı. Ölçümler artroplasti ameliyatından 2 hafta önce yapıldı. Proksimal femur baş ve boyun dahil olacak şekilde TKA sırasında çıkartıldıktan sonra femur başı, femur boynu ve femoral ward bölgelerinden 1 cm x 2 cm kemik numuneleri her bölgeden 3 adet olacak şekilde toplam 9 adet örnek alındı. Örnekler üzerinde histomorfometrik inceleme ile trabeküler kalınlık, trabeküler uzaklık, trabekül volümü/kemik volümü (% olarak), trabekül sayısı değerleri ortaya çıkartıldı. Normal dağılım olup olmadığının belirlenmesi için normalite testleri kullanıldı. Bilateral Dexa sonuçlarının değerlendirilmesi için Bağımlı Örneklem T- Testi kullanıldı. Histomorfometrik sonuçların ipsilateral Dexa sonuçları ile korelasyonu için Pearson korelasyon testi yapıldı. Araştırmanın Bulguları: Çalışmanın ilk aşamasında femur boyun ve femoral ward bölgesinde normal ve artroz olan kalça eklemi Dexa sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulundu. Bu verilerin güvenilirliğini ortaya çıkarmak amacıyla yapılan koksartroz olan kalça ekleminin histomorfometrik değerlendirilmesinde femur boyun ve femoral ward bölgelerinde oluşan KMİ ve KMY artışının ölçülen parametrelerle korelasyon gösterdiği bulundu. Bu bölgelerde trabeküler kalınlık artışı, trabeküller arası mesafede azalma, trabekül sayısında azalma saptandı. Ayrıca trabekül kalınlığındaki artışın femoral ward bölgesinde daha fazla olduğu, trabeküller arası mesafede azalmanın ise femur boyun bölgesinde daha fazla olduğu diğer elde edilen sonuçlardır. Osteoartrit olan kadınlarda erkeklere göre histomorfometrik ölçümler değerlendirildiğinde düşük KMY, KMİ, T skoru ile sonuçlanan bulgular elde edildi. Araştırmanın Sonuçları: Osteoartritin kemik yapısında gerçekleştirdiği değişiklikler sürekli araştırılan bir konudur. Çalışmamızda koksartroz olan kalça ekleminde femur boyun ve femoral ward bölgesinde KMİ ve KMY'nun anlamlı derecede arttığı saptandı. Bu bölgelerin histomorfometrik incelemesinde osteoartrit bulgularının olduğu aynı bölgelerle korelasyon gösterdiği bulundu. Ayrıca makroskobik kemik kalitesini değerlendirme yöntemi olan Dexa'nın mikroskobik kemik değerlendirme kriteri olan kemik histomorfometrisi ile korele olduğu sonucuna ulaşıldı. Koksartrozda osteoartrit etkilerinin tam olarak ortaya çıkartılması için geniş vaka serili ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Fronto-orbital ilerletme segmentine non-vaskülerize kemik grefti olarak distraksiyon osteogenezi uygulanan kraniosinostoz hastalarının geç dönem kemik kalitesinin morfolojik, radyografik ve dansitometrik yöntemlerle değerlendirilmesi
Kran os nostoz, kafatasında yer alan sütürlerden b r veya b rden fazlasının fizyolojik sürec nden önce kapanarak kran ofas al deform telere sebep olmasıdır. Fronto-orbital ilerletme, tedavide en sık kullanılan yöntemlerden biridir. Fronto-orbital bölgede 10 milimetreden fazla ilerletme ihtiyacı olan hastalarda distraksiyon osteogenezinin kullanılması başarı oranını arttırmaktadır. Distraksiyon osteogenezinin temel prensiplerinden biri, kemik segmentlerin vaskülaritesinin ve çevre yumuşak doku bağlantılarının korunmasıdır. Bu nedenle klasik fronto-orbital distraksiyon tekniklerinde fronto-orbital segment duradan ayrılmadan tek parça olarak ilerletilir. Bu durumda, supraorbital barın yeniden şekillendirilmesi ve yeni bir frontal segmentin tasarlanması mümkün olmamaktadır. Bu nedenle kliniğimizde; 10 milimetreden fazla ilerletme ihtiyacı olan kraniosinostozlu olguların tedavisinde geleneksel fronto-orbital şekillendirme ve ilerletme cerrahisi ile distraksiyon osteogenezinin avantajlarını aynı anda sunabilen fronto-orbital yeniden şekillendirme ve distraksiyon tekniği uygulanmaktadır. Bu teknikte supraorbital bar ve frontal kemik geleneksel fronto-orbital ilerletmede olduğu gibi duradan ayrılarak yeniden şekillendirilir ve distraktörler yardımıyla ilerletilir. Yeniden şekillendirme için frontal kemik kompleksi çıkartılırsa; frontal kemik greftinde rezorpsiyon gerçekleşebileceğine ve distraksiyon gücünün azalmasına bağlı geniş kemik defektleri oluşabileceğine dair endişeler mevcuttur. Bu çalışmanın amacı; fronto-orbital şekillendirme ve distraksiyon osteogenezi ile ilerletme tekniğinin uzun dönem takip verilerini ve radyolojik ölçümler ile kantitatif sonuçlarını sunmaktır. Bu amaçla; kliniğimizde kraniosinostoz tanısı alarak fronto-orbital şekillendirme ve distraksiyon osteogenezi ile ilerletme tekniği ile opere edilmiş hastalara ait medikal bilgiler ve bilgisayarlı tomografi görüntüleri incelendi. Greft olarak distrakte edilen frontal kemikte, rezorpsiyon gerçekleşip gerçekleşmediğini değerlendirmek için dansite ölçümleri korteks ve medulladan ayrı ayrı olacak şekilde yapıldı ve aynı hastanın oksipital kemiğinden (kontrol ölçümleri) yapılan ölçümlerle karşılaştırıldı. Hastaların geç dönem bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden üç boyutlu modelleme yapılarak toplam kemik defekt alanı ve toplam defekt sayısı hesaplandı. Hastaların ameliyat öncesi ve geç dönem tomografi görüntüleri üzerinden sefalik indeks hesaplandı ve bu değerler mevcut yaş grubuna uygun normal sefalik indeks aralıklarıyla karşılaştırıldı. Hiçbir hastada intrakranial enfeksiyon görülmedi. Hastaların frontal kemik dansite ölçümleri ile nativ kemik dansiteleri arasında hem korteks hem de medullada anlamlı bir fark olmadığı görüldü. Geç dönem ölçümlerinde; toplam kemik defekt alanı ortalama 4,79 ± 4,43 cm2, toplam defekt sayısı ortalama 4,81 ± 2,27 olarak olarak hesaplandı. Kemik defektlerinin lokalizasyonuna bakıldığında tamamının distraksiyon alanında lokalize olduğu ve ilerletilen frontal kemikte defekt olmadığı görüldü. Beyin-omurilik sıvısı kaçağı olan hastalarda kemik defekt alanının daha fazla olduğu görüldü. Hastaların ameliyat öncesi sefalik indeks ölçümleri ortalama 98,56 ± 6,39 olarak bulunurken geç dönem sefalik indeksleri ortalama 87,63 ± 4,54 olarak hesaplandı ve ameliyattan önce 27 (100%) hastanın tamamının normal aralığın dışında olduğu görülürken geç dönemde 16 (59,3%) hastanın normal değer aralığına ulaştığı görüldü. Fronto-orbital kompleksin duradan ayrılarak yeniden şekillendirilmesi ve distraksiyonu ile greft olarak ilerletilen kemikte, rezorpsiyon ve nekroz gibi korkulan komplikasyonların görülmemesi, ek olarak düşük kemik defekt alan ve düşük intrakranial enfeksiyon oranları, tekniğin güvenli bir yöntem olduğunu göstermektedir. Ayrıca sefalik indeksteki değişimler, bu teknik ile kafa şeklinde belirgin düzelmeler sağlanabileceğini göstermektedir. Sonuç olarak; fronto-orbital yeniden şekillendirme ve distraksiyon, özellikle frontal bölgede şekil bozuklukları olan hastalarda kraniosinostoz tedavisinde güvenli ve etkili bir yöntemdir.
Hemofili hastalarının oral bulgularının değerlendirilmesi
Bu çalışmada, şiddetli hemofili A ve B tanısı konulmuş hastaların oral hijyen alışkanlıklarını ve dişeti kanama durumlarını farklı indeksler kullanarak değerlendirmek, ayrıca hemofili hastalığının çene kemiklerine olan etkisini rezorbsiyon ve kemik mineral yoğunluğu açısından kontrol grubu ile karşılaştırmak amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 48 şiddetli tip hemofili A ve B hastası birey ile yaş ve cinsiyet olarak uyumlu rastgele seçilen 49 kontrol grubu birey karşılaştırma yapmak amacıyla dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen bütün bireylerin oral hijyen durumları; Basitleştirilmiş Oral Hijyen İndeksi ve DMFT indeksi kullanılarak, inflamasyon ve dişeti kanama değerleri ise Gingival İndeks ve Dişeti Kanama Zamanı İndeksi kullanılarak değerlendirilmiştir. Bireylerin kemik rezorbsiyon miktarları panoramik radyografiler üzerinden hesaplanan Panoramik Mandibular İndeks, Mental İndeks ve Alveolar Kret Oranı üzerinden, kemik mineral yoğunlukları ise kondil, angulus ve premolar bölgeden alınan kesitler üzerinde ölçülen Fraktal Boyut değerleri kullanılarak değerlendirilmiş, bütün değerler kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. İstatistiksel olarak, DMFT skorları hariç, ölçülen diğer bütün parametrelerde hemofili A ve B hastası bireylerin değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede farklı bulunmuştur. Sonuç olarak, özellikle şiddetli tip hemofili A ve B hastası bireylerin oral hijyen ve kanamaya eğilim durumlarının sağlıklı popülasyona göre oldukça kötü olması nedeniyle hastalar ve aileleri bu durum hakkında bilgilendirilmeli, eğitilmeli ve diş hekimi kontrolleri ile ağız bakım prosedürleri sıklaştırılmalıdır. Sağlıklı popülasyona göre kemik rezorbsiyon miktarlarının yüksek ve kemik mineral yoğunluklarının düşük olması nedeniyle de hem hematologların hem de bu hastalarda ağız içi cerrahi prosedürleri planlayan diş hekimlerinin ve/veya çene cerrahlarının bu konu hakkında aydınlatılmaları gereklidir. Oral cerrahi prosedürler planlanıyorsa rezorbsiyon miktarı ve mineral yoğunluklarının farklılığı göz önünde bulundurulmalı, gerekli önlemler alınmalıdır.
Hemofilik artropatili çocuklarda kemik mineral yoğunluğu ve dinamik denge arasındaki ilişkinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada amacımız, çocuk hematoloji bölümümüz tarafından takip ve tedavi edilen ağır hemofili A tanılı hastalarımızda meydana gelen eklem kanamaları sonucu oluşan hemofilik artropatinin MRI ile skorlanması, dinamik denge ve kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkiyi araştırmak ve hasta grup içinde ev ve hastanede egzersiz programı verdiğimiz gruplarda mevcut patolojilerdeki değişiklikleri karşılaştırmaktır. Olası denge bozukluklarının belirlenmesi, eklemlerin içindeki kanamaların dinamik denge üzerindeki etkilerini daha iyi anlamayı ve daha etkili bir koruyucu ve rehabilite edici tedavi planlamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: ÇalışmamızaYüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Çocuk Hematoloji polikliniğinde hemofili A (faktör VIII eksiliği) tanısı ile takip edilen yaşları 8-17 arasında değişen ve profilaksi tedavisi alan 16 ağır hemofili A erkek hasta dahil edildi. Bu grup ev ve hastanede egzersiz programı yapmak üzere iki gruba ayrıldı. Egzersiz programı haftada 3 gün, toplam 5 hafta uygulandı. Ev grubuna egzersizlerin ayrıntılarının olduğu bir broşür verildi ve programı evde uygulamaları istendi. Hastane grubuna ise fizyoterapist eşliğinde aynı egzersizler aynı süre ile hastanede yaptırıldı. Hastalara egzersiz programı öncesi ve sonrasında her yöne salınımlı statik, dinamik denge ve propriosepsiyon duyusunun test edilebildiği, bu duyuları geliştirmek amacıyla rehabilitasyon ile ilgili egzersizlerin yapılabildiği posturografik denge platformu olan cihaz ile dinamik denge testi yapıldı. Bu testte ATE ve tur sayısı bilgileri elde edildi. Tüm hastalara yine egzersiz programı öncesi ve sonrası kalça, diz ve ayak bileklerine çekilen MRI ile IPSG Hemofilik artropati skorlaması ve DEXA ile Z skorları ölçülerek KMY durumları belirlendi. İki grubun sonuçları karşılaştırılarak egzersiz programı ile hemofilik artropati skorları, dinamik denge duyusu için ATE ve tur sayıları ve kemik mineral yoğunlukları değişimleri için de Z skorlarındaki değişimler değerlendiridi. Bulgular:. Hastalarımızın KMY ölçümleri için bakılan Z skoru değerlerinde egzersiz programı sonrasında görece olarak düzelme saptanmıştır. Dinamik dengenin hastalarımızda etkilenmediği gözlenmiş olup egzersiz sonrasında ATE değerlerinde azalma tespit edilmiş, tur sayılarında değişiklik gözlenmemiştir. Hastalarımızda değişen düzeylerde hemofilik artropati saptanmış, egzersiz programı sonrasında ev ve hastane grubunda sol ayak bileği eklemi, hastane grubunda sağ ayak bileği artropati skorlarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Çalışmaya dahil edilenhemofili hastalarında dinamik dengenin etkilenmediği gözlenmiştir. Bunun da hasta grubunun pediatrik yaş grubunda olması, ilerleyen yaşlarda bozulabileceği öngörülmüştür. KMY'lerinde düşüklük saptanan hastaların etyolojik olarak araştırılması planlanmıştır. Egzersiz programı ile göreceli olarak DEXA ile bakılan Z skorlarında ve hemofilik artropati skorlarında düzelme olduğu gözlenmiştir. İstatistiksel olarak anlamsız çıkan parametreler göz önüne alındığında egzersiz programının kısa süreli olması ve kontrol değerlendirmelerin de kısa süre aralıklarıyla yapılması bir neden olarak düşünülebilir. Bu sonuçlar, hemofilik artropatili hastalarda dengelerini iyileştirmek, korumak, kemik mineral yoğunluğu ve eklem sağlığını korumak için fiziksel egzersiz programlarına, fizyoterapi ve rehabilitasyona gereksinim olduğunu göstermektedir.
Ergenlik döneminde problemli video oyun oynamanın kemik mineral dansitesi üzerine etkisi
Problemli video oyun oynama davranışı (PVOOD), internette oyun oynama bozukluğu (İOOB) tanı ölçütlerini tam karşılamayan, ancak risk altında olan ve henüz işlevselliği belirgin etkilenmemiş kişileri tanımlamak için kullanılmaktadır. Uzun video oyun ekran süresi, azalmış fiziksel aktivite, eşlik eden depresif belirtiler, kısalmış uyku süresi ve artmış sigara, alkol, kafein tüketimi gibi nedenlerle kemik sağlığının olumsuz yönde etkilenebileceği öngörülmüştür. Bu çalışmada ergenlerde PVOOD'nin kemik kitlesi üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Ergen Sağlığı Polikliniği'ne Mayıs 2019 ve Ağustos 2021 tarihleri arasında başvuran 10-18 yaşları arasında, günde en az 2 saat video oyun oynayan 110 ergen araştırmaya alınmıştır. Ekran süresi, oyun türü, egzersiz varlığı, alkol, sigara, madde, kafein tüketimi ile ilgili veriler toplanmıştır. PVOOD'nin ölçülmesinde 'İnternet Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği-Kısa Formu' (İOOBÖ9-KF), uykunun değerlendirilmesinde 'Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi' ve depresif belirtilerin saptanmasında 'Çocuklar için Depresyon Ölçeği' kullanılmıştır. Serum vitamin D düzeyi ve çift enerjili x-ışını soğurma cihazı ile femur başı ve lomber vertebra kemik mineral dansite (KMD) ölçümleri yapılmıştır. Çalışmaya alınan ergenlerin yaş ortalaması 14,22 ± 1,78 yıldır ve %86,4'ü erkektir. İOOB için risk taşıyan ergenlerin oranı (İOOBÖ9-KF >16) %71,8, İOOB tanısı konanların (İOOBÖ9-KF >32) oranı %10'dur. Riskli ergenlerin femur boynu KMD (p=0,021) ve Z skoru (p=0,013) değerleri, risk taşımayan gruba göre daha düşük saptanmıştır. Femur boynu Z skoru -2 ve -1 SS altında olan ergenlerin oranı da riskli grupta daha yüksektir. Lomber vertebra ölçümleri için farklılık saptanmamıştır. Video oyun ekran süresi ve çok oyunculu çevrim içi savaş arenası (MOBA), aksiyon ve strateji oyun türlerinin oynanma oranı riskli ergenlerde daha yüksek saptanırken; video oyun dışı eğlence amaçlı ekran süreleri gruplar arasında benzer bulunmuştur. Riskli ergenlerde depresif belirtiler ve uyku kalitesinde bozulma daha sıktır. Lojistik regresyon analizinde PVOOD'ye ek olarak beden kitle indeksi (BKİ), toplam ekran süresi, video oyun ekran süresi, çok oyunculu çevrim içi (MMO) ve hayatta kalma oyun türlerini oynama etmenlerinin femur boynu kemik kitlesini etkilediği bulunmuştur. PVOOD ile ilişkili tüm risk etmenlerinin femur boynu kemik kitlesine etkisi değerlendirildiğinde, artmış oyun süresinin ve azalmış egzersiz miktarının en çok etkiye sahip olduğu görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışmada ergenlerde PVOOD'nin ekran süresini uzatarak ve fiziksel aktiviteyi kısıtlayarak femur boynu kemik kitlesi üzerinde olumsuz etkiye yol açtığı gösterilmiştir. Depresif belirtilerin, uyku kalitesinin, alkol ve kafein tüketiminin ise ergenlik döneminde İOOB ilişkili kemik kitlesi üzerine etkisi olmadığı saptanmıştır. Öte yandan, erişkin dönemde İOOB ilişkili risk etmenlerinin kemik sağlığı üzerindeki olumsuz etkisinin daha da belirgin hale geleceği düşünülmüştür. Bu çalışmanın sonuçları PVOOD olan ergenlerin özelikle alt ekstremite kemik sağlığı açısından değerlendirilmelerine, sedanter davranışları azaltıcı ve fiziksel aktiviteyi artırıcı yönde desteklenmelerine dikkat çekmektedir.
Düşük kas kütlesi ve kemik mineral yoğunluğunun akut iskemik inme sonlanımına etkileri
İskemik inme sebep olduğu nörolojik hasar nedeniyle ülkemizde ve dünyada özürlülük ve iş-gücü kaybının başlıca sebepleri arasında sayılmaktadır. İskemik inme sonrası meydana gelen özürlülük başlıca nörolojik sistemin etkilenimine atfedilmekte olup, lokomosyonun efektif organları olan kas ve kemik dokusunun sağlığının da iskemik inme sonlanımına etkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı düşük kas kütlesi ve kemik mineral dansitesinin akut iskemik inme sonlanımına etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmaya Nisan 2019 – Nisan 2021 tarihleri arasında hastanemize akut iskemik inme tanısıyla başvurmuş olan 307 hasta dahil edilmiştir ve 269 tanesinin birinci yıl sonlanımlarına dair veriye ulaşılmıştır. Bu kohortta osteoporoz prevalansı kadınlarda %40,5, erkeklerde %12,7; düşük kas kütlesi prevalansı tanıma göre kadınlarda %11,6 – 79,0, erkeklerde %17,1 – 33,8 arasında, osteosarkopeni prevalansı ise tanıma göre kadınlarda %12,1 – 67,2, erkeklerde %13,4 – 30,4 arasında bulunmuştur. Multivaryans analizinde erkeklerde osteoporoz varlığı mortalite için bir risk faktörü iken artmış kas kütlesi mortaliteden koruyucu bir faktör olarak tespit edilmiştir. Faz açısı artışı hem kadınlarda hem de erkeklerde mortaliteden koruyucu bir faktör olarak tespit edilmiştir. Erkeklerde rektus femoris kesit alanının düşük olması kötü sonlanım ile ilişkili olarak tespit edilmiştir. Osteosarkopeni varlığı ise kullanılan tanıma bağlı olarak her iki cinsiyette de sonlanım üzerine etki eden bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuç olarak, çalışmamız inme öncesi kas-iskelet sistemi sağlığının inme sonlanımına etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak, bu ilişkinin Türk toplumunda standardize kesim değerleri ile daha yüksek sayılı bir çalışma ile yeniden ele alınması gerekmektedir.
İmplant uygulanacak alanın kemik densitesindeki farklılıkların implant çevresindeki marjinal kemik seviyelerindeki değişikliklere etkisinin iki farklı implant tipinde incelenmesi
Bu çalışmada iki farklı implant tipindeki marjinal kemik kaybına kemik yoğunluğunun etkileri ve kemik kaybıyla yerleştirme torku (YT), rezonans frekans analizi (RFA) ve kemik yoğunluğu arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla implant yapılacak hastalardan film üzerine aluminyum step-wedge (Al-Sw) yerleştirilerek standardize periapikal radyograflar implantın yerleştirilmesinden önce, hemen sonra ve 3,6,9 ve 12. aylarda alınmıştır. Elde edilen radyograflar üzerinde densitometrik ölçümler yapılarak implant bölgesindeki kemiğin densitesi mmAlEşd olarak hesaplanmıştır. Ayrıca aynı radyograflar üzerinde marjinal kemik kaybıyla ilgili ölçümler yapılmıştır. İmplantın cerrahi olarak yerleştirilmesi esnasında RFA ile implant stabilite katsayısı (ISQ) ve YT ölçümleri yapılarak kaydedilmiştir. Bir yıllık takibin sonunda marjinal kemik kaybı konik implantta 0.21 mm ve silindirik implantta ise 0.82 mm olarak ölçülmüştür. Konik implant kullanıldığında kemik yoğunluğu arttıkça meydana gelen kemik kaybı miktarının azaldığı görülmüştür. Silindirik implant kullanıldığında ise konik implantta gözlendiği gibi doğrusal bir ilişkiye rastlanmamıştır. Konik implantta YT değerinin 50 civarında olması durumunda en az miktarda kemik kaybına rastlanırken, silindirik implantta bu değer 30-40 civarındadır. Konik implant kullanıldığında ne kadar yüksek ISQ değeri elde edilirse o kadar az kemik kaybı meydana geldiği görülmüştür. Silindirik implantta ise ISQ değerinin 70-80 aralığında olduğunda en az kemik kaybı meydana geldiği saptanmıştır. Her iki implant tipinde YT ile kemik yoğunluğu arasında korelasyon bulunmamıştır. Benzer şekilde YT ile ISQ arasında da korelasyon bulunmamıştır. Bir yıllık takibin sonucunda her iki implant da kabul edilen marjinal kemik kaybının altında değerler göstermiştir. Ancak konik implantta gözlenen marjinal kemik kaybı silindirik implanta göre istatistiksel olarak da anlamlı derecede düşüktür (p<0,001). Erkeklerde meydana gelen kemik kaybı miktarı kadınlara oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazladır (p<0,0035) Anahtar Kelimeler: Marjinal kemik kaybı, densite, RFA, YT
Stabil durumdaki KOAH hastalarında solunum fonksiyonları, egzersiz kapasitesi, yaşam kalitesi, anksiyete ile birlikte ağrı, kas kuvveti ve kemik mineral yoğunluğunun incelenmesi
Şahman Çakır F, Stabil durumdaki KOAH hastalarında solunum fonksiyonları, egzersiz kapasitesi, yaşam kalitesi, anksiyete ile birlikte ağrı, kas kuvveti ve kemik mineral yoğunluğunun incelenmesi, Hacettepe Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Protez Ortez ve Biyomekanik Programı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2019. Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), akciğer kapasitesinde azalma ve hava yolu direncinde artma ile karakterize önemli mortalite ve morbiditeye sebep olan bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı; GOLD evre I ve II olan stabil durumdaki KOAH'lı hastalarda solunum fonksiyonları, egzersiz kapasitesi, yaşam kalitesi, anksiyete ile birlikte ağrı, kas kuvveti ve kemik mineral yoğunluğunun incelenmesidir. Çalışmaya 40-70 yıl yaş aralığında değişen klinik olarak stabil 40 KOAH'lı birey ve aynı yaş grubunda 35 KOAH olmayan birey alınmıştır. KOAH'lı hastaların ve kontrol grubunun değerlendirilmesinde solunum fonksiyonları ve diffüzyon kapasiteleri spirometre ile, ağrı değerlendirmeleri vizüel analog skalası (VAS) ile, her iki grubun egzersiz kapasiteleri 6 Dakika Yürüme Testi (6DYT) ile, depresyon düzeyleri, Beck Depresyon Anketi ile, anksiyete düzeyleri Beck Anksiyete Ölçeği ile, yaşam kalitesi Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ) ve Kısa form SF36 anketleri ile, kemik mineral yoğunlukları ise kemik mineral dansitometrisi (BMD) ile değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda KOAH'lı hastaların solunum fonksiyon test değerleri tüm parametrelerinde (FVC%, FEV1%, FEV1/FVC%, FEF25-75%), kontrol grubuna göre azalmıştır.(p<0,05) 6DYT sonuçları KOAH grubunda kontrol grubuna göre azalmıştır (p<0,001). Beck Anksiyete ve Beck Depresyon ölçeği KOAH grubunda kontrol grubuna göre daha yüksektir (p<0,001). 6DYT sonrası ağrı (VAS) ve istirahatte ağrı değerleri KOAH grubunda daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). KOAH ve kontrol gruplarının Gastroknemius ve Abdominal kas kuvveti KOAH grubunda kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Hamstring, Kuadriseps ve Sırt Ekstansörler iki grup karşılaştırıldığında benzer bulunmuştur (p>0,05). Kemik mineral yoğunluğu da iki grupta benzer bulunmuştur (p>0,05). Sonuçlarımıza göre, stabil KOAH hastalarında pulmoner fonksiyonlar, egzersiz kapasitesi, yaşam kalitesi ve kas kuvveti azalırken, ağrı seviyesi, anksiyete ve depresyon düzeyleri artmıştır, postür ve kemik mineral yoğunluğunda ise KOAH grubunda azalması beklenirken, aksine fark görülmemiştir. Anahtar Kelimeler: KOAH, ağrı, egzersiz kapasitesi, kemik mineral yoğunluğu, yaşam kalitesi
İmmün nedenli tip 1 diyabetli çocuk ve adölesanlarda eşlik eden diğer otoimmün hastalıkların sıklığının saptanması, otoimmun hastalığı olan ve olmayan diyabetlilerin kemik mineral yoğunluğunun karşılaştırılması
Tip 1 diyabet olguların %90-95'inde beta hücrelerinin otoimmün yıkımı mevcuttur. Tip 1 diyabetliler, kronik otoimmün tiroidit, çölyak hastalığı, otoimmün gastrit, otoimmün hepatit, vitiligo gibi otoimmün ve diğer hastalıkların görülmesi açısından yüksek risk altındadır. Diyabet ve osteoporoz birlikteliği literatürde sıkça tartışılmaktadır. Tip 1 diyabetli çocuk ve ergenlerde kemik mineral yoğunluğunun azaldığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Tip 1 diyabetlilerde mikrovasküler komplikasyonların ya da çölyak hastalığı gibi komorbiditelerin kemik sağlığını olumsuz olarak etkilediği bilinmektedir. Ancak çocuk ve adölesan yaş grubundaki diyabetlilerde çölyak hastalığı ve kronik otoimmün tiroidit varlığının etkilerini gösteren kapsamlı araştırmalar mevcut değildir. Bu çalışmada Ocak 2004 ile Ekim 2018 tarihleri arasında hastanemizde Çocuk Endokrinoloji bölümünde tip 1 diyabet tanısı ile izlenen, tanıda ve izlemde en az bir diyabet otoantikoru pozitif saptanan çocuk ve adölesanların diyabete eşlik eden otoimmün ve diğer hastalıklarının saptanması, ilave olarak eşlik eden çölyak hastalığı veya kronik otoimmün tiroiditi olan ve olmayan diyabetlilerin kemik mineral yoğunluğunun karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 639 tip 1 diyabetli dahil edildi. Diyabetlilerin cinsiyeti, boy ve vücut ağırlığı, boy standart sapma skoru, vücut kitle indeksi ve z skoru, diyabet tanı yaşı, diyabet tanısı ile takip edilme süresi, diyabet tanısı sırasında veya izleminde tespit edilen diyabete özgü otoantikor pozitiflikleri, diyabet tanısında HbA1c düzeyi, hastanemizde takip edildikleri sürede HbA1c ortalaması, izlemdeki sürede gelişen mikrovasküler komplikasyonları, eşlik eden diğer otoimmün hastalıkları kaydedildi. Diyabeti olan 50 (grup 1), diyabet ve kronik otoimmün tiroiditi olan 10 (grup 2), diyabet ve çölyak hastalığı olan 14 (grup 3), diyabeti, kronik otoimmün tiroiditi ve çölyak hastalığı olan 2 (grup 4) olguya Lomber KMD ölçümü yapıldı. Diyabetlilerin tanı yaşı ortalama 7,93 ± 4,0 yıl idi. Diyabetlilerin izlem süreleri ortalama 3,92 ± 3,7 yıl, K/E 1,04 idi. Diyabet tanı yaşı dağılımında belirgin pik görülmediği, 2-12 yaş arasında plato çizdiği gözlendi. Diyabetlilerin izleminde %7,5 oranında nefropati saptandı. Diyabete eşlik eden otoimmün hastalık olguların %18,8'inde mevcuttu. Otoimmün hastalığı olan diyabetlilerin kız/erkek oranı 1,55 idi. Diyabetlilerin %12,5'inde kronik otoimmün tiroidit, %5,9'unda çölyak hastalığı, %1,3'ünde vitiligo, birer olguda (%0,15) Graves hastalığı, otoimmün hepatit, otoimmün gastrit/pernisiyöz anemi saptandı. İki olguda hem çölyak hastalığı hem kronik otoimmün tiroidit mevcuttu. Diyabetlilerin 4'ü Down sendromlu, 1'i Turner sendromu idi. Grup 1, grup 2 ve grup 3 olguların Lomber KMD total z skoru ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Diyabet izlem süresi ≥4 yıl olan olguların Lomber KMD total z skoru ortalaması, diyabet izlem süresi <4 yıl olan olgularınkinden anlamlı olarak daha düşük bulundu. Sonuç olarak; bu çalışmada diğer çalışmalara benzer sıklıkta tip 1 diyabete eşlik eden otoimmün hastalıkların varlığı saptandı. Lomber KMD ölçümü yapılan otoimmün hastalığı olan ve olmayan diyabetlilerimizde incelenen yaş grubu ve diyabet süresinde anlamlı farklılık olmadığı saptandı ancak çalışma grubumuzda Lomber KMD'si değerlendirilen olgu sayısının kısıtlı olması nedeni ile daha fazla sayıda olgu ile, yaş, cinsiyet, puberte evresi ve glisemik kontrolleri benzer eşleştirilmiş grupları içeren geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Tip 1 diyabet, çocuk, adölesan, otoimmün hastalıklar, kemik mineral yoğunluğu
Ağır hemofili hastalarında tedavi modelinin kemik metabolizması üzerine etkileri
Giriş: Osteoporoz; düşük kemik kütlesi, kemiğin mikro yapısında bozulma ile karakterize ve kemik gücünde kayıp ve frajiliteye bağlı kırıklar ile sonuçlanan bir durumdur. Tüm dünyada yaygın bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Osteoporoz; erkeklerde, kadınlardan farklı olarak daha az değerlendirilmekte ve tedavi edilmektedir. Hemofili, X'e bağlı olarak kalıtılan ve erkek cinsiyeti etkileyen doğumsal bir kanama bozukluğudur. Son dönemde yapılan çalışmalarda, hemofili hastalarında osteoporozun önemli bir komorbidite faktörü olduğu gösterilmiştir. Amaç: Profilaksi alan ve almayan hemofili hasta gruplarında biyokimyasal kemik markerlarının ve DEXA ile belirlenecek olan kemik mineral dansitelerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bunun sonucunda; hemofili hastalarında kemik mineral dansitesinin ve kemik metabolizmasının normal popülasyona göre değerlendirmesi yanında profilaksi alan veya almayan grubun karşılaştırılması ile profilaktik tedavinin kemik metabolizması ve osteoporoz gelişimi üzerine etkisi değerlendirilecektir. Hemofilide daha etkin bir tedavi yaklaşımı ile artropatinin önlenebilmesi ve böylece uzun süreli toplumsal maliyetlerde azalmanın sağlanması hedeflenmektedir. Hipotez: Hemofili hastalarında kemik metabolizması tedavi modelinden etkilenmektedir. Profilaksi alan grupta kemik döngüsü markerları ve kemik mineral dansitesi, kanadıkça tedavi alan gruba göre daha iyidir. Yöntem: EÜTF Pediatrik Hematoloji Onkoloji Bilim Dalı tarafından takip edilen 24'ü faktör konsantreleri ile profilaksi alan ve 12'si almayan olmak üzere toplam 36 hemofili hastasının kan örneklerinde kemik metabolizmasıyla ilişkili biyokimyasal parametreler(kalsiyum (Ca), fosfor (P), alkalen fosfataz (ALP), Parathormon (PTH), Kalsitonin , D vitamini (25(OH) vit.D3) çalışılmış ve olgulara DEXA yöntemi ile kemik mineral dansitesi ölçümü yapılmıştır. Elde edilen tüm değişkenler SPSS yazılımı (Statistical Package fort he Social Sciences, 20.versiyon,Chicago,IL,USA) kullanılmıştır. Bulgular: Profilaksi grubundaki olguların ortalama yaşları 17,46 ± 6,1 (8-30) ve kanadıkça tedavi alanların ortalama yaşları 16 ± 8,6 (9-30) olarak bulundu. Vücut iii ağırlığı (VA) değerlendirmesinde; profilaksi grubunun ağırlığının diğer gruba göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Benzer olarak beden kitle indeksi (BKI) değerlendirilmesinde de profilaksi grubunun BKI'lerinin anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü (p<0,05). Profilaksi grubunun kemik mineral dansitesi (BMD) değerlendirmesinde ; L1-L4 Z skorları dikkate alınarak 5 olguda (%20.8) osteoporoz, 6 olguda (%25) osteopeni saptanmıştır. Olguların 13'ünün (%54,2) normal L1-L4 BMD değerlerine sahip olduğu görülmüştür. Femur boynu BMD sonuçları ele alındığında ise; olguların Z skorları dikkate alındığında, 4 olguda (%16,7) osteoporoz, 11 olguda (%45,8) osteopeni varlığı saptanmıştır. Olguların 9'unun (%37,5) normal femur boynu BMD değerlerine sahip olduğu görülmüştür. Kanadıkça tedavi almakta olan olgu grubunun BMD değerlendirmesinde; L1-L4 Z skorları dikkate alınarak 3 olguda (%25) osteoporoz, 3 olguda (%25) osteopeni saptanmıştır. Olguların 6'sının (%50) normal L1-L4 BMD değerlerine sahip olduğu görülmüştür. Femur boynu BMD sonuçları ele alındığında ise; olguların Z skorları dikkate alındığında, 1 olguda (%8,3) osteoporoz, 3 olguda (%25) osteopeni varlığı saptanmıştır. Olguların 8'inin (%66,7) normal femur boynu BMD değerlerine sahip olduğu görülmüştür. Tartışma:Kemik mineral dansitesi, çocukluk ve adölesan dönemi boyunca artar ve ortalama yirmili yaşlarda bir plato çizerek zirve kemik kitlesine ulaşılır. Zirve kemik mineral kitlesini etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır. Sağlıklı çocuklar ve adölesanlarda yapılan pek çok çalışmada, normal vücut ağırlığı ve ağırlık ilişkili fiziksel aktivite en güçlü belirleyiciler olarak ortaya koyulmuştur. Yaptığımız çalışmada, hastalara ait fiziksel bulgular değerlendirildiğinde; profilaksi grubundaki vücut ağırlığı kanadıkça tedavi alan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bu durum beden kitle indeksi için de geçerlidir. Fakat kemik mineral dansitesi ve D vitamini düzeyleri açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Beden kitle indeksleri ele alındığında, kanadıkça tedavi alan grupta beden kitle indeksi ortalaması 18,4 kg/m2 olarak bulunmuştur ve bu değer zayıf olarak sınıflandırılmaktadır. Daha önceki çalışmalarda düşük vücut ağırlığı ile artmış kırık riski varlığının birlikteliği bildirilmiştir. Öte yandan profilaksi grubunda beden kitle indeksi ortalaması 22,4 kg/m2 olarak bulunmuştur ve bu değer normal olarak sınıflandırılmaktadır. Buradan hareketle profilaksi alan grupta, beden kitle iv indekslerinin daha yüksek olması nedeniyle kırık riski azalmış olarak değerlendirilebilir. İki grup arasında 25(OH)VitD3 düzeyleri açısından yapılan karşılaştırmada istatitiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Olgulardan D vitamini düzeyi için alınan kan örneklerinin zamanlaması sonuçları etkileyebileceğinden, aynı mevsimsel şartlar içinde alınmasına dikkat edilmiştir. Profilaksi grubunda sadece 8 (%33,3) olguda ve kanadıkça tedavi alan grupta ise 6 olguda (%50) D vitamini düzeyleri normal sınırlarda saptanmıştır. Diğer olgularda D vitamini "Eksik+Yetersiz" olarak birleştirilerek ele alındığında; profilaksi grubunda 16 (%66,7) ve kanadıkça tedavi alan grupta ise 6 (%50) olguda D vitamini düzeyleri "eksik veya yetersiz" bulunmuştur. D vitamini, kalsiyum hemostazını düzenleyen 3 temel hormondan birisidir. Diğer hormonlar kalsitonin ve parathormondur. Zirve kemik kitlesine ulaşmada etkinliği yüksek bir hormondur. Olgu gruplarımızda, D vitamini düzeylerinin her iki grupta da ≥%50 hastada "eksik veya yetersiz" olduğu bulunmuştur. Bu olgulardan BMD sonuçları normal olanların dahi izleme alınarak gelişebilecek osteoporoz ve osteopeni açısından yakın takipleri gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Hemofili, Profilaktik tedavi, Kanadıkça tedavi, Osteoporoz
60 yaş ve üstü erkeklerde kemik mineral yoğunluğu azalmasını etkileyen faktörler ve alfa klotho protein ilişkisi
Amaç: Osteoporoz, kemik kütlesinde azalma ve kemik dokusunun mikro-mimarisinin bozulması sonucunda kırık riskinde artmayla sonuçlanan ilerleyici bir metabolik kemik hastalığı olup kırık oluşana kadar sessiz seyirlidir. Kemik Mineral Yoğunluğu (KMY)'nu etkileyen faktörlerle ilgili çeşitli çalışmalar olup Klotho protein ile KMY arasındaki ilişki belirsizdir. Araştırmanın birinci amacı, erkeklerde Klotho ile KMY arasında bağımsız bir ilişki olup olmadığını tespit etmek, ikinci amacı ise KMY üzerine etkili olan diğer faktörleri saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Vaka kontrol çalışması olarak planlanan araştırmaya toplam 140 erkek hasta dahil edildi. Osteoporoz ve osteopeni grupları Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)'nün tanımlamasına göre tanımlandı. Sarkopeni, Avrupa Yaşlılarda Sarkopeni Çalışma Grubu 2 (EWGSOP2) kriterlerine göre tanımlandı. Araştırma kapsamında hastalara kemik dansitometri ölçümü, antropometrik ölçümler, laboratuvar testleri ve kapsamlı geriatrik değerlendirme testleri uygulandı. 4 metre yürüme testi ile fiziksel performans, el dinamometresi ile kas gücü ve biyoimpedans ile kas kütlesi ölçümü yapıldı. Rutin laboratuvar tetkiklerine ek olarak serum alfa Klotho proteini düzeyi ölçülerek gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 60 yaş ve üstü toplam 140 erkek hasta dahil edildi. Kontrol grubunda 60 hasta, vaka grubunda ise KMY'si azalmış 80 hasta vardı. Alfa Klotho düzeyleri kontrol grubunda ortalama 0.42±0.47 ng/ml, vaka grubunda ortalama 0.34±0.26 ng/ml olarak saptanmış olup her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p =0,817). Kontrol grubunda aterosklerotik kalp hastalığı (ASKH), Diabetes Mellitus ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) tanılı hasta sayısı daha fazla olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Katılımcıların geriatrik testlerinden sarkopeni tarama testleri ile KMY arasında anlamlı ilişki saptandı. Ürik asit ve monosit düzeyleri vaka grubunda düşük iken; total testosteron, osteokalsin, LDL, total kolesterol ve potasyum düzeyleri anlamlı olarak yüksek saptandı. Vaka grubunda kas kütlesi (p=0,002), bel çevresi, üst kol ve baldır çevresi anlamlı olarak daha düşük saptandı. Çalışmamızda Diyabetes Mellitus, hipertansiyon, kronik böbrek hastalığı tanıları olanlarda Klotho düzeyi ortalaması daha düşük çıkmış olup anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir. Sonuç: Bu çalışmada KMY azalması ile alfa Klotho proteini düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. KMY azalmış grupta kas kütlesi de anlamlı olarak düşük bulunmuş olup osteosarkopeniyi desteklemektedir. Hasta sayısının fazla olduğu prospektif gözlemsel çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: erkek osteoporozu, sarkopeni, kemik mineral yoğunluğu, osteosarkopeni, Klotho
Postmenopozal dönemdeki kadınlarda kemik mineral yoğunluğunu etkileyen bazı risk faktörlerinin ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Bu araştırma; postmenopozal dönemdeki kadınların kemik mineral yoğunluğunu etkileyen bazı risk faktörlerinin ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesine yönelik tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma örneklemini Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Polikliniği'ne başvuran araştırma kriterlerine uygun 172 kadın oluşturmaktadır. Araştırmada verilerin toplanmasında Bireysel Bilgi Formu, DSÖ Kırık Riski Değerlendirme Anketi (FRAX) ve SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği olmak üzere toplam üç form kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, ortalama, frekans, yüzde, ki-kare ilişki analizi ve sürekli değişkenler için korelasyon analizi yapılmıştır. Çalışma kapsamındaki kadınların yaş ortalaması 56.545.24 olup %51.2'si ilköğretim mezunu, %73.8'inin gelir getiren bir işte çalışmadığı, %75.6'sının evli, %91.3'ünün il merkezinde yaşadığı ve %62.2'sinin ekonomik durum algısının orta düzeyde olduğu belirlenmiştir. Kadınların %42.4'ünün KMY'si osteopenik, %29.1'inin normal, %28.3'ünün osteoporoz veya yerleşmiş osteoporoz şeklinde dağılım gösterdiği belirlenmiştir. Majör osteoporotik kırık riski yüzde ortalaması 5.153.47 iken, kalça kırığı riski yüzde ortalaması 0.901.45'dir. Çalışma kapsamında kadınlarda, kahve içimi, laktasyon süresi, boy kısalma durumu, ailede osteoporoz öyküsü ile kemik mineral yoğunluğu arasında bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Kadınların yaşam kalitesi SF-36 toplam ölçek puan ortalaması 55.9221.07 olarak belirlenmiş olup, ölçek alt boyutlarının çoğunun puan ortalamasının orta düzeyde olduğu görülmektedir. Majör osteoporoz kırık riski ve kalça kırığı riski artıkça yaşam kalitesi düşmektedir (p<0.05). Bunun yanısıra lomber vertebra (LV1-4) ve femur boynu t-skorları artıkça yaşam kalitesi de yükselmektedir (p<0.05). Bu kapsamda, erken yaş döneminden itibaren kemik kütlesini artıracak ve kemik kaybını önleyecek davranışlar geliştirmeleri konusunda kadınlara eğitim ve danışmanlık yapılması, farkındalık düzeyinin artırılması önerilir. Anahtar kelimeler: Postmenopozal osteoporoz, yaşam kalitesi, risk faktörleri, hemşirelik
Kronik böbrek hastalığında kemik mineral yoğunluğu ve osteoporoz parametrelerinin değerlendirilmesi
Amaç-Hipotez: Kronik böbrek hastalığının seyri boyunca GFH düştükçe kalsiyum, fosfor, parathormon ve vitamin D metabolizmasında oluşan değişiklikler hastalarda çeşitli kemik hastalıklarına ve mineral metabolizma bozukluklarına yol açar. Kemik mineral bozukluğu GFR<60ml/dk/1,73 m2 olduğunda ortaya çıkmaktadır. En sık görülen kemik mineral bozukluğu osteoporozdur. KBH da genel topluma göre sıklığı artmaktadır. Bizim bu çalışmadaki amacımız, Evre 3 ve 4 kronik böbrek hastalarının DEXA ile kemik mineral yoğunluklarının hesaplanması, osteoporoz parametrelerinin ve kırık risklerinin karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Nefroloji polikliniğinde takipli 2012 KDIGO sınıflamasına göre 87 tane Evre-3 (GFR:30-60) ve 87 tane Evre-4 (GFR:15-29) KBH olan 18-70 yaş arası hastalar dâhil edildi. Çalışmaya, bifosfonat tedavisi alan, malignite öyküsü, steroid kullanım öyküsü, romatoid artrit tanısı, oral kontraseptif kullanımı olan hastalar dâhil edilmedi. Hastalardan rutin poliklinik kontrol esnasında çalışma hakkında bilgilendirilip onam alındı. Hastaların laboratuvar tetkiklerinden 25-OH vitamin D, PTH, ALP, Ca, P, magnezyum, albümin, TSH, sT4, glukoz, ürik asit, bikarbonat, hemoglobin, GFH değerleri kaydedildi. Nükleer tıp anabilim dalında kemik dansitometresi çekildi. Kemik mineral yoğunluğu ölçüldü. Hastaların Frax® Türkiye modeli ile kırık riski hesaplandı. Boy ve kilo ölçümleri yapıldı kaydedildi. Maliyetler için BAP' a (Bilimsel Araştırma Projesi) başvuru yapıldı. İstatiksel değerlendirmede spss-22 programı kullanıldı. P değeri <0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen Evre 3 hastaların yaş ortalaması 64 yıl, Evre 4 hastaların yaş ortalaması 64 yıl olarak saptandı. GFH değerleri Evre 3 KBH grubunda 49 ml/dk/1.73 m², Evre 4 KBH grubunda 26 ml/dk/1.73 m² idi. KBH etiyolojisinde her iki grupta da en sık neden DM bulundu. KBH Evre 3 ve Evre 4 hasta gruplarının kemik mineral yoğunluğunun değerlendirilmesinde DEXA sonuçlarına göre, Evre 3 hasta grubunun %23' ü normal, %56,3' ü osteopeni, %20,7' si osteoporoz olarak tespit edildi. Evre 4 hasta grubunda ise %13,8 normal, %44,8 osteopeni, %41,4 osteoporoz saptandı. Evre 4 KBH hasta grubunda osteoporoz oranı Evre 3 KBH a göre 2 kat daha fazla olup istatistiksel açısından anlamlı yüksek saptandı (p=0,010). Grupların laboratuvar değerleri karşılaştırıldığında Evre 4 KBH hastalarında PTH, P, ürik asit anlamlı yüksek olup yine albümin, hemoglobin, Ca, bikarbonat Evre 3 grubuna göre anlamlı düşük saptandı. Lomber vertebra ölçümlerinde bakılan L1-L4 vertebra t skoru, z skoru, KMY değeri Evre 4 KBH grubunda Evre 3 KBH grubuna göre anlamlı düşük saptandı. Femur ölçümlerinde bakılan femur boyun KMY değeri yine Evre 4 KBH hasta grubunda Evre3 KBH hasta grubuna göre anlamlı düşüktü. Evreler arasında kırık riski için hesaplanan FRAX değerinde anlamlı fark görülmedi. Değişkenlerin birbiri ile olan ilişkilerinin değerlendirildiği korelasyon analizinde Evre 3 KBH ve Evre 4 KBH hasta gruplarında L1-L4 vertebra total t skorunda hemoglobin, ve 25-OH vitamin D ile aynı yönde korelasyon saptandı. Yine bakılan femur total t skorunda BKİ, hemoglobin, bikarbonat, GFH ile aynı yönde korelasyon saptandı. Yaş ve PTH ile ters yönde korelasyon saptandı. Sonuç: Kronik böbrek hastalığı hastalarında morbidite ve mortalite yükünü azaltmak için osteoporozun erken taranması, saptanması ve yönetimi önemlidir. Kronik böbrek hastalığında GFH azaldıkça osteoporoz oranı artmıştır. Çalışmamızın sonuçlarına göre Evre 4 KBH hastalarında Evre 3 KBH' ye göre DEXA' da L1-L4 total t skoru daha düşük, osteoporotik hasta oranı daha fazla bulunmuştur. Evre 3 ve Evre 4 arasında FRAX skorları açısından anlamlı fark saptanmamıştır. FRAX skorunun KBH hastalarında kullanımı ile ilgili geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kronik böbrek hastalığı, Kemik mineral bozukluğu, Osteoporoz, DEXA
Morphological, densitometric and biomechanical evaluation of the bone strength in broilers
Objective: The main aim of this study was to determine the morphological, densitometric and biomechanical properties of the long bones of the broiler. Material and Methods: The long bones (humerus, radius, ulna, femur, and tibia) of wings and legs of 32 broiler chickens were dissected out and stored in the freezer. The bone morphometric measurements showing general and cross-sectional geometry were obtained using computed tomography images. Except for the radius and ulna, bone densities were measured by the DEXA. For biomechanical testing, three point bending was performed on right side and shear testing was conducted on the left side. Results: There was no statistically significant difference between the morphometric features of the right and left side bones. Cortical thickness indices were seen highest in the radius and lowest in the femur. The 95% confidence interval value of maximum bending strength, elastic modulus and maximum shear strength was highest for the radius (84.23-97.68 MPa, 3.64-4.36 GPa and 14.94-17.6 MPa) and lowest for the femur (25.30-30.43 MPa, 0.46-0.56 GPa and 6.09-7.65 MPa), respectively. The coefficients of variation for different biomechanical test calculations showed that generally, the variability of the three-point bending test was lower than the shear test. Conclusion: This study gives information about the cross-sectional geometry, mineral density and biomechanical properties of all the long bones of broiler obtained by different techniques. These data can be used in broilers' breeding and feeding studies for evaluation of the bone strength, by applying the most suitable method and comparing with the provided normal values.
Orak hücre anemili hastalarda osteoporoz ile ilişkili yeni biyokimyasal markerlerin tanıdaki yeri
Otozomal resesif geçiş gösteren Orak Hücre Anemisi (OHA), β-globin zincirini kodlayan gendeki tek nokta mutasyonundan kaynaklanmaktadır. Hemoglobinin yük dengesinin değişmesine neden olan bu mutasyon, yetersiz oksijen bulunan ortamlarda HbS'in polimerize olmasına sebep olur. Sonuç olarak, alyuvarların bikonkav disk şekli değişir ve hücreler orak şeklini alır. Doku ve organların oksijensiz kalıp beslenememesine ve kemik yoğunluğunun düşmesine bağlı olarak kemik deformiteleri ve takibinde bir kemik hastalığı olan Osteoporoz gelişebilir. Bu çalışmada, OHA hastalarında Kemik Döngüsü Belirteçleri (KDB) serum düzeyleri ölçülerek orak hücre anemisi ile osteoporoz ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu amaçla 33 orak hücreli birey (HbSS (30) / HbSβ (3)) hasta grubu ve 34 adet sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi ve bu bireylerden alınan kan örnekleri, 3500 rpm'de 10 dk. santrifüj edildikten sonra serumları ayrılıp biyokimyasal analizler için -80°C'de saklandı. Serum örneklerinde kemik döngüsü yapım belirteçleri; PINP, PICP, BALP ve Osteokalsin (OT) ile kemik döngüsü yıkım belirteçleri; CTX, Hidroksiprolin (Hyp) ve Pridinolin (PYD) düzeyleri ELISA yöntemi ile analiz edildi. Ayrıca, 25(OH)D düzeyleri spektrofotometrik olarak Immunoassay (EIA) ile ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Deney sonucunda, PINP (p=0,345), PICP (p=0,071) ve BALP (p=0,607) düzeylerinde orak hücreli anemi çalışma grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Bununla birlikte, OT düzeyi hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,016). Ek olarak, hasta grubu, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında CTX (p=0,763), Hyp (p=0,546) ve Piridinolin (p=0,890) serum düzeyleri arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmadı. Son olarak, 25(OH)D orak hücre çalışma grubunda kontrol grubuna kıyasla önemli ölçüde düşük bulundu (p=0,01). Çalışma sonucu kemik yapım belirteci olan osteokalsine göre değerlendirildiğinde orak hücre anemili hastalarda osteoblastik aktivitenin ve dolayısıyla kemik döngüsünün arttığı söylenebilir. Orak hücre hasta grubunun artan osteokalsin düzeyi ve düşük 25(OH)D sonucu, osteoporoz patolojisini destekler nitelikte olup tanı için yeterli değildir. Sonuç olarak, orak hücre anemisinin kemik metabolizmalarına olan etkisini anlamak için KDB serum düzeylerinin, kemik mineral yoğunluğu (KMY) ile desteklenerek değerlendirilmesi ve orak hücre hastalarının örneklem büyüklüğü arttırılarak daha fazla araştırılması gerekmektedir.
Primer osteoporoz ve osteopenili hastalarda kemik mineral yoğunluğu ile ghrelin hormonu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız, primer osteoporoz ve osteopenili kadın hastalarda DXA yöntemi kullanılarak elde edilen kemik mineral yoğunluğu değerleri ile ghrelin hormon düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve ghrelin hormon düzeylerinin osteoporoz ve osteopeni etyolojisine olası katkısını değerlendirmekti.Materyal ve Metot: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniği'ne başvuran 20 primer osteoporoz (yaş ortalaması 50.45±8.75 yıl) ve 20 osteopeni (yaş ortalaması 50.85±11.21 yıl) tanısı olan yaş ortalaması 50.65±9.93 yıl olarak hesaplanan toplam 40 kadın hasta çalışma grubu, ve yaş ortalaması 48.40±9.81 yıl olan 20 sağlıklı kadın, kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Çalışma grubu ayrıca primer osteoporoz alt grubu ve osteopeni alt grubu olarak sınıflandırıldı. Tüm hastaların DXA yöntemi kullanarak kemik mineral yoğunluğu ölçüldü. ELISA yöntemiyle N-oktanoilli Açil Ghrelin düzeyleri çalışıldı. Hastaların klinik ve demografik özellikleri kaydedildi.Bulgular: N-oktanoilli Açil Ghrelin ortalama düzeyi çalışma grubunda 28.11±31.09 (Primer osteoproz grubunda 25.66±35.47 pg/ml, osteopeni grubunda 30.56±26.71 pg/ml) ve kontrol grubunda 38.63±39.07 pg/ml olarak tesbit edildi. Ghrelin hormonu ortalama düzeyi primer osteoporoz grubunda, osteopeni ve kontrol grubuna göre daha düşük saptandı. Ghrelin hormonu ortalama düzeyi açısından primer osteoporoz grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Primer osteoporoz ve osteopeni hastalarında, kemik mineral yoğunluğunu ghrelin hormon düzeylerinin etkilediği bulundu. Tüm olgular ele alındığında, Lomber vertebra total KMY, lomber vertebra total T skoru, lomber vertebra total Z skoru ile ghrelin hormon düzeyi arasında anlamlı ilişki saptandı.Sonuç: Çalışmamız osteoporozlu hastalarda ghrelin düzeyinin azaldığını, ve bu azalmış ghrelin düzeyinin osteopeni ve osteoporoz gelişimine katkıda bulunabileceğini göstermiştir.Anahtar Kelimeler: Primer Osteoporoz, Osteopeni, Kemik Mineral Yoğunluğu, Ghrelin
Türk kadınlarında farklı iskelet bölgelerinde kemik mineral dansitometresi
Osteoporoz kemik yoğunluğunu azalması ve kemik yapısının bozulması ile karekterize ilerleyici metabolik kemik hastalığıdır.Çift enerji X-ışını absorpsiyometre (DXA) kemik mineral yoğunluğu ölçümünde yaygın kullanılan güvenilir ölçüm tekniğidir.Çalışmamızın amacı: (i) lumbal vertebra, proksimal femur ve önkol arasında istatistiksel anlamlı T skoru farkı varsa saptamak, (ii) yeni iskelet bölgelerinde KMY normal aralığını belirlemektir. Çalışma 25-69 yaşları arasındaki 55 kadında yapıldı. Lumbal vertebra, sağ proksimal femur, non-dominant önkol, sol proksimal humerus, sol proksimal tibia ve sol distal femurun DXA kullanılarak KMY ölçüldü.Bütün gruplarda proksimal femurun bütün alt-bölgelerin T skoru total lumbal vertebra (L1-L4) T skorundan anlamlı farklı bulundu (p<0.0001). Fakat femur alt-bölgelerin kemik mineral yoğunluğu değerleri ile total lumbal vertebra (LT) değeri arasında korelasyon vardı (r= 0.436- 0.591). Normal populasyonda total lumbal vertebra (L1-L4) ortalama KMY değerine götüren lineer regresyon formülüyle yaş ile uyumlu herbir bölgenin ortalama KMY değeri ve yeni simüle edilmiş T skoru hesaplandı. Daha sonra, bütün alt-bölgelerde KMY'nin yeni ortalama ve standart sapma değerleri ile uyumlu, sol proksimal humerus, proksimal tibia ve distal femurda herbir alt-bölgenin yeni simüle edilmiş T skoru hesaplandı. Proksimal tibia alt-bölgelerinin yeni simüle edilmiş T skorları ile total lumbal vertebra T skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). Proksimal tibianın osteoporozda KMY ölçümü için ideal yeni bir değerlendirme alanı olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Kemik mineral yoğunluğu, Türk, kadın, T skoru, regresyon, korelasyon.
Yaşlı erkeklerde rekreasyonel futbolun bazı fiziksel, motorsal ve rekreasyonel fayda parametreleri üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışma rekreasyonel futbolun yaşlı erkeklerde vücut kompozisyonu, kas kuvveti (İKK), statik denge, fonksiyonel hareket becerisi (FHTT) ve rekreasyonel fayda (RF) düzeyleri üzerinde etkilerini incelemeyi amaçlamıştır. Çalışmaya katılan 57(65.05 ± 2.5) sedanter yaşlı erkek rastgele deney (n= 28) ve kontrol grubuna (n= 29) ayrılmıştır. Ölçümler, Ön Test-Son test eşleştirilmiş kontrol gruplu desen araştırma tekniğine göre yapıldı. Veriler DEXA, izokinetik kas dinamometresi, SportKAT 2000, FHTT ve RF ölçeği ile toplandı. Veriler iki yönlü ANOVA ve Paired Sample- t testiyle analiz edildi. Sonuçlar p<0.05 anlamlılık düzeyi dikkate alınarak incelendi. Kemik mineral yoğunluğunda grup ve zaman etkileşimi bakımından istatiksel olarak anlamlı fark görülmüştür (p<.009). 60°.sn-1 açısal hızda diz pik tork ve ortalama pik tork fleksiyon ve ekstansiyonda gruplar arasında (p<.002, p<.011, p<.021, p<.014), keza pik güç fleksiyon ve ortalama pik güç fleksiyonda zamanlar arasında sırasıyla istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür (p<.035, p<.029). 120°.sn-1 açısal hızda diz fleksiyon ve ekstansiyonda gruplar arasında (p<.05), statik dengeye ait değişkenlerinde gruplar arasında, deney grubu FHTT toplam puanları arasında ve RF ortalamaları arasında sırasıyla istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür (p<.05, p<.05, p<0,1). Yaşlı erkekler için rekreasyonel futbolun kemik mineral yoğunluğu, İKK, denge, FHTT, RF üzerinde etkili olduğu ve güçlü bir egzersiz seçeneği olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Akış, Denge, Fonksiyonel Hareket, Kemik Mineral Yoğunluğu, Zirve Tork
Farklı yoğunluktaki kemiklerde mini-implant ring aparatının minivida stabilitesi üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, kortikal kemik yoğunluğunun minivida stabilitesine olan etkisini değerlendirmek ve mini implant ring (MİR) aparatının farklı yoğunluktaki kemiklerde minivida stabilitesi üzerine olan etkinliğini incelemektir. Bu amaçla çalışmada, 108 adet 1,6 mm çapında, 8 mm uzunluğunda konik minivida, 54 adet MİR aparatı ve farklı kortikal kemik yoğunluğundaki yapay kemikler kullanılmıştır. Kontrol gruplarını 20, 30 ve 40 pcf kortikal kemik yoğunluğuna sahip yapay kemiklere uygulanmış minividalar, test gruplarını ise yine 20, 30 ve 40 pcf yoğunluğuna sahip yapay kemiklere MİR ile uygulanmış minividalar oluşturmaktadır. Grupların maksimum uygulama torkları (MUT), kuvvet dirençleri (KD) ve maksimum çıkarma torkları (MÇT) ölçülmüştür. Veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Farklı kortikal kemik yoğunluklarında ölçülen MUT, KD ve MÇT değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,001). Tüm kortikal kemik yoğunluklarında MİR grubunun, MUT, KD ve MÇT değerleri, kontrol grubunun MUT, KD ve MÇT değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,001). Sonuç olarak, yapay kortikal kemik yoğunluğunun artması minividaların stabilitesini arttırmaktadır. Benzer şekilde MİR?le beraber uygulanan minividaların başlangıç stabiliteleri kortikal kemik yoğunlukları arttıkça artmaktadır. MİR aparatı uygulaması ankraj değerlerini olumlu yönde değiştirmektedir. Anahtar kelimeler: Minivida, Mini implant ring (MİR) aparatı, kortikal kemik yoğunluğu, primer stabilite.
Yeni geliştirilmiş remineralizasyon ajanlarının uygulandığı yapay çürük lezyonlu dişlerin yüzey mikrosertlik sertlik değerlerinin ve mineral yoğunluk ölçümlerinin karşılaştırılması
Diş çürüğü, belirli bir süre boyunca alınan karbonhidratların, ağızda bulunan mikroorganizmalar tarafından çözünmesi ile oluşan diş sert doku hastalığıdır. Başlangıç çürüğü, çürük oluşumunun en erken safhasıdır ve bu aşamada çürüğün durdurulması ve tedavisi mümkündür. Lezyonun tamirini sağlamak, ağız sıvılarındaki kalsiyum veya fluorid konsantrasyonlarının artmasıyla gerçekleştirilebilmektedir. Bu amaçla fluorid uzun yıllardır kullanılmaktadır. Fakat fluorozis ihtimalini arttırdığı için, kullanımına dikkat edilmesi gerekmektedir. Bundan dolayı fluoride alternatif ajanarayışı başlamıştır. Bu çalışmanın amacı; remineralizasyon için fluoride alternatif, yeni geliştirilmiş materyallerin etkinliğinin araştırılmasıdır. Bu amaçla, fluorid içeren ' Colgate triple action', nano-hidroksiapatit içeren 'BioRepair plus', theobromin içeren 'Theodent' ve kalsiyum sodyum fosfosilikat içeren 'Sensodyne Repair and Protect' adlı diş macunları kullanılmıştır. Diş yüzeylerinin mikrosertlik değişimlerini değerlendirmek adına 5 grup oluşturulmuştur. Toplamda 50 adet sığır dişi kullanılmıştır. Örneklerde çürük lezyonları meydana getirildikten sonra pH döngüsüne tabi tutulmuş, remineralizasyon materyalleri gruplarına göre her gün günde 2 defa 2 dk dişlere uygulanmıştır. Başlangıç, demineralizasyon sonrası ve pH döngüsü sonrasında yüzey mikrosertlik değerleri (VSN) hesaplanmıştır. Minede oluşan mineral değişimlerini değerlendirmek amacıyla 5 grup oluşturulmuştur. Toplamda 20 adet sığır dişi hazırlanmıştır. Örnekler mikrosertlik deneyindeki aynı işlemlere tabi tutulmuştur. Başlangıç, demineralizasyon sonrası ve pH döngüsü sonrası mineral yoğunluk değişimlerini görmek amacıyla mikro bilgisayarlı tomografi kullanılarak üç boyutlu görüntüler bilgisayar ortamına aktarılarak sayısal değerler elde edilmiştir. Çalışma sonucunda, grupların pH döngüsü sonrası yüzey mi krosertlik değerleri (VSN) arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir. (p=0,0001).Kontrol ve deney gruplarında pH döngüsü sonrası VSN değerlerinin başlangıç değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlenmiştir. Grup 1' in mikrosertlik ortalamaları Grup 2, Grup 4, Grup 5' ten istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş (p=0,026, p=0,0001), Grup 2 ve Grup 4' ün mikrosertlik ortalamaları Grup 5' ten istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş (p=0,0001), Grup 3' ün mikrosertlik ortalamaları Grup 4 ve Grup 5' ten istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş (p=0,028, p=0,0001). Mineral yoğunluk sonuçlarına göre;Grup1, Grup 2, Grup 3, Grup 4 ve Grup 5'in pH döngüsü Sonrası mineral yoğunluk ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,0001). Kontrol grubunun mineral yoğunluk ortalamaları diğer gruplardan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuş (p=0,0001), diğer gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Bu tez çalışması sonucunda, tüm gruplarda uygulanan remineralizasyon ajanlarının, oluşturulan başlangıç çürüklerinin remineralizasyonunda etkili olduğu vefluoride alternatif olarak kullanılabilecekleri görülmüştür.
Alt çene kanalını çevreleyen kemiğin kalınlığının ve yoğunluğunun bilgisayarlı dental volümetrik tomografi ile değerlendirilmesi
Oral implantoloji uygulamalarında frezlerle inferior alveolar sinir'e (İAS) zarar verilebilmektedir. Çalışmada, implant yuvası hazırlanması sırasında alt çene kanalını çevreleyen kemiğin direncinin frezlerin perforasyonuna engel olabilecek yoğunluğa ve kalınlığına sahip olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Çalışmaya alt çene arka bölgeye implant uygulaması için başvurmuş, yaşları 20-79 arasında değişen 99 hastaya ait bilgisayarlı dental volümetrik tomografi görüntüsü dahil edilmiştir. Premolar bölgede kemik kalınlığı ortalaması 0.87±0.18 mm ve molar bölgede 0.85±0.17 mm, kemik yoğunluğu ortalaması premolar bölgede 649.18±241.42 HU ve molar bölgede 584.44±222.73 HU olarak tespit edilmiştir. Kemik kalınlığı ve yoğunluğunun premolar ve molar bölgedeki farklılığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001Sonuç olarak altçene kanalını çevreleyen kemiğin ortalama olarak frezlere karşı direnç gösterecek yoğunluğa ve kalınlığa sahip olmadığı görülmüştür. Bu nedenle implant uygulaması öncesi kanal üzerindeki kemik miktarının doğru tespit edilmesinin, implant boyunun kanalın üzerinde güvenlik payı bırakacak şekilde tayin etmenin ve kanala yaklaştıkça aşırı kuvvetlerden kaçınmanın inferior alveolar sinir'e zarar verme riskini azaltacağı kanısındayız.
Hemodiyaliz hastalarında kemik mineral bozuklukları ve vitamin D reseptör polimorfizmi ilişkisi
Giriş: Kronik Böbrek Hastalığı- Kemik Mineral Bozuklukları (KBH-KMB), kronik böbrek yetmezliğinin erken evrelerinde başlayarak renal replasman tedavileri sırasında da farklı şekillerde devam eder. Kalsiyum/PTH/Kalsitriol aksıyla ilgili çalışmalarda, SDBY hastalarında kemik ve mineral metabolizması anormalliklerinde değişik genetik faktörlerin etkili olduğu rapor edilmiştir.Amaç: Biz bu çalışmada hemodiyaliz hastalarında kemik mineral bozuklukları ve vitamin D reseptör polimorfizmi ilişkisi ve bu hasta grubunda komorbid durumlara D vitamini polimorfizminin nasıl bir etkisi olduğunu incelemeyi amaçladık.Materyal ve Metod: SDBY tanısıyla haftada 3 gün 3-5 saat süreyle hemodiyalize giren 18 yaş üstü, 105 hasta ve 18 yaşından büyük, herhangi bir malinite durumu olmayan, sağlıklı kadın ve erkek gönüllülerden oluşan 50 kişi kontrol grubu olarak belirlendi. Hastaların yaş, cinsiyet, boy ve ağırlık gibi demografik özellikleri, son dönem böbrek yetmezliğine neden olan primer hastalıkları, hemodiyaliz süreleri kaydedildi. Komorbiditeleri( HT, DM,PDH, KKH, HL), son dönem böbrek yetmezliği tanısı konulduktan sonra paratiroid adenomu gelişmesi, paratiroidektomi yapılıp yapılmadığı, kullandığı D vitamini ve türü kaydedildi.Hastaların son 1 yıl içindeki laboratuar kayıtları incelenerek; elektrolit ( Na, K, Ca, P) değerleri (son 3 aylık ortalama), BUN, Kreatinin, albumin, ALP, PTH (son 1 yıl içindeki ortalama değer), 25(OH)D düzeyleri kaydedildi. Vit D FokI reseptör polimorfizmi için genotiplendirmeleri yapıldı.Bulgular: VDR FokI polimorfizmi genotiplendirmesi sıklığı hastalarda %5.7(6) ff , %54.3 (57) FF , %39 (41) Ff ve kontrol grubunda %68 (34) FF, %32 (16) Ff, %0.0 ff bulundu. 33 kadın hastada (%26.5) ve 21 erkek hastada (%27.5) D vitamini eksikliği (<20 ng/ml )vardı. PTH düzeyleri <100, 100-450, >450 pg/ml şeklinde 3 gruba ayrıldı. PTH düzeyi >100 pg/ml olanlarda daha çok FF genotipine (55) rastlandı. Hastalarda 25(OH)D düzeylerinin dağılımı ile PTH (Paratiroid Hormon) düzeylerinin dağılımı karşılaştırıldığında en yüksek PTH düzeyleri 25(OH) D düzeyi <20 ng/ml olan hasta grubunda bulundu. En fazla 25(OH)D eksikliği (<20 ng/ml) FF genotipine (43) sahip olanlardaydı.Sonuç: Çalışmamızda hemodiyalize giren son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda kemik mineral bozuklukları ve D vitamini FokI reseptör polimofizmi arasında anlamlı bir ilişki saptanmadığı gibi ve aynı hasta grubunda komorbid durumlara D vitamini FokI reseptör polimofizmi ilişkisinin olmadığı tespit edilmiştir.Anahtar kelimeler: Vit D FokI Reseptör Polimorfizmi, Kronik böbrek yetmezliği, Kalsiyum, Fosfor, D Vitamini
Tip 2 diyabetes mellitus tedavisinde sodyum-glukoz ko-transporter-2 inhibitörlerinin (SGLT2i) kemik mineral dansitesi üzerine etkisi
Çalışmamızda osteoporoz için çok önemli risk faktörlerinden biri olan diyabetes mellitusun tedavisinde günümüzde sıkça kullanılmakta olan SGLT-2 inhibitörlerinin kemik mineral yoğunluğu üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya, 2021 - 2022 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı ve Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniklerinde tip 2 diyabetes mellitus tanısı ile takip edilen hastalar arasından empagliflozin, dapagliflozin veya metformin + empagliflozin kombinasyonu başlanarak en az 6 ay takip edilen 35 hasta alındı. Bu hastaların tedaviye başlandıktan 1 hafta sonraki ve 6.ay verileri incelenerek demografik ve klinik özellikleri, laboratuvar ve DEXA verileri kaydedildi. Başlangıç ve 6.ay değerleri karşılaştırılarak değerdirme yapıldı. Çalışmada medyan yaş 56,03 (39-75) yıl idi. Hastaların 27'si (%77.1) kadın, 8'i (%22,9) erkek idi. Başlangıç ve 6.ay değerleri incelendiğinde tüm hastalarda SGLT-2 inhibitörleri sonrası, literatür ile uyumlu şekilde HbA1c, açlık plazma glukozunda anlamlı azalma saptanırken, kreatinin değerinde anlamlı değişim izlenmemesine rağmen GFR değerinde hafif artış saptandı. Kalsiyum, parathormon, fosfor değerlerinde anlamlı değişim izlenmezken, 25-OH D vitamininde anlamlı bir artış saptandı (p=0,006). DEXA verilerine göre femur boyun BMD değeri, T ve Z skorlarında; femur total BMD değeri ve Z skorunda; lomber 1-4 vertebra total BMD değeri, T ve Z skorlarında anlamlı değişim saptanmadı. Literatürden farklı olarak DEXA verilerinde femur total T skorunda anlamlı hafif düşüş izlendi (p=0,03). Literatürde SGLT-2 inhibitörleri ile kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalarda çelişkili sonuçlar mevcuttur. Çalışmamızda SGLT-2 inhibitörleri ile femur total T skorlarındaki hafif değişiklik dışında kemik mineral yoğunluğu değerlerinde anlamlı değişiklik saptanmamıştır. Diyabet - osteoporoz ilişkisi gözönüne alındığında SGLT-2 inhibitörlerinin kemik mineral yoğunluğu üzerine etkilerini daha net ortaya koyabilmek için daha geniş serilerde yapılmış, prospektif ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.