Kalsiyum
98 theses under this subject heading
Formulation and in vitro-in vivo evaluation of rosuvastatin calcium incorporated cyclodextrin, solid lipid and chitosan based drug delivery systems
Cardiovascular diseases are the main reasons of death worldwide. Considering that many of the active pharmaceutical ingredients (APIs) used for the treatment of the such severe diseases have poor aqueous solubility which leads to insufficient treatment with poor bioavailability data. Therefore, there is a need for formulation of novel drug delivery systems for the enhancement of the efficacy with lowering the side effects of the APIs. In this study Rosuvastatin Calcium (RCa) which is one of the most effective cholesterol-lowering statin group agents was selected as a model drug aiming to prevent the coronary heart diseases with the reduction of the abnormal levels of lipids in the blood. For the enhancement of the efficacy of the API with lowered side effects, cyclodextrin (CDs) complexes, solid lipid nanoparticles (SLNs), polymeric nanoparticles with chitosan (Cs), were formulated. Characteristic properties of CDs complexes as well as the nanoparticles were revealed in detail. And also, stability of the formulations prepared were evaluated during the storage period of 3 months. Cytotoxic evaluations were also conducted with the MTT tests on Caco-2 cell lines. Ex vivo permeation performances on Caco-2 cell lines as well as in vivo pharmacokinetic studies were also evaluated on selected formulations. The comprehensiveness of the study and uniqueness of selected drug delivery systems are the major original values of our project. And since there is no study has done for the in vitro-in vivo efficiency of the CD-polymer based drug delivery systems for the RCa improves the originality of the study.
Güç ve normal doğum yapan düve ve ineklerden elde edilen buzağıların kan kalsiyum ve glukoz seviyelerinin karşılaştırılması
Bu araştırmada güç ve normal doğum yapan düve ve ineklerden elde edilen yavrularının kan total ve iyonize kalsiyum ile glukoz seviyeleri birlikte karşılaştırıldı. Çalışmanın materyalini Almanya Giessen Justus Liebig Üniversitesi Veteriner Fakültesi Doğum, Jinekoloji ve Androloji Kliniği'ne doğumun takibi ya da güç doğuma müdahale için getirilen gebe hayvanlara ait buzağıların verileri oluşturdu. Bu hayvanlar içerisinden seçilen 30 düve ve 30 inek olmak üzere toplam 60 adet anneden elde edilen 60 buzağıya ait veriler bu çalışmada kullanıldı. Değerlendirmeye alınan buzağılar normal ve güç doğumdan elde edilen yavrular olarak iki gruba, her grup da kendi içerisinde düve ve ineklerden elde edilen buzağılar olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Buzağılardan doğum anından (PP0) başlayarak postpartum (PP) 2, 4, 6, 8, 12, 16, 24, 36, 48 ve 72'nci saatlerde alınmış kan örneklerinden ölçülmüş glukoz, total ve iyonize kalsiyum düzeyleri grup içerisinde ve gruplar arasında değerlendirildi. Buzağıların glukoz seviyelerine ölçüm zamanının etkisi anlamlı olup, glukoz seviyesi örnekleme zamanı içerisinde linear, kuadratik ve kübik değişimler göstermiştir (p<0,001). PP2 ve PP48 arasında, buzağıların kan glukoz seviyesi bakımından istatistiksel açıdan önemli doğum sayısı x doğum şekli interaksiyonları gözlenmekte olup (p>0,05), bu dönemlerde, güç doğum yapan düvelere ait buzağılarda kan glukoz düzeyinin diğer gruplardaki buzağılardan göre daha düşük ortalama değere sahip olduğu görülmektedir. İyonize ve total kalsiyum değerlerinin PP0' da tüm gruplarda yüksek olduğu PP2'den itibaren referans değerler arasına yerleştiği ve gruplar arasında bir fark bulunmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Buzağıların kan glukoz ve kalsiyum değerlerinin doğumdan kısa süre sonra bağımsız olduğu ancak hem glukoz hem de kalsiyum değerlerinin intrauterin yaşamda anneden etkilenerek regüle edildiği, PP0 değerlerine yansıması ile anlaşılmaktadır.
İnsan aortasında transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları ile hipertansiyon arasındaki ilişkinin araştırılması
Yüksek prevalansa sahip olan arteriyel hipertansiyon (HT), kardiyovasküler hastalıkların gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. HT hastalarının büyük çoğunluğunu oluşturan primer HT patogenezi halen büyük ölçüde aydınlatılamadığından tedavi hedefleri de araştırmalara açık bir alandır. Transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları, membran potansiyelini veya hücre içi kalsiyum konsantrasyonunu değiştirerek sinyal transdüksiyonunda önemli rol oynayan bir katyonik kanal sınıfıdır. Hücre kültürü ve deneysel hayvan modellerinde yapılan çalışmalarda TRP kanallarının HT'da rolü olabileceği ileri sürülmüştür. Bu çalışma, TRP kanallarının HT patogenezindeki rolünü ve tedavideki potansiyel yerini araştırmayı hedefleyen, insan vasküler dokusunda yapılan ilk çalışmadır. Çalışmamızda, koroner arter hastalığı nedeniyle koroner arter bypass greft cerrahisi yapılan kronik HT hastaları (n=59) ile HT öyküsü olmayan normotansif (n=22) hastalardan, santral kan basıncını en iyi yansıtan vasküler yapı olan asendan aorta doku örnekleri toplanarak TRP kanallarının mRNA seviyeleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile analiz edilmiştir. Grupların demografik özellikleri, biyokimyasal parametreleri ve kullandıkları antihipertansif ilaç sayıları ve sınıfları ile eş zamanlı kardiyometabolik hastalıkları açısından alt grup analizleri yapılarak gen ekspresyon seviyeleri bu faktörlere göre değerlendirilmiştir. Çalışmada, TRPC1 ve TRPV3 mRNA ekspresyon seviyeleri açısından HT grubu ile kontrol grubu arasında farklılık bulunmazken, HT hastalarının TRPC6, TRPV1, TRPV2, TRPV4, TRPM8 mRNA ekspresyon seviyelerinin normotansif kontrol grubuna göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir (sırasıyla; 0.2'ye karşı 1.05, 0.17'ye karşı 1.05, 0.31'e karşı 0.97, 0.29'a karşı 1.05, 0.35'e karşı 1.19). Sonuç olarak; TRP kanalları, HT patogenezinin aydınlatılması ve potansiyel bir tedavi hedefi olarak değerlendirilmesi daha etkili tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine olanak sağlayabilir.
10-18 yaş arası vitamin d eksikliği olan hastaların 3 aylık vitamin D ve vitamin D + K tedavisi sonrası kan parametrelerinin retrospektif olarak karşılaştırılması
10-18 Yaş Arası Vitamin D Eksikliği Olan Hastaların 3 Aylık Vitamin D Ve Vitamin D + K Tedavisi Sonrası Kan Parametrelerinin Retrospektif Olarak Karşılaştırılması Giriş: D vitamini eksikliği, ülkemizde ve dünyada oldukça yaygın şekilde görülmektedir. Kemik ve iskelet sistemi sağlığında kilit rol oynayan bu vitaminin eksikliğinin önlenmesi amacıyla sıklıkla çocuk ve yetişkinlere D vitamini takviyesi yapılmaktadır. Bu takviyenin etkisinin arttırılması amacıyla, vitamin D'nin kemik metabolizmasına etkisini artırdığı düşünülen K vitamininin tedaviye eklenmesinin, D vitamini ve kemik metabolizması biyobelirteçlerindeki düzelmeye etkisi araştırılmak amaçlanmıştır. Çalışmamızda D vitamini eksikliği olan 10-18 yaş arası çocuklarda D+K vitamini tedavisinin yalnız D vitamini tedavisine üstünlüğü araştırılmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran, D vitamini eksikliği saptanan 77 pediatrik hastanın verileri çalışmaya dahil edilmiştir. Çocuklardan 39 tanesine yalnızca D vitamini (günlük 1000 mg kolekalsiferol oral) tedavisi 3 ay boyunca verilmiş, 38 tanesi ise 3 ay boyunca D+K (günlük 1000 mg kolekalsiferol oral + 200 mg menakinon oral) vitamini tedavisi almıştır. Çalışmaya katılan çocukların tedavi öncesi kan parametreleri alınmış, tedavi bitiminde de bu parametreler tekrar edilmiştir. Bulgular: İstatistiksel çalışmada (R v4.1.2 yazılım dilinde tidyr v1.1.4, dplyr v1.0.7, ggplot v2.3.3.5, tidyverse v1.3.1, fBasics v4021.92, rstatix v0.7.0 kütüphaneleri kullanılmıştır.) Yalnızca D vitamini tedavisi alan hastalar ile D+K vitamini tedavisi alan hasta grubunun serum D vitamini, kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, parathormon, B12 vitamini, demir, total demir bağlama kapasitesi, lökosit, hemoglobin, hematokrit platelet, albümin ve osteokalsin düzeyleri incelenmiştir. İki grup arasında serum D vitamini düzeyi, serum kalsiyum düzeyi ve serum parathormon düzeyi ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. (sırasıyla p=0.029, p=0.007, p=0.036). D+K vitamini tedavisi alan grupta yalnızca D vitamini tedavisi alan gruba göre ortalama serum D vitamini düzeyi %19, serum Ca düzeyi %0.3 daha yüksek ölçülürken serum parathormon düzeyi %5.8 daha düşük görülmüştür. Kemik metabolizması biyobelirteçlerinden fosfor, alkalen fosfataz, osteokalsin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşmamıştır. Sonuç: Çalışma sonucunda D vitaminiyle birlikte K vitamini kullanımının serum D vitamini düzeyini ve kemik metabolizması göstergelerini iyi yönde etkilediği görülmüştür. Klinik kullanıma girmeden önce geniş örnekleme sahip randomize kontrollü çalışmalar ve meta-analizlere ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: D vitamini, K vitamini, osteokalsin, parathormon, kalsiyum
Kronik böbrek yetmezlikli ve normal şahıslarda verilen oral ve intravenöz D vitaminine paratiroid hormon cevabı
ÖZET Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Nefroloji Bilim Dalında izlenmekte olan hafif ve orta derecede kronik böbrek hastalığı olan 30 olguda ve 30 sağlıklı kişiden oluşan kontrol grubunda oral kalsiyum, vitamin D3'ün oral ve intravenöz formlarının paratiroid hormon üzerindeki etkileri kıyaslandı. 3.6 mmol oral kalsiyum verilen hasta ve kontrol gruplarında, 3.6 mmol oral kalsiyum ve 0.5 pıg intravenöz kalsitriol verilen hasta ve kontrol gruplarında, 3.6 mmol oral kalsiyum ve 0.5 pig oral kalsitriol verilen hasta ve kontrol gruplarında serum iyonize kalsiyum değerlerinde 180'inci dakikada bazal değere göre istatistiksel olarak anlamlı artış gözlendi. Ancak serum iyonize kalsiyum değerlerindeki artış yönünden hasta ve kontrol grupları arasında farklılık saptanamadı. Sadece kalsiyum verilen gruplar ile, kalsiyum yamsıra kalsitriol (oral veya intravenöz) verilen gruplar arasında serum iyonize kalsiyumunda artış yönünden anlamlı farklılık bulunamadı. 3.6 mmol oral kalsiyum verilen hasta ve kontrol gruplarında serum paratiroid hormon düzeylerinde 180'inci dakikada bazal değere göre sırası ile %46.32± 19.63, %56.61 ±91.90 azalma bulundu. Aradaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi. 3.6 mmol oral kalsiyum ve 0.5 fig intravenöz kalsitriol verilen hasta grubunda serum paratiroid hormon düzeylerinde 180'inci dakikada bazal değere göre %59.9±26.9, kontrol grubunda ise %63.27 ±26.59 baskılanma bulundu. 3.6 mmol kalsiyum ve 0.5 fig kalsitriol verilen hasta ve kontrol gruplarında ise sırası ile %44.42±26.81, %70.92± 19.97 baskılanma bulundu. Aradaki farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı değildi, serum paratiroid hormon düzeylerinde baskılanma yönünden oral kalsiyum, kalsitriol (oral veya intravenöz) verilen gruplar arasında da istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanamadı.
Level evaluaion of thyroid hormones and lipid profile in patient with type 2 diabetes mellitus in Iraq
This study was conducted to evaluated the thyroid hormones and lipid profile in people (males and females) with Diabetes mellitus type 2 and study some biochemical parameters. Results showed that the female with DM2 group significantly superior in age parameter as compared to the two other groups (control and male with DM2). The results revealed that there was a significant differences between the tested groups which indicated that RBC count of male with DM2 was higher than count of female with DM2, the male with DM2 recorded 4.88 cells / mcl as compared to 5.49 cells / mcl respectively, The women with DM2 significantly superior on the other group in mean of HbA1c which recorded 6.55 as compared to 4.39 in control group. The results indicated an essential difference between the three groups in mean of level of T3 and T4 hormone, male with DM2 significantly decreased in mean of T3 levels which recorded 68.03 ng/ dL as compared to 79.67 and 96.05 ng/ dL for women with DM2 and control group respectively.The results found that TSH hormone production as compared to healthy persons, the women with DM2 group significantly elevated the level of TSH in patients which recorded 4.00 mU/ L as compared to 2.20 mU/ L in healthy persons. The results pointed a significant differences in liver profile especially levels of GOT and GPT between two patients group (male and female with DM2) and healthy individuals group.
Evaluation of the role of preptin with vitamin D and parathyroid hormone in patients with renal failure
In our investigation, preptin levels were estimated in patients with complications of chronic renal disease, along with some biochemical indicators as vitamin D, calcium, blood urea, serum creatinine, and parathyroid hormone. The study included 40 healthy individuals as the control group and 60 patients with chronic renal disease, both of whom shared the same demographic characteristics. vitamin D levels are low on average compared to the control group, and they are significantly higher (P 0.002) in people with chronic renal disease. the mean of parathyroid hormone is above high compared with a control group and significant (P < 0.006) with chronic kidney disease, the mean of urea is high compared with a control group and it is significant (P < 0.004) with chronic kidney disease and creatinine mean is high compared with a control group and significant (P < 0.003) with chronic kidney disease, the mean of preptin was above the normal reference compared with a control group and it is significant (P < 0.007) with chronic kidney disease. Patients with chronic renal failure made up the experimental group in our study, which produced these results. Serum preptin concentrations correlated with blood urea r = 0.505, creatinine, r = 0.503, vitamin D r = - 0.452, and parathyroid hormone r = 0.322.
The study of the relationship between parathyroid hormone with some biochemical parameters in patients with renal failure
The clinical characteristics and demographics of patients in this study showed that fifty patients were examined. BMI has a slightly increased frequency of association between the obesity and overweight groups with 19 of 50 patients. PTH was found and was significantly greater in patients compared to healthy controls (p < 0.001). The results showed that the average concentration of the controls was (18.11 ± 5.5). Serum calcium activity was significantly decreased in patients when compared with those in healthy controls (P < 0.01). Table 4.2 and Figure 4.3 show the average levels of phosphorous in plasma for patients and healthy controls. The mean levels were significant (p < 0.001). Comparing CKD and healthy subjects for urea and creatinine, we showed a significant positive association with a value (p < 0.001), respectively. The study showed no significance between biochemical markers with age and body mass index. Also, our results showed a positive association between thyroxine and another marker
Study of the level of polyamine oxidase enzyme and some biochemical variables in patients with renal failure
Chronic kidney disease (CKD) describes the progressive loss of kidney function. It is a major public health problem, with an estimated 200 million individuals worldwide. In this study, polyamine oxidase (POA), parathyroid hormone (PTH), blood urea, serum creatinine, calcium, and phosphorous levels are evaluated as a biochemical marker for patients with chronic renal failure (CRF). The samples for this study consisted of 60 patients (28 males and 63 females) aged (22-76) years, and 40 apparently healthy individuals (20 males and 20 females) aged (22-76) years. The results of this study indicate that serum POA levels are significantly increased in patients with CRF compared to the control group. Serum calcium level decreased significantly before HD compared to normal controls and increased more after HD compared to before HD. Blood urea and serum creatinine were significantly increased in their levels in patients with CRF compared to those in the control group. Our results indicate that elevated serum POA levels can be considered as an independent predictive marker for the development of CKD. However, further studies are recommended to elucidate the role of POA gene expression in CKD patients and potential pharmacological intervention.
The relationship between AMH, insulin resistance and some biochemical markers in women with abortion
The goal of this study is to investigate the links between AMH, insulin resistance, and a few molecular markers in women who have had abortions. Additionally, prospective abortion risk factors are being investigated in relation to insulin resistance indicators, as well as the assessment of insulin concentration during fasting. The results of the current study found no association between AMH and HbA1c. Due to the fact that AMH is mostly generated in the granulosa cells of preantral follicles and tiny antral follicles, the notion that aberrant insulin action is connected with granulosa cell dysfunction has been advanced. All of these findings raise the likelihood that both insulin and LH have a direct influence on AMH production, or that both insulin and LH contribute to ovarian androgen secretion, which is consistent with previous findings. In this study, only baseline serum FSH was shown to be significantly linked with AMH in abortion patients, compared to the other indicators examined. This discovery leads to discussion regarding the possibility of AMH acting as a direct regulator of FSH sensitivity in certain individuals. In addition, using linear regression analysis, it was discovered that HbA1c was a predictor of hypercholesterolemia, LDL-C, and TG in the blood, it can be concluded that HbA1c can be used as a simple and reliable marker of insulin resistance in women with low due to high insulin sensitivity. Keywords: Women fertility, AMH, Calcium, Insulin resistance
The study of the relationship between calcitriol and parathyroid hormone, with liver enzymes in patients with renal failure
Calcitriol, parathyroid hormone urea (BU), creatinine, Phosphorus, and Calcium were tested in chronic renal failure patients (CRF). CRF men, women, and control groups had significantly different average ages (46.27±11.19, 35.38±13.65, 31.20±5.12). Chi seq=6.33, DF=2, P=0.039 Comparing men and women for CRF and healthy people, statistical findings for BMI in stedied groups indicated non-significant study, p-value Chi-squared 0.290, DF2, Significance levelP = 0.8651 (NS), Contingency coefficient0.0436. Men with CRF, women with CRF, and control groups had substantially higher PTH (102.19±22.15, 83.12±11.9, 32.23±7.45) p 0.05. Table 4.2 demonstrates a significant drop in calcitrol levels for men with CRF, women with CRF, and controls, but not between men and women with CRF (p >0.05). Compared to controls, patients had hypocalcemia and hypophosphatemia (p0.05). Current study indicated an increase in Cholestrol, LDL, and a drop in HDL (p=0.05). CRF patients had higher urea and creatinine levels than controls (p=0.001). Male-female p-value >0.05. When comparing liver function tests, specifically AST, we discovered a slightly increased mean and SD in men (67.41±5.60) p=0.001. 0.03 ALT p-value.
The assessment of biochemical marker of corrected calcium, phosphorus with procalcitonin level in patients with chronic renal failure
Renal failure in case of complications is characterized as a sudden decline in glomerular filtration rate (GFR) arising from ischemia or toxic insult to the kidney. Calcium, as well as phosphorus metabolism issues, are prevalent in chronic renal disease. This case-control study included a hundred participants, sixty patients with renal failure, and forty served as age-matched healthy controls. During this study, various biochemical kidney functions were assessed, including calcium, blood urea, procalcitonin, albumin, phosphorus, glomerular filtration rate, and haemoglobin. There was a significant increase in the mean serum level of procalcitonin, albumin, creatinine and phosphorous with a significant statistical difference in patients compared to the healthy group; on the other hand, there was an apparent decrease in the value of both GFR in addition to haemoglobin, in addition to that, there was no difference Significant in respect to the level of calcium between the two groups. In conclusion, the lack of any significant difference in the level of calcium between the group of patients and healthy subjects, as well as the decrease in haemoglobin level in addition to GFR, compared to the increase in other biochemical concentrations, is a clear indication of the extent of damage in the kidneys as a result of the inflammatory process as well as progression in the stage of renal failure.
Sağlıker sendromlu hastaların sitogenetik analizleri ve Kalsiyum Duyarlı Reseptör (CaSR) geni 2. ve 3. ekzon dizilerinin belirlenmesi
Kronik böbrek yetmezliği (KBY), nefron sayısında azalma ve fonksiyonlarında bozulma şeklinde seyreden ve sıklıkla son dönem böbrek yetmezliği ile sonuçlanan patofizyolojik bir süreçtir. Kronik böbrek hastalarının (KBH) bir kısmında Sağlıker sendromu olarak adlandırılan farklı bir klinik tablo gelişmektedir. Bu sendroma yakalanan hastalarda klinik olarak kronik böbrek hastalığının yanı sıra sekonder hiperparatiroidizm, oldukça ağır yüz-çene değişiklikleri, oldukça ağır psikolojik problemler ve depresyon meydana gelmektedir. Bu hastalarda, laboratuar bulguları olarak hiperfosfatemi ve hipokalsemi gözlenir.Sağlıker sendromuna dönüşen kronik böbrek hastalığı tablosu için bazı genetik yatkınlık faktörlerinin sorumlu olabilecekleri düşünülmektedir. Bu çalışmada, genetik yatkınlık faktörlerinden biri olabileceği düşüncesiyle, Ca+2 iyonunun düzeyini düzenleyen kritik öneme sahip kalsiyum reseptör proteini ve onu kodlayan kalsiyuma duyarlı reseptör (CaSR) geninin sekans analizi yapılmıştır. CaSR geni, 3. kromozomun q13.3-21 bölgesine lokalize ve 103 kb büyüklüğünde bir gendir. Bu gen sekiz ekzon içermektedir. CaSR, G proteinine eşlenik olarak çalışan bir reseptördür. Aynı zamanda, hücre zarını yedi kez kateden protein süper ailesinin (C ailesi) bir üyesidir. Binyetmişsekiz aminoasit büyüklüğünde bir proteindir. CaSR, ağırlıklı olarak paratiroid bezi hücrelerinde, tiroid bezinin C hücrelerinde ve böbreklerde ifade edilir.Bu çalışmada; toplam olarak 23 hastanın CaSR geninin 2 ve 3. ekzonlarının sekans analizleri gerçekleştirildi. İkinci ekzon için 3 hastada, 70239 pozisyonundaki A bazının delesyona uğramış olduğu saptandı. İki hastada 70471'de A>G heterozigot nükleotid değişimi ve 1 hastada 70622'de T>C heterozigot nükleotid değişimi bulundu. Ekzon 3 için 11 hastada, 73724 pozisyonunda G>A homozigot nükleotid değişimi tespit edildi. Bir hastada, 73724'de G>A heterozigot nükleotid değişimi saptandı. Ekzon 2'de 70622 pozisyonu, kodlama yapan bölgenin içerisindedir. Bu noktada, TTT kodonunun sonundaki T nükleotidinin C'ye dönüştüğü gözlendi. Yeni kodon TTC şeklindedir. Bu baz değişimi literatürde tanımlıdır ve her iki kodon da fenilalanin aminoasidini kodlamaktadırlar. Diğer baz değişimleri kodlama yapan bölgelerin dışındadırlar. Bulgularımız, CaSR geninin 2 ve 3. ekzonlarındaki saptadığımız nükleotid değişimlerinin Sağlıker sendromu hastalığının ortaya çıkışında ve gelişiminde etkili olmadıklarını ortaya koymuştur.Çalışmamız kapsamında 23 Sağlıker sendromlu hasta ile 23 kontrol bireyin karyotipleri de çalışıldı. Karyotip analizleri yapılan hastalardan 5'nin (%21.8) tüm metafaz plaklarının normal kromozom kuruluşuna (46,XX/46,XY) sahip olduğu bulundu. Bu hastalardan 4'ünün erkek ve 1'inin kız cinsiyetine sahip olduğu rapor edildi. Geriye kalan 18 (%78.2) hastanın incelenen metafaz plaklarında bir ya da daha fazla sayıda sayısal ve/veya yapısal kromozom düzensizliklerine rastlandı. Saptanan başlıca yapısal kromozom düzensizlikleri; 2, 4, 5, 6, 7, 9, 10, 11, 13, X ve Y kromozomları üzerindeki hasarlardır. Bunların içerisinde 9qh+ oluşumu, 2q23 bölgesindeki gap oluşumu, chtb(2)(q23), chtb(2)(p31) ve fra(2)(p23) şeklindeki oluşumlar, 13ps+ ve Yq+ oluşumları, 4q22-qter ve 4q31 bölgelerinde kromozom kaybı ve kromatid kırığı, gap(6)(q21) oluşumu, del(10)(p13-pter), del(10)(p15) ve gap(10)(q22)x2 şeklindeki hasarlar, Xp22.1-pter ve q13.2-qter bölgelerinde kayıplar özellikle önemlidirler. Bunlarla birlikte, bulunan sayısal kromozom düzensizlikleri içerisinde kromozom 10, 13, 19, 22 ve Y monozomileri öne çıkmaktadırlar.Tüm hastalarda incelenen toplam 639 hücrede 241 (%37.7) kromozom düzensizliği tespit edildi. Bu kromozom düzensizliklerinin %88'inin yapısal ve %12'sinin sayısal düzensizlikler olduğu saptandı. Kontrol grubu olarak 23 erkek birey çalışıldı. Kontrol grubundan incelenen 1150 hücrede 182 (%15.8) yapısal düzensizlik bulundu. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada hastalarda kromozom düzensizlik oranının anlamlı bir şekilde artmış olduğu (p<0.05) tespit edildi .Anahtar kelimeler: Sağlıker sendromu, kalsiyum, DNA, dizi, sitogenetik
Ca+2, Pb+2 ve Ca+2+Pb+2 etkisinde kalan balık (Oreochromis niloticus) dokularında Na+/K+-ATPaz , Ca+2-ATPaz ve Mg+2-ATPaz aktivitelerinin belirlenmesi
Tatlısu balığı (Oreochromis niloticus) farklı süreler ve farklı derişimlerde Ca+2, Pb+2 ve Ca+2+Pb+2 etkisine bırakılmıştır. Deney süreleri sonunda solungaç ve bağırsak dokusunda Na+/K+-ATPaz ve Mg+2-ATPaz ile kas dokusunda Ca+2-ATPaz aktiviteleri ölçülmüştür. Akut (48 saat, 20 ?M Pb+2) ve kronik (14gün, 10 ?M Pb+2) deneyler sonunda ATPaz aktivitelerinde Pb+2 ve Ca+2 derişimine, süreye ve doku tipine bağlı olarak önemli değişimler olmuştur. Yüksek Ca+2 derişimi etkisindeki kontrol balıkların ATPaz aktiviteleri düşük Ca+2 derişimi etkisinde kalanlara göre önemli oranlarda yüksek bulunmuştur. Sadece Ca+2 etkisindeki balıklarda genellikle ATPaz aktivitelerinde artış gözlenirken, Ca+2+Pb+2 etkisinde ise artış yanında azalış da gözlenmiştir. Solungaç Na+/K+-ATPaz aktivitesi akut ve kronik süreçte birbirine zıt tepkiler verirken, diğer ATPaz'lar genellikle benzer yönde aktivite göstermiştir.
Farklı CA+2 düzeylerindeki sularda CD+2 etkisinde kalan tatlısu balığı oreochromis niloticus'un dokularında atpaz tepkilerinin belirlenmesi
Tatlısu balığı (Oreochromis niloticus) akut (48 saat, 20 ?M Cd+2) ve kronik (14 gün, 10 ?M Cd+2) süreler ile üç farklı derişimdeki Ca+2 için, Cd+2 ve Ca+2+Cd+2 etkisine bırakılmıştır. Deney süreleri sonunda solungaç ve bağırsak dokusunda Na+/K+-ATPaz ve Mg+2-ATPaz ile kas dokusunda Ca+2-ATPaz aktiviteleri ölçülmüştür. Elde edilen sonuçlara göre enzim aktivitesinin farklı Cd+2 ve Ca+2 derişimine, etki süresine ve doku tipine göre değiştiği gözlenmiştir. Ca+2 derişimi arttıkça kontrol balıkların ATPaz aktivitelerinin önemli oranlarda arttığı bulunmuştur. Sadece Ca+2 etkisindeki balıklarda genellikle ATPaz aktivitelerinde artış gözlenirken, Ca+2+Cd+2 etkisinde ise artış yanında azalış da gözlenmiştir. Akut ve kronik süreçte solungaç Na+/K+-ATPaz aktivitesi birbirine zıt tepkiler verirken, Ca+2-ATPaz ve Mg+2-ATPaz genel olarak benzer yönde aktivite göstermiştir. Bu çalışmada, sucul ortamlarda metal toksisitesine Ca+2'nin etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Renal transplant alıcılarında serum FGF-23 düzeyi ile vitamin D, PTH, kalsiyum, fosfor, lipid ve kemik hastalığı arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Böbrek nakli sonrası görülen kemik hastalıkları sık karşılaşılan komplikasyonlardandır. Nakil sonrası dönemde de osteopeni ve osteoporoz gelişebildiği, varolan osteoporozun kötüleşebildiği ve buna bağlı olarak kemik kırığı riskinin artabileceği bilinmektedir. Başta kortikosteroidler olmak üzere immünsüpresif tedaviler, dirençli hiperparatiroidi, devam eden FGF-23 yüksekliği, vitamin D eksikliği ve zamanla gelişen greft disfonksiyonu gibi çeşitli faktörler kemik hastalığı için risk oluşturmaktadır. Günümüzde FGF-23 ile yapılmış çalışmalar, FGF-23?ün KBH ve böbrek nakli alıcılarındaki mineral ve kemik hastalıkları üzerine etkisi konusunda merak uyandırmış, ancak bu konu henüz yeterince araştırılmamıştır. Biz bu çalışmada özellikle böbrek nakli alıcılarında kemik hastalıkları ile FGF-23 arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ÇÜTF Nefroloji polikliniğinde takip edilen 109 böbrek nakli alıcısıyla nefroloji polikliniğinde izlenmekte olan 30 kontrol hastası alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, ağırlık, boy ölçümleri, böbrek yetmezliği nedeni, nakil öncesi diyaliz türü ve diyaliz süreleri, nakil zamanı, nakil türü, aldıkları immünsüpresif tedaviler, fizik muayene bulguları kaydedildi. Tam kan sayımı, böbrek fonksiyon testleri, kreatin klerensleri, lipid profili, Ca, P, PTH, 25OHD3 ölçümleri yapıldı, DEXA ile kemik mineral yoğunluğu (KMY) değerlendirildi. Eş zamanlı alınan serumları -80oC de saklanarak intakt FGF-23 düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Yaş ortalamaları 109 böbrek nakli alıcısında (33 kadın, 76 erkek) 40,1±11,1 ve 30 (15 kadın 15 erkek) kontrol hastasında 39,2±11,3 idi. Böbrek nakli alıcılarında osteopeni ve osteoporoz sıklığı kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı. KMY ile beden kitle indeksi, böbrek nakli süresi ve kreatin klerensi arasında pozitif, yaş ve ALP arasında negatif korelasyon saptandı. Çalışmamızda çalışma grubu ile kontrol grubu FGF-23 düzeyleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. FGF-23 ile böbrek nakli süresi arasında pozitif, kreatin klerensi arasında negatif korelasyon bulunurken, FGF-23 düşük olan grupta ALP ve 25OHD3 düzeyleri daha yüksek saptandı. Çalışmamızda lipid parametreleri ile KMY, PTH, 25OHD3 seviyeleri, kullanılan kortikosteroidler ve kalsinörin inhibitörleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Başta immünsüpresif tedaviler, dirençli sekonder hiperparatiroidizm, osteomalazi, FGF-23, hipofosfatemi, renal tübüler asidoz ve glomerüler filtrasyon hızının 70 ml/dk altında olması nakil sonrası kemik hastalıkları için önemli risk faktörleridir. FGF-23?ün kemik mineralizasyon parametreleri ile arasında bağımsız bir ilişkinin olmaması böbrek nakli sonrası kemik hastalığı patogenezinde tek başına etkili olmadığını düşündürmektedir. Kemik ve mineral metabolizması bozuklukları böbrek transplant alıcılarında sık olup geç dönemde de devam etmektedir. Böbrek alıcılarında benzer kreatinin klirensine sahip kontrollere göre çok yüksek % 75?den fazla oranda osteopeni veya osteoporoz bulundu. Kontrollere göre idrarla P atılımında artış olmadığı halde serum fosforu böbrek nakil alıcılarında önemli oranda daha düşüktü. Ca, P, Vitamin D düzeyleri ve PTH düzeylerinin anormal değerlerde olması, vitamin D eksikliği ve hiperparatiroidizm de kemik lezyonlarının artışına neden olabilir. Son yıllarda yüksek tuz atılımı ile kemik lezyonlarının birlikteliğine dikkat çekilmektedir İlginç olarak hastalarımızda da idrar Na atılımı >150 mEq/gün idi. Yine TG ve LDL yüksekliği de hem ilaçlarla hem de KMY ile ilişkili bulunmuştur. Nakil sonrası böbrek fonksiyon kaybının da kemik lezyonları ile paralellik gösterdiği saptandı. Böylece böbrek alıcılarında erken dönemde olduğu kadar geç dönemde de KMY da önemli azalma olduğu ve patogenezde suçlanabilecek çok sayıda faktörün olabileceği, tıpkı kardiyovasküler komplikasyonlar gibi kemik hastalığı yönünden de böbrek nakil hastalarının artmış riske sahip olduğu söylenebilir.
Farklı tuz konsantrasyonları ile ön işlem uygulanan mısırın (Zea mays L.) tuz stresi altında gelişimi
Bu çalışmada farklı tuz (NaCl) çözeltileriyle (0, 150, 175 ve 200 mM) ön işlem uygulanan (priming) mısırın normal koşullarda (saf su) ve tuz stresi (175 mM) altında çimlenme ve fide gelişimi incelenmiştir. Kontrol olarak priming uygulanmamış tohumlar kullanılmıştır. Çalışma iki adet mısır çeşidi (ADA-9510 ve Simpatico) ile petri ve saksı ortamında ayrı ayrı yürütülmüştür. Mısırın çimlenme ve fide özellikleri üzerinde tuz stresi, çeşit ve priming uygulamalarının etkisi hem petri hem de saksı ortamında önemli (p<0.01) olmuştur. Tuz stresi incelenen özelliklerde genel olarak azalmaya neden olurken ortalama kök kuru ağırlığı, sürgün kuru ağırlığı ve ham protein oranında artışa neden olmuştur. Bununla birlikte ADA-9510 çeşidi incelenen özellikler bakımından hem tuzlu hem de normal ortamda daha yüksek değerler sergilemiştir. Priming uygulamasının petri ortamında etkisine bakıldığında ise; Simpatico çeşidinin normal koşullarda çimlenme hızında, tuzlu koşullarda ise çimlenme oranında artış tespit edilmiştir. Priming uygulamalarıyla saksı ortamında da farklık meydana gelmiş ve saf su içeren koşullarda; ADA-9510 çeşidinin yaprak boyu, ADF, NDF ve ham protein içeriğinde, Simpatico çeşidinin ise sürme hızı, gövde kalınlığı ile ADF ve NDF içeriklerinde daha yüksek değerler kaydedilmiştir. Tuz stresi altında ise priming uygulamalarıyla ADA-9510 çeşidinde ham protein içeriği, kök kuru ağırlığı, sürme hızı değerlerinde, Simpatico çeşidinin de kök kuru ağırlığı, sürme oranı ve hızı değerlerinin kontrolden daha iyi olduğu belirlenmiştir. Buna göre, bu çalışma sonucunda tuz stresinin mısırın çimlenme ve fide gelişimini olumsuz etkilediği, ADA-9510 çeşidinin Simpatico çeşidine oranla tuza daha dayanıklı olduğu ve tuzlu, hatta normal suda bile ön işleme tabi tutulan mısırın tuza dayanımının geliştirebileceği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Mısır, Tuz Stresi, Priming, Çimlenme, Fide
Hemoglobinopatili ve normal olgularda bazı kemik belirteçlerinin karşılaştırılması
Hemoglobinopatili hastaların büyük kısmında en iyi tedavi şartları sağlandığında dahi kemik problemlerine eşlik eden osteoporoz gibi birçok kemik problemi ile karşılaşmaktadır. Çalışmaya 17- 35 yaş arası 140 kişi dahil edildi. Tüm hastalarımız düzenli kan transfüzyonu olmakta ve şelasyon terapisi almaktadır. Hastalarımızın boy ve kiloları ölçüldü. Transfüzyon öncesi alınan kanlarından hemoglobin, kalsiyum, vitanmin D, alkalen fosfataz, osteokalsin değerlerine bakıldı. Hastaların yaş ortalaması 22,85±4,17 yıl, vücut kitle indeksi 24,68±1,93 kg/m2 bulundu. Hasta gruplarda alfa talasemi hastaları hariç her yaş ve cinste osteopati gözlendiği belirlendi. Hemoglobinopati hastalarının kemik döngüsü, düzenli şelasyon terapisi ve kan transfüzyonu yapılması gibi en iyi şartlar sağlanmasına rağmen sağlıklı bireylere göre çok daha hızlı bir şekilde yıkım yönüne gittiği gözlenmiştir. Hemoglobinopati hastası bireylerin biyokimyasal kemik belirteçleri incelediğinde Alkalen fosfataz düzeyleri sağlıklı bireylere göre yüksek bulunurken, D vitamini, osteokalsin ve kalsiyum düzeyleri sağlıklı bireylere göre düşük bulunmuştur. Sonuç olarak hemoglobinopati kaynaklı osteopatiler erken yaşlarda gözlenebilmektedir.
Paratiroid adenomu tanılı hastalarda klinik, laboratuar ve görüntüleme bulgularının birbiriyle ilişkisi
Amaç: Paratiroid adenomu saptanmış ve opere edilmiş hastalarda klinik, laboratuar, radyolojik ve histopatolojik bulguların incelenmesi ve bu bulguların birbirleriyle ilişkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Ocak 2010 – Aralık 2016 tarihleri arasında, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda primer hiperparatiroidi ön tanısı ile takip edilen 169 hasta incelendi. Histopatolojik sonuçları paratiroid adenomu olarak saptanmış olan ve cerrahi tedavisi başarılı olarak değerlendirilen 71 hasta ise ayrı olarak ele alındı. Hastaların başvuru semptomları, eşlik eden hastalık varlığı, USG bulguları, sintigrafi sonuçları, direkt grafileri, KMY ölçümleri, ameliyat raporları, patoloji raporları, biyokimyasal parametreler(intakt PTH, serum kalsiyum, albumin, fosfor, kreatinin, alkalen fosfataz, D vitamini, TSH, sT4, sT3, kalsitonin, 24 saatlik idrarda kalsiyum, 24 saatlik idrarda kreatinin ) için dosyalarda kayıtlı olan veriler incelendi. Bulgular: Paratiroid adenomu olan 71 hastanın 62'si(%87) kadın ve 9'u(%13) erkekti. Ortalama yaş 52 yıl olarak saptandı. Hastaların %35'i asemptomatik olarak başvurmuştu. Semptomatik hastalarda en sık görülen başvuru sebepleri halsizlik(%24) ve kemik ağrısı(%18) idi. Nefrolitiazis sıklığı %10 olarak saptanırken, patolojik fraktür olan hasta yoktu. El grafisi incelemelerinde %34 oranında subperisotal rezorpsiyon saptandı. Ön kol KMY ölçümlerinde %37 oranında osteoporoz görüldü. Hasta grubumuzda pankreatit vakası olmadığı tespit edildi. Eşlik eden hastalıklar arasında en sık hipertansiyon(%28), diabetes mellitus(%18) ve multinodüler guatr(%18) olduğu görüldü. Papiller tiroid karsinomu ile paratiroid adenomu birlikteliği %12,7 olarak saptandı ve %36 hastada aynı zamanda tiroidektomi de yapıldığı görüldü. Hastaların 2'sinde MEN1 sendromu ve 1'inde MEN2A sendromu vardı. D vitamini eksikliğinde serum intakt PTH düzeyinde anlamlı bir artış mevcuttu(p=0,010). İlk başvuruda bakılan serum intakt PTH ve kalsiyum düzeyi ile paratiroid adenomu boyutu arasında pozitif korelasyon mevcuttu(sırasıyla p=0,005, p=0,000). Ayrıca adenom ağırlığı ile serum intakt PTH düzeyi arasında da pozitif korelasyon saptandı(p=0,030). Sadece 1 hasta normokalsemik primer hiperparatiroidi tanımına uygundu. Serum Ca/P ile PTH düzeyi arasında pozitif korelasyon saptandı(p=0,037). Boyun USG incelemesinin paratiroid adenomu saptamada duyarlılığı %86,5 iken, 99mTcSestamibi sintigrafinin %92,6 olarak tespit edildi. USG ve 99mTcSestamibi sintigrafi sonuçlarının birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğu görüldü. Sonuç: PHPT tanılı hastalarda osteoporoz ve nefrolitiazis en sık spesifik bulgulardı; ancak rutin taramalarda hiperkalsemi saptanması halinde, asemptomatik PHPT tanısı da akla gelmelidir. Başvuruda bakılan serum kalsiyum ve PTH düzeyi adenom boyutu hakkında fikir verebilir. PHPT ön tanısı ile tetkik edilen hastalarda mutlaka serum D vitamini düzeyine de bakılmalıdır. Paratiroid görüntülemesinde USG ve 99mTcSestamibi sintigrafi birlikte kullanılmalıdır. Paratiroidektomi öncesi değerlendirmede tiroid bezi de dikkatle incelenmelidir. Serum Ca/P ile intakt PTH düzeyi arasında pozitif korelasyon saptanmış olması normokalsemik hastalarda PHPT için tanısal ipucu verebilir. Bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Kronik böbrek hastalarında eriptozun değerlendirilmesi
Kronik Böbrek Hastalarında Eriptozun Değerlendirilmesi Amaç: Kronik böbrek hastalığında (KBH)'da en önemli bulgulardan olan aneminin patogenezinde çok sayıda faktörden biri de eriptozdur. Bu çalışmanın amacı evre 3-5 ve 5D (diyaliz) kronik böbrek hastalarında eriptozun değerlendirilmesidir. Yöntem ve gereçler: Çalışmamıza Nefroloji Bilim Dalında takip edilen KBH'lı hastalar dahil edildi. Hasta gruplarının yaşı 18-80 ve hemoglobin değeri erkekte <13 g/dl, kadında <12g/dl altında idi. Ellidokuz prediyaliz hastası (eGFR<60 mL/dk 1,73 m2), 26 hemodiyaliz hastası, 21 periton diyaliz hastası ve benzer yaştaki 29 sağlıklı gönüllüde (kontrol) eriptoz belirteci olarak flow sitometrik olarak anneksin V bağlanması, intrasellüler kalsiyum ve ELİSA yöntemi ile süperoksit dismutaz (SOD) aktivitesi değerlendirildi. Ayrıca hemogram, eritrosit sedimantasyon hızı (ESR), parathormon (PTH), 25-OH vit D3, kan üre azotu (BUN), kreatinin (Cr), C-reaktif protein (CRP), Na, K, P, iyonize ve total kalsiyum, Ferritin, B12, Folat ölçüldü. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20. 0 paket programı kullanıldı Bulgular: İntraselüler kalsiyum; prediyaliz grubunda 3,05±1,66 hemodiyaliz grubunda 2,24±0,99 periton diyalizi grubunda 2,38±0,87 ve kontrol grubunda 1,71±0,46 ölçüldü. İntraselüler kalsiyum diğer gruplarda benzer iken sadece prediyaliz grubunda kontrol grubundan istatistiksel anlamlı yüksek bulundu (p<0,000). Anneksin V bağlanması; prediyaliz grubunda 1,05±0,99 hemodiyaliz grubunda 1,15±0,56 periton diyalizi grubunda 1,06±0,87 ve kontrol grubunda 0,88±0,86 ölçüldü. Kontrol grubuna göre anneksin V bağlanması prediyaliz, hemodiyaliz ve periton diyaliz gruplarında istatistiksel anlamlı yüksek saptandı (hepsi için p <0,000). SOD aktivitesi ise; prediyaliz grubunda 0,07±0,07 hemodiyaliz grubunda 0,13±0,08 periton diyalizi grubunda 0,14±0,07 ve kontrol grubunda 0,03±0,01 ölçüldü. Kontrol grubu ile diyaliz grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p <0,000). Çalışmaya alınanlardan kullanmayanlara göre; kalsiyum kanal blokeri (KKB) kullananlarda anneksin V bağlanması düşük (p=0,013) idi. Eritropoietin (EPO) kullanmayanlara göre kullananlarda; anneksin V bağlanması yüksek (p <0,000) ancak intrasellüler kalsiyum düşük (p=0,014) saptandı. Sonuç: Evre 3-5 ve 5D kronik böbrek hastalarında eriptozu artmış bulduk. Ayrıca inflamasyon ve yüksek parathormon seviyesi, artmış eriptozla birliktelik gösterdi. Bu nedenle eriptozun renal anemi patogenezinde rol oynadığı ve böbrek yetersizliğine eşlik eden inflamasyonun da eriptozu artırdığı söylenebilir. Ayrıca kalsiyum kanal blokeri ve EPO kullanan hastalarda eriptoz daha düşük bulunması nedeni ile tedavi planlanmasında bu etki de dikkate alınabilir. Anahtar kelimeler: Kronik böbrek hastalığı, anemi, eriptoz, hücre içi kalsiyum, anneksin V bağlanması
Alabalık, Çipura ve Levrek kılçıklarının Ca ve P kaynağı olarak gıda takviyesi üretiminde kullanımı
Bu çalışma Türkiye sularında yetiştirilen balıkların (alabalık, levrek, çipura) kılçıklarından elde edilen tozların kimyasal özelliklerinin aydınlatılmasını ve söz konusu kılçık tozlarından Ca++ kaynağı gıda takviyesi tabletlerinin üretimini kapsamaktadır. Elde edilen alabalık, çipura, levrek kılçık tozu tabletlerinin fiziksel özellikleri, başta Ca++, P miktarı olmak üzere mineral madde kompozisyonu, mineral biyoerişilebilirlikleri, kolajen içerikleri ve amino asit kompozisyonu belirlenmiştir. Ayrıca piyasadan rastgele temin edilen ticari kalsiyum kaynağı bir gıda takviyesi ile Ca++ ve P içerikleri belirlenen tabletler karşılaştırılmıştır. Balık kılçıklarının kimyasal muamelesi ile elde edilen tozlar yüksek kül (%78,63 - %83,28) içermektedir. Kılçık tozlarının yüksek L* (85,02 – 86,08) değerleri ile beyaza yakın renkte olduğu belirlenmiştir. Yüksek kül içerikleri sayesinde Ca++ ve P kaynağı olan alabalık, çipura ve levrek kılçık tozları (%80), bağlayıcı PEG 4000 (%20) ile direkt sıkıştırma yöntemi kullanılarak tablet haline getirilmiştir. Alabalık, çipura ve levrek kılçıklarının tozlarından elde edilen tabletlerin Ca++ içerikleri 25,50–26,6 g/100g, P içerikleri 11,92-12,23 g/100g arasında değiştiği belirlenmiştir. Alabalık ve levrek kılçık tozlarından üretilen tabletlerin sertlikleri benzer iken (sırasıyla 10244,05–11999,45 g kuvvet), çipura kılçık tozlarından üretilen tabletlerin sertlikleri daha yüksek olarak tespit edilmiştir. Sonuç olarak balık işleme sanayinin önemli bir atığı olan kılçıklardan yüksek Ca++ ve P içerikli, açık sarı renkte ve kokusuz tabletler üretilmiştir. Özellikle Ca++ eksikliğinin görüldüğü ülkemizde, elde edilen tabletlerle bireylerin günlük Ca++ ve P alımına destek olunacağı öngörülmektedir.
Kalsiyum silikat esaslı materyallerin dentinin mikrosertliğine etkisinin karşılaştırmalı incelenmesi
Bu çalısmanın amacı, kalsiyum silikat esaslı materyaller olan MTA ve Endosequence BC Sealer'ın kron ve kök dentin sertliğinde meydana getirdikleri değişimin incelenmesidir. 50 adet tek köklü premolar ve 50 adet molar diş toplanmıştır. Premolar diş köklerinin ve molar diş kronlarının orta üçlüsünden hassas kesme cihazı ile 2 mm kalınlıkta kesitler elde edilmiştir. Bu kesitlere mikrosertlik cihazı ile 15 s boyunca 300 g kuvvet uygulanarak Knoop cinsinden sertlik değerleri ölçülmüş ve kaydedilmiştir. Kök kesitlerinde kanal iç kısımlarına ve kron kesitlerinde kesitin merkezine kalsiyum silikat esaslı materyaller uygulanmıştır. 20 adet kesit kontrol grubu olarak ayrılmıştır. 21 gün 37◦C de beklemek üzere etüve yerleştirilmiş ve 3 günde bir örnekler nemlendirilmiştir. 21 gün sonunda etüvden çıkarılan örneklerin sertlik ölçümleri tekrarlanmıştır. Her bir gruptan birer kesit seçilerek taramalı elektron mikroskop (SEM) görüntüsü alınmıştır. Önceki sonraki sertlik değişimleri arasındaki fark t test ve Wilcoxon sıra sayı testi kullanılarak değerlendirildi. Tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve Scheffe post hoc testi kullanılarak çoklu çift karşılaştırmaları ile gruplar arasındaki anlamlı fark bulunmuştur. Kanal içi uygulamada ve dentin yüzeyinde Endosequence BC Sealer ve MTA dentin sertliğini azaltmıştır. Deney grupların değişim yüzdeleri kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksektir. Kron dentin yüzeyinde sertlik değerleri kanal içi uygulamaya göre daha fazla düşmüştür. MTA ve Endosequence BC Sealer kalsiyum silikat esaslı materyaller dentin sertliğini azalmaktadır.
Acil servise başvuran COVİD-19 tanılı hastalarda serum elektrolit seviyelerinin değerlendirilmesi
Acil Servise Başvuran COVİD-19 Tanılı Hastalarda Serum Elektrolit Seviyelerinin Değerlendirilmesi Amaç: Acil Serviste PCR pozitifliği saptanan COVİD-19 hastalarının, serum elektrolit seviyelerini analiz ederek, bu serum elektrolit seviyelerinin hastalık seyri üzerine, yatış süresine ve mortaliteye olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif kesitsel bir çalışma olarak planlandı. Çalışmaya 01.03.2020-01.04.2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran ve COVİD PCR'ı pozitif olan hastalar dahil edildi. Serum elektrolit değerleri bakılmamış ve eksik verisi olan hastalar çalışma dışında tutuldu. Hastaların demografik verileri, laboratuvar verileri, vital bulguları, yattıkları klinik ve yatış sonuçları kaydedildi. Bulgular: Toplam 350 hasta değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 55,9 yıl olup % 51,4'ü (n=180) erkek cinsiyette idi. Tüm hastaların % 24,3'ü (n=85) Acil Servisten direkt olarak taburcu edildi, % 58,3'ü (n=204) ilgili servislere ve % 17,4'ü (n=61) yoğun bakımlara yatırıldı. Taburcu olan hastalarda ortalama nötrofil/lenfosit oranı 3,3 iken yoğun bakıma yatırılan hastalarda bu oran ortalama 26,5 ve hayatını kaybeden hastalarda ise ortalama 43,8 olarak saptandı. Nötrofil/lenfosit oranının 6,4'ün üstüne çıkması durumunda % 69 sensitivite ve % 70 spesifisite ile mortalite tahmin edilebildiği saptandı. Hastalarda en sık gözlenen elektrolit bozuklukları sırasıyla hipokalsemi (% 47,7), hipokloremi (% 43,7) ve hiponatremi (% 40,3) olarak saptandı. Hiponatremi görülme oranı taburcu olan hastalarda % 27 iken hayatını kaybeden hastalarda % 62,1'e kadar çıktığı saptandı. Acil Servisten ilgili kliniğe yatırılan hastalarda hiponatremi gözlenme oranı taburcu olanlara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,017). Hayatını kaybeden hastalarda en sık gözlenen ikinci elektrolit bozukluğu hiponatremi olarak bulundu. Acil Servisten taburcu edilen hasta grubu hariç tüm hastalarda en sık gözlenen elektrolit bozukluğu hipokalsemi olarak bulundu (% 47,4) ve hastalık seyri ağırlaştıkça hipokalsemi gözlenme oranı arttığı saptandı. Hayatını kaybeden hastalarda hipokalsemi görülme oranı % 79,3 olarak bulundu. Acil Servisten ilgili kliniklere yatırılan hastalarda hipokalsemi gözlenme oranı taburcu edilenlere göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001). Tüm hasta grupları içinde en az gözlenen elektrolit düşüklüğü hipokalemi olarak saptandı(% 10,6). Yatış yapılan hastalarda hipokalemi ve hiperkalemi gözlenme oranı taburcu olan hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001). Hipomagnezemi görülme oranı taburcu olan hastalarda % 12,9, yatan hastalarda % 27,2 ve hayatını kaybeden hastalarda % 55,2 olarak saptandı. Hipomagnezemi görülme oranı yatan hastalarda taburcu olanlara göre ve yoğun bakıma yatırılan hastalarda servise yatanlara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,001). Hipokloremi gözlenme oranı tüm COVİD-19 hastalarında %43,7 olarak bulundu. Yatan hastalarda hipokloremi gözlenme oranı ise %47,5 bulundu. Yatan hastalar arasında yatırılan kliniğe göre veya hayatını kaybetme durumuna göre hipokloremi gözlenme durumu arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Çalışmamız sonucunda elde ettiğimiz verilere göre COVİD-19 hastalarında başvuru sırasında ölçülen serum elektrolit değerlerinin hastalığın prognozu ile ilişkisi olduğu kanaatindeyiz. Acil Servise başvuran COVİD-19 hastalarında serum elektrolit değerlerinin değerlendirilmesi ve özellikle serum magnezyum, klor ve kalsiyum seviyelerinde düşüklük saptanan hastaların dikkatle takip edilmesi gerekmektedir. Eksik elektrolitlerin erken replasmanı hastalığın gidişatını olumlu yönde etkileyebilir. Anahtar Kelimeler: COVİD-19, Kalsiyum, Klor, Magnezyum, Potasyum, Sodyum
Reaktif black 5 boyar maddesinin CaO2 ile oksidasyonu üzerine farklı parametrelerin etkisinin araştırılması
Bu çalışmada, farklı şartlar (pH, CaO2 dozu, anyon dozları) altında çevre dostu ve kuvvetli bir kimyasal oksitleyici olan kalsiyum peroksit (CaO2) kullanımı ile Reaktif Black 5 (RB5) boyar maddesinin giderimi çalışılmıştır. Laboratuvar şartlarında sentezlenen CaO2'in karakterizasyonu, Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM), X-ışını Spektroskopisi (EDX), X-ışını Kırınım Difraktometresi (XRD) ve Fourier transmisyon kızılötesi spektroskopisi (FTIR) analizleri ile ortaya koyulmuştur. 100 mg/L RB5'in gideriminde, uygun pH'ın belirlenmesi için 9 farklı pH (4-12) ve 5 farklı CaO2 dozunun etkisi için (0,1-0,9 g) deneysel çalışmalar yapılmıştır. CaO2 ile RB5 gideriminde pH 10'da optimum CaO2 dozu 0,5 g olarak tespit edilmiştir. 0,5 g CaO2 ile 100 mg/L RB5 oksidasyonunda pH 10'da 120 dakika sonunda %91,12 giderim verimi elde edilmiştir. Bu şartlarda 10 farklı konsantrasyonlarda (100-1000mg/L) farklı anyonların (Cl-, CO32-, HCO3-, PO43-, SO42-, NO3-, NO2-) varlığının RB5 giderimi üzerine etkileri incelenmiştir ve 1000 mg/L anyon dozlarında RB5 giderim verimleri sırasıyla %67,7, %67,7, %55,5, %14,4, %59,7, %87,12, %78,7 olarak hesaplanmıştır. Cl-, CO32-, HCO3-, PO43-, SO42- anyonlarının giderimi olumsuz yönde etkilediği ancak NO3- ve NO2-'in ise önemli derecede bir etkisinin olmadığı ortaya konulmuştur. CaO2 ile RB5 oksidasyonunda farklı parametrelerin renk giderimi üzerine etkisi Çoklu Lineer Regresyon (ÇLR) Metodu ile doğrulanmıştır. ÇLR modeline göre RB5 giderim verim grafiğinden elde edilen R2 regrasyon katsayısı 0,9189 olarak bulunmuştur.