Kidney failure

119 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Hemodiyaliz hastalarında gastrointestinal semptomların beslenme durumu ve biyokimyasal parametreler ile ilişkisi

Bu çalışmada, hemodiyaliz (HD) tedavisi alan hastalarda görülen gastrointestinal (Gİ) semptomların beslenme durumu ve biyokimyasal parametrelerle olan ilişkisi incelendi. Çalışma örneklemini Bandırma Devlet Hastanesi Diyaliz Ünitesinde tedavi görmekte olan 88 HD hastası oluşturdu. Çalışma kapsamındaki hastaların beslenme durumlarının değerlendirilmesinde antropometrik ölçümlerden boy uzunluğu, kuru vücut ağırlığı, bel çevresi, üst-orta kol çevresi (ÜOKÇ), triceps deri kıvrım kalınlığı (TDKK) ölçüldü. Ayrıca 3 günlük besin tüketim kayıtları, Subjektif Global Değerlendirme - Diyaliz Malnütrisyon Skoru (SGD - DMS), Malnütrisyon İnflamasyon Skoru (MİS) kullanıldı. Biyokimyasal parametreler için hasta dosyalarına kayıt edilen kan analiz sonuçlarından yararlanıldı. Gİ semptomları ise Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği (GSDÖ) kullanılarak belirlendi. Hastaların SGD - DMS'ye göre beslenme durumları incelendiğinde 34 (%38,6)'nün hafif / orta malnütrisyonlu; MİS'e göre ise 46 (%52,3)'sının hafif / orta malnütrisyonlu olduğu tespit edildi. Hastaların antropometrik ölçümleri ile hem SGD - DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel olarak p<0,05 düzeyinde önem bulundu. Özellikle ÜOKÇ değerleri ile MİS puanı arasında çok yüksek düzeyde önemli korelasyonun varlığı belirlendi (p<0,001). Hastaların biyokimyasal parametrelerinden olan kreatinin, albümin ve ürik asit değerleri ile hem SGD - DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel olarak önemli düzeyde ilişki bulundu (P<0,05). Total protein değerleri ise sadece MİS puanı ile önemli ilişkiye sahip olduğu belirlendi (p<0,05). Ayrıca kreatinin ve albümin değerleri ile MİS puanı arasında istatistiksel olarak önemli bir ilişki bulunduğu tespit edildi (p<0,001). GSDÖ'ye göre, çalışmaya katılan HD hastalarında görülen Gİ semptomlarının başında hazımsızlık gelirken, ikinci sırada konstipasyon yer aldı. HD hastalarının karın ağrısı semptomları ile hem SGD – DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel önem bulunduğu belirlendi (p<0,001). Ayrıca toplam GSDÖ puanı ile SGD - DMS arasında p<0,05 düzeyinde istatistiksel öneme rastlanıldı. Bazı biyokimyasal parametreler (serum albümin, sodyum ve kalsiyum) ile Gİ semptomları arasında da önemli ilişki bulunduğu tespit edildi (p<0,05). Hastaların diyetle aldıkları E vitamininin ortalamaları ile karın ağrısı semptomu arasında istatistiksel olarak öneme rastlanıldı (p=0,009). Yapılan tez çalışmasının sonucunda HD hastalarında yetersiz beslenme oranının son derece yüksek olduğu ve bunun da Gİ semptomları ile ilişkili olduğu belirlendi. Hastaların Gİ semptom şiddetlerinin artmasıyla birlikte yetersiz beslenme skorlarının da arttığı görüldü. Ayrıca diyetle alınan E vitamini düzeyinin azalmasının karın ağrısı semptomlarının şiddetinin artmasıyla ilişkili olabileceği düşünüldü. HD hastalarının genel sağlık durumlarının iyileştirilmesi için beslenme durumlarının sıkı bir şekilde takip edilmesi gerektiği kanısına varıldı. Bu bakımdan hastaların antropometrik ölçümleri, biyokimyasal parametreleri, beslenme durumlarını yansıtan skorlama yöntemleri ve hastaların Gİ semptomları gibi farklı belirteçlerin değerlendirilmesi HD hastalarına uygulanan tedaviye katkı sağlayacaktır.

Belirti ve semptomlarBeslenme durumuBeslenme incelemeleri+6
Ramazan Mert Atan
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Prediyaliz hastalarının depresyon, umutsuzluk durumları ve böbrek nakline bakış açıları

Bu çalışma, prediyaliz hastalarının depresyon ve umutsuzluk durumlarını belirlemek, hastaların böbrek nakline bakış açılarını değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı nitelikte planlandı. Araştırma, Nisan-Eylül 2018 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Nefroloji Bilim Dalı Polikliniğinde yapıldı. 18 yaş ve üzeri, kronik böbrek yetmezliği tanısı alan, hemodiyaliz ve periton diyalizi almıyor olan, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 208 hasta araştırmanın örneklemini oluşturdu. Veriler, 'Hasta Bilgi Formu', 'Beck Umutsuzluk Ölçeği', 'Beck Depresyon Ölçeği' formları kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemi ile elde edildi. Verilerin değerlendirilmesinde, ortalama, standart sapma, medyan, sıklık, oran, student t, ANOVA, Kruskal Wallis, Pearson Ki-Kare, Mann Whitney U, Pearson korelasyon ve Spearman's korelasyon testleri kullanıldı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Çalışmamızdaki hastaların yaş ortalaması 64,29±12,03 olup, %52,9'unun erkek olduğu saptandı. Prediyaliz hastalarının %39,9'unun 2-5 yıldır kronik böbrek hastası, %36,5'inin üçüncü evrede olduğu, %80,8'inin böbrek nakli hakkında bilgi sahibi olmadığı saptandı. Prediyaliz hastalarının, Beck Depresyon Ölçeği puan ortalaması 17,67±11,53 olup, hastaların %67,8'inde depresyon olduğu, Beck Umutsuzluk Ölçeği puan ortalamasının 9,55±3,56 olup, hastalarda orta düzeyde umutsuzluk olduğu saptandı. Hastaların depresyon ve umutsuzluk durumları arasında pozitif yönde orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (r:0,389, p:0,001). Prediyaliz hastalarının ileri yaş, kadın cinsiyet ve hastalığı ile ilgili endişeli olma halinin depresyon durumunu etkilediği ve umutsuzluk durumunun ise ileri yaş, bekar olma durumu ve düşük eğitim düzeyinden olumsuz etkilendiği bulundu (p<0,05). Böbrek nakli ile ilgili olumlu görüş bildiren hastaların umutsuzluk puan ortalamalarının ve depresyon görülme durumunun daha az olduğu saptandı.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği+4
Filiz Malkoç
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek hastalığı tanılı bireylerde sarkopeninin değerlendirilmesi: Kas kitlesi, fiziksel performans ölçümleri ve inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişki

Çalışmamız, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji polikliniğine başvuran hastaların SPPB, TUGT, HANDGRIP, BIA gibi analizler ve SarQol anketi aracılığıyla sarkopeni açısından durumlarının tespiti ayrıca sosyodemografik özellikleri, laboratuvar değerleriyle bu hastalardaki sarkopeni sıklığını, PCO serum düzeyleri ile sarkopeni ilişkisini taramayı amaçlamıştır. Çalışmaya 126 hasta alınmış; bu hastalara gönüllü bilgilendirilmiş rıza formu ile ilgili bilgilendirme yapılmıştır. Hastaların hastane sistemi üzerinden kan ve idrar tetkikleri incelenip, anket ve ölçüm sonuçları ile beraber istatistiksel analizi yapılmıştır. Çalışmamızda KBH tanılı hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla sarkopeni sıklığının arttığı ve KBH evresi ilerledikçe sarkopeni testlerinin istatistiksel anlamlı düzeyde bozulduğu gözlenmiştir. Yaş, cinsiyet, ek hastalık (HT, DM, KAH, HL), VKI, diüretik kullanımı durumları ile sarkopeni sıklığı arasında anlamlı ilişki saptanmış olup alkol kullanımı çalışmamızda negatif yönde korelasyon göstermiştir. Sarkopenik saptanan hastalarda analizde kullanılan SPPB, TUGT, HANDGRIP, SMMI analizleri güçlü pozitif korelasyon göstermiştir. Kullanılan SarQol anketinin toplam skoru sağlıklı kontrol grubunda hem sarkopenik hem de nonsarkopenik KBH grubundan daha yüksek bulunmuştur. Laboratuvar tetkikleri açısından sarkopenik grupta albümin, HGB, D vitamini değerleri kontrol ve nonsarkopenik KBH grubuna göre düşük saptanırken; K, fosfor, PTH daha yüksek değerlerde bulunmuştur. Yine çalışmamız KBH varlığının etkileri yönünden değerlendirildiğinde SPPB, TUGT, HANDGRIP, SarQol değerleri açısından anlamlı bulunmuştur. Protein carbonyl düzeyi ile yaş ve NLO pozitif yönde, lenfosit sayısı negatif yönde korelasyon göstermiştir. Sonuç olarak; sarkopeni oksidatif strese ikincil KBH hasta grubunda sıklığı artan önemli bir önlenebilir sağlık sorunu olup hastalar sarkopeni açısından değerlendirilmelidir. Öngörmede oksidatif stres biyobelirteçlerinden yararlanılabilmekte ve tedavide bu yolaktan yola çıkılarak stratejiler oluşturulabilmektedir.

AnketlerBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+4
Ecem Bilgehan Erden
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakımda sürekli renal replasman tedavisi uygulanan hastalarda Crp/albumin oranının mortalite üzerine etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Böbrek yetmezliği, reanimasyon ünitelerindeki hastalarda sık karşılaşılan bir sorundur. Böbrek fonksiyonlarında azalma ile karakterize olan bu patolojik durumun tedavisi için renal replasman tedavilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada yoğun bakım ünitemizde sürekli renal replasman tedavisi (SRRT) uygulanan hastalardaki Crp/Albümin oranının mortalite üzerine etkisini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Materyal Metod: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği Yoğun Bakım Üniteleri'ne ait dijital arşiv verileri, hastaların doktor anamnezi, laboratuvar sonuçları ve hemşire gözlem formları incelendi. Hastaların demografik özellikleri, yoğun bakıma yatış nedenleri, SRRT sırasında inotrop alıp almadığı incelendi, eğer inotrop alıyorsa hangi ajanı aldığı, SRRT esnasında mekanik ventilasyona ihtiyaç duyup duymadığı incelendi. Hastaların taburculuk ve ex olma durumları değerlendirildi. Hastaların yoğun bakımda ve hastanede toplam yatış süreleri kaydedildi. Hastaların kaç seans SRRT aldıkları, SRRT boyunca kaç ml UF yapıldığı ve kaç saat SRRT aldığı not edildi. Hastalara uygulanan SRRT modalitesi (SVVHD, SVVH, SVVHDF, YSUF) incelendi. SRRT için tercih edilen solüsyonlar incelendi. Hastalara eşllik eden hastalıklar incelendi. Hastalara dört zaman diliminde (yb yatışında, SRRT öncesinde, SRRT sonrası ve taburculuk) Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirilmesi II (APACHE II), GKS, Ardışık Organ Yetersizlik Değerlendirmesi (SOFA), akut böbrek hasarı skorlama sistemleri(RIFLE ve KDIGO), glukoz, üre, kreatinin, albümin, K, Crp/Albümin oranı, Ph, WBC, Hgb, PLT, RDW ve MPV bakıldı. Bulgular: Retrospektif çalışmamıza 2017-2022 yılları arasında toplam 107 hasta dahil edildi ve hastaların %43'ü kadın, %57'si erkekti. Çalışmamızda hastaların ek hastalıkları incelendiğinde %42,1 ile hipertansiyonun (HT) ilk sırada, %31,8 ile diyabetes mellitusun (DM) ikinci sırada olduğu görülmektedir. Ayrıca çalışmamızda olguların yoğun bakıma girişte ortalama APACHE II skoru 22.00±9.00 olarak bulundu. CRRT öncesi 31.00±6.00 olarak bulundu. Çalışmamızda olguların ortalama SOFA skoru hastaneye yatışta 6.00±3.00, CRRT öncesi 10.30±2.10 olarak bulundu. Çalışmamızda YBÜ yatış APACHE II skoru ile mortalite arasında bir ilişki kurulamamıştır. Çalışmamızda hastalarımızın %97,2'si SRRT sırasında mekanik ventilatöre bağlıydı. Hastalarımızın CRRT uygulaması öncesi ve sonrası ölçülen laboratuvar parametrelerini karşılaştırdığımızda üre, kreatinin, CRP ve potasyum değerlerinde anlamlı düzelme olduğunu gördük. Hastalarımızın %82,2'sinin SRRT sırasında inotropik desteğe ihtiyaç duyduğunu bulduk. Çalışmamızda CRP/Albümin düzeyine göre olgularda mortalite görülme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızdaki toplam 107 olgumuzun 101'i mortalite ile sonuçlanmıştır. Çalışmamızda mortaliteye göre hastalarımızın SRRT öncesi-sonrası CRP/Albümin değerleri, istatistiksel anlamda farklılık göstermemektedir. Çalışmamızda ex olan hastalarımızın yoğun bakım yatış ve taburcu takiplerindeki Crp/Albümin değerleri, taburcu olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: SRRT, Hemodiyafiltrasyon, Akut Böbrek Hasarı, Yoğun Bakım

Akut böbrek hasarıAlbüminlerBöbrek hastalıkları+7
Metin Yıldız
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van bölgesindeki diyaliz hastalarında fabry hastalığı sıklığının taranması

VAN BÖLGESİNDEKİ DİYALİZ HASTALARINDA FABRY HASTALIĞI SIKLIĞININ TARANMASI Amaç: Fabry hastalığı alfa galaktozidaz A (alfa GLA) enzim aktivitesindeki eksikliğe bağlı olarak gelişen X-e bağlı lizozomal depo hastalığıdır. Bu çalışmanın amacı Van ili ve ilçelerindeki diyaliz hastalarında Fabry hastalığı sıklığını saptamaktır. Materyal ve metod: Van ili ve ilçelerinde diyaliz tedavisi alan, yaşları 18-86 arasında değişen, toplam 301 kadın ve erkek hasta çalışmaya dâhil edilmiş ve bu hastalarda genetik test kullanılarak Fabry hastalığı taranmıştır. Bulgular: Çalışma kapsamında diyaliz tedavisi alan toplam 301 hastanın yaş ortalaması 52.71±15.51 (18-86 yaş) olarak saptandı. Bu hastaların 156'sı (%51.8) erkek, 145'i (%48.2) kadın hastaydı. Taranan hastaların hiçbirinde Fabry hastalığı saptanmadı. Sonuçlar: Literatürde yapılan çalışmalarda Fabry hastalığının prevelansı düşük olarak saptanmaktadır. Bu tarama çalışmasında Van ili ve ilçelerindeki diyaliz hastalarında Fabry hastalığı tespit edilememiştir. Çalışmanın kısıtlı bir bölgede yapılmış olması bu durumun sebebi olabilir. Anahtar kelimeler: Fabry hastalığı, diyaliz, yetişkin, Van ili, son dönem böbrek hastalığı

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+6
Mahir Coşkun
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipervolemik kronik böbrek yetmezliği hastalarında troponin düzeyleri ve medikal diürez tedavisinin troponin düzeyi üzerine etkileri

Amaç: Kronik böbrek yetmezliği (KBY) hastalarında, troponin değerleri klinik olarak akut koroner sendrom (AKS) dışı durumlarda da yüksek bulunabilmektedir. Son yapılan çalışmalar KBY hastalarında kaynağı ve sebebi ne olursa olsun yüksek troponin değerlerinin miyokard hasarına işaret ettiğini göstermektedir. Kardiyak troponin seviyelerinin artışının en önemli iki sebebi, LVH'a bağlı artan sol ventrikül duvar gerilimine bağlı miyokard hasarı ve kronik hipervolemidir. KBY hipervoleminin en önemli sebeplerinden biridir. Bizim takip ettiğimiz hipervolemik KBY vakalarında troponin yüksekliği olduğuna dair klinik gözlemlerimiz oldu. Troponini yüksek olan bu hastalara çoğu zaman AKS denilerek koroner angiografi önerilmektedir. Yapılan anjiografi işlemleri kontrast nefropatisine yol açarak renal fonksiyon bozukluğunun ağırlaşmasına neden olabilmektedir. Hatta geri dönüşümsüz renal hasar yaparak hastaları rutin hemodiyaliz durumuna getirebilmektedir. KBY hastalarında troponin yüksekliği durumunda hastalık progresyonunu ve prognozunu olumsuz etkileyebilecek invazif koroner anjiografik işlem kararı almadan önce AKS dışı troponin yüksekliği yapan durumların göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bu nedenle planladığımız çalışmada KBY hastalarında troponın I (cTnI) düzeyi ile hipervolemi arasında bir ilişkinin olup olmadığı ve troponın I değeri yüksek saptanan hastalarda medikal diürez ile volüm yükünün azaltılmasının troponin I üzerine etkisini gözlemlemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Yaptığımız çalışmaya Aralık 2019- Mart 2020 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezine KBY tanılı olup hipervolemi nedeniyle başvurup yatışı yapılan 18-90 yaş arasındaki 40 hasta dahil edildi. KBY tanısı hastanın önceki kreatinin değerlerine ve renal USG bulgularına göre; hipervolemi ise klinik bulgular, fizik muayene ve görüntüleme yöntemleri göz önüne alınarak konuldu. Çalışmaya alınan tüm hastaların demografik verilerinin yanısıra detaylı anamnez bilgileri, KBY etiyolojisi, tansiyon, tedavi süresince aldığı çıkardığı takibi, tedavi sürecindeki kilo değişimleri, ekokardiyografi bulguları kaydedildi. Hastaların eGFR değerleri MDRD formülüne göre hesaplandı. Hipervolemiye yönelik yatış esnasında hastalara diüretik tedavisi (i.v furosemid) başlandı. Günlük takip edilen fizik muayene bulgularına göre ya diüretik infüzyon tedavisi yada bölünmüş dozlarda diüretik (i.v furosemid) tedavisi verildi. Tedavi yanıtının değerlendirilmesi açısından fizik muayene, aldığı çıkardığı takibi ve kilo takibi yapıldı. Kardiyolojik açıdan risk taşıyan bu hastalardan yatış esnasında troponin I değeri istendi. Yatıştaki troponin I değerleri yüksek olan hastaların (Akut Koroner Sendromu dışlamak amacıyla) troponin takiplerine devam edildi. Troponin takipleri ile AKS dışlanan hastaların yatış esnasındaki, 24. Saat ve 72. Saat troponin I düzeyleri kaydedildi. Tanı anında belirtilen yaş aralığında olmayanlar, KBY'nin tanı kriterlerini taşımayanlar, ABY hastaları, rutin diyaliz hastaları, gebeler, malignensi hastaları, yatış esnasında veya takipte Akut Koroner Sendrom(AKS) tespit edilen hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: Hasta grubumuzun yaş ortalması 67,97±11,178 saptandı. Çalışmamız 27 kadın( %67,5), 13 erkek (%32,5) hastadan oluşmakta olup, 16 hasta (%40) Evre 3, 14 hasta (%35) Evre 4, 10 hasta (%25) henüz diyalize girmeyen Evre 5 KBY olarak saptandı. KBY etyolojisine yönelik yapılan incelemede, hastaların 16'sının primeri DM (%40), 13'ünün HT (%32,5), 4 hastanın analjezik kullanımına bağlı (%10), 2'sinin glomerülonefrit (%5) ve 5 hastanın diğer sebeplere bağlı idi. Hastaların yatış anındaki troponin I değerleri istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek bulundu (p=0.000). Ayrıca yatış troponin I değerleri yüksek olan hastalarda, troponin değerleri medikal diürez tedavisi süresince farklı zaman noktalarında (yatış, 24. Saat ve 72. Saat) istatistiksel olarak anlamlı bir azalma göstermiştir (p˂ 0.05). Yatış anındaki troponin I değerleri ile kardiyomegali varlığı, plevral efüzyon varlığı, pulmoner arter basıncı (PAB) yüksekliği, kilo değişimi, kilo değişim yüzdesi arasında anlamlı ilişki saptandı (p˂ 0.05). Sonuç: KBY hipervoleminin en önemli sebeplerinden biridir. Bizim takip ettiğimiz hipervolemik KBY vakalarında troponin yüksekliği olduğuna dair klinik gözlemlerimiz oldu. Troponini yüksek olan bu hastalara çoğu zaman AKS denilerek koroner angiografi önerilmektedir. Yapılan anjiografi işlemleri kontrast nefropatisine yol açarak renal fonksiyon bozukluğunun ağırlaşmasına neden olabilmektedir. Hatta geri dönüşümsüz renal hasar yaparak hastaları rutin hemodiyaliz durumuna getirebilmektedir. Kardiyak troponin seviyelerinin artışının en önemli iki sebebi, LVH'a bağlı artan sol ventrikül duvar gerilimine bağlı miyokard hasarı ve kronik hipervolemidir. Çalışmalarda cTnT artışı, sol ventrikül kitlesi ve kardiyovasküler konjesyon ile ilişkili bulunmuştur. Yüksek troponin seviyeleri aynı zamanda mikrovasküler lezyonlar, sessiz plak, rüptür veya subklinik miyokardiyal fibroz ve nekrozdan da kaynaklanabilir. Çalışmamızda KBY hastalarında hipervoleminin AKS dışı troponin düzeylerinde artışa neden olduğunu gösterdik. Medikal diürez tedavisi ile volüm uzaklaştırılan hastaların, yüksek troponin I değerlerinde düşme olduğunu kanıtladık. Troponin yüksekliği ile başvuran KBY hastalarında KBY'nin progresyonunu ve prognozunu olumsuz etkileyecek invazif anjiografik işlem kararı almadan önce volüm durumunun da göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünmekteyiz. Ayrıca çalışmamızda kardiyomegali varlığı, LVH varlığı, plevral efüzyon varlığı, PAB yüksekliği, kilo kaybı değişimi ve kilo değişim yüzdesi ile yatış troponin I yüksekliği arasında anlamlı ilişki saptadık. Bu sonuçlara göre hastada volüm yükü arttıkça troponin değerlerinin yüksek tespit edilme olasılığının artacağını ve akut hipervoleminin uygun tedavisinin kronik hipervoleminin kardiyovasküler risklerinden korunmada önemli bir aşama olduğunu düşünmekteyiz. Bu durumun değerlendirilebilmesi için, daha çok sayıda hasta içeren gruplarla yapılacak yeni çalışmalar konunun açıklığa kavuşmasında yardımcı olacaktır. Sonuç olarak; kronik böbrek yetersizliği olan hastalarda kaynağı ve sebebi ne olursa olsun yüksek troponin değerleri sürekli ve ya subklinik miyokard hasarına işaret etmektedir ve semptom olsun ya da olmasın morbidite ve mortalite artışı ile ilişkilidir.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+3
Ümit Yıldırım
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek nakli hastalarında tüberküloz, sitomegalovirus ve pnömosistis jirovecii profilaksi etkinliğinin değerlendirilmesi

Böbrek nakli hastalarında enfeksiyonlar önemli morbidite nedenleri olup enfeksiyonlarla savaşma stratejisinde profilaktik tedaviler ve aşılamalar önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada 01.10.2001- 01.02.2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'nde yapılan ve Erişkin Nefroloji Bölümünce takip edilen 630 hasta, aldıkları tüberküloz (TB), sitomegalovirus (CMV) ve Pneumocystis Jirovecii pnömonisi (PJP) profilaksileri açısından değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı CMV ve PJP profilaksilerinin etkinliğini araştırmak ve literatürde önerilmesine karşın yan etki profili, direnç riski nedeniyle TB profilaksisi uygulanmayan hastanemizde hastaların TB enfeksiyonu sıklığını, morbidite ve mortalitesini araştırmaktır. Rutin TB profilaksisi kullanılmamasına rağmen 630 hastanın sadece 2'si TB enfeksiyonu geçirmiş olup bu iki hasta takiplerinde başarılı bir şekilde tedavi edilmiştir ve graft kaybı veya mortalite olmamıştır. 3 hasta profilaktik izoniazid (INH) tedavisi almışken bu hastalarda karaciğer fonksiyon testlerinde ılımlı bir bozulma olmuş, ciddi komplikasyon olmamıştır. Hastların %59.1'i CMV profilaksisi almış, bu gruptan %80.1'i profilaktik tedaviyi tamamlayabilmiş, kalan grupta başta sitopeni ve kreatinin artışı nedeniyle valgansiklovir profilaksisi kesilmiştir. Profilaksi alan hasta grubunda almayana göre CMV viremisi (p=0.003), rejeksiyon (p=0.07) ve ölüm (p<0.001) anlamlı derecede az görülmüştür. CMV profilaksisinin 3 aya tamamlanmasının ise mortaliteye bir etkisi yokken, viremi riskini azalttığı görülmüştür. (p=0.030). Hastaların %54,1'1 PJP için profilaktik trimetoprim-sulfametaksazol (TMP-SMX) profilaksisi almış, bunların %66'sı profilaksi tamamlayabilmiş, kalan grupta başta kreatinin artışı ve sitopeni nedeniyle TMP-SMX profilaksisi kesilmiştir. PJP profilaksisi alan hasta grubunda almayana göre PJP enfeksiyonu (p=0.008), rejeksiyon (p= 0.025) ve ölüm (p<0.001) anlamlı derecede az görülmüştür. 3 ay ve 6 ay profilaksi alan hastalar arasında mortalite açısından anlamlı fark saptanmamıştır(p=0.328). Hastalarda CMV ve PJP profilaksisi birlikteliği anlamlı derecede yüksek görülmüştür (p<0.001). Sonuç olarak CMV profilaksisi ve PJP profilaksisinin morbidite, mortaliteye etkisi çalışmamızca desteklenmiştir. PJP profilaksisi 3 ve 6 ay uygulanmış hastalarda mortalite ve rejeksiyon açısından fark görülmemiştir. Kliniğimizde TB profilaksisi uygulanmamasına rağmen sadece 2 hastanın TB bulguları göstermesi TB profilaksisinin sorgulanması gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği+7
Gülsüm Umay Topçu Karadenizli
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda ağız diş sağlığı durumunun değerlendirilmesi

Kronik böbrek hastalığı; çeşitli etiyolojik faktörlere bağlı olarak nefronların ilerleyici ve geri dönüşümsüz hasarı sonucu gelişen, glomerüler filtrasyon hızında azalma ile karakterize böbrek fonksiyonlarındaki kronik bozukluk durumudur. Kronik böbrek hastalığı ya da bu hastalıkta uygulanan tedaviler bireyin ağız ve diş sağlığını olumsuz etkileyebilir. Hastalığın şiddetine, evresine ve süresine bağlı olarak ağız ve diş sağlığı üzerindeki etkileri farklılık göstermektedir. Bu araştırmanın amacı; kronik böbrek hastalığı olan ve olmayan çocukların ağız bakımı ve beslenme alışkanlıklarını, ağız sağlığı durumlarını, ağız kokusu varlığını, tükürük parametrelerini ve kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda ağız sağlığı ile ilgili bazı serum parametrelerini değerlendirmektir. Araştırma, Hacettepe Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır. Araştırmaya Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Nefrolojisi Bilim Dalı'nda takip edilen kronik böbrek hastalığı olan çocuklar ve Hacettepe Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi'ne çeşitli şikayetler ile başvuran sağlıklı çocuklar dahil edilmiştir. Velilerden yazılı onam alındıktan sonra, çocukların ve velilerinin bazı sosyo-demografik özellikleri ve ağız bakımı ve beslenme alışkanlıkları uygulanan anket aracılığı ile öğrenilmiştir. Diş çürüğü ile ilişkili kayıtlar dmft/dmfs, DMFT/DMFS ve ICDAS II indeksleri; diş eti sağlığı ile ilişkili kayıtlar plak indeksi (Pİ), gingival indeks (Gİ), OHİ-debris ve OHİ-calculus kullanılarak oluşturulmuştur. Ağız kokusu ise sülfür monitorizasyonu yöntemi ile değerlendirilmiştir. Buna ek olarak tükürük ile ilişkili parametrelerden uyarılmamış tükürük akış hızı (ml/dk), pH'ı ve tamponlama kapasitesi değerlendirilmiştir. Ayrıca kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda; primer hastalık grubu, renal replasman tedavisi türü, kullanılan ilaç grupları ve serum hemoglobin düzeyi değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan çocuklar 4-20 yaş aralığındadır. Kronik böbrek hastalığı olan 63 çocuğun (35 erkek, 28 kız) ortalama yaşı 13,76±3,97 iken kronik böbrek hastalığı olmayan 72 çocuğun (31 erkek, 41 kız) ortalama yaşı 12,14±2,98'dir. Kronik böbrek hastalığı olan çocukların ortalama dmft, dmfs, DMFT, DMFS indeksleri sırasıyla 1,41±2,43; 3,94±8,17; 1,07±1,93 ve 1,77±3,78'dir. Kronik böbrek hastalığı olmayan çocukların ortalama dmft, dmfs, DMFT, DMFS indeksleri ise sırasıyla 4,16±2,42; 10,03±7,21; 2,23±3,19 ve 4,64±9,13'dür. Buna göre; dmft/dmfs ve DMFT/DMFS indeksi ortalamaları, sağlıklı çocuklarla karşılaştırıldığında kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktür (p<0,05). Kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda en yüksek yüzdede (%30,2) ICDAS-2 skoru, kronik böbrek hastalığı viii olmayan çocuklarda en yüksek yüzdede (%40,3) ICDAS-5 skoru bulunmuştur. Kronik böbrek hastalığı olan ve olmayan çocuklar arasında ICDAS indeksi skorları dağılımı açından istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p<0,05). Kronik böbrek hastalığı olan çocukların ortalama OHİ-debris ve OHİ-calculus değerleri sırasıyla 1,74±1,10 ve 0,41±0,52; kronik böbrek hastalığı olmayan çocukların ise bu değerleri sırasıyla 1,04±0,62 ve 0,09±0,21'dir. Kronik böbrek hastalığı olan çocukların ortalama plak ve gingival indeksleri sırasıyla 1,46±0,64 ve 0,65±0,50 iken; kronik böbrek hastalığı olmayan çocukların ise sırasıyla 1,13±0,50 ve 0,78±0,39'dur. Buna göre OHİ-debris, OHİ-calculus ve plak indeksi ortalamaları kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda istatistiksek olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur(p<0,05). Kronik böbrek hastalığı olan çocukların %36,4'ünde; kronik böbrek hastalığı olmayan çocukların %47,6'sında halitozis görülmüştür. Uyarılmamış tükürüğün akış hızı (ml/dk), pH'ı ve tamponlama kapasitesi ortalamaları kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda sırasıyla 0,43±0,22; 7,89±0,46 ve 5,94±1,11 olup kronik böbrek hastalığı olmayan çocuklarda bu değerler sırasıyla 0,45±0,23; 7,52±0,30 ve 4,77±0,67'dir. Buna göre uyarılmamış tükürük pH'ı ve tamponlama kapasitesi ortalamaları kronik böbrek hastalığı olan çocuklarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur(p<0,05). Sonuç olarak kronik böbrek hastalığı ile ilişkili birçok metabolik ve fizyolojik değişiklik, uygulanan tedaviler, kullanılan ilaçlar; dişlerin gelişimini ve mineralizasyonunu, tükürük yapısını ve kompozisyonunu ve bunlara bağlı olarak dişlerdeki çürük varlığını, diş eti sağlığını ve ağız kokusu durumunu etkilemektedir. Çocuk diş hekimleri, çocuklarda kronik böbrek hastalığında görülebilecek ağız sağlığı problemlerinin farkında olmalıdır. Kronik böbrek hastalığı olan çocuklara ve ailelerine ağız diş sağlığının, ağız bakım alışkanlıklarının ve düzenli diş hekimi kontrollerinin önemi vurgulanmalıdır.

Ağız hastalıklarıAğız kokusuAğız sağlığı+5
Özge Bektaş
Hacettepe University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik böbrek yetersizliği olan çocuk hastalarda kardiyovasküler belirteç olarak suPAR ve SIRT1'in değerlendirilmesi

Kronik Böbrek Hastalığı (KBH); böbrek fonksiyonlarının ilerleyici ve geri dönüşümsüz olarak kaybıyla sonuçlanan böbrek hasarıdır. Kardiyovasküler sistem hastalıkları KBH'da önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Çözünebilir ürokinaz plazminojen aktivatör reseptörü (suPAR) bir inflamasyon biyobelirteci olup azalmış glomerüler filtrasyon hızıyla (GFR) ilişkisi bildirilmiştir. Sirtuin1 (SIRT1) ise oksidatif stres ve inflamasyona yanıtın araçlarındandır. Bu çalışmada, kronik böbrek hastalığı olan ve olmayan çocukların serum suPAR ve SIRT1 düzeylerinin karşılaştırılması; kalp ve damar etkilenmesi olan ve olmayanlar arasında fark olup olmadığının değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal Metod: Bu çalışma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalında KBH tanısı olan toplam 49 hasta ve 20 sağlıklı çocuk olgu ile yapılmıştır. SIRT1 ve suPAR düzeyleri ELİSA yöntemi ile Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalında çalışıldı. Sonuçlar: Çalışmaya dahil edilen 69 (49 hasta/20 kontrol) çocuğun 35'i erkek, 34'ü kızdı. Ortalama yaşları 14,6±5 yıldı. Kronik Böbrek Hastalığına neden olan primer hastalıklar değerlendirildiğinde; en sık neden ürolojik anormallikler (%40.8, n=20) olarak saptandı. Hastaların ortalama serum SIRT1 düzeyleri 8,01±5,03; suPAR düzeyleri 2,50±2,85 olup her iki parametre de kontrol grubu ile benzerdi (p=0.444, p=0.760). KBH tanılı hastaların SIRT1 ve suPAR düzeyleri kız ve erkek cinsiyette, ürolojik ve non-ürolojik nedenli kronik böbrek hastalarında benzerdi (p>0.05). Hastaların serum suPAR ve SIRT1 düzeyleri KBH evrelerine göre değerlendirildiğinde; KBH evresine göre serum suPAR ve SIRT1 düzeyleri arasında anlamlı fark yoktu. Hastalar diyaliz tedavisi alan ve almayanlar olarak gruplandırıldığında; her iki grup ortalama SIRT1, PWV (nabız dalga hızı) ve augmentasyon indeksi (Aix) değerleri benzerken (p>0.05); diyaliz tedavisi alan hastaların ortalama suPAR düzeyi almayanlara göre anlamlı düşük bulundu (p=0.029). Diyaliz tedavisi alan hastalar kontrol grup kıyaslandığında ise SIRT1 düzeyleri benzerken (p>0.05), ortalama suPAR düzeyleri diyaliz tedavisi alan grupta anlamlı düşük bulundu (p= 0.043). Diyaliz tedavisi almayan hastalar ile kontrol grubunun SIRT1 ve suPAR düzeyleri benzerdi (p>0.05). Sonuç olarak; KBH'lı çocuklarda serum suPAR ve SIRT1 düzeyleri kontrol grubu ile benzerdi. Ayrıca, serum suPAR düzeyleri diyaliz tedavisi alan grupta diyaliz almayanlara göre anlamlı olarak düşük olduğu bulundu. Bu konuda daha fazla hasta ve kontrol grubu içeren, ayrıca birden fazla ölçümün yapıldığı çalışmaların yararlı olabileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler; kronik böbrek hastalığı; çocuklar; suPAR; SIRT1

BiyobelirteçlerBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+6
İpek Kaplan Bulut
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek nakilli hastalarda sitomegalovirus (CMV) infeksiyonu sıklığı, risk faktörlerinin değerlendirilmesi, uzun dönem greft ve hasta sağ kalımı üzerine etkisi

Kronik böbrek yetmezliği (KBY), çeşitli hastalıklara bağlı olarak nefronların ilerleyici ve düzelmesi mümkün olmayan kaybı ile karakterize bir sendromdur. KBY'de glomerüler filtrasyon hızı (GFH)'nın 15 ml/dk/1.73 m2 nin altında olması son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) olarak adlandırılır. SDBY'de hastaların yaşamlarını sürdürebilmeleri periton diyalizi, hemodiyaliz ve böbrek naklini içeren renal replasman tedavilerinden biriyle mümkün olur. Böbrek transplantasyonu SDBY'nin en seçkin tedavi yöntemidir. Günümüzde etkin immünsupresif ilaçların kullanıma girmesine rağmen, böbrek nakli, greft fonksiyonunun geri dönüşümsüz kaybı ile sonuçlanabilen pek çok komplikasyonla ilişkilidir. Greft kaybının en sık rastlanan nedenleri ölüm ve kronik rejeksiyondur. Ülkemizde Türk Nefroloji Derneği'nin yayınladığı 2013 yılı diyaliz ve transplantasyon kayıtlarında, infeksiyonların en önemli ölüm nedeni olduğu (%51,4) saptanmıştır. Tüm solid organ nakli alıcılarında en sık görülen viral infeksiyon etkeni sitomegalovirüs (CMV)'dir . Böbrek nakli sonrası; uygulanan immünsupresif ilaçlar, indüksiyon veya rejeksiyon tedavisi için antilenfosit antikorların kullanımı, yaş, eşlik eden hastalıklar ve nötropeni varlığı, CMV infeksiyonu için risk faktörleridir. Renal transplant alıcılarında CMV infeksiyonu/hastalığı akut rejeksiyona, greft disfonksiyonuna, oportünistik infeksiyonlara ve malignitelere neden olabilir. Ayrıca CMV kardiyovasküler hastalık ve kronik greft rejeksiyonu ile ilişkilidir. Günümüzde tüm böbrek nakli alı¬cılarında (negatif CMV serolojisine sahip alıcı ve vericiler dışında) nakilden sonraki en az 3 ay boyunca ve T hücre eksiltici antikor tedavisi sonrasında 6 hafta boyunca CMV infeksiyonu için oral gansik¬lovir veya valgansiklovir ile kemoprofilaksi yapılması önerilmek¬tedir. Bu çalışmada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde böbrek nakli yapılmış hastalarda sitomegalovirüs (CMV) infeksiyonu sıklığı, risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve uzun dönem greft ve hasta sağ kalımı üzerine etkisinin retrospektif olarak araştırılması amaçlanmıştır.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek nakli+7
Orhan Kır
Ege University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Hemodiyaliz sırasında besin tüketiminin diyaliz yeterliliğine ve yorgunluğa etkisinin değerlendirilmesi

Araştırma hemodiyaliz tedavisi uygulanan hastaların hemodiyaliz sırasında besin tüketiminin diyaliz yeterliliğine ve yorgunluğa etkisini belirlemek amacı ile kendi kendine kontrollü randomize klinik araştırma olarak yapıldı. Araştırmanın evrenini bir üniversitesi hastanesi ve özel diyaliz merkezinde tedavi gören 127 hasta, örneklemini ise 32 hasta oluşturdu. Her hasta hem deney hem de kontrol grubu olarak atandı. Bu amaçla randomizasyona göre belirlenen 16 hasta Grup 1 olarak, diğer 16 hasta Grup 2 olarak belirlendi. İlk ay hemodiyaliz seansı başladıktan 1.00-1.30 saat sonra Grup 1'e yemek verildi, Grup 2'ye ise yemek verilmedi. Bir sonraki ay gruplar çapraz olarak değiştirildi. Veriler Kişisel Bilgi Formu, Hemodiyaliz İzlem ve Laboratuvar Bulguları Formu, Piper Yorgunluk Ölçeği kullanılarak toplandı. Verilerin analizinde paired t test, Repeated ANOVA testi ve Bonferroni testi kullanıldı. Bu araştırmada hastaların yaş ortalamasının 53,7±16,8 olduğu, çoğunda ilave kronik hastalığın olduğu, en çok hipertansiyon nedeniyle kronik böbrek yetmezliği geliştiği belirlendi. Hastaların %84,4 ile yorgunluk, %62,5 ile uykusuzluk ve %56,3 ile halsizlik semptomu yaşadıkları saptandı. Araştırmamızda fosfor değerinin diyaliz sırasında besin tüketildiğinde daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). Bu araştırmada diyaliz sırasında besin tüketildiğinde ve tüketilmediğinde URR ve spKt/V değerleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Diyaliz seansının 2. saatinde ölçülen kan basıncı ortalamasının hastalar besin tükettiğinde daha düşük olduğu ve istatistiksel farkın anlamlı olduğu bulundu (p<0,05). Diyaliz sırasında besin tüketildiğinde ve tüketilmediğinde piper yorgunluk ölçeği puan ortalamaları arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Bu araştırmada diyaliz sırasında besin tüketiminin diyaliz yeterliliğini ve yorgunluk düzeyini etkilemediği belirlendi.

BeslenmeBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+3
Esra Köse
Mersin University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Hemodiyaliz hastalarının uyku kaliteleri ve konfor düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Araştırma, hemodiyaliz hastalarının uyku kaliteleri ile konfor düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı ilişki arayıcı tipte gerçekleştirilmiştir. Araştırma, Aralık 2021-Ocak 2022 tarihleri arasında Kayseri il merkezinde bulunan ikisi kamu biri özel merkez olmak üzere üç hemodiyaliz merkezinde tedavi gören 126 böbrek yetmezliği hastası ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri Hasta Tanıtım Formu, Pitssburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ve Hemodiyaliz Konfor Ölçeği (HKÖ) kullanılarak elde edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde güvenirlik analizi, tanımlayıcı istatistikler, bağımsız gruplarda t testi, ANOVA Varyans analizi, Pearson Korelasyon Analizi ve Lineer Regresyon analizi kullanılmıştır.Araştırmada, anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Araştırmaya katılan hemodiyaliz hastalarının %54'ünün kadın, yaş ortalamasının 57.12±13.33 ve %37.3'ünün 55-69 yaş aralığında, %60.3'ünün evli, %34.1'inin okur yazar, %82.5'inin çalışmadığı, %20.6'sının sigara ve %1.6'sının alkol kullandığı, %28'sinin 1-5 yıl arasında böbrek yetmezliği tanısı aldığı, %48.6'sının böbrek yetmezliği dışında kronik hastalık tanısı aldığı saptanmıştır. Araştırmada, hemodiyaliz hastalarının çoğunluğunun bir yıldan fazla süredir hemodiyalize girdiği, tamamının hemodiyaliz seans süresinin 4 saat olduğu, %95.2'sinin haftada 3 kez hemodiyalize girdiği ve %42.1'inin özel merkezde hemodiyalize girdiği, hemodiyalize bağlı en çok yorgun hissetme/enerjide azalma, kas krampları, uykuyu sürdürmede zorlanma, uykuya dalmada zorlanma, kaşıntı, kaygılı hissetme ve üzgün hissetme yaşadıkları saptanmıştır.Araştırmada, hemodiyaliz hastalarının PUKİ'nden ortalama 13.17±3.20 puan ve HKÖ'nden ortalama 31.35±6.26 puan aldıkları, hastaların uyku kalitesinin kötü düzeyde konforunun ise iyi düzeyde olduğu belirlenmiştir. Araştırmada, hemodiyaliz hastalarının PUKİ toplam puanı ile HKÖ toplam puanları arasındaki korelasyon değeri negatif yönde ve düşük düzeyde (r=-0,297; p<0.005) anlamlı olduğu; hemodiyaliz hastalarındaki uyku kalitesindeki düşüşün konfor düzeyini anlamlı bir şekilde azalttığı belirlenmiştir. Araştırmada, hemodiyaliz hastalarının uyku kalitesi değişkeni ile hemodiyaliz tedavisi sürecindeki konfor değişkeni arasında anlamlı bir ilişki olduğu, hastaların uyku kalitesi düzeyi ile hemodiyaliz tedavisi sürecindeki konforun toplam varyansının %10.4'ünü açıkladığı, hemodiyaliz hastalarının kötü uyku kalitesinin hemodiyaliz tedavisi sürecindeki konforu -0.028 kat azalttığı ancak bu etkinin anlamlı olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). Sonuç olarak; hemodiyaliz hastalarındaki uyku kalitesi düzeyi ile hemodiyaliz konfor düzeyi arasında anlamlı ve düşük düzeyde ilişki olduğu belirlenmiştir. Araştırmada, hemodiyaliz hastalarının kötü uyku kalitesinin hemodiyaliz tedavisi sürecindeki konforu azaltıcı bir etki gösterdiği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler : Böbrek Yetmezliği, Hemodiyaliz, Hasta, Konfor, Uyku Kalitesi.

Böbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronikDiyaliz+4
Deniz Büyükbakırcı
Nevşehir Hacı Bektaş Veli University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemodiyaliz hastalarında aterojenik plazma indeksinin (logtrigliserid/HDL) kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisi

Amaç: Dislipidemi ve kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişki genel popülasyonda oldukça iyi bilinmesine rağmen, diyaliz hastalarında kanıtlar tartışmalıdır.Bu çalışmada amacımız, hemodiyaliz hastalarında aterojenik plazma indeksinin [log (TG/HDL-K) oranı] kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisini değerlendirmektir. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Konya Şehir Hastanesi Hemodiyaliz Ünitesi'nde rutin hemodiyalize giren 18 yaş üstü toplam 150 hastada retrospektif çalışma yapıldı. Antihiperlipidemik ajan kullanan hastalar çalışmanın dışında bırakıldı. Hastane otomasyon sistemleri ve hasta dosyaları taranarak veriler elde edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların %57,30'i (n=86) erkek idi. Tüm hastaların yaş ortalaması 51,84±17,48, VKİ ortalaması 24,28 ±4,56 kg/m2, hemodiyaliz süresi ortalaması 56,61 ± 49,62 ay olarak tespit edildi. Hastaların %48,7'si (n=73) sigara kullandığını belirtti. Hastaların %74,7'sinde (n=112) hipertansiyon, %27,3'ünde (n=41) diyabetes mellitus, %13,3'ünde (n=20) koroner arter hastalığı mevcuttu. Kardiyovasküler hastalık görülme oranı %25,3 (n=38) olarak tespit edildi. Hastaların HDL ortalaması 40,16 ± 13,07 mg/dl, TG ortalaması 147,92 ± 75,22 mg/dl, AIP index ortalaması ise 0,17 ± 0,30 olarak belirlendi. Hastaların cinsiyete göre vücut kitle indeksi gruplarının dağılımında istatistiki olarak anlamlı düzeyde fark tespit edildi (p=0,035). Bu fark erkeklerde kilolu (VKİ=≥25,0-29,9 kg/m 2) hasta oranının kadınlara göre daha düşük olmasından kaynaklanmaktaydı. Kadınlarda sigara kullanım oranı erkek hastalara göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi(p<0,001). HDL ve total kolesterol düzeyleri kadın hastalarda erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p=0,012; p=0,025). Hastaların AIP index düzeylerinin VKİ gruplarına göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark bulundu (p=0,046). Bu fark vücut kitle indeksi <18,5 kg/m2 olan hasta grubunda, vücut kitle indeksi ≥30,0 kg/m 2 olan hasta grubuna göre düşük olmasından kaynaklanmaktaydı (p<0,05). Sigara kullanan hastalarda sigara kullanmayan hastalara göre AIP düzeyi istatistiki olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi(p<0,001). Kan lipit parametrelerinden HDL ve trigliserit düzeyi kardiyovasküler hastalık bulunan hastalarda kardiyovasküler hastalık bulunmayan hastalara kıyasla daha yüksek kaydedildi. Fakat istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Çalışmamızda hastalar AIP index düzeylerine göre üç gruba ayrıldı. (AIP <0,11; düşük risk, 0,11-0,21; orta risk, >0,21 yüksek risk) Hastaların 60'ının AIP indeks düzeyi <0,11; 23'ünün AIP index düzeyi 0,11-0,21 aralığında; 67'sinin AIP index düzeyi ise >0,21 olarak kaydedildi. 38 hasta kardiyovasküler hastalık geçirmiş olarak tespit edildi ve bunların 17'i AIP indeksine göre düşük riskli grupta, 4'ü orta riskli grupta ve 17'ü yüksek riskli gruptaydı. Yani AIP indeksine göre kardiyovasküler hastalık geçirmiş olan hemodiyaliz hastaları U şeklinde bir dağılım göstermekteydi. Fakat bu istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: AIP, kardiyovasküler hastalıkların göstergesi olabilecek basit, tekrarlanabilir ve düşük maliyetli bir parametre olmasına karşın HD hastalarında bu biyobelirtecin kullanılabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu nedenle, gelecekteki çalışmaların HD hastalarına özgü risk faktörlerini belirlemeye odaklanması ve bu hastalarda kötü sonuçlardan sorumlu olan altta yatan mekanizmaları deşifre etmesi hayati önem taşımaktadır.

Aterojenite indeksiBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+7
Abdullah Kıllıbaş
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass altında opere edilen hastalarda akut böbrek hasarının erken dönemde belirlenmesinde idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin'in değeri

Akut böbrek hasarı (AKI) kardiyopulmoner bypass cerrahisi sonrası sık görülür ve prognozu kötüdür. Tanıda gecikilmesi morbidite ve mortaliteyi artırır. AKI tanısı, art arda yapılan kreatinin ölçümlerinde önemli yükselme ile konulur. Serum kreatinin ölçümleri, böbrek fonksiyon bozukluğunun erken döneminde güvenilir değildir. Zamanında önlem alınarak AKI? nın ilerlemesinin engellenmesi ancak etkili belirteçler sayesinde ?erken tanı? konulmasıyla mümkün olur. Nötrofil jelatinaz ilişkili Lipokalin (Neutrophil gelatinase-associated lipocalin =NGAL) AKI tanısında güçlü bir belirteçtir. NGAL normalde düşük konsantrasyonlarda salınırken epitel hücresi hasarında salınımı önemli ölçüde artar. İdrar NGAL düzeyi, AKI tanısının konulmasında mükemmel bir değere sahiptir. Bu çalışmanın amacı; kardiyopulmoner bypass sonrası gelişen böbrek hasarının saptanmasında ve şiddetinin derecelendirilmesinde serum kreatinin düzeyine kıyasla idrar NGAL düzeylerinin önemini göstermek ve böbrek hasarı tanısında uygun cutoff değerlerini saptamaktır.

BöbrekBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-akut+4
Muhammed Bayram
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

A-V fistülü olan hastaların klinik takiplerinin değerlendirilmesi

Materyal ve Yöntem: Araştırmanın örneklemi İstanbul Şişli FNH'de böbrek nakli öncesi diyalize girmek için A-V fistül açılan, nakil sonrası sonrası fistülleri çalışan hastalar oluşturmaktadır. Yürütülen çalışmaya 22-65 yaş arası (ortalama=41,29±10,63 yıl) böbrek nakli yapılmış olan 100 kişi katılmıştır. Verilerin analizi için sosyal bilimlerde sıkça kullanılan SPSS.21 paket programı kullanılmıştır. Araştırmada yer alan sosyodemografik bilgiler için frekans ve betimleyici istatistik yöntemleri kullanılmıştır. Kategorik değişkenler içi farklılığı bulmak için ki-kare homojenlik ve kategorik değişkenler arası farklılığın tespiti için ki-kare bağımsızlık analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Analizler sonucunda fistüllerin böbrek nakli sonrasında için yaşadıkları problemler arası farklılık görülmüştür. Kadın hastalar daha çok fistülün görüntüsünden rahatsız oldukları için kapatılmasını istemişlerdir. Fistül takılan hasta grubunda 22-40 yaş arası ve düşük eğitim seviyesi için günlük aktiviteleri daha çok etkilediği görülmüştür. Nakil sonrası fistülünün kapatılmasını en çok isteyen hastalar 22-40 yaş arası hastalar ve fistülü sol kolunda bulunan hastalardır. Fistülü sol kolunda bulunan bireylerin daha çok kalp problemi yaşadıkları görülmüştür. BUN ve KREATİN değerlerinin fistülün kapatılmasını isteme veya istememe durumunda istatistiksel fark bulunmamıştır. Sonuç: Elde edilen bulgular %95 güven aralığında ve p=0,05 anlamlılık düzeyinde incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Diyaliz, Hemodiyaliz, Fistül, Böbrek Nakli, Hasta

Arteriovenöz fistülBöbrekBöbrek fonksiyon testleri+6
Rukiye Erdoğan
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Böbrek hasarı oluşturulan ratlarda resveratrol desteğinin üremik toksinler ve inflamasyon üzerine etkisi

Kronik böbrek hastalığı, prevalansı hızla artan ve yüksek maliyeti olan küresel bir sağlık sorunudur. Böbrek fonksiyonunun bozulması sonucunda üremik toksinlerin vücuttan idrarla uzaklaştırılamaması, oksidatif stresin ve inflamatuvar belirteçlerin artmasına neden olarak böbrek dokusuna hasar vermektedir. Resveratrol desteğinin kullanılmasının, inflamatuvar mediyatörlerin düzeyini düşürerek böbrek sağlığının korunmasına katkı sağladığı belirtilmektedir. Bu nedenle bu araştırmada deneysel olarak adenin ile böbrek hasarı oluşturulan ratlarda resveratrol desteğinin böbrek fonksiyonu, inflamasyon ve histopatolojik bulgular üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmada, vücut ağırlığı 200- 250 g arasında değişen, sekiz haftalık olan ve rastgele seçilen 10 adet rattan oluşan üç farklı grup bulunmaktadır. Birinci grup negatif kontrol grubu, ikinci grup böbrek hasarı oluşturulan üremik kontrol grubu ve üçüncü grup üremi oluşturulup resveratrol desteği uygulanan gruptur. Böbrek hasarı oral gavaj yöntemi ile dört hafta süresince 200 mg/kg adenin uygulaması ile oluşturulmuştur. Resveratrol desteği ise böbrek hasarı oluşturulduktan sonraki sekiz hafta süresince oral gavaj yöntemi ile 20 mg/kg düzeyinde yapılmıştır. Ratlardan adenin uygulaması bittiğinde ve çalışmanın sonunda kan ve idrar örnekleri, çalışmanın sonunda böbrek dokusu örneği alınmıştır. Vücut ağırlığı, yem tüketimi ve idrar miktarı gibi genel parametrelerle birlikte böbrek fonksiyonu göstergesi olarak serum üre, kreatinin, İS, p-kresol ve GFH düzeyleri; inflamasyon göstergesi olarak serumda CRP düzeyi, böbrek dokusunda IL-6 ve TNF-α gen ekspresyon düzeyleri; histopatolojik bulgular olarak hyalin kast, fibrosis, ürik asit kristalleri varlığı, epiteliyal vakuolizasyon, epiteliyal nekroz ve inflamatuvar hücre varlığı değerlendirilmiştir. Sonuç olarak böbrek yetmezliğinde bağ doku oluşumu gözlendikten sonra uygulanan resveratrol desteğinin vücut ağırlığı, yem tüketimi, idrar miktarı, böbrek fonksiyon parametreleri, inflamatuvar parametreler ve histopatolojik değişiklikler üzerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde iyileştirici etkisinin bulunmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Bu bağlamda resveratrol desteğinin farklı KBH evrelerinde, böbrek hasarı oluşmadan veya hasar oluşma sürecinde uygulanmasıyla etkin uygulama zamanının ve farklı düzeylerde uygulanmasıyla optimal düzeyinin belirlenebileceği çalışmaların planlanması gerekmekte olup bu sonuçlar doğrultusunda resveratrolün KBH üzerindeki etkisinin netleşeceği düşünülmektedir.

AdeninBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+7
Sümeyye Kemaneci
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Böbrek transplantasyonu yapılan hastaların öz yönetim düzeyleri ve ilişkili faktörlerin incelenmesi

Bu çalışmada böbrek transplantasyonu yapılan hastaların öz yönetim düzeyleri ve ilişkili faktörlerin incelenmesi amacıyla yapıldı. Mayıs 2023-Temmuz 2023 tarihleri arasında İstanbul Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi Nefroloji polikliniğine kontrole gelen 108 hasta oluşturdu. Araştırmanın verileri "Hasta Tanıtıcı Formu", "Böbrek Nakli Alıcılarında Öz Yönetim Ölçeği" (BNAÖYÖ) ile toplandı. Veriler SPSS (Statistical Package Program for Social Science) 27.0 programı kullanılarak analiz edildi. Değişkenlerin grup ortalamalarındaki farklılıkları görebilmek için 2 gruplu değişkenlerde bağımsız örneklem t-test analizi uygulandı. Parametrik testler için yeterli gözlem sayısı olmadığında 2 gruplu değişkenlerde non-parametrik Mann Whitney-U test analizi, 3 ve daha fazla gruplu değişkenlerde ise non-parametrik Kruskal Wallis-H analizi uygulandı. Ölçeğin tanımlayıcı özellikler ile arasındaki ilişkinin yönünü ve gücünü tespit edebilmek için pearson korelasyon ve non-parametrik spearman korelasyon analizleri uygulandı. Hastaların BNAÖYÖ toplam puan ortalaması 32,27±6,79 olarak tespit edildi. Ölçeğin alt boyutlarından Normal Olmayan Durumları Erken Dönemde Fark Etme ve Bunlarla Baş Etme Faktörü'nün en yüksek (14,03±3,92), Kendi Kendine İzleme Faktörü'nün ise düşük (5,62±2,19) olduğu belirlendi. Cinsiyet, eğitim durumu, çalışma durumu, alkol tüketimi ile BNAÖYÖ toplam puan ortalaması ve tüm alt boyutlarının puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği görüldü (p>0,05). Medeni durum ve birlikte yaşanılan kişi ile BNAÖYÖ toplam puan ortalaması ve Normal Olmayan Durumları Erken Dönemde Fark Etme ve Bunlarla Baş Etme Faktörü alt boyut puan ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu belirlendi (p<0,05). Hastaların nakil sonrası süreçte %87,0 (n=94)'isinin eğitim aldığı; % 35,1 (n=33)'inin eğitimi hekim ve hemşirelerden aldığı belirlendi. BNAÖYÖ, normal olmayan durumları erken dönemde fark etme ve bunlarla baş etme, günlük yaşamda öz bakım davranışları ve stresle baş etme faktörleri ile yaş, böbrek nakli yapılan yaş, böbrek nakli üzerinden geçen süre arasında negatif yönlü ve zayıf seviyede anlamlı bir ilişki olduğu belirlendi. Hastaların BNAÖYÖ toplam puan ortalamalarının yüksek olduğu, bu noktada nakil sonrası süreçte hastalara verilen eğitimin rolü olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Böbrek, Hasta, Öz Yönetim, Transplantasyon

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği+2
Elif Üzmez
Maltepe University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son dönem böbrek yetmezliği nedeni ile periton diyalizi alan hasta grubunda hipertansif retinopati ile plazma BNP düzeylerinin ilişkisi

AMAÇ: SDBY nedeni ile periton diyalizi alan hasta grubunda hipertansif retinopati ile plazma BNP düzeylerinin ilişkisini araştırmak. GEREÇ ve YÖNTEM: SDBY nedeni ile PD uygulanan 29 hasta ve kontrol grubu olan 29 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, diyalize girdikleri süre, KBY süresi, sistolik ve diyastolik kan basınçları, idrar miktarı kaydedildi. Tüm hastaların görme keskinliği, göz içi basınç değerleri ve fundus muayeneleri yapıldı. Fundus muayenesinde Keith, Wagener and Barker sınıflamasına göre hipertansif retinopati değerlendirildi. Ek olarak kan örneklerinde NT-proBNP düzeyleri değerlendirildi. NT-proBNP düzeyleri İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Biyokimya Laboratuvarında İmmulite 2000 hormon analizör cihazında çalışıldı. Yöntem olarak, immunoassey yöntemlerden olan kemiluminesans kullanıldı. BULGULAR: Ortalama yaşları 53±15,7 olan SDBY nedeni ile PD alan 29 hasta değerlendirildi. Ortalama 5 yıl (3-20 yıl) süre ile KBY tanısıyla takip edilen hastalar ortalama 4 yıldır (7 ay-14 yıl) KBY nedeni ile PD tedavisi görmekteydiler. Ortalama idrar miktarı 400cc ( 0-1500cc) idi. Ayrıca hasta grubunda ortalama sistolik kan basıncı 140±24 mmHg ve diyastolik kan basıncı 80±13 mmHg olarak değerlendirildi. Hasta ve kontrol gurubu arasında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı fark yoktu. BNP düzeyleri bakımından hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edildi. Kontrol gurubunda ortalama plazma NT-proBNP düzeyi 42,80(20-468) pg/ml iken periton diyalizi hastalarında 5921(300-35000) pg/ml olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen 29 periton diyalizi hastasının 58 gözü hipertansif retinopati açısından 3 gruba ayrıldı. 1.Grup, hipertansif retinopatisi olmayan; 2.Grup, grade I hipertansif retinopatisi olan; 3.Grup, grade II hipertansif retinopatisi olan hastalardan oluşmakta idi. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, KBY süresi, idrar miktarı ve sistolik kan basınçları bakımından anlamlı fark tespit edilmedi. Grup 1 ,2 ve 3?de sırası ile diyaliz süresi 6±4 yıl, 5±4 yıl, 3±2 yıl idi. Grup1?de diyaliz süresi en uzun iken grup 3?de diyaliz süresi en kısa tespit edildi. Diyaliz süresi bakımından grup 1 ile 3 ve grup 2 ile 3 arasında anlamlı fark vardı. Grupların diyastolik kan basınçları ise sırası ile 76±11 mmHg , 77±11 mmHg , 90±14 mmHg idi. Diyastolik kan basınçları bakımından grup 2 ve 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark belirlendi. Grup 1,2 ve 3?de ortalama NT-proBNP değerleri sırası ile 1854, 2775, 10565 pg/ml idi. Grup 1?de BNP değeri en düşük iken grup 3?de en yüksek değer tespit edildi. BNP değerleri bakımından gruplar arası istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. SONUÇ: SDBY hastalarında artmış volüm yükü nedeni ile ortaya çıkan hipertansiyon ile hipertansiyona sekonder gelişen sol ventrikül hipertrofisi ve azalmış renal NP klirensi plazma BNP düzeylerinde artış ile sonuçlanmaktadır. SDBY nedeni ile periton diyalizi alan hastalarda serum NT-proBNP düzeylerinin kontrol grubuna kıyasla anlamlı oranda yüksek tespit ettik. Bu sonuç daha önceki çalışmalarla uyumlu olarak, KBY bulunan diyaliz hastalarında görülen serum BNP düzeyi artışını desteklemektedir. SDBY hastalarında KKY morbidite ve mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Prevalansının hipertansif retinopati ile korele olduğu düşünülürse, bu hasta grubunda fundoskopik muayenenin erken dönemde, HT?un derecesi ve end organ hasarını belirlemede büyük önem taşıdığı anlaşılmaktadır. Ayrıca non-invaziv bir yöntem olan serum BNP düzeyi ölçümünün kardiyorenal hastalıkların değerlendirilmesinde yeni bir bakış açısı kazandıracağı, tanısal değerine ilişkin daha detaylı çalışmalarla klinik tanı koymada yararlı bilgi sağlayacağı kanısındayız.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiDiyaliz+4
Tuğba Kandi
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik olmayan kronik böbrek hastalarında serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik kan basıncı değişkenliği arasındaki ilişki

Amaç: Hipertansif hastalarda kan basıncı değişkenliğinin kan basıncı düzeyinden bağımsız olarak hedef organ hasarı ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Hiperüriseminin, hipertansiyon gelişiminde bağımsız bir risk faktörü olduğu bilinmekle birlikte kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi henüz netleştirilememiştir. Bu nedenle kronik böbrek hastalarında ürik asit düzeyinin kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi incelenmiştir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 07.07.2021-482) alındıktan sonra başlandı. Çalışmaya evre 2- 4 kronik böbrek hastalığı olan 90 hasta dahil edildi. Serum ürik asit düzeyi kolorimetrik yöntemle ölçüldü. Hastalara AKBÖ cihazı takılarak 24 saat boyunca gündüz 15 dakika, gece 30 dakika aralıklarla kan basıncı ölçümleri alındı. 24 saatlik kan basıncı ölçümlerinden matematiksel ölçümlerle kan basıncı değişkenliğini gösteren ortalama gerçek değişkenlik (ARV) (sistolik, diyastolik ve ortalama arter basıncı) değeri elde edildi. Serum ürik asit düzeyi ile ARV arasındaki korelasyon değerlendirildi. Bulgular: Serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik diyastolik ARV ve 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV değerleri arasında pozitif yönlü bir korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,012, p= 0,041, p= 0,044). Kronik böbrek hastalığı evrelerine göre serum ürik asit düzeyi ile kan basıncı değişkenliği arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Yaş ile 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV, gece ortalama arter basıncı ARV ve gece sistolik ARV değerleri arasında pozitif yönlü bir korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,030, p= 0,001, p= 0,003). 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik gece ortalama arter basıncı ARV ve gece sistolik ARV değerleri ile vücut kitle indeksi arasında pozitif yönde korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,032, p= 0,045, p= 0,014). Hipertansiyon süresi ile tüm ARV değerleri arasında pozitif yönlü korelasyon saptandı (p< 0,001). Sonuç: Serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik diyastolik ARV ve 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV değerleri arasında pozitif bir korelasyon saptandı. VI Bu sonuçlar eşliğinde, ürik asit yüksekliğinin kronik böbrek hastalığı olanlarda kan basıncı değişkenliğinde bir artışa katkıda bulunabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, Kan Basıncı Değişkenliği, Kronik Böbrek Hastalığı, Serum Ürik Asit

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+3
Yasemin Karakurt Gödek
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda koku testi sonuçları ve mukosiliyer aktivitenin böbrek fonksiyonları ile korelasyonu

ÖZET Amaç: Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda koku fonksiyonlarının bozulduğu gösterilmiştir. Bu hastalarda üremiye bağlı oluşan koku bozukluğunun hem periferik koku sistemi hem de santral koku yolaklarının etkilenmesine bağlı oluştuğu düşünülmektedir. Aynı zamanda, kronik böbrek yetmezliği (KBY) olan hastalarda meydana gelen üreminin, ekzokrin glandüler yapılarda dejenerasyona bağlı vücut sekresyonlarında azalma olduğu gösterilmiştir. Bütün bu veriler ışığında KBY hastalarında oluşan koku fonksiyon bozukluğunun önemli bir kompozeninim de nazal mukustaki değişiklikler olduğunu düşünmekteyiz. Çalışmamızda, kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda koku fonksiyonlarını ve nazal mukosiliyer aktiviteyi ayrı ayrı inceleyerek bunlardaki bozulma ile KBY derecesi arasındaki korelasyonu değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim Araştırma Hastanesi Nefroloji Kliniğinde 01.08.2016-20.12.2016 tarihlerinde takipli herhangi bir nazal patolojisi olmayan, sigara kullanmayan, koku bozukluğu yapması muhtemel sistemik rahatsızlığı olmayan 35 diyaliz, 35 pre-diyaliz (orta-ileri evre KBY) hastası ve bilinen rinolojik ve sistemik hastalığı olmayan 35 kişilik kontrol gurubundan oluşan gönüllülere; koku testi (Sniffin' Sticks®) ve nazal mukosiliyer klirens süreleri ölçümü yapıldı. Koku testi; üç modülden oluşmaktadır ve her bir modül için geçerli kabul edilen bir skor mevcuttur. Bu modüller; eşik, ayırt etme ve tanımlama testlerinden oluşmaktadır. Bu skorlar hastanın koku fonksiyonunu göstermektedir. Nazal mukosiliyer klirens süresinin ölçümü; sakkarinin nazal pasajda alt konka inferioruna yerleştirilmesiyle, damakta tadın alınması arasındaki süre hesaplanarak yapılmaktadır. Bulgular: Diyaliz gurubu ve pre-diyaliz gurubu hastaların kontrol gurubu hastalara göre koku fonksiyon bozukluğu olduğu istatistiksel olarak doğrulanmıştır. Aynı zamanda, bu iki gurubun nazal mukosiliyer klirens sürelerinin de uzamış olduğu gösterilmiştir. Ancak, diyaliz gurubu ile pre-diyaliz gurubu arasında yapılan koku testi toplam skorlarında istatistiki bir fark görülmemiştir. Koku testlerindeki değişikliklerle nazal mukosiliyer klirens sürelerinde saptanan uzamaların aralarında da istatistiki olarak anlamlı bir korelasyon mevcuttur. Sonuçlar: Diyaliz ve pre-diyaliz guruplarında koku fonksiyonları azalmış ve nazal mukosiliyer klirens süresi uzamıştır. Ancak, diyaliz gurubunun pre-diyaliz gurubuna göre koku ayırt etme ve tanıma değerlerinin düzelme eğiliminde olması bu parametrelerdeki bozulmaların KBY'de geri döndürülebilir olduğuna işaret etmektedir. Koku bozukluğu ile nazal mukosiliyer klirens arasında korelasyon olması, diyaliz hastalarında ayırt etme ve tanıma skorlarının normal iken eşik skorlarının normale dönmemesi koku fonksiyon bozukluğunun önemli bir nedeninin nazal mukusun miktarı ve fizikokimyasal özelliklerindeki değişiklikler olabileceğini düşündürmektedir.

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+4
Sinan Aksoy
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ortotopik kalp transplantasyonu sonrası ileri evre kronik böbrek hastalığı

Kronik böbrek hastalığı(KBH), ortotopik kalp transplantasyonu sonrası multifaktoriyel risk etkenlerine bağlı gelişen bir komplikasyondur. İmmünsüpresif ilaçların dışındaki böbrek fonksiyonlarını etkileyen diğer faktörler yeterli ölçüde tarif edilmemiştir. Bu çalışmada, ortotopik kalp transplantasyonu sonrası ileri evre kronik böbrek hastalığı insidansı ve bununla ilişkili risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır.Kalp yetersizliği nedeniyle 1998-2010 yılları arasında ortotopik kalp nakli yapılan, birbirini takip eden 844 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışma, bu hasta grubunda pre-transplantasyon hesaplanmış glomerüler filtrasyon hızı 30 üzeri olan ve beş yıllık takip dataları olan 680 hasta üzerinde yapıldı. Böbrek fonksiyonları Chronic Kidney Disease Epidemiology Collaboration (CKD-EPI) formülü ile hesaplanan glomerüler filtrasyon hızı(eGFR - mL/min/1.73m2) değerlendirilerek ölçüldü. Hastalar pre-transplantasyon glomerüler filtrasyon hızı değerlerine göre: normal (>60 mL/min/1.73m2) ve orta dereceli KBH (30-60 mL/min/1.73m2) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İleri evre kronik böbrek hastalığı ortotopik kalp transplantasyonu sonrası hesaplanan glomerüler filtrasyon hızının, post-transplantasyon iki ay ile beş yıl arasındaki dönemde 30 mL/min/1.73m2 altına düşmesi olarak tanımlandı. İstatistiksel analizler için standart Kaplan-Meier, çok değişkenli Cox orantılı-risk testleri kullanıldı.Hastaların ortalama yaşı, 51.9±13.2, %23.3'ü kadın ve %14.2'si Siyahi Amerikalı idi. Normal ve orta dereceli KBH hasta gruplarının ameliyat öncesi hesaplanan glomerüler filtrasyon hızı sırasıyla 86.3±19.7 ve 45.6±8.5; beş yıllık ileri evre KBH insidansları sırasıyla %7.69 ve %15.27 idi. Orta dereceli KBH hastalarında tüm takip süresi boyunca insidans daha yüksek bulundu. Orta dereceli KBH hasta grubunda; yaş, CMV enfeksiyonu, diyabet, pre-transplantasyon LVEF ve Hepatit C ileri evre KBH gelişmesi için anlamlı prediktörler olduğu bulundu. Risk faktörlerine göre ayarlanan çok değişkenli analiz orta dereceli KBH hasta grubunda olmanın uzun-dönem mortalite için bağımsız etken olduğunu gösterdi (HAZARD RASYOSU: 2.92, p<0.001).Ortotopik kalp transplantasyonu sonrası beş yıllık takip döneminde ileri evre KBH insidansı kayda değerdir. Pre-transplantasyon dönemindeki orta dereceli KBH'nin transplantasyon sonrası ileri evre KBH gelişmesi sebeplerinden biri olmakla beraber aynı zamanda uzun?dönem mortaliteyi etkileyen bağımsız bir faktördür. Böbrek fonksiyonuna immünsüpresif tedavi rejiminin etkisi göz önüne alınarak, ileri evre KBH gelişme riski taşıyan olgular titiz bir şekilde takip edilmeli ve olası bir durumda erken müdahale uygulanmalıdır

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+5
Halit Yerebakan
Yeditepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otolog hematopoetik kök hücre transplantasyonu yapılan hastalarda renal yetmezlik ile melfelan toksititesi arasındaki ilişkinin retrospektif olarak incelenmesi

Otolog hematopoetik kök hücre nakli (OHKHN), 65 yaş altı multipl myelom (MM) tanılı hastalar ve relaps/refrakter lenfoma tanılı hastalarda uygulanan standart tedavi yöntemlerinin başında gelmektedir. Özellikle MM tanılı hastalarda hastalığın önemli bir komorbiditesi olan renal yetmezlik, tedavi seçimlerini önemli ölçüde etkilemektedir. 107 MM, 31 lenfoma tanılı toplam 138 hastadan oluşan bu çalışmanın amacı, renal yetmezliği olup OHKHN planlanan hastalardaki nakil hazırlık rejiminde kullanılan melfelan kemoterapisinin bu hasta grubu üzerindeki etkinliğini ve yan etki profilini retrospektif olarak ortaya koymaktır. Çalışmaya Ocak 2010-Ocak 2019 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kemik İliği Nakil Ünitesinde OHKHN uygulanan 18 yaşından büyük 138 hasta dahil edildi. Hastaların dosyaları, kemik iliği nakil epikrizleri ve hastane bilgi işlem sistemi kullanılarak retrospektif olarak tarandı. Hastaların primer tanıları, nakil öncesinde alınan tedaviler, renal fonksiyonları, kök hücre toplama rejimleri, nakil hazırlık rejimleri, nakil sırasında gelişen komplikasyonlar, engrafman süreleri, nüks durumları ve toplam yaşam süreleri incelendi. Hastalar GFR düzeyine göre iki gruba ayrıldı (GFR<60, GFR≥ 60). Her iki grupta da erkek cinsiyet ağırlıktayken düşük GFR'li grupta medyan yaş 58, normal GFR düzeyine sahip olan grupta medyan yaş 55 olarak saptandı. Toplam 138 hastanın 107'si MM, 31'i lenfoma tanılı olup, primer tanıya göre iki GFR düzeyi arasında fark saptanmadı. MM tanılı hastalarda lenalidomid kullanımı düşük GFR grubunda daha yüksek oranda saptandı (p:0,041). Kök hücre toplama rejimi açısından iki grup arasında fark saptanmazken melfelan 140mg/m2 dozunun düşük GFR'li grupta nakil hazırlık rejimi olarak daha fazla tercih edildiği saptandı (p<0,001). MM tanılı hastalar arasında melfelan kemoterapisinin yan etkileri değerlendirildiğinde mukozit görülme sıklığı ve şiddeti düşük GFR'ye sahip hasta grubunda daha yüksek oranda saptandı (p:0,016). Medyan nötrofil ve trombosit>20.000/mm3 engrafman süreleri arasında iki grup arasında fark saptanmazken, trombosit>50.000/mm3 engrafman süresi düşük GFR'ye sahip grupta daha uzun olarak saptandı. Nakil hazırlığında kullanılan melfelan dozuna göre yapılan karşılaştırma sonucunda her iki grup arasında yan etki, hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım açısından fark saptanmadı. MM tanılı hastalar arasında GFR düzeyine göre yapılan yaşam analizlerinde hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım açısından iki grup arasında fark saptanmadı. Sonuç olarak melfelan kemoterapisi renal yetmezliği olan hastalarda OHKHN için güvenle kullanılabilecek etkin bir tedavi rejimidir. Melfelan 140mg/m2 ve 200mg/m2 dozları arasında yan etki ve yaşam süreleri açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: Otolog hematopoetik kök hücre nakli, melfelan, renal yetmezlik, multipl myelom.

Böbrek yetmezliğiHematopoetik kök hücre transplantasyonuKök hücre taransplantasyonu+4
Fazıl Çağrı Hunutlu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Diyaliz hastalarının aile işlevselliğinin incelenmesi

Bu araştırmanın amacı sosyal hizmet uzmanlarının psikolojik dayanıklılıklarının ikincil Aileye atfedilen kavramlar toplumdan topluma farklılık göstermektedir. Bireyler herhangi bir krizle karşılaştıklarında, bu krizlerin çözümlenmesinde en önemli sosyal destek kaynağı aileleridir. Ailede ortaya çıkan krizler nedeniyle aile üyeleri işlevlerini yerine getirmekte zorluk çekebilir ya da işlevlerini yerine getiremez. Ailede işlevlerin biri ya da birkaçında sorun çıkması halinde, aile bu durumdan olumsuz etkilenebilir. Ailenin bir üyesinde ortaya çıkan herhangi bir kronik hastalık durumunda da aile krize sürüklenebilir. Hastalığın tanısı, tedavi süreci, hastalığa uyum sürecinin zor olması, hastalığı kabullenmeme, ailede süregelen alışkanlıkların hastalığın ortaya çıkmasıyla birlikte farklılaşması ve bununla birlikte ailede rollerin değişmesi kronik hastalıklar sürecinde yaşanan krizlerdir. Kronik hastalıkla birlikte meydana gelen bu krizler neticesinde olumsuzlukları en aza indirgemek adına kronik hastalığa sahip bireyleri, tek başına değil de bütüncül ve sistemik bakış açısıyla değerlendirmek daha doğru olacaktır. Bu araştırmada kronik böbrek yetmezliğine sahip olup, diyalize girmek zorunda olan, hastalığından dolayı zamanının belli bir kısmını diyalizde geçiren diyaliz hastalarının aile işlevsellikleri bazı değişkenlere göre incelenecektir. Araştırmanın çalışma grubunu Ankara'da bulunan iki özel diyaliz merkezi ve bir üniversite hastanesinin diyaliz bölümünde tedavi olan 200 hasta oluşturmaktadır. Araştırmada kişisel bilgi formu ve aile değerlendirme ölçeği (ADÖ) veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Araştırmanın bulgularına göre; hastaların; medeni durum, çocuk sayısı, ekonomik durumu, çalışma durumları, eğitim durumu, aile üyelerinde başka bir kronik hastalığı olan bireyin bulunup bulunmadığı ile ilgili değişkenler aile işlevselliğini farklılaştırmaktadır. Anahtar Kelimeler: Aile, aile işlevi, diyaliz, kronik böbrek yetmezliği, tıbbi sosyal hizmet

AileAile işlevleriBöbrek hastalıkları+4
Elvan Yavuz
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nakil öncesi kardiyovasküler hastalık varlığının böbrek nakli sonrası greft ve hasta sağkalım sonuçları üzerine etkisinin retrospektif analizi

Bu retrospektif çalışmada Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Ocak 2006 – Mayıs 2019 tarihleri arasında böbrek transplantasyonu yapılan 599 hastada, böbrek nakli sonrası kardiyovasküler olay gelişen hastaların özellikleri ve risk faktörleri araştırıldı. Nakil sonrası kardiyovasküler olay varlığının greft ve hasta sağkalımı üzerine olan etkileri incelendi. Serimizde nakil sonrası kardiyovasküler olay sıklığı %14.69 idi. Çalışmamız Çalışmamız serebrovasküler olay ilişkili hemipleji varlığının, nakil öncesi yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) düzeyinin, nakil sonrası dislipideminin, kalp kapak hastalığı varlığının, nakil sonrası hipertansiyonun ve Pre-operatif dönemle karşılaştırıldığında 1. yıl ürik asit düzeylerinin yüksekliğinin, kardiyovasküler olay gelişimi için bağımsız risk faktörleri olduğunu belirledi. Enterik kaplı mycophenolate sodium (EC-MPS) + takrolimus (Tac) + prednizolon (P) immünsüpresif rejim kullanımı, kardiyovasküler riski azalttı. Transplant öncesi diyaliz süresi, nakil öncesi SCORE ve Charlson komorbite indeksleri, hasta sağkalım analizinde mortallite için risk faktörleri idi. Donör yaşı, Post-operatif konjestif kalp yetmezliği, nakil öncesi Charlson komorbidite indeksi ise greft sağkalımı analizinde greft yetmezliği ile ilişkili faktörlerdi. Nakil sonrası kardiyovasküler hastalıklar, hasta ve greft sağkalımını tehdit eden önemli nedenlerden biridir. Başarılı bir böbrek nakli için geleneksel risk faktörlerinin agresif yönetimi ve kardiyovasküler hasarın en aza indirilmesi şarttır. Nakil hekimleri, skorlama sistemlerini kullanarak nakil sonrası takipte kardiyovasküler riski hesaplayabilir. Bu amaçla yapılacak çok merkezli çalışmalar, kardiyovasküler komplikasyon riski taşıyan alıcılarda tedavi algoritmalarının geliştirilmesine yardımcı olacaktır.

Böbrek nakliBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+4
Hatice Demirci Küçükelyas
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00

Related subjects