Kidney failure

102 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son dönem böbrek yetmezliği nedeni ile periton diyalizi alan hasta grubunda hipertansif retinopati ile plazma BNP düzeylerinin ilişkisi

AMAÇ: SDBY nedeni ile periton diyalizi alan hasta grubunda hipertansif retinopati ile plazma BNP düzeylerinin ilişkisini araştırmak. GEREÇ ve YÖNTEM: SDBY nedeni ile PD uygulanan 29 hasta ve kontrol grubu olan 29 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, diyalize girdikleri süre, KBY süresi, sistolik ve diyastolik kan basınçları, idrar miktarı kaydedildi. Tüm hastaların görme keskinliği, göz içi basınç değerleri ve fundus muayeneleri yapıldı. Fundus muayenesinde Keith, Wagener and Barker sınıflamasına göre hipertansif retinopati değerlendirildi. Ek olarak kan örneklerinde NT-proBNP düzeyleri değerlendirildi. NT-proBNP düzeyleri İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Biyokimya Laboratuvarında İmmulite 2000 hormon analizör cihazında çalışıldı. Yöntem olarak, immunoassey yöntemlerden olan kemiluminesans kullanıldı. BULGULAR: Ortalama yaşları 53±15,7 olan SDBY nedeni ile PD alan 29 hasta değerlendirildi. Ortalama 5 yıl (3-20 yıl) süre ile KBY tanısıyla takip edilen hastalar ortalama 4 yıldır (7 ay-14 yıl) KBY nedeni ile PD tedavisi görmekteydiler. Ortalama idrar miktarı 400cc ( 0-1500cc) idi. Ayrıca hasta grubunda ortalama sistolik kan basıncı 140±24 mmHg ve diyastolik kan basıncı 80±13 mmHg olarak değerlendirildi. Hasta ve kontrol gurubu arasında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı fark yoktu. BNP düzeyleri bakımından hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edildi. Kontrol gurubunda ortalama plazma NT-proBNP düzeyi 42,80(20-468) pg/ml iken periton diyalizi hastalarında 5921(300-35000) pg/ml olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen 29 periton diyalizi hastasının 58 gözü hipertansif retinopati açısından 3 gruba ayrıldı. 1.Grup, hipertansif retinopatisi olmayan; 2.Grup, grade I hipertansif retinopatisi olan; 3.Grup, grade II hipertansif retinopatisi olan hastalardan oluşmakta idi. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, KBY süresi, idrar miktarı ve sistolik kan basınçları bakımından anlamlı fark tespit edilmedi. Grup 1 ,2 ve 3?de sırası ile diyaliz süresi 6±4 yıl, 5±4 yıl, 3±2 yıl idi. Grup1?de diyaliz süresi en uzun iken grup 3?de diyaliz süresi en kısa tespit edildi. Diyaliz süresi bakımından grup 1 ile 3 ve grup 2 ile 3 arasında anlamlı fark vardı. Grupların diyastolik kan basınçları ise sırası ile 76±11 mmHg , 77±11 mmHg , 90±14 mmHg idi. Diyastolik kan basınçları bakımından grup 2 ve 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark belirlendi. Grup 1,2 ve 3?de ortalama NT-proBNP değerleri sırası ile 1854, 2775, 10565 pg/ml idi. Grup 1?de BNP değeri en düşük iken grup 3?de en yüksek değer tespit edildi. BNP değerleri bakımından gruplar arası istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. SONUÇ: SDBY hastalarında artmış volüm yükü nedeni ile ortaya çıkan hipertansiyon ile hipertansiyona sekonder gelişen sol ventrikül hipertrofisi ve azalmış renal NP klirensi plazma BNP düzeylerinde artış ile sonuçlanmaktadır. SDBY nedeni ile periton diyalizi alan hastalarda serum NT-proBNP düzeylerinin kontrol grubuna kıyasla anlamlı oranda yüksek tespit ettik. Bu sonuç daha önceki çalışmalarla uyumlu olarak, KBY bulunan diyaliz hastalarında görülen serum BNP düzeyi artışını desteklemektedir. SDBY hastalarında KKY morbidite ve mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Prevalansının hipertansif retinopati ile korele olduğu düşünülürse, bu hasta grubunda fundoskopik muayenenin erken dönemde, HT?un derecesi ve end organ hasarını belirlemede büyük önem taşıdığı anlaşılmaktadır. Ayrıca non-invaziv bir yöntem olan serum BNP düzeyi ölçümünün kardiyorenal hastalıkların değerlendirilmesinde yeni bir bakış açısı kazandıracağı, tanısal değerine ilişkin daha detaylı çalışmalarla klinik tanı koymada yararlı bilgi sağlayacağı kanısındayız.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiDiyaliz+4
Tuğba Kandi
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik olmayan kronik böbrek hastalarında serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik kan basıncı değişkenliği arasındaki ilişki

Amaç: Hipertansif hastalarda kan basıncı değişkenliğinin kan basıncı düzeyinden bağımsız olarak hedef organ hasarı ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Hiperüriseminin, hipertansiyon gelişiminde bağımsız bir risk faktörü olduğu bilinmekle birlikte kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi henüz netleştirilememiştir. Bu nedenle kronik böbrek hastalarında ürik asit düzeyinin kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi incelenmiştir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 07.07.2021-482) alındıktan sonra başlandı. Çalışmaya evre 2- 4 kronik böbrek hastalığı olan 90 hasta dahil edildi. Serum ürik asit düzeyi kolorimetrik yöntemle ölçüldü. Hastalara AKBÖ cihazı takılarak 24 saat boyunca gündüz 15 dakika, gece 30 dakika aralıklarla kan basıncı ölçümleri alındı. 24 saatlik kan basıncı ölçümlerinden matematiksel ölçümlerle kan basıncı değişkenliğini gösteren ortalama gerçek değişkenlik (ARV) (sistolik, diyastolik ve ortalama arter basıncı) değeri elde edildi. Serum ürik asit düzeyi ile ARV arasındaki korelasyon değerlendirildi. Bulgular: Serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik diyastolik ARV ve 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV değerleri arasında pozitif yönlü bir korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,012, p= 0,041, p= 0,044). Kronik böbrek hastalığı evrelerine göre serum ürik asit düzeyi ile kan basıncı değişkenliği arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Yaş ile 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV, gece ortalama arter basıncı ARV ve gece sistolik ARV değerleri arasında pozitif yönlü bir korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,030, p= 0,001, p= 0,003). 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik gece ortalama arter basıncı ARV ve gece sistolik ARV değerleri ile vücut kitle indeksi arasında pozitif yönde korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,032, p= 0,045, p= 0,014). Hipertansiyon süresi ile tüm ARV değerleri arasında pozitif yönlü korelasyon saptandı (p< 0,001). Sonuç: Serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik diyastolik ARV ve 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV değerleri arasında pozitif bir korelasyon saptandı. VI Bu sonuçlar eşliğinde, ürik asit yüksekliğinin kronik böbrek hastalığı olanlarda kan basıncı değişkenliğinde bir artışa katkıda bulunabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, Kan Basıncı Değişkenliği, Kronik Böbrek Hastalığı, Serum Ürik Asit

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+3
Yasemin Karakurt Gödek
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nakil öncesi kardiyovasküler hastalık varlığının böbrek nakli sonrası greft ve hasta sağkalım sonuçları üzerine etkisinin retrospektif analizi

Bu retrospektif çalışmada Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Ocak 2006 – Mayıs 2019 tarihleri arasında böbrek transplantasyonu yapılan 599 hastada, böbrek nakli sonrası kardiyovasküler olay gelişen hastaların özellikleri ve risk faktörleri araştırıldı. Nakil sonrası kardiyovasküler olay varlığının greft ve hasta sağkalımı üzerine olan etkileri incelendi. Serimizde nakil sonrası kardiyovasküler olay sıklığı %14.69 idi. Çalışmamız Çalışmamız serebrovasküler olay ilişkili hemipleji varlığının, nakil öncesi yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) düzeyinin, nakil sonrası dislipideminin, kalp kapak hastalığı varlığının, nakil sonrası hipertansiyonun ve Pre-operatif dönemle karşılaştırıldığında 1. yıl ürik asit düzeylerinin yüksekliğinin, kardiyovasküler olay gelişimi için bağımsız risk faktörleri olduğunu belirledi. Enterik kaplı mycophenolate sodium (EC-MPS) + takrolimus (Tac) + prednizolon (P) immünsüpresif rejim kullanımı, kardiyovasküler riski azalttı. Transplant öncesi diyaliz süresi, nakil öncesi SCORE ve Charlson komorbite indeksleri, hasta sağkalım analizinde mortallite için risk faktörleri idi. Donör yaşı, Post-operatif konjestif kalp yetmezliği, nakil öncesi Charlson komorbidite indeksi ise greft sağkalımı analizinde greft yetmezliği ile ilişkili faktörlerdi. Nakil sonrası kardiyovasküler hastalıklar, hasta ve greft sağkalımını tehdit eden önemli nedenlerden biridir. Başarılı bir böbrek nakli için geleneksel risk faktörlerinin agresif yönetimi ve kardiyovasküler hasarın en aza indirilmesi şarttır. Nakil hekimleri, skorlama sistemlerini kullanarak nakil sonrası takipte kardiyovasküler riski hesaplayabilir. Bu amaçla yapılacak çok merkezli çalışmalar, kardiyovasküler komplikasyon riski taşıyan alıcılarda tedavi algoritmalarının geliştirilmesine yardımcı olacaktır.

Böbrek nakliBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+4
Hatice Demirci Küçükelyas
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut böbrek yetmezliğinde plazmaferezin rolü

Akut böbrek hasarı (ABH), kan üre azotu, kreatinin ve diğer üremik toksinlerin vücutta biriktiği ve glomerüler filtrasyon hızında (GFH) gelişen azalma ile karakterize durumdur. ABH kliniğine neden olan bazı hastalıkların tedavisinde plazmaferezin yeri olup plazmaferez (PZ) kandan uzaklaştırmak üzere hedeflenen kısmın plazma olduğunu tanımlar. Plazmaferez immünkompleksleri, antijenik yapıları plazmadan temizleyerek akut hasarın ilerlemesini önler. Ayrıca bu hastalarda plazmaferez, immünsupresif ve/veya immünmodülatör tedavinin etki gücünü artırır. Çalışmamızda merkezimize sistemik lupus eritematozus (SLE), vaskülit, hemolitik üremik sendrom (HÜS) ve trombotik trombositopenik purpuraya (TTP) bağlı akut böbrek hasarı kliniği ile başvuran hastalara uygulanan plazmaferez işleminin öncesi ve sonrasında erken ve geç dönemde böbrek fonksiyonlarına etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya toplam 35 hasta dahil edildi. Hastaların 10'u (%28,6) ANCA+ vaskülit tanısı, 18'i (% 51,4) trombotik mikroanjiopati (TMA) tanısı, 7 hasta ise (% 20) SLE tanısı almış hastalardı. Hastalar plazmafereze alınmasının ortalama sayısı 9,43 ± 7,44 olarak bulundu. Hastaların plazmaferez öncesi ortalama GFH 23,14 ± 20,38 ml/dk olup plazmaferez sonrası birinci ay kontrolünde 62,77 ± 40,9 ml/dk, üçüncü ay kontrolünde 73,91 ± 41,79 ml/dk, birinci yıl kontrolünde 70,1 ± 41,02 ml/dk olarak saptandı (p=0,001).ANCA+ vaskülit hastalarında plazmaferez öncesi GFH 14,4 ± 9,54 ml/dk olup plazmaferez sonrası birinci ay kontrolünde GFH 31,7 ± 32,21 ml/dk; üçüncü ay kontrolünde 39 ± 33,07 ml/dk olarak saptanmış ve işlem öncesine göre GFH değerinde anlamlı yükselme izlenmiştir.TMA tanısı olan hastalar incelendiğinde plazmaferez öncesi GFH ortalama 26,89 ± 24,87 ml/dk, plazmaferez sonrası birinci ay ölçümü 84,17 ± 34,9 ml/dk, birinci yıl ölçümü 88 ± 37,3 ml/dk olarak bulunmuştur (p=0,001) (p=0,002). SLE tanılı hastalarda plazmaferez sonrasında ölçülen plazmaferez sonrası üçüncü ay ve birinci yıl kontrollerinde GFH 73,71 ± 37,97 ml/dk ve 74,57 ± 41,33 ml/dk olarak bulunmuş olup başlangıç düzeyine göre anlamlı iyileşme gözlenmiştir. Bu hastalarda erken dönemde plazmaferez ile GFH'ta anlamlı düşüş saptandığı gibi birinci yılın sonunda da böbrek fonksiyonları korunmuştur.

ANCAAkut böbrek hasarıBöbrek yetmezliği+4
Münir Murğ
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği nedeniyle periton diyalizi yapılan çocuk yaş grubu hastalarda plazma S100A12 düzeyi ile karotis intima media kalınlığı karşılaştırması ve ateroskleroz ilişkisi

AMAÇ:Son Dönem Böbrek Yetmezliği (SDBY), çocuk hastalarda periton diyalizi (PD) ve hemodiyaliz (HD) gibi böbrek yerine koyma tedavileri ile normal böbrek işlevlerinin yalnızca %10- 15'i gerçekleştirilebilen ciddi morbidite ve mortalite nedenlerinden biridir. Bu hastalarda aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar önde gelen mortalite ve morbidite nedenlerinden olduğundan bu sürece katkıda bulunan nedenlerin dikkatle saptanması ve tedavi edilmesi oldukça önemlidir.Kronik inflamasyon, oksidatif stres ve gelişmiş glikasyon son ürünlerine (AGE-RAGE) bağlı endotel disfonksiyonu tanımlanan risk faktörlerindendir. Periton diyalizi hastalarında proteinlerin ve lipidlerin glikasyonu ile oluşan gelişmiş glikasyon son ürünlerinden olan S100A12; Makrofaj, lenfosit ve endotel hücrelerinin yüzeyinden aşırı eksprese edilerek AGE-RAGE aracılı proinflamatuar sitokin yanıtı ileateroskleroza neden olabilmektedir. Kardiyovasküler hastalıkların bir göstergesi olarak kabul edilen artmış karotis intima media kalınlığı ile yüksek S100A12 düzeyiyetişkin periton diyalizi hastalarında gösterilmiştir. Bu çalışma ile S100A12 düzeylerinin inflamasyon biyobelirteçleri ile karotis intimamedia kalınlığı (KİMK) üzerine etkisini araştırmayı ve ateroskleroz ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM:Çalışmada en az 3 aydır SDBY nedeniyle periton diyalizi yapan 36 çocuk hasta ve karşılaştırmalı analiz için kontrol grubu olarak benzer bir protokol uygulanan aynı yaş grubundaki, çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğine başvuran bilinen ciddi veya kronik bir hastalığı bulunmayan 38 sağlıklı çocukta laboratuvar parametreleri,karotis intima media kalınlığı (KİMK) ve S100A12 düzeyini değerlendirdik. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, boy, kilo, vüvut kitle indeksi (VKİ) ve SDBY tanısı ile ilgili bilgiler (KBY etyoloji,rezidü renal fonksiyon (RRF) varlığı, periton diyalizi modalitesi ve süresi), kan basıncı evreleri ve antihipertansif tedavileri, almakta oldukları destek tedavileri (fosfor bağlayıcı tedavi,anemi tedavisi), KİMK kalınlığı, S100A12 düzeyi ve eş zamanlı bakılan üre, kreatinin, albümin, fosfor, kalsiyum, alkalen fosfataz(ALP), total kolesterol, trigliserid, LDL, HDL, parathormon(PTH), ferritin, C-reaktif protein (CRP), lökosit sayısı, hemoglobin düzeyi, absolü nötrofil sayısı (ANS), absolü lenfosit sayısı (ALS), trombosit sayısı) bilgileri kullanıldı.Tüm katılımcıların bilateral karotis arter intima media kalınlığı (KİMK) eğitimli tek bir pediatrik kardiyolog tarafından MHz 11L-D vasküler prob ileVivid E9 XD Clear 4D (GE Electronic, ABD) ekokardiyografi cihazı ile gerçek zamanlı ultrasonografi ile ölçüldü.S100A12'nin (pg/mL) konsantrasyonlarıplazmaları ayrılıp(-70°C'de) dondurulan numunelerden üreticinin talimatlarına göre piyasada bulunan ELISA Kiti ile ölçüldü.(Human S100A12(Protein S100-A12)- ELISA Kiti. Wuhan Fine Biotech Co.,Ltd.) İstatistiksel analizler IBM SPSS (Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı) versiyon 26.0 (IBM Corporation, Armonk, NY, USA) ile yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. BULGULAR:Çalışma grupları; kronik periton diyalizi olan 36 hastadan (20 kız,16 erkek) ve kontrol grubu olarak 22 kız ve 16 erkek çocuk olmak üzere toplam 38 sağlıklı çocuktan oluşmaktaydı. Kronik PD olan hasta grubunun yaş ortalaması (ay cinsinden) 133.61±46.33 iken kontrol grubunun yaş ortalaması (ay cinsinden) 127.76±43.92 olarak bulundu. Kontrol grubu ile hasta grubu arasında yaş (ay) ve cinsiyet bakımından anlamlı farklılık saptanmazken (sırasıyla p=0.579 ve p=0.839), hasta grubunda patolojik kilo sds, boy sds ve VKİ sds düzeylerine sahip olma durumları, kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olarak saptandı(sırasıyla p<0.001, p<0.001 ve p<0.001).Kontrol grubunda yer alanların %92.1'inde tansiyon evreleri normal iken, hasta grubundaevre 1 hipertansiyona sahip olanların oranı %30.6, evre 2 hipertansiyona sahip olanların oranı ise %19.4 olarak tespit edildi (p<0.001). Çalışmamızdaki hastaların PD şekli %80.6'sında aletli periton diyalizi (APD), %19.4'ünde sürekli ayaktan periton diyalizi(SAPD)şeklinde iken; PD süresi ortalama 32.2 (3-130.1) ay idi. Hastaların %22.2'sinin diyaliz süresi 0-12 ay, %30.5'inin süresi 12-36 ay,%47.2'sinin süresi ise 12-36 ay ve üzeri idi. Hastaların %33.3'ünde etyolojiglomerüler hastalıklar iken, %22.2'sinde ürolojik anomali, %13.9'unda kistik böbrek hastalığı ve %11.1'inde herediter hastalıklar idi. Hastaların %47.2'si sadece eritropoetin tedavisi, %11.1'i sadece oral demir tedavisi, %37.9'u oral demir ile birlikteeritropoetin kombine tedavisi alırken, %2.8'i demir tedavisi almıyordu. Antihipertansif ilaç tedavisi alma durumlarına bakıldığında; %22.2'si tek ilaç, %41.7'si iki ilaç, %27.8'inin ise üç ve üzeri ilaç aldığı belirlendi. Sadece kalsiyum karbonat veya kalsiyum asetat tedavisi alanların oranı %72.2 iken, fosfor bağlayıcı ilaç (OFB)ile birlikte sevelamer alanların oranı ise %19.4 idi. Hasta ve kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalarda; LDL kolesterol,üre ve kreatinin,ferritin, PTH, ALP değerlerinin hasta grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek düzeylerde olduğu saptandı (sırasıyla p<0.001, p<0.001p<0.001,p<0.001,p<0.001,p=0.043). Aynı şekilde sağ KİMK, solKİMK ve S100A12 değerlerinin hasta grubunda [sırasıyla 0.58±0.09, .57±0.07, 564.09±164.91], kontrol grubuna göre [sırasıyla 0.49±0.05, 0.48±0.04, 483.90±134.18] anlamlı derecede yüksek düzeylerde olduğu saptandı (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p=0.024). Hemoglobin, trombosit sayısı, albümin ve kalsiyum fosfor çarpanı değerlerinin hasta grubunda [sırasıyla 8.91±1.53, 281.05±98.95, 32.5 (4.2-40), 43.28±13.09], kontrol grubuna göre [sırasıyla 12.93±0.77, 323.55±66.33, 43 (39-49), 45.42±8.09] anlamlı derecede düşük düzeylerde olduğu saptandı (sırasıyla p<0.001, p<0.001,p<0.001,p=0.398).Çalışmamızda hasta grubunda KİMK ve S100A12 parametreleri kan basıncı evreleri ile karşılaştırıldığında KİMK evre1 ve evre2 hipertansiyona sahip hastalarda normotansiflere göre anlamlı şekilde yüksek görüldü (p=0.013, p=0.021). Periton diyalizi süresi ile laboratuvar parametreleri, KİMK ve S100A12 düzeyi karşılaştırıldığında, sağ KİMK değerleri 36 aydan fazla periton diyalizi uygulananlarda 12-36 ay ve 0-12 ay uygulananlardan (p=0.001 ve p=0.043), KİMK ortalama değerleri ise 36 aydan fazla periton diyalizi uygulananlarda 0-12 ay uygulananlardan anlamlı olarak yüksek saptandı(p=0.002). S100A12 düzeylerinin PD süresi ve kan basıncı evreleri ile ilişkisinin olmadığı saptandı(sırasıyla p=0.998, p= 0.73). Ayrıca sağ KİMK, sol KİMK, KİMK ortalaması değerleri ile parathormon düzeyleri arasında pozitif yönde, orta derecede kuvvetli ve anlamlı bir korelasyon olduğu saptandı (sırasıyla r=0.483, p=0.003, r=0.425, p=0.013 ve r=0.546, p=0.001). SONUÇ:Son dönem böbrek yetmezliği olan periton diyalizi yapılan çocuk hastalarda kardiyovasküler risk faktörleri açısından hasta grubunda sağKİMK, sol KİMK ve serum S100A12 seviyeleri yüksek bulundu. Evre 1 ve evre 2 hipertansiyonu olan diyaliz hastalarında kan basıncı normal olan diyaliz hastalarına göre sol KİMK artmış olarak saptandı. Diyalizde izlem süresi uzamış ve parathormon düzeyi yüksek olan hasta grubunda KİMK ortalama değerlerinin artmış olduğu saptandı.Bu bulgularla PD hastalarında kardiyovasküler sistem risk faktörleri açısından hastaların yakın takip edilmesi gerekmektedir. Etkin diyaliz, parathormon yüksekliğinin sıkı kontrolü ve tedavisi, etkin hipertansiyon tedavisi ile KVS hastalıklarına bağlı ortaya çıkabilecek morbidite ve mortalitenin önlenmesinde etkili olabileceği kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler:Çocukluk çağı, Kronik böbrek yetmezliği, Periton diyalizi, S100A12 düzeyi, Karotis intima media kalınlığı(KİMK)

AterosklerozBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+6
Ramazan Gürbüz
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son evre kronik böbrek yetmezliği olgularında serebral mikrokanamanın nörokognitif fonksiyon bozukluğu üzerine etkisi

Amaç Son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) olan hemodiyaliz (HD) olgularında, Susceptibility Weighted Imaging (SWI) Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile intraserebral mikrokanama tespiti ve nörokognitif fonksiyon üzerine etkisini araştırmak. Gereç ve Yöntem Son dönem böbrek yetmezliği tanılı 49 hemodiyaliz olgusu çalışma kapsamına alındı. Konvansiyonel ve SWI MRG ile beyindeki parankimal mikrokanama varlığı, lokalizasyonları, mikrokanamanın komorbiditeleri (Hipertansiyon ve Diyabetes Mellitus) ve mikrokanamanın yaş, dializ süresi faktörleriyle ilişkisi incelendi. İnme geçirmiş 6 olgu dışındaki 43 olguya Uzman Nörolog tarafından nörokognitif minimental test yapıldı. Toplam test puanı 30 üzerinden değerlendirilmiş olup, 9 ve daha az puan şiddetli, 10-18 puan orta derecede, 19-24 puan hafif derecede kognitif fonksiyon bozukluğu olarak değerlendirildi. Minimental test yapılan olgular, mikrokanama saptanan (Grup 1, n: 26) ve saptanmayanlar (Grup 2, n: 17) olarak iki gruba ayrıldı. Mikrokanamanın nörokognitif fonksiyon üzerine etkisi araştırıldı. Bulgular Olguların %59'unda mikrokanama, %14'ünde ise makrokanama izlendi. Makrokanamalı olguların tümünde aynı zamanda mikrokanama da mevcuttu. Grup 1'de toplam 10 olguda (% 38,4) kognitif fonksiyon bozukluğu saptanmış olup, bu olguların 6'sında hafif derecede kognitif fonksiyon bozukluğu, 4'ünde orta derecede kognitif fonksiyon bozukluğu izlendi. Grup 2'de 2 olguda (% 11,7) kognitif fonksiyon bozukluğu saptanmış olup, ikisi de hafif derecedeydi. Mikrokanama varlığı ile kognitif gerileme arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,031). Minimental test esnasında sorgulanan dikkat bozukluğu ile mikrokanama varlığı arasında korelasyon saptanmazken, yakın bellek bozukluğu ile mikrokanama arasında pozitif korelasyon izlendi (p=0,027). Diyabetes Mellitus (DM) varlığı ile mikrokanama varlığı arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,027). Sonuç Hemodiyaliz olgularında nörokognitif fonksiyonlardaki azalmanın en önemli nedeni mikrokanama varlığıdır. Tedavi protokollerine yol gösterici olabilmesi açısından mikrokanamanın erken dönemde saptanması önem arzetmektedir. Nörokognitif fonksiyon bozukluğu ve DM'un eşlik ettiği hemodiyaliz olgularında SWI MRG rutin görüntülemede yer almalıdır. Anahtar Kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, Son Dönem Böbrek Yetmezliği, Diyaliz, SWI, Mikrokanama

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlev+6
Musa Atay
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of electrolyte balance and renal function in end-stage renal failure patients with hemodialysis in Diyala

The kidneys play a pivotal role in regulating electrolyte and acid-base balance. The study aimed to evaluate the evaluation of some biochemical variables in hemodialysis patients. These parameters were determined to check renal function in end-stage renal failure by (urea, creatinine), and electrolyte levels in end-stage renal failure (Na, K, Cl, Mg, Phosphorus, Bicarbonate, and Ca). The study included two groups: the patient group included 100 samples, while the control group included 40 samples, and the results were as follows: The mean age and gender indicated that there were statistically significant differences at P = 0.094. These results indicate that the disease may affect people of different ages and that the injury may be more severe in old age. As for gender, the results indicated that men are more likely to have kidney disease than women. The signal of sodium levels is clearly affected in renal patients. It also found potassium averages have statistically significant differences and have clinical importance and may increase the early diagnosis of kidney failure and that the results were statistically significant between the two groups. The calcium levels can be used in diagnosing and studying the development of the disease

BicarbonatesBiochemical propertiesKidney failure+1
Noor Dheyaa Ibrahım Ibrahım
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessEN

The study of role apelin, glucose, vitamin D and some biochemical parameters in children with KFD

At the current research we attempt to study the change in apelin, vitamin D, and arginase as principal biomarkers in children and teenagers with renal failure (RF) disease. Two groups of control were enrolled according to their age to get an optimum comparison strategy, leaving the effect of age (especially the changes that happen during puberty) out of the study. The results have shown non-significant change of apelin level between patients and control neither in children nor in teenagers. While serum vitamin D level was reduced in RF patients of both children and teenagers compared to the corresponded control, whereas the level of vitamin D was non-significantly differed between children and teenagers. Serum arginase level was increased significantly in RF patients of both children and teenagers compared to control, and the teenagers have shown significant higher levels of arginase compared to children with RF disease. Vitamin D was correlated negatively with arginase in children with RF disease. At last, vitamin D and arginase can be used to monitor the RF cases in children and young people to avoid the health consequences arises from the upregulation of these two parameters, while apelin was found to be unassociated with the pathophysiology of renal failure in children and teenagers.

ApelinBiochemical phenomenaKidney failure+2
Amanı Sabah Muttashar Al-nafaeı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of quality of life and fluid accumulation problem in patients with renal failure in hospital dialysis centers in Diyala / Iraq

Background: Renal failure is a global public health problem, and in Iraq, hospital dialysis centers are facing an increasing demand for services. Patients with renal failure often experience a decrease in their quality of life due to physical, psychological, and social factors. This study aimed to investigate the quality of life of patients with renal failure in hospital dialysis centers in Diyala, Iraq, based on demographic characteristics. Methods: A cross-sectional design was used, and data on age, gender, education, work status, comorbidities, dialysis treatment, and diet were collected using a personal information form. The Kidney Disease Quality of Life Short-Form (KDQoL-SF) questionnaire was used to assess quality of life, consisting of 36 items organized into 5 sub-dimensions. The data were analyzed using descriptive statistics and One-Way ANOVA analysis. The study highlights the importance of understanding the relationship between demographic factors and the quality of life of patients with renal failure to develop targeted interventions to enhance their well-being. Results: This study found significant associations between various demographic and treatment-related factors and the quality of life of patients with renal failure in hospital dialysis centers in Diyala, Iraq. Age, education level, income, frequency and duration of hemodialysis sessions, gender, marital status, and residence were identified as potential factors that can influence quality of life (p<0.001). Conclusion: These findings highlight the need for tailored interventions that address the unique needs and challenges faced by different patient subgroups. However, the limitations of the cross-sectional design and potential confounding factors should be acknowledged, and further research is needed to validate and expand on these findings in diverse populations.

FluidsKidney failureKidney failure-chronic+5
Hayder Husseın Mohammed Mohammed
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Nurses' knowledge toward nutritional management for patients with chronic renal failure in Al- Samawah city, Iraq

Aim: Objectives of the study were to assess nurses' knowledge towards nutritional management of chronic renal failure patients and to find the relationship between nurses' knowledge and sociodemographic status. Methodology: In this research, a descriptive design was used. In the study, 200 nurses working in dialysis units and dialysis services at Al-Hussein Teaching Hospital in AL Samawah City, Iraq were included in the sample. In the study, data were collected between April and July 2022. The questionnaire used in the study consists of two parts: the first part includes sociodemographic information, and the second part includes questions to determine the nutritional knowledge of nurses in patients with chronic renal failure. Frequency distribution tables were created and evaluated for each question of the scale. Data were analyzed using SPSS version 25. Independent Sample t-Test, number, percentage, mean, median, standard deviation and one-way ANOVA were used in the evaluation of the data. Face-to-face interviews were conducted to compile the data. Results: In the study, 54.5% of the nurse were between the ages of 20 – 24; female 66.5 % ; unmarried nurse 54% ; education level high school nursing 46.5%; working experience of 3-5 year 51.5%; number of courses 1-2‎ ‎ times 81.4%; time of courses‎ 1 week was found to be 76.7%. It was determined that most of the nurses (60.5%) had good knowledge. There was a statistically significant correlation between the nurses' knowledge and their degree of nursing education (p<0.01). Nurses with bachelor's degrees were more knowledgeable than their other colleagues. Result: It is recommended to carry out a training program for all nurses working with patients with chronic renal failure, to continue researches on the evaluation of the knowledge of nurses working in dialysis units, and to improve their knowledge by ensuring that nurses complete their undergraduate and graduate education.

NutritionNutrition surveysKnowledge+5
Alı Kareem Neamah Neamah
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kreatin klirensine göre evrelendirilmiş kronik böbrek yetmezlikli hastalarda serum Fetuin A düzeyi ile vasküler kalsifikasyon arasındaki ilişki

Giriş: Kronik böbrek yetmezliği olan genç erişkinlerde kardiyovasküler hastalıklara ait mortalite ve morbidite aynı yaş grubundaki sağlıklı kişilerden çok daha fazladır. Kronik inflamasyona bağlı gelişen vasküler kalsifikasyonun bu hastalardaki azalmış yaşam süresinden sorumlu olduğu düşünülmektedirAmaç: Bu çalışmanın amacı, farklı evrelerdeki kronik böbrek yetmezlikli çocuklarda serum fetuin A düzeyi ile vasküler kalsifikasyon belirteçleri arasındaki ilişkiyi incelemektir.Yöntem: Çalışmaya 90 hasta ve yaşı uygun sağlıklı 40 çocuk kontrol grubu olarak alınmıştır. Hastaların 54'ü kronik böbrek hastalığının (KBH) evre 2-4' ünde ve 36'sı son dönem böbrek yetmezliğindeydi (SDBY). Bunların 23'ü periton diyalizi, 13'ü hemodiyaliz tedavisi almaktaydılar. Hastalar ve kontrol grubunun serum fetuin A ve homosistein düzeyleri, çeşitli inflamasyon belirteçleri (ferritin, CRP, fibrinojen, albumin), lipid profilleri ve karotis intima medya kalınlığı ölçülmüştür.Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında serum fetuin A düzeyleri SDBY ve KBH olan hasta gruplarında anlamlı olarak düşük saptanmıştır (p=0,002 ve p=0,041). Fetuin A düzeleri bakımından SDBY hasta grubu ile KBH hasta grubu arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında serum ferritin, CRP, fibrinojen ve homosistein düzeyleri SDBY ve KBH hasta gruplarında anlamlı olarak yüksek(p<0,001, p=0,001, p=0,003, p=0,010) ve albumin düzeyi düşük (p<0,001) saptanmıştır. SDBY hasta grubunda KBH hasta grubu ile karşılaştırıldığında ferritin düzeyi anlamlı olarak yüksek (p<0,001) ve albumin düzeyi anlamlı olarak düşük (p=0,012) saptanmıştır. Gruplar arasında karotis intima medya kalınlığı bakımından anlamlı fark saptanmamıştır. Karotis intima medya kalınlığı ile incelenen parametreler arasında anlamlı korelasyon görülmemiştir.Sonuçlar: Kronik inflamasyon belirteçlerindeki yükselme ve serum fetuin A düzeyindeki düşüklük, kronik böbrek yetmezlikli çocukların artmış vasküler kalsifikasyon riski altında olduklarını düşündürmektedir. Bu hastalarda kronik inflamasyonu azaltmak için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar sözcükler: Çocukluk çağı, fetuin A, böbrek yetmezliği, inflamasyon, vasküler kalsifikasyon.

Böbrek yetmezliğiÇocuklarİnflamasyon
Şehnaz Aydemir Ertekin
Çukurova University
2008
00
Master'sOpen AccessEN

Correlation between some of the renal failure parameters and the abnormalities of iron levels in the blood of patients with renal failure

When the kidneys are unable to function properly, a medical disease known as renal failure (RF) occurs. The goal of this study was to assess RF patients' transferrin, hepcidin, ferritin, iron, and total iron binding capacity to better understand the condition's link to anemia. There was a total of 100 people with RF disease and 50 healthy controls of the same age who took part in the study. Patients with RF exhibited considerably higher levels of both urea and creatinine than controls. Ferritin and hepcidin levels in RF patients were significantly higher than in a control group. Transferrin levels between RF patients and controls, however, did not differ in a manner that was statistically significant. In RF patients, both the total and the transferrin-specific iron-binding capacities are much lower than in healthy controls. Patients with RF also had considerably lower hemoglobin levels than controls. Overall, people exposed to RF should be closely monitored to prevent serious health complications including anemia. Also, the high level of hepcidin indicated serious inflammatory events in RF patients.

Kidney failureFerritinCreatinine+2
Aseel Alı Ghojaırı Zırjawı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation and association of some biochemical parameters in patients with renal diseases in fallujah city in Iraq

Renal diseases are spread in the city of Fallujah in Al-Anbar Governorate-IRAQ, so it is important to study their effect on human health. This is significant as renal diseases raise the risk of heart attack and stroke, as well as kidney failure needing dialysis or transplantation.This study was aimed to determine the level of vitamin D, thyroid hormones, and some other parameters associated with chronic kidney disease and to know the extent of the effect of chronic kidney disease on their levels in patients with chronic renal disease in Fallujah, Iraq (Al-anbar governorate). Samples were collected at Fallujah General Hospital, in cooperation with the Department of Nephrology Consultation and the Laboratory Department. The samples of patients with chronic kidney disease were 60 (30 men and 30 women). The control group samples were taken from 50 healthy people (30 men and 20 women). Laboratory tests were carried out in the laboratories of Fallujah General Hospital. Results of age did not show between the patients group and and the control group any significant differences P-value( P>0.5). Blood urea and serum creatinine showed highly significant increase(P<0.05) in CKD patients compared to controls. uric acid result showed significant increase(P<0.05) between the patient group compaired to the control group. Albumin results showed significant decrease (P<0.05) in the patient group compared to control groups. T3 and T4 results showed significant decrease(P<0.05) in the patient group compared to control group.TSH results did not showed any significant differences(P>0.05) between the patient group compared to the control group. 25(OH) D results showed significant decrease(P<0.05) in the patient group compared to the control group.

Biochemical propertiesKidneyKidney diseases+5
Mohammed Dahham Mohammed Al-alwanı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Effect of hemodialysis on the concentration of adenosine deaminase in the renal failure patients

The current study was designed to investigate the alteration of adenosine deaminase (ADA) levels in renal failure patients on hemodialysis treatment and examine ADA's relationships with lipid profile parameters, renal function parameters, and glucose. For this purpose, the study was included 60 renal failure patients on hemodialysis treatment and controlled with 30 healthy individuals of compatible age. The level of ADA was evaluated by using an enzyme linked immuno sorbent assay (ELISA) kit while urea, uric acid, creatinine, triglycerides (TGs), total cholesterol (TC), HDL, LDL, VLDL, and glucose were evaluated by using spectrophotometric methods. The level of ADA was significantly (P<0.05) higher in hemodialyzed patients compared to healthy control. Additionally, hemodialyzed patients have shown significant (P<0.05) elevated levels of urea, creatinine, TGs, LDL, and VLDL compared to healthy control. On the other hand, HDL and glucose were significantly (P<0.05) lower in hemodialyzed patients than in control. Furthermore, ADA in hemodialyzed patients showed a negative weak correlation with urea and creatinine in their serum. The receiver operating characteristic (ROC) test indicates the usefulness of using ADA as a marker in the prognosis of renal failure with excellent sensitivity. In conclusion, ADA is elevated upon the treatment with hemodialysis and it may contribute to a subsequent immune dysfunction.

Adenosine deaminaseKidney failureRenal dialysis
Alı Mohammed Husseın Husseın
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı ıraklı böbrek yetmezliği hastalarında microrna135a'nın moleküler tespiti ve hcv'nin bazı immünolojikbelirteçlerinin tahmini

Hepatit C virüsü (HCV), karaciğer hücrelerinde ciddi hasara neden olan bulaşıcı bir enfeksiyondur. Bu virüsler kan nakli, küçük ve büyük ameliyatlar, cinsel temas yoluyla ve diyaliz hastaları tarafından bulaşır. Hemodiyaliz hastalarının sık kan transfüzyonu yapmaları nedeniyle, sürekli hemodiyalizin yanı sıra HCV'ye maruz kalabilmekte ve bu da acılarını artırmaktadır. Son yıllarda Ramadi Hastanesi/Irak'ta diyaliz hastalarında HCV enfeksiyon sayısında artış gözlenmiştir. Çalışmamızda belirlenen gruplara moleküler ve immünolojik testler uygulanmıştır. Çalışma dört gruba ve her grupda cins ve yaşa göre ayrılmıştır. Bu çalışmaya dahil edilen HCV hasta sayısı 198 olarak belirlenmiştir. Enfekte bireylerde HCV'nin varlığını ve etkinliğini tespit etmek için RT.qPCR teknolojisi kullanılmıştır. Tüm çalışma gruplarında IL-17F genini izole etmek ve ölçmek için RT.qPCR teknolojisi kullanılmıştır. Buna göre, HCV ile enfekte olmuş diyaliz hastaları grubu (grup 1), HCV ile enfekte grup (grup 2) için gen ekspresyonu olduşurken, hepatit olmayan hemodiyaliz hastaları (grup 4), sağlıklı deneklerde (grup 3) IL-17F gen ekspresyonu tespit edilmemiştir. MikroRNA 135a'nın gerçek zamanlı qPCR'si böbrek yetmezliği olan (diyaliz) ve HCV ile enfekte olan (grup 1) hastalara uygulanmıştır. Bu hastaların 30%'unda gen ekspresyonu oluşumu gözlemlenmiştir. Viral enfeksiyonda bazı immün belirteçlerin önemli rolü bulunmaktadır. IL-17F ve TRL3 tüm çalışma grupları için ELISA ile test edilmiştir. Grup 1'de, grup 4 ve 2'ye göre yüksek konsantrasyonlar bulunurken, grup-3 konsantrasyonları çok düşük bulunmuştur. TRL3 konsantrasyonlarında ise sırasıyla grup 4, grup 1 ve grup 2'de artış görülürken, grup-3'te bulunan (sağlıklı insanlar) konsantrasyon diğer gruplara göre daha düşük olarak tespit edilmiştir.

Böbrek yetmezliğiGerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR)Hepatit C
Wahbı Abdulrazzaq Sarhad Sarhad
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation the effect of glycation level on renal function complications in Kirkuk city, Iraq

In this study, the oxidative stress in the plasma of renal failure patients was investigated by measuring the alterations of plasma proteins including free amine group, thiol, and carbonyl. Also, the glycation of plasma protein was investigate in renal failure patients and the role of oxidative stress in increasing glycated protein level was explorered. The study was included 120 subject, 80 of which were diagnosed with renal failure disease while the other 40 were healthy people used as control for the study. The results have shown that renal failure people were exhibited a significant (P<0.05) reduced levels of total protein and albumin compared to healthy people, while the level of globulin was elevated. Free amine group level was non-significantly (P>0.05) changed in renal failure patients compared to control. The level of reduced thiol groups (-SH) was significantly (P<0.05) reduced in renal failure patients compared to control, which was indicated a reduced antioxidnat capacity. On the other hand, the level of carbonyl was elevated in the plasma proteins of renal failure patients, which was indicated an elevated oxidative stress. Glycated plasma protiens were elevated in the plasma of renal failure patients. The study was concluded that oxidative stress may take a part in increasing the glycation process even in non-diabetic patients.

AntioxidantsKidney failureOxidative stress
Marwan Forat Mohammed Salıh Al-abbası
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Determination the level of the kidney injury molecules-1 and cystatin c in patients with renal failure

A case-control design was employed in this investigation. According to the sickness prevalence and sample size method, 45 people with acute renal failure and 45 healthy individuals were included in this study (controls). Dialysis patients and control subjects with similar demographic characteristics had similar levels of urea nitrogen in their blood, and the levels of urea, creatinine, renal damage molecule-1, and cystatin C were examined. The demographic data (age and gender) of the patients and control participants did not differ statistically significantly, according to the statistical analysis of this study. The present study of patients found a very significant increase in the mean levels of serum urea and creatinine in patients with chronic renal failure (P < 0.001), in addition to a significantly higher level of serum KIM-1 in the CKD groups. Inpatient people are be in control groups (P < 0.001). In the diseased groups, the levels of cystatin C in the blood were significantly higher than in the control groups (healthy individuals) (P < 0.001). Keywords: Kidney injury molecule-1, Cystatin C, Renal failure, Serum creatinine, Blood urea

Kidney failureSerumCystatins+1
Alı Husseın Alı Huseenı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The study of the relationship between calcitriol and parathyroid hormone, with liver enzymes in patients with renal failure‏‏

Calcitriol, parathyroid hormone urea (BU), creatinine, Phosphorus, and Calcium were tested in chronic renal failure patients (CRF). CRF men, women, and control groups had significantly different average ages (46.27±11.19, 35.38±13.65, 31.20±5.12). Chi seq=6.33, DF=2, P=0.039 Comparing men and women for CRF and healthy people, statistical findings for BMI in stedied groups indicated non-significant study, p-value Chi-squared 0.290, DF2, Significance levelP = 0.8651 (NS), Contingency coefficient0.0436. Men with CRF, women with CRF, and control groups had substantially higher PTH (102.19±22.15, 83.12±11.9, 32.23±7.45) p 0.05. Table 4.2 demonstrates a significant drop in calcitrol levels for men with CRF, women with CRF, and controls, but not between men and women with CRF (p >0.05). Compared to controls, patients had hypocalcemia and hypophosphatemia (p0.05). Current study indicated an increase in Cholestrol, LDL, and a drop in HDL (p=0.05). CRF patients had higher urea and creatinine levels than controls (p=0.001). Male-female p-value >0.05. When comparing liver function tests, specifically AST, we discovered a slightly increased mean and SD in men (67.41±5.60) p=0.001. 0.03 ALT p-value.

Kidney failureCalcitriolCalcium+2
Tareq Zeyad Ahmed Ahmed
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The assessment of biochemical marker of corrected calcium, phosphorus with procalcitonin level in patients with chronic renal failure

Renal failure in case of complications is characterized as a sudden decline in glomerular filtration rate (GFR) arising from ischemia or toxic insult to the kidney. Calcium, as well as phosphorus metabolism issues, are prevalent in chronic renal disease. This case-control study included a hundred participants, sixty patients with renal failure, and forty served as age-matched healthy controls. During this study, various biochemical kidney functions were assessed, including calcium, blood urea, procalcitonin, albumin, phosphorus, glomerular filtration rate, and haemoglobin. There was a significant increase in the mean serum level of procalcitonin, albumin, creatinine and phosphorous with a significant statistical difference in patients compared to the healthy group; on the other hand, there was an apparent decrease in the value of both GFR in addition to haemoglobin, in addition to that, there was no difference Significant in respect to the level of calcium between the two groups. In conclusion, the lack of any significant difference in the level of calcium between the group of patients and healthy subjects, as well as the decrease in haemoglobin level in addition to GFR, compared to the increase in other biochemical concentrations, is a clear indication of the extent of damage in the kidneys as a result of the inflammatory process as well as progression in the stage of renal failure.

BiomarkersKidney diseasesKidney failure+4
Sadeq Khamees Hammad Hammad
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Identification of NADPH oxidase, COX-2, and some biomarkers in renal failure

Renal failure is increasingly being related to oxidative stress. For example, uremic patients have a lower antioxidant defense maximal range, which has been linked to oxidative stress (the generation of excessive reactive oxygen species (ROS)). The kidneys produce NADPH, a superoxide anion and a type of ROS. In renal failure patients, an increase in NADPH production adds to the development of renal damage. COX-2 is an enzyme that controls the flow of blood through the kidneys. When COX-2 inhibitors are used, kidney damage might occur, and renal blood flow can be negatively affected. This can then lead to the production of kidney failure. In this study, 60 samples of renal failure patients and 30 samples of healthy subjects of both genders, aged 15-25 years, were collected over four months. The assays were performed on NADPH Oxidase, COX-2, and other biomarkers (kidney functions, glucose, lipid profile, electrolyte (Na+1, K+1, Cl-1 , Ca +2). As a result, we can confirm that the chemical evaluations revealed that the concentration of Serum COX-2 and NADPH can predict renal impairment. The results show rapid rise in serum levels of COX-2, NADPH in outpatients and inpatient with renal failure compared to control (p > 0,05). This investigation found that the increase in concentrations of both COX-2 and NADPH in the patient group were indicative of renal failure.

Kidney function testsKidney failureTrace elements+3
Zaınab Abdulhusseın Saıhood Alanssarı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Study of virulence genes variation of uropathogenic E. coli using of multilocus sequence typing technique in patients of kidney failure in Anbar province

Around 120 clinical specimens in the current work were collected from male and female of Iraqi patients who presented Ramadi teaching hospital in the Al-Anbar governorate. The distribution of these specimens was as follows: 60 urine specimens were collected with urinary tract infections, and extra 60 urine samples were taken from patients with renal failure (UTIs). All patient urine specimens were cultured on MacConkey agar, blood agar, and Eosin Methylene blue. All patient specimens were culture-positive. According to the cultural, morphological, biochemical characteristics, and VITEK the bacterial strains were identified. Each isolate of E. coli was subjected to bacterial DNA extraction in order to identify five important genes: 16S RNA, FimH, Hly, Cnf, and PapC. These genes were amplified using the Polymerase Chain Reaction (PCR) technique. In the current study, molecular typing for bacterial genes was studied using multilocus sequence typing (MLST). Concerning renal failure patients, only 27 (45%) of the samples were identified as E. coli, while the remaining 33 (55%) were identified as other species. Likewise, among UTI patients, only 43 (71.7%) were identified as E. coli, and the remaining percentage, 17 (28.3%), were identified as other species. The clinical specimens of renal failure and UTI among patients were distributed according to gender, into 33 (55%) and 22 (36.6%) in males and 27 (45%) and 38 (63.4%) in females, respectively. According to the findings of the current study, male and female patients with renal failure between the ages of 50 and 60 had the highest percentage rate (29.9% and 25.9%, respectively), followed by those between the ages of 40 and 50 (24.2% and 25.9% respectively). Concerning UTIs patients in the present work study, male patients with UTI were more likely to develop it between the ages of 20 and 30 and 30 and 40 years (22.7 percent in both age groups). In addition, the results showed that among females, the age group 30–40 had the highest rate of UTIs (28.9%), followed by the 40–50 age group (23.60%). The bacterial isolates which isolated from UTI patients were recorded highly resistance for set of antibiotics under study as follow: only 42(97.67%), 41(95.35%), 40(93.02%), 40 (93.02%), 40 (93.02%), 39 (90.70%) and 38 (88.37%) for Cefepime, piperacillin, trimethoprim/sulfamethoxazole, ticarcillin/clavulanic acid, ceftazidime, ticarcillin, ciprofloxacin, and aztreonam respectively. Likewise, the isolates were recorded highly sensitivity for set of antibiotics which as follow: only 36 (83.72%), 37 (86.05%), 37(86.05%), 38(90.70%) 39(90.70%) and 41(95.35%) for ertapenem, levofloxacin, imipenem, meropenem, tigecycline, and amikacin respectively. Moreover, the resistance strains that isolated from patients with renal failure for antibiotics under study were noted highly percentage for cefazolin 21 (77.78%), ceftazidime 22 (81.48%), and ciprofloxacin 23(85.19%). In addition, all strains which isolated from renal failure patients were recorded highly sensitivity for tobramycin 22(81.48%), tigecycline 26(96.30%), levofloxacin 27(100%), and amikacin 27 (100%) respectively. Concerning virulence genes FimH, PapC, Cnf and Hly, all strains were contained these genes as well as 16S RNA where all isolates were reported 100% for each genes 16S RNA, FimH, PapC, Cnf and Hly.

Kidney failureEscherichia coliIrak-El-Anbar+1
Mohammed Jasım Mohammed Mohammed
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Yaşlılarda hemodiyalizin yaşam kalitesine etkisi

Kronik böbrek yetmezliği tüm dünyada önemli bir sorun haline gelmektedir. Tüm popülasyona kıyasla hastalarda kalıcı morbidite ve mortalite ile birlikte daha düşük yaşam kalitesi ile ilişkilidir. Çalışma, diyalize giren kronik böbrek yetmezliği olan hastaların yaşam kalitesini değerlendirmeyi ve hastaların yaşam kalitesi ile demografik ve klinik verileri arasındaki ilişkiyi bilmeyi amaçlamaktadır. 26 Mart - 7 Eylül tarihleri arasında AlSadr Medical City / Hemodiyaliz Ünitesinde (200) CRF hastasının olasılık dışı. (objektif) örneklemesi ile kesitsel tanımlayıcı bir tasarım çalışması yapılmıştır. , 2022. Araştırmanın görünür geçerliliğini belirlemek için, Anketin geliştirilip, görüşme tekniği ile Arapçaya çevrilmesinin ardından verilerin toplanması. Araştırmacı, tanımlayıcı ve çıkarımsal istatistiksel analiz prosedürleri kullanarak verileri analiz etti. Çalışmanın sonuçları, kamusal alanın ortalama bir yaşam kalitesi olduğunu, fiziksel alanda yaşam kalitesinin düşük olduğunu ve bağımsızlık düzeyinin düşük olduğunu, ancak çevresel, psikolojik ve ruhsal alanlarda orta düzeyde bir yaşam kalitesinin olduğunu, buna karşın yaşam kalitesinin orta düzeyde olduğunu göstermiştir. sosyal alan yüksekti. yaşam kalitesi. Çalışma, diyaliz tedavisi gören kronik böbrek yetmezliği hastalarının çoğunun sosyal alanda yüksek bir yaşam kalitesine sahip olduğu sonucuna varmıştır. Kronik böbrek yetmezliği vakalarının çoğu, diyalize yanıt veren hastaların düşük düzeyde bağımsızlığa ve fiziksel kapsama sahip olduğunu göstermektedir. Diyalize giren kronik böbrek yetmezliği olan hastaların yaşam kalitesi (cinsiyet, eğitim düzeyi, medeni durum ve hastalık öncesi meslek durumu) arasında da güçlü bir ilişki vardır. Çalışma, diyaliz ünitesine yeni atanan hemşirelerin, diyaliz prosedürleri ve ilaçları, KBY hastaları ve aileleri ile kapsamlı bir şekilde nasıl başa çıkılacağı ile ilgili eğitim kurslarına katılmalarını ve HD geçiren KBY hastalarına gerekli broşürleri, posterleri ve broşürleri içeren talimatları içeren broşürleri sağlamalarını önermektedir. bilgi. Diyaliz tedavisi, beslenme programı, ilaçlar, yaşam tarzı değişiklikleri vb. hakkında.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+7
Ahmed Abdulaalı Abdulhasan Abdulhasan
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Estimation of hexanoyl lysin, lactoferrin and some diagnostic markers in renal failure

The present study started out aiming to investigate the HEL and LF status in the serum of renal failure patients due to acute kidney injury (AKI) or chronic kidney disease (CKD). Hence, this study was concerned with 60 patients with renal failure and 60 healthy people as control from both genders with ages ranging from (15 - 25) years. The specimens were estimated in terms of Hexanoyl-lysin adduct (HEL) and Lactoferrin (LF) using enzyme-linked immune sorbent inspection kits (Elisa) and some biomarkers of renal failure using automated analyzer methods. The results revealed that the level of renal function, Electrolytes and sugar were significantly elevated (p-value = 0.0001) in the serum of CRF patients compared with their counterparts in the control group. Furthermore, the lipid profile parameters were non-significantly different between CRF patients and control, except for TGs and VLDL, which were significantly elevated in CRF patients. The level of Fe was significantly higher (p-value = 0.005) in the serum of CRF patients than that of the control group. In addition, the biochemical assessments indicated significant elevation (p-value = 0.0001) in HEL and LF levels in CRF patients when compared with those of the control group. Both HEL and LF are concluded to be good sensitive markers in the diagnosis of renal failure disease.

Acute kidney injuryBiochemistryKidney diseases+6
Dhuha Abdulhay Oleıwı Al-azraqı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Sağlıker sendromlu hastaların sitogenetik analizleri ve Kalsiyum Duyarlı Reseptör (CaSR) geni 2. ve 3. ekzon dizilerinin belirlenmesi

Kronik böbrek yetmezliği (KBY), nefron sayısında azalma ve fonksiyonlarında bozulma şeklinde seyreden ve sıklıkla son dönem böbrek yetmezliği ile sonuçlanan patofizyolojik bir süreçtir. Kronik böbrek hastalarının (KBH) bir kısmında Sağlıker sendromu olarak adlandırılan farklı bir klinik tablo gelişmektedir. Bu sendroma yakalanan hastalarda klinik olarak kronik böbrek hastalığının yanı sıra sekonder hiperparatiroidizm, oldukça ağır yüz-çene değişiklikleri, oldukça ağır psikolojik problemler ve depresyon meydana gelmektedir. Bu hastalarda, laboratuar bulguları olarak hiperfosfatemi ve hipokalsemi gözlenir.Sağlıker sendromuna dönüşen kronik böbrek hastalığı tablosu için bazı genetik yatkınlık faktörlerinin sorumlu olabilecekleri düşünülmektedir. Bu çalışmada, genetik yatkınlık faktörlerinden biri olabileceği düşüncesiyle, Ca+2 iyonunun düzeyini düzenleyen kritik öneme sahip kalsiyum reseptör proteini ve onu kodlayan kalsiyuma duyarlı reseptör (CaSR) geninin sekans analizi yapılmıştır. CaSR geni, 3. kromozomun q13.3-21 bölgesine lokalize ve 103 kb büyüklüğünde bir gendir. Bu gen sekiz ekzon içermektedir. CaSR, G proteinine eşlenik olarak çalışan bir reseptördür. Aynı zamanda, hücre zarını yedi kez kateden protein süper ailesinin (C ailesi) bir üyesidir. Binyetmişsekiz aminoasit büyüklüğünde bir proteindir. CaSR, ağırlıklı olarak paratiroid bezi hücrelerinde, tiroid bezinin C hücrelerinde ve böbreklerde ifade edilir.Bu çalışmada; toplam olarak 23 hastanın CaSR geninin 2 ve 3. ekzonlarının sekans analizleri gerçekleştirildi. İkinci ekzon için 3 hastada, 70239 pozisyonundaki A bazının delesyona uğramış olduğu saptandı. İki hastada 70471'de A>G heterozigot nükleotid değişimi ve 1 hastada 70622'de T>C heterozigot nükleotid değişimi bulundu. Ekzon 3 için 11 hastada, 73724 pozisyonunda G>A homozigot nükleotid değişimi tespit edildi. Bir hastada, 73724'de G>A heterozigot nükleotid değişimi saptandı. Ekzon 2'de 70622 pozisyonu, kodlama yapan bölgenin içerisindedir. Bu noktada, TTT kodonunun sonundaki T nükleotidinin C'ye dönüştüğü gözlendi. Yeni kodon TTC şeklindedir. Bu baz değişimi literatürde tanımlıdır ve her iki kodon da fenilalanin aminoasidini kodlamaktadırlar. Diğer baz değişimleri kodlama yapan bölgelerin dışındadırlar. Bulgularımız, CaSR geninin 2 ve 3. ekzonlarındaki saptadığımız nükleotid değişimlerinin Sağlıker sendromu hastalığının ortaya çıkışında ve gelişiminde etkili olmadıklarını ortaya koymuştur.Çalışmamız kapsamında 23 Sağlıker sendromlu hasta ile 23 kontrol bireyin karyotipleri de çalışıldı. Karyotip analizleri yapılan hastalardan 5'nin (%21.8) tüm metafaz plaklarının normal kromozom kuruluşuna (46,XX/46,XY) sahip olduğu bulundu. Bu hastalardan 4'ünün erkek ve 1'inin kız cinsiyetine sahip olduğu rapor edildi. Geriye kalan 18 (%78.2) hastanın incelenen metafaz plaklarında bir ya da daha fazla sayıda sayısal ve/veya yapısal kromozom düzensizliklerine rastlandı. Saptanan başlıca yapısal kromozom düzensizlikleri; 2, 4, 5, 6, 7, 9, 10, 11, 13, X ve Y kromozomları üzerindeki hasarlardır. Bunların içerisinde 9qh+ oluşumu, 2q23 bölgesindeki gap oluşumu, chtb(2)(q23), chtb(2)(p31) ve fra(2)(p23) şeklindeki oluşumlar, 13ps+ ve Yq+ oluşumları, 4q22-qter ve 4q31 bölgelerinde kromozom kaybı ve kromatid kırığı, gap(6)(q21) oluşumu, del(10)(p13-pter), del(10)(p15) ve gap(10)(q22)x2 şeklindeki hasarlar, Xp22.1-pter ve q13.2-qter bölgelerinde kayıplar özellikle önemlidirler. Bunlarla birlikte, bulunan sayısal kromozom düzensizlikleri içerisinde kromozom 10, 13, 19, 22 ve Y monozomileri öne çıkmaktadırlar.Tüm hastalarda incelenen toplam 639 hücrede 241 (%37.7) kromozom düzensizliği tespit edildi. Bu kromozom düzensizliklerinin %88'inin yapısal ve %12'sinin sayısal düzensizlikler olduğu saptandı. Kontrol grubu olarak 23 erkek birey çalışıldı. Kontrol grubundan incelenen 1150 hücrede 182 (%15.8) yapısal düzensizlik bulundu. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada hastalarda kromozom düzensizlik oranının anlamlı bir şekilde artmış olduğu (p<0.05) tespit edildi .Anahtar kelimeler: Sağlıker sendromu, kalsiyum, DNA, dizi, sitogenetik

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiBöbrek yetmezliği-kronik+4
Erdal Tunç
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00

Related subjects