Kidney function tests
Bu konu başlığı altında 97 tez
Rezidüel böbrek fonksiyonları olan periton diyalizi hastalarında serum n-terminal probrain natriüretik peptit (NT-proBNP), nötrofil gelatinase-associated lipocalin ilişkili protein (NGAL) ve fibroblast growthfactor (FGF23) ilişkisi
Amaç ve metod: Kronik kalp yetmezliği olan ve glomerüler filtrasyon oranıhafif derecede azalmış olan hastalarda Gelanitase lipocalin ilişkili protein (NGAL)düzeylerinin arttığı bildirilmiştir. Bu durum böbrek interstisyelinde kronik olarak basınçartışına ve böbrek hasarına bağlı olabilir. Kalp yetmezliği hastalarında serum Nterminal-pro brain natriuretic peptide (NT-proBNP) düzeyleri artmaktadır. Bu pilotçalışmada rezidüel böbrek fonksiyonu olan ve NT-proBNP yüksek olan ayaktan peritondiyalizi hastaları (PD) ile rezidüel böbrek fonksiyonu olan ve NT-proBNP düzeyleridaha düşük hastaların çalışmanın başlangıcında ve 3 ay sonraki ölçümlerde serumNGAL düzeyleri yönünden karşılaştırılmasını amaçladık. Yaş, cinsiyet yönünden farklıolmayan 20 ayaktan periton diyalizi hastasında ve 20 sağlıklı kontrol grubunda serumNT-proBNP, NGAL ve fibroblast growth faktör 23 (FGF23) ölçüldü.Sonuçlar: Hastalarda serum NT-proBNP, NGAl ve FGF 23 düzeyleri anlamlıolarak hastalarda daha yüksekti (p <0.05). NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml üzerindeolan (10 hasta: hipervolemik grup) hastalar ile NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/mlaltında olan hastalar (10 hasta) arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, serumkreatinin, Parathormon, NGAL, FGF23 kan ure azotu (BUN), idrar volümü, Cockroft-Gault ve Modification of Diet in Renal Disease Study formulüne göre hesaplananglomerüler filtrasyon oranı ve ekokardiyografik incelemede sol ventrikül diyastol sonuçapı, sol atrium çapı, aort kökü genişliği yönünden çalışma başlangıcındaki ve 3 aysonraki değerlendirmede bir farklılık saptamadık (p>0,05). NT-ProBNP düzeyleri 1000pg/ml üzerinde olan (hipervolemik grup) hastaların ortalama NT-proBND düzeyleri13323,3±11235,9 pg/ml, NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml altında olan hastaların ise456,1±266,7 pg/ml idi. NGAL düzeyleri ile ekokardiyografik incelemede sol ventriküldiyastol sonu çapı, sol atrium çapı, aort kökü genişliği, rezidü idrar miktarı arasında dabir ilişki saptayamadık. NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml üzerinde olan hastalar ileNTProBNP düzeyleri 1000 pg/ml altında olan hastaların 3 ay sonraki 2. ölçümlerindeNT-ProBNP düzeyleri ilk ölçümlerine göre istatistiksel olarak anlamlı olarak(13323,3±11235,9 pg/ml den 9667,3±9483,2 pg/ml) azaldı (p<0.05). NGALdüzeylerinde ise anlamlı bir değişiklik saptanmadı. NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/mlaltında olan hastalar 3 ay sonraki 2. ölçümlerinde serum NT-ProBNP ve NGALdüzeylerinde anlamlı bir değişiklik bulamadık. Her iki grup arasında hastaların 3 aysonraki değerlendirilmelerinde Cockroft-Gault ve Modification of Diet in Renal DiseaseStudy formülleri ile hesaplanan tahmini glomerüler filtrasyon hızı yönünden fark yoktu.Serum NGAL ilk ölçümünün belirleyicilerini saptamak amaçlı multivariate regresyonanalizinde modele grup 1 (hipervolemik grup) olmak, yaş, serum albumin ve NTproBNP alındığında NGAL'in bağımsız belirleyicisi olarak albumini saptadık. SerumNGAL ikinci ölçümün belirleyicilerini saptamak amaçlı multivariate regresyonanalizinde modele grup 1 (hipervolemik grup) olmak, yaş, serum albumin ve serum NTproBNP düzeyleri arasındaki değişiklik alındığında NGAL in bağımsız belirleyicisiolarak albumini saptadık. Diğer faktörlerin ise bir etkisi olmadığını saptadık.Sonuç olarak hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre serum NT-ProBNP,NGAL ve FGF 23 düzeyleri anlamlı olarak yüksekti. Periton diyalizi hastalarında vücutvolüm durumunun bir göstergesi olarak değerlendirilen serum NT-ProBNP ile NGALdüzeyleri arasında bir ilişki yoktu. Periton diyalizi hastalarında albumin gibi diğerfaktörler serum NGAL düzeylerinin belirleyicisi olarak görünüyor.
Primer glomerulonefrite bağlı kronik böbrek hastalığında proteinürinin böbrek fonksiyonlarındaki bozulma üzerine etkilerinin incelenmesi
Amaç: Kronik böbrek hastalığının ilerlemesi çeşitli risk faktörlerinin etkilerine bağlıdır. Proteinüride bu risk faktörlerinin en önemlilerinden biridir. Yapılan çalışmalar incelendiğinde şimdiye kadar KBY'li hastalarda proteinürinin renal progresyona etkisini araştıran sınırlı sayıda çalışmaya rastlanmıştır. Çalışmamızda kronik böbrek yetmezlikli hastalarda proteinürinin renal progresyon üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Araştırmamız, için gerekli olan tetkikler, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi dosya arşiv bölümü ve Hastane Otomasyon Sistemi (Enlil) kullanılarak elde edilmiştir. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından etik kurulu onayı alındı. Çalışmaya alınacak hastalardan yazılı onam alındı. Hastaların adı, soyadı, dosya numarası, telefon numarası, yaşı, cinsiyeti, hastalığın başlangıç süresi, varsa biyopsi tarihi, böbrek yetmezliğinin sebebi, komorbit hastalıkları, kullandığı ilaçlar araştırıldı ve çalışma formuna kaydedildi. Www.mdrd.com adresinden hastaların GFH hesaplandı ve çalışma formuna kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 77 erkek, 105 bayan toplam 182 hasta alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 44±15 yıl (17-80) idi. Hastaların 108'i primer glomerülonefrit, 74 ü sekonder glomerülonefrit tanılı idi. Çalışmaya alınan hastalarda proteinüri ve GFH ilişkisi ele alındığında ise proteinüri arttıkça GFH de belirgin düşme tesbit edildiği görüldü. Başlangıçta nefrotik düzeyde proteinürisi olan hastalarda non nefrotik düzeyde proteinürisi olan hastalara göre GFH'daki düşüşün daha fazla olduğu tesbit edildi. Çalışmamızda proteinüri ve serum albümin düzeyi arasındaki ilişkiye bakıldığında, proteinüri artıkça serum albümin düzeyinin azaldığı tesbit edildi. Sonuç: KBY'li hastalarda proteinüri önemli bir progresyon göstergesidir. Proteinüri ve GFH arasında zıt bir ilişki bulunmaktadır. KBY li hastaların takibinde proteinüri önemli bir parametre teşkil etmektedir.
Glomerülopati tiplerinde pan immün inflamasyon değerinin retrospektif incelenmesi
Glomerüler hastalıklar(glomerülopatiler), glomerül filtrasyon bariyerinin yapısal veya fonksiyonel hasarıyla karakterizedir. Başlıca; antijen-antikor ilişkisi, kompleman aracılı, immün aracılı veya inflamasyon mekanizmalarıyla gelişebilir. İnflamasyon aracılı hasar ise; subendotelyal veya bazal membranda lokalize immün birikimlerle veya antijen-antikor etkileşimiyle lökosit aktivasyonu, degranülasyonuyla gelişebilir. Bunların sonucunda, granülositer serinin dağılımı ve oranları değişmektedir. Son yıllarda başta onkoloji alanında olmak üzere birçok alanda nötrofil-lenfosit oranı(NLR), platelet-lenfosit oranı(PLR) ve pan-immün inflamasyon değeri(PIIV) ile hastalık aktiviteleri, ölüm riski arasındaki ilişki konusunda çalışmalar yapılmıştır. Çalışmamızda glomerülopatilerle inflamasyonun arasındaki ilişkiden yola çıkarak; ucuz ve kolay ulaşılabilir bir yöntem olan PIIV ve diğer hemogram oranlarının; glomerülopatilerde etyoloji, tedavi rejimleri ve ölüm riskiyle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Literatürde PIIV ile glomerülopatiler arasındaki ilişkiyi inceleyen az sayıda çalışma olması nedeniyle; sonuçlarla ülkemiz ve dünya literatürüne katkıda bulunmayı amaçladık. Çalışmamıza 2010-2021 yılları arasında yapılan böbrek biyopsisi, glomerüler hastalıklarla uyumlu olan 553 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların tanı anındaki ve tedavi sonrası 1.yıldaki laboratuvar bulguları ile aldıkları tedavi rejimleri kaydedilmiştir. Sonuçlarını değerlendirdiğimizde; sekonder ve proliferatif glomerülopati hastalarında PIIV anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır. Ayrıca PLR'nin 982'nin üzerinde olmasının, ANCA ilişkili vaskülitleri diğer sekonder nedenlerden ayrımda kullanılabileceği saptandı. Bununla birlikte NLR 2,65'in üzerinde ve yaşın 52'den büyük olmasının ölüm riskini anlamlı ölçüde artırdığı saptanmıştır. Sonuç olarak PIIV ve diğer hemogram oranları onkoloji ve diğer birçok alanda kullanımı artan testlerdir. Nefroloji alanında da son yıllarda bu konuda yapılan çalışmalar artmaktadır. Elde ettiğimiz sonuçların; randomize kontrollü çalışmalar ile desteklenmesiyle gelecekte daha ucuz ve kolay ulaşılabilir testler klinik pratiğimize kazandırılabilir.
Beta talassemi majorlü hastalarda böbrek fonksiyonlarının incelenmesi
ÖZET Beta talassemi majorlu hastalarda demir birikiminin yol açtığı organ yetmezliği en önemli mortalite nedenidir. Hastalıkta en sık tutulan organlar karaciğer, kalp ve pankreastır. Böbrek tutulumu da bildirilen diğer organ tutulumları arasında yer almaktadır. Ancak böbrek tutulumu genellikle preterminal döneme kadar klinik bulgu vermemektedir. Böbrek hasarının oluşmasında uzun süreli anemiye bağlı kronik hipoksinin yanısıra diğer organ hasarlarında olduğu gibi artmış demir yükünün aracılık ettiği oksidatif stres sonucu oluşan lipid peroksidasyonu sorumlu tutulmaktadır. Renal bulguların ortaya çıkmasındaki diğer bir neden de böbrek kan akımında artışa bağlı olarak idrarın yoğunlaştırılmasında önemli rolü olan medüller hiperozmolaritenin azalmasına yol açan hemodinamik değişikliklerdir. Bu çalışmada beta talassemi majorlu hastalarda böbrek hasarının niteliğini ve patogenezde etkili olası etkenleri araştırdık. Çalışmaya hemoglobin elektroforezi ve klinik bulgularla tanısı konmuş, düzenli kan transfüzyonu ve % 92 oranında desferroksamin tedavisi alan % 64'ü splenektomili 70 hasta ile yaş ve cins dağılımı açısından aralarında istatistiksel fark bulunmayan 14 sağlıklı olgu alındı (p>0.05). Olgulardan hematolojik ve biyokimyasal testler için kan ve zamanlı idrar örnekleri alındı. İdrarla ilgili parametreler sabah idrarlarında çalışıldı. Bütün olgulardan hematokrit, serum demiri, transferrin saturasyonu, ferritin, kan üre azotu (BUN), serum kreatinini(Cr), elektrolitler, ürik asit, fosfor(P), alkalen fosfataz(ALP), idrarda; pH, ozmolarite, protein, N-asetil p-D-glukoz aminidaz(NAG), malondialdehit(MDA), Cr, sodyum(Na), potasyum(K), ürik asit ve P bakılarak gün içindeki değişkenliğin etkisini azaltmak amacıyla protein, NAG ve MDA'nın Cr'e oranları hesaplandı. Glomerüler filtrasyon hızı(GFR) Schwartz formülüne göre hesaplanan endojen kreatinin klirensi(Ccr) ile değerlendirildi. Fraksiyone sodyum ekskresyonu(FENa). fraksiyone potasyum ekskresyonu(FEK), fraksiyone ürik asit ekskresyonu(FEüA) ve tübüler fosfat reabzorpsiyonu(TRP) hesaplanarak iki grubun sonuçları karşılaştırıldı. İki grup arasında arasında hematokrit(htc), demir(Fe), transferrin saturasyonu beklendiği gibi farklı bulundu (hepsi için p<0. 001). BUN, Cr, Na,idrar ozmolaritesi, CCr FENa> FEK ve FEua, değerleri iki grup arasında farklılık göstermedi ( p>0.05). Serum K, P, ürik asit ve ALP değerleri ile idrar hacmi, idrar pH'ı, idrar Protein/Cr, MDA/Cr, NAG/Cr, TRP değerleri gruplar arasında farklı bulundu. Elde edilen sonuçlar bazı parametrelerde farklılıklar olmakla birlikte daha önce yapılan az sayıdaki çalışmanın sonuçlarıyla paralellik gösterdi.. K, P ve ürik asit değerlerinin hasta grubunda yüksek oluşu hemolize ve artmış eritrosit döngüsüne bağlandı. Hasta grubunda düşük ALP düzeylerinin bozuk osteoblast fonksiyonu ile ilişkili olabileceği düşünüldü. İdrarda protein/Cr, NAG/Cr ve MDA/Cr oranlarının yüksek oluşu, NAG/Cr ve MDA/Cr ile serum ferritini arasında pozitif korelasyon ilişkisinin bulunması nedeniyle hasta grubunda artmış demir yükünün yol açtığı oksidatif stresin lipid peroksidasyonu aracılığıyla proksimal böbrek tübüllerinde hasara neden olduğu sonucuna varıldı. Distal tübüler fonksiyon bozukluğunun çocukluk yaş grubunda daha ileri tetkikler gerektirdiği ve daha çok erişkin hastalarda bildirilen bu bozukluğun yaşla birlikte artan medüller fibroz sonucu geliştiği düşünüldü. Bu bulgular, erken dönemde klinik bulgu vermese bile, beta talassemi majorda proksimal tübüler hasarın ön planda olduğu böbrek hasarının ve fonksiyon bozukluğunun daha okul çocukluğu döneminde varlığını, hasar oluşmasında organizmadaki demir birikiminin ve bunun yol açtığı oksidatif stresin önemini göstermektedir. Anahtar kelimeler : Beta Talassemi Major, Böbrek Fonksiyonları, Ferritin, N - Asetil p-D-glukoz aminidaz ( NAG ), Malondialdehit ( MDA ) VI
Lantanum karbonat'ın böbreğin endokrin fonksiyonlarına etkisi
Serum fosfor sev20iyelerinin normal değerler üzerine çıkması durumunda hiperfosfatemi tablosu gelişir. Vücuttaki fosfat birikimi ve hiperfosfatemi, yumuşak doku ve damar kalsifikasyonlarına neden olur. Bununla birlikte fosfat tutulması, koroner arter hastalığının yol açtığı ölüm ve ani ölüm gibi durumlarla kardiyovasküler mortaliteyi artırır. Hiperfosfatemi tedavisinde diyet ve diyalizin yanı sıra oral fosfat bağlayıcılar kullanılmaktadır. Fosfat bağlayıcılar bir anyon olan fosfatı aktif bir katyonla değiştirerek emilmeyen ve bağırsaktan dışkıyla atılan bir bileşik oluştururlar. Fosfat bağlayıcıların, alüminyum bazlı ve kalsiyum bazlı olanları dışında alüminyum ve kalsiyum içermeyen birçok çeşidi mevcuttur. Çalışma kapsamında etkisi incelenen lantanum, hiperfosfatemi tedavisinde kullanılan, alüminyum ve kalsiyum bazlı olmayan, nadir toprak elementlerinden Lantanit sınıfı bir fosfat bağlayıcıdır. Lantanum, alüminyum ve kalsiyum bazlı fosfat bağlayıcıların yan etkilerini göstermez ayrıca yapılan çalışmalarda emilim ve doku birikiminin oldukça düşük seviyelerde olduğu görülmüştür. Lantanumun emilimi, birikimi ve toksisitesi ile ilgili çalışmalarda büyük oranda kemik, karaciğer ve sindirim sistemine odaklanılmıştır. Tez kapsamında, sağlıklı sıçanlara lantanum karbonatın farklı dozlarının verilmesinin, böbreğin endokrin fonksiyonları ve kalsiyum-fosfor metabolizmasının düzenlemesinde rol oynayan hormonlar üzerine etkisi araştırıldı. Çalışmada 20 erkek erişkin sıçan dört gruba ayırıldı. Üç gruba 28 gün boyunca 500, 1000 ve 2000 mg/kg dozlarında oral lantanum karbonat uygulandı. Sıçanların ilk gün ve son gün kanları alındı. Alınan kanlardan tam kan sayımı, 1,25 dihidroksi vitamin D3, parathormon, eritropoietin, renin, kalsitonin, kalsiyum ve fosfor seviyeleri ölçüldü. Tüm sonuçlar istatistiksel anlamlılık yönünden incelendi. Grupların ilk gün ve son gün kan değerlerinin istatistiksel analizinde 500-2000 mg/kg gruplarında, uygulama öncesi ve sonrası serum kalsiyum değerlerinde anlamlı fark bulundu. 500 mg/kg grubunda uygulama öncesi ve sonrası serum PTH, renin ve kalsitonin seviyelerinde anlamlı fark bulundu. Gruplar karşılaştırıldığında uygulama sonrası, 2000 mg/kg ve kontrol grubu arasında serum kalsiyum seviyelerinde ve 500-1000 mg/kg grupları arasında serum fosfor seviyelerinde anlamlı fark bulundu. Elde ettiğimiz sonuçlar lantanumun böbrek hasarı ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Çalışmamızın sonuçları daha büyük kohortlar ile tekrarlanmalı ve elde edilen biyokimyasal ve endokrin parametre sonuçları histopatolojik gözlemlerle konfirme edilmelidir.
Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında; total oksidan/ antioksidan seviyelerin araştırılması, bu seviyelerin böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisi
Amaç: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPBH), böbrek ve böbrek dışı organlarda kistlerle karakterize sistemik, ilerleyici bir hastalık olup, son dönem böbrek yetersizliğinin (SDBY) en yaygın kalıtsal nedenidir. Kalıcı bir tedavisinin olmaması ve sık görülen kardiyovasküler komplikasyonlar sebebiyle mortalitesi yüksek, önemli bir sağlık problemidir. Hastalığın şiddetini ve ilerlemesini hücresel düzeyde etkilediği öngörülen mekanizmalardan biri olan "oksidatif stres" vücuttaki oksidan-antioksidan dengesinin bozulması olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızın amacı, böbrek fonksiyonları korunmuş ODPBH olan hastalarda oksidatif stres belirteçleri olarak kabul edilen total antioksidan seviye (TAS) ve total oksidan seviyesinin (TOS) ölçülüp oksidatif stres indeksinin (OSI) hesaplanması; bunların benzer böbrek fonksiyonları olan sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırılmasıdır. Böylece önemli bir hipertansiyon (HT) ve SDBY nedeni olan ODPBH'nin daha erken dönemlerinde oksidatif stresin artıp artmadığı konusunda bir fikir edinilip buna yönelik önlemler alınabilecek ve tedavi için yeni hedeflerin belirlenmesine zemin oluşturulabilecektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ortalama tahmini glomeruler filtrasyonları (eGFR) normal olan 45 ODPBH (ortalama yaş 38 (39,9±11,0) )ve 45 sağlıklı kontrol (ortalama yaş 41 (40,2±11,3) ) grubu dâhil edildi. Yaş ve eGFR açısından anlamlı fark olmayan katılımcılarda, serumda TAS ve TOS düzeyleri kolorimetrik Erel yöntemi kullanılarak ölçüldü. OSI hesaplandı (TOS/TAS*100). İki grup bu parametreler açısından nonparametrik testler ile (Mann Whitney U) karşılaştırıldı. Ayrıca ODPBH grubu kendi içindeki farklılıklar açısından da değerlendirildi. Oksidatif stresin, HT, nefrolityazis varlığı, inflamasyon, böbrek hacmi ve kullanılan ilaçlar ile ilişkisi korelasyon analizi ile değerlendirildi. İstatistiksel analiz için p <0.05 değeri anlamlı kabul edildi.Bulgular: TOS, TAS düzeyleri ve hesaplanan OSİ için, iki grup arasında anlamlı farklı saptanmadı. TOS ve OSI düzeyleri, ODPBH tanılı olgularda sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmakla beraber, istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0,05). ODPBH grubunda oksidatif stres ile böbrek hacmi, HT varlığı, nefrolitiyazis, renin-anjiyotensin aldosteron sistem inhibitörü (RAASi) kullanımı açısından da anlamlı bir fark saptanmadı. ODPBH grubunda yapılan korelasyon analizine göre; Hb (r= 0,52 / p=0,001), kreatinin (r= 0,49 / p=0,001), ürik asit (r= 0,76 / p=0,0001), ferritin (r= 0,48 / p=0,001) düzeyleri ile TAS arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. TAS ölçümü sonuçları eGFR ile negatif korelasyon gösterdi (r= -0,30/ p=0,042). OSİ düzeyleri ile üre (r=-0,32 / p=0,034) ve ürik asit (r=-0,30 / p=0,046) arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. Sağlıklı kontrol grubunda yapılan korelasyon analizine göre; TAS ile anlamlı pozitif korelasyon gösteren parametreler, yaş (r=0,363 / p=0,014), VKİ (r=0,420 / p=0,004), sistolik kan basıncı (r=0,523 / p=0,000) ve diastolik kan basıncı (r=0,304 / p=0,042), Hb (r=0,514 p=0,000), kreatinin (r=0,443 / p=0,002), parametreleridir. TAS ile anlamlı negatif korelasyon gösteren parametreler ise, eGFR (r=-0,372 / p=0,012), ESR (r=-0,185 / p=0,223), CRP (r=-0,295 / p=0,049) parametreleridir. Sağlıklı kontrol grubunda VKİ ile TOS arasında anlamlı pozitif korelasyon olduğu gösterildi (r=0,323 / p=0,031). Sonuç: Çalışmamız, erken evre ODPBH'da TAS, TOS, OSİ düzeyleriyle oksidatif stresin araştırılıp sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırıldığı, sonuçların diğer bulgularla ve hasta özellikleriyle korelasyonunun incelendiği ilk çalışmadır. Böbrek fonksiyonları korunmuş ODPBH tanılı olgularla sağlıklı kontrol grubu arasında TAS, TOS, OSİ düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. ODPBH'nin patogenez ve progresyonunda oksidatif stresin rolünün olup olmadığının neden sonuç ilişkisi gösterilerek ortaya konabilmesi için, daha büyük örneklem gruplarında daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır. Elde edilecek bulguların anlamlı olması durumunda, tüm oksidatif dengeyi yansıtan TAS ve TOS ölçümlerinin bir takip belirteci olarak kullanılması hedeflenebilir. Ayrıca, ODPBH'de hastalığın erken aşamalarında uygulanabilecek koruyucu tedavi seçeneklerinin ortaya konması, potansiyel olarak ODPBH'li hastalarda genel kardiyovasküler olay ve mortalite riskini azaltabilecektir. Oksidatif stres belirteçleri ve biyokimyasal parametreler arasında bu çalışmada elde edilen anlamlı korelasyon sonuçları, biyoorganizmadaki oksidan ve antioksidan durumu etkileyen mekanizmaların aydınlatılmasında ileri çalışmalara bir zemin oluşturabilir.
Böbrek fonksiyon bozukluğu olan hastalarda ilaç kullanımının incelenmesi ve klinik eczacılık hizmetlerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma ile genel dahiliye servisinde yatmakta olup böbrek fonksiyon bozukluğu olan hastalarda ilaç kullanımının incelenmesi, ilaç ile ilişkili sorunların (İLİS) tespiti ve çözümünde klinik eczacılık hizmetlerinin değerlendirilmesi ve renal doz ayarı gerektiren ilaçların kullanımında klinik eczacının bilgilendirme ve müdahalesinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma, Kasım 2021-Kasım 2022 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinin Genel Dahiliye servisinde yürütülen prospektif, yarı-deneysel bir çalışmadır. Araştırma üç ardışık dönemde alınan hasta grupları ile yapılmış olup hastalar İLİS tespiti, renal doz ayarı gerektiren ilaçların kullanımı ve uygunluğu açısından incelenmiştir. Klinik eczacı ilk grupta herhangi bir müdahalede bulunmazken ikinci grupta hastaların bakımından sorumlu hekimlere sık kullanılan ilaç gruplarında renal doz ayarlamaları ile ilgili bilgilendirme sunumu yapmış ve hastalar bu sunum sonrası çalışmaya dahil edilmiştir. Üçüncü grupta ise klinik eczacı doğrudan serviste yer alarak hastalardaki İLİS'leri tespit etmiş ve bunların çözümüne yönelik girişimlerde bulunmuştur. İLİS sınıflandırması, PCNE (Pharmaceutical Care Network Europe) V9.1'e göre yapılmıştır. Çalışmaya toplam 160 kişi dahil edilmiştir. Kontrol, eğitim ve müdahale grubundaki hastaların yaş ortalaması sırasıyla 73,1±10,3; 75,6±8,49 ve 74,5±10,1 olarak tespit edilmiştir. Hastalarda en sık görülen komorbiditeler sırasıyla hipertansiyon, diyabet, koroner arter hastalığı, atrial fibrilasyon ve kalp yetmezliği olmuştur. Gruplarda tespit edilen İLİS sayısı sırasıyla 238, 195 ve 169'dur. Çalışma sırasında müdahale grubundaki 80 İLİS'e yönelik 156 öneride bulunulmuştur. Bu önerilerin 154'ü (%98,71) hekimler tarafından kabul edilmiştir. Gruplar arasında toplam İLİS ve renal disfonksiyon ile ilişkili İLİS sayısı açısından sayısal farklılıklar görülse de istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Kontrol ve müdahale grupları arasında renal disfonksiyon ile ilişkili İLİS tespit edilen hasta sayısında ise istatistiksel açıdan anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Çalışmamızda tespit edilen İLİS ve buna yönelik girişimlerin kabul oranının yüksek olması klinik eczacının, böbrek fonksiyon bozukluğu olan hastalarda ilaç kullanımının ve hasta sonuçlarının iyileştirilmesine katkısı olduğunu göstermektedir. Gruplar arasında toplam İLİS ve renal fonksiyon bozukluğu ile ilişkili İLİS açısından sayısal azalmalar gözlenmiştir. Kontrol ve müdahale grupları arasında renal disfonksiyon ile ilişkili İLİS tespit edilen hasta sayısında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Bu sonuçlara göre klinik eczacının özellikle böbrek fonksiyon bozukluğu olan hastaların tedavisinde, sağlık ekibinin içinde yer almasının hasta sonuçlarının iyileştirilmesine katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Ibn Alnafees hastanesi acil durum bölümüne katılan hastalarda kalp yetmezliği olan hastalarda B tipi doğal peptit düzeyleri
This study was conducted on 130 subjects to investigate some of the biochemical changes that happens during heart failure condition. Eighty subjects of the 130 were diagnosed with heart failure while the rest 50 were healthy to control the study. B-Type Natriuretic Peptide (BNP), troponin T, creatinine, fasting blood sugar (FBS), lactate dehydrogenase (LDH) activity, triglycerides, total cholesterol, high-density lipoprotein (HDL), low-density lipoprotein (LDL), and very low-density lipoprotein (VLDL) were analyzed for each subject. The results have shown significant increase in the levels of BNP, troponin T, and creatinine in heart failure patients compared to control. Moreover, the activity of LDH was increased significantly in heart failure patients compared to control. FBS on the other hand did not change significantly between patients and control. The lipid profile parameters were changed significantly in heart failure compared to control. In conclusion, heart failure has shown strong effect on the renal function, and BNP has played significant role in the pathophysiology of heart failure.
Correlation of serum pth and albumin creatinine ratio in a group of Iraqi patients with type 2 diabetes mellitus
Microalbuminuria is often used to diagnose early diabetic nephropathy. In chronic kidney disease, parathyroid hormone is often elevated and is thought to be a predictive indicator. This study aimed to look at any possible relationships between UACR and serum PTH in subjects with type 2 diabetes. The study included 150 randomly selected participants in 2022. They were divided equally into three groups; Those with type 2 diabetes and microalbuminuria, those with diabetes mellitus but not microalbuminuria and the third group were the control group without either condition. Serum PTH and UACR were measured and analyzed statistically in the three groups. Results: The results of the current study showed that there was no significant difference in the main variables between the studied group. The results of the average concentration of PTH in the serum between the studied groups did not show a significant difference. There was a very weak correlation between ACR levels and serum PTH levels in all groups studied. Conclusion: (1) Serum PTH appears to be an unsuitable surrogate for ACR in the early detection of diabetic nephropathy. (2) All studied variables including CBC, renal function, etc. are of no clinical utility in early diagnosis of diabetic nephropathy
Diyabetik nefropati hastalarinda anti insülin anti vücut tespiti
Among the leading causes of illness and death worldwide, diabetes mellitus (DN) ranks high. It has not yet been established what causes diabetic nephropathy. Only 30–40% of diabetic people will show signs of nephropathy. The objective of this study was to provide such estimates for DN and the presence of insulin antibody levels in the blood of patients DN, where samples were collected from 29 females, 44 men, and 30 healthy people (≥ 75 years of age). Our study was on insulin resistance and the formation of insulin antibody complex that is associated with kidney nephron destruction which is known as diabetic nephropathy. We detected no significant level of anti-insulin antibodies among these patients because our patients were not affected by autoimmune disease. Results: The study showed a positive correlation between Anti-Insulin Ab and serum creatinine, with microalbumin of DN patients (r: 0.284, P<0.01) (r: 0.398, P<0.01), respectively. The study showed a strong positive correlation of blood urea, serum creatinine, albumin/creatinine ratio, and HbA1c with anti-insulin antibodies in DN patients (r: 0.617, P<0.01), (r: 0.567, P<0.01), (r: 0.288, P<0.01), (r: 0.816, P<0.01) respectively. It can be concluded that the current study confirms the high prevalence of CKD in T2DM.there is no significant value in anti-insulin antibodies among diabetic nephropathy patients.
Effect of different types of statins drugs on kidney function decline and proteinuria
Contrast agents are widely used in diagnostic and therapeutic procedures today, and one of the most important complications of these agents is the development of contrast agent nephropathy. Renal failure that develops after the use of contrast media is associated with the need for hemodialysis, prolonged hospitalization, increased cost, increased mortality, and morbidity. Patients undergoing coronary angiography often have co-morbidities that predispose them to the development of contrast media nephropathy. Today, the effectiveness of statin therapy in cardiovascular primary and secondary prevention has been demonstrated. In addition to their lipid-lowering effects, there is evidence that statins, which have antioxidant, anti-inflammatory, and antithrombotic effects on vascular structure, have a role in the prevention of contrast media nephropathy in a few limited retrospective studies. This study aimed to determine whether adding HMG CoA-reductase inhibitor statins to immunosuppressive therapy in patients with primary glomerulonephritis provides an additional contribution to remission compared to those receiving only immunosuppressive therapy. For this purpose, a study was planned to evaluate the efficacy of statins on renal functions in the early period in patients scheduled for elective coronary angiography (CAG). A total of 180 patients who were planned to undergo elective coronary angiography at Baghdad Teaching Hospital were included in the study. The protocol of the study was approved by Baghdad University Clinical Research Ethics Committee. In order to evaluate the effectiveness of statin treatments, 180 patients were included in the study in 3 groups. The patients who were planned to undergo coronary angiography while using statin derivative drugs for at least 1 month, continued their statin treatment and were included in the study as the "chronic statin group" (80 patients). The patients whose coronary angiograms were planned electively, who did not use statins, and whose low-density lipoprotein (LDL) level was above 70 mg/dL were included in the control group (80 patients) and atorvastatin 40 mg/day (20 patients) groups, respectively. The patients in the atorvastatin group were started on atorvastatin 40 mg/day 3 days before the procedure. The average age of the participants was 59.8±9.7. Age, sex, body mass index, hypertension, diabetes, smoking, family history of coronary artery disease, left ventricular ejection fraction, presence of atrial fibrillation, history of cerebrovascular accident, anemia, and peripheral artery disease were all comparable between the three patient groups (p > 0.05). Statistically significant differences (p>0.05) in the presence of dyslipidemia, prior myocardial infarction, heart failure, coronary bypass surgery, and percutaneous coronary intervention were seen between the groups. Chronic statin users were more likely to have dyslipidemia, previous myocardial infarction, heart failure, percutaneous coronary intervention and CABG compared to those not taking statins (p<0.001, p=0.003, p=0.014, p=0.001, and p=0.027, respectively). In the atorvastatin group, the incidence of dyslipidemia was significantly higher than in the control group (p<0.001). The atorvastatin group and the control group showed no significant differences in any other clinical characteristics (p>0.05). Chronic statin users had a significantly greater incidence of dyslipidemia (p=0.001) and history of percutaneous coronary intervention (p=0.001) than atorvastatin users. Since only elective coronary angiography cases were included in the study, it can be said that the efficacy of statins in preserving renal functions is valid for this patient population.
Renal function and some biochemical parameters in breast cancer patients
Cancer of the breast is the second most common cause of mortality from the disease in females. Because the kidneys are the primary location where medications are eliminated from the body, this organ is subjected to high quantities of chemotherapeutics, together with the active and inactive metabolites of the treatments, which often results in nephrotoxicity. Approximately 60 women with breast cancer who were undergoing chemotherapy, as well as 30 apparently healthy women, were enrolled in this case-control study. During this study, biochemical kidney markers such as cystatin C, creatinine blood urea, and microalbuminuria, as well as GFR, were assessed in order to investigate the impact of chemotherapy and how it reflects on renal functions. During the course of this research, a difference in the mean of these renal biochemical markers was discovered that was statistically significant with a p-value of less than 0.001, in addition to a positive correlation between albumin/creatinine ratio with microalbuminuria as well as glomerular filtration rate, and in contrast, a negative correlation was found with creatinine. As conclusion: the difference between the rise in cystatin C levels and kidney function as well as the reduction in GFR is a strong indicator of the degree to which chemotherapy affects the kidneys in breast cancer patients.
Evaluation of renal function tests and electrolytes in males with repeated smoking and alcohol abuse
The phenomenon of excessive smoking and alcohol usage is very frequent around the globe, despite acknowledging its downsides to human health in general and to adolescent health in particular. Alcoholic cigarette smoking greatly increases morbidity and mortality from infectious illnesses and the risk of a variety of diseases. The purpose of current research is to reveal the impact of heavy smoking and alcohol usage on renal function tests and electrolytes in men. Experimental participants aged between 30-65 years smoked for 10 years at least, Venous blood samples were taken, and assess the biochemical parameters for kidney function tests and electrolytes for repeated smoking and alcohol consumption in males. Depending on the results of the current study, it has been discovered that alcohol consumption was associated with a decline in kidney function, there are several possible explanations for the inverse relationship between alcohol consumption and decline in kidney function. To begin with, polyphenolic compounds found in alcoholic beverages have antioxidant and anti-inflammatory properties, both of which may have renal protective effects. Alcohol has both negative and positive impacts on renal function. Glomerular and tubulointerstitial damage are possible side effects, especially in people who already have kidney disease or who drink too much alcohol.
Identification of NADPH oxidase, COX-2, and some biomarkers in renal failure
Renal failure is increasingly being related to oxidative stress. For example, uremic patients have a lower antioxidant defense maximal range, which has been linked to oxidative stress (the generation of excessive reactive oxygen species (ROS)). The kidneys produce NADPH, a superoxide anion and a type of ROS. In renal failure patients, an increase in NADPH production adds to the development of renal damage. COX-2 is an enzyme that controls the flow of blood through the kidneys. When COX-2 inhibitors are used, kidney damage might occur, and renal blood flow can be negatively affected. This can then lead to the production of kidney failure. In this study, 60 samples of renal failure patients and 30 samples of healthy subjects of both genders, aged 15-25 years, were collected over four months. The assays were performed on NADPH Oxidase, COX-2, and other biomarkers (kidney functions, glucose, lipid profile, electrolyte (Na+1, K+1, Cl-1 , Ca +2). As a result, we can confirm that the chemical evaluations revealed that the concentration of Serum COX-2 and NADPH can predict renal impairment. The results show rapid rise in serum levels of COX-2, NADPH in outpatients and inpatient with renal failure compared to control (p > 0,05). This investigation found that the increase in concentrations of both COX-2 and NADPH in the patient group were indicative of renal failure.
Molecular study the INF–Ɣ(+874A/T) polymorphism and some biochemicaltest in patient with breast cancer
The current work aimed to study the correlation of IFN-γ(+874A/ T) polymorphism with Breast cancer and estimate the liver functions and the renal functions. This study included a total of (80) women with breast cancer. The patients' ages ranged from 25 to 70. Between January to March 2022, these patients were admitted to Kirkuk Oncology center, Iraq (2022). In addition, (50) healthy people were included as a control group in this investigation. The results of the current study demonstrated significant differences between studied groups. Whereas, creatinine and urea level in patients was showed significant increase compare with control group. Whereas, ALT level in patients was showed non-significant (P≤0.05) increase compare with control group. While, ALP level in patients was showed significant (P≤0.05) increase compare with control group. Finally, Our results showed that patients with the IFN-γ +874 A/T AT genotype were much more likely to advance to a malignant stage, and that there was a statistically significant relationship between genotype frequency and BC. As a result, possessing the AA genotype is associated with a better prognosis for the condition.
Comparison of some biochemical parameters before and after application of naprosyn in renal patients
The current study was aimed to estimate the effect of NAPROSYN on the parameters of renal function and liver function after the surgical procedure. This study included a total of (60) patients undergo surgical procedure. The patients' ages ranged from 20 to 30. Between January to April 2022, these patients were admitted to Al-Jumhuri Hospital in Kirkuk, Iraq (2022). In addition, 50 healthy people were included as a control group in this investigation. Samples were drawn from people aged 20-30 who did not have any diseases Conducting tests for some biochemical variables and divided as follow: Group 1: includes people who do not suffer from any disease and check for biochemical variables. Group 2: includes people after the surgery and examination of biochemical variables. Group 3: includes people after the surgical procedure and examination of biochemical variables after giving prodrugs. The results of the current study demonstrated significant increase in renal function parameters (Urea and creatinine) between studied groups. While, the results demonstrated non-significant differences in uric acid levels between studied groups. The results also demonstrated non-significant differences in liver function enzymes (ALT, AST and ALP) between studied groups.
An investigation of the role of folic acid supplementation in some biochemical changes during preeclampsia
After 20 weeks of gestation, preeclampsia is diagnosed when the mother experiences high blood pressure for the first time (systolic blood pressure of 140, diastolic blood pressure of 90) in two events, at least 6 hours apart). However, the stressed female can be affected in up to 10% of pregnancies in non-industrialized countries. The importance of folic acid has emerged recently. This research looked at how preeclampsia relates to folic acid intake and serum levels. Fifty women with different stages of disease will be studied, along with fifty healthy controls of similar age, gender and BMI. Fasting blood glucose, albumin, urea, and creatinine levels were tested. Patients diagnosed with pre-eclampsia who received a long-term folic acid vaccine would make up the first of the three study groups and the second group would consist of 25 women with IBD who had not been vaccinated against folic acid. The third group consisted of 25 pregnant women who were healthy throughout their pregnancy and had a good absorption of folic acid. The following are the instruments to be used following the code and method of operation specified by the manufacturer and exporter, a water bath, a visible spectrophotometer, and an electrolyte meter.
Orta kulak cerrahisi anestezisinde hemodinamik stabilite sağlamada Esmolol HCL ile Deksmedetomidin HCL'ün etkinliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Orta kulak cerrahisinde hipotansif anestezi, kanama miktarını azaltmak, daha iyi bir cerrahi görüş kalitesi sağlamak için çeşitli ajanlarla sıklıkla uygulanmaktadır. Çalışmamızda timpanoplasti cerrahisi uygulanan hastalarda 55-70 mm Hg aralığında bir kontrollü hipotansiyon hedeflenerek, esmolol ve deksmedetomidin'in hemodinamik stabilite sağlamadaki etkinlikleri, renal ve hepatik fonksiyonlara etkileri karşılaştırıldı.Gereç ve Yöntem: Etik Kurul onayı ve olguların yazılı onayı alındıktan sonra, çalışmamıza timpanoplasti cerrahisi uygulanan ASA ? grubu 18-65 yaş arası 40 olgu alındı. Olgular rastgele iki gruba ayrıldı. Birinci gruba (n=20) (Grup E); genel anestezi uygulamasından önce 500 mcg/kg/dk. esmolol yüklemesi 1 dakika içinde uygulandı. Ardından ilk 5 dakikada 50 mcg/kg/dk, 5.dakikadan cilt kapanmasına geçilinceye kadar 250 mcg/kg/dk. esmolol idame infüzyonu başlandı. İkinci gruba (n=20) (Grup D) genel anestezi uygulamasından önce 10 dakika süreyle 1 mcg/kg. deksmedetomidin yükleme dozu uygulandı. Ardından 0,5 mcg/kg/saat idame dozu başlandı. Her iki grupta da genel anestezi indüksiyonu 3-7 mg/kg tiyopental, 0,1 mg/kg vekuronyum, %2 sevofluran, %35 O2 %65 N2O ile yapıldı. İki grupta da N2O cerrah grefti koymadan 10-15 dakika önce kesilerek %100 O2 uygulamasına geçildi. Tüm olgularda preoperatif, peroperatif, postoperatif hemodinamik veriler (OAB, KAH), cerrahi saha temizliğini değerlendirmek için altı noktalı kanama skalası, renal ve hepatik fonksiyonları değerlendirmek amacıyla preoperatif, postoperatif BUN, Kreatinin, ALT, AST, Sevofluran tüketimi, preoperatif ve postoperatif PaO2, SpO2 değerleri kaydedildi.Bulgular: Grupların demografik özellikleri birbirine benzerdi. Preoperatif ve intaroperatif hemodinamik parametreleri benzer olup, postoperatif kalp atım hızı Grup D' de anlamlı olarak düşüktü. Grupların preoperatif ve postoperatif BUN, Kreatinin, ALT, AST değerleri benzer olup, Grup E'de postoperatif BUN ve Kreatinin değerleri preoperatif döneme göre daha düşük seyretti. (p<0,05) Altı nokta skalasına göre değerlendirildiğinde Grup E'de kanama skorları daha düşük, dolayısıyla cerrahi görüş kalitesi daha yüksekti.(p<0,05) Her iki grupta da Sevofluran tüketimi intraoperatif dönem içinde anlamlı bir düşüş göstermekle beraber (p<0,001) Grup E'de Sevofluran tüketimi anlamlı olarak daha düşüktü. (p<0,05)Sonuç: Orta kulak cerrahisindeki kontrollü hipotansiyon uygulamasında esmolol ve deksmedetomidin ile ideal bir hemodinamik stabilite sağlandığı, her ikisiyle de renal ve hepatik fonksiyonlardaki değişikliklerin benzer olduğu, cerrahi saha görüş kalitesinin esmolol ile daha etkin sağlandığı ve sevofluran tüketiminin esmolol grubunda daha az olduğu kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Orta kulak cerrahisi, Esmolol, Deksmedetomidin, Hipotansif anestezi, Kontrollü hipotansiyon, Renal ve hepatik fonksiyon, Sevofluran
Böbrek nakli hastalarında böbrek fonksiyon testlerini etkileyen faktörler
GİRİŞ: Kronik böbrek yetmezliğinin son dönem böbrek hastalığına ilerleme riski yüksektir. Son dönem böbrek hastalığının tedavisi renal replasman tedavisi olup hastanın yaşam kalitesini arttırması ve daha maliyet etkin bir tedavi yöntemi olması nedeniyle ilk tercih renal transplantasyon olmalıdır. GEREÇ YÖNTEM: Çalışmamızda 18/10/2017 - 15/11/2020 tarihleri arasında Bozok Üniversitesi tıp fakültesi nefroloji polikliniğine başvuran 110 renal transplantasyonlu hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmamızda kliniğimizde takipleri yapılan 36'sı kadın, 74'ü erkek olan toplam 110 renal transplantasyonlu hasta değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 47,1±12,2 (min-max=16-72) olarak saptandı. Hastaların nakil sonrası geçen süre ortalaması 10,2 yıl (min-maks = 3-24) olarak belirlendi. Çalışmamızda hastaların cinsiyeti, kan grubu tipleri, greft kaynağı, transplantasyon sonrası geçen süre, kullanılan immünsupresif ilaçlar ile kan üre düzeyi arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda hastaların cinsiyeti, kan grubu tipi, greft kaynağı ve kullanılan immünnsupresif ilaçlar ile transplantasyondan sonra geçen süre arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda, erkek cinsiyetteki hastaların kan ürik asit düzeyi ortalaması 6,71 mg/dl, kadın cinsiyetteki hastaların kan ürik düzeyi ortalaması 5,96 mg/dl olarak saptandı. Hastaların cinsiyeti ile kan ürik asit düzeyleri arasında istatiksel fark saptanmış olup kadın cinsiyetteki hastaların kan ürik asit düzeyi ortalaması daha düşük izlenmiştir. SONUÇ: Renal transplantasyon bekleme sırasının uzunluğu nedeniyle mevcut greftlerin ve hastaların sağ kalımı önemlidir. Bu sebeple greft kaybına sebep olan risk faktörlerini araştıran çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: renal transplantasyon, hiperürisemi, risk faktörü, tedavi, son dönem böbrek hastalığı
Sıçanlarda sisplatinin neden olduğu böbrek hasarına kurkuminin etkisi
Antineoplastik bir ajan olan sisplatinin önemli yan etkilerinden biri de nefrotoksisitedir. Sisplatin böbrek genel yapısının bozulmasına ve fonksiyon kaybına sebep olur. Böbrekte glomerüler filtrasyonun düşmesine, serum kreatininin yükselmesine, serum potasyum ve magnezyum seviyelerinin düşmesine ve iskemik-nekrotik hasara yol açmaktadır. Kurkuminin, antioksidan, antifibrojenik, antikanserojenik ve antiinflamatuvar özellikleri vardır. Bu çalışmada, sıçanlarda, sisplatinin böbreklerde yaptığı hasara karşı kurkuminin koruyucu etkisini araştırmayı amaçladık. Wistar albino cinsi 26 erişkin sıçan 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna 6 gün boyunca 2 ml/kg DMSO i.p. olarak verildi. Sisplatin grubuna 3. gün 20 mg/kg sisplatin i.p. olarak tek doz uygulandı. Kurkumin grubuna 6 gün boyunca günde 200 mg/kg kurkumin i.p. olarak verildi. Sisplatin +kurkumin grubuna 6 gün boyunca günde 200 mg/kg kurkumin ve 3. gün tek doz 20 mg/kg sisplatin i.p. olarak verildi. Sıçanlar 7. gün sakrifiye edildi. Alınan böbrek dokularında ışık ve elektron mikroskopik değerlendirmelerin yanısıra biyokimyasal analizler yapıldı. Yalnızca kurkumin verdiğimiz grupta herhangi bir hasar yoktu ve kontrol grubundakilere benzerdi. Sisplatin verilen grupta ise renal kortekste konjesyon, intraselüler kastlar ve tübüler nekroz izlendi. Ancak kurkumin+sisplatin grubunda bu hasarlar azaldı ve dokudaki genel hücre organizasyonunun normale yakın olduğu gözlendi.
PPAR α ve PPAR γ agonistlerinin Tip 2 Diabetes mellituslu hastalarda böbrek fonsiyonları, proteinüri, oksidatif stres, kan basıncı, kan şekeri ve HbA1c üzerine olan etkileri
Amaç: Tip 2 diyabetes mellitus (DM) hastalığı günümüzde hızla artan bir toplum sağlığı sorunudur. Hastalık seyri sırasında gelişen mikro ve makro vasküler komplikasyonlar hastaların mortalite ve morbiditesini etkilemektedir. Bu çalışmada tip 2 DM lu hastalarda PPARs ailesi üzerinden etki eden pioglitazon ve fenofibratın tedaviye eklenerek açlık kan şekeri, HbA1c yanısıra böbrek fonksiyonları, proteinüri, kan basıncı, lipid profili, CRP ve oksidatif stres ürünleri üzerine olan etkileri araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Nefroloji Bilim Dalı polikliniklerinde takip edilen tip 2 DM u olan 60 hasta alındı. Hastalar, 15 kişilik 4 gruba (A, B, C ve D) ayrıldı. Grup A: glisemik kontrolü iyi olan ve hiperlipidemisi olmayan tip 2 DM lu hastalardan oluşan kontrol grubu, Grup B: HbA1c ›7 olan ve hiperlipidemisi olmayan ilk kez pioglitazon başlanan hastalar, Grup C: HbA1c <7 olan ve trigliserid ›350 mg/dl olan ilk kez fenofibrat başlanan hastalar, Grup D: HbA1c ›7 ve trigliserid ›350 mg/dl olan ilk kez pioglitazon ve fenofibrat başlanan hastalar. Tedaviye eklenen çalışma ilaçları hastaların tıbbi durumları nedeni ile başlandı. Herhangi bir kontraendikasyon olmamasina özen gösterildi. Hastaların ilk geliş (1), 6. Hafta (2) ve 12. Haftada (3) tam kan sayımı (CBC), açlık kan şekeri, HbA1c, kan üre azotu (BUN), kreatinin (Cr), HDL, LDL, trigliserid, total kolesterol, CRP, AST, ALT, total protein, albumin, total bilirübin, ALP, CK, brain natriuretic peptid (BNP), idrarda protein ve kreatinin değerlerine bakıldı. Glomerul filtrasyon hızı (GFR); Cockcroft- Gault, MDRD, CKD-EPI formülleri ile hesaplandı. Total oksidan status ve PON-1 enzim aktivitesi ölçüldü. Bulgular: HbA1C Grup B1 de, Grup A1, C1, D1 den farkli idi Pioglitazon verilen Grup B ve D de AKS ve HbA1c 1'e göre 2 ve 3 statistiksel olarak anlamlı daha düşüktü (p<0.05 hepsi için). Grup D' de HbA1c' de Grup D2 ile 3 de farkli idi (p<0.05 hepsi için). Fenofibrat verilen Grup C ve D'de trigliserid düzeyinde 1'e göre 2 ve 3 daha düşüktü (p<0.05 hepsi için). Tüm gruplarda başlangıçta benzer değerde olan: kan basıncı, proteinüri, GFR, BNP, CRP. total oksidan status ve PON-1 enzim aktivitesi takiplerde de tedaviye eklenen ilaçlarla istatistiksel anlamlı farklılık göstermedi. Sonuç: Tedavi edilmekte olan tip 2 DM lu hastalarda tedaviye eklenen pioglitazon glisemik kontrol sağlanmasında ve fenofibrat hipertrigliseridemi düşüşünde etkindi. Olumlu etkiler 6. Haftada başladı ve 12 haftada da devam etti. 6 ve12 haftalik sürede bu ilaçların tek başlarına veya kombine olarak verilmesinin; proteinüri, kan basıncı, renal fonksiyonlar, CRP, BNP, total oksidan status ve paraoxonase-1 enzim aktivitesi üzerinde olumlu/olumsuz etki göstermediği saptandı. Anahtar Sözcükler: Tip 2 diyabetes mellitus, oksidatif stres, pioglitazon, fenofibrat.
Kronik hepatit B tedavisinde kullanılan tenofovir disoproksil fumarat, tenofovir alafenamid ve entekavirin renal fonksiyonlar üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Kronik Hepatit B dünyada 250 milyondan fazla insanı enfekte etmiş ve halen hepatosellüler karsinomun etiyolojisi arasında en yaygın nedenlerden biridir. Günümüzde tedavide, tenofovir disoproksil fumarat, tenofovir alafenamid ve entekavir kullanılsa da bu ilaçların renal toksisiteleri açısından net bir görüş bildirilmemektedir. Çalışmamızda bu ajanların renal toksisite durumları araştırıldı. Materyal ve Metot: Çalışmamız Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Kliniği Polikliniği'ne 01.01.2017-31.12.2022 tarihleri arasında başvuran kronik hepatit B'li hastalar ile retrospektif ve tek merkezli olarak yapıldı. Olguların demografik ve laboratuvar verileri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 189 hastanın %58,7'si erkek, %41,3'ü kadın ve yaş ortalaması 55,06±12,61 yıldı. Üre düzeylerinin tedavi öncesi dönem ile karşılaştırıldığında tedavinin 2. yılında ETV ve TDF tedavisi alan olgularda anlamlı olarak arttığı; TAF tedavisi alan olgularda ise anlamlı farklılık göstermediği görüldü. Olguların kreatinin ve GFR düzeylerinin hem ETV hem TAF hem de TDF tedavisi alan olgularda tedavi öncesi dönemle karşılaştırıldığında tedavinin 2. Yılında da anlamlı farklılık göstermediği tespit edildi. Çalışmamız hem ETV hem TAF hem de TDF tedavisinin 1. ayında HBVDNA'da anlamlı bir düşüşün olduğu görülürken; tedavinin 2. yılında bakılan viral yanıt düzeyleri incelendiğinde ise hem ETV hem TAF hem de TDF olgularında iyi bir düzeyde olmadığı (HBVDNA >120 kopya/mL) görüldü. Sonuçlarımızda, fosfat, INR ve total bilirubin düzeyi açısından hem ETV hem TAF hem de TDF tedavisi alan hastalarda anlamlı fark tespit edilmedi. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda olguların üre düzeylerinin tedavinin 2. yılında ETV ve TDF tedavisi alan olgularda arttığı; TAF tedavisinde ise değişkenlik göstermediği görüldü. Diğer böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri tedaviye göre değişmedi. Alınan tedavilerin viral yanıtı açısıdan tedavi öncesine göre azaldığı gösterse de tedavinin 2. yılındaki HBVDNA kopya sayısı iyi düzeyde değildi. Sonuçlarımızın genellenebilmesi için daha fazla hasta sayısına ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tek taraflı fonksiyon gören böbreği olan çocuklarda böbrek hasarlanmasının erken tespiti
ÖZET Tek Taraflı Fonksiyon Gören Böbreği Olan Çocuklarda Böbrek Hasarlanmasının Erken Tespiti Amaç: Tek taraflı renal gelişimin embriyolojik olarak olmaması nedeniyle doğuştan fonksiyon görek tek böbrekli olma durumuna konjenital unilateral renal agenezi denir. Doğuştan unilateral renal agenezi olan hastalar, uzun süreli takiplerinde proteinüri, hipertansiyon ve yıllar içinde böbrek yetmezliği gelişimi açısından risk altındadırlar. Bu çalışmada tek taraflı fonksiyon gören böbreği olan çocuklarda yeni belirteçler kullanılarak böbrek hasarlanması başlamadan erken dönemde tespit etmek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çukurova Tıp Fakültesi Çocuk Nefrolojisi Bilim Dalı'nda 01 Ocak 2016 - 31 Aralık 2017 yılları arasında yaşları 5'ten büyük olup unilateral renal agenezi tanısıyla takip edilen ve ek diğer üriner sistem anomalisi olmayan 44 hasta ile aynı yaş ve cinsiyette 43 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Bu hastaların sağlam böbreğinde DMSA, USG ve VCUG ile bir patoloji olmadığı gösterilmişti. Hasta ve kontrol grupları yaşa göre 3 gruba ayrıldı. Hasta gruplarından 1. Grupta 5-9 yaş arası 14 (% 32), ikinci grupta 10-14 yaş arası 17 (% 39), üçüncü grupta 15-19 yaş arası 13 hasta çocuk (% 29) var iken; sağlıklı kontrol grubunda 1. Grupta 5-9 yaş arası 12 çocuk (% 28), ikinci grupta 10-14 yaş arası 14 çocuk (% 33), üçüncü grupta 15-19 yaş arası 17 çocuk (% 39) mevcuttu. Hasta ve kontrol gruplarında böbrek fonksiyon testlerine ek olarak, idrarda miroalbumin/kreatinin nefelometrik, idrarda NGAL/kreatinin ve idrarda Interlökin 18/kreatinin değerleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Hastaların renal ultrasondaki böbrek boyutları yaşa göre persentil çizelgesine göre değerlendirildi. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında böbrek fonksiyon testleri, böbrek boyutları, ortalama kan basınçları ve idrar mikroalbumin/kreatinin atılımı açısından fark bulunmadı. İdrar NGAL/kreatinin oranı hasta grubunda ortalaması 2,46+2,24 ng/mg, kontrol grubunda 1,93+1,44 ng/mg saptandı, tüm gruplar arasında idrar NGAL/cr açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,427). Hasta grubunda idrar IL-18/idrar kreatinin oranları 5-9 yaş arası ortanca değeri 0,30 pg/mg, 10-14 yaş arası ortanca değeri 0,84 pg/mg, 15-19 yaş arası ortanca değeri 21,13 pg/mg tespit edildi. Kontrol gruplarında ortanca değerleri grup 1, 5-9 yaş arası 0,33 pg/mg; grup 2, 10-14 yaş arası 0,20 pg/mg; grup 3, 15-19 yaş arası 0,18 pg/mg tespit edildi. İdrar IL-18/cr oranı hasta ve kontrol grupları arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık gösterdi, hasta grubunda ortalaması 17,70+32,79, kontrol grubunda 2,79+5,32 p değerleri sırası ile p=0,014 ve p=0,002). Sonuç: Böbrek hasarının erken belirteçlerinden biri olan idrar IL-18/ idrar kreatinin oranlarının hasta yaş artışıyla birlikte ortanca değerlerindeki artışın gösterilmesi, bu çocuklarda ikinci dekattan başlayarak glomerüler hasarın başlayabileceğinin erken göstergesi olarak kabul edilebilir. Konjenital unilateral renal agenezi ile doğan çocukların hayatlarının ilerleyen dönemlerinde glomerüler hiperfiltrasyona bağlı kalıcı böbrek hasarı riskleri olduğu akılda tutulmalı ve hasarın erken tanı ve tedavisi ile kalıcı böbrek hasarına gidiş hızı yavaşlatılmalıdır. Anahtar kelimeler: Tek taraflı renal agenezi, idrarda NGAL/Cr, idrarda IL-18/Cr, glomerüler hiperfiltrasyon
Irak'ın Thi-Qar eyaletinde corona virüslü hastalarda moleküler ve fizyolojik çalışma
Mevcut çalışma, Thi-Qar Eyaletindeki AL-Imam Hüseyin Eğitim Hastanesinde 10 – 73 yaşları arasında moleküler olarak enfekte olmuş 50 erkek ve 50 kadın 100 hastayı içeriyordu. (Nisan'dan Ağustos 2021'in sonuna kadar) ve kontrol grubu olarak 100 kişi Mevcut çalışma, kontrol grupları ile Covid-19 kompartımanının fizyolojik etkisini değerlendirmek için bazı fizyolojik parametreleri içeriyordu. Sonuçlar, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, hasta grubunda hemoglobin düzeyinde, lenfosit ve trombosit yüzdesinde önemli bir düşüş, hasta grubunda ise toplam beyaz kan hücresi sayısında önemli bir artış olduğunu gösterdi. Hastaların cinsiyetine göre erkek grupta hemoglobin düzeyi, beyaz küre ve trombosit sayısı anlamlı olarak artarken, kadın hasta grubunda lenfosit yüzdesi anlamlı olarak arttı. Yaş gruplarına göre sonuçlar hematolojik parametrelerde önemli olmayan farklılıklar gösterdi. Mevcut sonuçlar, hasta grubunda kan üresi, serum kreatinin ve rastgele kan şekerinde önemli bir artışı gösterdi. Hastaların cinsiyetine göre kadın grupta kan üresi anlamlı olarak artarken, erkek grupta rastgele kan şekeri anlamlı olarak yükselirken, serum kreatinininde anlamlı bir farklılık yoktu. Yaş gruplarına göre 70 yaşından büyük hastalarda üre düzeyinde önemli bir artış, ancak hem kreatinin hem de rastgele kan şekeri düzeylerinde fark görülmedi. Mevcut çalışmada CRP, ferritin ve D konsantrasyonu kaydedildi. Dimer hasta gruplarında cinsiyete göre anlamlı olarak daha yüksekti, CRP ve ferritin düzeyi erkek hasta grubuna göre anlamlı olmayan bir şekilde artarken, D. Dimer kadın grubunda anlamlı olarak arttı .yaş grubuna göre sadece CRP birinci yaş grubunda diğer yaş gruplarıyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak artmaktadır. Mevcut çalışma aynı zamanda Covid-19'un moleküler tespitini de içeriyordu, çünkü çalışma gen bankasındaki 10 viral izolat ve erişim numarasına göre bilgi (OL372605.1 - OL372614.1) olduğundan, genetik dizi analizi sadece bir izolatın bir virüs içerdiğini gösterdi. genetik mutasyon SNP'ler ve %99.95 benzerliğe sahiptir.