Böbrek fonksiyon testleri

Bu konu başlığı altında 110 tez

Yüksek LisansAçık ErişimTR

Mitral kapak cerrahisi uygulanan hastalarda kardiyopulmoner bypass süresinin post-operatif renal fonksiyonlar üzerine etkilerinin araştırılması

Amaç: Kardiyak cerrahi sonrası gelişen akut böbrek hasarı mortalite ve morbidite oranları ile sonuçlanmaktadır. Çalışmanın amacı kardiyopulmoner bypass süresinin böbrek fonksiyonları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntemler: Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'nde 2010-2019 yılları arasında median sternotomi ile mitral kapak cerrahisi uygulanan 80 hasta yaş, cinsiyet, ameliyat öncesi ve sonrasındaki serum üre ve kreatinin değerleri, yapılan ameliyat, kardiyopulmoner bypass (KPB) süresi açısından incelendi. İstatistiksel analiz için Bağımsız Örneklem T ve Ki-Kare testleri uygulandı. Bulgular: Çalışma grubundaki 25'i (%31,3) erkek ve 55'i (%68,7) kadın hastanın yaş ortalaması 56.8±10,7 yıl idi. Ameliyat öncesi ortalama serum üre ve kreatinin değerleri 40,6±17,3 ve 0,91±0,25 mg/dl iken ameliyat sonrası dönemde aynı değerlerin ortalaması sırasıyla 45,2±16,9 ve 1,1±0,36 mg/dl olarak saptandı. En sık yapılan mitral kapak cerrahisinin mitral kapak replasmanı (n= 55, %68,8) olduğu görüldü. Ortalama KPB süresi 85,6±17,3 (aralık= 60-137) dakika idi. Ameliyat sonrası böbrek fonksiyonları değerlendirildiğinde tüm hastaların AKIN (Acute Kidney Injury Network) sınıflamasına göre Evre 1 olduğu saptandı. KPB süresinin uzaması ile ameliyat sonrası daha yüksek serum üre ve kreatinin değerlerinin saptanması arasında belirgin bir ilişki saptandı (P< 0,05). Sonuç: KPB süresinin kısaltılması yönündeki çabalar mitral kapak cerrahisi sonrasında gelişebilecek akut böbrek hasarını önlemede faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Mitral kapak cerrahisi, kardiyopulmoner bypass süresi, renal fonksiyon, akut böbrek hasarı

Akut böbrek hasarıBöbrek fonksiyon testleriKalp+4
Ümmügülsüm Yıldırım
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek hastalarında renal fonksiyonların mevsimsel değişimi ve böbrek fonksiyonlarını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Kronik böbrek hastalığı popülasyonun oldukça büyük kısmını etkilemekte ve zamanla progrese olarak ciddi komplikasyonlara neden olmaktadır. Bu hastalığın klinik olarak net bir tedavisi olmadığından progresyonunun önlenmesi veya yavaşlatılması ana tedavi yaklaşımıdır. Tedavide hastalığın progresyon sürecinin hedeflenebilmesi için ise progresyona etki eden faktörlerin belirlenmesi gerekmektedir. Mevsimsel farklılığın yanında progresyon sürecine etkisi bulunabilecek faktörler çalışmanın ana araştıma konusunudur. Çalışmamıza kronik böbrek hastalığı tanısı bulunan 287 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların tahmin edilen glomerüler filtrasyon hızları, kreatinin, üre, elektrolitler gibi biyokimyasal kan parametreleri; idrar örneklerinden çalışılan biyokimyasal parametreleri ve kan basıncı ölçümü değerleri incelenmiştir. Yapılan analizlerde mevsimler arasında glomerüler filtrasyon hızı, üre, kreatinin, sodyum, ürik asit, sistolik kan basıncı ve diyastolik kan basıncı değerleri açısından fark saptanmamıştır (p>0,05). Küçük bir örneklem ile bakılan idrar parametreleri içinde mevsimler arasında fark saptanmamıştır (p>0,05). Güz mevsiminde hastaların potasyum değeri bahar mevsiminden daha yüksektir (p=0,018). Kalsiyum değeri kış, bahar ve güz mevsiminde yaz mevsiminden daha yüksektir (sırasıyla p değerleri <0,001; <0,001; 0,021). Fosfor değeri de yaz mevsiminde kış mevsiminden daha yüksektir (p=0,008). Hastaların takip süreçlerinde ortalama glomerüler filtrasyon hızları düşmüştür (p<0,001). Glomerüler filtrasyon hızı değişimi cinsiyet; komorbidite varlığı; beta blokör, alfa blokör, diüretik ve allopurinol kullanımı ile değişmemiştir (p>0,05). 60 yaşından büyük olanlarda, kalsiyum kanal blokörü kullananlarda ve anjiyotensin dünüştürücü enzim inhibitörü kullanmayanlarda glomerüler filtrasyon hızı daha yavaş azalmaktadır (sırasıyla p değerleri 0,017; 0,045; 0,032). Sonuç olarak kronik böbrek hastalarının takibinde glomerüler filtrasyon hızı mevsimsel varyasyon göstermemiştir. Yaş ve kalsiyum kanal blokörü kullanım durumu hastalık progresyonunu etkilemektedir.

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+1
Hüseyin Buğra Serenli
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Elektif koroner arter baypas greftleme cerrahisi olgularında pulsatil ve nonpulsatil ekstrakorperal dolaşımın serebral NIRS düzeylerindeki değişim ile böbrek fonksiyonlarının korelasyonunun değerlendirilmesi

Akut renal yetmezlik KABG cerrahisi sonrası önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Fonksiyonel NIRS beyin perfüzyonunu gösteren bir yöntemdir. Serebral NIRS böbrek üzerinden ölçülen somatik NIRS'a göre böbrek fonksiyonları ile daha koreledir. Bu çalışmada pulsatil ve nonpulsatil akımın serebral NIRS ile renal fonksiyonlara etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı'nda KABG operasyonu uygulanacak hastalarda pulsatil ve nonpulsatil EKD'ın serebral NIRS düzeylerindeki değişim ile böbrek fonksiyonlarının korelasyonu değerlendirildi. Preoperatif renal yetmezlik skoru birbirine yakın, izole koroner arter baypas cerrahisi uygulanan 52 ardışık hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Basit randomizasyon yöntemiyle 26 hastaya pulsatil perfüzyon (Grup I), 26 hastaya nonpulsatil perfüzyon (Grup II) kros klemp süresince uygulanmıştır. Hastaların demografik özellikleri [yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), yandaş hastalıklar, operasyon, AKK (aort kros klemp zamanı) ve perfüzyon süreleri], hematolojik ve biyokimyasal parametreleri [preoperatif ve postoperatif; üre, kreatinin, preoperatif ve peroperatif; arteriyel kan gazı (AKG) analizlerinden; PO2, PCO2, sPO2, Na, K, baz açığı, hematokrit (Hct); preoperatif renal yetmezlik skorları ve peroperatif NIRS değerlerini karşılaştırılmıştır. Üre ve kreatinin değerleri Grup I ve Grup II arasında preoperatif ve postoperatif dönem arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Postoperatif dönemde her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. NIRS ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. PO2 ölçümleri Grup I 20. dk. 40. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. PCO2 ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. SPO2 ölçümleri Grup I 20. dk., 40. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. K ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Na ölçümleri Grup I bazal, 20. dk., 40. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. B.E. ölçümleri Grup I 20. dk. ölçümleri Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Hct ölçümleri Grup I ve Grup II arasında bazal, 20. dk., 40. dk. arasındaki değerler istatistiksel olarak farksız bulundu. Her iki grupta da 20.dk. ve 40.dk. bazale göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Total pompa süresi ile NIRS değişim oranları (20. dk.- 40. dk.) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu tespit edildi. NIRS değişim yüzdesi ile Üre ve Kreatinin değişim yüzdesi arasında istatistiksel olarak anlamlı doğrusal ilişki olmadığı görüldü. NIRS değişim yüzdesi (bazal-40. dk.) ile PCO2 değişim yüzdesi (bazal-40. dk.) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu saptandı. Pompa total idrarı ve UF uygulamasının arasında Grup I'de Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Pulsatil grupta oksijenizasyonun olumlu etkilerinden dolayı nonpulsatil akıma göre tercih edilebilir olduğu kanısına varıldı. Ekstrakorporeal dolaşımda pulsatil akımda idrar miktarları açısından anlamlı olarak daha fazla bulundu. Nonpulsatil akımda ekstrakorporeal dolaşım sırasında UF ihtiyacı pulsatil akıma göre daha fazla tespit edilmiştir. Pulsatil akımın mikrosirkülasyon açısından olumlu etkilerinin nonpulsatil akıma göre daha iyi olduğunu düşünmekteyiz.

Akut böbrek hasarıBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+6
Kadir Altınöz
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Posterior üretral valv hastalarında böbrek fonksiyonları açısından prognoza etkili olan faktörlerin araştırılması

Ocak 1986 – Temmuz 2023 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda PUV nedeniyle opere edilen 128 erkek hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların serum kreatinin değerleri yaşa spesifik referans değerler üzerinden hesaplanarak; hastaların operasyon yaşları, klinik prezentasyonları, nadir kreatinin düzeyleri, eşlik eden VUR olup olmaması, idrar yolu enfeksiyonu ve uygulanan tedavi seçeneklerinin hastaların son kreatinin düzeyine etkisi tek değişkenli ve çok değişkenli analiz ile değerlendirilmiştir. VUR hastalar unilateral ve bilateral olarak sınıflandırılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 24.0 (IBM Corp., Chicago) programı kullanılmış ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Hastaların cerrahi operasyon zamanındaki ortanca yaşı 5 ay (1-144 ay) ve ortanca takip süresi 26 (3-300 ay) bulunmuştur. 128 hastanın 33 sının (%25,8) son bakılan kreatinin düzeyi yaşa özgü referans aralıktan yüksek bulunmuştur. 128 hasta VUR durumuna göre gruplandırıldığında 52 hastada VUR olmadığı, 40 hastada unilateral ve 36 hastada bilateral VUR olduğu görülmüştür. VUR olmayan (%19,2) ve unilateral VUR (%17,5) olan hastalarda son kreatinin değerlerinin yüksek olma durumu benzerken (p=0,832), bilateral VUR (%44,4) olanlarda diğerlerine göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,011) (p=0,011). 128 hastanın DMSA ve/veya MAG3 sonuçlarına incelendiği zaman 92 hastanın verilerine erişilmiş olup, sintigrafik verisi olmayan hastaların ultrason bulgularında atrofik böbrek olup olmamasına bakılarak 16 hastanın verilerine erişilmiştir. Unilateral VUR'u olan ve separe renal fonksiyonu <%15 olan hastalar şiddetli renal displazi (VURD) olarak tanımlanmıştır. Bu 108 hastanın 36 tanesinin unilateral VUR olduğu görülmüş olup bunlardan da 16 hastanın VURD olduğu bulunmuştur. Unilateral VUR olan hastalarda şiddetli renal displazisi olan ve olmayanlar hastalar güncel kreatinin seviyelerine göre analiz edildiğinde iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. iv Bütün hasta grubu incelendiği zaman tek değişkenli analizde nadir kreatinin düzeyi yüksek olanlar (p<0,001), nadir kreatinin değeri 0,8 mg/dl üzerinde olanlar (p<0,001), 1 yaş kreatinin düzeyi yüksek olanlar (p=0,005), bilateral VUR olanlar (p=0,003), postoperatif hidronefrozu düzelmeyenler (p=0,01), ilk tedavisi valv ablasyonu olmayanlar (p=0,016), ürosepsis ile prezente olanlar (p=0,019) son kreatinin düzeyi için anlamlı bulunurken, tanı aldığı yaş anlamlı bulunmamıştır. Çok değişkenli analizde ise nadir kreatinin düzeyi yüksek olanlar ve postoperatif hidronefrozu düzelmeyenler son kreatinin düzeyinin yüksekliği için anlamlı olarak bulunmuştur. Tanıdaki nadir serum kreatinin değeri böbrek rezervini göstermesi açısından prognozu öngörmedeki en önemli faktördür. Displazi şiddetinden bağımsız olmak üzere Unilateral VUR olan hastalar VUR olmayan hastalar kadar iyi prognoza sahiptir. Anahtar Kelimeler: Posterior üretral valv, VURD sendromu, Hidronefroz

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıPrognoz+3
Kadir Emre Baltacı
Hacettepe University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kronik böbrek hastalarında plazma amino asit profilinin incelenmesi

Böbrek yetmezliği, artan insidansı ve prevalansı, yüksek maliyetleri ve kötü sonuçları ile dünya çapında bir halk sağlığı sorunudur. Hastalık ve yönetim, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) ve albüminüri ile değerlendirilen, hastalık şiddetinin aşamalarına ve klinik tanıya göre sınıflandırılması yapılır. Kronik böbrek hastalığı, rutin laboratuvar testleriyle saptanabilen bir hastalıktır ve bazı tedaviler, ilerlemesini önleyebilir ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilir. Bu nedenle hastalığın tanısı ve tedavisinin takibi için yeni biyobelirteçlerin keşfedilmesi önemlidir . Bu çalışmanın amacı; Kronik böbrek hastalığı olan hastalarda hem diyaliz öncesi hem diyaliz sonrası plazma serbest aminoasit profillerini incelemek ve sağlıklı kontrol grubuyla kıyaslayarak tanı ve tedavide kullanım potansiyelini araştırmaktır. Çalışmamızda Şanlıurfa Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Diyaliz Bölümüne başvuran KBY teşhisi konulan 46 sağlıklı ve 46 KBY tanısı konulan hastadan plazma örnekleri alındı. Plazma serbest aminoasit profilleri LC-MS/MS yöntemiyle incelendi. Elde edilen verilerin istatistik analizi SPSS ile yapıldı. İstatiksel analiz sonucunda kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda ortalama alanin,arginin,aspartik asit, sitrulin,histidin, metionin,tirozin ve hidroksiprolin glisin,löysin,isolöysin,lizin,ornitin,fenilalanin, prolin, serin glutamikasit, glutamin valin,taurin alloizölöysin,alfaminoadipik asit,anserin,gamaaminobütirik asit,1-metilhistidin, 3- metilhistidin 5-oh-trp amino asit düzeyleri kontrol grubundan daha yüksek bulunmuştur. Fosfoetanolamin ,sistin, alfaaminobütirik asit, betaaminobütirik asit ve triptofan amino asitleri KBY hastalarında kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur. Diyaliz sonrasında diyaliz öncesine göre sitrülin ,histidin ,alanin,arginin aspartik asit, glutamik asit ,glisin, sistin ,isölöysin, prolin , fosfoetanolamin ,taurin alloisolöysin, alfaaminoadipik asit ,anserin, alfaaminobütirik asit ,betaaminobütirik asit betaalanin, 1 -metilhistidin ,5-oh-trp düzeyinde artış görülürken ,glutamin löysin,lizin, ornitin fenilalanin ,serin ,valin, asparajin ,metiyonin, triptofan ,tirozin ve hidroksiprolin gamaaminobütirik asit 3-metilhistidin düzeyinde düzeyinde azalış görülmüştür. Grupların aritmetik ortalamaları arasındaki farkın anlamlılığını sınamak amacıyla kullanılan Paired samples T testinde sitrülin,glisin,lizin, anserin, alfaaminobütirik asit,gamaamino bütirik asit, fosfoetanolamin ve taurin düzeyi anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Çalışma sonucunda KBY de aminoasitlerin rolünün anlaşılması amacıyla daha fazla çalışmaya ihtiyaç görülmüştür.

Amino asitlerBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+4
Amer Alkadrou
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sağlıklı gebeliklerde tam kan, koagülasyon testleri, böbrek ve karaciğer fonksiyon testlerinin trimesterlere göre değişimi ve gestasyon spesifik referans aralıkları

Gebelikte ortaya çıkan fizyolojik değişikliklerden dolayı gebelerin laboratuvar değerlerinin normal referans aralıklarını belirlemek, patolojik durumları tanımlamamız için önemlidir. Çalışmamız, popülasyonumuzdaki sağlıklı gebelerde trimesterlere ait tam kan sayımı parametreleri, koagülasyon ve antikoagülasyon ile ilgili parametreler, böbrek fonksiyon testleri ve karaciğer fonksiyon testlerinin referans aralıklarını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Veriler Hacettepe Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Gebe Polikliniği'ne 1 Aralık 2020 - 1 Ekim 2021 tarihleri arasında başvurmuş 152 sağlıklı gebenin dosyalarından toplanmıştır. Çalışmamızda genel olarak değerlendirildiğinde Hb, Hct, PLT, BUN, ALT, TP, Alb ortalama değerlerinde üçüncü trimestere doğru azalma gözlenirken; WBC, Na, ALP değerlerinde üçüncü trimestere doğru artış gözlenmiştir (p<0.05). Fibrinojen, D-Dimer, ATIII, Prot C ve Prot S ortalama değerlerinde üçüncü trimestere doğru artış gözlenirken; INR değerinde azalma gözlenmiştir (p<0,05). aPTT ortalama değerinde ikinci trimesterde artış saptanmış olup, ikinci trimesterdeki bu yükseklik diğer trimesterdeki değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Tüm değerlerin trimesterlere ait referans aralıkları da verilmiştir. Çalışmamız ile popülasyonumuzdaki sağlıklı gebelerin her üç trimesterde klinik olarak kullanılabilecek normal değerleri gösterilmiştir.

Böbrek fonksiyon testleriGebelikKan sayımı+3
Nafiye Ecem Erçin Kahveci
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Canlı böbrek vericilerinde böbrek hacmi, serum ve idrar uromodulin düzeylerinin mevcut böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisi

Uromodulin nefron kütlesinin ve tübüler fonksiyonun bir belirteci olarak bilinmektedir. Çalışmamızda canlı böbrek vericilerinde kalan böbreğin hacmi, serum uromodulin (Sumod) ve idrar uromodulin (Uumod) düzeylerinin mevcut böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya 100 canlı böbrek vericisi (Yaş ortalaması 52.46±10.38, 65 kadın) dahil edildi. Böbrek hacimleri nefrektomi öncesi çekilen abdomen bilgisayarlı tomografiler ve son poliklinik kontrolü sırasında yapılan abdomen manyetik rezonans görüntülemeler kullanılarak hesaplandı. Kan ve idrar uromodulin düzeyleri uromodulin insan ELISA kiti (Brno, Çekya; RD191163200R) ile ölçüldü. Ortalama izlem süresi 63.23±56.82 aydı. İzlem süresi boyunca 16 hastada kronik böbrek hastalığı (KBH) gelişti. Sumod ile glomeruler filtrasyon hızı (GFH) (r=0.29, P=0.006), kreatinin (r=-0.25, P=0.02) ve yaş (r=-0.36, P<0.001) arasında korelasyon bulundu. KBH gelişen 16 hastanın Sumod ortalaması gelişmeyenlere göre düşüktü (78.12±34.19 karşı 94.03±32.55 ng/ml, P=0.047). KBH hastalarında Uumod ile GFH arasında güçlü bir ilişki mevcuttu (r=0.64, P=0.007). Uumod'un izlem süresiyle paralel olarak değiştiği saptandı (r=0.28, P=0.006). Uumod ile proteinüri farkı arasında ilişki gösterildi (r=-0.32, P=0.002). Nefrektomi sonrası kalan böbreğin hacminin %22 arttığı tespit edildi. Hacimdeki artış, GFH (r=0.34, P=0.001) ve izlem süresiyle (r=0.37, P<0.001) koreleydi. Sumod, Uumod ve kalan böbreğin hacmi arasında ilişki bulunamadı. Çalışmamız canlı böbrek vericilerinde Sumod, Uumod ve kalan böbrek hacminin böbrek fonksiyonuyla ilişkili olduğunu, KBH gelişen vericilerde böbrek fonksiyonlarını Uumod'un daha iyi yansıttığını ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Uromodulin, Tamm-Horsfall proteini, böbrek hacmi, canlı böbrek vericisi, böbrek nakli

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek fonksiyon testleri+7
Arda Erdut
Hacettepe University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mesane kanseri olan hastalarda radikal sistektomi sonrası böbrek fonksiyonunun değerlendirimesi

Radikal sistektomi alt üriner sistemin kaçınılmaz rekonstrüksiyonunun gerektiği üriner diversiyon işlemi ile yapılmaktadır. Radikal sistektomi sonrası böbrek fonksiyonlarında bozulma önemli morbidite nedenlerinden biridir. Çalışmamızda radikal sistektomi sonrası böbrek fonksiyonlarındaki bozulma ile ilişkili risk faktörlerini belirlemeyi amaçladık. Çalışmamıza Ocak 2007 ve Aralık 2021 tarihleri arasında mesane kanseri nedeniyle radikal sistektomi ameliyatı yapılan 179 hasta dahil edildi. Değişkenler retrospektif olarak değerlendirildi. Böbrek fonksiyonları kreatinin bazlı tahmini glomerüler filtrasyon hızı (GFH) kullanılarak belirlendi. Böbrek fonksiyonlarındaki bozulma postoperatif takiplerde hesaplanan GFH'ler arasındaki farkın anlamlı olması olarak tanımlandı. İlk 6 aylık takipte yaş arttıkça böbrek fonksiyonları daha fazla bozuluyordu (p<0,05). Ortotopik yeni mesane uygulanan hastalarda GFH azalmasının ileal konduit ve üreterokutanostomiye göre daha fazla olduğunu bulduk (sırasıyla p=0,003 ve p=0,001). Mesane kanserinin evresi arttıkça böbrek fonksiyonları daha çok bozuluyordu (p=0,03). Akut piyelonefrit geçiren hastaların postoperatif takiplerinde böbrek fonksiyonlarındaki bozulma anlamlı bulundu (p=0,002). Sonuç olarak radikal sistektomi sonrası ileri yaştaki hastalarda böbrek fonksiyonları erken dönemde daha fazla bozulmaktadır. Tümörün patolojik evresi böbrek fonksiyonlarındaki azalmayı öngörmek için kullanılabilir. İnfeksiyon riskinin azaltılması böbrek fonksiyonlarındaki bozulmayı önleyebilir.

Böbrek fonksiyon testleriMesane hastalıklarıMesane neoplazmları+3
Galip Bal
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Laparoskopik kolon cerrahisinde böbrek tübül hasarının KIM-1 molekülü ile değerlendirilmesi

Amaç: Kolon kanseri ülkemizde erkek ve kadınlarda en sık görülen 3. kanser türüdür. Kolon kanseri ameliyatlarında teknolojinin gelişmesiyle minimal invaziv tedavi seçenekleri ön plana çıkmıştır. Bu çalışmanın amacı laparoskopik kolon cerrahisinde oluşturulan artmış karın içi basıncında, böbrekte meydana gelebilecek hasarlanmaya en hassas cevap olan ve böbrek tübüllerinden salgılanan KIM-1(Kidney Injury Molecule-1) molekülü kullanılarak, açık prosedürler ile karışılaştırılması planlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda hastanemiz genel cerrahi kliniğine Kasım 2021-Mayıs 2022 tarihleri arasında başvuran, kolon kanseri tanısı konulup laparoskopik ve açık prosedürler ile opere edilen toplam 46 hasta dahil edilmiştir. Hastalar randomize prospektif olarak 10 laparoskopik sağ hemikolektomi (Grup 1), 8 açık sağ hemikolektomi (Grup 2), 8 laparoskopik anterior rezeksiyon (Grup 3), 11 açık anterior rezeksiyon (Grup 4) ve 9 laparoskopik low anterior rezeksiyon (Grup 5) olmak üzere beş gruba ayrılmıştır. Hastalardan preoperatif, postoperatif 4. saat ve postoperatif 14. gün idrar numuneleri alınarak idrar KIM-1 düzeyleri ve idrar kreatinin değeri ölçülmüştür. Daha sonra idrar KIM-1/Cr oranları hesaplanmıştır. Araştırma sonucu elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Sonuçlar: Opere edilen hastaların %50,0'ı (n=23) erkek, %50,0'ı (n=23) kadın hasta idi. Hastaların yaş ortalaması 61,65±11,94 yıl, VKI (vücut kitle indeksi) ortalaması 26,26±5,34 kg/m2 olarak saptandı. Çalışmaya dahil edilen hastaların %58,7'sine (n=27) laparoskopik cerrahi uygulanmıştı. Laparoskopik cerrahi uygulanan her hastada intraabdominal basınç 12 mmHg olarak belirlendi. Hastalara aynı anestezik ilaçlar operasyon süreleri ile korele olarak verildi. Açık cerrahi ve laparoskopik cerrahi uygulanan hasta gruplarında yaş, preop, postop 4. saat ve postop 14. gün idrar KIM-1/Cr düzeyleri, operasyon süreleri ve cinsiyet oranlarının benzer olduğu belirlendi (p>0,05). Çalışmaya dahil edilen laparoskopik cerrahi uygulanan hastalarda preop idrarda ölçülen KIM-1/ Cr düzeyi ile hasta yaşı arasında pozitif yönde düşük-orta düzeyde, postop 4.saatte idrarda ölçülen KIM-1/ Cr düzeyi ile hasta yaşı arasında ise pozitif yönde orta derecede korelasyon olduğu saptandı (r değerleri sırasıyla; r=0,365, r=0,477, p değerleri sırasıyla; p=0,047, p=0,008). LAR (laparoskopik anterior rezeksiyon) operasyonu geçiren hastaların postop 14. günde idrarda ölçülen KIM-1/Cr düzeyleri diğer laparoskopik operasyon geçiren hasta gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,022). LSH (laparoskopik sağ hemikolektomi) operasyonu geçiren hastalarda postop 4. saatte idrarda ölçülen KIM-1/Cr düzeyi ile operasyon süresi arasında pozitif yönde iyi derecede istatistiksel olarak anlamlı korelasyon tespit edildi (r=0,673, p=0,033). LLAR (laparoskopik low anterior rezeksiyon) geçiren hastalarda SH (sağ hemikolektomi), AR (anterior rezeksiyon), LSH ve LAR geçiren hastalara göre preop idrarda çalışılan KIM-1/Cr düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p=0,022). LAR geçiren hastalarda SH, AR, LSH ve LLAR geçiren hastalara göre postop 14. gün KIM-1/Cr düzeyi istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,038). Tartışma: Çalışmamız sonucunda açık prosedür ve laparoskopik prosedür ile yapılan ameliyatlarda post operatif 4. saatte idrarda çalışılan KIM-1/Cr düzeyleri artmaktaydı. Post operatif 14. Günde ise LAR hariç diğer gruplarda pre operatif dönemden daha düşük idrar KIM-1/Cr düzeyleri olduğu görüldü. LAR grubunda idrar KIM-1/Cr değerinin yüksek olması hastaların preop dönemde de idrar KIM-1/Cr değerinin yüksek olduğu görülerek altta yatan renal patolojilere bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Bu hastalar haricinde idrar KIM-1/Cr değerleri tüm gruplarda benzer çıkmış olup 5 grup arasında istatistiksel anlamlılık saptanmadı. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik Kolon Cerrahisi, KIM-1, Renal Tübüler Hasar

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıCerrahi+3
Abdullah Gürhan Duyan
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Böbrek fonksiyonları normal olan renal transplant hastalarında serum asprosin düzeyleri ile insülin direnci, nabız dalga hızı, santral kan basıncı ve diğer kardiyovasküler risk faktörleri arasındaki ilişki

Amaç: 2016 yılında keşfedilen bir adipokin olan asprosinin, renal trasnplantlı bireylerde serum düzeylerinin belirlenmesi ve bu parametrenin insülin direnci, nabız dalga hızı ve kardiyovasküler belirteçelerle olan ilişkisini incelemeyi hedeflemekteyiz. Materyal ve Metod: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Organ Nakil polikliniklerinde takip edilen renal transplantasyon yapılmış 70 hasta ve 18 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Bu bireylerde biyokimyasal ve antropometrik ölçümler yapıldı. Serum asprosin düzeyleri Human Asprosin Elisa Kit ile ELİSA yöntemi kullanılarak tespit edildi. Nefroloji Polikliniğimizde rutin olarak kullandığımız MobilGraph New Genereation S/N C299843 cihazıyla nabız dalga hızı ve santral kan basıncı ölçümleri yapıldı. Hastalar ve sağlıklı kontrollerin Karotis intima-media kalınlığı (CIMT) ve plak değerlendirmesinde Siemens S3000 ultrason cihazındaki 18/6 lineer prob ve tiroid ayarı kullanıldı. Plak değerlendirmesi B-mod ultrasonla yapıldı. Araştırmada elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda renal transplantlı bireylerde serum asprosin düzeyini sağlıklı kontrol gurubuna göre anlamlı olarak daha yüksek tespit ettik (p=0,036). Asprosin düzeyi ile BMI, insülin düzeyi, HOMA-IR düzeyi ve HDL ile pozitif yönlü anlamlı korelasyon tespit edildi (r ve p değerleri sırasıyla; r=-0,445; p<0,001; r=0,323; p=0,006; r=0352; p=0,003; r=0,248; p=0,039). Serum asprosin düzeyleri insülin direncinin bir öngördürücüsü olduğunu saptadık. Asprosin düzeyleri ile nabız dalga hızı arasında herhangi bir ilişki saptayamadık. Sonuç: Serum asprosin düzeyleri renal transplantlı hastalarda yüksek saptanmıştır ve insülin direncinin bir öngördürücüsüdür. Nabız dalga hızı ile bir ilişki saptayamadık ancak hasta sayısının az olmasından dolayı daha geniş popülasyonun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.

AsprosinBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+7
Ömer Faruk Usca
Necmettin Erbakan University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

A-V fistülü olan hastaların klinik takiplerinin değerlendirilmesi

Materyal ve Yöntem: Araştırmanın örneklemi İstanbul Şişli FNH'de böbrek nakli öncesi diyalize girmek için A-V fistül açılan, nakil sonrası sonrası fistülleri çalışan hastalar oluşturmaktadır. Yürütülen çalışmaya 22-65 yaş arası (ortalama=41,29±10,63 yıl) böbrek nakli yapılmış olan 100 kişi katılmıştır. Verilerin analizi için sosyal bilimlerde sıkça kullanılan SPSS.21 paket programı kullanılmıştır. Araştırmada yer alan sosyodemografik bilgiler için frekans ve betimleyici istatistik yöntemleri kullanılmıştır. Kategorik değişkenler içi farklılığı bulmak için ki-kare homojenlik ve kategorik değişkenler arası farklılığın tespiti için ki-kare bağımsızlık analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Analizler sonucunda fistüllerin böbrek nakli sonrasında için yaşadıkları problemler arası farklılık görülmüştür. Kadın hastalar daha çok fistülün görüntüsünden rahatsız oldukları için kapatılmasını istemişlerdir. Fistül takılan hasta grubunda 22-40 yaş arası ve düşük eğitim seviyesi için günlük aktiviteleri daha çok etkilediği görülmüştür. Nakil sonrası fistülünün kapatılmasını en çok isteyen hastalar 22-40 yaş arası hastalar ve fistülü sol kolunda bulunan hastalardır. Fistülü sol kolunda bulunan bireylerin daha çok kalp problemi yaşadıkları görülmüştür. BUN ve KREATİN değerlerinin fistülün kapatılmasını isteme veya istememe durumunda istatistiksel fark bulunmamıştır. Sonuç: Elde edilen bulgular %95 güven aralığında ve p=0,05 anlamlılık düzeyinde incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Diyaliz, Hemodiyaliz, Fistül, Böbrek Nakli, Hasta

Arteriovenöz fistülBöbrekBöbrek fonksiyon testleri+6
Rukiye Erdoğan
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVID-19 enfeksiyon öyküsü olan ve henüz renal replasman tedavisi almayan kronik böbrek yetmezliği hastalarında, prediyaliz hasta eğitiminin COVID-19 hastalık seyri ve renal fonksiyonlar üzerine olan etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıkan SARS-CoV-2 isimli zoonotik virüs şiddetli akut solunum yolu enfeksiyonu olan Koronavirüs Hastalığı-2019 (Covid 19) hastalığına neden olmaktadır. Covid 19 hastalık seyrinde sıklıkla solunum yolu patolojileri izlenmekle beraber yapılan çalışmalarda başta kardiyovasküler hastalıklar olmak üzere renovasküler patolojiler, endokrin bozukluklar ve hematolojik problemlerde de artış izlenmektedir. Kronik böbrek hastalığı olup renal replasman tedavisi başlanmamış hastalarda prediyaliz hasta eğitiminin hastalık surveyi üzerine olumlu etkileri olmaktadır. Literatürde yer alan bir çok çalışmada prediyaliz hasta eğitimi alan olgularda hemodiyalize gidiş sürecinin uzadığı, komplikasyon sıklığının azaldığı ve medikal tedavi uyumunun arttığı izlenmektedir. Güncel literatürde Covid 19 pandemi sürecinde kronik böbrek yetmezliği hastalarında prediyaliz hasta eğitiminin gerek enfeksiyon sürecine gerekse renal eğitiminin enfeksiyon sürecine ve renal fonksiyonların seyrine olan etkisinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem fonksiyon izlemi üzerine etkisini inceleyen yeteri çalışma bulunmamaktadır. Bu araştırmada kronik böbrek yetmezliği olup Covid 19 enfeksiyonu geçiren olgularda prediyaliz hasta Çalışmamız retrospektif bir çalışmadır. Çalışma kapsamında Balıkesir Üniversitesi Nefroloji Bilim Dalı'nda takipli olgular geriye yönelik tarandı. Bu hastalardan Renal Replasman Tedavisi almayan Kronik Böbrek Yetmezliği tanılı ve Covid-19 Hastalık öyküsü olan (Nazofaringeal sürüntü çubuğu ile polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) pozitif saptanan hastalar) 98 hasta dahil edildi. Bunlardan Covid- 19 hastalığı öncesi en az 1 yıl süre ile takibimizde olan hastalar, eğitimli grup olarak adlandırıldı. 1 yıldan daha az süre takip ettiğimiz hastalar, eğitimli olmayan grup olarak adlandırıldı. Malignitesi olan hastalar, ileri evre konjestif kalp yetmezliği olanlar, böbrek nakilli hastalar, gebe hastalar, herhangi bir Covid-19 aşısı olmuş hastalar, 18 yaş altı hastalar ve diyaliz hastaları çalışmaya dahil edilmedi. Seçilen hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet), sigara veya alkol kullanımı, hastalık öncesi ve sonrası laboratuvar bulguları (kan glukozu, tam kan sayımı, üre, kreatinin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, Chronic Kidney Disease Epidemiology Collaboration' a göre glomeruler filtrasyon hızı (GFR), parathormon (PTH), magnezyum, ürik asit, c-reaktif protein (CRP), spot idrar protein/kreatinin oranı), eğitimli hasta olup olmadığı, seyirde hemodiyaliz ihtiyacı, favipiravir kullanımı, mortalite oranı, entübasyon oranı, yoğun bakım ihtiyacı, hastanede yatıp yatmadığı, hastanede yattıysa yatış süresi, morbidite oranı (serebrovasküler olay (SVO), miyokard enfarktüsü (MI), pulmoner emboli vs.) dijital ortamda kayıt altına alınıp SPSS 22.0 programına kaydedildi. Böylece istatiksel hesaplamalar yapılarak iki grubun karşılaştırılması yapıldı. Verilerin tanımlayıcı istatistiksel analizleri yapıldı. Sıklıklar % ile, sürekli sayısal veriler ortalama (± standart hata), normal dağılma uygun olmayan veriler ortanca (25.-75. Yüzdelik dilimler) olarak sunuldu. Non-parametrik nominal veriler arasındaki ilişki analizleri Ki-Kare testi, Mann Whitney U testi ve Fisher's Exact Test ile incelendi. Tüm istatistiksel analizlerde p değeri 0,05 in altı anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular Araştırmada değerlendirilen 98 vakanın 34'ü (%34,7) eğitim almayan, 64ü (%65,3) eğitimli olarak saptandı. Vakaların 53'ü (%54) kadın olup kişilerin yaşları 25-96 aralığındaydı. Eğitim almayan vakaların 13'ünün (%38,2), eğitimli vakaların ise 40'ının (%62,5) kadın olduğu bulundu. Eğitim almayan vakaların sigara kullanım oranlarının, eğitimli vakaların sigara oranlarından istatistiksel açıdan anlamlı seviyede daha yüksek olduğu (p=0,008) bulundu. Buna ek olarak eğitim alan ve almayan vakalar arasında alkol ve kullandığı ilaç oranlarının istatistiksel açıdan anlamlı seviyede farklılık göstermediği bulundu. Eğitim almayan vakaların Covid-19 sonrası üre (p=0,040) ve kreatinin (p=0,008) medyan değerlerinin Covid-19 öncesi üre ve kreatinin medyan değerlerine göre istatistiksel açıdan anlamlı seviyede arttığı, GFR (p=0,014) medyan değerinin ise istatistiksel açıdan anlamlı seviyede azaldığı bulundu. Eğitimli vakaların Covid-19 sonrası kreatinin medyan değerlerinin Covid-19 öncesi kreatinin medyan değerlerine göre istatistiksel açıdan anlamlı seviyede azaldığı (p=0,004) bulundu. Eğitimli vakaların Covid-19 sonrası GFR medyan değerlerinin Covid-19 öncesi GFR medyan değerlerine göre istatistiksel açıdan anlamlı seviyede arttığı (p<0,001) bulundu. Covid-19 hastalığı öncesi ve sonrası üre, kreatinin ve GFR değişim yüzdesi incelendiğinde eğitim almayan vakalarda kreatinin değerlerinin eğitimli gruba göre istatistiksel açıdan anlamlı seviyede daha fazla artış gösterdiği (p=0,027) bulundu. Eğitimli vakaların favipiravir kullanım oranlarının, almayan vakaların favipiravir kullanım oranlarından istatistiksel açıdan anlamlı seviyede daha yüksek olduğu (p=0,026) bulundu. Buna ek olarak eğitim alan ve almayan vakalar arasında hastaneye yatış, sonlanım noktası farklılığı, entübasyon oranı, seyirde SVO, MI gibi komplikasyon gelişimi, mortalite oranı, seyirde geçici hemodiyaliz (HD) ihtiyacı ve hastalık sonrası rutin HD ihtiyacı oranlarının istatistiksel açıdan anlamlı seviyede farklılık göstermediği bulundu. Sonuç Çalışmamızda prediyaliz KBY hasta eğitiminin Covid-19 sonrası gelişebilecek renal fonksiyon kaybına sebep olmadığını hatta böbrek fonksiyonlarında iyileşme sağladığını gösterdik. Ayrıca eğitim alan grupta favipravir kullanımın daha fazla olduğunu ve sigara kullanımın daha az olduğunu gördük. İki grup arasından eğitimi olmayan grupta Covid-19 sonrası üre, kreatinin ve fosfor düzeylerinde artma, GFR'de azalma olduğunu gördük. Eğitimli olan grupta ise Covid-19 sonrası kreatininde azalma ve GFR'de artma, hemoglobinde düşme olduğunu gördük. Her iki grupta hastaneye yatış, yatış süresi, entübasyon oranı, hastalık seyrinde morbidite ve mortalite gelişimi, seyirde geçici hemodiyaliz ihtiyacı ve hastalık sonrası rutin hemodiyaliz gereksinimi arasında fark saptamadık. Bu durum hasta sayısının az olmasında kaynaklı olabilir. Literatürde, KBY hastalarında prediyaliz hasta eğitimiyle Covid-19'un böbreklere olan etkisini araştıran çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle bu çalışmamızın bu konu ile ilgili yapılacak diğer çalışmalara öncü olacağını düşünmekteyiz.

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+6
Burcu Özkan
Balıkesir University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otozomal dominant polikistik böbrek hastalarında kalp-ayak bileği vasküler indeksi ile ölçülen arteriyel sertliğin inflamatuvar ve aterosklerotik parametreler ile ilişkisi

GİRİŞ Otozomal Dominant Polikistik Böbrek Hastalığı, bilateral böbreklerde progresif kist oluşumuyla karakterize kalıtımsal bir hastalık olup son dönem böbrek yetmezliğinin sık görülen nedenlerinden biridir. Kronik böbrek hastalarında geleneksel kardiyovasküler risk faktörlerinin yanı sıra geleneksel olmayan risk faktörlerinin (inflamasyon, vasküler kalsifikasyon vs) de bulunması daha yüksek kardiyovasküler morbidite ve mortaliteye yol açmaktadır. Son zamanlarda kalp-ayak bileği vasküler indeksi (CAVI), kan basıncından bağımsız bir şekilde, arteriyel sertliğin ve kardiyovasküler hastalıkların erken belirleyicisi olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada böbrek fonksiyonları korunmuş hipertansif ve normotansif ODPBH hastalarında CAVİ'nin aterosklerotik ve inflamatuvar parametreler ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji Kliniğinde Ekim 2021- Mart 2022 tarihleri arasında takip edilen 57 ODPBH'lı hasta (ortalama yaşı 39,59, %61 kadın) ve 26 sağlıklı gönüllü, tek merkezli prospektif çalışmamıza dahil edildi. Çalışmaya alınan tüm kişilerin CAVI ölçümü Fukuda Denshi model VS-1500N cihazı ile yapıldı. Tüm hastalarda 12 saatlik açlığı takiben FGF-23,s-Klotho, MCP-1, Salusin A, Salusin B, pro-BNP, homosistein, kreatinin (Cr), magnezyum, Sodyum, Potasyum, Fosfor, ürik asit, LDL, HDL, trigliserid, total kolesterol, glukoz, albümin, PTH, vitamin D ve spot idrar mikroalbumin/Cr oranı çalışıldı. İstatiksel değerlendirmede veriler SPSS Version 28.0, Inc. Chicago, IL, USA programıyla analiz edildi. BULGULAR ODPBH'lı hastaların 29'u (%50,8) hipertansif, 28'i normotansif (%49,2) iken 26 katılımcı sağlıklı grupta idi. CAVİ ölçümleri hipertansif (8.19±1.08) ve normotansif (7.24±0.86) ODPBH hastalarında kontrol grubuna (6.38±1.3) göre anlamlı yüksek saptandı (sırasıyla p=0,000; p=0,000). FGF-23 ölçümleri ODPBH grubunda (365.6±46.38) kontrol grubuna göre (171.04±4.85) anlamlı yüksek saptandı (p=0,033). MCP-1 ölçümleri ODPBH grubunda (290.46±39.97) kontrol grubuna göre (99.95±3.61) anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,026). Salusin A, ODPBH grubunda (562.61±84.14) kontrol grubuna göre (201.19±9.73) anlamlı yüksek tespit edildi (p=0,002). Salusin B düzeyleri ODPBH grubunda (415.12±58.85) kontrol grubuna göre (182.28±8.68) anlamlı yüksek saptandı (p=0,011). Pro-BNP ölçümleri ODPBH grubunda (78.51±10.06) kontrol grubuna göre (46.1±8.23) anlamlı yüksek tespit edildi (p=0,026). Homosistein düzeyleri ODPBH grubunda (16.45±1.37) kontrol grubuna göre (12.81±0.54) anlamlı yüksek saptandı (p=0,030). Yüksek CAVI skoru (≥8.0) olan hastalarda yaş, ortalama kan basıncı, CKD-EPİ, BUN, kreatinin, PTH, Pro-BNP, MCP-1, FGF-23 ve Salusin B ölçümleri düşük CAVI skoru (<8.0) olan hastalara göre anlamlı yüksek saptandı (sırasıyla p=0,026, p=0,000, p=0,003, p=0,006, p=0,032, p=0,057, p=0,005, p=0,000, p=0,007, p=0,016). SONUÇ Erken evre normotansif ve hipertansif ODPBH hastalarında CAVI'nin yüksek olduğu tespit edilmekle birlikte özellikle MCP-1, diyastolik kan basıncı, CKD-EPİ ve magnezyumun CAVI yüksekliğini öngörmede belirteç olarak kullanılabileceği de gösterilmiştir. Ancak bu konuda çok merkezli ve daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: ODPBH, CAVI, Arteriyel sertlik, MCP-1

AterosklerozAyak bileğiBöbrek fonksiyon testleri+7
Uğur Dinç
Pamukkale University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prematüre yenidoğanlarda total parenteral nutrisyonun böbrek fonksiyonları üzerine etkileri

Amaç: Prematüre yenidoğanlarda total parenteral nutrisyonun böbrek fonksiyonları üzerine etkilerini değerlendirmek için; serumda sistatin-C, idrarda N-asetil-ß-D glukozaminidaz, beta 2 mikroglobulin ve glutatione-S transferaz ? düzeylerini saptayarak, TPN alanlar ile enteral beslenen kontrol grubu hastalarının böbrek fonksiyonlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya gebelik haftası 28?34 hafta arasında olan ve premature yoğun bakım servisine yatan TPN alan ve enteral beslenen bebekler alındı. Hastaların doğum şekli, cinsiyeti, boyu, kilosu, RDS olup olmadıkları, erken neonatal sepsis, geç neonatal sepsis durumları, aminoglikozit ilaç alıp almadıkları değerlendirildi. Ayrıca annede EMR, idrar yolu enfeksiyonu, preeklempsi/eklempsi ve DM gibi hastalıkların var olup olmadığı belirlendi. Total parenteral nutrisyon 3. günden önce başlanan, erken dönemde exitus olan, herhangi bir nedenle TPN' yi 10 günden az alan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Tüm hastalardan serumda sistatin C, glukoz, BUN, kreatinin, total protein, albümin, AST, ALT, ALP, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor idrarda ise N-asetil-ß-D glukozaminidaz, glutatione-S transferaz ?, B 2 mikroglobulin, Na, kreatinin, dansite, pH çalışıldı.Bulgular: Total parenteral nutrisyon alan hastalar ile enteral beslenen hastaların 3. gün ile 30. gün serum sistatin C (p<0,001), idrar B2 mikroglobulin (p<0,001), NAG (p<0,001) ve GST ? (p<0,001) değerleri karşılaştırıldığında TPN grubunda enteral beslenenlere göre anlamlı olarak yüksek olduğu tespit edildi.Sonuç: Bu çalışma TPN'nin böbrek fonksiyonları üzerine olumsuz etkilerinin olabileceğini ve bunun sistatin C, B2M, NAG ve GST ? ile erkenden saptanabileceğini göstermiştir.Anahtar kelimeler: Prematürite, Total parenteral nutrisyon, Sistatin-C, N-asetil-ß-D glukozaminidaz, Glutatione-S transferaz ?, Beta 2 mikroglobulin

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuşBeslenme+7
Mehmet Öncül
İnönü University
2009
20
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rezidüel böbrek fonksiyonları olan periton diyalizi hastalarında serum n-terminal probrain natriüretik peptit (NT-proBNP), nötrofil gelatinase-associated lipocalin ilişkili protein (NGAL) ve fibroblast growthfactor (FGF23) ilişkisi

Amaç ve metod: Kronik kalp yetmezliği olan ve glomerüler filtrasyon oranıhafif derecede azalmış olan hastalarda Gelanitase lipocalin ilişkili protein (NGAL)düzeylerinin arttığı bildirilmiştir. Bu durum böbrek interstisyelinde kronik olarak basınçartışına ve böbrek hasarına bağlı olabilir. Kalp yetmezliği hastalarında serum Nterminal-pro brain natriuretic peptide (NT-proBNP) düzeyleri artmaktadır. Bu pilotçalışmada rezidüel böbrek fonksiyonu olan ve NT-proBNP yüksek olan ayaktan peritondiyalizi hastaları (PD) ile rezidüel böbrek fonksiyonu olan ve NT-proBNP düzeyleridaha düşük hastaların çalışmanın başlangıcında ve 3 ay sonraki ölçümlerde serumNGAL düzeyleri yönünden karşılaştırılmasını amaçladık. Yaş, cinsiyet yönünden farklıolmayan 20 ayaktan periton diyalizi hastasında ve 20 sağlıklı kontrol grubunda serumNT-proBNP, NGAL ve fibroblast growth faktör 23 (FGF23) ölçüldü.Sonuçlar: Hastalarda serum NT-proBNP, NGAl ve FGF 23 düzeyleri anlamlıolarak hastalarda daha yüksekti (p <0.05). NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml üzerindeolan (10 hasta: hipervolemik grup) hastalar ile NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/mlaltında olan hastalar (10 hasta) arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, serumkreatinin, Parathormon, NGAL, FGF23 kan ure azotu (BUN), idrar volümü, Cockroft-Gault ve Modification of Diet in Renal Disease Study formulüne göre hesaplananglomerüler filtrasyon oranı ve ekokardiyografik incelemede sol ventrikül diyastol sonuçapı, sol atrium çapı, aort kökü genişliği yönünden çalışma başlangıcındaki ve 3 aysonraki değerlendirmede bir farklılık saptamadık (p>0,05). NT-ProBNP düzeyleri 1000pg/ml üzerinde olan (hipervolemik grup) hastaların ortalama NT-proBND düzeyleri13323,3±11235,9 pg/ml, NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml altında olan hastaların ise456,1±266,7 pg/ml idi. NGAL düzeyleri ile ekokardiyografik incelemede sol ventriküldiyastol sonu çapı, sol atrium çapı, aort kökü genişliği, rezidü idrar miktarı arasında dabir ilişki saptayamadık. NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml üzerinde olan hastalar ileNTProBNP düzeyleri 1000 pg/ml altında olan hastaların 3 ay sonraki 2. ölçümlerindeNT-ProBNP düzeyleri ilk ölçümlerine göre istatistiksel olarak anlamlı olarak(13323,3±11235,9 pg/ml den 9667,3±9483,2 pg/ml) azaldı (p<0.05). NGALdüzeylerinde ise anlamlı bir değişiklik saptanmadı. NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/mlaltında olan hastalar 3 ay sonraki 2. ölçümlerinde serum NT-ProBNP ve NGALdüzeylerinde anlamlı bir değişiklik bulamadık. Her iki grup arasında hastaların 3 aysonraki değerlendirilmelerinde Cockroft-Gault ve Modification of Diet in Renal DiseaseStudy formülleri ile hesaplanan tahmini glomerüler filtrasyon hızı yönünden fark yoktu.Serum NGAL ilk ölçümünün belirleyicilerini saptamak amaçlı multivariate regresyonanalizinde modele grup 1 (hipervolemik grup) olmak, yaş, serum albumin ve NTproBNP alındığında NGAL'in bağımsız belirleyicisi olarak albumini saptadık. SerumNGAL ikinci ölçümün belirleyicilerini saptamak amaçlı multivariate regresyonanalizinde modele grup 1 (hipervolemik grup) olmak, yaş, serum albumin ve serum NTproBNP düzeyleri arasındaki değişiklik alındığında NGAL in bağımsız belirleyicisiolarak albumini saptadık. Diğer faktörlerin ise bir etkisi olmadığını saptadık.Sonuç olarak hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre serum NT-ProBNP,NGAL ve FGF 23 düzeyleri anlamlı olarak yüksekti. Periton diyalizi hastalarında vücutvolüm durumunun bir göstergesi olarak değerlendirilen serum NT-ProBNP ile NGALdüzeyleri arasında bir ilişki yoktu. Periton diyalizi hastalarında albumin gibi diğerfaktörler serum NGAL düzeylerinin belirleyicisi olarak görünüyor.

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek yetmezliği-kronik+6
Derya Şahin
İnönü University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer glomerulonefrite bağlı kronik böbrek hastalığında proteinürinin böbrek fonksiyonlarındaki bozulma üzerine etkilerinin incelenmesi

Amaç: Kronik böbrek hastalığının ilerlemesi çeşitli risk faktörlerinin etkilerine bağlıdır. Proteinüride bu risk faktörlerinin en önemlilerinden biridir. Yapılan çalışmalar incelendiğinde şimdiye kadar KBY'li hastalarda proteinürinin renal progresyona etkisini araştıran sınırlı sayıda çalışmaya rastlanmıştır. Çalışmamızda kronik böbrek yetmezlikli hastalarda proteinürinin renal progresyon üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Araştırmamız, için gerekli olan tetkikler, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi dosya arşiv bölümü ve Hastane Otomasyon Sistemi (Enlil) kullanılarak elde edilmiştir. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından etik kurulu onayı alındı. Çalışmaya alınacak hastalardan yazılı onam alındı. Hastaların adı, soyadı, dosya numarası, telefon numarası, yaşı, cinsiyeti, hastalığın başlangıç süresi, varsa biyopsi tarihi, böbrek yetmezliğinin sebebi, komorbit hastalıkları, kullandığı ilaçlar araştırıldı ve çalışma formuna kaydedildi. Www.mdrd.com adresinden hastaların GFH hesaplandı ve çalışma formuna kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 77 erkek, 105 bayan toplam 182 hasta alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 44±15 yıl (17-80) idi. Hastaların 108'i primer glomerülonefrit, 74 ü sekonder glomerülonefrit tanılı idi. Çalışmaya alınan hastalarda proteinüri ve GFH ilişkisi ele alındığında ise proteinüri arttıkça GFH de belirgin düşme tesbit edildiği görüldü. Başlangıçta nefrotik düzeyde proteinürisi olan hastalarda non nefrotik düzeyde proteinürisi olan hastalara göre GFH'daki düşüşün daha fazla olduğu tesbit edildi. Çalışmamızda proteinüri ve serum albümin düzeyi arasındaki ilişkiye bakıldığında, proteinüri artıkça serum albümin düzeyinin azaldığı tesbit edildi. Sonuç: KBY'li hastalarda proteinüri önemli bir progresyon göstergesidir. Proteinüri ve GFH arasında zıt bir ilişki bulunmaktadır. KBY li hastaların takibinde proteinüri önemli bir parametre teşkil etmektedir.

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+4
Nazan Akel
İnönü University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek yetmezlikli hastalarda koku testi sonuçları ve mukosiliyer aktivitenin böbrek fonksiyonları ile korelasyonu

ÖZET Amaç: Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda koku fonksiyonlarının bozulduğu gösterilmiştir. Bu hastalarda üremiye bağlı oluşan koku bozukluğunun hem periferik koku sistemi hem de santral koku yolaklarının etkilenmesine bağlı oluştuğu düşünülmektedir. Aynı zamanda, kronik böbrek yetmezliği (KBY) olan hastalarda meydana gelen üreminin, ekzokrin glandüler yapılarda dejenerasyona bağlı vücut sekresyonlarında azalma olduğu gösterilmiştir. Bütün bu veriler ışığında KBY hastalarında oluşan koku fonksiyon bozukluğunun önemli bir kompozeninim de nazal mukustaki değişiklikler olduğunu düşünmekteyiz. Çalışmamızda, kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda koku fonksiyonlarını ve nazal mukosiliyer aktiviteyi ayrı ayrı inceleyerek bunlardaki bozulma ile KBY derecesi arasındaki korelasyonu değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim Araştırma Hastanesi Nefroloji Kliniğinde 01.08.2016-20.12.2016 tarihlerinde takipli herhangi bir nazal patolojisi olmayan, sigara kullanmayan, koku bozukluğu yapması muhtemel sistemik rahatsızlığı olmayan 35 diyaliz, 35 pre-diyaliz (orta-ileri evre KBY) hastası ve bilinen rinolojik ve sistemik hastalığı olmayan 35 kişilik kontrol gurubundan oluşan gönüllülere; koku testi (Sniffin' Sticks®) ve nazal mukosiliyer klirens süreleri ölçümü yapıldı. Koku testi; üç modülden oluşmaktadır ve her bir modül için geçerli kabul edilen bir skor mevcuttur. Bu modüller; eşik, ayırt etme ve tanımlama testlerinden oluşmaktadır. Bu skorlar hastanın koku fonksiyonunu göstermektedir. Nazal mukosiliyer klirens süresinin ölçümü; sakkarinin nazal pasajda alt konka inferioruna yerleştirilmesiyle, damakta tadın alınması arasındaki süre hesaplanarak yapılmaktadır. Bulgular: Diyaliz gurubu ve pre-diyaliz gurubu hastaların kontrol gurubu hastalara göre koku fonksiyon bozukluğu olduğu istatistiksel olarak doğrulanmıştır. Aynı zamanda, bu iki gurubun nazal mukosiliyer klirens sürelerinin de uzamış olduğu gösterilmiştir. Ancak, diyaliz gurubu ile pre-diyaliz gurubu arasında yapılan koku testi toplam skorlarında istatistiki bir fark görülmemiştir. Koku testlerindeki değişikliklerle nazal mukosiliyer klirens sürelerinde saptanan uzamaların aralarında da istatistiki olarak anlamlı bir korelasyon mevcuttur. Sonuçlar: Diyaliz ve pre-diyaliz guruplarında koku fonksiyonları azalmış ve nazal mukosiliyer klirens süresi uzamıştır. Ancak, diyaliz gurubunun pre-diyaliz gurubuna göre koku ayırt etme ve tanıma değerlerinin düzelme eğiliminde olması bu parametrelerdeki bozulmaların KBY'de geri döndürülebilir olduğuna işaret etmektedir. Koku bozukluğu ile nazal mukosiliyer klirens arasında korelasyon olması, diyaliz hastalarında ayırt etme ve tanıma skorlarının normal iken eşik skorlarının normale dönmemesi koku fonksiyon bozukluğunun önemli bir nedeninin nazal mukusun miktarı ve fizikokimyasal özelliklerindeki değişiklikler olabileceğini düşündürmektedir.

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+4
Sinan Aksoy
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ortotopik kalp transplantasyonu sonrası ileri evre kronik böbrek hastalığı

Kronik böbrek hastalığı(KBH), ortotopik kalp transplantasyonu sonrası multifaktoriyel risk etkenlerine bağlı gelişen bir komplikasyondur. İmmünsüpresif ilaçların dışındaki böbrek fonksiyonlarını etkileyen diğer faktörler yeterli ölçüde tarif edilmemiştir. Bu çalışmada, ortotopik kalp transplantasyonu sonrası ileri evre kronik böbrek hastalığı insidansı ve bununla ilişkili risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır.Kalp yetersizliği nedeniyle 1998-2010 yılları arasında ortotopik kalp nakli yapılan, birbirini takip eden 844 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışma, bu hasta grubunda pre-transplantasyon hesaplanmış glomerüler filtrasyon hızı 30 üzeri olan ve beş yıllık takip dataları olan 680 hasta üzerinde yapıldı. Böbrek fonksiyonları Chronic Kidney Disease Epidemiology Collaboration (CKD-EPI) formülü ile hesaplanan glomerüler filtrasyon hızı(eGFR - mL/min/1.73m2) değerlendirilerek ölçüldü. Hastalar pre-transplantasyon glomerüler filtrasyon hızı değerlerine göre: normal (>60 mL/min/1.73m2) ve orta dereceli KBH (30-60 mL/min/1.73m2) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İleri evre kronik böbrek hastalığı ortotopik kalp transplantasyonu sonrası hesaplanan glomerüler filtrasyon hızının, post-transplantasyon iki ay ile beş yıl arasındaki dönemde 30 mL/min/1.73m2 altına düşmesi olarak tanımlandı. İstatistiksel analizler için standart Kaplan-Meier, çok değişkenli Cox orantılı-risk testleri kullanıldı.Hastaların ortalama yaşı, 51.9±13.2, %23.3'ü kadın ve %14.2'si Siyahi Amerikalı idi. Normal ve orta dereceli KBH hasta gruplarının ameliyat öncesi hesaplanan glomerüler filtrasyon hızı sırasıyla 86.3±19.7 ve 45.6±8.5; beş yıllık ileri evre KBH insidansları sırasıyla %7.69 ve %15.27 idi. Orta dereceli KBH hastalarında tüm takip süresi boyunca insidans daha yüksek bulundu. Orta dereceli KBH hasta grubunda; yaş, CMV enfeksiyonu, diyabet, pre-transplantasyon LVEF ve Hepatit C ileri evre KBH gelişmesi için anlamlı prediktörler olduğu bulundu. Risk faktörlerine göre ayarlanan çok değişkenli analiz orta dereceli KBH hasta grubunda olmanın uzun-dönem mortalite için bağımsız etken olduğunu gösterdi (HAZARD RASYOSU: 2.92, p<0.001).Ortotopik kalp transplantasyonu sonrası beş yıllık takip döneminde ileri evre KBH insidansı kayda değerdir. Pre-transplantasyon dönemindeki orta dereceli KBH'nin transplantasyon sonrası ileri evre KBH gelişmesi sebeplerinden biri olmakla beraber aynı zamanda uzun?dönem mortaliteyi etkileyen bağımsız bir faktördür. Böbrek fonksiyonuna immünsüpresif tedavi rejiminin etkisi göz önüne alınarak, ileri evre KBH gelişme riski taşıyan olgular titiz bir şekilde takip edilmeli ve olası bir durumda erken müdahale uygulanmalıdır

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+5
Halit Yerebakan
Yeditepe University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Normal renal fonksiyonlu hastalarda perkutan koroner girişim sonrası kreatinin yüksekliği için belirteçler

AmaçKontrast madde nefropatisi (CIN), kontrast madde (KM) verildikten sonra böbrekfonksiyonlarındaki akut azalma olarak tanımlanır.Kontrast maddelerin artan miktardakullanımı, kontrast madde nefropatisini, akut böbrek yetmezliginin giderek daha sık rastlananbir sebebi haline getirmistir.Kontrast madde nefropatisi, hastanın hastanede kalış zamanını, tedavi maliyetini ve hastanınmortalite ve morbiditesini belirgin bir sekilde artırır. Bu yüzden kontrast madde nefropatisiniönlemek için islem öncesi hastaların risk faktörlerinin belirlenmesi ve günümüzde kabulgörmüs önleyici tedavi rejimlerini uygulanması önerilmektedir.Çalışmamızda ?normal renal fonksiyonlu hastalarda perkutan koroner girişim sonrasıkreatinin yüksekliği için risk belirteçlerini araştırmayı amaçladık.Materyal-MetodolojiÇalışmamıza PKG yapılan 238 hasta alındı. Bu tek merkezli gözlem çalışması retrospektifdüzende gerçekleştirildi. İşlem öncesi serum kreatinin değerleri 1,2 mg/dl'inin altında olupperkutan koroner girişim (PKG) yapılan hastaların bilgilerine ulaşıldı.Hastaların yaşı,cinsiyeti, eşlik eden hastalıkları, kullandıkları nefrotoksik ilaçlarları ve son 1ay içinde kontrast madde kullanım öykülerine bakılıp kaydedildi. İşlem öncesi serumSodyum (NA), serum Potasyum (K), tam kan sayımı, işlem öncesi ve işlem sonrası serumBUN, Kreatinine (CRE), ekokardiyografide sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonuna (EF) veişlem öncesi kan basınçlarına (KB) hastaların epikriz bilgilerine ulaşılıp kaydedildi.Çalışmaya dahil edilen hastalar işlem sonrası 24. saat kreatinin değerlerine göre iki grubaayrıldı (Grup I: PKG sonrası CRE<1.2 mg/dl olan hastalar; Grup II: PKG sonrası CRE?1.2mg/dl olan hastalar). Bu iki grup da daha sonra risk faktörlerine göre kendi içlerinde ayrıcaincelendi.Hastalara intravenöz PKG sırasında 100-300 ml düşük osmolar noniyonik monomer olaniopromid (Ultravist flakon, 370- 200 ml'lik flakon) verildi.Bütün hastalara işlem öncesi toplamda 500 ml %0,9 NACL sıvı ( 100-120ml/saat)verildi.İşlem sonrası ise toplamda 1000 ml %0,9 NACL sıvı ( 120-150ml/saat) verildi.XBu iki grup arasında kontrast madde nefropatisi açısından karşılaştırma yapıldı.Regresyonanalizi yapılarak kontrast madde nefropatisine neden olan bağımlı ve bağımsız risk faktörleri(belirteçler) belirlendi.BulgularYaptığımız çalışmada; Grup I'in büyüklüğü %18,5 (n=44) ve Grup II'nin büyüklüğü ise%81,5 (n=194) saptandı. Bu gruplar risk faktörleri açısından karşılaştırıldığında kalpyetmezliği (%25 n=11) ve erkek cinsiyet (%77,3 n=34) kontrast madde nefropatisigelişiminde bağımsız risk faktörleri olarak saptandı (sırasıyla p<0,035 ve p<0,006). Ayrıcayapılan korelasyon analizinde, takiplerinde CRE'leri çok yükselen hastaların aynı şekildeKalp yetmezliği dereceleride anlamlı şekilde aynı korelasyonda yükseldiği saptandı.SonuçCIN risk faktörlerini kontrast madde kullanılarak yapılan tüm girişimlerde göz önündebulundurmalı ve erkek cinsiyet ve/veya kalp yetersizliği olan, yüksek riskli hastalardaözellikle dikkatli olmak gereklidir.Anahtar kelimeler: Perkutan koroner girişim (PKG), Kalp Yetmezliği (KY), Kontrast maddenefropatisi (CIN),

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek yetmezliği-akutBöbrek yetmezliği-kronik+6
Serkan Karahan
Yeditepe University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Glomerülopati tiplerinde pan immün inflamasyon değerinin retrospektif incelenmesi

Glomerüler hastalıklar(glomerülopatiler), glomerül filtrasyon bariyerinin yapısal veya fonksiyonel hasarıyla karakterizedir. Başlıca; antijen-antikor ilişkisi, kompleman aracılı, immün aracılı veya inflamasyon mekanizmalarıyla gelişebilir. İnflamasyon aracılı hasar ise; subendotelyal veya bazal membranda lokalize immün birikimlerle veya antijen-antikor etkileşimiyle lökosit aktivasyonu, degranülasyonuyla gelişebilir. Bunların sonucunda, granülositer serinin dağılımı ve oranları değişmektedir. Son yıllarda başta onkoloji alanında olmak üzere birçok alanda nötrofil-lenfosit oranı(NLR), platelet-lenfosit oranı(PLR) ve pan-immün inflamasyon değeri(PIIV) ile hastalık aktiviteleri, ölüm riski arasındaki ilişki konusunda çalışmalar yapılmıştır. Çalışmamızda glomerülopatilerle inflamasyonun arasındaki ilişkiden yola çıkarak; ucuz ve kolay ulaşılabilir bir yöntem olan PIIV ve diğer hemogram oranlarının; glomerülopatilerde etyoloji, tedavi rejimleri ve ölüm riskiyle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Literatürde PIIV ile glomerülopatiler arasındaki ilişkiyi inceleyen az sayıda çalışma olması nedeniyle; sonuçlarla ülkemiz ve dünya literatürüne katkıda bulunmayı amaçladık. Çalışmamıza 2010-2021 yılları arasında yapılan böbrek biyopsisi, glomerüler hastalıklarla uyumlu olan 553 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların tanı anındaki ve tedavi sonrası 1.yıldaki laboratuvar bulguları ile aldıkları tedavi rejimleri kaydedilmiştir. Sonuçlarını değerlendirdiğimizde; sekonder ve proliferatif glomerülopati hastalarında PIIV anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır. Ayrıca PLR'nin 982'nin üzerinde olmasının, ANCA ilişkili vaskülitleri diğer sekonder nedenlerden ayrımda kullanılabileceği saptandı. Bununla birlikte NLR 2,65'in üzerinde ve yaşın 52'den büyük olmasının ölüm riskini anlamlı ölçüde artırdığı saptanmıştır. Sonuç olarak PIIV ve diğer hemogram oranları onkoloji ve diğer birçok alanda kullanımı artan testlerdir. Nefroloji alanında da son yıllarda bu konuda yapılan çalışmalar artmaktadır. Elde ettiğimiz sonuçların; randomize kontrollü çalışmalar ile desteklenmesiyle gelecekte daha ucuz ve kolay ulaşılabilir testler klinik pratiğimize kazandırılabilir.

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıGlomerüler filtrasyon+4
Yusuf Çeşmeci
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner arter bypass greftleme cerrahisinde uzak iskemik önkoşullamanın perioperatif kardiyak ve renal fonksiyonlar üzerine etkisi

Koroner arter bypass greftleme (KABG) cerrahilerinde doku ve organ perfüzyonu etkilenmesi üzerine görülebilecek renal ve kardiyak komplikasyonların önlenmesi için öne sürülen yöntemlerden biri uzak iskemik önkoşullama (UİÖK)'dır. Çalışmamızda KABG cerrahisi geçiren hastalarda UİÖK'nın kardiyak belirteçler, intraoperatif ve postoperatif aritmiler, inotrop ihtiyacı, böbrek fonksiyon testleri, saatlik ve 24 saatlik idrar miktarları, ekstübasyon zamanları, yoğun bakım ve hastane kalış süreleri üzerine etkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Çalışmamız KABG uygulanan (kapak onarımı yapılan ve yapılmayan tüm hastalar dahil edilerek) 18 yaş üzeri, ASA skoru II-III olan 100 hastada gerçekleştirildi. Hastalar önkoşullama uygulanan (Grup ÖK) ve uygulanmayan (Grup K (kontrol)) olarak 2 gruba ayrıldı. Grup ÖK'daki hastalara sağ üst ekstremiteye yerleştirilen tansiyon manşonu 200 mmHg'ya kadar şişirilerek 5 dk-3 siklus olacak şekilde UİÖK işlemi uygulandı. Hastaların perioperatif aritmi, idrar miktarı, inotrop/vazoaktif ilaç gerekliliği, arter kan gazı (AKG) sonuçları, postoperatif 6, 12 ve 24. saat troponin I, CK-MB, üre, kreatinin, GFR sonuçları, ekstübasyon zamanları, yoğun bakımda kalış süreleri ve hastanede kalış süreleri kaydedildi. Hastaların demografik verileri açısından 2 grupta anlamlı farklılık görülmedi. Gelişen postoperatif aritmi sıklığı Grup ÖK'da daha düşük bulunmuştur (p=0,046). Kardiyak belirteçler (troponin, CK-MB) açısından anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Üre, kreatinin değerleri Grup K'da anlamlı yükselmiştir (p<0,05). 24 saatlik idrar miktarı Grup K'da anlamlı azalmıştır (p=0,04). Grup ÖK'daki hastaların mekanik ventilatörde kalış süreleri anlamlı kısalmıştır (p=0,01). Grup ÖK'da postop 6, 12, 24 saatte inotrop ilaç ihtiyacı azalmıştır (p<0,05). Sonuç olarak UİÖK uygulanarak postoperatif aritmilerin, inotrop ilaç gerekliliğinin ve mekanik ventilatörde kalış süresinin azaltılabileceğine inanıyoruz. Ayrıca UİÖK işleminin KABG ilişkili renal hasarın önlenmesinde önemli bir rolü olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Uzak iskemik önkoşullama, koroner arter bypass greftleme, postoperatif aritmi, kardiyak etki, renal etki

Aritmi-kardiyakBöbrek fonksiyon testleriCerrahi-kardiyovasküler+7
Elif Kaya Argadal
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Beta talassemi majorlü hastalarda böbrek fonksiyonlarının incelenmesi

ÖZET Beta talassemi majorlu hastalarda demir birikiminin yol açtığı organ yetmezliği en önemli mortalite nedenidir. Hastalıkta en sık tutulan organlar karaciğer, kalp ve pankreastır. Böbrek tutulumu da bildirilen diğer organ tutulumları arasında yer almaktadır. Ancak böbrek tutulumu genellikle preterminal döneme kadar klinik bulgu vermemektedir. Böbrek hasarının oluşmasında uzun süreli anemiye bağlı kronik hipoksinin yanısıra diğer organ hasarlarında olduğu gibi artmış demir yükünün aracılık ettiği oksidatif stres sonucu oluşan lipid peroksidasyonu sorumlu tutulmaktadır. Renal bulguların ortaya çıkmasındaki diğer bir neden de böbrek kan akımında artışa bağlı olarak idrarın yoğunlaştırılmasında önemli rolü olan medüller hiperozmolaritenin azalmasına yol açan hemodinamik değişikliklerdir. Bu çalışmada beta talassemi majorlu hastalarda böbrek hasarının niteliğini ve patogenezde etkili olası etkenleri araştırdık. Çalışmaya hemoglobin elektroforezi ve klinik bulgularla tanısı konmuş, düzenli kan transfüzyonu ve % 92 oranında desferroksamin tedavisi alan % 64'ü splenektomili 70 hasta ile yaş ve cins dağılımı açısından aralarında istatistiksel fark bulunmayan 14 sağlıklı olgu alındı (p>0.05). Olgulardan hematolojik ve biyokimyasal testler için kan ve zamanlı idrar örnekleri alındı. İdrarla ilgili parametreler sabah idrarlarında çalışıldı. Bütün olgulardan hematokrit, serum demiri, transferrin saturasyonu, ferritin, kan üre azotu (BUN), serum kreatinini(Cr), elektrolitler, ürik asit, fosfor(P), alkalen fosfataz(ALP), idrarda; pH, ozmolarite, protein, N-asetil p-D-glukoz aminidaz(NAG), malondialdehit(MDA), Cr, sodyum(Na), potasyum(K), ürik asit ve P bakılarak gün içindeki değişkenliğin etkisini azaltmak amacıyla protein, NAG ve MDA'nın Cr'e oranları hesaplandı. Glomerüler filtrasyon hızı(GFR) Schwartz formülüne göre hesaplanan endojen kreatinin klirensi(Ccr) ile değerlendirildi. Fraksiyone sodyum ekskresyonu(FENa). fraksiyone potasyum ekskresyonu(FEK), fraksiyone ürik asit ekskresyonu(FEüA) ve tübüler fosfat reabzorpsiyonu(TRP) hesaplanarak iki grubun sonuçları karşılaştırıldı. İki grup arasında arasında hematokrit(htc), demir(Fe), transferrin saturasyonu beklendiği gibi farklı bulundu (hepsi için p<0. 001). BUN, Cr, Na,idrar ozmolaritesi, CCr FENa> FEK ve FEua, değerleri iki grup arasında farklılık göstermedi ( p>0.05). Serum K, P, ürik asit ve ALP değerleri ile idrar hacmi, idrar pH'ı, idrar Protein/Cr, MDA/Cr, NAG/Cr, TRP değerleri gruplar arasında farklı bulundu. Elde edilen sonuçlar bazı parametrelerde farklılıklar olmakla birlikte daha önce yapılan az sayıdaki çalışmanın sonuçlarıyla paralellik gösterdi.. K, P ve ürik asit değerlerinin hasta grubunda yüksek oluşu hemolize ve artmış eritrosit döngüsüne bağlandı. Hasta grubunda düşük ALP düzeylerinin bozuk osteoblast fonksiyonu ile ilişkili olabileceği düşünüldü. İdrarda protein/Cr, NAG/Cr ve MDA/Cr oranlarının yüksek oluşu, NAG/Cr ve MDA/Cr ile serum ferritini arasında pozitif korelasyon ilişkisinin bulunması nedeniyle hasta grubunda artmış demir yükünün yol açtığı oksidatif stresin lipid peroksidasyonu aracılığıyla proksimal böbrek tübüllerinde hasara neden olduğu sonucuna varıldı. Distal tübüler fonksiyon bozukluğunun çocukluk yaş grubunda daha ileri tetkikler gerektirdiği ve daha çok erişkin hastalarda bildirilen bu bozukluğun yaşla birlikte artan medüller fibroz sonucu geliştiği düşünüldü. Bu bulgular, erken dönemde klinik bulgu vermese bile, beta talassemi majorda proksimal tübüler hasarın ön planda olduğu böbrek hasarının ve fonksiyon bozukluğunun daha okul çocukluğu döneminde varlığını, hasar oluşmasında organizmadaki demir birikiminin ve bunun yol açtığı oksidatif stresin önemini göstermektedir. Anahtar kelimeler : Beta Talassemi Major, Böbrek Fonksiyonları, Ferritin, N - Asetil p-D-glukoz aminidaz ( NAG ), Malondialdehit ( MDA ) VI

Böbrek fonksiyon testleriTalasemi
Bedri Aldudak
Çukurova University
1998
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Lantanum karbonat'ın böbreğin endokrin fonksiyonlarına etkisi

Serum fosfor sev20iyelerinin normal değerler üzerine çıkması durumunda hiperfosfatemi tablosu gelişir. Vücuttaki fosfat birikimi ve hiperfosfatemi, yumuşak doku ve damar kalsifikasyonlarına neden olur. Bununla birlikte fosfat tutulması, koroner arter hastalığının yol açtığı ölüm ve ani ölüm gibi durumlarla kardiyovasküler mortaliteyi artırır. Hiperfosfatemi tedavisinde diyet ve diyalizin yanı sıra oral fosfat bağlayıcılar kullanılmaktadır. Fosfat bağlayıcılar bir anyon olan fosfatı aktif bir katyonla değiştirerek emilmeyen ve bağırsaktan dışkıyla atılan bir bileşik oluştururlar. Fosfat bağlayıcıların, alüminyum bazlı ve kalsiyum bazlı olanları dışında alüminyum ve kalsiyum içermeyen birçok çeşidi mevcuttur. Çalışma kapsamında etkisi incelenen lantanum, hiperfosfatemi tedavisinde kullanılan, alüminyum ve kalsiyum bazlı olmayan, nadir toprak elementlerinden Lantanit sınıfı bir fosfat bağlayıcıdır. Lantanum, alüminyum ve kalsiyum bazlı fosfat bağlayıcıların yan etkilerini göstermez ayrıca yapılan çalışmalarda emilim ve doku birikiminin oldukça düşük seviyelerde olduğu görülmüştür. Lantanumun emilimi, birikimi ve toksisitesi ile ilgili çalışmalarda büyük oranda kemik, karaciğer ve sindirim sistemine odaklanılmıştır. Tez kapsamında, sağlıklı sıçanlara lantanum karbonatın farklı dozlarının verilmesinin, böbreğin endokrin fonksiyonları ve kalsiyum-fosfor metabolizmasının düzenlemesinde rol oynayan hormonlar üzerine etkisi araştırıldı. Çalışmada 20 erkek erişkin sıçan dört gruba ayırıldı. Üç gruba 28 gün boyunca 500, 1000 ve 2000 mg/kg dozlarında oral lantanum karbonat uygulandı. Sıçanların ilk gün ve son gün kanları alındı. Alınan kanlardan tam kan sayımı, 1,25 dihidroksi vitamin D3, parathormon, eritropoietin, renin, kalsitonin, kalsiyum ve fosfor seviyeleri ölçüldü. Tüm sonuçlar istatistiksel anlamlılık yönünden incelendi. Grupların ilk gün ve son gün kan değerlerinin istatistiksel analizinde 500-2000 mg/kg gruplarında, uygulama öncesi ve sonrası serum kalsiyum değerlerinde anlamlı fark bulundu. 500 mg/kg grubunda uygulama öncesi ve sonrası serum PTH, renin ve kalsitonin seviyelerinde anlamlı fark bulundu. Gruplar karşılaştırıldığında uygulama sonrası, 2000 mg/kg ve kontrol grubu arasında serum kalsiyum seviyelerinde ve 500-1000 mg/kg grupları arasında serum fosfor seviyelerinde anlamlı fark bulundu. Elde ettiğimiz sonuçlar lantanumun böbrek hasarı ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Çalışmamızın sonuçları daha büyük kohortlar ile tekrarlanmalı ve elde edilen biyokimyasal ve endokrin parametre sonuçları histopatolojik gözlemlerle konfirme edilmelidir.

Böbrek fonksiyon testleriEndokrin bezlerEndokrin sistem+2
Önder Hüseyinbaş
Bezmialem Vakıf University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında; total oksidan/ antioksidan seviyelerin araştırılması, bu seviyelerin böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisi

Amaç: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPBH), böbrek ve böbrek dışı organlarda kistlerle karakterize sistemik, ilerleyici bir hastalık olup, son dönem böbrek yetersizliğinin (SDBY) en yaygın kalıtsal nedenidir. Kalıcı bir tedavisinin olmaması ve sık görülen kardiyovasküler komplikasyonlar sebebiyle mortalitesi yüksek, önemli bir sağlık problemidir. Hastalığın şiddetini ve ilerlemesini hücresel düzeyde etkilediği öngörülen mekanizmalardan biri olan "oksidatif stres" vücuttaki oksidan-antioksidan dengesinin bozulması olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızın amacı, böbrek fonksiyonları korunmuş ODPBH olan hastalarda oksidatif stres belirteçleri olarak kabul edilen total antioksidan seviye (TAS) ve total oksidan seviyesinin (TOS) ölçülüp oksidatif stres indeksinin (OSI) hesaplanması; bunların benzer böbrek fonksiyonları olan sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırılmasıdır. Böylece önemli bir hipertansiyon (HT) ve SDBY nedeni olan ODPBH'nin daha erken dönemlerinde oksidatif stresin artıp artmadığı konusunda bir fikir edinilip buna yönelik önlemler alınabilecek ve tedavi için yeni hedeflerin belirlenmesine zemin oluşturulabilecektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ortalama tahmini glomeruler filtrasyonları (eGFR) normal olan 45 ODPBH (ortalama yaş 38 (39,9±11,0) )ve 45 sağlıklı kontrol (ortalama yaş 41 (40,2±11,3) ) grubu dâhil edildi. Yaş ve eGFR açısından anlamlı fark olmayan katılımcılarda, serumda TAS ve TOS düzeyleri kolorimetrik Erel yöntemi kullanılarak ölçüldü. OSI hesaplandı (TOS/TAS*100). İki grup bu parametreler açısından nonparametrik testler ile (Mann Whitney U) karşılaştırıldı. Ayrıca ODPBH grubu kendi içindeki farklılıklar açısından da değerlendirildi. Oksidatif stresin, HT, nefrolityazis varlığı, inflamasyon, böbrek hacmi ve kullanılan ilaçlar ile ilişkisi korelasyon analizi ile değerlendirildi. İstatistiksel analiz için p <0.05 değeri anlamlı kabul edildi.Bulgular: TOS, TAS düzeyleri ve hesaplanan OSİ için, iki grup arasında anlamlı farklı saptanmadı. TOS ve OSI düzeyleri, ODPBH tanılı olgularda sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmakla beraber, istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0,05). ODPBH grubunda oksidatif stres ile böbrek hacmi, HT varlığı, nefrolitiyazis, renin-anjiyotensin aldosteron sistem inhibitörü (RAASi) kullanımı açısından da anlamlı bir fark saptanmadı. ODPBH grubunda yapılan korelasyon analizine göre; Hb (r= 0,52 / p=0,001), kreatinin (r= 0,49 / p=0,001), ürik asit (r= 0,76 / p=0,0001), ferritin (r= 0,48 / p=0,001) düzeyleri ile TAS arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. TAS ölçümü sonuçları eGFR ile negatif korelasyon gösterdi (r= -0,30/ p=0,042). OSİ düzeyleri ile üre (r=-0,32 / p=0,034) ve ürik asit (r=-0,30 / p=0,046) arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. Sağlıklı kontrol grubunda yapılan korelasyon analizine göre; TAS ile anlamlı pozitif korelasyon gösteren parametreler, yaş (r=0,363 / p=0,014), VKİ (r=0,420 / p=0,004), sistolik kan basıncı (r=0,523 / p=0,000) ve diastolik kan basıncı (r=0,304 / p=0,042), Hb (r=0,514 p=0,000), kreatinin (r=0,443 / p=0,002), parametreleridir. TAS ile anlamlı negatif korelasyon gösteren parametreler ise, eGFR (r=-0,372 / p=0,012), ESR (r=-0,185 / p=0,223), CRP (r=-0,295 / p=0,049) parametreleridir. Sağlıklı kontrol grubunda VKİ ile TOS arasında anlamlı pozitif korelasyon olduğu gösterildi (r=0,323 / p=0,031). Sonuç: Çalışmamız, erken evre ODPBH'da TAS, TOS, OSİ düzeyleriyle oksidatif stresin araştırılıp sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırıldığı, sonuçların diğer bulgularla ve hasta özellikleriyle korelasyonunun incelendiği ilk çalışmadır. Böbrek fonksiyonları korunmuş ODPBH tanılı olgularla sağlıklı kontrol grubu arasında TAS, TOS, OSİ düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. ODPBH'nin patogenez ve progresyonunda oksidatif stresin rolünün olup olmadığının neden sonuç ilişkisi gösterilerek ortaya konabilmesi için, daha büyük örneklem gruplarında daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır. Elde edilecek bulguların anlamlı olması durumunda, tüm oksidatif dengeyi yansıtan TAS ve TOS ölçümlerinin bir takip belirteci olarak kullanılması hedeflenebilir. Ayrıca, ODPBH'de hastalığın erken aşamalarında uygulanabilecek koruyucu tedavi seçeneklerinin ortaya konması, potansiyel olarak ODPBH'li hastalarda genel kardiyovasküler olay ve mortalite riskini azaltabilecektir. Oksidatif stres belirteçleri ve biyokimyasal parametreler arasında bu çalışmada elde edilen anlamlı korelasyon sonuçları, biyoorganizmadaki oksidan ve antioksidan durumu etkileyen mekanizmaların aydınlatılmasında ileri çalışmalara bir zemin oluşturabilir.

AntioksidanlarBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+4
Özlem Aris
Bezmialem Vakıf University
2020
00

İlgili konular