Kidney transplantation
149 theses under this subject heading
Böbrek nakli olan hastaların COVİD-19 pandemisi döneminde yaşadıkları sorunların belirlenmesi
Bu çalışma böbrek nakli olmuş hastaların Covid-19 pandemisi döneminde yaşadıkları sorunları tespit etmek ve sonraki dönemler için çözüm önerileri sunmak amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı kalitatif nitelikte olan bu araştırmanın evrenini Sağlık Bilimleri Üniversitesi Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesinde araştırmaya başvurulduğu tarihte takipli toplam 55 böbrek nakli olmuş hasta oluşturmaktadır. Araştırmayı kabul eden 15 hasta ile örneklem oluşturularak çalışma gerçekleştirilmiştir. Veriler, Şubat 2022- Mayıs 2022 tarihleri arasında 11 sorudan oluşan Hasta Veri Formu ve 5 sorudan oluşan Yarı Yapılandırılmış Görüşme Soru Formu ile her hasta için yaklaşık 20-30 dakika boyunca görüşülerek yarı yapılandırılmış görüşme tekniği ile ses kayıt cihazına kayıt alınarak toplanmıştır. Araştırmaya katılan 15 böbrek nakil hastasının %66,66…' sı kadın %33,33…' ü, erkektir. Hastalardan %73,33…' ü pandemi dönemi öncesi nakil olmuş, %26,66…' sı pandemi döneminde böbrek nakli olmuştur. Hastaların tümü pandemi döneminde sosyal izolasyon yaşamıştır. Pandemi döneminden önce de var olan rejeksiyon korkusunun pandemi dönemiyle beraber arttığı sonucuna varılmıştır. Çalışmaya katılan kişilerin pandemi döneminde değişen yaşam koşullarına uyum sağlamakta zorlanmış oldukları, sağlıklı yaşam aktivitelerini gerçekleştiremedikleri sonucuna varılmıştır. Bu araştırma sonucunda böbrek nakli hastalarının Covid-19 pandemisinde yaşadıkları sorunlar belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda böbrek nakil hastaları başta olmak üzere katı organ nakil alıcılarına bir sonrası ki yaşanabilecek pandemi dönemlerinde ya da benzer durumlarda karşılaştıkları zorlukları en aza indirmek için çözüm önerileri geliştirilmiştir. Pandemi döneminde hemşirelerin eğitim ve bakım planlarına katkı sağlayacak sonuçlar elde edilmiştir. Anahtar Kelime: Böbrek Nakli, Covid-19, Pandemi
Renal transplantasyon hastalarına uygulanan refleksolojinin yorgunluğa etkisi
Yorgunluk renal transplantasyon yapılan hastalarda sık rastlanan bir sorundur. Bu nedenle bu araştırma renal transplantasyon hastalarına uygulanan refleksolojinin yorgunluğa etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Araştırma, bir vakıf üniversitesi uygulama ve araştırma hastanesinin transplantasyon kliniğinde 07.12.2020-18.06.2021 tarihleri arasında randomize, kontrollü ve deneysel olarak yürütüldü. Araştırma öncesi etik kuruldan, kurumdan ve hastalardan izin alındı. Çalışmanın evrenini transplantasyon ünitesinde renal transplantasyon yapılan 254, örneklemini ise 68 hasta oluşturdu. Çalışmaya alınan hastalar bir program yardımıyla müdahale (n=34) ve kontrol (n=34) grubuna ayrıldı. Müdahale grubuna, refleksoloji için hazırlanan odada, hastaların her iki ayağına 15'er dakika olmak üzere toplamda 30 dakika süren refleksoloji uygulandı. Uygulama haftada iki gün, her hastaya toplam 16 seans şeklinde iki ay boyunca yapıldı. Veriler, Soru Formu ve Piper Yorgunluk Ölçeği (PYÖ) ile toplandı. Dört alt boyuttan oluşan PYÖ'den alınan toplam puan 0-10 arasında değişmekte ve puan arttıkça yorgunluk düzeyi de artmaktadır. Soru formu ve PYÖ çalışmanın başında, dördüncü ve sekizinci haftanın sonunda ise her iki gruba tekrar PYÖ uygulandı. Verilerin değerlendirilmesinde Ki-kare, Student t, Mann Whitney U ve Kruskal-Wallis, korelasyon, genelleştirilmiş tahmin denklemi ve Least Significant Difference testleri kullanıldı. Müdahale grubunda yer alan hastaların uygulama öncesi 4.37±1.98 olan PYÖ toplam puan ortalamasının, dördüncü haftada 3.68±1.55, sekizinci haftada 3.73±1.86'ya düştüğü, kontrol grubunda ise 4.28±1.71 olan PYÖ toplam puan ortalamasının dördüncü haftada 4.23±2.16, sekizinci haftada 4.32±1.58'e yükseldiği ancak gruplar arası karşılaştırmanın anlamlı olmadığı belirlendi. Refleksolojinin grup, zaman ve grup/zaman etkileşimi incelendiğinde; sadece duygulanım alt boyut puan ortalamasında anlamlı değişimin olduğu belirlendi. Renal transplantasyon yapılan hastalara uygulanan refleksolojinin yorgunluk şiddetini azaltması nedeniyle yorgunluğun yönetiminde kullanılması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, Refleksoloji, Renal Transplantasyon, Yorgunluk.
Renal transplantasyon yapılan hastalarda organ ve hasta surveyinin incelenmesi, tek merkez deneyimi
KBY, bütün dünyada sık görülen, morbidite/mortaliteye sebep olan, ülke ekonomilerini zorlayan hastalıkların başında gelmektedir. Kronik böbrek hastalığı (KBH) geri dönüşümsüzdür ve son dönem böbrek yetmezliği geliştikten sonra RRT'lerine ihtiyaç duyulur. Renal transplantasyon bu tedaviler içinde küratif olan tek tedavidir. Çalışmamızda, renal transplantasyon sonrası süreçte hastanın ve organın sürveyini etkileyen faktörlerin tespiti ve bunlara karşı alınabilecek önlemlerin belirlemeyi hedefledik. Çalışmaya ocak 2018 ile aralık 2020 tarikleri arasında en az 1 yıl takipte kalan ve 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi.198 hastanın bilgileri sistem üzerinden retrospektif olarak tarandı. Sağlık turizmi ile gelen 12 hasta, pediatrik yaştaki 7 hasta ve takipsiz olan 12 hasta çalışma dışı edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların aldığı tedaviler, CBC, biyokimya değerleri, tit tetkikleri ve renal fonksiyonlanları dikkate alındı. Çalışmamıza sistem üzerinden taranan 198 hastanın 167 si dahil edildi (Sağlık turizmi ile gelen 12 hasta, pediatrik yaştaki 7 hasta ve takipsiz olan 12 hasta çalışma dışı edildi). Hastaların 103 tanesi erkek, 64 tanesi ise kadın idi. Erkeklerin yaş ortalaması: 40,09±13,3 kadınların yaş ortalaması: 38,41±13,65 idi. Operasyon öncesi hastaların%65 HD, % 5 i PD, % 30 ise preempitif idi. Hastaların 133 tanesine canlıdan nakil yapıldı, 34 tanesine ise kadaverik nakil yapıldı. Nakil yapılan ve takipte kalan hastaların 22 sinde exsitus, 5 inde ise reject gelişti. KBY etiyolojisinde en sık neden HT olarak tespit edildi. EX olan 22 hastanın ortalama yaşam süresi 148 gün (11-600), rejekt olan 5 hastanın organ surveyi ortalama 161 (0-565) gün idi. Ex olan 22 hastada en sık olum sebebi enfeksiyondu (%61). Enfeksiyonlar içinde ise en sık sebep pnömoni idi. Transplant öncesi ve sonrası alınacak tedbirler ve hastalara verilecek iyi bir eğitim ile kayıplar önemli ölçüde önlenebilecektir. Anahtar kelimeler: Renal transplantasyon, organ surveyi, mortalite sebepleri, rejenksiyon
Nakil öncesi kardiyovasküler hastalık varlığının böbrek nakli sonrası greft ve hasta sağkalım sonuçları üzerine etkisinin retrospektif analizi
Bu retrospektif çalışmada Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Ocak 2006 – Mayıs 2019 tarihleri arasında böbrek transplantasyonu yapılan 599 hastada, böbrek nakli sonrası kardiyovasküler olay gelişen hastaların özellikleri ve risk faktörleri araştırıldı. Nakil sonrası kardiyovasküler olay varlığının greft ve hasta sağkalımı üzerine olan etkileri incelendi. Serimizde nakil sonrası kardiyovasküler olay sıklığı %14.69 idi. Çalışmamız Çalışmamız serebrovasküler olay ilişkili hemipleji varlığının, nakil öncesi yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) düzeyinin, nakil sonrası dislipideminin, kalp kapak hastalığı varlığının, nakil sonrası hipertansiyonun ve Pre-operatif dönemle karşılaştırıldığında 1. yıl ürik asit düzeylerinin yüksekliğinin, kardiyovasküler olay gelişimi için bağımsız risk faktörleri olduğunu belirledi. Enterik kaplı mycophenolate sodium (EC-MPS) + takrolimus (Tac) + prednizolon (P) immünsüpresif rejim kullanımı, kardiyovasküler riski azalttı. Transplant öncesi diyaliz süresi, nakil öncesi SCORE ve Charlson komorbite indeksleri, hasta sağkalım analizinde mortallite için risk faktörleri idi. Donör yaşı, Post-operatif konjestif kalp yetmezliği, nakil öncesi Charlson komorbidite indeksi ise greft sağkalımı analizinde greft yetmezliği ile ilişkili faktörlerdi. Nakil sonrası kardiyovasküler hastalıklar, hasta ve greft sağkalımını tehdit eden önemli nedenlerden biridir. Başarılı bir böbrek nakli için geleneksel risk faktörlerinin agresif yönetimi ve kardiyovasküler hasarın en aza indirilmesi şarttır. Nakil hekimleri, skorlama sistemlerini kullanarak nakil sonrası takipte kardiyovasküler riski hesaplayabilir. Bu amaçla yapılacak çok merkezli çalışmalar, kardiyovasküler komplikasyon riski taşıyan alıcılarda tedavi algoritmalarının geliştirilmesine yardımcı olacaktır.
Renal transplantasyon yapılan hastalarda nakil sonrası kemik kaybında etkili olan faktörler ve kan gazı ile ilişkisinin belirlenmesi
Osteoporoz, renal transplantasyonunun önemli bir komplikasyonudur. Transplantasyondan sonraki ilk 6-12 ay boyunca belirgindir sonra daha düşük bir oranda devam eder. Çalışmamızın amacı renal transplantasyon yapılan hastalarda (RTR) kemik kaybı sıklığının saptanması ve ilişkili faktörlerin belirlenmesidir. Çalışmamızda 150 RTR değerlendirildi. Hastaların; yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi (BKİ), primer hastalık, diyaliz türü, diyaliz süresi, nakil türü, renal transplantasyon süresi, steroid kullanım öyküsü, immünsupresif öyküsü, kümülatif steroid dozu, hastanın aldığı immunsupresif rejimi, diyabet öyküsü, dual-energy x-ray absorptiometry, glomerüler filtrasyon hızı (GFH) ve biyokimyasal belirteçleri değerlendirildi. L1-L4 total kemik mineral dansitometri (KMD) ölçümünde %24,6, Femur boyun KMD ölçümünde %21,3 osteoporoz saptandı. Hastaların primer hastalıkları, kümülatif steroid dozu, GFH, albümin, alkalen fosfataz, fosfor ve kalsiyum düzeyleri, canlı veya kadavradan nakil olmaları, nakil öncesinde steroid öyküsü, nakil öncesinde immünsupresif öyküsü ve aldıkları immünsupresif rejimler ile lomber vertebra ve femur boyun KMD değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p >0,05). Periton diyaliz (PD) ve uzamış transplantasyon süresi lomber vertebrada, bikarbonat (HCO3) düzeyi femur boynunda, BKİ her iki bölgede artmış KMD ile ilişkili olarak saptandı (p<0,05). Asidoz lomber vertebrada, ileri yaş ve uzamış diyaliz süresi femur boynunda, yüksek parathormon düzeyi her iki bölgede azalmış KMD ile ilişkili saptandı (p <0,05). Çalışmamızda asidoz RTR'lerde kemik kaybı ile ilişkilendirilmiştir ve özellikle GFH kısmen korunmuş hastalarda hekimlerin bu konudaki farkındalıkları düşük olabilmektedir. RTR'lerde kan gazı ve HCO3 değerlerinin düzenli aralıklarla taranmalı ve düşüklük saptandığı takdirde tedavi edilmelidir.
Renal transplantasyon hastalarında everolimus ve düşük doz takrolimus tedavisinin standart doz takrolimus tedavisi ile etkinlik ve viral enfeksiyon sıklığı açısından karşılaştırılması
Renal transplantasyon, son dönem böbrek yetmezliği olan hastalarda en ideal tedavi yöntemidir. Renal transplantasyonda greft kaybının en önemli nedenleri, akut rejeksiyon ve immünsüpresif tedavinin yan etkileridir. Greft kaybının önemli nedenlerinden biri de erken dönem ve geç dönemde ortaya çıkan viral enfeksiyonlardır. Bu enfeksiyonların ortaya çıkmasında immunsüpresif tedavilerin bağışıklık sisteminin baskılanması önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızda everolimus ve düşük doz takrolimus (EVR+LTac), mikofenolat mofetil ve standart doz takrolimus (MMF+STac) tedavisine göre etkinliği ve viral enfeksiyon sıklığı açısından karşılaştırdık. Çalışmamız retrospektif olup, Gaziantep Üniversitesi Hastanesinde Organ Nakli Merkezinde takipli 98 hastadan oluşmaktadır. EVR+LTac grubundaki hastaların, MMF+STac grubundaki hastalara göre daha yüksek kreatinin ortalaması sahip olduklarını saptadık (p= 0.001). MMF+STac hastalarının GFR ortalaması, EVR+LTac hastalarına göre daha yüksek seyrettiğini saptadık (p= 0.006). Gruplar arasında CMV PCR enfeksiyon sıklığı açısından anlamlı fark bulunmamıştır (p= 0.137). BK PCR pozitifliği az sayda olduğundan istatistik olarak p değeri hesaplanamamıştır. Ancak, EVR+LTac grubunda BK virüs enfeksiyon sıklığı açısından 0-6.ay arasında anlamlı düşüş saptadık (p= 0.039). Gruplar arasında Covid-19 enfeksiyon sıklığı açısından fark saptamadık. (p= 0.601). EVR+LTac grubunda nakil süresi ile Covid-19 enfeksiyon sıklığı açısından bakıldığında anlamlı ilişki saptadık (p= 0.027). MMF+STac grubunda başlangıç takrolimus ilaç düzeyi ile Covid-19 enfeksiyon sıklığı arasında anlamlı korelasyon saptadık (p= 0.008). Sonuç olarak EVR+LTac rejiminin viral enfeksiyon sıklığını azalttığı ancak MMF+STac kıyasla daha iyi GFR sağlamadığını bulduk. Özetle, bu bulgular ışığında viral enfeksiyon gelişen renal transplantasyon hastalarında greft kaybı olmaması için EVR+LTac rejimine geçilmesini öneririz.
Böbrek nakli yapılan hastalarda erken dönemde ölçülen rezistif indeks ve graft böbrek damar sayısının renal graft fonksiyonları üzerine etkisi
Çalışmamızda ocak 2018 ile aralık 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Kronik Böbrek Yetmezliği nedeniyle canlı donör ve kadavradan böbrek nakli ameliyatı yapılan hastaların erken postoperatif dönemde (24- 48 saat) doppler usg ile böbrek renal arter rezistif indeks değerleri ve greft böbrek damar sayısına bakılarak. hastane veri tabanı ve kontrol muayenelerinde elde edilen alıcı, verici bilgileri ve operasyon verileri ile istatiksel analiz yapılarak renal greft arter sayısının greft fonksiyonları üzerine etkisini ve hangi bulguları etkilediği, rezistif indeksin prediktif bir yeri olup olmadığını, ayrıca arter sayısının rezistif indekse etkisi, arter sayısı ve rezistif indeksin uzun dönem greft fonksiyonları ile nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu retrospektif olarak incelenmeyi amaçladık. Çalışmada kronik böbrek yetmezliği etiyolojisi, diyaliz süresi, ek hastalık, idrar durumu, uyum, radyolojik bulgular, yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, postoperatif 0. 1. 3. 7.gün ve 1. 3. 6. ay kreatin değerleri, postoperatif diyaliz ihtiyacı, reoperasyon durumu ve greft kaybı gibi veriler retrospektif olarak incelendi. Renal transplantasyon sonrası 6 aylık süre boyunca gelişen akut rejeksiyon, kanama, greft kaybı, reoperasyon, gibi komplikasyonlar ile beraber kreatin düzeyi ve diyaliz ihtiyacı gibi renal greft fonksiyon belirteçlerinin renal greft rezistif indeks ve arter sayısı ile ilişkisi araştırıldı. Çalışmamızda incelenen hasta gurubunda 124 (%41,6) hastanın böbrek yetmezliği sebebi bilinmezken, 70 (%23,5) hastada böbrek yetmezliğinin sebebi HT, 17 (%6) hastada DM ve 15 (%5) hastada aynı anda HT ve DM olduğu tespit edildi. Çalışmaya toplamda 298 alıcı hasta dahil edildi. Hastaların 195 (%65,5)'i erkek 103 (%34,5)'ü kadındı. Alıcıların en küçüğü 6 yaşında, en büyüğü 74 yaşında olup, ortalama yaş 37,84±15,16 idi. Hastaların ortalama VKİ değeri 24,73±5,45'ti. Postoperatif rezistif indeks ortalama değerinin greft kaybına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği elde edildi (p>0,05). Arter sayısı 1 olanların ortalama postoperatif rezistif indeks değerinin arter sayısı 2 olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p=0,041, p=0,028). Ortalama postoperatif renal arter rezistif indeks değerinin vericinin canlı veya kadavra olmasına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermediği gözlendi (p>0,05). Yaş ile rezistif indeks değeri arasında pozitif çok zayıf derecede istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edildi (r=0,139, p=0,016). Hasta grubumuzun 263'ünde 1 arter (%88,26), 33'ünde 2 arter (%11,07) ve 2'sinde de 3 arter (%0,67) vardı greft kaybı olanların 13'ünde 1 arter,3'ünde 2 arter görüldü. Arter sayısı 3 olanlarda greft kaybı gözlenmedi. Greft kaybı ile arter sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı elde edildi (p>0,05). Ayrıca renal greftin arter sayısı ile kreatin değeri arasındaki ilişki incelendiğinde uzun dönemde çoklu arter olmasının kreatin değerleri üzerine her hangi bir olumsuz etkisi olmadığı görüldü. Sonuç olarak vericilerde çoklu arter olması böbrek naklinin yapılmasına engel olmadığı gibi greft fonksiyonlarının uzun dönem sonuçları da tekli arterler ile yapılan böbrek nakilleri ile benzer ve rezistif indeks değerleri açısından da farklılık olmadığı düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Yetmezliği, Böbrek Nakli, Rezistif İndeks, Arter Sayısı,
Post-op donör kreatinin yüksekliği olan renal transplantasyon yapılan hastalarda, donöre ait faktörlerin organ ve hasta surveyine etkisinin incelenmesi: Tek merkez deneyimi
Amaç: Kronik Böbrek Hastalığı (KBH), bütün dünyada sık görülen, morbidite/mortaliteye sebep olan, ülke ekonomilerini zorlayan hastalıkların başında gelmektedir. KBH geri dönüşümsüzdür ve son dönem böbrek yetmezliği geliştikten sonra renal replasman tedavilerine ihtiyaç duyulur. Renal transplantasyon bu tedaviler içinde küratif olan tek tedavidir. Çalışmamızda, renal transplantasyon için donör adayı olan kişilere bağlı faktörlerin alıcıdaki transplante böbreğin surveyine olan etkisini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 1 Ocak 2018-15 Haziran 2022 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Organ Nakli Merkezinde yapılan 344 nakile dair bilgiler retrospektif olarak tarandı ve çalışma kriterlerine uygun 232 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan tüm donörlerin demografik verileri, vücut kitle İndeksi (VKİ), nakil öncesi HgA1c, glomerüler filtrasyon hızı (GFH), mikrototalprotein (MTP), renal rezistivite indeksi ve postop taburcu olurken GFH ile alıcıların 1. yılsonundaki böbrek fonksiyon değerlendirmeleri hastane otomasyon sistemi ve hasta dosyalarından tarandı. Bulgular: Çalışmaya alınan donörler, alıcının nakil sonrası 1. yıldaki takiplerindeki serum kreatinin düzeylerine göre iki gruba ayrıldı (Grup 1 (n=154); alıcının 1. yılı serum kreatinin düzeyi 1,4 mg/dl ve altında olanlar, Grup 2 (n=78); alıcının 1.yılı serum kreatinin düzeyi 1,4 mg/dl'nin üzerinde olanlar). Grup 1'de ortalama donör yaşı (Ort±SS: 47,76 ± 13,79), grup 2'den (Ort±SS: 56,2± 11,10) daha düşüktü (p=0,007). Yani donör yaşı ortalaması daha yüksek olan alıcıların 1. yıldaki serum kreatinin düzeyleri daha yüksek ve renal sağkalım daha düşüktü. HLA uyumları açısından değerlendirildiğinde grup 1'de HLA uyum yüzdesi ortalama 45,48 ± 28,54 iken grup 2'de ortalama 62,23 ± 22,59 idi (p=0,007). Gruplar arasında HLA uyumu karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi ve beklenenin aksine HLA uyumu yüksek olan grupta renal sağkalım daha kötü idi. Donörlerin preop serum kreatinin ve de GFH değerleri açısından gruplar arasında herhangi bir fark yokken, donörlerin postop taburcu olurken ortalama serum kreatinin düzeyleri grup 2'de daha yüksek iken (Grup 2 vs Grup 1; 1,15 ± 0,36 vs 1,09 ± 0,24) (p=0,044), ortalama GFH değerleri grup 2'de daha düşüktü (Grup 2 vs Grup 1; 68,47 ± 7,61 vs 78,32 ± 3,84) (p=0,026). Postop taburcu olurken ortalama GFH düşük olan donörlerin alıcılarında 1. yıl renal fonksiyonlar daha kötü idi. Donöre ait diğer parametrelerle (Cinsiyet, VKİ, HgA1c, MTP ve renal rezistivite indeksi) alıcılardaki 1. yıl renal fonksiyonlar açısından anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Sonuç olarak donöre ait operasyon öncesi değerlendirmelerde donör yaşının ve operasyon sonrası donör GFH değerlerinin böbrek nakli alıcılarında ileri dönem renal fonksiyonlar üzerine etkileri olduğunu tespit ettik. Sanılanın aksine HLA uyum yüzdesinin renal fonksiyonlar üzerine etkisi yoktu. Özetle bu bulgular ışığında donör adaylarının değerlendirmelerinde başarılı nakiller için donör adaylarının yaşının ve rutin incelemelerde saptanamayan renal rezerv azlığının daha dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Renal transplantasyon, donör, organ surveyi, mortalite sebepleri,
Bir kalsiyum kanal blokeri olan verapamilin, renal transplant alıcılarında greft üzerine olan etkileri ve siklosporin-verapamil etkileşimi
47 ÖZET Bir kalsiyum kanal blokeri olan verapamilin transplante böbrek üzerindeki etkilerini ve verapamil ile siklosporin A arasındaki etkileşimi incelemek amacıyla, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda 22.12.1989 ile 15.5.1992 tarihleri arasında kronik böbrek yetmezliği nedeniyle renal transplantasyon yapılan 28 hastayı kapsayan kontrollü ve prospektif bir çalışama yapıldı. Çalışama grubunu oluşturan 13 hastaya, renal transplantasyondan sonra 240 mg/kg/gün verapamil verilerek, kontrol ve çalış, ma gruplarındaki akut tübüler nekroz, akut rejeksiyon ve siklosporin nefrotoksisitesi insidensleri ile iki gruptaki hastaların serum siklosporin düzeyleri arasındaki farklar karşılaş, tırıldı. 6 aylık süre sonunda, kontrol grubunda 2 akut rejeksiyon atağı, 3 akut tübüler nekroz ve 1 siklosporin nefrotoksisitesi saptanmasına karşın çalış, ma grubunda bu komplikasyonlara rastlanmadı. Verapamil kullanan hastaların serum siklosporin düzeylerinin, verapamil kullanmayanlara göre % 22.09- 3 6.34 daha fazla olduğu bulundu. Çalısima grubundaki hastalarda verapamil oldukça iyi tolere edildi ve ilacı kesmeyi gerektirecek şiddette yan etki görülmedi.ÖZET 48 Bu çalış, madaki bulgulara göre verapamil, renal transplantasyondan. sonra akut tübüler nekroz, siklosporin nefrotoksisitesi ve akut rejeksiyon risklerini azaltmak, gref t ömrünü uzatmak ve immünosupresif tedavinin maliyetini düşürmek için başarı ile kullanılabilir.
Böbrek transplantasyonunda sitokinler ve hümoral immünitenin araştırılması
ÖZ Kronik böbrek yetmezliği nedeniyle böbrek transplantasyonu uygulanan 11 hasta da ve 25 sağlıklı kontrolde ELISA yöntemiyle înterlökin~6(IL-6) düzeyleri, RID yöntemiyle C-Reaktif Protein(CRP) ve Bı.Mikroglobulin^M) düzeyleri ölçüldü. Ayrıca yalnız hasta grubunda RID yöntemiyle immunoglobulin G(IgG), immunoglobulin M(IgM) ve immunoglobulin A(IgA) düzeyleri ölçUldU. Transplantasyondan hemen sonra alınan kan örneklerinde serum IL-6 düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak artış gösterdi. IL-6 düzeyindeki artısı takiben ilk 24 saatte akut faz cevabı seklinde CRP artısı gözlendi. Hastalardan daha sonra alınan kan örneklerinde CRP'nin giderek normale yakın değerlere dönmesi, IL- 6'nın da cut off değerinin altına inmesi hastalarımızın organ nakline uyumlu bir immün yanıt verdiğini ortaya koymaktadır. Hasta grubunda immunoglobulin düzeyleri kitin kendi normal değerlerine oranla ya normal ya da hafif artmış olarak bulundu. Hastalardan alınan tüm örneklerde f^M düzeyinde giderek azalma gözlendi. Bu durum olgularımızın renal fonksiyonunun iyi olduğunu ve rejeksiyon belirtisi olmadığını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler :Böbrek transplantasyonu, Interlökin-6, C-Reaktif Protein, f^.Mikroglobul in, Immünoglobul inler.
Irak'ta böbrek transplantasyonu olan hastaların yaşam kalitesi ve etkileyen faktörlerin incelenmesi
Introduction: The incidence of renal failure worldwide is increasing every year. The preferred treatment option for CKD patients is a kidney transplant. Iraq was one of the first Arab countries to establish a kidney transplant center. Despite that, the field of kidney transplantation (KT) has been affected by wars and economic blockades over the previous years. The quality of life of kidney transplant patients is affected by various factors and conditions. Data on KT and quality of life in the Iraqi literature are insufficient. Aim: This Study evaluates the quality of life of patients with kidney transplantation and the factors affecting it. Methods: The Study conducted cross-sectional and descriptive research, which includes 194 patients with KT who were recruited in Baghdad Teaching Hospitals for the period from December 15th, 2021, to April 15th, 2022. Data were collected with the patients' sociodemographic and clinical characteristics form and the World Health Organization Quality of Life Instrument, Short Form (WHOQOL-BREF). Results: Participants' age means 38.16 ± 11.9. 72.2% were male, and 69.6% were married; 52.1% were university graduates; 60.8% were working; 72.7% used triple therapy (Tacrolimus, Mycophenolate and Prednisone); 60% of the duration of KT was 1–5 years; 57.7% were non-relatives; the indication of KT was 26.8% renal atrophy. Sub-dimension mean scores of the quality of life scale; general quality of life was 6.89 ± 1.59, physical health was 22.2 ±3.85, psychological health was 20.4 ± 3.43, social relationships was 10.34 ± 2.48, environmental health was 29.31 ± 5.58. When the quality of life was compared with demographic and clinical characteristics: There were no significant differences in participants' quality-of-life dimensions based on the gender groups (p > 0.05). There were no significant differences in participants' quality-of-life measurements based on marital status groups (p > 0.05). When the relationship between the functional status of the patients and the sub-dimensions of the WHOQOL-BREF was examined, it was determined that there was a statistically significant difference in the sub-dimensions of the general quality of life, physical health, psychological health, social relations, and environment (p < 0.05). When the relationship between the level of education of the patients and the sub-dimensions of the WHOQOL-BREF was examined; It was determined that there was a statistically significant difference in the sub-dimensions of the general quality of life, physical health, psychological, social relations, and environment (p < 0.05). When the relationship between the receiving immunosuppressant of the patients and the sub-dimensions of the WHOQOL-BREF was examined; It was determined that there was a statistically significant difference in the sub-dimensions of the general quality of life, physical health, psychological health, social relations, and environment (p < 0.05). When the relationship between the duration of KT of the patients and the sub-dimensions of the WHOQOL-BREF was examined, It was determined that there was a statistically significant difference in the sub-dimensions of the general quality of life, physical health, and social relations (p < 0.05). Conclusions: Most kidney transplant patients in Iraq have a moderate quality of life. No significant differences was found between quality of life and the gender, relatives group, and marital status of the participants. A statistically significant difference was found between quality of life and participants who have been working, university graduates, taking triple therapy (Tacrolimus, Mycophenolate and Prednisone), and who have been transplanted for more than five years. Keywords: Kidney Transplantation, Nursing, Quality of Life.
Transplantasyon sonrası erken dönemde görülen üriner sistem enfeksiyonlarının epidemiyolojisi ve risk faktörleri
Amaç: Son dönem böbrek yetmezliğinin en önemli ve başarılı tedavisi olan renal transplantasyon sonrasında başta idrar yolunda olmak üzere enfeksiyonlar önemli sıklıkta görülmektedirler. Kliniğimizde böbrek nakli yapılmış hastalardaki idrar yolu enfeksiyonu etkenleri ve risk faktörlerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır.Yöntem ve Gereçler: Çalışmada 63 hasta bir yıllık prospektif takibe alınmıştır. Risk faktörlerinin değerlendirilmesi amacıyla kronik böbrek yetmezliği etiyolojileri, preoperatif diyalize girme süreleri, operasyon süreleri, canlı veya kadavradan nakil yapılması, dren ve kateterle takip süreleri, aldıkları immun baskılayıcılar, hastanede yatış süreleri ve sayıları gibi değişkenler takip edilerek hastalarda görülen idrar yolu enfeksiyonlarıyla ilişkileri değerlendirilmiştir.Bulgular: Oniki hastada toplam 24 enfeksiyon atağı görülmüş, en sık izole edilen mikroorganizmalar E. coli ve K.pneumonia olarak belirlenmiştir. Enfeksiyonların en sık görüldüğü zaman aralığı transplantasyon sonrası ilk 120 gün olarak tespit edilmiştir. İncelenen değişkenler arasında nakil sonrası taburcu edildikten sonraki hastaneye yatış sayılarının, enfeksiyon atağı geçiren hastalarda, enfeksiyon atağı geçirmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı olmasa da (p= 0,052) belirgin derecede fazla olduğu görülmüştür. Bunun dışındaki değişkenler açısından belirgin farklılık saptanmamıştır.Sonuç: Renal transplantasyon yapılan hastaların takibinde ilk bir yıl, özellikle ilk 120 gün içinde üriner sistem enfeksiyonları açısından dikkatli olunmalıdır. Çeşitli nedenlerle hastaneye yatırılan nakil hastaları, özellikle de daha önce idrar yolu enfeksiyonu geçirme öyküsü var ise, hastalık gelişimi açısından mutlaka değerlendirilmelidirler.
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesinden takipli kronik böbrek hastalığı, son dönem böbrek yetmezliği ve böbrek nakli olan çocuklarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji kliniğinde kronik böbrek hastalığı ile takip edilen hastaların anksiyete, depresyon, benlik saygısı ve yaşam kalitesi ölçek puanlarının değerlendirilmesi; bu puanların hastaların bazı klinik özellikleri, laboratuvar değerleri, hastalık evresi ve uygulanan tedavi yöntemleri ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza 23'ü (%52.3) kız, 21'i (%47.7) erkek olmak üzere toplam 44 hasta ve ebeveyni katıldı. Hastalarımızın yaş ortalaması 12.52±2.85 (8-18) yıl olarak saptandı. Olguların kronik böbrek yetmezliği evrelerine bakıldığında 18'i (%40.9) evre 5, 14'ü (%31.8) evre 4 ve 12'si (%27.2) evre 3 ve altı olarak tespit edildi. Yaşam Kalitesi ölçek puanları ile anne-baba eğitim düzeyi, hastalık süresi, peritonit sıklığı, baş ağrısı varlığı ve boy-kilo değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmedi (p>0.05). Hastaların uyguladıkları renal replasman tedavilerine bakıldığında diyaliz yöntemi uygulayan hastaların yaşam kalitesi ölçek puanlarında anlamlı bir düşüklük tespit edildi (p<0.05). Ayrıca hastaların kullandığı ilaç sayısı ve gün içindeki ilaç kullanım sıklığı ile yaşam kalitesi ölçek puanları arasında negatif korelasyon saptandı (p<0.05). Hipertansif atak varlığı, kemik ağrısı ve uyku sorunu olan hastaların yaşam kalitesi ölçek puanlarında anlamlı düşüklük saptandı (p<0.05). Yaşam kalitesi ölçek puanları ile anksiyete ve depresyon ölçek puanları arasında negatif korelasyon tespit edildi (p<0.05). Sonuç olarak; kronik hastalık ile takipli olgulara psikolojik danışman eşliğinde hastalık ile mücadele ve hastalık ile yaşama konusunda ayrıntılı eğitim verilmesine erken yaşlarda başlanmasının, ileri yaşlarda psikolojik bozuklukları azaltabileceğini düşünüyoruz. ANAHTAR KELİMELER: Kronik Böbek Hastalığı, Yaşam Kalitesi, Anksiyete, Depresyon.
Böbrek nakli hastalarında böbrek fonksiyon testlerini etkileyen faktörler
GİRİŞ: Kronik böbrek yetmezliğinin son dönem böbrek hastalığına ilerleme riski yüksektir. Son dönem böbrek hastalığının tedavisi renal replasman tedavisi olup hastanın yaşam kalitesini arttırması ve daha maliyet etkin bir tedavi yöntemi olması nedeniyle ilk tercih renal transplantasyon olmalıdır. GEREÇ YÖNTEM: Çalışmamızda 18/10/2017 - 15/11/2020 tarihleri arasında Bozok Üniversitesi tıp fakültesi nefroloji polikliniğine başvuran 110 renal transplantasyonlu hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmamızda kliniğimizde takipleri yapılan 36'sı kadın, 74'ü erkek olan toplam 110 renal transplantasyonlu hasta değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 47,1±12,2 (min-max=16-72) olarak saptandı. Hastaların nakil sonrası geçen süre ortalaması 10,2 yıl (min-maks = 3-24) olarak belirlendi. Çalışmamızda hastaların cinsiyeti, kan grubu tipleri, greft kaynağı, transplantasyon sonrası geçen süre, kullanılan immünsupresif ilaçlar ile kan üre düzeyi arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda hastaların cinsiyeti, kan grubu tipi, greft kaynağı ve kullanılan immünnsupresif ilaçlar ile transplantasyondan sonra geçen süre arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda, erkek cinsiyetteki hastaların kan ürik asit düzeyi ortalaması 6,71 mg/dl, kadın cinsiyetteki hastaların kan ürik düzeyi ortalaması 5,96 mg/dl olarak saptandı. Hastaların cinsiyeti ile kan ürik asit düzeyleri arasında istatiksel fark saptanmış olup kadın cinsiyetteki hastaların kan ürik asit düzeyi ortalaması daha düşük izlenmiştir. SONUÇ: Renal transplantasyon bekleme sırasının uzunluğu nedeniyle mevcut greftlerin ve hastaların sağ kalımı önemlidir. Bu sebeple greft kaybına sebep olan risk faktörlerini araştıran çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: renal transplantasyon, hiperürisemi, risk faktörü, tedavi, son dönem böbrek hastalığı
Böbrek nakli alicilarinda homosistein, parathormon, aktif vitamin D3 ve kemik mineral dansitometrisi arasindaki ilişkinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Böbrek nakli kronik böbrek yetmezliğinde morbidite ve mortalite açısından en önde gelen tedavi yöntemidir. Böbrek nakli olan olgularda greft yaşam süresinin uzaması nedeniyle kronik komplikasyonlarla daha sık karşılaşılmaktadır. Osteopeni ve osteoporoz, böbrek nakli sonrası en sık görülen kemik hastalığı olup kemik mineral dansitometrisinde azalma ile karakterizedir ve nakil sonrası önemli morbidite-mortalite kaynağıdır. Nakil sonrası ilk 6 ayda önemli kemik kaybı gelişir. Kemik hastalığının ciddiyetini belirleyen en önemli faktörler; diyaliz süresi, sekonder hiperparatiroidizmin şiddeti, kullanılan immünsüpressif ilaçların dozu-süresi, böbrek fonksiyonları ve Vitamin D3 düzeyidir. Bu çalışmada böbrek nakli alıcılarında kükürtlü bir aminoasit olan homosisteinin, kemik ve mineral metabolizması ile ilişkili olan parathormon, aktif vitamin D3 ve kemik mineral dansitometri parametreleriyle ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Nefroloji kliniğinde takip edilen 86 (%73,5)? sı erkek, 31 (%26,5)? i kadın toplam 117 böbrek nakilli hasta alındı. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan bilgilendirici yazılı onam alındı. Hastaların; yaş, cinsiyet, diyaliz süreleri, transplant süreleri, donör tipleri, kullandığı ilaçlar, transplant sonrası diyabet gelişimi kaydedildi. Hastalarda glukoz, BUN, kreatinin, kalsiyum, fosfor, sodyum, potasyum, parathormon, vitamin D3, albumin, homosistein, vitamin B12, folat, 24 saatlik idrarda protein ölçümleri yapıldı. Femur boynu ve vertebra kemik mineral yoğunluğunun Dual Energy X Ray Absorptiometry yöntemi ile ölçümleri yapıldı. Bulgular: Hastaların yapılan kemik mineral dansitometri sonuçlarına göre 14(%12,3)? ü normal, 41(%36,2)?i osteoporotik, 58(%51,3)? i osteopenik DEXA ölçümüne sahipti. Homosistein değeri ile hastaların kullandığı ilaçlardan rapamisin(p=0,05), statin(p=0,057), B bloker(p=0,01) arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Kullanılan ilaçlarla dexa femur ve vertebra arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Homosistein düzeyi ile BUN(p=0,002), kreatinin(p=0,001), vitamin B12(p<0,001) arasında istatiksel olarak anlamlı negatif bir ilişki saptandı. Ayrıca homosistein düzeyi ile proteinüri(p=0,031) arasında istatiksel olarak zayıf ama pozitif bir ilişki saptandı. D vitamini ile proteinüri(p=0,035) arasında negatif bir ilişki, serum albümin(p<0,001) ve kalsiyum (p:0,001) arasında ise pozitif ilişki saptandı. Serum homosistein düzeyi ile femur ve lumbal vertebra kemik dansitometrisi arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Homosistein düzeyi ile parathormon, vitamin D3 ve kemik mineral dansitometrisi arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Böbrek nakli alıcılarında nakil sonrası dönemde KMD? de azalma saptandı. Serum homosistein düzeyi ile böbrek fonksiyonları arasında negatif bir ilişki bulunmuştur. Serum homosistein seviyesi ile B12 vitamini ve folat düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmış olup, B12 ve folat replasmanı ile serum homosistein seviyelerinin düşürülmesi tedavi seçeneklerinden birisi olabilir. Rapamisin kullananlarda daha düşük serum homosistein seviyesi saptanırken, statin ve B bloker kullananlarda daha yüksek serum homosistein seviyesi gözlemlendi. Kullanılan ilaçların serum homosistein düzeyini etkileyebileceği unutulmamalıdır. İdrar proteini ile serum homosistein seviyesi arasındaki pozitif bir ilişki daha önce hiçbir çalışmada gösterilmemiş olup mekanizmalarının ortaya konması için geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Renal transplant alıcılarında serum FGF-23 düzeyi ile vitamin D, PTH, kalsiyum, fosfor, lipid ve kemik hastalığı arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Böbrek nakli sonrası görülen kemik hastalıkları sık karşılaşılan komplikasyonlardandır. Nakil sonrası dönemde de osteopeni ve osteoporoz gelişebildiği, varolan osteoporozun kötüleşebildiği ve buna bağlı olarak kemik kırığı riskinin artabileceği bilinmektedir. Başta kortikosteroidler olmak üzere immünsüpresif tedaviler, dirençli hiperparatiroidi, devam eden FGF-23 yüksekliği, vitamin D eksikliği ve zamanla gelişen greft disfonksiyonu gibi çeşitli faktörler kemik hastalığı için risk oluşturmaktadır. Günümüzde FGF-23 ile yapılmış çalışmalar, FGF-23?ün KBH ve böbrek nakli alıcılarındaki mineral ve kemik hastalıkları üzerine etkisi konusunda merak uyandırmış, ancak bu konu henüz yeterince araştırılmamıştır. Biz bu çalışmada özellikle böbrek nakli alıcılarında kemik hastalıkları ile FGF-23 arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ÇÜTF Nefroloji polikliniğinde takip edilen 109 böbrek nakli alıcısıyla nefroloji polikliniğinde izlenmekte olan 30 kontrol hastası alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, ağırlık, boy ölçümleri, böbrek yetmezliği nedeni, nakil öncesi diyaliz türü ve diyaliz süreleri, nakil zamanı, nakil türü, aldıkları immünsüpresif tedaviler, fizik muayene bulguları kaydedildi. Tam kan sayımı, böbrek fonksiyon testleri, kreatin klerensleri, lipid profili, Ca, P, PTH, 25OHD3 ölçümleri yapıldı, DEXA ile kemik mineral yoğunluğu (KMY) değerlendirildi. Eş zamanlı alınan serumları -80oC de saklanarak intakt FGF-23 düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Yaş ortalamaları 109 böbrek nakli alıcısında (33 kadın, 76 erkek) 40,1±11,1 ve 30 (15 kadın 15 erkek) kontrol hastasında 39,2±11,3 idi. Böbrek nakli alıcılarında osteopeni ve osteoporoz sıklığı kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı. KMY ile beden kitle indeksi, böbrek nakli süresi ve kreatin klerensi arasında pozitif, yaş ve ALP arasında negatif korelasyon saptandı. Çalışmamızda çalışma grubu ile kontrol grubu FGF-23 düzeyleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. FGF-23 ile böbrek nakli süresi arasında pozitif, kreatin klerensi arasında negatif korelasyon bulunurken, FGF-23 düşük olan grupta ALP ve 25OHD3 düzeyleri daha yüksek saptandı. Çalışmamızda lipid parametreleri ile KMY, PTH, 25OHD3 seviyeleri, kullanılan kortikosteroidler ve kalsinörin inhibitörleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Başta immünsüpresif tedaviler, dirençli sekonder hiperparatiroidizm, osteomalazi, FGF-23, hipofosfatemi, renal tübüler asidoz ve glomerüler filtrasyon hızının 70 ml/dk altında olması nakil sonrası kemik hastalıkları için önemli risk faktörleridir. FGF-23?ün kemik mineralizasyon parametreleri ile arasında bağımsız bir ilişkinin olmaması böbrek nakli sonrası kemik hastalığı patogenezinde tek başına etkili olmadığını düşündürmektedir. Kemik ve mineral metabolizması bozuklukları böbrek transplant alıcılarında sık olup geç dönemde de devam etmektedir. Böbrek alıcılarında benzer kreatinin klirensine sahip kontrollere göre çok yüksek % 75?den fazla oranda osteopeni veya osteoporoz bulundu. Kontrollere göre idrarla P atılımında artış olmadığı halde serum fosforu böbrek nakil alıcılarında önemli oranda daha düşüktü. Ca, P, Vitamin D düzeyleri ve PTH düzeylerinin anormal değerlerde olması, vitamin D eksikliği ve hiperparatiroidizm de kemik lezyonlarının artışına neden olabilir. Son yıllarda yüksek tuz atılımı ile kemik lezyonlarının birlikteliğine dikkat çekilmektedir İlginç olarak hastalarımızda da idrar Na atılımı >150 mEq/gün idi. Yine TG ve LDL yüksekliği de hem ilaçlarla hem de KMY ile ilişkili bulunmuştur. Nakil sonrası böbrek fonksiyon kaybının da kemik lezyonları ile paralellik gösterdiği saptandı. Böylece böbrek alıcılarında erken dönemde olduğu kadar geç dönemde de KMY da önemli azalma olduğu ve patogenezde suçlanabilecek çok sayıda faktörün olabileceği, tıpkı kardiyovasküler komplikasyonlar gibi kemik hastalığı yönünden de böbrek nakil hastalarının artmış riske sahip olduğu söylenebilir.
Kronik renal replasman tedavisi alan hastalarda kan basıncı kontrolü ve inflamasyonun yaşam kalitesine etkisi
Kronik Renal Replasman Tedavisi Alan Hastalarda Kan Basıncı Kontrolü ve İnflamasyonun Yaşam Kalitesine Etkisi Giriş ve Amaç: Son dönem böbrek yetersizliği (SDBY) nedeni ile takip edilen hasta sayısı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de her geçen gün artmaktadır. Hemodiyaliz (HD), periton diyalizi (PD) ve böbrek nakli (Rtx) ile tedavi edilen hastalarda yaşam kalitesi ile morbidite, mortalite arasında yakın bir ilişkinin olduğu gözlenmektedir. HD, PD, Rtx hastalarında mortalite ile ilişkili olan yaşam kalitesini etkileyen etmenlerin belirlenmesinin yaşam kalitesini daha iyi hale getireceği ön görülmektedir. Çalışmamızda; farklı renal replasman tedavisi alan SDBY hastalarında, renal replasman tedavi modalitesinin, inflamasyon belirteçlerinin, kan basıncı kontrolünün sağlıkla ilgili yaşam kalitesi ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalında tedavi edilen 16 hemodiyaliz ve 17 periton diyalizi hastası ve 27böbrek nakil hastası alınmıştır. Kontrol grubunu hipertansiyon ön tanısı ile Nefroloji polikliniğine başvuran 29 kişi oluşturmuştur. Hastaların yaş, cinsiyet, eğitim durumu, böbrek yetersizliği nedeni, diyaliz tedavi yöntemi (HD, PD), diyaliz tedavi süresi, böbrek nakli süresi, kullandıkları ilaçlar [antihipertansif (ACE inhibitörü, ARB, beta bloker, kalsiyum kanal blokeri, alfa bloker, diüretik), immunsupresifler ve diğerleri] ve fizik muayene bulguları kaydedildi. Yaşam kalitesinin değerlendirilmesi için tüm hastalar tarafından AKBM günü short form (SF-36) formu dolduruldu. AKBM oskillometrik tipte, model ve numarası Spacelabs Healt Care 2010 ref 90207-1Q, SN 207-063257 marka olan cihaz ile yapıldı. Moduler DPP cihazıyla, CRP Dode Behring II" marka cihazla immünotürbimetrik yöntemle, ferritin, Roche Modüler sistem cihazla immünotubimetrik yöntem ile çalışıldı. Tam kan sayımı Beckman marka coulter cihazı ile çalışıldı. IL-6 ve IL-10 ölçümü ise ELISA yöntemi ile (DIAsource, Belçika) çalışıldı. Bulgular: Yaşam kalitesi alt birimleri puanları PD ve HD hastaları karşılaştırıldığında fiziksel fonksiyon puanı dışındaki tüm alt grup puanları HD hastalarında daha yüksek idi. HD hastaları ve Rtx hastalarının karşılaştırmasında ise yaşam kalitesi ölçeğinin tüm alt grup puanları Rtx hastalarında daha yüksekti ve ağrı, mental sağlık, sosyal fonksiyon, fiziksel fonksiyon alt birimlerindeki fark istatistiksel anlamlı idi. (p<0,05) Rtx hastaları ve PD hastaları incelendiğinde ise yaşam kalitesi ölçeği puanlarının Rtx hastalarında daha yüksek ve genel sağlık, mental sağlık, emosyonel rol güçlüğü alt birimlerindeki farkın istatistiksel anlamlı olduğu saptandı. (p<0,05) Kontrol grubu Rtx hastaları karşılaştırıldığında ise genel sağlık, sosyal fonksiyon alt ölçeğinde kontrol grubunun puanları yüksek iken ağrı, mental sağlık, enerji, fiziksel fonksiyon, emosyonel rol güçlüğü puanlarının Rtx hastalarında daha yüksek olduğu gözlendi. Ağrı, sosyal fonksiyon ölçeklerindeki fark istatistiksel olarak anlamlı idi. (p<0,05) HD ve PD hastaları karşılaştırıldığında AKBM ölçümleri açısından istatistiksel farkın olmadığı izlendi. (p>0,05) HD ve Rtx hastalarına bakıldığında ise DKB ve DKB yükü ölçümlerinde anlamlı farklılık yok iken diğer ölçümlerde ise istatistiksel anlamlı fark mevcuttu. (p<0,05) PD ve Rtx hastaları karşılaştırıldığında, kan basıncı ölçümlerinin PD hastalarında istatistiksel anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi. (p<0,05) Kontrol grubundaki hastalar ile Rtx hastalarının karşılaştırılmasında ise SKB yükü ve DKB yükünün Rtx hastalarında istatistiksel anlamlı yüksek saptandı. (p<0,05) Rtx ve kontrol hastaları ile PD ve HD hastaları karşılaştrıldığında ise sedimentasyon hızı ve CRP düzeyi diyaliz hastalarında istatistiksel anlamlı olarak yüksekti. SF-36 yaşam kalitesi ölçeği puanları IL-6, sedimentasyon hızı, ferritin düzeyi ve ek hastalık varlığı arasında ilişkili saptanırken kan basıncı takipleri ile SF-36 yaşam kalitesi ölçeği puanları arasında ilişki saptanmamıştır. Her üç RRT alan hastalarda da gece kan basıncı yükü artmıştı. İlginç olarak gündüz kan basıncı takipleri diyaliz hastalarından daha düşük olan Rtx hastalarının gece kan basıncı takipleri ve hesaplanan kan basıncı yükleri kontrol grubundaki hastalardan daha yüksek idi. Sonuç: SF-36 yaşam kalitesi ölçeği puanları IL-6, sedimentasyon hızı, ferritin düzeyi ve ek hastalık varlığı arasında ilişkili saptanırken kan basıncı takipleri ile SF-36 yaşam kalitesi ölçeği puanları arasında ilişki saptanmamıştır. Her üç RRT alan hastalarda da gece kan basıncı yükü artmıştı. İlginç olarak gündüz kan basıncı takipleri diyaliz hastalarından daha düşük olan Rtx hastalarının gece kan basıncı takipleri ve hesaplanan kan basıncı yükleri kontrol grubundaki hastalardan daha yüksek idi. . RRT de yaşam süresi yanısıra yaşam kaliteside önemli olup böbrek naklinin hastalara daha kaliteli bir yaşam sunduğu söylenebilir. Gündüz kan basıncı kontrolü iyi saptansa bile bu hastalarda gece kan basıncının ve kan basıncı yüklerinin yüksek devam etmesi nedeni ile hastaların AKBM ilede değerlendirilmesi önerilir.
Renal transplantasyon yapılmış olan hastalarda CD3+ Ve CD4+ T lenfosit oranı ile rejeksiyon/enfeksiyon arasındaki ilişki
Amaç: Renal transplantasyon alıcılarının takibinde gelişen enfeksiyonlar ve akut rejeksiyonlar greft sağ kalımını olumsuz yönde etkilemektedir. Transplantasyon sonrası enfeksiyon ile rejeksiyon ayırımı da önemli bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. T hücre yüzey belirleyicileri rejeksiyon ve enfeksiyon durumlarında artabilmekte veya azalabilmektedir. Çalışmamızda transplantasyon sonrası görülen enfeksiyon/rejeksiyon tanısı ve ayırıcı tanısında T lenfosit işaretleyicilerindeki değişimi incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya renal transplantasyon sonrası takipte olan toplam 56 hasta alındı. Böbrek fonksiyon testlerinde bozulma nedeniyle kliniğe yatırılmış olan 31 hasta klinik ve laboratuar özelliklerine göre enfeksiyon ve rejeksiyon grupları olarak ayrıldı. Kontrol grupları olarak transplantasyon sonrası kontrole gelen enfeksiyon/rejeksiyon şüphesi olmayan 25 hasta dahil edildi. Kontol grubundaki olguların 10 tanesine kadaverik donörden nakil yapılmıştı. Serum örneklerinde flowsitometrik yöntemle T lenfosit işaretleyicileri CD3, CD4, CD8 düzeyleri çalışıldı. T lenfosit işaretleyicilerinin enfeksiyon/rejeksiyon klinik tabloları ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: CD3, CD4, CD8 hücreleri açısından enfeksiyon ve rejeksiyon grupları arasında anlamlı fark görülmedi. Enfeksiyon ve rejeksiyon grupları ile kontrol grubundaki transplant alıcıları arasında da hücre yüzey belirleyicileri benzerdi. Buna karşın kadaverik donörden nakil yapılmış alıcıların CD3, CD4, CD8 düzeyleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarına göre belirgin azalmıştı. Lenfosit işaretleyicileri ve WBC içindeki lenfosit oranının birinci ve ikinci takip değerleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarında karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak farklı olmadığı görüldü. Sonuç: Renal transplant alıcılarında ve özellikle ATG ile yapılan indüksiyon tedavisi sonrası ölçülen T lenfosit düzeylerinin takibi klinik faydalar sağlayabilmekte, kritik olgularda enfeksiyon ve rejeksiyon durumları açısından fikir verici olabilmektedir. T hücre tiplerinin renal transplantasyon yapılmış hastalardaki klinik öneminin daha net bir şekilde belirlenebilmesi ve prognoza etkisinin anlaşılabilmesi için geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulacaktır.
Proteinürisi olan renal transplant hastalarında 24 saatlik idrar sodyum düzeyi ile idrar anjiotensinojen düzeyi arasındaki ilişki
Giriş ve amaç: Böbrekteki lokal renin anjiotensin sistemi (RAS) aktivasyonu, primer hipertansiyon, proteinüri ve kronik böbrek hastalığının gelişmesinde önemli rol oynamaktadır. Renal transplant hastalarında görülen hipertansiyon; proteinüri ve greft yetersizliğinin gelişmesinde önemli bir risk faktörüdür. İdrar anjiotensinojen (AGT) düzeyinin hipertansiyon, proteinüri ve böbrek hastalığı olan hastalarda böbrekteki lokal RAS durumunu yansıttığı ortaya konulmuştur. Lokal RAS aktivasyonu ile idrar sodyum atılımı arasındaki ilişki deneysel ve hayvan çalışmalarında daha önce gösterildi. Ancak bu konuda yeterli klinik çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; renal transplant hastalarında idrar AGT düzeyi ile; idrar sodyum atılımı ve proteinüri arasındaki ilişkiyi böylece lokal RAS ile hipertansiyon ve proteinüri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Stabil greft fonksiyonuna sahip (nakilden sonra en az 6 ay geçmiş, serum kreatinin düzeyi <2mg/dl olan) 80 böbrek nakilli hasta ve 40 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Demografik özellikleri yanında vücut kitle indeksleri ve ortalama kan basıncı sonuçları hastalarda ve sağlıklı gönüllülerde kaydedildi. Laboratuvar analizleri için kan ve idrar örnekleri tüm katılımcılardan alındı. 24 saatlik idrar örneklerinden sodyum, kreatinin, protein ve albumin düzeyleri ölçüldü. Hastalar proteinüri düzeyi düşük (<300 mg/g)(Grup 1) renal transplant alıcıları ile proteinüri düzeyi yüksek (>300 mg/g)(Grup 2) renal transplant alıcıları olarak iki gruba ayrıldı. Tüm katılımcıların idrar örnekleri -80 °C de AGT ölçümleri yapılıncaya kadar saklandı. İdrar AGT düzeyleri ELİSA(Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay) yöntemiyle ölçüldü. İki grup arasındaki farklılıklar 2-sample t test ve Mann-Whitney testleriyle analiz edildi. İdrar AGT düzeyleriyle diğer çalışma parametreleri arasındaki korelasyonun araştırılması için Spearman korelasyon analizi yapıldı. İstatiksel önem p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Grup 1 renal transplant alıcıları ile Grup 2 renal transplant alıcılarının demografik özellikleri arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, sigara kullanım oranı, orjinal böbrek hastalığı, transplantasyondan önceki renal replasman tipi, donör kaynağı, transplantasyon süresi, kullanılan immünsüpresif ilaçların tipleri ve dozları ile kullanılan antihipertansif ilaçların tipleri ve dozları açısından herhangi bir fark saptanmadı(p>0.05). İdrar albumin/kreatinin oranları ile idrar anjiotensinojen/kreatinin oranları Grup 2'de Grup 1'e göre belirgin olarak daha yüksek iken (p<0.001); serum 25-(OH) vitamin D3 ve idrar sodyum atılım düzeyi Grup 2'de Grup 1'e göre daha düşük olarak saptandı(p<0.01). Sonuç: Sonuç olarak çalışmamıza göre henüz klinik olarak aşikâr düzeyde kronik allogreft nefropatisi(KAN) olmayan böbrek nakilli hastalarda, idrar AGT düzeyleri proteinüri ile pozitif korelasyon gösterirken, idrar sodyum atılımı ile negatif korelasyon göstermektedir. Bu çalışmanın ışığı altında, kronik allogreft nefropatinin erken tanısı ve prognozunun tahmininde, diğer klinik ve laboratuvar parametrelerle birlikte idrar AGT ve sodyum düzeylerinin rolünün araştırılacağı ileri izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Üriner anjiotensinojen, renal transplant hastaları, hipertansiyon, proteinüri, renin anjiotensin sistem
Böbrek nakilli hastalarda periferik arter basıncı ile santral aortik basıncın hedef organ hasarı ile ilişkisinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmanın amacı Ç.Ü.T.F Balcalı Hastanesi nefroloji polikliniğinde takip edilen böbrek nakilli hastalarda periferik ve santral aortik kan basıncının hedef organ hasarı ile ilişkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Ç.Ü.T.F Balcalı hastanesi nefroloji polikliniğinde takipli 46 hastanın ofis – gündüz ambulatuar brakiyal ve santral aortik kan basınçları ölçülmüştür. Çalışmaya alınan tüm hastaların elektrokardiyografik ve ekokardiyografik olarak sol ventrikül hipertrofi durumu ve spot idrarda albuminüri ve proteinüri durumu incelenmiştir. Kan basıncı değerleri ile hedef organ hasar belirteçlerinin ilişkisi incelenmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Böbrek nakilli hastalarda gündüz ambulatuar brakiyal kan basıncı, ofis kan basıncı değerlerine göre daha yüksek bulunmuştur(hipertansif hasta grubunda: 135,6/85,6 mmHg ve 121,8/77,5 mmHg; normotansif hasta grubunda: 118,8/77,6 mmHg ve 101,6/62,5 mmHg). Ofiste yapılan ölçümlerde normotansif olan hastaların bir kısmının [7(%15) hasta] ambulatuar kan basıncı ölçümü yöntemi ile hipertansif olduğu görülmüştür. Santral aortik sistolik kan basıncı, brakiyal arter sistolik kan basıncına göre daha düşük bulunmuştur(santral aortik basınç ortalaması:123±23 mmHg; minimum:87,5 mmHg-maksimum:213,8 mmHg). Sol ventrikül kitle indeksi ve proteinüri yüksekliği ile santral aortik sistolik basınç(sırasıyla p=0,015 r=0,358 ve p=0,022 r=0,499), periferik kan basıncına göre daha fazla ilişkili bulunmuştur(sırasıyla p>0,05 ve p=0,049 r=0,356). Ayrıca istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte ACE-İ kullanan hastalarda sol ventrikül hipertrofisi daha az görüldüğü tespit edilmiştir(p>0,05). Sonuç: Böbrek nakilli hastalar ofiste bakılan kan basıncı değerleri normal seviyelerde olsa dahi ambulatuar kan basıncı ölçümü ile kontrol edilmelidir. Hipertansif hastalarda hedef yalnızca brakiyal arter basıncını düşürmek değil, santral aortik sistolik kan basıncının da yaşa göre olması gereken aralıkta tutulması, hedef organ hasarı gelişimini önleyebilir.
Transplant yapılmış hastalarda retikülosit dağılım aralığı (RDW) değeri ile proteinüri ve diğer metabolik değerler arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Proteinüri ile RDW ilişkisini inceleyen çalışmalar sınırlıdır. Çalışmamızın amacı, renal transplant yapılmış olan hastalarda RDW değeri ile proteinüri ve diğer klinik-laboratuvar bulguları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Renal Transplant Polikliniğinde takip edilen 120 hasta dahil edilmiştir. Hastaların cinsiyetleri, yaşları, kan basınçları, ek hastalıkları, kullandıkları ilaçları, biyokimyasal tetkikleri, tam kan sayımları, idrar mikrototal protein / kreatinin oranı (İPKO) düzeyleri ve kreatinin klirensleri dosyalarındaki verilerden incelenmiştir. İstatistiksel analizler bilgisayarda SPSS ver. 22.0 programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen renal transplant alıcılarında RDW düzeyleri ile PTH (r= 0.305, p<0.01), hs-CRP (r=0.189, p=0.037) ve HbA1C (r=0.192, p=0.034) düzeyleri arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. RDW düzeyleri ile idrar mikro total protein/kreatinin oranları (İPKO) arasında pozitif korelasyon olmasına rağmen, istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmadığı görüldü (r=0.177, p=0.052). Yine hesaplanmış GFH düzeyleri ile PTH (r=-0.30, p<0.01) ve İPKO (r=-0.39, p<0.001) düzeyleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. CRP düzeyleri ile HbA1C düzeyleri (r=0.24, p=0.008) arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanırken, 25-(OH) vitamin D3 düzeyleri (r=-0.228, p=0.012) arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. Yine PTH düzeyleri ile 25-(OH) vitamin D3 düzeyleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanırken (r=-0.265, p=0.003), İPKO düzeyleri arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (r=0.278, p=0.002). Sonuç: Renal transplant alıcılarında RDW indeksi ile CRP, PTH ve HbA1C düzeyleri arasında anlamlı pozitif korelasyon vardı. RDW indeksi ile bu hastalarda proteinüri arasında istatistiksel olarak anlamlı olmayan zayıf korelasyon saptandı. Renal transplant alıcılarında proteinüri graft kaybı açısından en önemli risk faktörüdür. Fibrozis açısından anlamlı bir belirleyici olan RDW indeksinin aynı zamanda CRP ve de zayıf da olsa proteinüri ile ilişkili olması inflamasyon ile proteinüri arasındaki patogenetik mekanizmanın kliniğe yansımasından kaynaklandığının göstergesi olabilir. Proteinüri oluşumunda renal düzeyde gelişen inflamasyon ve fibrozisin önemli olduğu bilgisiyle birlikte bu korelasyonların saptanması önemlidir. Çalışmamızda hasta sayısının az olması ve heterojen bir çalışma grubu olması sebeblerinden dolayı RDW ile proteinüri arasındaki korelasyon zayıf olabilir, daha büyük ve homojen çalışma grubu ile daha güçlü bir korelasyonun gösterilmesi olasıdır. Bu konuyu inceleyen daha büyük çaplı, geniş kapsamlı ve ileriye dönük çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: retikülosit dağılım genişliği, idrar mikrototal protein / kreatinin oranı (İPKO), renal transplant
Renal transplantasyon sonrası hastaların hastalık bakımı ve yaşam doyumunun değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Renal transplantasyon, hemen hemen tüm son evre böbrek hastalıklarında tercih edilen, kaybedilmiş böbrek işlevini yerine koyma tedavisidir. Bu çalışmada, renal transplantasyonlu hastalarda, hastalık bakım gereksinimlerini tanımlamak, kronik hastalıkların takibinin önemini değerlendirmek, renal transplantasyonlu hastaların yaşam doyum düzeyleri ve kronik hastalıkların yönetiminde aile hekimlerinin rolünü saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini 01.04.2015-01.12.2015 tarihlerinde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran, en az altı aydır takipte olan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 92 renal transplantasyonlu hasta oluşturmaktadır. Sosyodemografik bilgi formu, kronik hastalık bakım ölçeği ve yaşam doyum ölçeğinden oluşan anketler uygulandı. Toplanan veriler bilgisayara girilerek SPSS 20.0 paket programıyla istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Araştırmaya 64(%69,5) erkek, 28(%30,5) kadın olmak üzere 92 hasta katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalamaları 37,70±10,98(min:18 max:70) yıldır. Transplantasyon sonrası geçen süre kadınlarda ortalama 48,61±36,11(min:3 max:120) ay, erkeklerde ortalama 29,28±44,30(min:3 max:216) ay'dır . Böbrek kaybına sebep olan primer hastalıklar en sık glomerülonefrit (n:37, %40,2), hipertansiyon(n:30, %32,6), Diabetes Mellitus(n:3, %3,2)'tur. Hastaların kronik hastalık bakım ölçeği puanı 2,67 ± 0,74(min:1,60 max:4,80)'tür. Alt ölçek ortalama puanları incelendiğinde en yüksek puanın karar verme alt ölçeğinde alındığı, en düşük puanın ise izlem koordinasyon alt ölçeğinde alındığı belirlendi Yaşam doyum puanları 22,16±6,0(min:5 max:35 )tir. Yaş ile ölçek puanı arasında orta düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır(p:0,004). Hastaların "hasta katılım'' ve "problem çözme'' puanı ile yaşam doyumu arasında anlamlı korelasyon saptanmıştır(sırasıyla p:0,015; p:0,026). Sonuç: Renal transplantasyon hastalarının takibi ve bakımı güçtür. Uygun eğitim ve ekip çalışması ile sağlık bakım profesyonelleri ve aile hekimleri, kapsamlı ve sürekli kronik hastalık yönetimini sağlayarak renal transplantasyonlu hastaların; maliyet etkin bir şekilde hastaların sağ kalımı, yaşam kalitesini ve mevcut sağlık düzeylerini yükseltebileceklerdir. Anahtar sözcükler: Aile hekimliği, kronik hastalık bakımı, renal transplantasyon , yaşam doyumu
Böbrek transplantasyonu sonrası yaşam kalitesinin belirlenmesi
Bu araştırma, böbrek transplantasyonu sonrası yaşam kalitesinin incelenmesi amacı ile tanımlayıcı bir araştırma olarak uygulanmıştır. Araştırmanın evrenini Ocak 2015-Nisan 2015 tarihleri arasında Kahramanmaraş Sütçüimam Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Nefroloji Transplantasyon Polikliniğine böbrek nakli sonrası kontrol amaçlı başvuran 46 hasta araştırmaya katılmayı kabul etmiştir. Veriler; Hasta Bilgi Formu, SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde Sayı, Yüzde Oranları, Bağımlı Gruplarda t Testi, Mann Whitney U, Kruskall Wallis analiz testleri kullanılmıştır. Araştırmaya katılan hastaların sosyodemografik özellikleri ve tıbbi-böbrek nakli özellikleri ile yaşam kalitesi alanları arasındaki ilişki incelenmiştir. BKİ, cinsiyet, çocuk sahibi olma, eğitim durumu, doku reddi, diyalize girme durumu ile yaşam kalitesi alanları arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Araştırmaya katılan yarısından fazlasının hastaneye geliş takvimine, diyet kısıtlamasına uyduğu, yaşam bulgularını takip ettiği, enfeksiyondan korunma yollarını bildiği, hastalığı için gerekli laboratuar bulgularını takip ettiği, bulgularının ne anlama geldiğini bildiği, önerilen egzersiz programına uyduğu ve kendisine başlanan her ilacı doktoruna danıştığı, doktorunun sakınmasını istediği durumlara uyduğu saptanmıştır. Hastaların sosyodemografik ve böbrek nakli özelliklerine göre ilaç uyumsuzlukları incelendiğinde erkekler, 41-75 yaş hastalar, evliler, nakil sonrası süreçle ilgili eğitim alanlar, canlıdan nakil, doku reddi, 3-5 sayıda ilaç kullananlar ve nakil sonrası >4yıl geçenlerde ilaç uyumsuzluğunun olduğu saptanmıştır. Sosyo-demografik özellikleri, tıbbi ve böbrek nakli özellikleriyle düşük puan alınan yaşam kalitesi alt boyutlarının değerlendirilmesi, sosyal destek ve rehabilitasyonun sağlanması, çalışmanın fazla kişiyle çok merkezli yapılması önerilebilir. Anahtar kelimeler: Hemşire, SF-36, hasta uyumu, ilaç uyumsuzlukları
Böbrek nakli yapılan hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası görülebilecek enfeksiyon etkenlerinin araştırılması
Böbrek transplantasyonu böbrek yetmezliğinin en önemli ve başarılı tedavi yöntemidir. Transplantasyon sonrasında özellikle ilk 6 ayda enfeksiyonlar sıkça görülmektedir. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Organ Nakli Merkezinde kadavra ve canlı donörden böbrek nakli yapılan 45 hasta incelenmiştir. Yapılan incelemede ameliyattan 1 hafta önce ve 1, 3, 6 ay sonra alınan; idrar, kan, solunum yolu ve yara örneklerinin kültürlerinde üreyen etkenler, kanda real time PCR yöntemiyle çalışılan CMV ve BKV DNA'sı; ayrıca idrar sitolojisinde tespit edilen bakteri, virus ve mantar etkenlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Nakil öncesi idrar kültürü yapılan 19 hastanın tamamında üreme olmadığı görülmüştür. Nakilden sonra ise en sık E. coli 7(%31.81), K. pneumoniae ve C. nonalbicans 5(%22.72) ve E. faecalis 4(%18.18) üremiştir. Ameliyat öncesinde hastaların 42'sinden kan kültürü yapılmıştır. Bunlardan 40(%95.2)'ında üreme görülmemiş, sadece 2(%4,8)'sinde (Oligella ureolytica ve KNS )üreme olmuştur. Nakil sonrasında kan kültüründe en sık S. hominis 4(%36.36), S. epidermidis 3(%27.27), P. aeruginosa ve A. baumannii 2(%18.18) üremiştir. Nakilden 3 ve 6 ay sonra gereklilik durumunda 9 hastanın solunum yolu örneklerinin kültüründe ise en sık A. baumannii 4(%44.44), K. pneumoniae 3(%33.33) , A. fumigatus ve C. albicans 1(%11.11) üremiştir. Hastaların 10(%22.22)'unda M. tuberculosis kültürü yapılmış ve pozitiflik elde edilmemiştir. Nakil sonrasında yara kültürü yapılan 10 hastada en sık A. baumannii 3(%30), K. pneumoniae ve S. epidermidis 2(%20), C. krusei 1(%10) ürediği görülmüştür. Nakilden sonra real time PCR yöntemiyle çalışılan 38 hastanın 11(%28.94)'inde BK virus pozitifliği, 41 hastanın 25(%60.98)'inde CMV virus pozitifliği tespit edilmiştir. İdrar sitolojisi bakılan 31 hastanın 11(%35.49)'inde decoy hücresi pozitifliği saptanmıştır. Decoy hücresi pozitifliği ve negatifliği ile CMV ve BKV DNA pozitiflikleri ve negatiflikleri karşılaştırıldığında, özellikle BK virusun erken sitopatik etkisinin araştırılması açısından idrar sitolojisinin önemli bir yöntem olduğu görülmüştür. İmmunsupresif tedavinin yoğun olarak uygulandığı 1-6. aylar arasında görülen viral enfeksiyonların (BKV ve CMV) ve bunlara eşlik eden fırsatçı enfeksiyonların böbrek transplantasyonu yapılan alıcılar için gerek böbrek kaybı gerekse hastanın hayatını kaybetmesi açısından risk oluşturduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Böbrek transplantasyonu, Bakteri, Virus, Mantar.