Multiple myeloma
75 theses under this subject heading
Multipl myelomalı hastalarda lenfosit ve alt gruplarının immünfenotipik analizleri
Multipl miyelom (MM), kemik iliğinde malign plazma hücrelerinin büyümesiyle karakterize hematolojik bir malignitedir. Tüm malignitelerin %1'ini, hematolojik malignitelerin %15'ini oluşturur. MM'un nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, kemik iliğinde klonal proliferasyona uğrayan plazma hücreleri tarafından salgılanan paraproteinler aracılığı ile oluşan fonksiyon bozukluğunun neden olduğu immün yetmezliğe bağlı semptomlarla karakterize neoplastik bir hastalıktır. Son yıllarda MM'nın biyolojisinin daha iyi anlaşılmaya başlanmasıyla hastalığın patogenezinde önemli bir rol oynayan kemik iliği mikroçevresini ve myelom hücrelerini hedefleyen talidomid, lenalidomid ve bortezomib gibi güncel tedavilerin geliştirilmesinin önü açılmıştır. Bu çalışmamızda MM hastalarında daha çok kullanılan immünomodülatör ajanlardan (IMA) Lenalidomid'in, kan T lenfosit alt grupları (CD4+ ve CD8+), doğal öldürücü hücre (NK) ve doğal öldürücü T hücre (NKT) üzerindeki etkilerini akım sitometrisiyle değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya 64 hasta katıldı. Hastaların ortanca yaşı 64 yıl (33-79) olup erkeklerin oranı (%59) kadınlardan (%41) bir miktar daha yüksekti. 34 (%53) lenalidomid tedavisi alan 30 (%47) lenalidomid tedavisi almayan MM hastasının periferik kan örnekleri toplandı. Anti-CD3, CD4, CD8 ve CD56 monoklonal antikorları kullanılarak T lenfosit alt grupları, Doğal öldürücü hücre (NK) ve Doğal öldürücü T hücre (NKT) sayıları saptandı. Çalışma neticesinde lenalidomid tedavisi alan hasta grubunda lenalidomid tedavisi almayanlara göre, total lenfosit sayısı ve CD8+ T hücrelerin sayısında istatistiksel olarak anlamlı bir artış tespit edildi. CD4+ T hücre, NK ve NKT hücre sayılarında ise istatistiksel olarak anlamlı bir değişim saptanmadı. Sonuç olarak MM hastalarında Lenalidomid'in etkilerinin literatür ile benzer olduğu tespit edilmiştir.
Multipl myelomalı hastalarda NKT hücre sayılarının vitamin D reseptör polimorfizmi ile ilişkisi
Multipl myelom (MM), kemik iliğinde malign plazma hücrelerinin çoğalması ile karakterize hematolojik bir neoplazmlardır. MM tüm hematolojik neoplazmların yaklaşık %10 unun ve tüm kanser ölümlerinin %2 sini oluşturan neoplastikbir hücre bozukluğudur. Patolojik şartların NKT hücrelerinin in vivo şartlarda tümör büyümesinin kontrolündeki rolleri gösterilmiştir.Vitamin D3 ün son yıllarda immünoregülatuvar rolünün de olduğu gösterilmiştir. Mutasyonlar bir nükleotidin başka bir nükleotidle değişimi sonucu olabileceği gibi (tek nükleotid değişimi-SNP), DNA dizisine bir nükleotidin eklenmesi ya da çıkması sonucu da oluşabilirler. D vitamininin biyolojik etkilerinin çoğunu bir hücre içi reseptör (VDR)ile gerçekleşir.Bu reseptör geninde nükleotid gen polimorfizmleri tanımlanmıştır.Tanımlanan bu polimorfizmler arasında rs1544410 (BsmI) intron 8'de, rs731236 (TaqI) ekson 9'da bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı MM 'da kansere karşı immünitede önemi olan NKT hücre sayısını belirleyerek, MM' da NKT hücre sayılarının VDR polimorfizminin (Taq1, BSML) ile ilişkisini belirlemektir.Çalışma grubu yirmi erkek ve on kadın olmak üzere otuz hastadan, kontrol grubu beş erkek ve beş kadın olmak üzere on hastadan oluşturulmuştur. Bu kişilerden saflaştırılmış DNA izolasyonu ile vitamin D reseptör geni üzerinde Real time PCR ile BSML, TaqI gen polimorfizmleri çalışıldı. Ayrıca olguların tamamından elde edilen kan örneklerinde akım sitometri yöntemiyle total lenfosit, lenfosit üzerinde CD3+(total T lenfosit) , CD3+/CD4(T hepler) , CD3+/CD8+(T Sitotoksik) , CD3-/ CD56+(NK hücre) , CD3+/CD56+(NKT hücre) hücreler tespit edildi. Çalışma ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, total T lenfosit ,T hepler ,ve sitotoksik lenfositlerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Çalışma grubunda BSML ve TaqI polimorfizmi açısından homozigot GG aleli %53,3 ve TT aleli %63,3 oranı ile kontrol grubundan daha yüksek bulunurken mutant aleller AA %16,6 ve CC %13,3 kontrol grubundan daha düşük düzeyde bulundu. Elde edilen sonuçlar MM ve VDR polimorfizmi arasında bir ilişki ortaya koymuş olsa bile bu ilişkinin varlığından bahsedebilmek için daha geniş olgu serileriyle ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler:1.Multipl miyeloma 2.Vitamin D reseptör polimorfizm 3. BSML 4. TaqI 5. CD3
Myxoma virüslerin multipl myelomda otofajik etkilerinin incelenmesi
MM (Multipl Myelom) tüm hematolojik maligniteler içinde ikinci sıklıkta rastlanan ve plazma hücrelerini etkileyen malign bir hastalıktır. MM un tedavisinde son yıllarda ortaya çıkan gelişmeler, yeni ilaç ve tedavi protokollerine yol açarak MM da küre yönelik tedavi araştırmaları son yıllarda hız kazanmıştır. Bu amaçla Multipl Myelomda etkinliği bilinen bir onkolitik virüs olan Myxomavirüslerin antimyelom etkinliklerinde Otofajin etkileri araştırılması amaçlanmıştır. Bununla birlikte özellikle kanserde birbirlerine etkileyen yolaklar olan otofaji ve Apoptoz ilişkisini değerlendirmek için apoptoz göstergesi olan Bcl-2 de yine farklı virüs dozlarında analiz edildi. Bu amaçla İnsan kökenli U-266 ve fare kökenli MOPC 315 Myelom hücre hatlarında MYXV'nin farklı dozları kullanılarak otofaji göstergeleri olarak Atg-5, p-62, Beclin-1, LC-IIIB kullanılırken ,apoptoz amacı ile Bcl-2'i inceledik. Bu tez çalışmasında hem U266 hem de MPOC hücre hatları kullanıldı. Analizler ELİZA ile değerlendirildi. Otofajide otofogozomların görüntülenmesi için Elektron Mikroskobu kullanıldı. Çalışmanın sonucunda özellikle 15 MOI gibi yüksek virüs içeren gruplarda ATG 5 ve Beclin-1 artışlarının otofajinin erken aşaması olan ilk 24 saatte U-266 ve MOPC-315 hücre hatlarında arttığını saptadık.Otofajiyi Elektron Mikroskobunda otofogozomlar olarak gösterdik. Otofajinin geç dönem göstergesi oln LCIIIB artışını da 48 saatte saptadık yine Elektron Mikroskopla geç otofaji döneminde otofogozomları tespit ettik. Apoptoz markeri olarak kullanılan Bcl-2 artışını hatlarda saptamadık. Bu marker apaptoz otofaji ilişkisi açısından incelendi. Ancak daha fazla apoptoz göstergesi kullanılarak bu ilişkinin farklı çalışmalarala değerlendirilmesi gerekebilir. Sonuç olarak MM da antimyelom etkinliği bilinen MYXV ile otofaji ilişkisi açısından yapılmış ilk çalışma olan bu tezde virüsün otofajiyi etkin şekilde kullandığını saptadık
Otolog kemik iliği transplantasyonu yapılan multiple myelom hastalarında engraftman döneminde mutlak lenfosit sayımınınprogresyonsuz ve genel sağkalıma etkisinin değerlendirilmesi
Multiple myelom (MM) tedavide yaşanan birçok gelişmeye rağmen halen kür elde edilebilen bir hastalık değildir. Transplantasyona uygun hastalarda yüksek doz kemoterapi ile otolog kemik iliği transplantasyonu (OKİT) en iyi hastalık kontrolü sağlayan yöntemdir. OKİT sonrası genel sağkalım (OS) ve progresyonsuz sağkalım (PFS) açısından sonuçlar oldukça değişkenlik gösterebilmektedir. Çalışmamız birçok kanserde klinik sonuçları etkilediği gösterilen periferik kan lenfosit, monosit, nötrofil, platelet sayıları ile nötrofil lenfosit oranı (NLR), lenfosit monosit oranı (LMR), platelet lenfosit oranı (PLR) gibi immünolojik ve inflamatuar biyobelirteçlerin OKİT sonrası OS ve PFS üzerindeki etkilerini göstermeyi amaçladı. Çalışmaya 2001-2022 yılları arasında MM tanılı OKİT yapılan 325 hasta dahil edildi. Bu belirteçler OKİT-2., +15. ve +100. günde Kaplan-Meier sağkalım analizi ile değerlendirildi. Mutlak lenfosit sayımı ise Kaplan-Meier ve çok değişkenli Cox regresyon analizinde değerlendirildi. OKİT +15. gün lenfosit sayımı OS (HR, 0,656 ;95% CI, 0,444-0,970; p=0,035) ve PFS (HR, 0,558; 95% CI, 0,403-0,771; p <0.001)'yi öngörmede bağımsız, anlamlı faktör olarak tespit edildi. -2. ve +15. gün monosit sayısı ile PFS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanırken, monosit sayısı ile OS arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. -2., +15. ve +100.gün platelet sayısı ile PFS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanırken, platelet sayısı ile OS arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Bu çalışma MM'da OKİT sonrası prognozu öngörmede immünolojik ve inflamatuar biyobelirteçleri değerlendiren kapsamlı çalışmalardan birisidir. Nakil sonrası immünolojik ve inflamatuar biyobelirteçler hastalık prognozu açısından non-invaziv, ulaşılabilir ve maliyet etkin göstergeler olarak kullanılabilir.
Otolog kök hücre nakil adayı olan multipl myelom tanılı hastaların indüksiyon tedavilerinde bortezomib temelli iki protokolün (VCD ve VRD) tedavi yanıtları ve sağkalım üzerine etkileri
Amaçlar: Multipl myelom(MM) tanılı otolog kök hücre nakline uygun hastalarda son yıllarda yaygınlaşan VRD rejimi ile VCD rejiminin yanıt, sağkalım ve yan etkiler açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: MM tanılı ve OKHN uygun olan 133 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Olguların demografik, laboratuvar, görüntüleme ve patoloji sonuçları ile yanıt, sağkalım ve yan etkileri verileri kaydedildi. Bulgular: VCD rejimi almış 73 olgu, VRD rejimi almış 20 olgu ve VCD sonrası VRD rejimi almış 40 olgu saptandı. Olgular tedavi gruplarına ayrılarak incelendi, interim ve tedavi sonu PR ve üstü yanıt oranı VRD grubunda daha yüksekti. Sağkalım analizinde VRD ile genel sağkalım daha iyi saptandı, progresyonsuz sağkalımda anlamlı fark saptanmadı. Yüksek sitogenetik risk, idame tedavi kullanımı ve ISS evresi de dikkate alınarak yapılan çok değişkenli analizde indüksiyon tedavileri arasında anlamlı sağkalım farkı görülmedi, ancak PET yanıtı ile sağkalım ilişkili bulundu. Tedavi grupları arasında yan etkiler açısından fark saptanmadı. Tüm olgularda sağkalımı en iyi ayrıştıran evreleme sistemi R2-ISS olarak bulundu. Haftalık bortezomib kullanımı daha az nöropati ile ilişkiliydi ve daha düşük sağkalımla sonuçlanmadı. Sonuç: Çalışmamızda VRD rejimi daha iyi yanıtlar ve tek değişkenli analizde daha iyi genel sağkalım ile ilişkiliydi ancak çok değişkenli analizde anlamlı sağkalım farkı saptanmadı. İki rejim benzer yan etki profiline sahipti. Haftalık bortezomib kullanımı sağkalımı negatif etkilemeden daha düşük nöropati oranları sağladı. Anahtar Kelimeler: Multipl Myelom, Otolog Kök Hücre Nakli, R2-ISS, VCD, VRD
Hacettepe Ünıversitesı Hastanesinde son yirmi yılda takip edilen multipl miyelom hastalarında sağkalımdaki değişimin değerlendirilmesi
Multipl miyelom (MM) tedavisinde son yirmi yılda pek çok gelişme yaşanmıştır. Bu çalışmada yirmi yıldır merkezimizde takip edilen hastalarda sağkalımı etkileyen parametrelerin değerlendirilmesi amaçlandı. Yirmi yıldır merkezimizde takip edilen 309 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Tüm hastalarda ortanca tanı yaşı 62 yıl, ortanca total sağkalım süresi 64,07 ay bulundu. Tüm kohortta yıllar içerisinde bir prognoz düzelmesi izlenmedi; ancak ISS evre 3 hastalıkta 2007 sonrasında daha iyi prognoz belirlendi. Tanı anında Uluslar arası evreleme sistemi (ISS) evrelemesi, ECOG performans değerlendirmesi ve ek hastalık varlığının prognoz ile ilişkisi değerlendirildi. Tedavi yöntemlerinin sağkalım ile ilişkisinin değerlendirilmesi amacıyla, otolog kök hücre naklinin (OKHN) etkisi ve yeni nesil ajanların miyelom tedavisinde geri ödeme kapsamına alındığı dönemlerin etkileri incelendi. Tüm hastalarda tek değişkenli analizlerde ISS evrelemesi, ECOG performans değerlendirmesi, ek hastalık varlığı, tanı yaşı ve OKHN prognoz ile ilişkili olarak belirlenirken, çok değişkenli analizlerde ISS evrelemesi ve tanı yaşı prognoz ile ilişkili olarak belirlendi. Yaş prognozu direkt olarak etkilediği gibi uygulanacak tedaviyi de belirleyebilmektedir. Kök hücre nakli MM tedavisinin temel taşını oluşturmaktadır ve nispeten genç yaş grubunda daha sıklıkla yapılmaktadır. Bu nedenle hastalar 65 yaş sınır alınarak genç ve yaşlı hasta grupları olarak alt gruplara ayrılarak prognoz üzerinde etkili parametreler tekrar değerlendirildi. Yaşlı hasta grubunda yapılan kohort analizinde tüm hasta grubundan farklı olarak tanı alınan dönemde yeni ilaçların kullanımda olup olmaması sağkalımı etkiliyordu. Bu yaş grubunda yapılan tek değişkenli analizde ISS evrelemesi, ECOG performans değerlendirmesi, ek hastalık varlığı, OKHN ve ilaç dönemi prognoz ile ilişkili olarak belirlenirken, çok değişkenli analizde anlamlı sonuca ulaşılamadı. Genç yaş grubunda yapılan kohort analizinde ise tek değişkenli analizde ISS evrelemesi ve OKHN prognoz üzerinde etkiliyken, çok değişkenli analizde ISS evrelemesi anlamlı olarak belirlendi. Yeni nesil tedavilerin kullanıma girmesi öncesi dönemde indüksiyon tedavisi olarak vinkristin, adriamisin, deksametazon (VAD) protokolü kullanılmaktaydı. Son dönemde ise bortezomib bazlı tedaviler indüksiyonda ön planda tercih edilmektedir. OKHN yapılan hastalarda VAD protokolü ve bortezomib bazlı tedavilerinin, indüksiyon tedavisinde tercih edilmesinin total sağkalım üzerinde etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. İndüksiyon tedavisi olarak VAD veya bortezomib tercih edilen hastalar total sağkalım açısından kıyaslandığında, VAD ile tedaviye başlanan hastaların total sağkalım süreleri anlamlı olarak daha uzun bulundu. Bu umulmadık bulgu başka çalışmalarla teyit edilmelidir.
Multipl miyelomlu hastalara verilen eğitimin semptom şiddeti üzerine etkisinin incelenmesi
Multipl Miyelomlu Hastalara Verilen Eğitimin Semptom Şiddeti Üzerine Etkisinin İncelenmesi Amaç: Multipl Miyelom (MM), monoklonal plazma hücrelerinin neoplastik bir proliferasyonu ile karakterize, B hücresinden kökenli bir hematolojik malignitedir. Yeni tanı ve refrakter MM hastalarında bir proteazom inhibitörü olan Bortezomib, sıklıkla kullanılan bir yeni kemoterapi ajanıdır. Hasta için önemli yararlanımlarına karşın bu ajan anemi, trombositopeni, periferal nöropati, gastrointestinal rahatsızlıklar gibi birçok semptomlara neden olabilmektedir. Buna dayanarak çalışmada MM hastalarına bu semptomların yönetimi konusunda eğitim verilmesinin tedavi ilişkili semptomlara etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Yarı deneysel araştırma türündeki bu çalışmaya yazılı ve görsel materyaller ile desteklenerek eğitim alan 20 uygulama grubu ile sadece rutin bakım uygulanan 20 kontrol grubu hastası olmak üzere randomize seçilen, toplam 40 MM hastası dahil edilmiştir. Hastaların sosyo-demografik özellikleri birey tanıtım formu ile edinilmiştir. Hastalardan eğitim/ tedavi öncesi (Z1), 21. günü (Z2) ve 63. günü (Z3) semptom izlem formu ve bortezomib ilişkili toksisite izlem formu araçları ile veriler toplanmıştır. Gruplar arası karşılaştırmalar istatistiksel olarak Mann-Whitney U nonparametrik, ya da Bağımsız değişkenler t parametrik test kullanılmıştır. P<0,05 istatistiksel anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Gruplar arasında sosyo-demografik özellikler açısından fark yoktur (p>0,05). Kontrol grubu hastaları daha fazla sigara kullanmaktadır. Gruplar arasında kalsiyum, platelet, hemoglobin, nötrofil ve eritrosit açısından fark görülmezken, kendi içinde zamana bağlı platelet sayısındaki azalma dikkat çekmektedir. Her iki grupta da zamana bağlı abdominal ağrı mevcut ya da artmaktadır. Diyare ve konstipasyon görülme sıklığı bakımından eğitim alan grupta zamanla azaldığı görülmektedir. Eğitimin anemi üzerine azaltıcı etkisi bulunmazken duyusal ve motor nöropati, bulantı ve kusma ile dispne şiddetini azaltıcı etkisi tespit edilmiştir. Sonuç: Sonuç olarak MM seyrine ve sağkalıma olumlu etkisi olan Bortezomib tedavisinde, hastayı sıklıkla karşılaşılan kemoterapi ilişkili semptomlardan koruma ya da bunları azaltma konusunda verilecek eğitimin etkili ve yararlı olduğu görülmektedir. Bu bulguların daha geniş olgu serilerinde ve daha uzun izlemler ile takibi sonraki çalışmalar için önerilmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Multipl miyelom, Bortezomib, Eğitim, Kemoterapi Kaynaklı Semptomlar
Periferik hematopoietik kök hücre nakli yapılacak hastalarda yüzey belirteçlerinin araştırılması
Hematopoietik kök hücre nakli, hematolojik malignitelerde ve diğer bir çok hastalıkta terapötik bir seçenektir. Otolog hematopoietik kök hücre nakli, hastadan toplanan kök hücrelerin hazırlık rejimi sonrasında hastaya verilmesidir. Kök hücrelerin toplanması için periferik kana mobilizasyonu gereklidir. Mobilizasyon için en yaygın kullanılan yaklaşım, granülosit koloni stimüle edici faktörün (G-CSF) tek başına veya yüksek doz kemoterapi ile birlikte verilmesidir. Farklılaşma kümesi (Cluster of Differantiation=CD) belirteçleri, hücreleri ayırt etmede anahtardır ve akım sitometri ile immünfenotipleme yapılarak tespit edilebilirler. Bu şekilde lösemi, lenfoma, miyeloma, immün yetmezlikler, otoimmün ve trombosit hastalıklarının tanısı sağlanabilmektedir. Monoklonal gamopati, bir monoklonal immünoglobulin veya fragmanının, B lenfositlerin klonal proliferasyonu ile üretildiği bir durumdur. Multiple miyelom bunlardan birisidir. Bu bilgiler ışığında, bu çalışmada multiple miyelom olan ve otolog hematopoietik kök hücre nakli planlanan hastalarda siklofosfamid ve G-CSF'nin CD45, CD34, CD38, CD45RA, CD71, CD90, CD117 gibi belirteçler üzerine olan etkilerini saptamak amaçlandı. Çalışmaya Mersin Üniversitesi Hastanesinde takip edilen 13 hasta dahil edildi. 0. günde siklofosfamid verildikten sonra, 5. günde G-CSF, 6 gün süreyle sabah, akşam uygulandı. 11. günde sadece sabah dozu verildi. 0. günde siklofosfamid uygulanmadan önce ve 11. günde G-CSF uygulandıktan 1 saat sonra içerisinde etilen diamin tetra asetik asit bulunan hemogram tüplerine 2 ml kan örneği alındı. Akım sitometrik yöntemle, seçilen belirteçlerin yüzde sayıları ve meydana gelen farklılıklar tespit edildi. Lenfosit kapısında CD38+ ve CD45RA+ hücre sayısında azalma, CD34+,CD90+/CD34+ hücre sayısında artma ve CD90+/CD34+, CD117+/CD34+ hücrelerde 0. gün ile 11. gün değerleri arasında pozitif yönde yüksek seviyede doğrusal bir ilişki varlığı saptandı. Monosit kapısında total monosit sayısında artma, CD45RA+ hücre sayısında azalma tespit edildi. Elde ettiğimiz bulguların, multiple miyelomun otolog hematopoietik kök hücre nakli ile tedavisinde yardımcı olacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelime: Akım sitometri, CD, Granülosit koloni stimüle edici faktör, Multiple miyelom, Otolog hematopoietik kök hücre nakli
Yeni teşhis edilmiş multipl miyelom tanılı hastalarda PET/CT'nin prognostik önemi
Amaç: Multipl miyelomda PET/CT ekstramedüller hastalık var mı yok mu konusunda yardımcı olurken aynı zamanda litik lezyonların ve ekstramedüller hastalığın SUVmax değerlerini, litik lezyon sayısı hakkına bilgi verir. Son yıllarda PET/CT'nin multipl miyelomda prognostik etkisini araştırmak için çalışmalar yapılmaktadır. Biz de bu çalışmamızda yeni tanı almış multipl miyelom hastalarında tanı anında çekilen PET/CT'nin prognostik etkisini retrospektif olarak araştırmak istedik. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji polikliniğine başvuran 18-90 yaş aralığındaki 113 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastaların biyokimyasal değerleri, hemogram, sedimantasyon, beta-2 mikroglobulin düzeyleri, genetik anomali durumları, kemik iliği patoloji sonuçları, PET/CT bulguları, ortalama sağ kalım süreleri, progresyonsuz sağ kalım süreleri, tanı anında kaç yaşında oldukları, cinsiyetleri tespit edildi. Ayrıca hasta grubunun multipl miyelom alt tipi, hastalık evresi, risk grubu, 3 kür sonrası yanıt durumları kaydedildi. Bulgular: Ekstramedüller hastalığı olan hastalarda SUVmax değeri yükseldikçe tedaviye yanıt oranının azaldığı saptanmıştır. Litik lezyon SUVmax değeri 6,85'in üzerinde olması daha düşük sağkalım ile ilişkili olarak bulunmuştur. Ekstramedüller hastalık SUVmax değeri 8,20'nin üzerinde olması daha düşük sağkalım ile ilişkili olarak bulunmuştur. Tedavi yanıtı olan hastalarda olmayan hastalara göre daha düşük sedimantasyon hızı, daha düşük kreatinin değerleri, daha düşük LDH seviyesi ve daha yüksek albumin düzeyi olduğu görülmüştür. Sonuç: Çalışmamızda tanı anında ki SUVmax değerlerinin tedaviye yanıt ve sağ kalım için prognostik öneme sahip olduğu gösterilmiştir.
Otolog kök hücre nakli yapılan lenfoma ve multiple miyelom olgularında kök hücre mobilizasyon etkinliği ve hücre dozu-engrafman ilişkisi
Amaç: Multiple miyelom (MM) ve lenfomalar en sık karşılaşılan kanser türleri arasındadır. MM?de otolog hematopoietik kök hücre nakli (OHKHN) destekli yüksek doz kemoterapi (YDKT) 65 yaş altında ve performansı iyi olan 65-75 yaş arası hastalarda standart tedavi yaklaşımını oluşturmaktadır. Benzer şekilde lenfomalarda da özellikle dirençli hastalık ve nüks durumunda HKHN destekli YDKT?nin uygun tedavi seçeneği olduğu bilinmektedir. Granülosit koloni uyarıcı faktör (G-CSF), kemoterapi ya da pleriksafor ile kemik iliği nişinde bulunan hematopoietik kök hücrelerin (HKH) periferik kana çıkartılması işlemine mobilizasyon, bu hücrelerin toplanması işlemine ise aferez denilmektedir. Toplanan hücreler dondurulup saklanarak uygun süre ve hazırlık rejimi ardından hastalara infüze edilmektedir. Bu çalışmada, yeni kurulan hematopoietik kök hücre nakli (HKHN) merkezimize başvuran hastaların verilerini bahsedilen tüm basamaklarda değerlendirmeyi, kendi verilerimizi ortaya koyarak literatür verileri ile olan benzerlik ve farklılıkları ortaya koymayı aynı zamanda hastalık ve hastalar için yararlı olabilecek çıkarımları klinik uygulamaya sokabilmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza T.C. İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi ile afiliye olan Şişli Florance Nightingale Hastanesi Hematopoietik Kök Hücre Nakli ünitesi konseyinde Ağustos 2010 ile Mayıs 2013 tarihleri arasında OHKHN endikasyonu konulan MM ve lenfoma tanılarına sahip 167 ardışık hasta yeterli kök hücre toplanması hedefi ile alındı. Hastaların dosyaları geriye dönük incelenerek demografik veriler, hastalık verileri, mobilizasyon verileri, aferez verileri ve nakil verileri değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 57?si kadın, 110?u erkekti. Hastaların 31?i Hodgkin Lenfoma (HL), 55?i Hodgkin dışı lenfoma (HDL) ve 81?i ise MM tanılarına sahipti. Hastaların 121 (%72)?inde sadece G-CSF ile mobilizasyon sağlandı. Hastaların mobilizasyon için kullandıkları tedaviler sonucunda aferez öncesinde elde edilen periferik 34+ (pCD34+) sayısı ortanca 18,0/?l olarak saptandı. pCD34+ hücre sayısı ile yaş, hastalık tipi, geçmiş tedavi özellikleri arasında herhangi bir ilişki bulunmazken beden kitle indeksi (BKİ) ile ilişkili bulundu. Hastaların pCD34+ hücre sayıları ile sadece G-CSF, kemoterapi veya pleriksafor ile mobilizasyon sonrası toplanan CD34+ hücre sayıları arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (sırasıyla; p<0,001, p=0,002 ve p=0,001). Aferez sonrası elde edilen toplam CD34+ hücre sayısı 33,9-0,2x106/kg arasında değişirken ortalama 3,3x106/kg olduğu saptandı. Aferez sayısı arttıkça toplanan CD34+ hücre sayısının litre başına düşen miktarının azaldığı saptandı. Hastaların 144?üne başarılı OHKHN yapıldı. Sadece dokuz hastada tüm rejimlere rağmen mobilizasyon başarısı sağlanamadı. Tüm hasta grubunda nötrofil ve trombosit engrafmanı ortanca değeri 11 gün olarak saptandı. Hastalara infüze edilen CD34+ hücre miktarı arttıkça nötrofil ve trombosit engrafman süresinin azaldığı izlendi (p<0,0001). Sonuç: Çalışmamızdaki 167 hastalık homojen kohortumuzda, MM olgularının büyük çoğunluğunda, lenfomaların en az 2/3?ünde tek başına G-CSF kullanılarak mobilizasyon sağlandı. G-CSF ile toplanamayan olguların en az yarısında kemoterapi ve G-CSF ya da 2. ve 3. sırada pleriksafor kullanılarak başarılı mobilizasyon elde edildiği gösterildi. Hastaların işlem öncesi aldıkları kemoterapi yükü arttıkça işlem başarısının düştüğü izlendi. Yaş ve vücut ağırlığına göre mobilizasyon başarısı etkilenmezken, hastaların vücut ağırlıkları ve indeksleri ile mobilizasyon ve HKH toplanması etkinliği arasında bir ilişki görülmedi. Toplanan kök hücre miktarı arttıkça engrafman süreleri kısalırken, dondurarak saklama ve çözme sonrası elde edilen CD34+ hücre sayısına göre yapılan kayıp analizinde, kaybedilen CD34+ hücre miktarının engrafmanı uzattığı yani olumsuz etkilediği gösterildi.
Multiple miyelom hastalarımızda nöropatik ağrı sıklığıve kullanılan kemoterapötik ajanlarla ilişkisi
Amaç: Multiple miyelom (MM), immünoglobülin üreten plazma hücrelerinin monoklonal neoplastik proliferasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Multiple Miyelom anemi, serum ve idrarda monoklonal protein varlığı, hiperkalsemi ve böbrek yetmezliği ile seyreder. Malignitelerin %1'ini ve hematolojik malignitelerin %10'unu oluşturur. Nöropatik ağrı somatosensoriyel sistemi etkileyen bir hastalık veya lezyon sonucu ortaya çıkan ağrıdır ve kanserli hastalarda sık görülür. Nöropatik ağrı geçmiş yıllarda daha çok hastalığın kendisiyle ilişkili iken günümüzde daha çok tedavi ile ilişkilidir. Multiple Miyelom hastalarında kemoterapiye bağlı gelişen nöropatik ağrı hastaların yaşam kalitesini düşürür, hastaların günlük aktivitelere katılımını kısıtlar. Bu çalışmada, MM hastalarımızda nöropatik ağrı sıklığının belirlemesi ve hastaların almakta oldukları kematerapötiklerle olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve yöntem: Multiple Miyelom tanısı ile takip edilen 50 hasta ile 50 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Her iki gruba da "LANSS", "DN-4" ve "Pain Detect" anketleri uygulandı. Elde edilen veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında her üç anket için de puansal ortalamalarda farklılık saptandı (her biri için p=0,001). Anketler nöropatik ağrı varlığına göre karşılaştırıldığında; LANSS ve DN-4'e göre hastalarda daha fazla nöropatik ağrı varlığı tespit edildi (p=0,002, p=0,022). Pain detect'e göre hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel farklılık bulunmadı. Multiple Myelom hastaları aldıkları kemoterapi ajanlarına göre; VCD (Bortezomib- SiklofosfamidDeksametazon), VCD+RD (Revlimid- Deksametazon) ve diğer ilaçları alanlar olarak gruplandırıldı. Nöropatik ağrı anketleri bu üç grup arasında kıyaslandı, farklılık saptanmadı. Kök hücre nakli olan ve olmayan hastalarda nöropatik ağrı kıyaslaması yapıldığında iki grup arasında istatistiksel anlamda farklılık saptanmadı. Sonuç: Nöropatik ağrı, MM hastalarında kontrol grubuna göre daha sık görülmektedir. Hastaların almış oldukları kemoterapi ajanları ile nöropati sıklığı arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Yeni tedavi ajanlarının kullanılmasıyla sıklığı artan nöropatik ağrı, hastaların yaşam kalitesini etkilediği için önlem alınması gereken bir durumdur. Anahtar kelimeler: MM, Nöropatik Ağrı, LANSS, DN-4, Pain Detect
Otolog hematopoetik kök hücre nakli yapılan multipl myelom olgularında revize myelom komorbidite indeksinin retrospektif analizi
Yeni tanı multipl myelom (MM) olguları çoğunlukla yaşlı ve heterojen bir hasta grubu olup, bu olgulara hastalıkla ilişkili olan veya olmayan komorbiditeler eşlik etmektedir. Geçtiğimiz on yılda, medyan sağkalımı 8-10 yıla kadar iyileştiren nakil ve nakil dışı yeni ajanların kullanıma girmesiyle MM tedavisinde büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Tedaviye bağlı ilaç toksisitesinin önlenmesi, genel ve progresyonsuz sağkalımın belirlenmesi ve tedaviden fayda görecek hasta grubunun daha iyi belirlenebilmesi amacıyla MM hastalarında böbrek yetmezliği risk faktörleri, solunum fonksiyonları ve performans durumunu içeren basit ve geçerli bir komorbidite indeksi olan Myelom Komorbidite İndeksi (MKİ) geliştirilmiş olup yakın zamanlarda bu skor yaş, kırılganlık ve sitogenetik özellikler eklenerek revize edilmiştir (R-MKİ). R-MKİ, genel ve progresyonsuz sağkalımın öngörülmesine ve fit (R-MKİ puanı ≤ 3), orta fit (R-MKİ puanları 4-6) ve kırılgan (R-MKİ puanı> 6) hastaların belirlenmesine olanak sağlamaktadır. R-MKİ aynı zamanda kolay uygulanabilir ve isabetli bir skorlama sistemi olmasıyla da öne çıkmaktadır. Önceki çalışmalarda çoğunlukla yaşlı popülasyonda R-MKİ değerlendirilmiş olup, bu çalışmada otolog hematopoetik kök hücre nakli olan görece genç hastalarda R-MKİ'nin prognozu öngörmedeki başarısını araştırmayı amaçlamaktayız. Çalışmamıza Ocak 2010 – Aralık 2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı'nda takipli 18 yaşından büyük MM nedenli otolog hematopoetik kök hücre nakli (OHKHN) olan 95 hasta dahil edilmiş olup hasta verileri retrospektif olarak incelenmiştir. R-MKİ skorlamasına göre hastalar fit ve orta-fit olarak iki gruba ayrılarak R-MKİ'nin genel ve progresyonsuz sağkalımı öngörmedeki başarısı incelenmiş olup, çalışmamızda daha düşük bir R-MKİ skorunun önemli ölçüde uzamış bir genel sağkalım ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Fit olarak sınıflanan hastaların ortalama genel sağ kalım süresi 109,73 ay iken, orta fit grubundaki hastalarda ise bu süre 75,31 ay olarak saptanmıştır. Progresyonsuz sağkalım açısından her iki grupta da anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Çalışmamız OHKHN yapılan görece daha az kırılgan hastanın bulunduğu hasta populasyonunda bile R-MKİ'nin genel sağkalımı öngörebildiğini göstermiştir. Çalışmamızda kırılgan hastanın bulunmaması ve çalışmamızın retrospektif olması kısıtlayıcı yönlerindendir. R-MKİ'nin MM'da prognozu öngördüğünü bildiren az sayıda çalışma mevcuttur, çalışmamız bu yönden literatüre katkıda bulunmakta olup, daha büyük ölçekli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Otolog hematopoetik kök hücre transplantasyonu yapılan hastalarda renal yetmezlik ile melfelan toksititesi arasındaki ilişkinin retrospektif olarak incelenmesi
Otolog hematopoetik kök hücre nakli (OHKHN), 65 yaş altı multipl myelom (MM) tanılı hastalar ve relaps/refrakter lenfoma tanılı hastalarda uygulanan standart tedavi yöntemlerinin başında gelmektedir. Özellikle MM tanılı hastalarda hastalığın önemli bir komorbiditesi olan renal yetmezlik, tedavi seçimlerini önemli ölçüde etkilemektedir. 107 MM, 31 lenfoma tanılı toplam 138 hastadan oluşan bu çalışmanın amacı, renal yetmezliği olup OHKHN planlanan hastalardaki nakil hazırlık rejiminde kullanılan melfelan kemoterapisinin bu hasta grubu üzerindeki etkinliğini ve yan etki profilini retrospektif olarak ortaya koymaktır. Çalışmaya Ocak 2010-Ocak 2019 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kemik İliği Nakil Ünitesinde OHKHN uygulanan 18 yaşından büyük 138 hasta dahil edildi. Hastaların dosyaları, kemik iliği nakil epikrizleri ve hastane bilgi işlem sistemi kullanılarak retrospektif olarak tarandı. Hastaların primer tanıları, nakil öncesinde alınan tedaviler, renal fonksiyonları, kök hücre toplama rejimleri, nakil hazırlık rejimleri, nakil sırasında gelişen komplikasyonlar, engrafman süreleri, nüks durumları ve toplam yaşam süreleri incelendi. Hastalar GFR düzeyine göre iki gruba ayrıldı (GFR<60, GFR≥ 60). Her iki grupta da erkek cinsiyet ağırlıktayken düşük GFR'li grupta medyan yaş 58, normal GFR düzeyine sahip olan grupta medyan yaş 55 olarak saptandı. Toplam 138 hastanın 107'si MM, 31'i lenfoma tanılı olup, primer tanıya göre iki GFR düzeyi arasında fark saptanmadı. MM tanılı hastalarda lenalidomid kullanımı düşük GFR grubunda daha yüksek oranda saptandı (p:0,041). Kök hücre toplama rejimi açısından iki grup arasında fark saptanmazken melfelan 140mg/m2 dozunun düşük GFR'li grupta nakil hazırlık rejimi olarak daha fazla tercih edildiği saptandı (p<0,001). MM tanılı hastalar arasında melfelan kemoterapisinin yan etkileri değerlendirildiğinde mukozit görülme sıklığı ve şiddeti düşük GFR'ye sahip hasta grubunda daha yüksek oranda saptandı (p:0,016). Medyan nötrofil ve trombosit>20.000/mm3 engrafman süreleri arasında iki grup arasında fark saptanmazken, trombosit>50.000/mm3 engrafman süresi düşük GFR'ye sahip grupta daha uzun olarak saptandı. Nakil hazırlığında kullanılan melfelan dozuna göre yapılan karşılaştırma sonucunda her iki grup arasında yan etki, hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım açısından fark saptanmadı. MM tanılı hastalar arasında GFR düzeyine göre yapılan yaşam analizlerinde hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım açısından iki grup arasında fark saptanmadı. Sonuç olarak melfelan kemoterapisi renal yetmezliği olan hastalarda OHKHN için güvenle kullanılabilecek etkin bir tedavi rejimidir. Melfelan 140mg/m2 ve 200mg/m2 dozları arasında yan etki ve yaşam süreleri açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: Otolog hematopoetik kök hücre nakli, melfelan, renal yetmezlik, multipl myelom.
Multiple miyelomalı hastalardan elde edilen kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin osteojenik farklılaşma kapasitelerinin incelenmesi
Multipl miyelom, kemik iliğinde malignant plazma hücrelerinin çoğalımıyla karakterize bir plazma hücre neoplazisidir. Multipl miyelom insanların yaşadığı coğrafya, sosyo-ekonomik şartlar ve etnik kökene göre değişiklik gösteren bir kanser türü olmasının yanında diğer kanser türlerinde olduğu gibi hücrelerin genetik yapılarındaki değişimler sonucunda ortaya çıkmaktadır. Erkeklerde kadınlara oranla daha sık rastlanan bu hastalık Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya başta olmak üzere tüm dünya genelinde yaygın olarak görülmektedir. Multipl miyelomda, kemik ağrısı ve kırıklarının gözlendiği osteolitik kemik lezyonlarıyla sonuçlanana yıkıcı bir kemik hastalığı da gelişmektedir. Hastalarda oluşan kemik kırıkları ve yoğun kemik ağrıları hastalığın ilerleyen evrelerinde veya tedavi süreci içerisinde hayat kalitelerini oldukça düşürmektedir. Normal fizyolojik koşullarda kemik iliği mezenkimal kök hücrelerinden osteoblastarın farklılaşmasıyla kemik yapımı ve osteoklastik aktivite aracılığıyla kemik yıkımı denge halindedir. Multipl miyelom hastalarında ise kemik iliği mikroçevresindeki plazma hücrelerinin salgıladığı çeşitli faktörler tarafından indüklenen osteoklastik aktivitenin artması ve osteoblastik aktivitenin azalması, kemik yapım-yıkım dengesini bozmaktadır. Bunun bir sonucu olarak tümör gelişimi esnasında kemik lezyonları artmaktadır. Günümüzde multipl miyelom kemik hastalığının tedavisinde kullanılan bisfosfanatlar osteoklastların aktivitelerini inhibe etmekte ve apoptozunu uyarmaktadır. Bunun yanında, osteoklastogenezi engelleyerek osteoklast öncüllerinin oluşumunu inhibe etmektedir. Ancak kemik iliğindeki mezenkimal kök hücrelerden osteoblastların oluşumu ve kemik yapımının arttırılmasına yönelik tedavi stratejileri henüz yetersizdir. Kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin kendini yenileme ve kemik, kıkırdak, kas ve yağ hücrelerine farklılaşma kabiliyetleri bilinmektedir. En son gerçekleştirilen çalışmalarda, multipl miyelom hastalarından elde edilen kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin in vivo ve in vitro olarak osteojenik farklılaşma bozuklukları olduğu belirlenmiştir. Multipl miyelom hastalarının kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelerinin osteoblastlara farklılaşma kabiliyetlerinde ki bu kayıp, kemik deformasyonlarının nedeni olarak açıklanabilmektedir. Ancak günümüze kadar multipl miyelom kemik hastalığında osteoblastogenezdeki bu bozukluklar tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu nedenle, multipl miyelom hastalarında kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelerinin in vitro osteojenik farklılaşma yolaklarındaki moleküler mekanizmaların ve gen ifadelerinin ayrıntılı incelenmesi, kemik hastalığının patogenezinin anlaşılmasında ve dolayısıyla hedefe yönelik yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinde oldukça önemlidir. Günümüze kadar gerçekleştirilen çalışmalarda multipl miyelom plazma hücrelerinin kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelerinin osteojenik farklılaşması üzerindeki olumsuz etkilerini belirlemek amacıyla, ortak kültür sistemleri kullanılarak kemik iliği mikroçevresi in vitro ortamda taklit edilmektedir. Gerçekleştirilen çalışmalar, kemik iliği mikroçevresi olmaksızın multipl miyelom kemik iliği mezenkimal kök hücrelerinin sağlıklılardan fenotipik olarak farklı olduğunu ve osteojenik farklılaşma kapasitelerinin düşük olduğunu göstermektedir. Ancak mikroçevrenin etkisi olmaksızın kemik iliği mezenkimal kök hücrelerinin osteojenik indüksiyon sonrasında osteojenik yolaklarda rol oynayan gen ifadelerinin ayrıntılı olarak incelendiği bir çalışma literatürde henüz bulunmamaktadır. Kemik yapımından sorumlu olan osteoblastların, multipl miyelom kemik hastalığında mikroçevrenin etkisi olmaksızın in vitro koşullardaki davranışlarının belirlenmesi ileride gerçekleşmesi olası kök hücre tedavileri veya rejeneratif tıp yaklaşımları için önemlidir. Aynı zamanda kemik iliği mikroçevresinin önemli bir kısmını oluşturan kemik iliği mezenkimal kök hücrelerinin multipl miyelom hastalarındaki in vitro karakterizasyonları tümör sağkalımı ve yayılımında da önemli bulgular elde edilmesine öncü olacaktır. Bu hedefe yönelik olarak amacımız, multipl miyelom hastalarından elde edilen kemik iliği mezenkimal kök hücrelerinin mikroçevrenin etkisi olmaksızın in vitro osteogenik indüksiyon öncesinde ve sonrasında osteojenik yolaklarda rol oynayan gen ifadelerinin analiz edilmesidir. Bu amaçla sağlıklı donörlerden ve multipl miyelom hastalarından kemik iliği mezenkimal kök hücreleri elde edilmiştir. Mezenkimal kök hücrelerin karakterize edilmesinden sonra hücreler, gen ifadelerinin ve alkalen fosfataz aktivitelerinin incelenmesi amacıyla osteojenik farklılaşmaya indüklenmiştir. Alkalen fosfataz aktivitesi tayini 4., 7., 14. ve 21. günlerde ölçülerek sağlıklı ve multipl miyelom grupları karşılaştırılmıştır. Gen ifade analizlerinde özel olarak osteojenik farklılaşma için üretilmiş gerçek zamanlı PZR plakaları kullanılmıştır. Osteojenik indüksiyonun öncesinde ve otuz gün sonrasında osteojenik farklılaşma yolağında rol oynayan genlerin ifadeleri analiz edilmiştir. Veriler istatistiksel olarak eşli t-test kullanılarak değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgulara göre multipl miyelom grubunda tüm günlerde ALP aktivitesinin sağlıklılara göre anlamlı olarak düşük olduğu tespit edilmiştir. Gen ifade analizleri karşılaştırıldığında ise sağlıklılara göre MM'da osteojenik yolaklarda rol oynayan 8 genin anlamlı derecede farklı olduğu belirlenmiştir. Bu genlerden BMP4, CSF1, ICAM1 ve VDR ifadeleri multipl miyeloma grubunda osteojenik indüksiyon sonrasında anlamlı derecede artış gösterirken; COL3A1, ITGB1 ve VEGFA gen ifadeleri anlamlı olarak azalmıştır. Ayrıca TWIST1 gen ifadesi sağlıklı mezenkimal kök hücrelerde osteojenik indüksiyon sonrası anlamlı derecede artış gösterirken, multipl miyelom grubunda değişmemiştir. Sonuç olarak elde edilen bulgular ile multipl miyelom hastalarında kemik iliğindeki tümörojenik mikroçevrenin etkisi olmaksızın, in vitro osteojenik indüksiyonları sonrasında mezenkimal kök hücrelerinin alkalen fosfataz aktivitelerinin sağlıklılara göre düşük oluşu ve osteojenik farklılaşmayla ilişkili gen ifade farklılıklarının multipl miyelomdaki kemik defektleri ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir.
Hematolojik kanserlerde miRNA ifade düzeyleri ve tedaviye yanıt arasındaki ilişkinin araştırılması
Kan hücrelerinin üretiminden sorumlu olan kök hücrelerin kontrolsüz bir şekilde çoğalması sonucunda hematolojik kanserler ortaya çıkmaktadır. Epigenetik düzenlemede rol alan mikroRNA (miRNA) molekülleri hücre çoğalması, hücre farklılaşması, organogenez, apoptozis gibi hücresel olaylar ile kanser, kalp ve enfeksiyon hastalıkları gibi çeşitli hastalıkların gelişiminde rol oynamaktadırlar. MikroRNA'lar hematopoiezisin düzenlenmesinde kritik bir role sahiptir, hematolojik kanserlerde onkogenik ya da tümör baskılayıcı etki göstermektedir. Yapılan çalışmalarda çeşitli miRNA genlerinin ifade düzeylerinin hematolojik kanser hastalarında tedavi öncesi ve sonrası farklı olduğuna dair bulgular mevcuttur. Ancak farklı toplumlarda geniş hasta grupları ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu araştırmada hematolojik kanserlerde miR-17-92 gen kümesinde bulunan 17, 18a, 19a, 19b, 20a, 92a miRNA ifade düzeyleri ile tedaviye yanıt arasındaki ilişki analiz edildi. Hematolojik kanserlerden akut myelositer lösemi, akut ve kronik lenfoblastik lösemi, Hodgkin ve Non-Hodgkin lenfoma tanısı almış olan 24 hastadan tedavi öncesinde ve sonrasında alınan kan örneklerinden ve 33 sağlıklı bireyin kan örneklerinden elde edilen miRNA'ların ifade düzeyleri hibridizasyon temelli mikrodizgi yöntemi ile saptanarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Sonuçlar değerlendirildiğinde hastaların tedavi öncesi ve sonrasına ait örneklerinde miR-17-92 gen kümesi üyelerinin ifade düzeylerinin kontrol grubuna göre artmış olduğu saptandı (p=0.001). Tedavi öncesi ve sonrasındaki değerler karşılaştırıldığında ise miR-19a ve miR-19b'nin tedavi sonrası grupta yüksek olduğu bulundu (p=0.001). Tedaviye yanıt veren ve vermeyen hastaların tedavi öncesi ve sonrasındaki değerleri analiz edildiğinde; tedaviye yanıt veren grupta yine miR-19a ve miR-19b'de artış saptandı (p=0.001, p=0.009). Araştırma sonucunda miR-17-92 gen kümesi üyelerinden miR-19a ve miR-19b'nin ifade düzeylerinin tedavi sonrasında artmış olduğu bu nedenle moleküler tedaviyi hedefleyen araştırmalarda yol gösterici olabileceği sonucuna varılmıştır.
Multiple myelom hastalarında nötrofil ve trombosit değerlerinin lenfosit değeriyle oranlanmasının prognostik önemi
Giriş ve amaç: Multipl myelom (MM), non hodgkin lenfoma grubundan sonra görülen ikinci en sık hematolojik malignitedir. Tüm hematolojik malignitelerin %10-15'ini oluşturmasıyla öne çıkar. MM'li hastalarda tanı anındaki nötrofil ile lenfosit sayısının; trombosit ile lenfosit sayılarının oranlanması sonucu elde edilecek kesim noktalarının bir belirteç olarak tanımlanması halinde sağ kalıma yönelik öngürü yönünden değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Ocak 2012 ve Eylül 2018 tarihleri arasında Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde International Myeloma Working Grup (IMWG) kriterlerine göre Multiple Myelom tanısı konulmuş, tedavisi ve takibi bu merkezde yapılmış, dahil edilme kriterlerini taşıyan 327 hasta retrospektif değerlendirme ile alınmıştır. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkilerin test edilmesinde Spearman rank korelasyon analizi ve kesim noktası belirlenmesi için ROC analizi uygulanılmıştır. Bulgular: Nötrofil / Lenfosit oranı, kreatinin değeriyle (p: 0,010), tanı yaşıyla (p:0.011), ECOG 2-4 grubunda olmakla (p:0,044), kadın cinsiyetinde (p:0,002), ISS evre 2 grubunda olmakla (p:0,002), immünmodülatuar ve proteozom inhibitörü alan hastalarda sağ kalımla ilişkili (p:0,040) korelasyon göstermektedir. Nötrofil / Lenfosit oranındaki her bir birimlik artış ölüm riskini 1,093 kat arttırmaktadır (HR:1,093 %95 GA:1,018-1,173, P:0,015). Nötrofil / Lenfosit oranında prognoz belirlenmesi için kesim değeri olarak bizim çalışmamızda 1,7 değeri öngörüldü fakat bu değerin klinik olarak zayıf bir önemi olduğunu, Trombosit / Lenfosit oranının ise prognoz açısından önemli olmadığını saptadık. Sonuç: Multiple Myelom'da prognozu değerlendirmek için ISS ve R-ISS gibi sistemlere ek olarak Nötrofil / Lenfosit oranının bir öngörü sağlamadığını tespit ettik. MM'de risk faktörleri içerisinde yer alan biyokimyasal ve hematolojik laboratuar değerlerinin oranlanmasıyla elde edilecek yeni kesim noktalarının prognoz açısından önemi olup olmadığının başka çalışmalarla ele alınmasını öneriyoruz. Anahtar Kelimeler: Multiple Myelom, Nötrofil Lenfosit Oranı, Trombosit Lenfosit Oranı, Prognoz
Kök hücre transplantasyonu yapılan multipl miyelom hastalarında microRNA varyantlarının prognoz ve tedaviye yanıt üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Multipl miyelom (MM) bir malign plazma hücre neoplazisidir. MicroRNA (miRNA, miR-, mi-)'lar yaklaşık 21-23 nükleotid uzunluğunda, kısa, tek zincirli, protein kodlamayan RNA molekülleridir. Temel fonksiyonları, translasyon aşamasında gen ekspresyonunu düzenlemektir. Regülasyonu bozulmuş miRNA ekspresyonunun ve miRNA ilişkili polimorfizmlerin, MM patogenezine ve prognozuna olan etkilerine dair çalışmalar literatürde yer almaktadır. MiRNA196a2, geni kromozom 12q13.13 üzerinde lokalize olan ve son dönemde malignite ile ilişkisi çok sayıda çalışmaya konu olmuş bir miRNA'dır. Bu çalışmada amaç; miRNA196a2 polimorfizmlerinin, otolog kök hematopoetik kök hücre nakli yapılan MM hastalarında prognoz ve tedaviye yanıt üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 200 MM tanılı hasta ve 200 sağlıklı gönüllü dahil edildi. MM tanılı hastalar, 15.06.18-15.10.2018 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Erişkin Hematoloji Kliniğinde MM tanısı ile takip edilmekte olan hastalardan oluşmaktaydı. Hastalara ait klinik veriler geriye dönük dosya taraması ile değerlendirildi. Otolog hematopoetik kök hücre transplantasyonu (OHKHT) yapılmış/yapılmamış MM tanılı hastalardan ve sağlıklı kontrollerden venöz kan örneğinden DNA izolasyonu yapıldı. DNA örnekleri -20 0C'de bankalandı. Mi196a2 T/C genotiplendirme polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) - sınırlayıcı enzim parça uzunluk çeşitliliği (restriction fragment length polymorphism, RFLP) tekniği ile yapıldı. Takipte, tedavide çalışmaya alınan hastalara herhangi bir müdahalede bulunulmadı. Progresyona kadar olan ve uzun dönem sağkalımları takip edildi. Hastalarda ve sağlıklı kontrollerde miRNA196a2 allel / genotiplerinin dağılımı karşılaştırıldı. Prognostik faktörlerin ve mi196a2 genotip dağılımlarının, MM'da genel sağkalım, progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi değerlendirilmeye çalışıldı. Bulgular: Hastalar ile kontrol grubu arasında genotip dağılımları arasında anlamlı fark izlenmedi. MiRNA196a2 genotipi dağılımı ile klinik parametreler (yaş, cinsiyet, Ig subgrupları, ISS evresi) arasında ilişki saptanmadı. Univaryant analizde, PFS (progresyonsuz sağkalım) üzerine anlamlı etkisi saptanan faktörler; cinsiyet, ECOG performans skoru, OHKHT yapılmasıdır. OS üzerine anlamlı etisi saptanan faktörler ise; cinsiyet, yaş, ISS evresi, hafif zincir türü, ECOG performans durumu, OHKHT yapılması, miRNA196a2 genotipidir. Multivaryant analize ise, PFS üzerine OHKHT yapılmasının olumlu etkisi izlenirken (p=0.001); OS üzerine, ECOG performans skoru (p=0.016), miRNA196a2 genotipi (p=0.041), ISS evresi (p=0.045) etkenlerinin anlamlı etkisi mevcuttu. Sonuç: MM'da, mi196a2 polimorfizmlerinin OS üzerinde istatistiksel anlamlı etkisi olduğu gösterilmiştir. CC genotip daha kötü prognostik bulgu olarak saptanmıştır. CC genotipe sahip hastaların, erken dönemde daha agresif tedavi seçenekleri açısından değerlendirilebileceği sonucuna varılmştır. . Anahtar Kelimeler: Multipl miyelom, Otolog kök hücre transplantasyonu, miRSNPs, microRNA, miR196a2 polimorfizm
Multiple myeloma tanısı alan hastalarda UCP-2 ve NR3C1 genlerinin tedavi etkinliği ve sağ kalım üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Multiple myeloma (MM), monoklonal hafif ve ağır zincir aşırı üretimine yol açan malign bir plazma hücre diskrazisidir. UCP -2'nin (uncoupling protein-2) malignitelerdeki ekspresyonu; NR3C1'in (neuron-specific glucocorticoid receptor) steroid direnci arasındaki ilişkiyi değerlendiren çalışmalar mevcuttur. Çalışmamızda UCP-2 ve NR3C1 genine ait fonksiyonel gen varyantlarının MM hastalarında tedavi etkinliği ve sağ kalım üzerine etkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi'nde MM tanısı alan 200 hasta ve 200 kontrol grubu alınmıştır. Hastaların % 77,5'ine otolog kemik iliği nakli (OKHN) yapılmıştır. Kişilerin periferik kanlarından elde edilen DNA'lardan UCP-2 ve NR3C1 genlerine ait rs41423247 ve rs659366 varyantları PCR-RFLP yöntemi kullanılarak çalışıldı. Bulgular: Hastaların 5 yıllık total sağ kalımı(OS) % 71, progresyonsuz sağ kalımı(PFS) medyan 43.8 ay olarak tespit edildi. NR3C1 geninin genotip ve allel dağılımının sağlıklı kontrol grup ile MM tanılı grupta benzer olduğu, OS ve PFS üzerine istatiksel olarak etkili olmadığı görüldü. UCP-2'nin AA genotip ve A allel frekansının anlamlı olarak MM arttığı ve MM' ya yatkınlıkta önemli rol oynadığı (5.6 kat risk artışı) ortaya konulmuştur (p:0.001), GG genotipinin sağlıklı grupta daha fazla görüldüğü ve hastalıktan koruyucu bir faktör olduğu istatiksel olarak anlamlı bulunarak saptandı (p:0.013). Sonuç: MM tanılı hastaların OS ve PFS'lerini belirlemek çalışmalar sürmektedir.NR3C1 MM tanısı alanlar ve sağlıklı kontrol grubunda olanlar arasında farklılık göstermemektedir. Bu nedenler MM hastalığındaki steroid direncinin başka bir yol ile oluştuğu düşünülmektedir. UCP-2'nin AA genotipinin hastalığa yatkınlık sağladığı, GG genotipinin hastalıktan koruyucu olduğu saptandı.Gelecekte UCP-2 gen varyantlarının MM prognozunda daha çok yer bulacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Multiple Myeloma, UCP-2, NR3C1
Yeni tanılı multipl myelom hastalarında gelişen nefropatinin podositüri ile ilişkisi ve tedaviye yanıtının değerlendirilmesi
Amaç: Multipl myelom, post germinal merkez B hücrelerinden köken alan tek bir plazma hücre klonunun proliferasyonu sonucu gelişen malign bir hastalıktır. Hastalığa sıklıkla böbrek fonksiyon bozukluğu eşlik eder. Proteinüri; multipl myelom tanısı alan hastalarda, tanı anında veya hastalık boyunca gelişebilir. Proteinüriye böbrek fonksiyon bozukluğu eşlik etmeyebilir. Multipl myelomda, hafif zincirlerin tübüllerde çökmesi ve tübüler geri emilimi, hiperkalsemi gibi metabolik bozukluklar nefropatinin en sık nedenidir. Çalışmamızın amacı; yeni tanılı multipl myelomlu hastaların başlangıç ve tedavi sonrası idrarda podosit spesifik proteinleri ölçerek podositüriyi ve hastalığın laboratuar ve klinik bulguları ile ilişkisini değerlendirmek idi. Materyal ve Metod: Hasta grubunu, Nisan 2016-Temmuz 2017 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi hematoloji ve onkoloji bilim dallarında takip edilen ve yeni tanılı multipl myelomu olan 27 hasta oluşturdu. Hastaların 7'si çalışmayı tamamlayamadan ölüm nedeniyle kaybedildiğinden 6. ayda değerlendirilememiştir. Kontrol grubuna ise herhangi bir hastalığı olmayan ve ilaç kullanmayan 20 sağlıklı birey alındı. Bilgilendirilen hastalardan istekli olanlar çalışmaya alındı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik komitesi onamı alındı. Her iki grupta 24 saatlik veya spot idrarda protein atılımına bakıldı. Eş zamanlı olarak sabah ilk idrarları podositüri değerlendirmek için alındı. RNA izolasyon kiti kullanılarak RNA elde edildi. Sonrasında cDNA ile PCR'da spesifik proteinlerin ekspresyonuna bakıldı. Bulgular: Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 59,63±10,21 ve kontrol grubunun yaş ortalaması ise 34,75±12,07 idi. Tüm hastalarda proteinüri % 74, böbrek yetersizliği %33 saptandı. Proteinüri; kontrol grubunda median değer 45 mg/gün iken hasta grubunda 725 mg/gün idi (p<0,001). Proteinüri 6. ay sonunda, tanı anındaki değerle kıyaslandığında anlamlı derecede azaldığı görüldü (p<0,002). Buna karşın 6. ay sonunda idrar podosit proteinlerinde tanı anına göre istatistiksel anlamlı olmayan artış görüldü; nefrin, podosin ve VEGF-A için p değeri sırasıyla 0,184, 0,629 ve 0,794 idi. Tedavi öncesine göre tedavi sonrası tüm hastalarda nefrin/kreatinin, podosin/kreatinin ve VEGF-A/kreatinin oranları önemli artış gösterdi (p:0,039, p<0,001, p<0,001 sırası ile). Nefrin/kreatinin oranı 65 yaş üstü hastalarda artış gösterdi (p<0,046). Tüm podosit proteinleri, kontrol grubu idrarlarında da saptandı. Podosinüri ile serum kalsiyum ve total protein, VEGF-A ile kreatinin klirensi arasında önemli korelasyon bulundu. Tedaviyi tamamlayamadan ölen hastalarda en sık saptanan bulgu böbrek yetersizliği idi (p<0,029). Sonuç: Yeni tanılı multipl myelomlu hastalarımızda proteinüri % 74, böbrek yetersizliği %33 saptandı. Proteinüride, 6 aylık tedaviden sonra önemli azalma saptandığı halde idrarda podosit proteinlerinden nefrin, podosin ve VEGF-A'da istatistiksel anlamlı olmayan artış görüldü. Böbrek yetersizliği ilk 6 ayda ölen hastalarda daha sık bulundu. Proteinüri ve böbrek yetersizliği myelom tedavisi ile düzelmesine rağmen, podositüride düzelme 6 aylık sürede gözlenmedi aksine tedavide kullanılan ilaçların veya başka faktörlerin etkisi ile artış gösterdi. Bu nedenle podosit hasarlanması; multipl myelomlu hastalarda erken evrede sadece podosit spesifik proteinlerin idrarda ölçülmesi ile klinik olarak saptanamayabilir veya myelomla ilişkili hafif zincirlerin tübüler hasarlanma yapıcı etkileri renal hasarlanmada daha önemli olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Multipl Myelom, Podositüri, Proteinüri
Myelom tedavisinde statinler bortezomib'in etkinliğini artırıyor mu?
Amaç-hipotez: Multipl myelom tedavisinde kür sağlanamaması nedeni ile yeni ve farklı yolakları etkileyen ajanlara gereksinim duyulmaktadır. Statin kullanan hastalarda malign hastalıkların daha az görülmesi statinlerin antineoplastik etkileri olabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmada kolesterol sentezinden sorumlu ve hücre proliferasyonunda önemli rol oynayan mevalonat yolağı üzerine etki gösteren statinlerin, bortezomible beraber etkisinin hastalığın tedavisine katkısının olup olmayacağı araştırıldı. MM hücre kültüründe statinlerin bortezomib ile beraber kullanıldığında plazma hücreleri üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmada U266 myelom hücre serisi kullanıldı. Hücreler RPMI 1640 besiyerinde %10 ısı ile inaktive edilmiş Fetal Sığır Serumu, 100 U / ml penisilin, 100 mg / ml streptomisin, 200mM L-glutamin ortamında ve %5 CO2, 37 oC atmosferde ve 75 cm2 polistiren flasklarda büyütüldü. Bortezomib ve atorvastatine ait IC50 değerleri belirlendi. Belirlenen dozlarda bortezomib, atovastatin ve kombine ilaç uygulanarak MTS/PMS deneyi ile canlılık ve Annexin V-FITC ile apoptoz değerlendirildi. Bulgular: MTS/PMS deneyi ile bortezomib, atorvastatin ve kombine ilaç gruplarında canlılığın azaldığı tespit edildi. Akım sitometri deneyinde ise tek başına bortezomib grubuna göre kombine ilaç grubunda apoptoz açısından istatistiksel anlamlı fark saptandı (p=0,008). Sonuç: Çalışmanın sonucunda atorvastatin ile U266 MM hücre serisinde canlılıkta azalma ve apoptozda indüklenme izlendi. Bununla birlikte MM tedavisinde kullanılan bortezomib ile atorvastatin birlikte uygulandığında, bortezomibin etkinliğini arttırdığı saptandı. Farklı statinler ile farklı MM hücre serilerinde yapılacak daha fazla in vitro çalışma, faz III çalışmaları için yol gösterici olacaktır.
Güncel tedaviler ışığında multipl miyelom hastalarında gerçek-yaşam verilerimizin değerlendirilmesi
Amaç: Multipl miyelom hematolojik malignitelerin %10'unu oluşturan bir monoklonal gamopatidir. Bu tez çalışmasında multipl miyelom tanısı almış olan hastaların geliş şikayetlerini, performans durumlarını, laboratuar sonuçlarını, prognozu etkileyen faktörleri, aldıkları tedavileri, progresyonsuz sağkalımları ve genel sağkalımları güncel veriler ışığında değerlendirmeyi amaçlamaktayız. Gereç ve Yöntem: 2007-2019 yılları arasında İç Hastalıkları Hematoloji Bilim Dalı'nda düzenli olarak takip edilmiş 96 hasta retrospektif olarak dosyaları ve hastane bilgi yönetim sistemi üzerinden taranmıştır. Geliş performansları, aldıkları tedaviler, tedavi yanıtları, yaşam süreleri incelenmiştir. Hastalık evrelemesi için 'international staging system' (ISS) kriterleri kullanılmıştır. Yanıt değerlendirmesi ise international myeloma working group kriterleri üzerinden yapılmıştır. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 60,3 idi, kadın/erkek popülasyonu 2/3 oranında tespit edildi. Hastaların gelişinde bakılan revize miyelom komorbidite indeks'ine göre 0-3 arası 18 hasta, 4-6 arası 63 hasta, 7-9 arası 11 hasta mevcuttu ve bu hastalar arasında sağkalım açısından anlamlı fark görüldü. (p=0,009) %56 (54) hastanın ilk başvuru esnasında kemik ağrısı, bel ağrısı ya da fraktür gibi kemik tutulumuyla ilişkili şikayetleri mevcuttu. En sık olarak %52 oranında IgG tipi miyelom görüldü. Bunu %22 oranında IgA, %12,5 kappa ya da lambda tipi, %6 non sekretuar miyelom takip etti. Çalışmamızda CD56 pozitif olan hastalar 59 ay yaşarken, negatif olanlar 43 ay yaşamıştı. (p=0,03) Birinci basamakta %71 ile en yüksek oranda verilen tedavileri bortezomib içerikli olanlardı. Tedavilere göre yanıtlar değerlendirildiğinde birinci basamakta Bortezomib bazlı üçlü kombinasyon tedavisi alan hastaların %69'unda çok iyi kısmi ve üzeri yanıt görüldüğü, ikili kombinasyon alanların %40'ında çok iyi kısmi ve üzeri yanıt görüldüğü, VAD alanların ise %30'unda çok iyi kısmi ve üzeri yanıt görüldüğü tespit edildi. Otolog nakil yapılan hastalarda yaşam süresinin 105 ay, yapılmayanların 74 ay olduğu görüldü. (p=0,001) Aynı zamanda otolog nakil yapılan hastalarda PFS (progresyonsuz sağkalım) 49 ay iken yapılmayanlarda 31 ay olarak görüldü. (p=0,01) Sonuç: Güncel gelişmeler paralelinde ülkemizde de multipl myelom hastalarında yeni tedavi seçenekleri gerek ilk basamak gerekse takip eden diğer basamaklarda uygulanabilmektedir. Hastalarımızın sağkalım oranları daha önceki yıllara kıyasla belirgin olarak artmıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen otolog kemik iliği transplantasyonu uygulamalarının koşullar uygunsa halen yapılması gereken bir tedavi seçeneği olarak yerini koruduğu görülmektedir.
Plazma hücreli neoplazilerde MYC ve EZH2 ekspresyonunun klinik ve prognoz üzerine etkisi
Plazma Hücreli Neoplazilerde Myc ve EZH2 Ekspresyonunun Klinik ve Prognoz Üzerine Etkisi Giriş ve Amaç: Multipl miyelom (MM), monoklonal immünoglobulin üreten plazma hücrelerinin neoplastik proliferasyonu ile karakterizedir. MM, moleküler patogenezi oldukça kompleks ve heterojen bir hastalıktır. MM patogenezi genetik ve epigenetik değişikliklerden oluşan çok basamaklı bir süerçtir. MYC protoonkogenini içeren yeniden düzenlemeler, yeni tanı MM'da yaygındır, ancak bunların prognostik önemi hala belirsizdir. EZH2 aberasyonu, çeşitli B ve T hücreli lenfoid maligniteler de dahil olmak üzere çok çeşitli kanserlerde görülmüştür ve kötü klinik prognoz ve sonuçlarla ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı MYC yeniden düzenlemesinin ve EZH2 aşırı ekspresyonunun yeni tanı MM'da klinik özellikler, tedavi yanıtı ve sağkalım üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Materyal ve Method: 2005-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinde takip edilen Plazma hücreli neoplazi tanılı 92 vaka seçildi. EZH2 immünohistokimya (İHK) yöntemi ile değerlendirildi. Myc, İHK ve FİSH yöntemleriyle değerlendirildi. İstatistiksel olarak hastaların sağkalım ve tedaviye yanıt analizi yapıldı. Bulgular: Hastaların %65,2 (n:60)'si erkek, %34,8 (n:32)'si kadındı. Ortanca yaşı 58,5 (min:21-maks:83) idi. Hastaların %24,4'ü EZH2 pozitif, %18,5'u Myc İHK pozitif, %26,7 Myc FİSH pozitif ve %7,7'si EZH2 ve Myc İHK pozitif boyanma gösterdi. EZH2 pozitif hastalarda toplam sağkalım anlamlı olarak daha kısa saptanırken, EZH2 ve Myc pozitif hastalarda sağkalım süresi yalnız EZH2 pozitif hastalardan daha kısa saptandı. Sonuç: EZH2 ve Myc, MM'da kötü prognostik özellik göstermektedir. Biyolojiyi kötü etkilediği gösterilen bu iki parametrenin birlikte hedeflenerek tedavi edilmesi bu hastalar için tedavide yeni ufuklar açabilir. Anahtar Kelimeler: MM, EZH2,MYC
Multipl miyelom tanılı hastalarda tanı anında hastalarda ekstramedüller tutulumun üzerine etkili faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Multipl Miyelom (MM) B hücrelerinden kökenlenen klonal plazma hücrelerinin bir neoplazisi olup nadir görülen bir hastalık olarak bilinmesine rağmen hematolojik kanserler arasında incelendiğinde ikinci sıklıkta görülen bir malignitedir. Yaşlı popülasyonda sıklık daha fazladır. Tanı anında ortanca yaşa bakıldığında 66 ile 70 arası olarak görülmektedir.1 Ekstramedüller miyelom MM hastalarında plazma hücrelerinin kemik iliği dışında bir yerde olması olarak tanımlanabilir.76 Bu retrospektif çalışmada , Multipl miyelom tanısı alan hastaların tanı anında ekstramedüller tutulum üzerine etkili olan faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç yöntem: Çalışma Türkiye'den iki merkezin (Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Adana Şehir Hastanesi) katılımı ile retrospektif olarak gerçekleştirildi. 2010-2022 yılları arasında Multipl Miyelom (MM) takibi olunan 18 yaş üzeri toplam 144 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların tanı anındaki tam kan sayımları, biyokimya tetkikleri, hastalık tanısında, takibinde ve prognozunda önemi gösterilmiş labarotuvar ölçümleri yapıldı. Tanı anında görüntüleme yöntemleri ile ekstramedüller tutulumun varsa yeri ve sayısı, hastalığa eşlik edebilen litik lezyonların varsa yeri ve sayısına bakıldı. Hastalar prognostik önemi gösterilmiş evreleme sistemlerine tabi tutuldu. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 60,5±10,3 yıl iken hastaların %54,9'u erkekti. Hastalarda litik lezyon varlığı % 51,4 plazmositom varlığı %30,6 idi. Litik lezyon varlığı olan hastalarda R-ISS evre III olma sıklığı daha yüksek idi. Litik lezyon oranı plazmositom varlığında daha yüksek bulundu. Plazmositom varlığında hastalarda R-ISS evre III ve ISS evre III olma oranı daha yüksek görüldü. Plazmositom varlığında LDH, beta-2 mikroglobülin eritrosit sedimentasyon hızı değerleri plazmositom olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksek ölçüldü. Sonuç: Multipl Miyelom tanısı alan hastalarda tanı anında ekstramedüller tutulum olması veya litik lezyon görülmesi kötü prognoz göstergesidir. Bu durum en az evreleme kadar uygun tedavi seçiminde de önem teşkil etmektedir. Çalışmamızda da ekstramedüller tutulumu olan hastalarda beta-2 mikroglobulin yüksekliği, LDH yüksekliği, eritrosit sedimentasyon hızı artışı, daha sık litik lezyon gibi kötü prognostik faktörlere daha fazla oranda rastlanmıştır. Anahtar kelimeler: Multipl Miyelom, ekstramedüller tutulum ,litik lezyon, prognoz
Multipl myelomalı hastalarda NOS3 ve TNF alfa gen polimorfizmlerinin klinik parametrelerle ilişkisi ve prognoz üzerindeki etkilerinin karşilaştırılılması
Bu çalışmada, Multipl Myeloma'lı hastalarda NOS3 (+894, VNTR) ve TNF? (-308, -238 ve -857) gen polimorfizmleri ile klinik parametrelerin ilişkisi ve prognoz üzerindeki etkileri değerlendirildi. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Hematoloji Bilim Dalında multipl myeloma tanısı konulan 77 hasta dahil edildi. Kontrol grubu olarak hematolojik malignitesi olmayan sağlıklı 77 kişi alındı. NOS3 (+894) gen polimorfizmi dağılımı GG: 37 (%48.1), GT: 25 (%32.5), TT: 15 (%19.4), NOS3 (VNTR) gen polimofizmi dağılımı AA: 40 (%51.9), AB: 28 (%36.4), BB: 9 (%11.7), TNF? (-308) gen polimorfizmi dağılımı AA: 0, AG: 18 (%23.4)), GG: 59 (%76.6), TNF? (-238) gen polimorfizmi dağılımı AA: 0, AG: 13 (%16.9), GG:64 (%83.1), TNF? (-857) gen polimorfizmi dağılımı TT: 16 (%20.8), TC: 28 (%36.4), CC: 33 (%42.8) oranlarında tespit edildi. TNF? (-238 ve -857) gen polimorfizmleri ile MM arasında ilişki tespit edilmedi. TNF? (-308) gen polimorfizminde GG genotipi (p=0.012) ile NOS3 (+894) geninde TT genotipinin (p=0.008) MM hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek olduğu, NOS3 (VNTR) gen polimorfizminde AA genotipi (p=0.007), NOS3 (+894) gen polimorfizminde GG genotipinin (p=0.004) MM hastalarında kontrol grubuna göre düşük olduğu saptandı.Sonuç olarak; NOS3 (+894) polimorfizminde TT genotipinin, TNF? (-308) polimorfizminde ise düşük ekspresyonla ilişkili GG genotipinin MM'lı hastalarda yüksek olması bu polimorfizlerin MM hastalığı etyopatogenezinde rolü olabileceğini göstermektedir. Ayrıca, MM'da TNF? (-238) geninde GG genotipi ilk sıra tedavi seçeneklerinden (OPKHT, bortezomib, talidomid bazlı) etkilenmeksizin erken progresyon ile ilişkili olup total sağkalım sürelerini etkilememektedir.