Peptides
59 theses under this subject heading
P maddesi ve kalsitonin gen-ilişkili peptid'in çeşitli analitik yöntemlerle ölçülmesi
Bu çalışmada sıçan beyin, beyin sapı dokusunda P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid'in Sıvı Kromatografisi-Tandem Kütle Spektrometrisi ve Enzim Bağlı İmmunosorbent Analiz yöntemiyle analizi gerçekleştirilmiştir. C8 kolon (150x2.1 mm, 3.5 µm) ve %0.2 formik asit içeren su-asetonitril gradiyent hareketli faz sisteminde ayrılan P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid için kütle spektrometri optimizasyon parametreleri belirlenmiş, ardından yöntemin validasyonu gösterilmiştir. P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid için pozitif polaritede elde edilen kütle spektrumu ve sırasıyla m/z 674.3→[600+254.4] ve 952.2→1214.0 iyon geçişleri kullanılmıştır. Doğrusal aralık P maddesi için 5.85-438.52 ng/mL, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için 0.21-155.28 ng/mL'dir. Yöntemin tayin sınırları P maddesi için 5.85 ng/mL, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için 0.21 ng/mL'dir. Yöntemin doğruluğu P maddesi için %98'den büyük, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için %87'den büyük geri kazanım ile, tekrar edilebilirliği ise gün içi ve günler arası P maddesi için %15'den küçük, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için %11 bağıl standart sapma ile gösterilmiştir. Bu yöntem sıçan beyin ve beyin sapı dokularına uygulanmıştır. Yöntemin beyin dokusundaki doğruluğu P maddesi için %97'den büyük geri kazanım ile, kesinliği ise %7'den küçük bağıl standart sapma ile gösterilmiştir. Beyin sapı dokusundaki doğruluğu P maddesi için %98'den büyük, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için %95'den büyük geri kazanım ile, kesinliği ise Substance P için %7'den küçük, Kalsitonin gen-ilişkili peptid için %13'den küçük bağıl standart sapma ile gösterilmiştir. Doku numunelerinin (n=6) analizine göre, beyin sapı dokusundaki P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid bazal endojen derişimler sırasıyla 415.10±124.80 ng/g, 132.07±196.77 ng/g olarak, beyin dokusundaki P maddesi derişimi ise 57.95±38.01 ng/g olarak hesaplanmıştır. Beyin dokusunda Kalsitonin gen-ilişkili peptid düzeyi yöntemin tayin sınırının altında kaldığı için hesaplanamamıştır. Enzim Bağlı İmmunosorbent Analiz yöntemiyle, P maddesi ve Kalsitonin gen-ilişkili peptid için kit prosedürleri kullanılarak beyin ve beyin sapı dokusundaki derişimleri incelenmiştir. P maddesi düzeyi beyin ve beyin sapında belirlenememiştir. Kalsitonin gen-ilişkili peptid düzeyi ise beyin sapında 2351.24±292.49 ng/g, beyinde 1567.96±55.47 ng/g olarak belirlenmiştir.
Kronik ürtiker hastalarında serum kalsitonin gen ilişkili peptid, substans P, nöropeptid Y ve interlökin-31 düzeylerinin omalizumab tedavisi sonrası değişim
Giriş ve Amaç:Günümüzde hala kronik spontan ürtiker (KSÜ) tanısı ve omalizumab tedavisinin takibinde rutin olarak bakılması önerilen bir kan parametresi bulunmamaktadır.Çalışmamızı KSÜ patofizyolojisini daha iyi aydınlatabilmek ve omalizumab tedavi yanıtını daha iyi değerlendirebilmek amacı ile gerçekleştirdik. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine Ekim 2021-Mart 2022 arasında başvuran omalizumab başlanması planlanan 30 KSÜ hastası ve 20 sağlıklı gönüllüdâhil edildi.Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından onaylandı. Hastalara 300 mg omalizumab 28 günde bir enjeksiyon ile 6 doz uygulandı. Hastalardan tedavi başlanmadan önce, tedavinin 3. ve 6. ayında vesağlıklı gönüllülerden ise sadece bir kere10'ar cc kan alındı. ELISA yöntemi ile serum Substans P (SP), Kalsitonin Gen İlişkili Peptid(CGRP), Nöropeptid Y(NPY) veİnterlökin-31(IL-31) seviyeleri ölçüldü. KSÜ hasta grubunun kontrollerde ÜAS7 ve ÜKT skorları hesaplandı. Bulgular:Çalışmaya katılanların cinsiyet dağılımı hasta grubunda 24 kadın, 6 erkek vekontrol grubunda 10 kadın, 10 erkek idi.Hasta grubunun yaş ortalaması ve standart sapması 39,83 ± 11,67 iken, kontrol grubununki 31,85 ± 6,77'ydi. Hasta grubunda 8 (%26,67) hastada eşlik eden hastalık mevcuttu.Ortalama hastalık süresi ve standart sapması 59,97 ± 77,51 aydı. 19 (%63,33) hastaya anjioödem eşlik ediyordu. Hasta grubunda ÜAS7 ve ÜKT skorlarında tedavi sonrasıistatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlendi. Hasta grubunda, kontrol grubuna göre serum SP, CGRP, NPY ve IL-31 düzeylerinin tamamı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük gözlendi (p<0,05).Hasta grubunda tedavi öncesinde, tedavinin 3. ve 6. ayında bakılan serum SP ve CGRP düzeylerinde omalizumab tedavisi sonrası istatistiksel olarak anlamlı artış gözlenmiştir(p<0,05).Serum NPY düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p 0,872). Serum IL-31 düzeyinde ise istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlenmiştir (p<0,05). Sonuç:Serum CGRP ve SP düzeylerinde omalizumab tedavisi sonrası gözlenen istatistiksel olarak anlamlı yükselme, SP ve CGRP'nin mast hücrelerini degranüle edemediği gösterebilir.KSÜ hastalarında NPY düzeyinin düşük olarak tespit edilmesi ancak omalizumab tedavisi ile değişmemesi, NPY'nin mast hücre degranülasyonundan bağımsız yolaklarla kaşıntıda rolü olabileceğini gösterebilir. Serum IL-31 düzeyinde omalizumab ile gözlenen azalma, omalizumabın immünolojik cevabı ve T hücre yanıtını etkileyerek de etki edebileceğini gösterebilir. Anahtar Kelimeler: Kronik spontan ürtiker, Omalizumab, Kalsitonin Gen İlişkili Peptid, Substans P, Nöropeptid Y, İnterlökin-31
Starter olarak kullanılan bazı Loctococcus suşlarının beyaz peynirlerin özellikleri ve olgunlaşmaları üzerine etkileri
öz DOKTORA TEZİ STARTER OLARAK KULLANILAN BAZI Lactococcus SUŞLARININ BEYAZ PEYNİRLERİN ÖZELLİKLERİ VE OLGUNLAŞMALARI ÜZERİNE ETKİLERİ Ali Adnan HAYALOGLU ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ GIDA MÜHENDİSLİĞİ ANABİLİM DALI Danışman : Prof. Dr. Mehmet GÜVEN Yıl: 2003, Sayfa: 170 Jüri: Prof. Dr. Mehmet GÜVEN Prof. Dr. Celalettin KOÇAK Prof. Dr. Harun UYSAL Doç. Dr. Nuray SAHAN Yrd. Doç. Dr. Işıl VAR Bu çalışmada, bazı Lactococcus cinsi farklı starter bakteriler (Lc. lactis subsp. lactis NCD0763 + Lc. lactis subsp. cremoris SKİ 1 ve Lc. lactis subsp. lactis UC317 + Lc. lactis subsp. cremoris HP) kullanılarak ve starter kullanılmadan Beyaz peynir üretilmiş ve 90 gün süre ile olgunlaştırılmıştır. Starter kullanımının peynirin fiziksel, kimyasal, biyokimyasal ve duyusal özellikleri üzerinde önemli düzeyde etkili olduğu bulunmuştur (p<0.01). Farklı starter ilave edilen peynirlerin kimyasal bileşimlerinin, pH değerlerinin ve duyusal özelliklerinin birbirine yakın değerler aldığı, olgunlaşmanın bazı dönemlerinde suda çözünen azot oranları ile pH 4.6'da çözünmeyen fraksiyonlarının urea-PAGE özelliklerinde farklılıklar olduğu belirlenmiştir. Peynirlerin pH 4.6'da çözünmeyen fraksiyonlarının urea-PAGE elektroforezinde, ası-kazeinin önemli düzeyde parçalandığı, p-kazeinin hidrolize karşı dirençli olduğu belirlenmiştir. Starter bakteri farklılığının peynirlerin % 12 TCA'da çözünen, % 5 PTA'da çözünen azot oranları, toplam FAA, toplam FFA, amino asit kompozisyonu, pH 4.6'da çözünen, % 70 etanolde çözünen ve çözünmeyen fraksiyonlarının RP-HPLC peptid profilleri üzerine önemli etkileri bulunmuştur! Peynirlerin peptid konsantrasyonları olgunlaşma süresince artış göstermiştir. Elektroforetik ve kromatografîk sonuçların PCA grafikleri ve HCA dendrogramları peynirlerin önemli derecede farklı olduklarını göstermiş ve peynirler starter kullanımı, starter farklılığı ve olgunluklarına göre gruplandırılmıştır. Peynirlerde serbest amino asit düzeyleri farklı bulunmuş ve en fazla Leu, Glu, Phe, Lys ve Val amino asitleri saptanmıştır. Olgunlaşma süresince peynirlerin azot fraksiyonları, toplam FAA, toplam FFA değerlerinde ve RP-HPLC ile saptanan peptid konsantrasyonlarında artışlar olmuş ve olgunlaşma süresinin bu özellikler üzerindeki etkisi önemli bulunmuştur. Starter, ilave edilen peynirlerin duyusal özellikleri açısından önemli düzeyde bir farklılık bulunamamış, ancak starter katılmayan peynir tüm olgunlaşma dönemlerinde en düşük puanlar almıştır. Uzman panelce, en çok NCD0763 + SK11 kombinasyonu ile üretilen peynir tercih edilmiştir. Farklı starter kullanımının, peynir kalitesinde önemli ölçüde etkili olduğu ve her bir starterin peynir proteolizine farklı biçimlerde katkı sağladığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler : Beyaz peynir, Lactococcus, olgunlaşma, peptid, amino asit
Kronik böbrek yetmezliği olan protein-enerji tükenme sendromlu hastalardaki agouti-related peptit düzeylerinin klinik, antropometrik ölçümler ve sitokinlerle arasındaki ilişki
Giriş-Amaç: Kronik böbrek hastalarında kardiyovasküler hastalıklar mortalitenin en önemli nedenidir. Beslenme bozukluğunun ileri formu olan protein-enerji tükenme sendromu bu hızlanmış mortaliteye katkıda bulunmaktadır. Kronik böbrek hastalarında iştahsızlık, iştahı düzenleyen hormonlar arasındaki dengenin bozulması, inflamasyon, diyaliz işlemi, istirahat halindeki enerji harcanmasının artması, insülin direnci ve D-vitamini eksikliği gibi hormonal bozukluklar, metabolik asidoz, anabolizmanın yavaşlaması, fiziksel aktivitenin azalması ve komorbid hastalıklar protein-enerji tükenme sendromunun gelişmesine neden olmaktadır. Çalışmamızdaki amaç; iştahı arttırma özelliği olan agouti-related peptit düzeyinin, kronik böbrek yetmezliği bulunan protein-enerji tükenme sendromlu hastalardaki klinik durum, antropometrik ölçümler ve inflamatuvar sitokinler ile arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç-Yöntem: Çalışmaya 76 hasta alındı. Protein-enerji tükenme sendromu kritelerinin 3 veya daha fazlasına sahip olan 38 hasta protein-enerji tükenme sendromu grubunu, 2 kritere sahip olan 27 hasta malnutrisyon grubunu, 11 sağlıklı birey kontrol grubunu oluşturdu. Genel biyokimyasal parametreler, tam kan sayımı, IL-1, 6, TNF-α, agouti-related peptit tahlilleri çalışıldı. Vücut kitle indeksi, günlük protein alımı, orta kol kas çevresi alanı hesaplandı. Hastaların kullandıkları ilaçlar ile eşlik eden hastalıklar kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya aldığımız hastaların %51'inde protein-enerji tükenme sendromu mevcuttu.Anlamlı olarak agouti-related peptit düzeyi protein-enerji tükenme sendromu grubunda kontrol grubuna göre daha düşük, TNF-α ve CRP düzeyi ise daha yüksekti. Üç grup içinde albumin değeri ve vücut kitle indeksi en düşük protein enerji tükenme sendromu grubunda tespit edildi. Orta kol kas çevresi alanı ve günlük protein alımı, kontrol grubuna göre yine protein-enerji tükenme sendromu grubunda anlamlı daha düşüktü. Agouti-related peptit düzeyi ile günlük protein alımı arasında pozitif yönlü, orta kol kas çevresi alanı ile CRP ve albumin ile TNF-α arasıda negatif yönlü bir korelasyon tespit edildi. Protein-enerji tükenme sendromu grubundaki hastaların %97'sinde yağsız doku kitle indeksinde azalma mevcuttu. Hemodiyaliz ve periton diyalizi yapan protein-enerji tükenme sendromlu hastalar arasında agouti-related peptit düzeyi açısından anlamlı farklılık yoktu. Tartışma: Kronik böbrek hastalarında protein-enerji tükenme sendromu yaygın bulunmaktadır. Günlük protein alımının azalması ve artmış inflamasyon, protein-enerji tükenme sendromu gelişimine katkıda bulunabilir. Protein-enerji tükenme sendromlu hastalarda agouti-related peptit düzeyi ciddi düzeyde düşüktür ve bu durum günlük protein alımını etkiliyebilir. Agouti-related peptit düzeyini arttırmaya yönelik girişimler, protein-enerji tükenme sendromu gelişme riskini azaltabilir.
Doğum şeklinin maternal ve fetal bazı antimikrobiyal peptitler üzerine etkisinin incelenmesi
AMAÇ: Antimikrobiyal peptitler, inflamatuar hücreler ve epitelyal hücreler tarafından üretilen, doğal bağışıklık sisteminde immun yanıtını düzenleme yeteneğine sahip proteinlerdir. Çalışmamızda kadın reprodüktif sisteminde ve fetal membranlarda ekspresyonu gösterilmiş LL-37, Elafin, HNE ve D Vitamin düzeylerinin öncelikle plasental geçişini kanıtlamak, normal doğum eylemi sırasında tetiklenen proinflamatuar süreç ile ilişkili sezaryen doğuma kıyasla daha yüksek seviyede antimikrobiyal peptit seviyesini kanıtlamayı amaçladık. Ayrıca doğum sonrasında ve doğumdan bir gün sonra bebek tükürüğünde antimikrobiyal peptit düzeyini ölçerek emzirerek anne sütü aracılığı antimikrobiyal peptitlerin geçiş düzeylerini karşılaştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisi 'nde , 18 yaş üstü, ek hastalığı olmayan, gebelik haftası 37 hafta ve üzeri, antianemik ve multivitamin dışında ilaç kullanmamış, perinatal konjenital tanısı olmayan 20 adet vajinal doğum yapmış, 20 adet sezaryen doğum yapmış gebeden yatış sırasında ve doğum sonrası umblikal kord kanından 1cc örnek alınıp santrifüj ile serumu ayrıldıktan sonra tüm materyaller toplanana kadar -80 derecede saklanmıştır. Yenidoğan bebeklerin tükürüğünden doğumda ve doğumdan 24 saat sonra rutin kontrollerinde alınan örneklerden 1 cc ayrılıp -80 derecede saklanmıştır. Daha sonra bu toplanan kanlarda ve tükürüklerde Elisa cihazı sandwich yöntemi kullanılarak D vitamini, Elafin, LL-37, HNE düzeyleri ölçülmüştür. BULGULAR: Maternal kanlarda ve umblical kord kanlarında doğum şekline bağlı antimikrobiyal peptit düzeyleri arasında bir fark saptayamadık. Yine doğum sonrası tükürük örneklerinde hem doğum şekline bağlı hem de emzirmeye bağlı antmikrobiyal peptit düzeylerinde bir farklılık saptayamadık. SONUÇ: Çalışma bulgularımız normal doğum sürecinin maternal ve fetal immun sistemi harekete geçiren inflamatuar bir süreç olduğunu desteklemese de daha geniş olgu kontrol çalışmalarına ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Romatoid artrit hastalarında Anti-CCP, MCP-1 ve Anti-MCV düzeylerinin ankilozan spondilit ve normal populasyonla karşılaştırılması
Romatoid artrit hastalarında Anti-CCP, Anti-MCV ve MCP-1 düzeylerinin ankilozan spondilit ve normal populasyonla karşılaştırmak amacıyla 35 romatoid artrit, 25 ankilozan spondilit ve 20 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan gruplar yaş ve cinsiyet açısından benzerdi. (p>0,05).Üç grupta da Anti-CCP, Anti-MCV ve MCP düzeyleri çalışıldı. Romatoid artritli hastalarda sabah tutukluğu ve hastalık süreleri not edildi. Grupların kan örneklerinde hemogram, ESH, RF ve CRP tetkikleri çalışıldı.Anti-CCP, romatoid artrit hastalarında yüksek oranda saptanmasına rağmen ankilozan spondilit ve sağlıklı gönüllülerde pozitif titrede Anti-CCP saptanmadı. Romatoid artrtrit için Anti-CCP'nin sensitivitesi %48, spesifitesi %100 olarak hesaplandı. Anti-MCV'yi ise Anti-CCP'ye göre romatoid artrit hastalarında daha az sıklıkla pozitif saptarken ankilozan spondilit ve sağlıklı gönüllülerde Anti-MCV pozitifliği saptamadı. Romatoid artrtrit için Anti-MCV'nin sensitivitesi %25, spesifitesi %100 olarak hesaplandı.MCP-1 düzeyi ortalaması RA grubunda 382 pg/mL(SD:208,7) , ankilozan spondilit grubunda 284,5 pg/mL (SD: 105.0), sağlıklı gönüllülerde 328,8 pg/mL(SD:104,8) olarak hesaplandı. Gruplar arasında MCP-1 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptamadık (p:0.125).Romatoid Faktörden daha yüksek spesifiteye sahip olmasından dolayı pekçok yazar tarafından ACR'nin 8. kriteri olarak önerilen Anti-CCP'nin RF negatif olan hastalarımızda da önemli oranda pozitif saptanabildiği görüldü. Anti-CCP'nin RF ile birlikte bakıldığında ikisininde tek başlarına sahip olduklarından daha fazla tanısal potansiyeli olduğunu saptadık. Anti-CCP kadar tanısal değeri olduğu pek çok çalışmada belirtilen Anti-MCV'nin tek başına duyarlılığı % 25, özgüllüğü %100 iken ; RF ile birlikte kullanıldığında duyarlılık %36, özgüllük %92, Anti-CCP ile birlikte kullanıldığında duyarlılık %55, özgüllük %83 olduğu saptandı.Romatoid artritin ACR tanı kriterleri arasında yer alan sabah tutukluğu süreleri ortalama 1,1 saat (SD:0.6) minumum 0,4 saat maximum 2.5 saat olarak saptandı. Romatoid artrit grubunda Anti-CCP ile sabah tutukluğu, hastalık süreleri, CRP ve ESH değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler bulundu.Anti-CCP ve Anti-MCV ile RF arasındaki pozitif ilişki Romatoid artritin etyopatogenezinde otoantikorların önemli bir yeri olduğunu desteklemekte ve bir otoantikor sentezlemiş olan bir hastanın başka bir otoantikor sentezleme potansiyeline de sahip olduğunu düşündürmektedir.Anti-CCP'nin hastalık aktiviteleri ile pozitif yönde anlamlı ilişkilerin olması bu otoantikorları geliştiren hastalarda romatoid artritin daha şiddetli seyredebileceği ve eroziv eklem hastalığı gelişeceğini düşündürür. Sonuç olarak bu hastalarda temel tedaviye erken başlaması önem kazanmaktadır.Bu çalışmamızda; Anti-CCP ve Anti-MCV için duyarlılığın literatüre göre daha düşük saptarken özgüllüğü literatüre benzer olarak yüksek saptadık. MCP-1 düzeylerinde ise romatoid artrit ile ankilozan spondilit ve sağlıklı gönüllüler arasında anlamlı bir fark saptamadık. Bu nedenle bu testlerin tanı ve izlemde kullanımı ile ilgili daha büyük ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Eksitatör-inhibitör aminoasitlerin, leptin ve kispeptin düzeylerinin uyku profili ile değerlendirilmesi ve püberte prekoks gelişimi üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Endokrinoloji polikliniğine başvuran püberte prekoks ve prematür telarş olgularının sağlıklı kontrol grubu ile kispeptin, leptin, prolaktin, eksitatör ve inhibitör aminoasitler açısından karşılaştırılması, serum kispeptin, leptin, prolaktin ve eksitatöt-inhibitör aminoasitlerin püberte gelişimi üzerine etkilerinin araştırılması.Metod: 2009- 2010 tarihleri arasında Çocuk Endokrinoloi polikliniğine meme gelişimi yakınmasıyla başvuran toplam 39 kız hasta fizik bakı, bazal FSH, LH, östradiol düzeyleri, sol el bilek grafisi ve pelvik USG ile değerlendirildi. Hastalara püberte prekoks-prematür telarş ayrımı yapılması açısından LHRH testi uygulandı. Testin sonucuna göre 22 hasta prematür telarş, 17 hasta püberte prekoks hasta grubunu oluşturmak için çalışmaya dahil edildi. Hasta Çocuk polikliniğine diğer yakınmalar ile başvuran aynı yaş grubunuda, pübertesi başlamamış toplam 19 kız hasta kontrol grubu oluşturmak için çalışmaya dahil edildi. Hastalara REM dönemlerinin saptanabilmesi ve uykunun pübertal gelişim üzerine etkilerinin değerlendirilmesi için polisomnografi uygulandı. REM dönemlerinde hastalardan venöz kan örnekleri alınarak noktürnal serum kispeptin, leptin, prolaktin, GABA ve glutamat düzeyleri değerlendirildi.Bulgular: Kontrol grubunu oluşturan hastaların yaş ortalaması 8,25 ± 1,06, prematür telarş grubunun yaş ortalaması 6,99 ± 1,14, püberte prekoks grubunun yaş ortalaması ise 7,93 ± 0,77 olarak saptanmıştır. Hasta grupları ve kontrol grubu, antropometrik özellikleri açısından karşılaştırıldığında boy, boy SDS, VKİ, VKİ SDS, VKİ persantili ve boya uyan ağırlık değerleri arasında farklılık saptanmamıştır. Püberte prekoks grubunun bazal FSH ve LH değerleri diğer gruplarla karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (sırasıyla, p=0,006 ve p=0,029). Püberte prekoks ve prematür telarş grubunun bazal LH/FSH oranları arasında anlamlı fark bulunmazken 30.dk LH/FSH oranları püberte prekoks grubunda istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Püberte prekoks grubunda KY/TY oranı, endomtriyum kalınlığı ve over hacimleri diğer gruplarla karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmıştır. Hastaların noktürnal kispeptin, leptin, prolaktin, GABA ve glutamat değerleri karşılaştırıldığında 3 grup arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Leptin ve kispeptinin antropometrik parametreler ile arasında anlamlı ilişki saptanamamıştır. Uyku profili her 3 grup için değerlendirildiğinde prematür telarş grubunda grubunda uykunun 1. evresinin süresinin, püberte prekoks ve kontrol grubuna göre daha kısa olduğu belirlendi (sırasıyla p=0,031).Sonuç: Püberte prekoks, prematür telarş ve prepübertal kontrol grubunda, pübertenin başlamasından sorumlu olan leptin, kispeptin, GABA, glutamat ve prolaktin değerleri arasında farklılık saptanmamıştır. Kemik yaşı, endometriyum kalınlığı, over boyutları ve 30.dk LH/FSH oranı püberte prekoks ve prematür telarş ayırıcı tanısında kullanılabilecek testlerdir. Polisomnografi ile belirlenen uyku profilinde uykunun 2. evresi, 3. evresi ve REM evresinin süresinde püberte prekoks, prematür telarş ve prepübertal kontrol grubunda farklılık saptanmazken prematür telarş grubunda uykunun 1. evresinin süresi püberte prekoks ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında daha kısa olduğu belirlendi.Anahtar sözcük: püberte prekoks, prematür telarş, kispeptin, leptin, eksitatör aminoasitler
Tip 2 diabetes mellitus tanılı hastalarda serum ve tükürük phoenixin seviyelerinin araştırılması
Diabetes mellitus tüm dünyada en sık rastlanan metabolik hastalıklardan biridir. İnsülin direnci veya insülin salınımında yetersizlik sonucunda ortaya çıkan kronik bir hastalıktır. Etyopatogenezinde birçok peptid yapılı hormon yer almaktadır. Son yıllarda keşfedilen Phoenixin (PNX) nöropeptidinin sıçanlarda pankreas adacıklarında mevcut olduğu bulunmuştur. Yapılan çalışmalar PNX'in insülinin neogenezi ve sekresyonunu kontrol ederek enerji homeostazının ve metabolizmasının modülasyonuna katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir. PNX ile polikistik over sendromu, anoreksiya nervoza, nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı ile ilişkisi gösterilmiştir. Ancak bugüne kadar diabetes mellitus ile PNX düzeyleri arasında bağlantı olabileceği çalışılmamıştır. Bu çalışma diabetes mellitus hastalarının serum ve tükürüklerindeki PNX düzeylerinin HbA1c ile ilişkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya HbA1c'ye göre 80 hasta 4 gruba ayrılarak [Grup 1: % 5,7- 6,4 (n=20), Grup 2: % 6,5-8,4 (n=20), Grup 3: % 8,5-9,9 (n=20) ve Grup 4: % 10 ve üzeri (n=20) ] ve 20 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu olmak üzere toplam 100 kişi dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundan en az 8 saatlik açlık sonrası venöz kan ve tükürük örneği alınmıştır. Venöz kandan açlık kan şekeri (AKŞ), düşük dansiteli lipoprotein (low-density lipoprotein-LDL), aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), sodyum, potasyum, kreatinin, HbA1c düzeyleri çalışılmıştır. Serum ve tükürük phoenixin düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemiyle çalışılmıştır. Verilerin analizinde One Way Anova testi, Pearson's korelasyon testi yapılmış olup SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤0.05 olarak alınmıştır. PNX düzeyleri karşılaştırıldığında prediyabetik gruptaki (Grup1 (% 5,7- 6,4) ) PNX kan düzeylerinin tip 2 diabetes mellitus hastalarına göre istatistiksel olarak artmış olduğu tespit edildi (p≤0.05). PNX tükürük düzeylerinin kontrol ve tip 2 diabetes mellitus grubunda kan düzeylerine göre daha yüksek olduğu tespit edildi. Sonuç olarak PNX molekülü kanda ve tükürükte saptanabilen bir nöropeptiddir. Prediyabetik bireylerde kandaki PNX düzeyinin tip 2 diabetes mellitus tanılı hastalara göre daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Prediyabetik grupta kan PNX düzeyinin daha yüksek olmasının hiperinsülineminin etkisiyle oluşabileceği, bunun yanında aşikar diyabet ortaya çıktığında ise rölatif insülin yetersizliğinden dolayı kanda daha düşük düzeyde saptanmış olabileceği düşünülmektedir. Bu da bize prediyabet olarak adlandırabileceğimiz grupta yüksek seyreden glukoz seviyesini regüle edebilmek için PNX'in artmış olabileceğini düşündürmektedir. Tükürükte bulunan PNX kaynağının bir tanesinin de tükürük bezlerinin kendisi olduğu düşünülmektedir. Sentez ve salgılanma yerlerinden biri de tükürük bezi olduğu için kan düzeyine göre daha yüksek olması beklenen bir durumdur. Gelecekte PNX metabolik yolaklardaki çalışmalarda kan PNX invaziv işlem olduğundan dolayı yerine tükürük PNX çalışılması tercih edilebileceği öngörülmektedir. Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, peptid yapılı moleküller, phoenixin, Hb1Ac
Tip 2 diabetes mellitus tanılı hastalarda serum ve tükürük endostatin, endokan seviyelerinin araştırılması
Diabetes mellitus, insulin salınımının ve/veya insülinin hormonal etkisine karşı oluşan doku cevabının kusuru sonucu karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında bozulmalara sebep olan hiperglisemi ile karakterize kronik bir metabolizma hastalığıdır.Tip 2 DM, bozulmuş insülin salınımı, insülin direnci, hepatik glukoz üretiminde artış ve anormal yağ metabolizması ile karakterizedir. İnsülinin hedef dokuları olan kas, yağ dokusu ve karaciğer de insüline karşı biyolojik yanıtın bozulması insülin direncidir.Tip 2 DM etyolojisinde çok sayıda genetik ve çevresel etken vardır. Kan glukoz düzeyinin düzenlenmesinde başta insulin ve glukagon olmak üzere çok sayıda hormon ve peptid yapılı molekül rol oynamaktadır. Endostatin, İlk olarak O'Reilly ve arkadaşları tarafından fare hemanjioendotelyoma hücrelerinden izole edilmiştir, Kollajen tip XVIII'in karboksi terminalinden elde edilen 20-kDa molekül ağırlığındaki bir bileşenidir. Endotelyal hücrelerin çoğalmasını ve migrasyonunu önler. Kollajen tip XVIII bazal membranlarda, hücre dışı matrikste ve özellikle karaciğerde yoğun olarak bulunur. Bir çok kronik hastalıkta ve diyabet gibi metabolik hastalıklarda rolu olduğu düşünülmektedir. Endokan, aktif damar endotel hücrelerinden sentezlenen ve salgılanan, serumda ölçülebilen 50 kDa'lık bir dermatansülfat proteoglikandır. Endokan molekülü ilk kez 1996 yılında Lassalle ve arkadaşları tarafından bulunmuştur.2001 yılından önce endotelyal hücre spesifik molekül-1 (ESM-1) bilinen bu molekül 2001 sonrasında endokan olarak isimlendirilmiştir. Başlangıçta sadece vasküler endotel hücreleri ile ilişkili olduğu düşünülen endokanın sonraki çalışmalarda cilt mikrovasküler dokusu, pulmoner arterlerde ve koroner arterlerde de bulunduğu görülmüştür. Diyabetin bir vasküler hasar nedeni olması nedeni ile diyabet ile ilişkisi araştırılmakta olan bir moleküldür. Çalışmaya HbA1c'ye göre 80 hasta 4 gruba ayrılarak [Grup 1: % 5,7- 6,4 (n=20), Grup 2: % 6,5-8,4 (n=20), Grup 3: % 8,5-9,9 (n=20) ve Grup 4: % 10 ve üzeri (n=20) ] ve 20 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu olmak üzere toplam 100 kişi dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundan en az 8 saatlik açlık sonrası venöz kan ve tükürük örneği alınmıştır. Venöz kandan açlık kan şekeri, düşük dansiteli lipoprotein, aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, sodyum, potasyum, kreatinin, HbA1c düzeyleri çalışılmıştır. Serum ve tükürük endostatin, endokan düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemiyle çalışılmıştır. Verilerin analizinde One Way Anova testi, Pearson's korelasyon testi yapılmış olup SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤0.05 olarak alınmıştır. Endokan kan konsantrasyonu incelendiğinde endokan tükürük ile pozitif yönde korelasyon olduğu HbA1c ve AKŞ arasında negatif yönde korelasyon olduğu istatistiksel olarak tespit edilmiştir. Endostatin kan konsantrasyonu incelendiğinde endostatin tükürük pozitif yönde korelasyon olduğu HbA1c ve AKŞ arasında ise istatistiksel farklılığın olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak endokan ve endostatinin hem kan hem de tükürük düzeyleri birbiri ile korele durumdaydı. Bu durum bu iki peptidin tükürükte bulunduğunu ve tükürük bezleri tarafından salgılanabileceğini bize düşündürmüştür. İlerde bu moleküller ile yapılacak çalışmalarda kan yerine tükürük değerlerinin kullanılabileceğini göstermektedir. Bu durum invaziv bir işlem olan kan almaya göre tercih edilebilir. Endokan kan ve tükürük konsantrasyonları bizim çalışmamızda diyabet hastalarında negatif yönde bir ilişki bulunmuştur. Endostatin değerleri ile prediyabet veya diyabet hastalarında bir ilişki bulunamamıştır. Diyabette endostatinin ve endokanın rolünü araştırmak için daha fazla parametrelerle ve uzun süreli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, Peptid yapılı moleküller, Endostatin, Endokan, HbA1c
Vasküler endoteliyal büyüme faktörü ve adrenomedullinin ratlarda iskelet kası iskemi reperfüzyon hasarına koruyucu etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı alt ekstremite iskemi-reperfüzyon modelinde vasküler endoteliyal büyüme faktörü (VEGF) ve adrenomedullinin etkilerini araştırmaktır.Metod: Otuzaltı Wistar rat randomize olarak altı gruba ayrıldı (n=6). Tüm gruplara genel anestezi altında laparotomi uygulandı. Grup S (Sham)'de başka bir işlem yapılmadı. İskemi reperfüzyon grubuna (Grup IR) infrarenal abdominal aortaya sırayla klemp konup kaldırılması ile 2 saatlik periyodlar haline iskemi ve reperfüzyon uygulandı. Grup VGEF ve Grup ADM'ye iskemi ve reperfüzyon uygulanmaksızın sırasıyla intravenöz VEGF (0,8 ?g/kg) veya ADM (12 ?g/kg) infüzyonu verildi. Grup IR+VEGF ve Grup IR+ADM'ye 2 saatlik iskemi periyodunun hemen ardından sırasıyla VEGF (0,8 ?g/kg) veya ADM (12 ?g/kg) intravenöz olarak uygulandı. Reperfüzyon dönemi bitiminde alt ekstremite iskelet kasından biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler için örnekler alındı.Bulgular: IR grubundaki malondialdehid (MDA), superoksit dismutaz (SOD), nitrik oksit (NO) ve hipoksi ile indüklenen faktör 1 alfa (HIF 1 alfa) doku düzeyleri kontrol grubundaki düzeylere göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p < 0.05). IR+ADM grubundaki MDA, SOD, NO ve HIF 1 alfa doku düzeyleri IR grubundaki düzeylere göre anlamlı olarak düşüktü (p < 0.05). IR+VEGF grubundaki MDA ve NO doku düzeyleri IR grubundaki düzeylere göre anlamlı düşüktü (p < 0.05). Her bir gruba ait katalaz doku düzeyleri birbiri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Histopatolojik olarak incelendiğinde; IR grubunda, nekrozun kasın santral bölgesinde perifere göre daha büyük olduğu, kapiller lümeninde kırmızı kan hücrelerinin olduğu, kas fibrillerinin küçüldüğü ve yuvarlaklaştığı ya da ovalleştiği görüldü. IR+ADM ve IR+VEGF gruplarında bu değişikliklerde istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu görüldü.Sonuç: Bu sonuçlar ADM ve VEGF'nin ratlarda iskelet kası iskemi-reperfüzyon hasarında koruyucu etkiye sahip olduğunu göstermektedir.
Akut pulmoner tromboemboli'li olgularda midregional proadrenomedullin (MR-PROADP) ve mid-regional pro-atrial natriuretic peptid (mr-proanp) düzeyleri
Pulmoner embolizm, hemostatik dengenin bozulduğu, morbidite ve mortalitesi yüksek olan bir hastalıktır. Bu hastalıkta erken tanı ve prognostik süreçle ilgili yeni belirteçlere ihtiyaç vardır. Bizim çalışmamızda yeni kardiyak belirteçlerden olan Midregional Proadrenomedullin (MR-proADM) ve Midregional Proatrial Natriüretik Peptid'in (MR-proANP) akut Pulmoner Emboli'li (PE) olgularda düzeylerinin belirlenmesi, ayrıca bu parametreler ile hastalığın şiddeti, risk sınıflandırması ve 1 ile 3 aylık mortalite arasındaki ilişkinin saptanması amaçlanmıştır. Çalışmaya multidedektör pulmoner BT-anjiografi ve/veya ventilasyon/ perfüzyon sintigrafisi (V/Q) ile tanısı konulan 82 PE'lili olgu ve 50 sağlıklı kontrol olgu dahil edildi. Pulmoner Embolili olguların demografik verileri, fizik muayene bulguları kaydedildi ve tedavi başlamadan önce ater kan gazı örneği (AKG), MR-proADM ve MR-proANP için kan örnekleri alındı; plazma D-dimer, troponin I (TnI) ve serum brain natriüretic peptide (BNP) değerleri kaydedildi. Akut PE'nin şiddeti Avrupa Kardiyoloji Derneği PE Kılavuzu'nda belirtildiği üzere sistemik sistolik kan basıncı, başlangıç ekokardiyografik değerlendirme sağ ventrikül disfonksiyonu (SVD) bulguları ve plazma TnI ve BNP düzeylerine göre saptandı. Bu ilk ölçümlerden sonra PE'li olgular hastanede yattıkları süre içerisinde 1. ve 3. ayın sonlarında tüm sebepli ve PE ile ilişkili mortalite açısından değerlendirildi. Çalışmaya 82 akut PE'li olgu [40'ı (%48) erkek ve 42'si (%51. 2) kadın, yaş ortalaması 64. 96±17. 24] ve 50 sağlıklı kontrol olgu [23'ü (%46) erkek, 27'si (%54) kadın, yaş ortalaması 66. 16±14. 06] alındı. Akut PE hastalarında ortalama serum MR-proANP ve MR-proADM düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak daha yüksek olduğu saptandı (p<0.001, p<0.01 sırasıyla). Ayrıca yüksek klinik riskli olgularda ortalama serum MR-proANP ve MR-proADM düzeyleri düşük klinik riskli olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olarak bulundu. sPESI yüksek riskli olgularda düşük riskli olgulara göre hastane mortalite oranı yüksek olmasına rağmen istatistiksel fark saptanmadı. Ayrıca sPESI (Simplified Pulmonary Embolism Severity Index) yüksek ve düşük riskli olgular arasında 1. ay, 3. ay ve 3 aylık toplam mortalite oranları açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı. MR-proANP≥123.30 pmol/L olan olgularda hastane mortalite oranının, MR-proADM ≥152. 2 pg/mL olan olgularda da toplam mortalite oranının istatistiksel olarak anlamlı arttığı saptandı. Sonuç olarak PE hastalarında yüksek riskli olguların belirlenmesi ve mortalitesinin öngörülmesinde MR-proANP ve MR-proADM'nin önemli bir biyokimyasal belirteç olabileceğini ve bu görüşümüzün geniş kapsamlı çalışmalarla desteklenmesi gerektiği düşünülür. Anahtar Kelimeler: Pulmoner embolizm, Midregional Proadrenomedullin (MR-proADM) ve Midregional Proatrial Natriüretik Peptid, mortalite.
Puberte ve üremenin nöroendokrin kontrolünde kisspeptin, RFRP-3 ve Nesfatin-1'in etkileşimi üzerine deneysel araştırmalar
Araştırmamızda kisspeptin ve nesfatin-1'in dişi sıçanlarda üreme fonksiyonu ve enerji rezervi üzerine etkisinin yanı sıra RF9'un (RFRP3/GnIH antagonisti) ve p234'ün (kisspeptin reseptör (kiss1r) antagonisti) modülatör etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bunun için 21 günlük sütten kesilmiş Spraque-Dawley dişi yavru sıçanlar kullanılmıştır. Hayvanlara intraserebroventriküler (ICV) enjeksiyon için kanüller anestezi altında takıldıktan sonra, 23. günden 60. güne kadar, kisspeptin, kisspeptin+p234, p234, RF9, RF9+p234, nesfatin-1 ve nesfatin-1+p234 günlük ICV olarak enjekte edilmiştir. Kisspeptin, RF9 ve nesfatin-1'in LH salgılanmasını artırdığı, p234'ün tek başına bazal LH düzeyine etki etmediği fakat kisspeptin, RF9 ve nesfatin ile birlikte uygulandığında ise LH düzeyinin anlamlı şekilde düştüğü görüldü. Kisspeptin, RF9 ve nesfatin uygulanan hayvanlarda pubertenin morfolojik işareti olan vajinal açıklığın erken başladığı, p234 ile geciken pubertenin kisspeptin, RF9 ve nesfatin-1 ile kombine edildiği gruplarda ise kontrol grubu ile aynı seviyeye döndüğü tespit edildi. Kisspeptin ve nesfatin gıda alımında azalma ve canlı ağırlık artışını azaltıcı etki oluştururken, RF9'un ise canlı ağırlık artışına etki etmeksizin gıda alımında azalma meydana getirdiği görüldü. Bu veriler, kiss1r antagonisti p234 ile kisspeptinin yanı sıra, ilk kez, GnIH/RFRP-3 antagonisti RF9'un ve kısmen nesfatin-1'in gonadal aks ve enerji rezervinin düzenlenmesiyle ilgili etkilerinin değiştirilebildiğini göstermektedir.
Obez çocuklarda açlık ve glukoz yüklenmesi sonrası plazma Glukagon Benzeri Peptid-1 düzeyleri
Bu çalışmada besin alımı ile barsaklardan sentezi uyarılan ve pankreasta insülinotropik etki gösteren Glukagon-like peptit 1 (GLP-1) isimli peptidin obezite patogenezindeki olası rolünü ortaya çıkarmayı , obezlerde GLP-1 düzeyindeki değişiklikler ve tokluk yanıtının oluşturulmasındaki rolünü ve insülin direnci ile ilişkisini araştırmayı planladık.Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya toplam 55 çocuk alınmıştır. Bunların 40 olgu obezite 20 insülin direnci olan, 20 `si insülin direnci olmayan obez olgular, 15'i ise sağlıklı çocuklardı.Olgulara standart OGTT yapılarak 0. ve 60. ve 120.dakikalarda plazma GLP-1 düzeyi RIA yöntemiyle ölçüldü. Ayrıca eş zamanlı olarak serum glukoz ve insülin düzeyleri belirlendi.Bulgular: Obezitesi olan Grup ile kontrol grubu cinsiyet, yaş ve pubertal durum açısından benzerdi , vücut kitle indeksi 2 grupta faklıydı.Sonuç olarak obezlerde GLP-1 konsantrasyonları açlık ve glukozla uyarılmış tokluk durumunda azalmış olarak bulundu. İnsülin direnci olan obezlerde oral glukoza GLP-1 yanıtının azalmış olmasına insülün direncinin rol oynadığını düşündürmektedir.
Obez ve obez olmayan Polikistik Over Sendromlu Hastaların Angiopoietin benzeri Protein-4, Nöropeptid Y, Omentin-1 düzeylerinin incelenmesi
Çalışmamızda henüz tam olarak aydınlatılamamış olan PKOS ve obezitenin patogenezinde rol aldığı düşünülen NPY, Omentin-1 ve Angptl-4 parametreleri irdelenmiştir.Çalışmamızda, Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniğine başvuran AES kriterlerine göre PKOS ve obezite tanısı konulmuş ve yaşları 18-45 arasında değişen 17 gönüllü hasta ile ve yine PKOS tanısı almış fakat obezitesi olmayan 32 gönüllü hasta ve 20 sağlıklı gönüllü ile Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalında yapılmıştır. Çalışmada rutin tetkik ve tedavi işlemleri sırasında elde edilmiş dondurulmuş kan örneklerinden serum NPY, Omentin-1, Angptl-4 ölçümleri yapılmıştır.Lipit, hormon profilleri ve HOMA-IR değerleri Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesinde kalorimetrik yöntemle tayin edilmiştir.Çalışmamızda 32 obez olmayan PKOS'lu (Grup II), 17 obez PKOS'lu (Grup III) hasta ve 20 sağlıklı gönüllü (Grup I) grupları karşılaştırıldığında; obez olmayan PKOS'lu hastaların kontrol grubuna göre, PKOS hastalarının, sağlıklı gönüllülere göre NPY, Angptl-4, serbest testosteron, Total Testosteron, Ferriman-Galwey Skoru, LH, SHBG, Estradiol, DHEA-SO4, Androstenedion, HOMA-IR, TG ve LDL-K seviyelerinin belirgin bir şekilde yüksek olduğunu göstermektedir. (p<0,005). PKOS hastalarının, sağlıklı gönüllülere göre; Omentin-1, HDL-K seviyelerinin belirgin bir şekilde düşük olduğunu göstermektedir (p<0,005). Obez PKOS hastalarının obez olmayan PKOS hastalarına göre NPY, Angptl-4, HOMA-IR, VKİ, ve bel çevresi seviyelerinin belirgin bir şekilde yüksek olduğunu gösterirken (p<0,005), Omentin-1 seviyesinde belirgin bir şekilde düşük olduğunu göstermiştir. (p<0,005).Sonuç olarak; hem obez hem de obez olmayan PKOS hastalarının NPY, Angptl-4 seviyelerinde anlamlı bir artış söz konusu iken anoreksijenik bir peptid olan Omentin-1 seviyesinde anlamlı bir düşüş söz konusudur. Bu sonuçlar PKOS hastalarında görülen insülin resistansının, obesiteden bağımsız olarak, daha önce çalışılmış pek çok adipositokin gibi çalışmamıza konu olan NPY, Angptl-4 ve omentin-1 düzeylerinde meydana gelen değişiklikler ve bunların etkileri ile ilişkilendirilebileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler; Polikistik over sendromu, Obezite, Angiopoetin-like protein 4, Nöropeptid Y, Omentin-1
Glukagon-lıke peptid-1 (GLP-1) ve glukagon-lıke peptid-2 (GLP-2)'nin ağrı ve inflamasyon üzerine olan etkilerinin araştırılması
Giriş: Bu çalışmanın amacı, farelerde GLP-1 ve GLP-2'nin nosisepsiyon ve inflamasyon üzerine olan etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: GLP-1 ve GLP-2'nin etkileri ve etki mekanizmaları akut ve kronik uygulamada hot plate ve formalin testlerinde değerlendirildi. Lökomotor aktivite ve kan şekeri düzeyinin bu etkilere katkısı olup olmadığını gözlemlemek için rotarod testi ve kan şekeri ölçüm kontrolleri yapıldı. Bulgular: GLP-1 ve GLP-2 0.2 mg/kg dozlarında 30. dakikada antinosiseptif etkilerinde saline göre istatistiksel olarak anlamlı artış yaptılar. GLP-1'in 0.05 mg/kg dozunda 10. dakikada nosisepsiyon yönünde anlamlı değişiklik gözlendi. GLP-1'in 0,2 mg/kg, GLP-2'nin 0,2 mg/kg ve 0,1 mg/kg dozlarında akut ve tonik fazda pençe yalama ve sallama sayılarında (GLP-2 0,1 mg/kg akut fazda pençe yalama sayısı hariç), GLP-1'in 0.1 mg/kg'da tonik fazda pençe sallama sayısında, GLP-2'nin 0,05 mg/kg'da akut ve tonik fazda pençe sallama sayılarında saline göre anlamlı azalma oluşturdular. GLP-1'in 15. dakikada L-NAME varlığında, 30. dakikada ise ondansetron, L-NAME, nalokson varlığında; GLP-2'nin 30. dakikada ondansetron ve nalokson varlığında antinosiseptif etkilerinde anlamlı azalma görüldü. GLP-2'de L-NAME'in tüm fazlarda pençe yalama ve tonik fazda pençe sallama sayılarını, ondansetronun tonik fazda pençe sallama sayılarını anlamlı azalttığı görülürken, GLP-1'de sadece nalokson varlığında akut fazda pençe sallama hareketlerinde anlamlı artış görüldü. GLP-1 0.2 mg/kg ve GLP-2 0,05 mg/kg kronik uygulamada 10., 15. ve 30. dakikalarda antinosiseptif etkilerinde saline göre artış; tüm zaman aralıklarında pençe hareketlerinde (GLP-2 tonik fazda pençe sallama sayısı hariç) ise anlamlı azalma görüldü. GLP-1 ve GLP-2'nin lökomotor aktivite ve kan şekeri üzerine olan etkilerinin, antinosiseptif ve antiinflamatuar aktivitelerini değiştirmediği saptandı. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, GLP-1 ve GLP-2'nin antinosiseptif ve antiinflamatuar etkilerini ve bu etkilerinde serotonerjik, nitrerjik, opioiderjik yolaklarla ilgili olarak farklı sonuçları bulduk. Çalışmamızın devamında PKA bağımlı protein ekspresyonunu moleküler düzeyde araştırmayı ve bulduğumuz sonuçlara moleküler düzeyde açıklık getirmeyi hedeflemekteyiz. Anahtar Kelimeler: GLP-1, GLP-2, ağrı, inflamasyon.
Tip 2 diabetes mellitus ve hipertansiyonda serum apelin, salusin-Alfa ve salusin-Beta düzeyleri
Diabetes Mellitus insülin direnci veya yetersizliğinin neden olduğu kronik bir metabolik hastalıktır. Hipertansiyon, semptomları ile rahatsızlıklara, komplikasyonları ile morbidite ve mortaliteye sebep olan önemli bir sağlık problemidir. Salusinler; en önemli görevlerini kardiyovasküler sistem üzerinde gösteren vazodilatör, hipotansif peptidlerdir. Apelin, insülin duyarlılaştırıcı, vazokonstrüktif ve pozitif inotropik etkili bir peptiddir. Bu çalışmada, diyabetik ve hipertansif hastalarda, serum salusin-? ve salusin-ß ve apelin düzeylerinin belirlenmesi, diabetes mellitus ve hipertansiyon ile ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 36 diyabet olup hipertansiyon olmayan, 41 diyabet + hipertansiyon olan, 32 diyabet olmayıp hipertansiyon olan ve 30 diyabet ve hipertansiyon olmayan sağlıklı kontrol grubu alındı. Çalışma gruplarında rutin kan tetkiklerine ek olarak, salusin?, salusin-ß ve apelin-36 düzeyleri ölçüldü. Salusin-? düzeyi kontrol grubu ile karşılaştırıldığında HT ve DM+HT gruplarında yüksekti (sırasıyla, p<0.05, p<0.01). DM grubunda ise yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi. Salusin-ß düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tüm gruplarda yüksekti, ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.205). Apelin düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında DM grubunda düşüktü (p<0.05). HT grubunda yüksekti ancak istatiksel olarak anlamlı değildi, DM+HT grubunda ise kontrol grubu ile benzer seviyede tespit edildi. Sonuç olarak; salusin-? ve salusin-ß düzeylerinin HT ve DM+HT gruplarında artmış olduğu görülmektedir. Hipotansif ve vazodilatatör etkinlikleri olan bu peptidlerin artmış olmasının nedeni arteryel basıncı düşürmektir. Apelin-36 düzeyinin sadece DM grubunda düşük olması, diyabetik grupta insülin miktarının azlığı ve apelinin glukozun önemli bir mediatörü olmasından kaynaklanıyor olabilir. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, Hipertansiyon, Salusin-?, Salusin-ß, Apelin.
Farelerde alzheimer tip sporadik demans modelinde asit duyarlı iyon kanal ekspresyonlarının araştırılması
Alzheimer hastalığı (AH); nöron ve sinaps kayıpları nedeni ile ortaya çıkan progresif nörodejeneratif bir hastalıktır. Hastalığın etyopatogenezinde özellikle nöronlardaki sodyum iyonlarına geçirgen bazı iyon kanallarının önemli roller oynadıkları belirtilmektedir. Asit Duyarlı İyon Kanalları (ADİK) amilorid duyarlı degenerin/ epitelyal Na+ kanal (DEG/ENaC) gen ailesinin üyesidir. ADİK'lerin ortak özelliği pH değişimlerine duyarlı olmalarıdır. ADİK1a, 2a, 2b ve 4 özellikle beyinde eksprese olmaktadır. Çalışmada amiloid beta ile indüklenen Alzheimer fare modelinde ADİK'lerin ekspresyonlarının beyin dokularında belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma için Balb C ırkı fareler kullanıldı. Fareler beta-amiloid grubu (n=10), sham grubu (n=10), tedavi grubu (beta-amiloid +amilorid grubu; n=10) ve kontrol grubu (n=8) olmak üzere 4 ayrı gruba ayrıldı. ADİK1, 2, 3 ve 4'ün ekspresyonlarının belirlenmesi için bu kanallara spesifik olarak immünohistokimya, western blot ve Real Time Polimeraz Zincir Reaksiyon (RT-PZR) yöntemleri uygulandı. Beta amiloidin indüklediği apoptozisin tespiti için Tunel yöntemi kullanıldı. RT-PZR analizi sonuçlarına göre kontrol grubu ile diğer gruplardaki ADİK 1,2 ve 3 gen ekspresyonları karşılaştırıldığında ekspresyondaki azalmanın istatistiki olarak anlamlı düzeyde olmadığı belirlendi (p>0.05). Western Blot analizlerinde kontrol ve sham grupları karşılaştırıldığında ADİK1 ve ADİK2 açısından gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık gözlenmezken, ADİK4 açısından Beta amiloid ve Beta amiloid+Amilorid gruplarında anlamlı bir artış olduğu belirlendi. İmmünohistokimyasal boyama sonuçlarına göre, ADİK1 ve ADİK2 açısından gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı farklılık bulunmamasına rağmen (p>0.05) ADİK4'ün kontrol ile karşılaştırıldığında Beta amiloid grubunda anlamlı olarak arttığı belirlendi. Gruplarda ADİK1 ekspresyonu açısından farklılık bulunmamasına rağmen AH'daki pH = 6.6 değerinde ADİK1'in aktive olabileceği gösterilmiştir. Sonuç olarak, ADİK4'ün ekspresyonundaki artış ve ADİK1'in aktive olmasıyla, hücre içerisindeki sodyum iyon düzeylerindeki artışla bu kanalların Alzheimer etyopatogenezinde önemli bir rol oynayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Alzheimer Hastalığı, Asit Duyarlı İyon Kanalları, Beta-amiloid peptit (1-42)
İmmortalize rHypoE-7 hücrelerinde RFRP-3 salgılanmasının leptin tarafından kontrolü üzerine in vitro çalışmalar
Hipotalamik RFamid peptidler, gonadotropin-inhibe edici hormon (GnIH) ve ortolog peptitler, ilk olarak memelilerde keşfedilmiş olup RFamide peptit süperailesine (RFRP-3) aittir ve bu peptitler, hipotalamus-hipofiz-gonadal (HHG) üreme aksının önemli düzenleyicileri arasında gösterilmektedir. GnIH sadece üreme fonksiyonlarıyla ilişkili olmayıp aynı zamanda gıda alımının düzenlenmesinde de rol oynadığından yağ hücrelerinde üretilen leptinin RFRP-3 nöronları üzerinde bir etkiye sahip olduğu ileri sürülmüştür. Sıçan rHypoE-7 hücre hattı, nöroendokrin faktörlerin RFRP-3 nöronları üzerindeki etkisini ortaya çıkarmak için geliştirilmiş bir modeldir. Leptinin besin alımı ve üreme üzerindeki etkisini RFRP-3 aracılığıyla gösterip göstermediğini belirlemek için leptin ile muamele görmüş rHypoE-7 hücrelerinde hücre içi serbest kalsiyum ([Ca+2]i) değişiklikleri incelenmiştir. Bu çalışmanın amacı, leptinin immortalize rHypoE-7 hücrelerindeki RFRP-3 üzerine etkisini in vitro olarak incelemektir. Çalışmada RFRP-3 salgılayan rHypoE-7 hücreleri kullanıldı. Leptinin rHypoE-7 hücrelerinde RFRP-3 salgılanması ve [Ca+2]i sinyalleşmesi üzerindeki etkileri incelendi. rHypoE-7 hücreleri Ca+2 duyarlı floresan boya ile yüklendi ve [Ca+2]i cevapları floresan görüntüleme sistemi kulanılarak 340/380 nm oranındaki değişikliklerle belirlendi. Medyumdaki GnIH konsantrasyonunu belirlemek için ELISA yöntemi kullanıldı. Bu çalışma sonunda leptinin, immortalize RFRP-3 nöronlarında [Ca+2]i değiştirdiği gösterilmiştir. Bu da leptinin, gonadotropin serbestleştirici hormon (GnRH) aktivitesini RFRP-3 nöronları aracılı düzenleyebileceğini açıkça göstermektedir.
Obez bireylerde oreksijenik ve anoreksijenik peptidlerin araştırılması
Obezite gelişiminde oreksijenik (iştahı artıran) ve anoreksijenik (iştahı azaltan) peptidlerin etkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışma gönüllü bireylerde nesfatin-1, preptin, leptin, desaçile ve açile ghrelin ile VKİ arasında bir ilişki olup olmadığını değerlendirmek amacıyla yapıldı.Çalışmaya toplam 150 birey dahil edildi. Bu bireylerden VKİ'lerine göre; Grup I (n=31): VKİ <18.5 kg/m², grup II (n=28): VKİ 18.5-24.9 kg/m², grup III (n=31): VKİ 25-29.9 kg/m², grup IV (n=30): VKİ 30-39.9 kg/m², grup V (n=30): VKİ >40 kg/m² olacak şekilde 5 grup oluşturuldu.Serum nesfatin-1 düzeyleri, VKİ'ye göre gruplar arasında dalgalanma gösterdi. Grup I'den III'e doğru istatistiksel olarak anlamlı olmayan düzeyde bir artış gösterdi. Grup IV ve V'de, yani obez bireylerde grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma oldu (p<0.01, p<0.05). Grup V'de grup IV'e göre nesfatin-1 düzeyi daha yüksekti, ancak bu istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Serum preptin seviyelerinde, grup I, III, IV, V birbiri ile kıyaslandığında grup V'e doğru gidildikçe artış olduğu görüldü. Grup IV ve V serum preptin seviyeleri sırasıyla grup I ve II ile karşılaştırıldığında; anlamlı yükseklik saptandı (sırasıyla p<0.05, p<0.001). Serum leptin seviyelerinin VKİ ile korele bir şekilde ve anlamlı olarak arttığı gözlendi (p<0.01). Açile ghrelin düzeylerinde gruplar arası farklılıklar olmasına karşın, bu sonuçlar anlamlı değildi (p>0.05). Desaçile ghrelin düzeylerinde VKİ ile korele bir şekilde azalma gözlendi. Bu sonuçlardan grup I ve II desaçile ghrelin düzeyleri grup IV ve grup V ile karşılaştırıldığında anlamlı yükseklik saptandı (p<0.001). Grup III için yanlızca grup V ile karşılaştırıldığında anlamlı farklılık gözlendi (p<0.01).Bu sonuçlar; nesfatin-1, preptin, leptin, açile ve desaçile ghrelinin insülin direnci yolaklarında pozitif veya negatif rol oynayarak obezite gelişiminde rol oynayabileceğini göstermektedir. Bu peptidler obezite gelişiminde yada önlenmesinde terapötik rol oynayabilirler.
HELLP sendromunda serum-plasental salusin ve ghrelin düzeylerinin araştırılması
Hemoliz, yükselmiş karaciğer enzimleri ve düşük trombosit sayısı ile karakterize HELLP Sendromu preeklampsinin şiddetli bir formudur.Bu çalışmada, HELLP Sendromlu gebeler ile sağlıklı normotansif gebelerde açile ghrelin, desaçile ghrelin, salusin- ? ve salusin- ? 'nın maternal serum-plasental seviyelerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Aynı zamanda bu biyokimyasal belirteçler ve HELLP Sendromu arasındaki olası ilişkiler araştırılmıştır. Bütün bu hormonların kardiovasküler sistem üzerinde potansiyel hipotansif etkileri mevcuttur.Çalışmaya 15 HELLP Sendromlu gebe, kontrol grubu olarak 15 sağlıklı sezaryan ile doğum yapan gebe, 15 sağlıklı normal doğum yapan gebeler dahil edildi. Olguların tümünden prepartum ve postpartum açlık venöz kan örnekleri alındı. Hormonların serum ve plasenta düzeyleri ELİSA yöntemi ile analiz edildi. Dokular Avidin-Biotin-peroxidase Complex (ABC) yöntemi kullanılarak immünohistokimyasal olarak boyandı.Çalışmamızda HELLP sendromlu hasta grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, desaçile ghrelin (p<0.01) ve salusin- ? (p<0.05) serum düzeyleri, hem prepartum hem postpartum dönemde istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük bulundu. Ancak salusin- ? (p<0.01) serum düzeyleri, normotansif gebelerden anlamlı oranda yüksek bulundu ve prepartum dönemde açile ghrelin (p<0.05) düzeyleri HELLP sendromlu hastalarda normotansif gebelere göre anlamlı oaranda yüksek saptandı. HELLP sendromlu hastalarda plasental desaçile ghrelin (p<0.01) ve salusin- ? (p<0.01) düzeyleri normotansif hastalardan anlamlı oranda düşük saptandı, ama plasental açile ghrelin (p<0.01) düzeyleri HELLP sendromlu hastalarda normotansif kadınlara göre anlamlı oranda yüksek bulundu.Sonuç olarak açile ghrelin, desaçile ghrelin, salusin- ? ve salusin-ß'nın HELLP sendromu patofizyolojisinde vazokonstrüksiyon mekanizması ile önemli rol oynadıkları düşünüldü.
Deneysel olarak intrrabdominal basınç artışı sağlanan ratlarda intestinal iskeminin erken tanısı için çeşitli iskemik belirleyicilerin tanısal yararlılığı
Abdominal Kompartman Sendromu (AKS), intraabdominal basınç (İAB) yükselmesi sonucunda ortaya çıkar ve çoklu organ fonksiyon bozukluğu ile karakterizedir. Genelde 25 mmHg'nin üzerindeki bir İAB yüksek kabul edilmektedir. AKS gastrointestinal sistemde mezenterik kan akımını azaltarak iskemi, nekroz ve septik komplikasyonlara sebep olabilir. İntestinal iskeminin değerlendirilmesi amacıyla serum prealbumin, D ? dimer, kreatinin kinaz, D ? laktat düzeyleri ve plazma L-laktat, plazminojen, Ürotensin II (U-II) ve Ürotensin II İlişkili Peptid (URP) düzeyleri, karaciğer iskemik hasarı ve böbrek iskemik hasarının değerlendirilmesi için ALT, AST, BUN ve serum kreatinin düzeyleri çalışıldı.Çalışmada ağırlıkları 200 ? 250 gr arasında değişen Wistar Albino tipi ratlar kullanıldı. Her biri 7 elemandan oluşan randomize dört gruba ayrıldı.Grup 1 (Kontrol grubu): Altmış dakika süreyle genel anestezi altında laparatomi yapılan grupGrup 2: Altmış dakika süreyle batın içi 10 mmHg basınç ile karın içi basınç artışı sağlanan grupGrup 3: Altmış dakika süreyle batın içi 15 mmHg basınç ile karın içi basınç artışı sağlanan grupGrup 4: Altmış dakika süreyle batın içi 20 mmHg basınç ile karın içi basınç artışı sağlanan grupCerrahi sonrasında ratlar anestezi altında sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri alındı. Doku örnekleri Hematoksilen - Eozin boyası ile hazırlanarak ışık mikroskobu altında incelendi. Serum AST, ALT değerlerinin karaciğer iskemik hasarlanması ile beraber artış gösterdiği izlendi (tüm parametreler için p < 0.05). Renal iskemik hasarlanma ile beraber BUN'da anlamlı artış izlenirken (p < 0.05), kreatinin değerlerinde grup 4 dışında anlamlı artış gözlenmedi (her grup için sırasıyla p = 0,473, p = 0,091, p = 0,006). D-dimer değerlerinin intestinal iskemi derecesi ile değişmediği izlendi (her grup için sırasıyla p = 0,317, p = 0,317, p = 0,173). Serum prealbumin, D-laktat, CPK düzeylerinin intestinal iskemi düzeyi ile arttığı izlendi (bütün parametreler için p < 0.05). Plazma L-laktat düzeylerinin intestinal iskemi düzeyi ile azaldığı izlendi (p<0.05). Plazma plazminojen düzeylerinin intestinal iskemi düzeyi ile değişiklik göstermediği izlendi (her grup için sırasıyla p=0.949, p=0.406, p=0.655). Plazma U-II düzeylerindeki artış istatistiksel olarak grup 2 ve 3'te anlamlı değilken grup 4'de plazma U-II düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldığı izlendi (grup 2 ve 3 için sırasıyla p=0,609 ve p=0.848, grup 4 için p=0.04). Plazma URP düzeyleri grup 2 ve 3'te istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde artarken grup 4'te istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldığı izlendi (her grup için p<0.05).Sonuç olarak artmış intraabdominal basınca bağlı ortaya çıkan intestinal iskeminin erken tanısında plazma URP düzeylerindeki artış iskemi şiddetinin erken dönemlerinde yardımcı olurken U-II düzeyleri yardımcı olmamıştır. İskemi şiddeti arttıkça plazma U-II ve URP düzeylerinde azalma izlenmesi iskemi şiddetinin değerlendirilmesinde yararlı olacaktır. Bu bulgular klinik çalışmalarla desteklenmelidir.
Rat endometriozis modelinde resveratrolün etkileri
Endometriozis, endometrial gland ve stromasının uterin kavite dışında ektopik yerleşmesi olarak tanımlanır. Özellikle reproduktif çağdaki kadınlarda dismenore, disparoni, kronik pelvik ağrı ve infertilite gibi bulgularla karşımıza çıkar. Östrojen bağımlı bir hastalıktır ve konvansiyonel endometriozis tedavisi hipoostrojenizm oluşturmaya dayanmaktadır. Fakat hipoostrojenizme bağlı oluşan yan etkiler uzun süre kullanılmasını kısıtlamaktadır.Endometriozisin oluşumundan çeşitli mekanizmalar sorumlu tutulmakla birlikte, endometriozisin oluşumu ve devamında inflamatuar yanıtın ve anjiogenezisin önemli rol oynadığı gösterilmiştir. Bizim çalışmamızın amacı, antiinflamatuar ve anjiogenezisi inhibe edici etki gösteren resveratrolün rat endometriozis modelinde etkilerini araştırmaktır.Çalışmamızda 24 rat'a 3 laparotomi yapıldı. 1. laparatomide ektopik endometriotik odaklar oluşturuldu. 2. laparotomide odakların tedavi öncesi boyutları ölçüldü ve peritoneal sıvı örnekleri alındı. Sonra,24 rat randomize olarak 3 gruba ayrıldı. Grup I'e resveratrol, 60mg/kg/gün (peroral, 21 gün); Grup II'ye GnRH analoğu, Löprolid asetat,1mg/kg, subkutan, tek doz verilirken; Grup III'e kontrol grubu tedavi verilmedi. Medikal tedavi sonrasi 3. laparotomi yapılarak, endometrial odakların boyutları ölçüldü, peritoneal sıvı örnekleri alındı ve endometrial odaklar histopatolojik skorlama için eksize edildi.Çalışmamızın sonucunda, tedavi öncesi ve sonrası endometrial odakların ortalama yüzey alanları, peritoneal sıvıdaki VEGF ve MCP-1 düzeyleri karşılastırıldığında Grup I (resveratrol grubu) ve Grup II (GnRH analoğu grubu)'de kontrol grubuna göre istatsitiksel olarak anlamlı azalma bulunmuştur. Tedavi sonrası bakılan histopatolojik skor ve kan VEGF ve MCP-1 düzeyleri Grup I (resveratrol grubu) ve Grup II (GnRH analoğu grubu)'de kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulunmuştur.Çalışmamızda, resveratrolün rat endometriozis modelinde, peritoneal sıvıda ve serumda VEGF ve MCP-1'i azaltıp, anjiogenezisi olumsuz yönde etkileyerek ve antiinflamatuar etki oluşturarak endometriotik odaklarda küçülme sağladığı gösterilmiştir.Rat endometriozis modelinde, oluşturulan endometriotik odaklar üzerinde resveratrolün etkilerini araştıran çalışmamızın, resveratrol ve endometriozis ile ilgili yapılacak çalışmalara yol gösterebileceğini ve endometriozis tedavisinde yeni bir umut oluşturabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: resveratrol, angiogenezis, endometriozis, vaskülar endotelyal growth faktör, monosit kemotaktik peptit
Synthesis and anti-hiv activity of oligopeptide-like structures containing cationic fragments
are considered as uprising class of biologically active regulators, which, by preventing various diseases, increase the quality of life. Peptides have a very important function, such as the hormonal role in the organism, in different metabolic functions as well as in human health. Nowadays, about 70 peptide drugs have been approved for use and currently, about 200 peptide therapies are being evaluated in clinical trials. The aim of this study is to synthesize oligopeptides with cationic fragments that may exhibit potential activity against the HIV virus. Syntheses are initiated by alkoxy benzoates, proceeding to the active intermediate N-Acyl benzotriazole, amide derivatives and amino acid amides derive using two amino acid cations Nω-(NO2–)-arginine and L-histidine as well as various substituents. All of the target compounds that were prepared here are novel and obtained in moderate to high yield.
Çölyak hastalarında serum ve dokuda bakılan katelisidinin hastalıkla ilişkisi
Giriş: Çölyak hastalığı (ÇH), genetik olarak duyarlı bireylerde gluten içeren tahıllar tarafından tetiklenen immün aracılı bir enteropatidir. Çalışmalar ÇH'nin yaygın bir hastalık olduğunu ve nüfusun yaklaşık %1'ini etkilediğini göstermektedir. Son yıllarda ÇH'nin tanı ve takibinde kullanılabilecek biyokimyasal belirteç arayışı birçok çalışmaya konu olmuştur. Antimikrobiyal peptitler (AMP) doğal bağışıklık sisteminin efektör molekülleridir. AMP'ler, defensinler ve katelisidinler dahil olmak üzere iki ana alt aileden oluşur. İnsan katelisidinlerinin bilinen tek üyesi katelisidin LL-37'dir. Katelisidinler, iltihaplanma durumunda bakterilere ve diğer patojenlere karşı birincil savunma görevi görür ve anjiyogenez, yara iyileşmesi ve apoptozun düzenlenmesinde rol oynar. Katelisidin, aynı zamanda proinflamatuar özellik taşır ve otoimmün hastalıkların gelişiminde rol alır. Çalışmamızda çölyak hastalarında serum ve doku katelisidin düzeylerinin hastalıkla ilişkisini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 18-65 yaş aralığında, 41 çölyak hastası ve 22 çölyak hastalığı olmayan kontrol grubu dahil edildi. Çölyak hastalığı olan grup kendi içerisinde hastalık durumuna göre aktif ve remisyon olarak ayrılarak toplamda üç grup elde edildi. Kalp yetmezliği, malignite, akut enfeksiyon öyküsü, kronik karaciğer hastalığı, gebelik, son 6 ay içinde akut koroner sendrom öyküsü, son dönem böbrek yetmezliği ve hipertiroidizm olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Katelisidin serum konsantrasyonu, enzime bağlı immünosorbent deneyi (ELISA) kitleri kullanılarak ölçüldü. Katelisidin expresyonu katılımcıların intestinal mukozasında araştırıldı. Bulgular: Serum katelisidin düzeyi çölyak hastalığı [58,68 ng/mL (6,9-388,1 ng/mL)] olan grupta kontrol grubuna [25,64 ng/mL (0-84,2 ng/mL)] göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p₌0,001). Çölyak aktif, çölyak remisyon ve kontrol olarak 3 grup şeklinde değerlendirme yapıldığında katelisidin düzeyleri arasında istatististiksel olarak anlamlı fark saptandı (p₌0,004). Çölyak aktif grupta kontrol grubuna göre (p₌0,002) ve çölyak remisyon grubunda kontrol grubuna göre (p₌0,013) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. Çölyak grubu kendi arasında aktif ve remisyon olarak incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p₌0,540). Çölyak hastalığı olan grupta serum katelisidin düzeyi ile lökosit, nötrofil, LDH, trigliserid arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Doku katelisidin expresyonu ÇH olan grupta kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artış gösterdi (p=0,0001). Doku katelisidin expresyonu ile serum katelisidin düzeyi ve modifiye Marsh skorlaması arasında pozitif yönde korelasyon saptandı (sırasıyla p=0,034, p=0,0001). Sonuçlar: Yaptığımız çalışmada çölyak hastalığında hem serumda hem de doku düzeyinde katelisidin expresyonu artmaktadır. Çölyak hastalığında yüksek miktarda sitokin salınımıyla tetiklenen süreçte konak savunma peptidi olan katelisidin proinflamatuar özellik taşıması nedeniyle yükseklik göstermiş olabilir. Bu durum hastalığın klinik aktivitesinden bağımsız olarak serum ve doku katelisidin artışının ÇH için potansiyel bir biyobelirteç olabileceğini düşündürmüştür.