Temporomandibular eklem hastalıkları
Bu konu başlığı altında 74 tez
Temporomandibular eklem internal düzensizliklerinin tedavisinde başvurulan artrosentez+PRP uygulamasında ultrason rehberliği etkinliğinin MRG ve klinik bulguların sonuçlarına göre araştırılması
Bu çalışmada, temporomandibular eklem internal düzensizliklerinin tedavisinde başvurulan artrosentez ve trombositten zengin plazma (PRP)'nin kombine uygulamasında ultrason rehberliği etkinliğinin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve klinik bulguların sonuçlarına göre araştırılması amaçlanmıştır. Bu araştırma, prospektif, randomize ve kontrollü bir çalışma olarak planlanmıştır. Çalışmaya Ekim 2023 - Mart 2024 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, 42 hasta dahil edilmiştir. Hastalar, iki eşit gruba ayrılmış: ultrason grubuna ultrason rehberliğinde, kontrol grubuna ise konvansiyonel yöntemle artrosentez ve PRP uygulamaları birlikte yapılmıştır. Artrosentez uygulamasında Tip II tek ponksiyonlu artrosentez (TPA) tercih edilmiştir. Hastalarda klinik olarak, görsel analog skala (VAS), maksimum ağız açıklığı (MAA), ipsilateral, kontralateral ve protruziv hareket ölçümleri yapılmış ayrıca artrosentez ve PRP uygulamalarının işlem süreleri ayrı ayrı kaydedilmiştir. Radyolojik değerlendirmede ise diskin formu, diskin posizyonu, kondil-disk uyumu, eklem efüzyonu, kapsüler genişlik, eklem yüzeylerinde dejenerasyon, kondil başının tipi ve kondildeki kemik iliği ödemi değerlendirilmiştir. Klinik değerlendirmeler pre-operatif, 1. hafta, 1. ay ve 3. ayda gerçekleştirilmiş; tedavi sonuçları ayrıca 3. ayda MRG ile değerlendirilmiştir. Yapılan ölçümlerin istatiksel analizinde SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Ultrason rehberliğinde yapılan Tip II TPA ve PRP'nin kombine uygulamasında, VAS, MAA, ipsilateral, kontralateral ve protrüziv hareket ölçümleri açısından pre-operatif durum ile 3. ay sonunda anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Ancak, ultrason rehberliğinde yapılan uygulamalarda MAA, ipsilateral, kontralateral ve protruziv hareketlerde daha hızlı sonuç alındığı gözlemlenmiştir. Tip II TPA ve PRP uygulama süreleri karşılaştırıldığında, ultrason rehberliğinde yapılan işlemlerin sürelerinin daha uzun olduğu bulunmuştur (p<0,05). Radyolojik değerlendirmede, her iki grupta da diskin formu, kondil-disk uyumu, kondil başının şekli ve kondil başının dejenerasyonun değişmediği, eklem efüzyonu ve kapsüler genişliğin benzer şekilde azaldığı, kondildeki kemik iliği ödeminin benzer şekilde değişim gösterdiği saptanmıştır (p>0,05). Sonuç olarak, ultrason rehberliğinde yapılan Tip II TPA ve PRP'nin kombine uygulamasında hastalarda daha erken klinik iyileşme gözlemlenmiş, ancak 3 aylık takip sonunda her iki yöntem de benzer sonuçlar elde edilmiştir. Anahtar Sözcükler: artrosentez, manyetik rezonans görüntüleme, ultrasonografi, temporomandibular eklem hastalıkları
Çocuklarda temporomandibular eklem düzensizliklerinin ekstraoral ve intraoral yapılarla ilişkisi
Bu tez çalışmasının amacı; karışık ve daimi dişlenme döneminde bulunan çocuklarda temporomandibular eklem düzensizliklerinin intraoral ve ekstraoral yapılarda neden olduğu değişiklikleri ortaya koyarak, etiyolojik ve predispozan faktörlerle olan ilişkisini incelemektir. Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalına başvuran hastalardan temporomandibular eklem düzensizliği belirtilerinden en az birini gösteren 61 hasta çocuk (31 çocuk 6-12 yaş arası, 30 çocuk 12-15 yaş arası) ve hiçbir temporomandibular eklem düzensizlik belirtisi göstermeyen 61 sağlıklı çocuk (31 çocuk 6-12 yaş arası, 30 çocuk 12-15 yaş arası) çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma sonucunda temporomandibular eklem düzensizliği görülme sıklığının yaşla arttığı ve kızlarda daha fazla görüldüğü saptanmıştır. Çalışma grubunda sık görülen semptomlar baş ağrısı, eklem sesleri ve ağrısı, çiğneme kaslarında hassasiyet, postür bozuklukları maksimum ağız açıklığı ve masseter kas kalınlığında azalma olarak sıralanabilir. Ayrıca iskeletsel ve dişsel maloklüzyonların çalışma grubunda daha fazla olduğu görülmüştür.
İntraartiküler teriparatid uygulanmasının osteoartrit oluşturulan temporomandibular eklemler üzerindeki etkisi: Histomorfometrik ve immuno histokimyasal analazi
Temporomandibular eklem osteoartriti mekanik ve biyolojik etyolojiye dayanan faktörler sonucunda; subkondral kemik, kıkırdak, sinoviyum ve çevre dokularda destrüksiyona yol açan kronik bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, temporomandibular eklem osteoartritinde teriparatid enjeksiyonunun, kıkırdak destrüksiyonu ve eklem inflamasyonu üzerine etksinin değerlendirilmesidir. Osteoartrit modeli oluşturmak için Complete Freud's Adjuvan (CFA) enjeksiyonu yöntemi kullanıldı. Çalışmamızda 40 adet erkek Spraque-Dawley bir adet normal ve üç adet çalışma grubu olmak üzere dört gruba ayrıldı. 1. Grup: Normal grup (n=10), 2. Grup: CFA+ eklem içi serum grubu (n=10), 3. Grup: CFA + intraartiküler hyalunorik asit grubu (n=10), 4. Grup: CFA + intraartiküler teriparatid grubu (n=10). 2.,3. ve 4. gruplara enjeksiyon CFA enjeksiyonundan bir hafta sonra başlandı ve birer hafta arayla toplam üç kez tekrarlandı. 28. günde hayvanlar sakrifiye edildi. Teriparatidin kıkırdak destrüksiyonu ve sinoviyal inflamasyon üzerindeki etkileri histopatolojik olarak incelendi. Histomorfometrik incelemede kondiler kıkırdak kalınlığı, osteokondral birlerşim ve artiküler disk kalınlığı ölçüldü. İmmunohistokimyasal incelemede apoptotik kondrosit sayımı yapıldı ve IL-6 ekspresyonu değerlendirildi. Histolojik incelemede teriparatidin inflamasyon belirtilerini geri çevirdiği gözlendi. Kondiler kıkırdak kalınlığı ölçümü teriparatid grubunda, diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı artış gösterdi. İnflamasyon sonucu oluşan artiküler disk kalınlaşması teriparatid grubunda belirgin azalma gösterdi. Tedavi gruplarındaki kondrosit apoptozu, artrit grubuna göre anlamlı ölçüde düşük bulundu. Tüm değerlendirmelerde tedavi grupları arasındaki farklar anlamlı bulundu. IL-6 ekspresyonu tedavi gruplarında artrit grubuna göre belirgin azalma gösterdi. Sonuç olarak; intraartiküler teriparatid tedavisi, temporomandibular eklem osteoartritindeki inflamasyon ve kıkırdak destrüksiyonunu önleyerek iyileştirici etki göstermiştir.
Temporomandibular eklem içi rahatsızlığı olan hastalarda klinik teşhis ve bulguların MR görütüleme sonuçları ile karşılaştırılması
Bu klinik çalışmanın amacı temporomandibular eklem bozukluğu (TMD) olan bireylerde klinik semptomlar ve MRG bulguları arasındaki ilişkiyi analiz etmektir. Temporomandibular eklemin (TME) disk deplasmanıyla ilişkili internal düzensizlik tanısı alan 55 hasta ve 110 eklem incelendi. Seçilen hastalardan detaylı anamnez alındı. Kas, eklem ve ağız içi muayeneleri yapıldı. Ağrı 0-10 arasında sıralanan visual analog skalada (VAS) kaydedildi. Muayene bulguları muayene formuna kaydedildi ve hastalar MRG'ye tabi tutuldu. 55 hastada 110 eklemin ağız açık ve kapalı pozisyonda T1 ve T2 ağırlıklı spin-eko görüntüleri (SPGR) alındı. MR tetkik sonuçları rutin raporlama protokolüne göre değerlendirildi. Klinik tanı ile MRG bulguları arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirildi. Veriler Kappa Testi ile analiz edildi. P değerinin <.05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Cinsiyet ve ağrı, eklem sesleri, deviasyon / defleksiyon, kilitlenme hissi, stres ve kas durumu arasındaki ilişki Fisher Kesin Testi ile incelendi. Değişkenler ile cinsiyet arasında ilişki bulunamadı (p> 0.05). MRG tetkiklerinin rutin değerlendirme protokolünde disk ve kondildeki dejeneratif değişiklikler, ödem ve eklem aralığında sıvı birikimi gibi değişkenlerin redüksiyonsuz disk deplasmanı tanısı konulan hastalarda daha yüksek oranda görüldüğü sonucuna varıldı. Klinik bulgular ve MR bulgularının tanısal doğruluğu redüksiyonlu disk deplasmanı için %65 iken, redüksiyonsuz disk deplasmanı için %83'tür.
Temporomandibular eklem innervasyonu: Anatomik çalışma ve klinik yansımaları
Temporomandibular bozukluklar ve bunlara bağlı ağrılar toplumda sıklıkla görülen ve çoğunlukla rekürren olmaları nedeni ile sosyal hayatı ciddi olarak etkileyen durumlardır. Günümüzdeki temporomandibular eklem (TME) innervasyonu bilgisi, bu hastalarda altta yatan patofizyolojiye yönelik doğru tedavinin tam anlamıyla gerçekleştirilebilmesini yetersiz kılmaktadır. Bu doğrultuda planladığımız kadavra çalışmamızın amacı TME innervasyon topografisini, varyasyonlarını ve çevre anatomik yapılarla ilişkisini ortaya koyarak, temporomandibular kökenli orofasiyal ağrıların patofizyolojisini aydınlatmak ve ek olarak bu veriler ışığında planlanacak TME cerrahi girişimleri için kılavuz oluşturmaktır. Çalışmamızda 10 taze donmuş ve 10 formaldehit ile fikse edilmiş olmak üzere toplamda 20 kadavra kafa yarısı kullanılmıştır. TME sinirleri, ilişkili çevre anatomik yapılarla beraber ortaya konarak TME innervasyon topografisi ve varyasyonları gösterilmiştir. Diseksiyonlarda TME'nin temelde posteriordan aurikülotemporal sinirden innerve olmasının yanı sıra anteriordan masseterik sinirden, anteromedialden posterior derin temporal sinirden ve medialden mandibular sinirin direk TME dalından innerve edildiğini ve bunların çeşitli varyasyonlarıyla beraber sıklıklarını ortaya koyduk. Ek olarak bu sinirlerin hangi klinik durumlarla nasıl etkilenebileceğini anatomik ve patofizyolojik temellere dayanarak yorumladık. Çalışmamız, mandibular sinirin doğrudan TME'yi innerve eden bir dalının varlığını gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Bulgularımız ışığında TME ağrılarının anatomik temellere dayandırılarak açıklanması, hastaların klinik fayda görmesi açısından somut tedavi algoritmaları doğuracaktır. Çalışmamız kılavuzluğunda planlanacak klinik çalışmalar ve tasarlanacak girişimler ile bu hastaların maddi ve manevi kayıpları azaltılarak yüz güldürücü tedavi yaklaşımları ortaya konulabilecektir.
Ankilozan spondilit hastalarında temporomandibuler düzensizliklerin sıklığının belirlenmesi ve kranioservikal postür ve hastalık aktivitesi ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş: Temporomandibuler düzensizlikler (TMD), toplumun yaklaşık %5-12'sini etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Ankilozan spondilit (AS) hastalarında en sık görülen servikal deformite servikal kifozdur. Kranioservikal postürün objektif yansımaları olan açı ve mesafelerin TMD ile ilişkisini değerlendiren çalışmalar çelişkili sonuçlara sahiptir, AS hastalarında ise bu durumu değerlendiren çalışma yoktur. Bu çalışmada AS hastalarında TMD sıklığının saptanması, kranioservikal postür ve AS hastalık aktivitesi ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı ve Romatoloji Bilim Dalı polikliniklerine 20.09.2018 - 20.04.2019 tarihleri arasında ardışık olarak başvuran 18-50 yaş arası, toplam 98 AS hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri ve AS ile ilişkili klinik bilgileri kaydedildi. TMD tanısı 'Diagnostic Criteria for Temporomandibular Disorders (DC/TMD)' kriterlerine göre konuldu. Spinal mobilite Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASMI), hastalık aktivitesi Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI), Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite Skoru (ASDAS), boyun disabilitesi boyun disabilite indeksi ile değerlendirildi. Lateral servikal grafiler kullanılarak kranioservikal açı, servikal kavislenme açısı, suboksipital mesafe (mm), atlas-aksis mesafesi (mm), anterior translasyon (mm) mesafesi ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 37,48,2 olan toplam 98 (%58,2'i kadın) hasta dahil edildi. Elli sekiz (%59,2) hastaya TMD tanısı konuldu. Temporomandibuler düzensizlik olan ve olmayanlarda demografik özellikler birbirine benzerdi. TMD tanısı alan grupta sigara kullanımı ve bruksizm anlamlı olarak daha sık saptandı. Spinal mobilite ve kranioservikal postür ölçümleri her iki grupta birbirine benzerdi. TMD tanısı alan grupta ASDAS ve boyun disabilite indeksi değerleri belirgin olarak daha yüksekti. Çok değişkenli analiz sonucunda aktif sigara kullanımı (RR:6,82; GA:1,69-27,4; p=0,007) ve boyunda disabilite olması (RR:7,32; GA:2,31-23,1; p=0,001) AS hastalarında TMD gelişimi için bağımsız risk faktörleri olarak saptandı. Sonuç: Ankilozan spondilit hastalarında TMD ile kranioservikal postür ölçümleri arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Her ne kadar TMD olanlarda, bruksizm sıklığı ve hastalık aktivitesi daha yüksek olsa da, AS hastalarında TMD gelişimini predikte edecek bağımsız faktörler aktif sigara kullanımı ve boyun disabilitesinin varlığı olarak belirlenmiştir. Bu ilişkilerin altında yatan mekanizmaları ortaya koyacak prospektif, geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Temporomandibular eklem disfonksiyonunda manual terapinin etkinliğinin elektromiyografik değerlendirmesi
Çalışmanın amacı miyofasyal kaynaklı temporomandibular eklem disfonsiyonu (TMD) olan hastaların tedavisinde manual terapi (MT) yöntemlerinin etkinliğini incelemektir. Çalışmaya dahil edilen miyofasiyal kaynaklı TMD'li 38 hasta randomize olarak eşit sayıda MT ve kontrol grubuna ayrıldı. MT grubuna haftada bir toplam dört seans olmak üzere 40 dakikalık MT uygulanırken kontrol grubuna bu süreçte herhangi bir tedavi uygulanmadı. Her iki grubun değerlendirmeleri başlangıçta ve 4. hafta sonunda yapıldı. İstirahat ve aktivite ağrısı (Vizüel Analog Skala-VAS), ağız açıklığı hareketleri, hassas nokta sayısı, kraniovertebral açı, basınç ağrı eşiği, anterior temporalis ve masseter kaslarının aktivite ve istirahat kas aktivasyon ölçümleri (yüzeyel elektromiyografi (yEMG)), hareket korkusu (Temporomandibular Bozukluklarda Tampa Kinezyofobi Ölçeği (TMB-TKÖ)), fonksiyonu (Çenenin Fonksiyonel Kısıtlanma Skalası-8 (ÇFKS-8)), anksiyete ve depresyon düzeyi (Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS)) değerlendirildi. Çalışmayı MT grubunda 17 (ort yaş: 29,58 ± 10,20) kontrol grubunda 17 (ort yaş: 31,64 ± ,47) hasta tamamladı. MT grubunun aktivite VAS, istirahat VAS, hassas nokta sayısı, tüm ağız açıklığı ölçümleri, bilateral temporalis, temporomandibular eklem (TME) laterali, masseter basınç ağrı eşiğinde ve sağ masseter istirahat kas aktivitesi hariç tüm EMG ölçümlerinde, HADS anksiyete hariç TMB-TKÖ, ÇFDS-8, HADS ölçeklerinde MT grubunda istatiksel olarak anlamlı fark bulundu. Kontrol grubunda ise hiçbir parametrede iyileşme bulunmadı (p>0,05). Grupların ölçülen değerlerinin dört haftalık değişimi karşılaştırıldığında retrüzyon, sağ TME lateral basınç ağrı eşiği, HADS ölçekleri arasında fark bulunmazken diğer ölçüm değerleri MT grubu lehine anlamlı farklı bulundu (p<0,05). EMG aktivitesinde ise sağ masseter MVC'sinde gruplar arasında fark bulundu (p=0,13). Bu sonuçlara göre, MT TMD'lu hastalarda kullanılabilecek etkili bir yöntemdir. Anahtar kelimeler; Temporomandibular Eklem Disfonksiyonu, Manual Terapi, Yüzeyel Elektromiyografi
Miyofasiyal ağrı sendromu kaynaklı temporomandibular eklem disfonksiyonunda vagus sinir stimülasyonu uygulamasının tedavi etkinliği üzerine etkisi
Temporomandibular eklem disfonksiyonunun otonom sinir sistemi bozuklukları ile ilişkisini ortaya koymaya çalışan araştırmaların yapılması, transkutanöz vagus sinir stimülasyonu uygulamasının tedavide bir seçenek olabilme seçeneğini ön plana çıkarmıştır. Bu çalışmanın amacı miyofasyal ağrı sendromuna bağlı temporomandibular eklem disfonksiyonu yaşayan hastalarda otonom sinir sistemini değerlendirmek ve transkutanöz vagus sinir stimülasyonu uygulayarak parasempatik sinir sistemi aktivitesini artırmaktır. Çalışmaya 18-35 yaş aralığında miyofasiyal ağrı sendromuna bağlı temporomandibular eklem disfonksiyonu yaşayan 50 hasta dahil edilmiştir. Hastaların değerlendirilmesinde istirahat ve aktivite ağrısı, eklem hareket açıklığı, basınç ağrı eşiği, kalp hızı değişkenliği, algılanan stres ölçeği, kinezyofobi ölçeği ve Boyun Özürlülük Sorgulama Anketi ölçüm yöntemleri kullanılmıştır. Grup içi karşılaştırmalarda hem rehabilitasyon grubunda hem de vagus stimülasyon grubunda istirahat ve aktivite ağrısında anlamlı bir azalma görülmüştür (p<0.05). Her iki grup karşılaştırıldında istirahat ve aktivite ağrısında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Her iki grupta eklem hareket açıklıkları karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0.05). Basınç ağrı eşiği her iki grup arasında karşılaştırıldığında rehabilitasyona ek olarak vagus stimülasyon uygulamasının masseter, trapezius ve levatör skapula kaslarında basınç ağrı eşiğinin artmasında daha etkili olduğu görülmüştür (p<0.05). Kalp hızı değişkenliği ölçüm sonuçları grup içi karşılaştırıldığında rehabilitasyon grubunda anlamlı bir farklılık gözlenmezken (p>0.05), vagus grubunda stres indeks, SNS indeks, PNS indeks, RMSSD, LF ve HF parametrelerinde anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). Her iki grup karşılaştırıldığında vagus grubunda SNS indeks ve PNS indeks'lerde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak, temporomandibular bozukluklarda vagus sinir stimülasyonu uygulamasının rehabilitasyon programı içerisinde yer alması faydalı olabilir.
Temporomandibular eklem rahatsızlıklarının araştırma tanı kriterleri (TMR/ATK) biyodavranışsal (Eksen II) tarama ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı temporomandibular eklem rahatsızlıklarının Araştırma Tanı Kriterleri ile araştırılması ve farklı tanılı hastaların psikometrik analizlerinin ortaya konulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Temporomandibular eklem rahatsızlığı ile başvuran hastalara TMR/ATK Eksen II formunu doldurmaları istenmiştir. Daha sonra hastalar muayene edilerek tanı belirlenmiştir. Hastalar osteoartrit (grup 1), internal düzensizlik (grup 2), miyofasiyal ağrı ve disfonksiyon sendromu (grup 3) ve lokal miyalji (grup 4) grupları altında değerlendirilmiştir. TMR/ATK Eksen II formundan elde edilen bilgiler ile hastaların yaş ve cinsiyet dağılımı, tanı gruplarının dağılımı, gruplar için günlük konforsuzluk derecesi, psikolojik ağrı derecesi, somatizasyon derecesi ve kronik ağrı derecesi araştırılmıştır. Ayrıca hastaların antidepresan kullanımı ve sigara içme alışkanlığı sorgulanmıştır. Tanı grupları karşılaşmalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 274 hasta katıldı ve 4 hasta çeşitli nedenlerden dolayı çalışma dışı bırakıldığı için 270 hasta üzerinden değerlendirme yapıldı. Çalışmaya katılan hastalar minimum 18 maksimum 74 yaşındaydı ve ortalama yaş 32.91 olarak bulundu. Çalışmaya katılan hastaların %78.5'i kadın (212), %21.5'i (58) erkekti. Hastaların %16.3'üne osteoartrit (1.grup), %31.5'ine internal düzensizlik (2.grup), %23.3'üne myofasiyal ağrı ve disfonksiyon sendromu (3.grup), %28.9'una lokal miyalji (4.grup) teşhisi konuldu. Depresyon ve somatizasyon dereceleri ile kronik ağrı dereceleri incelendiğinde miyofasiyal ağrı ve disfonksiyon grubunun en yüksek değerleri gösterdiği görüldü. İnternal düzensizlik grubu ise en düşük değerleri gösterdi. Lokal miyalji ve osteoartrit grupları arasında fark bulunmadı ve her ikisi internal düzensizliğe göre yüksek değerler gösterdi. Antidepresan kullanımı incelendiğinde miyofasiyal ağrı grubunun diğer gruplara oranla yüksek antidepresan ilaç kullandığı belirlendi. Sigara kullanımı açısından gruplar arasında fark bulunmadı. Sonuç: Çalışmanın sonucuna göre miyofasiyal ağrı ve disfonksiyon sendromu grubu hastalar en depresif ve kronik ağrıları en çok olan grup olarak belirlendi. İnternal düzensizlik grubu da en az depresif ve kronik ağrıları en az olan grup olarak belirlendi. Lokal miyalji ve osteoartrit grupları arasında fark bulunmadı ve her ikisi internal düzensizliğe göre yüksek değerler gösterdi. Anahtar Kelimeler: Temporomandibular eklem rahatsızlıkları, Temporomandibular rahatsızlıklar, Araştırma tanı kriterleri
Temporomandibular eklem düzensizliği için makine öğrenmesi tabanlı yeni bir yaklaşım
Çenenin açılması, kapanması ve çiğneme gibi temel işlevleri etkileyebilen temporomandibular eklem bozuklukları yaygın olarak görülen bir hastalıktır. Temporomandibular eklem hastalıklarının kökeni tam olarak bilinmemekle birlikte, çeşitli risk faktörleriyle ilişkilendirildiği düşünülmektedir. Günümüzde, teşhisi genellikle bir diş hekimi veya maksillofasiyal cerrah tarafından muayene ile konulmaktadır ve otomatik bir sistem kullanılmamaktadır. Bu tez çalışması kapsamında MR taramalarından oluşan özgün bir veri seti oluşturulmuştur. Bu veri seti Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi ile beraber hazırlanmış olup etik onayı alınmıştır. İlgili veri seti kapsamında, 4 farklı hastalık üzerinde çalışılmıştır. İlgili hastalıklar: ağız açık pozisyonda diskin önde olması, ağız kapalı pozisyonda diskin önde olması, sinoviyal sıvıda artış olması ve kondil kemikte dejenerasyon olmasıdır. Bu kapsamda hastalık teşhisi için evrişimli sinir ağı modelleri üzerinde çalışılmıştır. Problem üzerinde popüler derin öğrenme mimarileri (GoogleNet, VGG, Xception, ResNet, MobileNet, Inception, DenseNet, ConvNeXt) ve ViT yaklaşımı uygulanmıştır. Yöntemlerin başarıları çeşitli metrikler kullanılarak incelenmiş, modeller arasındaki uyum SKK değeri ile yorumlanmıştır. Yapılan deneyler sonucunda en iyi sonucu popüler derin öğrenme yaklaşımları vermiş olup, modeller arasında kabul edilebilir uyum olduğu gözlemlenmiştir. Ortalama olarak %80 ve üzeri bir başarı elde edilmiştir. Ayrıca Grad-CAM görüntüleri ile diş hekimi tarafından işaretlenen kısımlar karşılaştırıldığında ağların genel olarak hastalıkla ilgili kısımlara odaklandığı görülmüştür. Ayrıca, literatürde yer alan TME hastalıkları üzerinde yapılmış olan bilgisayar temelli yaklaşımlar ele alınmış, TMD yayınları tek tek açıklanmıştır. Böylece, bu alandaki çalışmaların anlaşılması ve ileride yapılacak olan yeni uygulanmalarda yol göstermesi amaçlanmıştır.
Temporomandibular eklem disfonksiyonlu hastalarda manuel terapi tekniklerinin ağrı, denge ve fonksiyonel durum üzerine anlık ve kısa süreli etkilerinin incelenmesi: Randomize kontrollü çalışma
Çalışmamız Temporomandibular Eklem Disfonksiyonlu (TMED) bireylerde manuel terapi tekniklerinin ağrı, denge ve fonksiyonel durum üzerine anlık ve kısa süreli etkisini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. TMED tanısı olan 50 hasta randomize olarak çalışma (ortalama yaş: 35,72 ± 14,09 yıl) ve kontrol (ortalama yaş: 30,12 ± 11,69 yıl) grubu olarak ikiye ayrılmıştır. Çalışma grubundaki katılımcılara tek seans manuel terapi uygulamaları yapılmıştır. Bu gruptaki bireyler tedavi öncesi, tedaviden hemen sonra ve tedaviden bir hafta sonra değerlendirilmişlerdir. Kontrol grubundaki katılımcılara çalışma süresince herhangi bir tedavi uygulanmamıştır. Bu gruptaki bireyler bir hafta ara ile iki kez değerlendirilmişlerdir. Tüm bireylere temporamandibular eklem ve boyun bölgesi ağrı şiddeti (Görsel Analog Skalası) alt çene hareket kapasitesi (kaliper ve cetvel), fonksiyonel durum (Çenenin Fonksiyon Kısıtlanma Skalası), boyun özür durumu (Boyun Özür Göstergesi), servikal bölge eklem hareket açıklığı (universal gonyometre) ve denge (Tek Ayak Üzerinde Durma Testi) değerlendirmeleri yapılmıştır. Sonuçlarımız çalışma grubundaki bireylerde tedaviden hemen sonra ve tedaviden bir hafta sonra tedavi öncesine göre tüm parametrelerde anlamlı düzelme olduğunu göstermiştir (p<0,05). Kontrol grubunda ise ikinci değerlendirmelerde ilk değerlendirmelere göre herhangi bir parametrede anlamlı düzelme olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Gruplar arası karşılaştırmada çalışma grubunda tüm parametreler açısından (denge hariç) elde edilen düzelmenin kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde fazla olduğu belirlenmiştir (p<0,05) Çalışmadan elde ettiğimiz sonuçlar, tek seans manuel terapi uygulamalarının TMED'li bireylerde anlık ve kısa süreli dönemde ağrı ve fonksiyonel durum üzerinde etkili bir yaklaşım olduğunu göstermiştir.
Temporomandibular rahatsızlıklarda risk faktörlerinin retrospektif olarak incelenmesi
Bu çalışmanın amacı temporomandibular eklem rahatsızlıklarında (TMR) risk teşkil eden faktörlerin retrospektif olarak incelenmesidir. Yeditepe Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi Çene ve Eklem Rahatsızlıkları Bölümüne Ocak 2014 - Aralık 2016 seneleri arasında çene eklem rahatsızlığı şikayetiyle başvuran hastaların verileri toplanıldı. Dahil edilme kriterlerine uygun toplam 944 hastanın verileri incelendi. Yaşları 11-90 arasında (yaş ortalaması 36.42±14.19) değişen hastaların doldurduğu anamnez formlarındaki veriler ve sonrasında Temporomandibular Rahatsızlıklar için Araştırma Tanı Kriterleri (TMR/ATK) kullanılarak klinik muayene yapılan hastaların TMR belirti ve bulguları, risk faktörleri, koyulan tanılar kaydedildi. Klinik muayene TMR konusunda uzman olan tek bir hekim tarafından gerçekleştirildi. Hastaların şikayetleri, yaş, cinsiyet, ortodontik geçmiş, travma geçmişi, dilde izlerin ve fasetlerin varlığı, oklüzal faktörler, eklem seslerinin varlığı, koyulan tanılar istatistiksel olarak incelenip karşılaştırıldı. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, frekans) yanı sıra niceliksel verilerin karşılaştırılmasında parametrelerin gruplar arası karşılaştırmalarında Kruskal Wallis testi kullanıldı. Parametrelerin iki grup arası karşılaştırmalarında Mann Whitney U test kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Pearson's Ki-Kare testi kullanıldı. Anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Araştırmanın sonucunda; travma ve ortodontik tedavi geçmişi olanlar ve olmayanlar karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık bulunmazken, faset ve dilde izlerin bulunduğu olgularda miyofasiyal ağrı tanısı anlamlı derece fazla bulundu. Derin kapanış, overjet, başbaşa kapanış, ön açık kapanış, çapraşıklık gibi oklüzal faktörler hem koyulan tanılar hem de eklem sesleri açısından incelendiğinde anlamlı bir farklılık bulunmazken, Angle Sınıf 2 oklüzyona sahip olgularda redüksiyonsuz disk deplasmanı tanısı anlamlı derece fazla bulundu. Eklem sesleri, çenede ağrı, kulak çınlaması/tıkanıklığı, baş/boyun ağrısı hastalar tarafından en sık rapor edilen belirtilerken, palpasyonda en çok ağrı hissedilen kas lateral pterygoid kası olarak kaydedildi.
Okluzal çatışmaların çiğneme kasları üstündeki etkisinin elektromyografik olarak değerlendirilmesi
Tolunay, SG. (2013) Okluzal çatışmaların çiğneme kasları üzerindeki etkisinin elektromyografik olarak değerlendirilmesi. Yeditepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Protetik Diş Tedavisi AD. Doktora tezi. İstanbul. Araştırmamızın amacı, varolan okluzal durumun masseter ve temporalis anterior kaslarında oluşturduğu EMG aktivite ile okluzal çatışma yerleştirilmesi sonucu max diş sıkma esnasında kaslarda oluşan EMG aktivitenin karşılaştırılmasıdır. Araştırmamız 2013 yılı şubat ayında, araştırmaya dahil olma kriterlerine uygun toplam 30 denek üzerinde yapıldı. Deneklerin ağız içi ve ağız dışı tüm tetkikleri tamamlandıktan sonra T-Scan ® III 5.2 cihazıyla doğal temaslar bilgisayar ortamında tespit edildi. T-Scan III kaydının ardından bilateral masseter ve anterior temporalis kaslarının EMG kaydı alındı. EMG kayıtları, fizyolojik istirahat pozisyonunda ve interküspal pozisyonda max diş sıkma esnasında alındıktan sonra her denekte standardize edilmiş 1mm.? lik kompozitle yaratılan erken temasların sırasıyla sağ 1. Küçük azı dişi bukkal tüberkülü (E1), sağ 1. Büyük azı dişi distobukkal tüberkülü (E2) ve aynı anda sağ-sol 1. Büyük azı dişleri distobukkal tüberküllerine (E3) yerleştirilerek max diş sıkma esnasında alındı. İnterküspal pozisyonda kaydedilen entegre EMG potansiyellerinin ortalaması, sonraki data analizi için bir standart olarak kullanıldı. Bu araştırma sonucunda; E1, E2 ve E3 çatışmaları sonrası tüm kaslarda max diş sıkma ortalamasında görülen düşüş istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı bulunmuştur. Tüm kaslar içerisinde en büyük yüzde azalış E1 çatışması sonucu sol anterior temporalis kasındadır. E1 ve E2?den sonra max diş sıkma ortalamasındaki düşüş dengeleyen taraf kaslarında, çalışan taraf kaslarına göre anlamlı şekilde yüksektir ancak erken temas görülen olgularda, E1 ve E2?den sonra çalışan taraf kaslarında görülen yüzde düşüş ortalaması, dengeleyen taraf kaslarından anlamlı şekilde düşüktür. Sol masseter hariç tüm kaslarda; E1 sonrası elde edilen max diş sıkma ortalamalarında görülen düşüş yüzdesi, E2?den istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı yüksek bulunmuştur. Tüm kaslarda, E1 sonrası elde edilen max diş sıkma ortalamalarında görülen düşüş yüzdesi, E3?ten istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak; Okluzal çatışma varlığında çiğneme kasları, stabilizasyona katkıda bulunmak zorunda kalmakta ve kompanse edici bir mekanizmayla maksimum kasılma miktarlarını değiştirmektedirler. Doğal olarak erken teması olan ve olmayan sağlıklı bireyler, çatışmalara karşı farklı cevaplar verebilmektedir.
Temporomandibüler eklem rahatsızlığı ile yönlendirilen hastalarda, bruksizm belirtilerinin yaygınlığı ve bu konuda diş hekimlerinin farkındalığının değerlendirilmesi
Amaç: Oral Diagnoz ve Radyoloji bölümünde ilk muayenesi yapılan ve Temporomandibüler Eklem Rahatsızlığı sorunu düşünülerek yönlendirilen hastalarda bruksizm belirtilerinin yaygınlığı ve bu konuda diş hekimlerinin farkındalığını araştırmaktır. Gereç veYöntem: Araştırmamıza Yeditepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Oral Diagnoz ve Radyoloji Kliniği'nde uygulanan genel sistemik ve dental muayeneden sonra, Protetik Diş Tedavisi Bölümü'ne çene eklem rahatsızlığı sorunu olduğu düşünülerek tedavisi için yönlendirilen 201 hasta dahil edildi. Klinik muayene yapılmadan önce hastaya anamnez formu ve bruksizm tanısı ile ilgili sorular içeren anket yöneltildi. Dişlerdeki aşınmalar AT1, AT2 ve AT3 olarak not edildi. Hasta istirahat halindeyken, ağız içi muayenede dilin lateral bölgeleri incelendi. Dil kenarında, diş izinin olup olmadığı ve yanak mukozasında, dişlerin oklüzal yüzeyleri hizasında dalgalanmalar şeklinde beyaz çizgilenmeler olup olmadığı kaydedildi. İlk muayenedeki hekimler tarafından elde edilen ön tanı bulguları, araştırmacı tarafından yapılan detaylı muayene ile konulan klinik ve anket bulguları ile karşılaştırıldı. Bulgular: 1.hekim ile 2. hekim arasında diş aşınma teşhisi açısından anlamlı farklılık vardır. 1. hekim AT3 tipi aşınmayı daha çok tespit ederken, AT2'yi daha az ve AT1'i en az tespit etmiştir. Hasta şikayeti (diş sıkma ve/veya diş gıcırdatma) açısından 1. hekim ile 2. hekim arasında anlamlı farklılık vardır. Yaş ile birlikte diş aşınma miktarı artmıştır. Dilde ve yanakta izlerin görülme oranı anlamlı farklılık göstermemiştir. Anket sorularına verilen cevaplar açısından, diş sıktığını ve gıcırdattığını bildirme oranı yaş ile birlikte azalsa da anlamlı farklılık bulunmamıştır. Gece diş sıkma ve/veya gıcırdatanlarda dilde iz görülme oranı, sıkmayan ve/veya gıcırdatmayanlara göre anlamlı oranda fazladır. Gündüz diş sıkanlarda, sıkmayanlara göre; gündüz diş gıcırdatanlarda, gıcırdatmayanlara göre dilde iz görülme oranı arasında anlamlı farklılık yoktur. Sonuçlar: Çalışmamızda diş hekimlerinin ancak ileri düzeyde diş aşınmalarını tespit ettikleri belirlenmiştir. Bu nedenle hekim farkındalığının arttırılması hastalarda bruksizmin erken teşhisi ve gerekli önlemlerin zamanında alınabilmesi için önemlidir. Detaylı olarak soru yöneltildiğinde diş sıkma ve/veya gıcırdatma farkındalığı artmıştır.Hastalara verilecek anketler ile bruksizm sorularının detaylandırılması hasta farkındalığını arttırabilir ve teşhisi kuvvetlendirebilir.
Temporomandibular rahatsızlıkların bulgu ve belirtileri konusunda diş hekimlerinin farkındalığı
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Yeditepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesine genel dental tedavi icin başvuran hastalarda, Temporomandibular Rahatsızlık bulgu ve belirtilerinin yaygınığını ve bu konuda diş hekimlerinin farkındalığını araştırmaktır.Materyal ve metod: Yeditepe Üniversitesi Diş Hastanesi Oral Diagnoz departmanında uygulanan genel sistemik ve dental muayeneden sonra, bu fakülteye dental tedavi amacıyla başvuran, rastgele seçilmiş olan 300 hasta, Temporomandibüler rahatsızlıkların erken tanısının konulabilmesini sağlayacak belirtilerin bulunup bulunmadığının saptanması amacıyla diş hekimi tarafından 5 dakika sürecek çok genel muayeneye tabi tutulmuştur. Muayene Amerikan Orofasyel Ağrı Akademisinin belirlediği muayene standartlarına uygun olarak, anamnestik sorular ve klinik muayene bölümlerınden oluşturulmuş ve uygulanmıştır. Anamnestik soruların, Temporomandibüler rahatsızlıklar ile ilgili hasta şikayetlerinin en sık görülen belirtilerine yönelik olmasına dikkat edilmiştir. Klinik muayenede mandibüler hareketler incelenmiş, çiğneme kasları palpasyonu, temporomandibüler eklemlerin preauriküler bölge palpasyonu ve eksternal meatustan palpasyonu uygulanmıştır. Bulgular, Oral Diagnoz departmanında uygulanmış olan genel dental muayene bulgularıyla karşılaştırılmıştır.Bulgular:Hastalarda uygulanan TMR muayenesi sonucu elde edilen verilere göre, en sık rastlanan TMR belirtisinin, TME sesi olduğu tespit edilmiştir. Nadir rastlanan belirtiler ağız açmada zorluk ve çene kilitlenmesi olmuştur. Sık rastlanan TMR bulguları , ağız açmada `S'tipi deviasyon ile TME sesi, en nadir rastlana bulgu ise ağız açmada kısıtlılık bulgusu olmuştur. Çiğneme kaslarında ve TME'lerde palpasyonda ağrı bulguları ile `S tipi' deviasyon bulgusuna, kadınlarda daha sık rastlanmış ve bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. İncelenen toplulukta en az bir TMR bulgusuna rastlanma oranı %89, en az bir TMR belirtisine rastlanma oranı ise %43 olarak tespit edilmiştir.Çalışma grubu hastalarının, Diş Hastanesi İşletim Sistemi'nde yer alan ilk Dental Muayene kayıtlarındaki Anamnez bilgileri ve Klinik Muayene bilgileri incelenmiştir. Bu inceleme sonucunda, hastaların %2'sinin anamnez bilgilerinde TMR veya parafonksiyon ile ilgili şikayette bulundukları ve saadece bu kişilerin teshis kayıtlarında TMR bulgu ve belirtilerine dair bilginin yer aldığı tespit edilmiştir.Sonuç: TMR bulgu ve belirtilerinin semptomatik ve asemptomatik hastalarda yaygınlığına dair veriler, rutin dental muayene prosedürlerinin gözden geçirilmesi gereğini ve genel dental muayenede, TME ve çiğneme sisteminin de kısa genel muayenesinin yer almasının gerekliliğini ifade etmektedir.Anahtar kelimeler: Temporomandibüler rahatsızlıklar, bulgu, belirti, diş hekimi
Temporomandibular eklemin internal düzensizliğinde artrosentez ve intra-artiküler hylan G-F 20 enjeksiyonunun ağrı ve ağız açıklığı üzerine etkisinin belirlenmesi
Artrosentez tekniği ile üst eklem boşluğu lokal anestezi altında basitçe yıkanarak fossaya yapışan diskin serbestleştirilmesi, diskin kayması ve böylece normal maksimal ağız açıklığının oluşturulması amaçlanmaktadır. Bu amaçla primer olarak eklem bölgesinde ağrı ve enflamatuar mediatörlerinin bölgeden uzaklaştırılmasının geçici bir etki olabileceği ileri sürülmektedir. Bu amaçla eklemin mikroyapısının rehabilitasyonunda; sinerjik etkiye sahip eklemin ana maddesi olan hyaluronik asitin eksojen olarak ekleme enjekte edilmesi ve böylece mikroyapının restore edilmesinde kalıcı bir role sahip olabileceği savunulmaktadır. Bu çalışma redüksiyonsuz anterior disk deplasmanlı (Rsuz ADD) ve/veya osteoartritli (OA) temporomandibular eklem rahatsızlığı olan hastalarda artrosentez ve yüksek molekül ağırlıklı HA'nın (Hylan G-F 20) ağız açıklığına ve eklem ağrısına etkisini belirlemek amacıyla planlandı. Çalışma yaşları 17 ve 65 arasında ve yaş ortalaması 36.85 ± 15.23 olan konservatif tedaviye cevap vermeyen sınırlı ağız açıklığı, ağrı şikayeti olan 21 hastanın 23 Rsuz ADD'li ekleminde yürütüldü. Ağrı ve fonksiyon bozukluk seviyesi visual analog skala (VAS) ile belirlendi. Tedavi öncesinde hastaların MR görüntüleri elde edildi. Tüm objektif ve subjektif değerlendirmeler tedavi öncesi, tedavi sonrası ve 1., 3., 6., 12. aylarda yapıldı. Tedavi öncesi MAA 30.38 ± 4.70 (20 ile 36 mm)'den, post-operatif 32.66 ± 4.66 (23 ile 41 mm)'ye, 1 yıl sonunda 40.0 ± 3.65 (35 ile 45 mm)'ye kadar artış elde edildi. VAS değerleri sırasıyla 6.42 ± 2.46, 4.80 ± 2.71, 0.70 ± 1.05' e azalma kaydedildi. Zaman içerisinde VAS değerinde oluşan fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.01). Tedavi öncesi ile artrosentez ve intra-artiküler Hylan G-F 20 enjeksiyonu sonrasında VAS ortalamalarının birbirinden anlamlı derecede farklı olmadığı bulundu (p>0.05). Takip dönemlerinde VAS değerlerinde önemli bir azalma izlendi (p<0.01). Çalışmaya dahil edilen 21 hastanın 14'ünden MR görüntüleri elde edildi. Kondilde dejeneratif kemik değişiklikleri 3 eklemde izlenmezken, 3 eklemde erozyon, 6 eklemde osteofit ve 2 eklemde skleroz belirlendi. 7 eklemde T2 ağırlıklı MRG'de efüzyon belirlenirken, efüzyon olan eklemlerin 5'inde dejeneratif kemik değişiklikleri izlendi. Çalışmaya dahil olan hastaların hiçbirinde major komplikasyon izlenmedi. Artrosentez ve intra-artiküler Hylan G-F 20 enjeksiyonu sonrasında tüm hastalarda enjeksiyon sonrasında enjeksiyon yapılan eklem tarafında, okluzyonda open-bite olduğu ve işlem sonrasında 1-2 gün süresince kulak önünde dolgunluk ve sıvı hareketi hissi gibi şikayetler izlendi. Ağız açıklığının tedavi sonrasındaki belirgin artışı, lateral ve protrusiv hareketlerdeki artış ile ağrı değerlerindeki azalmanın 3. ayda belirgin olmasının, takip dönemlerinde değişimin yavaş iyileşmeden ve HA'nın mekanik etkilerinden kaynaklanabileceğini düşünmekteyiz.
Yüksek molekül ağırlıklı hyalüronik asitin (Hylan G-F 20) temporomandibular eklemde deneysel osteoartrit üzerine erken ve geç dönemdeki etkisinin radyolojik ve histolojik olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, deneysel olarak temporomandibular eklemde (TME) oluşturulan osteoartrit üzerinde yüksek molekül ağırlıklı hyalüronik asit (HA) molekülü olan Hylan G-F 20'nin erken ve geç dönem etkisinin radyolojik ve histolojik olarak değerlendirilmesidir. Çalışma 24 adet erkek, 3,5 aylık ergin, 3,5 kg ağırlığında beyaz yeni zellanda tavşanı üzerinde yürütüldü. Tavşanların her iki eklemine 3 mg/ml'lik MIA solüsyonunun 50µl'lik miktarı enjekte edildi. 4 hafta bekleme süresinden sonra tavşanların bir eklemine intraartiküler Hylan G-F 20'nin 4 mg'ının 0,5 ml enjeksiyonu, diğer ekleme ise kontrol grubu olarak 5ml % 0,9'luk serum fizyolojik solüsyonu enjekte edildi (3 hafta süre ile haftada bir kez). Her iki eklemin intraartiküler enjeksiyonları öncesi ve sonrası 4., 6. ve 8. haftalarda bilgisayarlı tomografi (BT) alındıktan sonra eklem örneklerindeki değişikliklerin histolojik değerlendirmesi yapıldı. BT üzerinde osteoartritik değişikliklerin radyolojik skorlaması yapıldı. Osteoartritin (OA) radyolojik belirtileri olan erozyon, skleroz, osteofit ve düzleşme mandibular kondilde medial, santral, ve lateral bölgelerde olmak üzere 3 bölgede skorlama yapılarak değerlendirildi. Histolojik değerlendirmede, kartilajda, osteokondral birleşimde, kondrositlerin görünümünde ve subkondral kemikte oluşan değişimler belirlendi. Deneysel OA üzerine yüksek molekül ağırlıklı HA'nın etkisinin 4., 6. ve 8. hafta takibindeki histolojik değerlendirmesinde, kartilajda (%50, %25, %25), osteokondral birleşimde (%62,5, %50, %37,5), kondrositlerin görünümünde (%87,5, %37,5, %12,5) ve subkondral kemikte (%62,5, %50, %50) oluşan değişimler izlendi. Her iki grubun 4. haftada kartilajda izlenen değişimleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p?0,05). Kontrol grubunda 4. ve 6. haftalar arasında kartilajda izlenen değişimlerin anlamlı bir şekilde azaldığı belirlenirken (p?0,05), 8. haftada her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p?0,05). 4 ile 8. haftalarda her iki gruptaki kondrositlerin görünümündeki değişimler sırasıyla kontrol grubunda 6 (%75) ve 2 (%25), çalışma grubunda ise 7 (%87,5) ve 1 (%12,5) eklemde izlendi. Çalışma grubunda 4., 6. ve 8. haftalarda kondrositlerdeki değişimlerin anlamlı bir şekilde azaldığı belirlendi (p?0,05). Kontrol grubunda 4. haftada enjeksiyon öncesi ve sonrası BT skor ortalaması sırasıyla 1,5±1,41 ve 0,5±0,53 olarak izlenirken, çalışma grubunda ise 3,25±2,31 ve 1,25±0,89 olarak bulundu. 4. hafta takip döneminde kontrol ve çalışma grubunda enjeksiyon öncesi BT değerleri ile kartilajda histolojik olarak izlenen değişimler arasında pozitif yönde bir korelasyon belirlenirken (p?0,05), 6. ve 8. haftalarda istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p?0,05). Hylan G-F 20'nin OA'lı TME'de erken dönemde kartilajdaki değişimleri azalttığı ve kondrositlerdeki kümeleşme eklemde Hylan G-F 20'nin kondroprotektif özelliği ile hipertrofik bir cevap geliştirdiği sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Temporomandibular eklem, osteoartrit, viskosuplamentasyon, Hylan G-F 20.
Türk çocuklarındaki temporomandibular rahatsızlıklık belirti ve bulgularının sıklığı ve dağılımı
Amaç: Bu araştırmada, Türk çocuklarındaki TMR bulgu ve belirtilerin dağılımı ve sıklığının amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: AAOP belirlediği kriterler doğrultusunda hazırlanan anket ve muayene formu ile araştırma yürütülmüştür. Araştırma 9-15 yaş aralığında rastgele seçilmiş çocuklar üzerinde yapılmıştır. Çalışmayı oluşturan bireyler karma ve daimi dentisyon olmak üzere 2 grup altında değerlendirildi.Bulgular: Araştırma sonuçlarına göre TMR belirti arasında en sık karşılaşılan belirti başağrısı (%15) ve çiğneme esnasında ağrı (%9,2) olarak tespit edildi. Başağrısı insidansının cinsiyetler arası karşılaştırması sonucunda istatistiksel olarak fark tespit edildi (p<0.05).Sakız çiğneme, tırnak yeme ve diş sıkma/gıcırdatma en sık görülen parafonksiyonlar arasında yer almaktayken (%43.2, %23.8 and %15.2 sırasıyla) parmak emme (%2.6) en az rastlanan parafonksiyon olarak tespit edildi.Çiğneme kaslarındaki hassasiyet (%28.2) en sık karşılaşılan TMR bulgusu olarak tespit edildi. Çiğneme kaslarındaki hassasiyetin cinsiyet ve gruplar arasındaki değerlendirmesi sonucunda istatistiksel fark tespit edilmedi (p>0.05). TME'de tıklama bulgusu ise tüm çocukların %4,8'de görüldü.Kulak içi palpasyon sırasında tespit edilen disk kayması değerleri karma ve daimi dentisyon arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmektedir (p<0.05).Generalize Eklem Hipermobilitesi tanısı için brigthon teşhis kriterleri kullanıldı. Bunun sonucunda Subluksasyon ile GEH arasında istatistiksel olarak fark tespit edildi (p<0.05).Sonuç: Bu araştırma sonucunda, çocuklardaki TMR bulgu ve belirtilerinin yetişkinler kadar fazla olduğu ve önceden tespit edilmesiyle gerekliliği görüldü.Anahtar kelimeler: Temporomandibular Rahatsızlık, Çocuk, Bulgu ve Belirti
Temporomandibular rahatsızlığı olan bireylerde kraniyoservikal bölge biyomekaniği, kas performansı ve özür düzeyinin incelenmesi
Bu çalışmada temporomandibular rahatsızlığı (TMR) olan bireylerin kraniyoservikal bölge (KSB) biyomekaniği, kas performansı ve özür düzeyinin incelenmesi ve sağlıklı bireylerle karşılaştırılması amaçlandı. Tıbbi muayene ve tetkik sonrası TMR tanısı alan 50 birey TMR grubu olarak ve TMR'si olmayan 50 sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak çalışmaya dâhil edildi. KSB biyomekaniği; statik olarak lateral fotografi ve radyografi ile, dinamik olarak dijital inklinometre ile değerlendirildi. KSB'nin kas performansı Servikal Omurga Fonksiyonel Kuvvet Testi ile, özür düzeyi Boyun Özür Göstergesi ile, tüm katılımcıların TMR şiddeti ise Fonseca Anamnestik Anket ile değerlendirildi. Gruplar karşılaştırıldığında; TMR grubunda, servikal fleksiyon açısı (p<0.05) ve boyun özür göstergesi puanı (p<0.001) anlamlı düzeyde yüksek, Tragus-C7-Yatay açısı (p<0.05), servikal ekstansiyon açısı (p<0.05), sağa servikal rotasyon açısı (p<0.05), sola servikal rotasyon açısı (p<0.001) ve her bir yöndeki kas performansı değerleri (p≤0.001) anlamlı düzeyde düşük tespit edildi. TMR'li bireylerin radyografik ölçümleri normal değerler ile karşılaştırıldığında, kraniyoservikal açı (p<0.05) anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. TMR'li bireylerin % 55.1'inde C0-C1 mesafesi, % 52'sinde C1-C2 mesafesi ve % 76'sında C2-C7 lordoz açısı normal değer aralıklarının dışında yer almıştır. TMR grubu içerisinde boyun özür göstergesi puanı (ρ=0.523; p<0.001) ve her bir yöndeki kas performansı değeri (p<0.05) TMR şiddeti ile ilişkilidir. İlgili sonuçlar TMR'nin değerlendirilmesinde ve tedavisinin planlanmasında KSB biyomekaniğinin, kas performansının ve özür düzeyinin göz önünde bulundurulmasının faydalı olacağını düşündürmektedir.
Romatoid artrit tedavisinde çoklu biyolojik veya hedefe yönelik ajan tedavisi gereksinimini etkileyen parametrelerin retrospektif olarak incelenmesi
Etiyolojisinde pek çok faktörün rol aldığı romatoid Artrit primer olarak sinovyal dokuları hedef alan, kronik, sistemik, otoimmün bir hastalıktır. Sistemik bir hastalık olma özelliği nedeniyle birçok doku ve organ sistemi etkilenebilir. Dünya'da görülme sıklığı %0,5-1 olup Türkiye prevalansı %0,5 civarınadır. Ortalama görülme yaşı 35-50 yaş olup herhangi bir yaşta da başlayabilir. Kadınlarda daha sık görülmektedir. Romatoid artrit tedavisindeki temel hedefler hasta yaşam kalitesini artırmak, hastalığa bağlı semptomları gidermek, ilerleyen dönemde oluşabilecek eklem hasarını gelişmeden önleyebilme ve hastalığa bağlı komplikasyonları önleyebilmektir. Non-steroidal antiinflamatuar ilaçlar ve streoidler hastalığın sadece semptomlarını yönetmeye, inflamasyonu azaltmaya yönelik olup romatoid artritin temel tedavisini hastalığı modifiye eden ajanlar (DMARDs) oluşturmaktadır. DMARDs tedavileri gelişimlerini hala sürdürmekle birlikte temel olarak konvansiyonel sentetik DMARDs, biyolojik tedaviler olarak ayrılabilir. Biyolojik tedavinin temelini ise hedefe yönelik DMARDs (target sentetik DMARDs) ve anti-TNF ve anti-TNF olmayan biyolojik DMARDs'lar oluşturur. Çalışmamıza konvansiyonel DMARDs, tek veya çoklu biyolojik tedavi rejimleri denenmiş ve hala bu tedaviler ile izlemde olan 130 romatoid artrit tanılı hasta dahil edilmiştir. Tedavi tiplerine göre hastalar 3 gruba ayrılarak tedavi tipine etki edecek değişkenlerin olup olmadığı araştırılmıştır. Tedavi gruplarını konvansiyonel sentetik DMARDs, tekli biyolojik DMARDs veya hedefe yönelik biyolojik DMARDs, çoklu biyolojik DMARDs ve/veya hedefe yönelik sentetik DMARDs tedavileri oluşturmakta idi. Her 3 grup içinde ortak olarak yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi, eşlik eden diyabetes mellitus varlığı, sigara kullanımı, romatoid artrit hastalık tanı yılı, hastalık tanısı konulduğu dönemdeki romatoid faktör değeri, anti-CCP (Anti-siklik sitrulinlenmiş peptid), sedimantasyon, C-reaktif protein değerleri, tanı dönemindeki DAS28-ESR (disease activity score-sedimantasyon 28) hastalık skorlaması, hassas eklem sayısı, şiş eklem sayısı araştırılmıştır. Ek olarak biyolojik DMARDs tedavisi alan gruplar içerisinde konvansiyonel DMARDs tedavisi kesilme ya da değiştirilme sebebi, VAS (visual analog scale) değeri ve biyolojik tedavilerin değiştirilme sebepleri araştırıldı. Sonuç olarak belirli tedavi grupları arasında değişkenlerde farklılıklar görülmüştür fakat tedavi sürecine etki edebilecek parametreler ile ilgili çalışmalar literatürde yetersizdir.
Temporomandibular eklem bozukluklarında yağ grefti ve trombositten zengin fibrinin doku onarımı üzerine kombine etkisi
Temporomandibular eklem (TME) kişinin konuşması, nefes alması, gıdaları çiğnemesi gibi kritik işlemlerde önemli fonksiyona sahiptir. Aynı zamanda TME mandibulanın büyüme merkezidir. Osteoartrit (dejeneratif eklem hastalığı) temporomandibular eklemin en sık görülen artrit tipidir. Yaşlı hastalarda primer olarak görülebileceği gibi, benzer dejeneratif değişiklikler bazı patolojik durumlarda sekonder olarak oluşur. Her türlü travma ve internal derangement sekonder osteoartrit için en yaygın sebeptir. Kıkırdak dokusunun iyi kanlanmaması ve iyileşme potansiyelinin düşük olması nedeni ile kıkırdak hasarlarını tedavi etmek zordur. Çalışmamızda farklı hücrelere dönüşme potansiyeli olan yağ doku kaynaklı kök hücrelerin, bir çok büyüme faktörü barındıran PRF ile uyarılarak, hasarlı temporomandibular eklem kıkırdağı üzerindeki etkileri araştırıldı. Çalışmada tavşanların her iki TME eklem disk laterallerinde 3 mm'lik defektler oluşturuldu. Sağ tarafa ense - sırt bölgesinden alınan yağ grefti ve tavşanın kendi kanından hazırlanan PRF yerleştirildi, sol taraf kontrol grubu olarak planlanıp başka işlem yapılmadan kapatıldı. 8 hafta sonunda eklem kondil ve diskleri çıkarıldı, H&E ve Safranin - O boyaları ile boyanarak incelendi. Histopatolojik değerlendirmede her iki grup eklem yüzey yapısı, kondrosit yoğunluğu, hücre kümelenmesi ve Safranin - O boyanma kaybı parametreleri tek bir uzman histolog tarafından skorlandı. Sonuç olarak bahsedilen parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.
Tinnitus görülen hastalarda düşük doz lazer tedavisinin etkisinin incelenmesi
Tinnitus dışarıdan herhangi bir uyarı olmaksızın kulakta duyulan ses olarak tarif edilmektedir. Kafa içinden köken alan bir sesin bilinçli olarak ifade edilmesi olarak da tanımlanmaktadır. Genel popülasyonun %17'sini etkileyen tinnitus, odyoloji (işitme, dengeyle ilgili bilim) alanı içerisindeki hastaların %60'ının da primer şikayetini oluşturmaktadır. Etyolojileri arasında dental nedenlere bağlı temporomandibüler eklem rahatsızlıkları ve Costen Sendromu sayılmaktadır. Tinnitus tedavisinde amaç; tinnitusu tamamen ortadan kaldırmak, bunun mümkün olmadığı durumlarda ise hastaya daha az rahatsızlık vermesini sağlamaktır. Yine hastaya tinnitusu ortaya çıkarabilecek veya artırabilecek; kafein, sigara, akustik travma ve tinnitusa neden olabilecek ilaçlardan kaçınma uyarısında bulunulmalıdır. Subjektif idiyopatik tinnitus tanısı konulan 90 hasta gruplar arasında rastgele dağıtıldı. 15 hastaya oklüzal splint tedavisi, 15 hastaya Nd:YAG lazer ile düşük doz lazer tedavisi, 15 hastaya 810 nm Diyot lazer ile düşük doz lazer tedavisi, 15 hastaya oklüzal splint ve Nd:YAG lazer (kombine) tedavi, 15 hastaya oklüzal splint ve 810 nm Diyot lazer (kombine) tedavi ve 15 hastaya placebo tedavsi uygulamak için gruplar belirlendi. Grupları standardize etmek için tedaviden 15 gün önce, tedavi başlangıç günü ve tedaviden 1 ay sonra tinnitus skorları visual analog skala (VAS)'na göre 0 ile 10 arasında olacak şekilde kaydedildi. Oklüzal splint tedavisi 3 hafta boyunca 12 s/gün, lazer tedavisi 10 gün boyunca günde 1 kez olacak şekilde uygulandı. Bu çalışmanın sonuçlarına göre plasebo grubu dışındaki 75 hastanın %30,75'inde tinnitusta tamamen iyileşme, %24,75'inde orta derecede bir iyileşme elde edilmiştir. Uygulanan tedaviler plasebo grubuna göre etkin sonuçlar göstermiştir.
Farklı konsantrasyonlardaki proloterapi uygulamasının temporomandibular eklem hipermobilitesi üzerindeki etkinliğinin değerlendirilmesi
Dekstroz proloterapisi temporomandibular eklem hipermobilite tedavisinde kullanılan modern konservatif tekniklerden birisidir. Dekstrozun farklı konsantrasyonları proliferant solüsyon olarak rapor edilmiştir, ancak herhangi bir konsantrasyonun diğerlerine olan üstünlüğü hala tam olarak bulunmamıştır. Bu çalışmanın amacı temporomandibular eklem hipermobilite tedavisinde farklı konsantrasyonlardaki dekstroz proloterapisinin etkinliğini karşılaştırarak değerlendirmektir. Sublüksasyonu veya dislokasyonu bulunan hastalarda prospektif, randomize, kontrollü klinik çalışma gerçekleştirildi. Çalışma 37 hastayı kapsadı (26 kadın, 11 erkek; yaş aralığı 18-44 arası). Hastalar rastgele olarak dört gruba ayrıldı. 1., 2. ve 3. gruplar sırasıyla % 10, % 20 ve % 30'luk dekstroz solüsyonu ile, 4. grup ise salin solüsyonu ile tedavi edildi. TME ağrısının Vizuel Analog Skalası (VAS), maksimum ağız açıklığı (MAA), klik sesi ve lüksasyon sıklığı kaydedildi, Toplanan veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Tüm gruplarda postoperatif olarak TME ağrısında, MAA ve klik seslerinde önemli derecede düzelme olduğu belirlendi. Bunun yanında TME kilitlenmesi takip süreci içerisinde hiçbir hastada gözlenmedi. Çalışma süresi boyunca tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Sonuç olarak, farklı dekstroz konsantrasyonların ağrılı TME hipermobilitesine bağlı klinik semptomların azalmasında pozitif etkilerinin olduğu görülmüş fakat birbirlerine üstünlüğü bulunmamaktadır. Ayrıca TME hipermobilitesinde dekstroz proloterapisinin serum fizyolojik enjeksiyonuna da üstünlüğü görülmemiştir. Anahtar Sözcükler: Dekstroz, Enjeksyon, Farklı konsantrasyonlar, Proloterapi, TME hipermobilitesi.
Farklı kalınlıktaki okluzal splintlerin temporomandibular eklem üzerine oluşturduğu stres dağılımının araştırılması
TME bozuklukları (TMB) günümüzde sık rastlanılan kronik ağrılı ve hastaların yaşam kalitesini azaltan bir hastalık grubudur. TMB'ler ekleme gelen anormal stresler sebebiyle oluşabilir ve tedavisinde kullanılan temel yöntemlerden biri okluzal splintlerdir. Yayınlanan çalışmalarda değişen kalınlıklarda splintler kullanılmıştır. Bu araştırmanın amacı 3 ve 6 mm kalınlıktaki splintlerin TME üzerinde oluşturduğu streslerin sonlu elemanlar analizi (SEA) yöntemi ile karşılaştırılması ve ideal okluzal splint kalınlığının belirlenmesine yardımcı olmaktır. İskeletsel ve dişsel sınıf 1 kapanışa sahip olan bir hastadan çekilmiş olan bilgisayarlı tomografi (BT) verileri kullanılarak bilgisayar ortamında TME modeli elde edilmiştir. Elde edilen model üzerinde TME diski ön konuma alınarak bir disk deplasman modeli oluşturulmuştur. Bu model kullanılarak ağızda okluzal splint yokken, 3 ve 6 mm dikey kalınlığa sahip okluzal splintler varken olmak üzere 3 farklı model elde edilmiştir. Bilgisayar ortamında bu modeller üzerine anatomik kas kuvvet ve vektörleri atanarak yükleme koşulları oluşturulmuş ve TME komponentleri (disk, kondil, fossa) üzerinde oluşan stres dağılımları sonlu elemanlar analizi (SEA) yöntemiyle karşılaştırılmıştır. Tüm modellerde TME diskinde stres yoğunluğu, diskin ön ve orta bandı arasında lateral tarafta yoğunlaşmıştır. Okluzal splint kullanılan modellerde, diskteki stres yoğunluğu orta banda doğru yayılmış ve miktarı azalmıştır.Tüm modellerde kondil başı ve fossadaki stres yoğunluğu TME diskinin ön ve orta bandına denk gelen yüzeylerde yoğunlaşmıştır. Okluzal splint kullanılan modellerde, kondil ve fossada stres yoğunluğu ve miktarı azalmıştır. TME'nin tüm komponentlerinde oluşan stres karşılaştırıldığında, 6 mm okluzal splint kullanılan modelde, 3 mm okluzal splint kullanılan modele göre daha az stres yoğunluğu oluşmuştur. TMB'lerin tedavisinde okluzal splintlerin kullanımı, TME'de oluşan stresleri azaltmaktadır. Artan dikey kalınlıklarda okluzal splintlerin kullanımı da TME'de oluşan stresleri azaltılmasında daha faydalı olabilir. TMB hastalarında kullanılacak okluzal splintlerin, uygun dikey kalınlıklarının kanıta dayalı olarak belirlenebilmesi için klinik çalışmalar; biyomekanik ve SEA çalışmaları ile desteklenmelidir.