
1,188
Archived Theses
1
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Eski ve yeni Türk Ticaret Kanunu ve CMR hükümleri çerçevesinde taşıyıcının ziya, hasar ve gecikmeden doğan sorumluluğu
Çalışmamızda, karayoluyla yapılan eşya taşımacılığında taşıyıcının, eşyanın zıya, hasar ve geç tesliminden doğan sorumluluğu; 6762 ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunları ile CMR hükümleri çerçevesinde karşılaştırmalı olarak incelenmektedir. Bu amaçla öncelikle, birinci bölümde; karayoluyla yapılan eşya taşımacılığını ilgilendiren ulusal ve uluslararası yasal düzenlemeler hakkında bilgi verilmek suretiyle faaliyetin hukuksal altyapısının nasıl kurulduğu açıklanmaya devamında ise genel olarak karayolu ile yapılan eşya taşımacılığına ilişkin taşıma sözleşmelerinin tanımı ve unsurları ile CMR hükümlerinin yer bakımından uygulanma şartları üzerinde durulmaktadır. Nitekim, TTK ile CMR hükümlerinin hangi durumlarda uygulama alanı bulacağının açıklığa kavuşturulması, somut olaylar açısından uygulanacak mevzuat hükümlerinin doğru bir şekilde tespit edilmesini sağlayacaktır. İkinci bölümde; taşıyıcının zıya, hasar ve gecikme sebebiyle sorumluluğunun doğabilmesi için gerekli şartlar üzerinde ayrı alt başlıklar halinde durulmuş ve karşılaştırmalı olarak bu şartlar açıklanmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde; taşıyıcının zıya, hasar ve gecikmeden doğan tazminat sorumluluğunun kapsamı, sınırları ile taşıyıcıya karşı kullanılabilecek talep ve dava haklarının kaybedilmesi üzerinde durulmuştur. Son olarak dördüncü bölümde ise; taşıyıcının zıya, hasar ve gecikme sebebiyle doğan sorumluluktan kurtulabilmesini sağlayacak hükümler ile taşıyıcının sorumluluğunun kaldırılması ve hafifletilmesine dair yasaklar incelenerek, sorumluluğun çerçevesi netleştirilmiştir. Bunun sonucunda; karayolu ile yapılan eşya taşımacılığında taşıyıcının zıya, hasar ve gecikmeden doğan sorumluluğu ilgili ulusal / uluslararası doktrin ve yargı kararları ışığında sistematik olarak incelenmektedir. Anahtar Kelimeler: Zıya, Hasar, Gecikme, Taşıyıcı, Taşımacılık, Cmr, Kara Yolu Taşımacılığı, Taşıyıcının Sorumluluğu.
Fikir ve sanat eserleri üzerindeki çoğaltma ve yayma haklarının ihlali, ihlalin sonuçları
Bilim, kültür ve sanatın gelişmesi için, bu alanlarda yeni fikir ve sanat eserleri üretilmesi gerekir. Bunun sağlanabilmesi için, eser sahipleri, yeni fikir ve sanat eserleri üretmek için teşvik edilmelidir. İşte, yeni fikir ve sanat eserleri üretilmesinin teşvik edilmesi için, ulusal ve uluslararası düzenlemelerde, eser sahiplerine, eseri üzerinde belli haklar tanınmıştır. Bu haklar mali haklar ve manevi haklar olmak üzere iki gruba ayrılır. Mali haklardan en önemli ikisi, çoğaltma hakkı ve yayma hakkıdır.Çoğaltma hakkı ve yayma hakkı birbirlerine sıkı olarak bağlı haklardır. Yayma hakkı kullanılmadan, çoğaltma hakkının kullanılması, eserden ekonomik olarak yaralanma bakımından fazla bir anlam ifade etmez. Diğer taraftan, yayma hakkının kullanılabilmesi için, önce çoğaltma hakkının kullanılmış olması gerekir. Çünkü yayma, ancak fiziki olarak çoğaltılmış eser nüshaları bakımından söz konusu olabilir.Diğer mali haklar gibi, çoğaltma ve yayma hakkı da, ihlal niteliğindeki eylemlere karşı korunmuştur. Hak sahiplerine, ihlallere karşı, özel hukuk ve ceza hukuku alanlarında çeşitli başvuru imkânları tanınmıştır. Çoğaltma hakkı ve yayma hakkı ihlal edilen hak sahipleri, tecavüz edene karşı, özel hukuktan kaynaklanan tecavüzün kaldırılması, tecavüzün önlenmesi ve tazminat davaları açabilirler. Ayrıca hak sahipleri, tecavüz edene karşı, ceza soruşturması açılması için soruşturma makamlarına başvurabilirler.
Toplu işçi çıkarma
ncelemis bulundugumuz tezin konusu ?Toplu sçi Çıkarma? dır.Hukukumuzda, 4857 Sayılı s Kanunu ile toplu isçi çıkarma, uluslararasınormlara paralel biçimde düzenlenmistir. Kanundaki düzenlemeincelendiginde, toplu isçi çıkarmanın tanımı su sekilde belirmektedir: belirlisayıda isçinin, aynı isten çıkarma kararının uygulanması kapsamında,ekonomik nitelikteki aynı nedenle, belli bir süre içinde isten çıkarılmasıdır.ncelememiz üç bölümde yapılmıstır:Birinci bölümde, toplu isçi çıkarma konusundaki uluslar arası normlaradeginildikten sonra, özellikle Fransız ve Alman Hukuku olmak üzere sviçre,talya ve dogudan bir örnek olarak Azerbaycan Hukukunda toplu isçi çıkarmaile ilgili düzenlemeler incelenmistir. Bu bölümde ayrıca, Türk Hukukunda, 3008sayılı Kanundan 4857 sayılı Kanuna kadar yapılan düzenlemeler incelenmis,toplu isçi çıkarma kavramı bu sekilde ortaya konmaya çalısılmıstır.İkinci bölümümüzün baslıgı ?Toplu İsçi Çıkarmanın Özellikleri Veİsverenin Yükümlülükleri? dir. Bu bölüm altında, isverenin toplu isçiçıkarabilmesinin hangi nedenlere dayanması gerektigi, hangi sürede, kaç isçiveya hangi oranda isçi çıkarması gerektigi konuları açıklanmıs; isvereninbildirim ve görüsme yükümlülüklerine deginilmistir. Ayrıca bu bölümdeisledigimiz konulardan biri de toplu isçi çıkarma hükümlerininuygulanmayacagı hallerdir. Bu hallerde, aslında toplu isçi çıkısı olmasınaragmen toplu isçi çıkarma hükümleri uygulanmamaktadır.Tezimizin üçüncü bölümü ?Toplu İsçi Çıkarma Hükümlerine AykırılıgınSonuçları? dır. Bu bölümde, toplu isçi çıkarma usulüne aykırılık, isvereninyeniden ise alma yükümlülügüne aykırı davranısı hallerinde uygulanacakyaptırım konusuna deginilmistir. Ayrıca bu bölümde, toplu isçi çıkarmahükümlerinin is güvencesi hükümlerini bertaraf etmek amacıylakullanılamaması konusu da incelenmistir.Anahtar Kelimeler: 1) İs Hukuku, 2) Toplu İsçi Çıkarma,3) Fesih, 4) İsverenin Yükümlülükleri
Finansal kiralama sözleşmesinin sona erme sebepleri ve sona ermenin sonuçları
İşletme sahipleri orta ve uzun vadede fon ihtiyaçlarını karşılayarak iktisadi faaliyetlerini kolaylaştırmak, yeni teknolojileri ve ürünleri hızla takip edebilmek için bir tür finansman sağlama yöntemi olan finansal kiralama işlemine başvururlar. Kiralayan, kiracı ve malın satın alındığı üçüncü bir kişi olan satıcıdan oluşan bu üçlü ilişkide finansal kiralama sözleşmesi kiralayan ve kiracı arasında yapılır. Finansal kiralama sözleşmesi, kiracı tarafından talep edilen ve seçilen kiralama konusu malın, kiralayan tarafından satın alınarak veya temin edilerek mülkiyeti kendisinde kalmak üzere kullanımının kira bedeli karşılığında kiracıya bırakılmasını öngören ve belli süre feshedilmemek şartı ile yapılan bir sözleşmedir.Çalışmamızın amacı finansal kiralama sözleşmesinin sona erme sebepleri ve sona ermenin hüküm ve sonuçlarının incelenmesidir. Sözleşmenin sona erme sebepleri kendiliğinden sona erme ve taraflarca feshedilme sebepleri olmak üzere bir ayrım yapılarak ele alınmış, bu ayrım çerçevesinde sona ermenin hüküm ve sonuçları incelenmiştir. Kurumun kendine özgü yanlarının anlaşılabilmesi ve uygulanacak hukukun belirlenebilmesi açısından öncelikle sözleşmenin hukuki niteliği üzerinde durulmuştur. Sözleşmenin sürekli bir borç ilişkisi yaratması, karma niteliği, kendine özgü yapısı ve tam iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme olması sona erme hükümlerini belirleyen önemli özellikler olduğu için bu özelliklerin önemi çalışma boyunca vurgulanmıştır.Bu çalışmada sona erme sebepleri ve sona ermenin sonuçları ele alınırken ve çalışmanın içeriği belirlenirken kullanılan temel kanun metni 3226 sayılı Finansal Kiralama Kanunu olmuştur. Bununla birlikte aynı kanunun yaptığı yollama nedeniyle 818 sayılı Borçlar Kanunu da çalışmada önemli bir yere sahiptir. Ayrıca konut finansmanı sistemine ilişkin 5582 sayılı Kanunun, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununda ve 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunda yaptığı değişiklik ile ticari olmayan amaçla konutların finansal kiralamaya konu olabilmesi nedeniyle konunun kapsamı genişlemiş, sona erme nedenleri ve sonuçları bu kanunun öngördüğü hükümler çerçevesinde de ele alınmıştır.
İpotekli konut edinme kredi sözleşmesi
Yurtdışında ?Mortgage? olarak bilinen konut finansmanı sistemi, çeşitli kanunlarda düzenlemeler yapan 5582 sayılı Kanun ile yürürlüğe girmiştir. Konut finansmanı sisteminin iki aşaması vardır. Birinci aşama tüketici ile konut finansmanı kuruluşunun aralarında yapmış oldukları, kanunda konut finansmanı sözleşmeleri olarak düzenlenmiş olan kredi sağlama sözleşmesidir. İkinci aşama, bu sözleşmeden doğan alacakların, menkul kıymetleştirilip, ihraç edilmesi sürecidir. Bu ikinci aşama ile konut finansmanı için ayrılan fonların sürdürülebilirliği sağlanmaktadır.Konut finansmanı sözleşmelerinin konusunu, konut edinmeleri amacıyla tüketicilere kredi kullandırılması, konutların finansal kiralama yoluyla tüketicilere kiralanması, sahip oldukları konutların teminatı altında tüketicilere kredi kullandırılması oluşturur. Bu kapsamdaki kredilerin yeniden finansmanı amacıyla kullandırılan krediler de konut finansmanı kapsamındadır.Biz bu sözleşmelerden, konut edinmeleri amacıyla tüketicilere kredi kullandırılmasını ele aldık. Bu sözleşmeyi ?ipotekli konut edinme kredi sözleşmesi? olarak adlandırdık ve bu ad altında incelemeyi uygun bulduk. İpotekli konut edinme kredi sözleşmesinin temel amacı tüketicinin konut edinmesidir. Bu yüzden birinci bölümde konutun ne olduğu ve ipotekli konut edinme kredi sözleşmesine konu olabilecek konutların niteliklerinin neler olduğu sorularına yanıt aramaya çalıştık. İkinci bölümde, ipotekli konut edinme kredi sözleşmesinin kuruluşunu ve değiştirilmesini inceledik. Üçüncü bölümde ipotekli konut edinme kredi sözleşmesinin taraflarının yükümlülüklerini ve sözleşmenin hukuki niteliğini belirlemeye çalıştık. Dördüncü bölümde sözleşmenin sona erme hallerini ve zamanaşımı durumunu incelemeye çalıştık. İpotekli konut edinme kredi sözleşmesi, yeni bir sözleşme tipi olarak, ihtiyaçlara karşılık verip veremeyeceği zamanla anlaşılacaktır. Bu çalışmamızda sözleşmeye ilişkin olumlu ve olumsuz görüşlerimizi yansıtmaya çalıştık.Tezin içeriğinde tartışmalı noktalarda yaptığımız açıklamaların, bu konuda detaylı çalışmalara ve uygulamaya katkıda bulunmak adına küçük-mütevazi girişimlerden ibaret olduğunu belirterek iş bu çalışmanın konut finansmanı sözleşmesinin Türkiye'de uygulamasına katkıda bulunmasını dileriz.Anahtar Kelimeler: İpotekli konut edinme kredi sözleşmesi, Konut finansmanı sistemi, Konut finansmanı sözleşmesi, , Tüketici Hukuku, Tüketici Kredisi
Sigorta acentesi
Sigorta acentesinin genel tanımı, belirli bir yer veya bölgede sürekli olarak sigorta şirketleri nam ve hesabına aracılık faaliyetinde bulunan veya bunları sigorta şirketi adına yapmayı meslek edinen bağımsız bir tacir yardımcısıdır.Sigorta acenteliği sözleşmesi, sigorta şirketleri ve sigorta acenteleri arasında karşılıklı hak ve borçları doğuran hukuki bir sözleşmedir. Sigorta acenteliği yapacak gerçek ve tüzel kişilerde aranılan nitelikler Sigorta Acenteliği Yönetmeliğinde düzenlenmiştir. Yönetmelikte sayılan şartlara haiz olan sigorta acenteleri uygunluk belgesi alıp, Müsteşarlıkça yapılacak değerlendirme sonucu durumu uygun görünenler Levhaya kaydedilmek üzere Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğine bildirilir. Böylelikle sigorta acentesi, acentelik faaliyetinde bulunabilecektir.Sigorta acenteliği sözleşmesi eksik iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme olup, sözleşmenin yapısı kendine özgü (sui generis), sürekli bir iş görme sözleşmesidir. Sigorta acentesinin, sigorta şirketini (sigortacı) temsil yetkisi, hakları, yükümlülüklerinin önemli bir bölümü ve sigorta acenteliğinin sona ermesi SK ve de SAY' nde düzenlenmemiştir. Bu nedenle, TTK' nun ilgili hükümleri sigorta acentelerinin yapısına uygun düştüğü ölçüde uygulanacaktır.Çalışmanın ?Giriş? ve ?Sonuç? kısmı hariç toplam üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, ?Sigorta Acentesinin Genel Özellikleri? , ikinci bölümde, ?Sigorta Acentesinin Görevleri ve Yetkileri? , son olarak üçüncü bölümde ise ?Sigorta Acenteliğinin Sona Ermesi ? düzenlenmiştir.Çalışmanın özellikle ikinci bölümünde hem 6102 sayılı Yeni Ticaret Kanunu ile 6762 sayılı Eski Ticaret Kanunu karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır.?
Acentelik sözleşmesinde tarafların hakları ve borçları
?Acentelerin Hakları ve Borçları? başlıklı bu tezimizde öncelikle acentelik kurumunun nasıl oluştuğu, tarihi ve benzer hukuki ilişkilerden farkları ortaya konmuştur. Daha sonra acentelik sözleşmesine göre acentelerin hakları ve borçları ele alınmıştır. Tez başlığımız ?Acentelerin Hakları ve Borçları? olmasına rağmen çalışmamızda önce acentenin borçlarını,sonra haklarını anlatmayı uygun gördük. Bunun nedeni ise kanun sistematiğinde önce acentenin borçları sonra haklarının anlatılmasıdır.Çalışmamızda Yeni Türk Ticaret Kanunu ile şu an yürürlükte olan Ticaret Kanunu arasındaki farkları ve getirilen yenilikleri göstermeye çalıştık. Acentelik sözleşmesi iki taraflı (sinallagmatik) ve sui generis (kendine özgü yapısı olan) bir sözleşme niteliğindedir. Acentenin hakları, müvekkilin borçlarını; müvekkilin borçları ise acentenin haklarını oluşturacaktır. Bu nedenle de 3. bölümde müvekkilin hak ve borçlarını daha önce ele aldığımız için tekrara düşmemek adına kısa ve öz olarak çalıştık.Sonuç olarak, Yeni Türk Ticaret Kanunu ile acentelik kurumu daha önemli hale gelmiştir. Müvekkilin borçlarının da kanunda düzenlenmiş olması kanun sistematiğine uygundur. Ancak bu durum bazen kanunun tekrarı haline gelmiştir. Yeni Ticaret Kanunu' nun yürürlüğe girmesi ile denkleştirme tazminatı gibi önemli bir düzenleme de artık hukuksal olarak yer bulacaktır.
Türk Ticaret Hukukunda elektronik işlemler
Teknolqjinin hizla gelişmesiyle, internet kullanımi biiyuk bir hizla yayginlaşmiştir. Bilgiye ulaşma ile iletişim alışkanlıklan, ticaret, sosyal ve kiilturel hayat geri doniilmez bir şekilde internet ve diger elektronik araçlarla degişime ugramiştir. Dtinya, her tiirlii ticari işlemin elektronik araçlar ve internet aracihgiyla yapildigi elektronik ticaret kavrami ile tamşmiştir. Ticaret hayati artan bir hizla elektronik ortama yonelmektedir.Ticaretin ve ticarete ilisjdn her tiirlii işlemin internet ortaminda ve elektronik araçlar vasitasiyla yapilmasini teşvik etmek, elektronik ortama kolayca miidahale edilebildiginden dolayi işlem giivenligini saglamak ve elektronik ticarete bir diizen getirebilmek amaciyla gerek uluslararasi kuruluşlar gerekse teknolojide ileri iilkeler tarafmdan yasal diizenlemeler, raporlar ve Oneriler hazirlanmiştir. internetle oluşan yeni elektronik ortam ve kiireselleşme ile beraber ticari hayatinda neredeyse iilkeler arasinda simrlar kalkmiştir. Kullanilan teknolojinin de ortak olmasindan dolayi elektronik araçlar vasitasiyla yapilan ticari işlemlere ilişkin hukuksal duzenlemelerin, bir butunliik içinde olmasi ve yerellikten uzak uluslararasi bir nitelik taşimasi gereklidir.Dunyanin biiyuk ekonomilerinden birine sahip, Avrupa Birligi'ne tarn uye olma yolunda ilerleyen, teknolojiyi kullanmak alamnda bu konuda lider ulkelerle rekabet eden Turkiye'de de ticari işlemler elektronik ortamda yapilmakta ve elektronik ticaretin kullammi da her geçen gun artmaktadir. Yapilan bu elektronik işlemlerin oncelikle guvenli olmasi ve hukuki anlamda geçerliliginin saglanabilmesi için ulkemizde de yeni duzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadir. Turkiye'de de diinya ve Avrupa Birligi yasal duzenlemeleriyle uyumlu, elektronik işlemlere geçerlilik saglayan yasal diizenlemeler yapilmaya ba^lami^tir.Tezimizde Turk Ticaret Hukuku'nda elektronik islemler ilişkin gelişmeler aynntili olarak incelenecektir.
Türk İş Hukukunda ibra sözleşmesi
Bu çalışmanın amacı, çalışma yaşamında işçi ile işveren arasında düzenlenen ibra sözleşmesini incelemek, hukuki niteliğini açıklamak, benzer kurumlarla olan ilişkisi ve farklılıklarını ortaya koymaktır. Türk iş hukuku öğreti ve uygulamasında "ibraname" olarak adlandırılan ibra sözleşmesi, temelinde bir borçlar hukuku müessesesidir. Gerçekten ibra, bir borç ilişkisinde alacaklının alacak hakkını borçlu lehine sona erdirmesidir. Ancak bu borçlunun kabulüyle mümkündür. Bu açıdan ibra, bir sözleşmedir. İşçinin işverenden olan alacağına ilişkin yapılacak ibra sözleşmesi, Türk hukuk mevzuatında ilk defa 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda düzenlenmiştir. Bu durum, ibra sözleşmesinin tez konusu olarak seçilmiş olmasının en önemli nedenlerinden birisidir. Zira böylece kanun koyucunun getirdiği düzenlemenin, önceki dönemde büyük ölçüde Yargıtay kararları ile şekillenen "ibraname" uygulaması ile paralellik arz edip etmediği tespit edilecektir. Anahtar Kelimeler: Borç, Borç İlişkisi, Borcun Sona Ermesi, Alacak hakkı, İbra, İbra Sözleşmesi, İşçi, İşveren.
Yabancıların Türkiye'de taşınmaz mal edinmeleri
Son yıllarda ülkemizde yabancıların taşınmaz mal edinmeleri konusundaki yasal düzenlemelerde hareketlilik yaşanmaktadır. Kanun koyucu özellikle son on yılda konuyla ilgili sık sık yeni düzenlemeler kabul etmiştir. Bu düzenlemelerin bir kısmı kanun koyucunun değişikliğe gitme ihtiyacından, bir kısmı ise yapılan değişikliklerin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi nedeniyle oluşan kanun boşluğun giderilmesi ihtiyacından kaynaklanmıştır. Kanun koyucu tarafından kabul edilen yasal düzenlemeler Türk medyasında geniş yer bulmakta, hatta toplumda ülke topraklarının satıldığı yönünde endişeler yayılmaktadır. Tüm bu nedenler yabancıların taşınmaz mal edinmeleri konusunu Türk Yabancılar Hukukunun en çok tartışılan konusu haline getirmiştir. Konuyla ilgili son değişiklik 3.5.2012 tarihli ve 6302 sayılı Kanun'la yapılmıştır. Bu değişiklikle birlikte yabancı gerçek kişilerin Türkiye'de taşınmaz mal edinmelerinde karşılıklılık şartı kaldırılmış, Bakanlar Kurulu'na yabancıların taşınmaz mal edinmelerine yönelik önemli yetkiler verilmiş, yabancı gerçek kişilerin taşınmaz mal edinmeleri kolaylaştırılmıştır. Yabancı tüzel kişiler bakımından ise bir değişikliğe gidilmemiş, eski düzenlemede olduğu gibi yabancı ülkelerde kendi ülkelerinin kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketlerinin özel kanun hükümleri çerçevesinde taşınmaz mal edinebilmeleri öngörülmüştür. Anahtar Kelimeler: Yabancı, Taşınmaz Mal, Yabancıların Taşınmaz Mal Edinmeleri, 6302 Sayılı Kanun.
Boşanmanın hukuki sonuçlarında arabuluculuk
Çalışmamızın konusu; "Boşanmanın Hukuki Sonuçlarında Arabuluculuk" tur. Bu bağlamda, öncelikle genel olarak alternatif çözüm yöntemine değinildikten sonra, alternatif çözüm yöntemi olarak arabuluculuk kavramı, hukuki niteliği ve tarihçesi üzerinde durulmuş, arabuluculuğun diğer alternatif çözüm yöntemleri ile kıyaslanması, arabuluculuğun genel ilkeleri, arabulucuğun tercih edilme sebepleri, Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu, Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu kapsamında Arabuluculuğun uygulama alanı bulduğu hukuki uyuşmazlıkların kapsamı ve çalışmamızın amacını oluşturan boşanma davalarında arabuluculuğun uygulanabilirliğinin tespiti inceleme konusu yapılmıştır. İkinci bölümde boşanma kavramı, evliliği sona erdiren sebepler ve boşanmanın çocuklar ve eşler üzerindeki hukuki sonuçları kapsamlı bir şekilde incelenerek, hukuki sonuçların arabuluculuk kapsamında çözüme ulaştırılabilmesinin Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu sınırlamaları çerçevesinde değerlendirilerek açıklığa kavuşturulması amaçlanmıştır. Tüm bu değerlendirme, ülkemizde yeni uygulama alanı bulan arabuluculuğun, eşlerin boşanmaları halinde alternetif çözüm yollarından biri olan arabuluculuk ile medeni ve barışçıl yollarla uyuşmazlıklarını çözümlemelerinin sınırlarını çizmek ve kişişel ilişkilerin devamının özellikle önem arz ettiği boşanma davalarında uygulanabirliğini tespit etmektir.
Rotterdam Kuralları'na göre taşıyanın yükümlülükleri ve sorumluluğu
Rotterdam Kuralları "Kısmen veya Tamamen Deniz Yoluyla Eşyanın Milletlerarası Taşınması Sözleşmelerine İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi" adıyla 11 Aralık 2008 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir. Konvansiyonun amacı, günümüzün ticari ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalan, deniz yoluyla uluslararası eşya taşımalarının düzenlendiği, 1924 tarihli Lahey Kuralları, 1968 tarihli Lahey/Visby Kuralları, ve 1978 tarihli Hamburg Kuralları'nın yerine geçmektir. Rotterdam Kuralları ile önceki konvansiyonlardan farklı olarak, uygulamadaki ihtiyaçları karşılayan modern bir rejim getirilmiştir. Rotterdam Kuralları'nın temel amacı taşıma hukukunu güncellemektir. Bu sebeple konvansiyonda taşıyanın sorumluluğu ile ilgili olarak temel değişiklikler getirilmiştir. Rotterdam Kuralları'nda yer alan yeni hükümlere bakıldığında, taşıyanın sorumluluğunun artmış olduğu görülebilir. Her ne kadar taşıyan tarafından bakıldığında dezavantajlı görülse de, kapıdan kapıya taşımaları kapsamına alması ve karma taşımalarla ilgili olarak uluslararası alanda bir birlik sağlaması sebebiyle Rotterdam Kuralları önemli yenilikleri de beraberinde getirmiştir.
Tüketici Hukuku çerçevesinde paket tur sözleşmeleri
Günümüzde turizmin gerek ekonomik gerekse insanların ihtiyaçlarının farklılaşmasından dolayı gelişiminin hızlanması ve oldukça yaygın hale gelmesi nedeniyle uygulamada gezi sözleşmelerinin bir türü olan paket tur sözleşmelerine sıklıkla rastlanmaya başlanmıştır. Paket tur sözleşmelerini diğer gezi sözleşmelerinden ayıran en önemli özelliklerden biri, hiç şüphesiz ki, bu sözleşmelerin tüketici işlemi olarak kabul edilmesidir. Bu itibarla, sözleşmenin bir yanını tüketici oluşturmaktadır. Böylelikle, kanunkoyucu, uygulamada seyahat eden tarafı oluşturan tüketicinin, gerek deneyimsizliği gerekse güçsüz yan olması sebebiyle zarar görmesinin olabildiğince önüne geçebilmesini hedeflemiştir. Gerçekten de, tüketici hukuku seyahat edenin mağduriyetini engellemeye elverişli birçok imkan sağlamaktadır. Yukarıda da bahsedilmiş olduğu üzere, paket tur sözleşmelerine uygulamada sıklıkla rastlanmakla birlikte, tüketici hukuku da sözleşmesel hak ve yükümlülüklerin çerçevesinin çizilmesinde etkin rol oynamaktadır. İşbu incelemede de, bu iki husus göz önüne alınarak, bir yandan paket tur sözleşmelerinin genel yapısı incelenmeye çalışılacak, diğer yandan ise yeri geldiğince tüketici hukuku ile bağlantılarına değinilecektir.
Borcun taksitle ödenmesine yönelik taahhüt ve sözleşmeler ile hükümleri
Borcun taksitlendirilmesine yönelik taahhütler ve işbu taahhütlerin hükümlerine dair incelememizde, icra hukukuna ilişkin ilkeler ve genel bağlamda icra tasarrufları üst başlığında borcun taksitlendirilmesine yönelik sözleşmeler ve taahhütlerin özellikleri ile unsurlarını ele aldık. İcra hukuku, alacağını tahsil etmek isteyen şahısların cebri icra mekanizmasına müracaatları ile başlayan sürecin işleyiş şeklini, bu sürecin ilgililer ile arasındaki ilişkileri incelediği için esas itibariyle tesisine katkı sağladığı kamu düzenin niteliğinden kaynaklı olarak kamu hukuku ile ilişkilidir. Bahsettiğimiz ilişkiden kaynaklı olarak kamu hukuku karakteri ile ilişkilendirilebilecek bir kısım özelliklerin icra hukukunda mevcut olduğu önermesi genel manada savunulabilir. Çalışmamızın ilk bölümünde Anayasanın üstünlüğü, şeklilik ilkesi, tasarruf ilkesi ve devamında sözünü ettiğimiz diğer ilke ve başlıca karakteristik özelliklerin bu bağlamda ifade edilebileceği kanaatindeyim. Bu çıkarımdan yola çıkılarak, çalışmaya böyle bir başlangıç yapılması uygun görülmüş ve devamında ise tarafların ayrı ayrı ve birlikte icra sürecini etkileyebilme kabiliyetleri özelinde icra sözleşmeleri kavramı üzerinde durulmuştur. Bu bahiste, Türk İcra Hukuku sistematiğinde icra sözleşmelerinin mevzuat noktasında ele alınmadığı, kanun koyucunun sadece belirli noktalara ilişkin olarak tarafların tasarruf kabiliyetlerinin muhtemel sonuçları hakkında bir takım önermelerde bulunduğu ifade olunmuştur. 2004 sayılı İİK'nın hakkında önermeler bulunduğu bir kurum da borcun taksitlendirilmesine yönelik taahhüt ve sözleşmelerdir. Kanun koyucu, tarafların söz konusu tasarruflarını kavramsal manada ele almamış sadece hükümleri hakkında bir kısım tespitlerde bulunmuştur. Borcun taksitlendirilmesine yönelik taahhütler ve sözleşmelerin özellikleri, hukuki anlamda kuruluşları ve hükümlerinden çalışmamızın muhtelif yerlerinde ayrı ayrı bahsedilmiştir. Mezkur tasarruflar hakkında açıklama yapıldığı üzere, kanunda açık bir hüküm olmasa bile içtihadi yollarla oluşturulmuş bazı uygulamalar, daha doğrusu kabuller söz konusudur. Bu uygulama ya da kabuller, bir taahhüt ya da sözleşmenin geçerli olabileceği hukuki alan ya da sahanın ister istemez daralmasına yol açmaktadır. İcra hukukunun karakterine uygun içkin kamu hukuku özeliliği nazara alındığında bu durum kabul edilebilir. Ancak bu durum kanunun genel anlamda öncelik verilmesi gereken lafzi manasından zamanla uzaklaşılmasına neden olabilecektir. Menfaat dengesi bağlamında tesis edilmesi gereken tarafların karşılıklı olup aynı anda korunması gereken menfaatlerinin temel hak ve hürriyetler ile de bağlantılı olduğu hususundan yola çıkıldığında, taraflardan birinin temel hak ve hürriyetine zarar getirmesi muhtemel olan ve menfaat dengesini bozabilecek bir uygulamanın genel çerçevesinin ya da kuruluş koşullarının kavramsal bağlamda mevzuat kapsamında düzenlenmesi gerekmektedir. Örneğin, 2004 sayılı İİK'nın 111. maddesinde yer alan ve tarafların borcun taksitlendirilmesine yönelik sözleşmeler yapabilecekleri anlamında değerlendirilebilecek '…borçlu ile alacaklının borcun taksitlendirilmesi için icra dairesinde yapacakları sözleşme veya sözleşmelerin devamı süresince 106 ve 150/e maddelerindeki süreler işlemez. Ancak bu sözleşme veya sözleşmelerin toplam süresinin on yılı aşması halinde, aştığı tarihten itibaren süreler kaldığı yerden işlemeye başlar….' şeklindeki ifadesi alacaklı ve borçlu arasındaki bu yöndeki sözleşmeler bağlamında ele alınabilecek tek ibaredir. Görüleceği üzere, 2004 Sayılı İİK'nın 111/3 hükmü anlamında değerlendirilebilecek sözleşmelerin kuruluşları hakkında kanunda herhangi bir hüküm yoktur. İcra ve İflas sistematiği için sözleşmeler genel teorisinden çıkarım yapılmak suretiyle, bu kavramın içinin doldurulması mümkün olmadığından, ilgili bölümde değinildiği üzere, uygulama ve içtihadi bir takım çözümler üretilmiştir. Kamu hukuku karakterini bir yönü ile ihtiva eden cebri icra hukukunda buna benzer çözümler üretilerek söz konusu kurucu kavramların içinin doldurulmasının işin mahiyetine uymadığı kanaatindeyim. Çalışmamızın konusu olan borcun taksitlendirilmesine yönelik tarafların tasarruflarının hükümlerinin hukuki boyutunun yanında cezai boyutunu da başlıca önemli olan unsurlar bağlamında ele almıştık. Kamu hukuku karakterini bir yönüyle içeren cebri icra hukukunda, esas itibariyle incelediğimiz borcun taksitlendirilmesine yönelik tarafların tasarruflarının hukuki boyutunun cezai boyutu olmadan ele alınması mümkün değildir. Cebri icra sistemimiz, borcun taksitle ödenmesine yönelik şartları taşıyan taksitle ödeme taahhüdü ya da sözleşmelerine tarafların uymamaları durumunda uymayan taraf bakımından bir takım yükümlülükler getirmektedir. Özetle, borcun taksitlendirilmesine yönelik tarafların tasarruflarına uyulduğu müddetçe nasıl alacaklı borçlu aleyhine takibin devamını gerçekleştiremiyorsa tasarrufun gereğinin yerine getirilmediğinde borçlunun birtakım külfetlerle karşılaşması anlaşılabilir bir durumdur ve kanun koyucu tasarrufun gereğini yerine getir(e)meyen borçlunun, taahhüdünü, önceki tasarrufunun gereğini yerine getirmesini sağlamak maksadıyla tazyik hapsine tabi tutulmasına ilişkin bir sistem öngörmüştür. Taahhüdü yerine getir(e)meyen borçlu tarafın böyle bir yaptırım ile karşılaşabilmesi için usulüne uygun bir şekilde kurulmuş olan borcun taksitlendirilmesi tasarrufuna ihtiyaç vardır. Kişilerin en temel hak hürriyetlerinden olan kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucuna neden olabilen işbu tasarrufların, icra hukuku bakımından sonuçlarının yanında, uyulmadıkları halde mevzuatımıza göre icra suçu sayılan ve tazyik hapsi ile yaptırım altına alınan icra ceza hukuku alanı, yani kamu hukuku karakterine konu olabilecek sonuçları da vardır. Öncelikli etkisini icra hukuku alanında doğuran borcun taksitlendirilmesine yönelik tarafların tasarruflarının kuruluşu, geçerliliği ve yine icra hukuku üzerindeki etkilerinin yanında borçlu tarafından yerine getirilmediği halde ne ile nasıl karşılaşacağı hususu da aynı manada üzerinde durulması ve tartışılması gereken bir konudur. Ayrıca bu husus, konuya ilişkin Anayasa'nın ilgili hükmü ve Uluslar arası metinlerin incelenmesinden anlaşılacağı üzere önem ifade etmektedir. Gerçekte usule uygun bir şekilde kurulmamış, bir borcun taksitlendirilmesine yönelik tasarrufun sehven gözden kaçırılarak geçerli olarak addedilmesi yada gerçekte taahhüdü ihlal suçunu oluşturmayan taahhüdü yerine getirememe eyleminin böyle olduğunun düşünülmesi ilgilinin kişi hürriyetinin sınırlanması ile sonuçlanacağından adil yargılama ilkelerinin eksiksiz bir şekilde uygulanması ve işbu icra suçunun unsurlarının tüm şartları ile gerçekleşip gerçekleşmediği titizlikle araştırılmalıdır. Aksi takdirde, icra hukukundaki menfaat dengesinin zedelenmesine ya da bozulmasında neden olunabileceği gibi mevzuatımıza göre bireysel başvurulara konu olabilecek nitelikte temel hak ve hürriyetlerin ihlalleri ile karşılaşılabilecektir.
Tarım işletmelerinin ve arazilerinin miras yoluyla intikali
Tez, "Tarım İşletmelerinin ve Arazilerinin Miras Yoluyla İntikali" başlığını taşımaktadır. Tezde, tarım işletmelerinin ve arazilerinin tereke konusu olmaları halinde, mirasçılar arasında ne şekilde paylaşılacağı incelenmiştir. Tezin, Giriş bölümünde Konunun Takdimi, Önemi ve Sınırlandırılması üzerinde durulmuştur. Bu noktada, özellikle gerçek kişi mülkiyetinde bulunan tereke konusu tarım arazilerinin ve işletmelerinin tez kapsamında olduğu belirtilmiştir. Birinci bölümde, tarım işletmesi ve arazisi kavramına yer verilmiştir. Tarım işletmesi, yaptığı faaliyet ve üretim faktörleri açısından değerlendirilmiştir. Üretim faktörleri içerisinde, tarım arazisi kavramına özellikle yer verilmiştir. Dolayısıyla, birinci bölümde hem tarım işletmesine hem de tarım arazisine yer verilmiştir. Ancak, tarım işletmesinin, araziyi de kapsayan üst nitelikte bir ekonomik birim olduğu da unutulmamalıdır. Bu bölümde, ayrıca tarım işletmesinin sınıflandırılmasına da yer verilmiş olup, özellikle büyüklük bakımından sınıflandırmada tarım arazileri bakımından da inceleme yapılmıştır. Daha sonra, tarım işletmelerinin ticaret hukuku anlamında ticarî işletme vasfını taşıyıp taşımadığı üzerinde durulmuş. Bu durumun, miras yoluyla intikali etkileyip etkilemeyeceği incelenmiştir. Son olarak, tarım işletmesini idame ettirmenin veya tarım arazisinden gelir elde etmenin, işleten kişi bakımından hüküm ve sonuçları irdelenmiştir. İkinci bölümde, 15.05.2014 tarihinden öncesi için geçerli olan ve tereke konusu tarım işletmelerine uygulanması gereken, Türk Medeni Kanun'unun özgüleme hükümleri incelenmiştir. Özgüleme ifadesinin ne anlama geldiğine ve müessesenin hukukî niteliği açıklanmıştır. Bu noktada, özgülemenin paylaşma hükmünde olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ardından özgülemenin uygulanabilmesi için gerekli şartlar ve özgülemenin nasıl uygulanacağı açıklanmıştır. Son olarak ise, özgülemenin hüküm ve sonuçlarına yer verilerek, mirasçılar arası ilişkiler hukukî olarak incelenmiştir. Üçüncü bölümde, 15.05.2014 tarihinden sonrası için yürürlüğe konulan ve tereke konusu tarım arazileri bakımından geçerli olan mülkiyetin devri sistemi incelenmiştir. Bu bölümde de ikinci bölüm ile aynı sistem esas alınmış ve mümkün oldukça karşılaştırmalara yer verilmiştir. Bununla birlikte, mülkiyet devri sistemi bakımından tarım arazileri merkeze alınmıştır. Ayrıca, mülkiyet devri sistemi, özgülemenin aksine emredici nitelikte hükümler içermektedir. Dolayısıyla, mülkiyet devri sistemi de kendi içerisinde değerlendirilmiş ve hukukî niteliği, şartları, devrin gerçekleştirilmesi incelenmiştir. Ardından, devrin hüküm ve sonuçlarına yer verilerek incelemelerde bulunulmuştur. Tezin sonuç kısmında, çalışma esnasında varılan sonuçlara topluca yer verilmiştir
Patent verilebilirlik şartları
viiÖZETFikri yaratıcılığın ürünü olan buluşlar, ülkelerin teknolojik ve ekonomik açıdangelişmesinde önemli bir etkiye sahiptir. Patent ile buluş sahibinin fikri yaratıcılığınıödüllendirmek, teşvik etmek ve neticede buluşun açıklanması sayesinde toplumu geliştirmekamaçlanmaktadır.Patent, buluş sahibinin yaratıcı düşüncesinin belirli bir zaman diliminde, yasalhükümler çerçevesinde koruma altına alındığını gösteren belgedir. Patent hakkı, buluşu haksahibinin rızası dışında kullananları engellemekle kalmaz, bağımsız olarak aynı buluşuyapanları da engeller. Fikri mülkiyet hukuku içinde bu derece önemli bir yere sahip olanpatentin verilmesi için ulusal ve uluslararası düzeyde kapsamlı şartlar ve sınırlandırmalargetirilmiştir. Buluşların patent verilebilirlik şartlarına sahip olup olmadığı, Patent Hukukundaöncelikle ve dikkatle incelenmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple,çalışmamızın konusu ?Patent Verilebilirlik Şartları? olarak belirlenmiştir. Ülkemizde patentverilebilirlik şartları 551 sayılı PatKHK'de, Avrupa Patent Anlaşması ve diğer uluslararasıanlaşmalara uygun olarak; yenilik, tekniğin bilinen durumunun aşılması ve sanayiyeuygulanabilir olma şeklinde düzenlenmiştir.Çalışmamızda, öncelikle kavramlar başlığı altında; fikri mülkiyet, patent, patenttürleri, patent hakkı, patente ilişkin mevzuat incelenmektedir. Patent verilebilirlik şartlarınınincelenmesi için öncelikle buluşun ne olup ne olmadığını açıklamak gerekmektedir. Busebeple çalışmamızın birinci bölümünde, patentin konusu olarak buluş başlığı altında buluşkavramı ve türleri açıklanmaktadır.kinci bölümde, patent başvurusu ve başvurunun incelenmesi ele alınmaktadır. Patentverilebilirlik şartlarının TPE tarafından incelenmesi, buluş sahibinin patent başvurusu ilebaşlamaktadır. Türkiye'de geçerli olan ulusal patent verilmesi usulünün yanı sıra Avrupapatenti verilmesi ve Patent şbirliği Anlaşması'na göre uluslararası patent verilmesi usulleri deincelenmektedir.Üçüncü bölümde, patent verilebilirlik şartları- yenilik, tekniğin bilinen durumununaşılması, sanayiye uygulanabilir olma- ayrıntılı olarak incelenerek uluslararası anlaşmalardakive 551 sayılı PatKHK'deki düzenlemeler ve yeni Patent Kanunu Tasarısı ile getirilenviiideğişiklikler değerlendirilmektedir. Bu bölümde ağırlık yabancı mahkeme kararlarındaolmakla birlikte yerel mahkeme kararlarından da örnekler verilerek konu anlatılmaktadır.Dördüncü bölümde, patent verilemeyecek konular ve buluşlar uluslararasıanlaşmalardaki düzenlemelerle birlikte 551 sayılı PatKHK'deki düzenlemeler ve yeni PatentKanunu Tasarısı ile yapılan değişikliklere değinilerek ayrıntılı olarak incelenmektedir.Çalışmamız, çalışma konumuzla ilgili mevcut Patent Hukukunda görülen aksaklıklarve bunlara ilişkin görüş ve önerilerimizin açıklandığı sonuç bölümü ile son bulmaktadır.
Marka hakkı ve korunması
Şirin Balcı, Şükriye ?Marka Hakkı ve Korunması? Yüksek Lisans Tezi,Danışman: Yrd. Doç. Dr. Murat TÜRE, 120 s.ÖZETBu tez çalışmasının temelini Markaların Korunması Hakkında 556 sayılı KanunHükmünde Kararname oluşturmaktadır. Bu kararname AB' nin 89/104 sayılı yönergesi esasalınarak hazırlanmıştır. Türkiye'nin AB' ye tam üyelik talebi ve Gümrük Birliği'ne girmesineticesinde böyle bir değişikliğe ihtiyaç bulunmaktaydı. Bu sebeple 556 sayılı KanunHükmünde Kararname ile AB'ye üye ülkelerde sınai mülkiyete ilişkin mevzuatınuyumlaştırılması amaçlanmıştır.Tez çalışmasında konular incelenirken, 556 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'ninyanında konuya ilişkin Yargıtay kararları ve Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalarada değinilmiştir.Tez çalışmasının ilk bölümünde markanın tarihi gelişimi, hukuki dayanakları, markakavramı, fonksiyonları ve çeşitleri incelenmiştir.Tez çalışmasının ikinci bölümünde ise, markaya tecavüzün tespiti ve tecavüzüntespitinde dikkate alınan kriterler incelenmiştir.Tez çalışmasının üçüncü bölümünde ise, marka hakkına tecavüz ve tecavüz halindeileri sürülebilecek talepler incelenmiştir. Çünkü bilindiği üzere, markalarda diğer FikriMülkiyet Hakları gibi sahiplerine bazı inhisari haklar sağlarlar. Bu sebeple üçüncü kişilerinmarka hakkını ihlal eden davranışları 556 sayılı KHK'nin 9. ve 61. maddelerinde ayrıntılıolarak düzenlenmiştir.
Acentenin denkleştirme talep etme hakkı
Acente, üretilen mal ve hizmetlerin işletme merkezinin dışında, daha geniş bir çevrede pazarlanabilmesi için faaliyet gösteren bağımsız bir tacir yardımcısıdır. Acentenin buna yönelik çaba ve faaliyetleri sonucunda, üretilen mallar ulusal veya uluslararası pazarlarda daha fazla tanınır ve satılır hale gelir, geniş bir müşteri çevresi elde edilir. Ancak acentelik sözleşmesinin sona ermesinden sonra, acentenin oluşturduğu bu müşteri çevresinden, müvekkil yararlanır. Diğer bir ifadeyle müvekkil, acentelik sözleşmesi sona erse dahi, acentenin müşteri çevresinden yararlanmaya, bu müşteri çevresiyle ticari ilişkilerini sürdürerek ekonomik menfaat elde etmeye devam eder. Özellikle acentelik sözleşmesinin, acentenin kusurundan kaynaklanmayan nedenlerle sona erdirildiği durumlarda, acenteye müşteri çevresinin için bir karşılık ödenmesi hakkaniyet gereğidir. Bu karşılık, acentenin denkleştirme talebini oluşturur.Acentenin denkleştirme talebi, yürürlükteki Ticaret Kanunumuzda düzenlenmemiştir. Bu konuda bir hukuk boşluğu bulunmaktadır. Sigorta acentelerinin denkleştirme talep etme hakkı, 5684 sayılı Sigortacılık Kanunun 23. maddesinin 16. fıkrasında düzenlenmektedir. Ancak bu hüküm, boşluğu tamamen giderecek kapsamda değildir. Bu eksik ve uygulamadaki ihtiyaçlar dikkate alınarak Türk Ticaret Kanunu Tasarısında, acentenin denkleştirme talebi 122. maddede düzenlenmiştir.Acentenin bu talebinin hukuki niteliği, koşulları, kapsamı, hesaplanması ve diğer özellikleri tez konumuzu oluşturmaktadır. Söz konusu talep, mevcut kanuni düzenlemeler, Türk Ticaret Kanunu Tasarısı ve yabancı ülke kanunlarının ilgili hükümleri esas alınarak, üç bölümde incelenmiştir.Çalışmamızda varılan sonuçlara göre, acentelik sözleşmesinin sona ermesi durumunda talep edilebilecek olan denkleştirme hakkının bazı temel koşulları şunlardır:1. Acentelik sözleşmesinin denkleştirme talebini doğuracak şekilde sona ermesi,2. Müvekkilin acente tarafından kazandırılan müşterilerden sözleşmenin sona ermesinden sonra da menfaat sağlayacak olması ,3. Acentenin kayba uğraması,4. Hakkaniyetin acenteye denkleştirme ödenmesini gerektirmesi,Çalışmamızda ayrıca acentenin denkleştirme miktarının hesaplanması, denkleştirme talebinin vazgeçilmezliği, zamanaşımı süresi gibi diğer özellikleri incelenmiştir. Sigorta acentelerinin denkleştirme talebinin özellikleri ve bu talebin, diğer acentelerin denkleştirme talebiyle farklılıkları ise son bölümü oluşturmaktadır.
Uluslararası ticari sözleşmelere uygulanacak hukuk olarak UNIDROIT (özel hukukun yeknesaklaştırılması için uluslararası enstitü) prensipleri
Global ticaret hayatı her geçen gün genişlemekte ve global ekonomik pazarlar tarafından şekillendirilen global bir hukuk kültürü gelişmektedir. Bu yeni hukuk kültürünün bir parçası da, uluslararası ticaret hukuku alanında maddi hukukun yeknesaklaştırılmasıdır. Değişik uluslararası (a-nasyonal) hukuk kaynakları milletlerarası alanda faaliyet gösteren tacirlerin kullanımına sunulmuştur.Bu uluslararası hukuk kaynaklarına en güzel örneklerden biri Unidroit Prensipleri'dir. Uluslararası ticaret söz konusu olduğunda, farklı hukuk sistemlerinin uyuşmazlık halinde uygulanması belirsizliğe ve süprizlere yol açabilmektedir. Unidroit Prensipleri gibi yeknesak ve önceden belirlenen bir düzenlemenin uyuşmazlığın çözümünde uygulanması bu olumsuzluğu ortadan kaldırabilecek; tarafsız bir hukukun uygulanmasına imkan tanıyacaktır.Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, ?uluslararası ticari sözleşme? kavramı ve bunlara uygulanacak hukukun yeknesaklaştırılması çabaları bazı örnekler ile incelenmiştir.İkinci bölümde Unidroit Prensipleri'nin içeriği genel olarak açıklanmıştır. Unidroit Prensipleri'ne ilişkin açıklamalarımız, Prensipler'in düzenlediği hususlarla sınırlı kalmıştır.Üçüncü bölümde, tarafların Unidroit Prensipleri'ni uygulanacak hukuk olarak belirlemiş olmaları hali, Unidroit Prensipleri'nde yer alan tüm ya da bazı hükümleri sözleşmelerine almış olmaları hali, uygulanacak hukuk olarak lex mercatoria ya da hukukun genel prensiplerinin seçilmiş olması hali ve tarafların herhangi bir hukuk seçimi yapmamış olmaları halinde Unidroit Prensipleri'nin sözleşmeye uygulanma ihtimali ele alınmıştır. Bu meseleler, mahkeme ve tahkim yargılamaları bakımından ayrı ayrı incelenmiştir.Prensipler, uluslararası ticaret alanında ve özellikle uluslararası tahkim uygulamasında kullanılmakta ve yabancı doktrinde kullanılmasının yaygınlaşmasını savunanların sayısı artmaktadır. Bu gelişmelerin gerisinde kalmamak ve Türk ticaret ve hukuk alanında da bunları tanıtmak bu çalışmanın ana amacını oluşturmaktadır. Bu çalışmada, Prensipler'in Türk hukuku bakımından sözleşmeye uygulanacak hukuk olarak uygulanabilirliği ele alınmış ve Prensipler'in uluslararası ticari uyuşmazlıkların çözümünde yaygınlaşması desteklenmiştir.
İcra Hukukunda menfaat dengesi
İcra hukuku, borcunu rızasıyla yerine getirmeyen borçlunun, devletin cebrî icra gücüyle tam anlamıyla karşı karşıya geldiği bir yaptırım sürecidir. Bu nedenle cebrî icra tekelini üzerine alan devlet, cebrî icra organları aracılığıyla bu yaptırımı uygularken belirli ilke ve kurallara uymak zorundadır. İşte cebrî icra organları bu ilke ve kurallara uyarken menfaat dengesine uygun olarak hareket edecektir.Hak, hukuk düzeninin tanıdığı yetki, koruduğu menfaattir. Bu yüzden her hak, bir menfaati de bünyesinde barındırır. Cebrî icra prosedürü, alacaklı ile borçlunun temel haklarının çatıştığı bir süreçtir. Hukuk düzenini sağlamakla yükümlü olan icra organları da, bu çatışan hak ve menfaatleri dengelemek zorundadır. İcra organları bu arada, icra prosedüründe menfaatleri etkilenecek üçüncü kişilerin de menfaatlerini gözetmekle yükümlüdür.Bu çerçevede çalışmamızın ilk bölümünde, menfaat çatışması ve menfaat dengesini ilkesel ve kavramsal bazda ele alacağız. İkinci bölümde menfaat dengesi, kişi ve zaman bakımından incelenecektir. Son bölümde ise, normatif düzenlemeler çerçevesinde konu değerlendirilecektir.
Uluslararası ticari satım sözleşmelerinde mücbir sebep
Klasik anlamıyla mücbir sebep (force majeure) borcun ifasını imkânsız hâle getiren durumlar olarak bilinir. Benzer kavram olan beklenmeyen durum ise, borcun ifasını imkânsız hale getirmeyip de güçleştiren ve sözleşmenin uyarlanması imkânını veren durumlar olarak nitelendirilir.Uluslararası ticaret hayatındaki çağdaş düzenlemelerden olan UNIDROIT tarafından kaleme alınan Uluslararası Ticarî Sözleşmelere İlişkin İlkeler ve Avrupa Sözleşme Hukuku İlkelerinde mücbir sebebin bu klasik anlamının terk edildiği görülmektedir. Bu İlkeler mücbir sebep durumlarında sözleşmeyi sona erdirmek zorunda kalmadan uyarlanması imkânını vermektedir.Bu yeni yaklaşımın Uluslararası Satıma İlişkin Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 79 uncu maddesindeki mücbir sebep şartında da benimsendiğini görmekteyiz. Borçlu, mücbir sebep nedeniyle borcunu yerine getiremediğinde alıcının, bazı talep hakları olmaktadır. Bunlardan birisi de bedelden indirimdir ki bu, aslında sözleşmenin uyarlanmasının bir yoludur. UNIDROIT tarafından ilk bölümü 1994 yılında yayımlanan Uluslararası Ticarî Sözleşmelere İlişkin İlkelerinin mücbir sebeple ilgili 7.1.7 inci maddesinde alıcıya sözleşmeyi askıya alma hakkı tanınmaktadır. Avrupa Sözleşme Hukuku tarafından ilk bölümü 1995 yılında yayımlanan Avrupa Sözleşme Hukuku İlkelerinin mücbir sebeple ilgili 8:108 inci maddesindeki düzenlemede de geçici engelle karşılaşılması durumunda, borçlunun bu süre zarfında borçtan muaf olup, süre sonunda tekrar sorumlu olacağının kararlaştırılmış olması, bize mücbir sebep durumunda sözleşmenin mutlaka sona erdirilmesi düzenlemesinden uzaklaşılmış olduğunu gösterir.Türk Hukukunda da mücbir sebep, sözleşmenin daima sona ermesini gerektirmez. Mücbir sebep bazen sözleşmenin ifasının ertelenmesine sebep olur. Bazen mücbir sebep nedeniyle ayıplı mal teslimi söz konusu olabilir. Bu gibi durumlarda mücbir sebebin tek etkisi, borçlunun tazminat ödemek zorunda kalmamasıdır.Uluslararası ticarî satım sözleşmelerinde tarafların özel olarak düzenledikleri mücbir sebep şartlarına yer verdikleri de görülmektedir. Bu gibi durumlarda, sözleşmeye konulan bu şartların geçerliliği konusu gündeme gelir. Sözleşmeye uygulanacak hukukların bazıları bu tür şartların konulmasını uygun bulmazken bazısı tarafları, bu yönde teşvik eder. Türk hukukunda sözleşmeye bu yönde bir şart koyulmuş olması emredici kurallara ve kamu düzenine aykırı olmadıkları sürece geçerli kabul edilmektedir.
Çekte ibraz kavramı
Çek, Türk Ticaret Kanunu'nda ve 3167 Sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanun'da düzenlenmiş bir ticari senettir. 3167 Sayılı Çek Kanunu ile getirilen yeni sistemde bankaların sorumluluğu artırılmıştır, TC Merkez Bankası'na bilgileri toplama ve bankalara bildirme görevi verilmiştir.Çek kullanımını yaygınlaştırılması, kullananlar ve bankalar açısından olduğu kadar ülke ekonomisine de olumlu katkıda bulunmuştur.Bu çalışmada Türk Ticaret Kanunu ve 3167 Sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde `Çekte İbraz Kavramı' konusuna değinilmiştir.Konu üç bölüm halinde incelenmiştir:İlk bölümde `Genel Olarak Çek', ikinci bölümde `Çekin İbrazı' ve üçüncü bölümde `Çekin İbrazının ve İbraz Sürelerinin Hüküm ve Sonuçları' konuları incelenmiştir.
Tasarım hakkı ve tasarım hakkının hükümsüzlüğü
Tasarım, fikri çalışmanın sonucu ortaya çıkan bir ürünün tamamı veya bir parçası üzerindeki süslemenin, çizgi, şekil, biçim, biçim, renk, doku, malzeme veya esneklik gibi insan duyuları ile algılanan çeşitli unsur veya özelliklerinin oluşturduğu bütünü ifade etmektedir. Bu tanım çerçevesinde tasarım, kısaca bir ürünün görünümü olarak tanımlanabilir. Tasarım kavramı, yetmiş yıl gibi uzun bir süredir Hukukumuzda bilinmekle birlikte bu konudaki ilk özel düzenlemeye 1995 yılında mevzuatımızda yer verilmiştir. Bu süreç içinde tasarımlar, Türk Ticaret Kanunu' nun haksız rekabet hükümleri ile Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çerçevesinde korunmaya çalışılmıştır.Bir tasarımın 554 sayılı KHK çerçevesinde korunabilmesi için yeni ve ayırt edici nitelikte olması, ilgili ürünün teknik zorunluluğun sonucunda ortaya çıkmış olmaması, kamu düzeni ve genel ahlaka aykırı olmaması ve tasarım üzerindeki hakkın gerçekten o tasarımı ortaya çıkaran hak sahibine ait olması gerekir. Bu özellikleri taşımayan tasarımlar, Türk Patent Enstitüsü' ne başvuru esnasında itiraz gelmediği sürece inceleme yapamadığından tescil edilebilmektedir. Bu durumu göz önüne alan yasa koyucu, tasarımın hükümsüzlüğü müessesesini düzenlemiştir. 554 sayılı KHK' nın 43'üncü maddesinde düzenlenen hükümsüzlük sebeplerinin varlığı durumunda tasarımın hükümsüzlüğüne ancak mahkeme tarafından karar verilebilecektir. Koruma süresinin devamınca veya hakkın sona ermesini izleyen beş yıl içinde açılabilen hükümsüzlük davasında verilen kararlar, uygulanmış mahkeme kararları ve sözleşmeler haricinde geriye etkili olup herkese karşı ileri sürülebilecektir.Anahtar Kelimeler : Tasarım Hakkı, 554 sayılı KHK, Tasarım Hakkının Hükümsüzlüğü
Konkordato mühletinde muhafaza tedbirleri
2004 sayılı İcra Sayılı ve İflas Kanunu'nda yer alan önemli müesseselerden biri de konkordatodur. İcra ve İflas Kanunu'nun iflasın ertelenmesine ilişkin hükümlerin 7101 sayılı kanun ile yürürlükten kaldırılması sonucu borçlarını ödeyememe tehlikesi içinde bulunan borçlunun konkordato yoluna başvurması kaçınılmaz olmuştur. Konkordato talep eden borçlunun hazırladığı konkordato ön projesinin uygulanıp uygulanamayacağı konkordato mühleti sonucunda anlaşılmaktadır. Konkordato mühleti, mahkemenin vereceği uzatma kararıyla uzun bir süreyi kapsamaktadır. Borçlunun malvarlığının muhafaza edilebilmesi için, konkordato mühletinin alacaklılar ve borçlu açısından İcra İflas Kanunu'nda belirtilen emredici hükümleri bulunduğu gibi mühlet kararı veren mahkemenin de kendiliğinden vereceği tedbirler bulunmaktadır. Birinci bölümde genel konkordato hükümleri incelenmiş olup İcra ve İflas Kanunu, Kooperatifler Kanunu ve Türk Ticaret Kanunun'daki konkordato düzenlemelerine yer verilmiştir. İkinci bölümde, geçici hukuki koruma kavramı açıklanmış ve geçici hukuki korumanın farklı kanunlarda yer alan düzenlemeleri incelenmiştir. Son bölümde ise, konkordato mühletinde borçlunun malvarlığının muhafazası için İcra ve İflas Kanunu'nda yer alan hükümler, mahkemenin alabileceği tedbirler, tedbir kararlarına aykırılık halinde başvurulabilecek yasal yollar ve yapılan başvuru neticesinde Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemeleri tarafından verilen kararlar incelenmiştir.
Patent uyuşmazlıklarının çözüm yolları
Patentin konusunu oluşturan buluşların sayısı ve bu buluşların mucitlerinin korunması bir ülkenin gelişmişlik düzeyi ile yakından ilgilidir. Son yıllarda gelişmiş ülkelerden, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere teknoloji transferi gerçekleşmektedir.Milletlerarası ticarî ilişkilerin gelişmesi ve tekniğin hızla ilerlemesi patent haklarının ulusal ve uluslararası alanda korunması ihtiyacını artırmaktadır. Buna paralel olarak patent uyuşmazlıklarının çözümü daha da önem kazanmaktadır.Patent uyuşmazlıklarının çözümünde taraflar devlet yargısını veya tahkimi tercih edebilirler. Çözüm yolu olarak tahkimin seçilmesi halinde patent uyuşmazlıklarının tahkime elverişliliği sorunu gündeme gelmektedir. Bu konuda her ülkenin millî hukukunda farklı düzenlemeler yer almaktadır. Ancak milletlerarası tahkimde genel eğilim, tahkime elverişliliğin kapsamının genişletilmesi yönündedir.Patent uyuşmazlıklarında tarafsız bir çözüm mercinin aranması, millî mahkemelerdeki yargılama sürecinin uzun ve masraflı olması, tarafları devlet yargısından başka çözüm yollarına yöneltebilmektedir. Tahkim, patent uyuşmazlıklarının çözümünde taraflara elverişli bir çözüm yolu sunmaktadır. Bununla birlikte patent uyuşmazlıklarının kendine has bazı özellikleri nedeni ile tahkim taraflarca her zaman tercih edilmeyebilmektedir.Bu çalışmanın amacı, bir fikrî mülkiyet hakkı olan patente ilişkin milletlerarası uyuşmazlıkların tahkime elverişliliğinin araştırılması, bu uyuşmazlıkların devlet yargısı ve milletlerarası tahkim yolu ile çözümünün karşılaştırılması ve hangi uyuşmazlıklar bakımından hangi çözüm yolunun daha elverişli olduğunun incelenmesidir.Anahtar Kelimeler: Fikrî Mülkiyet Uyuşmazlıklarında Tahkim, Patent Uyuşmazlıkları, Patent Uyuşmazlıklarında Tahkim, Patent Uyuşmazlıklarının Tahkime Elverişliliği, WIPO Tahkim Kuralları.
Kredi kartından doğan hukuki ilişkilerin sona ermesi ve sonuçları
Banka kredi kartları, ekonomik hayatta ve bankacılık sektöründe degisimi saglayan bir araç ve aynı zamanda nakit paranın yerini tutan güvenli bir islem vasıtası haline gelmistir. Plastik para olarak da bilinen kredi kartları, ülkemizde de çok hızlı bir sekilde yayılmıs ve günlük yasantımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelmistir. Hamiline belirli bazı islemlerde pesin para verme zorunlulugu olmaksızın mal ya da hizmet satın alma veya kredi çekebilme imkanı saglayan kartlar olarak tanımlayacagımız kredi kartları, ülkemizde de son derece yaygın sekilde kullanılmaya baslanmıstır. BKM `nin verilerine göre ülkemizde, 2007 yılı itibariyle yaklasık olarak 32.797.000 adet kredi kartı bulunmaktadır. Aynı sekilde, kredi kartları ile yapılan islemlerin ciro olarak degeri, yaklasık olarak 106.335 ( MilyonYTL) olarak belirlenmistir. Yüksek lisans tez çalısmamızda, yukarıda izah ettigimiz gibi günlük yasantımızda ve özellikle hukuki iliskilerimizde sıkça karsılastıgımız kredi kartlarından dogan hukuki iliskilerin sona ermesi ve sonuçları konusu incelenmistir. 1 Mart 2006 tarihinde yürürlüge giren 5464 sayılı ?Banka Kartları Ve Kredi Kartları Kanunu'nun? getirmis oldugu düzenlemelerin yön verdigi çalısmamızda ilk olarak kredi kartlarının tarihi gelisiminden bahsedilmis, kredi kartları ile ilgili yasal düzenlemeler hakkında bilgi verilmistir. Kredi kartının hukuki niteligi, sisteminin isleyisi, tarafları ve kart türlerine kısaca deginildikten sonra özellikle kredi kartı sisteminin tarafları arasındaki hukuki iliskilerin sona ermesi ve bunun hukuki sonuçları incelenmistir. Kredi kartı sisteminde daha fazla özellik gösteren kredi kartı sözlesmesinin sona ermesi konusu üzerinde daha fazla inceleme yapılmıstır. Çalısmamızın son bölümünde ise, varmıs oldugumuz sonuçlar özetlenmis ve olması gereken hukuk bakımından degerlendirmede bulunulmustur. Anahtar Kelimeler: 1)Kredi Kartı 2)Hukuki liski 3)Sona Erme
Marka Hukukunda rüçhan hakkı
Marka açısından geçerli olan marka başvuru ve tesciline ilişkin rüçhan hakkı, önceki başvurudan ya da markanın taşıdığı mal veya hizmetler üzerinde daha önce sergilenmesinden doğmaktadır. Rüçhan hakkı, altı aylık süre içinde kullanılması gereken bir haktır. Bu haklardan başvuru rüçhanı marka hakkını coğrafi alan, sergi rüçhanı ise zaman bakımından genişletmekte ve güçlendirmektedir.Bu çalışmada, rüçhan hakkı kavramı ve bu kavramın farklı yasal düzenlemelerdeki durumu açıklanmış, rüçhan haklarından başvuru ve sergi rüçhanının özellikleri, unsurları ve rüçhan hakkının hükümleri anlatılmıştır.Bu çalışmanın ana amacı, marka hukuku açısından rüçhan kavramının açıklığa kavuşturulması ve rüçhan hakkı başvurusunun nasıl gerçekleştirildiğinin ve hükümlerinin neler olduğu Yargıtay kararları ışığında belirlenmesidir.
Fikri mülkiyet hukukunda esaslı unsur doktrini
Esaslı unsur doktrininin kökenini Amerikan rekabet hukuku oluşturmaktadır. Bu hukuki kuramın uygulanması sonucu hâkim teşebbüse/tekel teşebbüse anlaşma yapma yükümlülüğü getirilmektedir.Başta çok taraflı eylemler açısından uygulama alanı bulan esaslı unsur doktrini daha sonra tek taraflı eylemler çerçevesinde gelişme göstermiştir. Esaslı unsur doktrini, hâkim/tekel teşebbüse sahibi olduğu veya kontrol ettiği ve rakipleri için vazgeçilmezlik nitelikte olan iktisadi varlığın kullandırılması koşullarını tespit eden hukuki kuramdır.Topluluk ve Amerikan hukuku ile Türk hukukunda esaslı unsur doktrininin uygulanması anlaşma yapmayı reddetmeye ilişkin tek taraflı davranışlar kapsamında mümkündür. Bu tür davranışlar dışlayıcı nitelik taşımaktadır. Bu yüzden bu davranışlar Topluluk ve Türk hukuku bakımından hâkim durumun kötüye kullanılmasını; Amerikan hukuku açısından tekelleşme/tekelleşmeye teşebbüs suçunu oluşturmaktadır.Esaslı unsur doktrininin uygulanması sonucu getirilen anlaşma yapma yükümlülüğü, sözleşme özgürlüğüne istisna getirmektedir. Dolayısıyla bu doktrinin uygulanması için gerekli olan koşulları tespit etmek önem arz etmektedir. Bu konuda görev, mahkemelere ve teorisyenlere düşmektedir.Esaslı unsur doktrini fiziki varlıklar dışında fikri ürünler açısından da uygulama alanı bulabilir. Fikri mülkiyet hakları sahibine doğrudan hâkim durum bahşetmez. Hâkim durum, ilgili pazardaki koşullar dikkate alınmak suretiyle tespit edilir. Hâkim teşebbüse getirilebilecek zorunlu lisans, fikri mülkiyet hukuku ile rekabet hukuku arasında ihtilafa neden olabilir. Bu doğrultuda, her iki hukuk alanındaki menfaatleri dengelemek kaydıyla sonuca ulaşılmaktadır.Anlaşma yapmayı ret ve fikri mülkiyet hukuku açısından lisans vermeyi ret suretiyle hâkim durumun kötüye kullanılması kamu ve özel hukuk bakımından sonuçlar doğurmaktadır. Kamu hukuku alanındaki yaptırımlar, davranışa ilişkin yaptırımlar, yapısal yaptırımlar ve idari para cezalarından oluşmaktadır. Bu konuda yetkili kurum Topluluk hukukunda Komisyon, Türk hukukunda Rekabet Kuruludur. Özel hukuk açısından ise hâkim teşebbüs tazminat sorumluluğuna tâbi tutulmaktadır.
Kasko ve zorunlu mali mesuliyet sigortası konulu sigorta tahkim komisyonu hakem kararlarının Türk Ticaret Kanunu ışığında değerlendirilmesi
Sigorta Tahkim Komisyonu, Türk yargısının hızlandırılması adına son derece önemli bir role sahiptir. Zira sigorta hukuku, özellikle de kasko ve zmms alanında son derece yaygın bir uygulama alanına sahiptir. Bu sebeple kasko ve zmms alanında sigorta tahkim komisyonunun vermiş olduğu kararları incelemek suretiyle komisyonun meydana gelen uyuşmazlıklarda takip etmekte olduğu bakış açısını tespit edebilmek, sigorta hukuku açısından son derece önemlidir. Bu tez çalışmasında sigorta tahkim komisyonunun yıllar içinde vermiş olduğu kararlar incelenmek suretiyle komisyona genellikle hangi konularda başvuru yapıldığı ve bu konularda komisyon tarafından nasıl bir yol izlendiği tespit edilmeye çalışılmıştır. Bunu gerçekleştirebilmek amacıyla araştırmada öncelikle sigorta tahkim komisyonu gibi hukuk yargılamasına alternatif kurumlar incelenerek, kurumların işleyiş prensibi anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu karşılaştırma sayesinde sigorta hukukundan kaynaklı bir uyuşmazlıkta tarafların uyuşmazlığı çözmek adına sahip olduğu seçenekler somut bir şekilde ortaya konmuştur. Akabinde komisyonun işleyiş usulü tarihçesiyle beraber ele alınmış ve böylece komisyonun yargılama prensibi de anlaşılmıştır. Komisyona başvurmak isteyen tarafların nasıl bir yol izlemesi gerektiği açıklanmıştır. Bununla birlikte komisyonun başvurucular tarafından tercih edilmesi sonrasında nasıl bir usulün işlemeye başladığı da yine ele alınmıştır. Son bölümde ise komisyon kararları gerekçeleri ile beraber incelenerek, mevzuat ve Yargıtay kararları ışığında değerlendirilmiştir. Değerlendirmeler yapılırken kararların Türk Ticaret Kanunu maddeleri ile örtüştüğü alanlar açıklanmıştır. Böylelikle hem sigorta tahkim komisyonunun kasko ve zmms alanında vermiş olduğu kararlar hakkında, hem de Türk Ticaret Kanunu'nun 6. Kitabında düzenleme alanı bulan sigorta mevzuatı hakkında bilgi verilmiştir.
Fikir ve Sanat Eserleri Hukukunda iktibas serbestisi ve sınırları
Fikir ve sanat eserlerinin hemen hepsi, kendilerinden önce yaratılmış eserler üzerine kurulmaktadır. Bir eserin, başka eser sahiplerine ait eserlerden yararlanılmaksızın ortaya çıkartılması çok ender rastlanacak bir durumdur. Bu nedenle toplumun kültür hayatının, yeni eserlerle zenginleştirilmesi ve gelişiminin sağlanması için, yeni eserlerin yaratılması sırasında başka eserlerden yararlanmak, vazgeçilmez bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Yeni yaratılan eserlerde, bazı koşullarla, başka eserlerden yararlanılabilmesine izin veren ?iktibas serbestîsi? de, bu gerekliliği göz önüne alarak düzenlenmiş bir kurumdur. Nitekim daha önce yaratılan eserler ile fikri ve sanatsal tartışma ortamının yaratılabilmesi, bu eserlerden belirli oranda iktibas yapılmasına izin verilmesine bağlıdır. Bu noktada eser sahibinin eseri üzerindeki mutlak nitelikteki hakları ile toplumun ve üçüncü kişilerin bu eserden yararlanmada bulunan menfaatlerinin dengelenmesi gerekliliği ortaya çıkar.Bu araştırmada, kanun koyucunun iktibas serbestîsine ilişkin mevcut düzenleme kapsamında, eser sahibinin eseri üzerindeki menfaatleri ile toplumun ve üçüncü kişilerin o eserden yararlanmada bulunan menfaatleri arasında bulunan çatışmayı ne şekilde dengelenmeye çalıştığı incelenmiştir. Bu kapsamda başka eserlerden yapılacak iktibasların hangi durumlarda hukuka uygun olacağı tespit edilmeye çalışılmıştır. Bununla birlikte iktibas serbestîsinin, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda, eser türleri arasında ayrım yapılarak düzenlenmiş olması, bu düzenleme kapsamında sayılmayan diğer eserlere de iktibas yapılması bakımından problemlere yol açmaktadır. Yine Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden beri hiçbir değişikliğe uğramamış ender hükümlerinden biri olan iktibas serbestîsine ilişkin düzenlemenin, fikri iletişim yöntemlerinde meydana gelen yeni gelişmelere de uyum sağladığından bahsetmek oldukça güçtür. Bu nedenle Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda yer alan iktibas serbestîsine ilişkin düzenlemede, köklü bir değişiklik yapılması önemli bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda özellikle başka eserlerle yapılacak fikri ve sanatsal tartışmanın belirli bir eser zümresi ile sınırlandırılmaması için iktibas serbestîsine ilişkin mevcut düzenlemenin katı niteliğinden vazgeçilmesi ve daha genel nitelikte bir düzenlemenin yapılması gerekmektedir.Anahtar kelimeler : İktibas ? İktibas Serbestîsi ? Eser Sahibi ? Fikir ve Sanat Eseri ? Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu
Türk Ticaret Kanunu tasarısı'na göre limited ortaklık genel kurulunun toplanma ve karar alma esasları
Bir tüzel kişi olarak limited ortaklıklar organları aracılığıyla iradelerini açıklarlar. Limited ortaklık yapısı içinde bazı organlar yasal olarak zorunlu tutulmuştur. Türk Ticaret Kanunu Tasarısı, açık şekilde limited ortaklığın iki zorunlu organını öngörmüştür. Bunlar, genel kurul ve müdür ya da müdürler kuruludur.Yukarıda bahsedilen organlar kendilerine ait bir görev alanına sahiptir. Devredilemez olarak öngörülen görevler bir organdan diğerine devredilemez ve bir organ diğer organın görev alanına müdahalede bulunamaz. Burada, ortaklık organları arasındaki ilişkileri açıklayan temel prensip ortaya çıkar. Söz konusu ilke ?eşitlik kuramı?dır. Bu bağlamda çalışmanın ilk bölümünde, genel kurulun ortaklık organları içindeki konumu ve diğer organlarla olan ilişkileri incelenmiştir.Genel kurul, kural olarak, ortakların toplantısıyla karar alır. Bir organ olarak genel kurul, genel kurula katılma ve oy hakkına sahip ortaklarla toplanır, karar alır ve bu surette organsal irade oluşur. Bu nedenle çalışmamızın ikinci bölümünde, Türk Ticaret Kanunu Tasarısı çerçevesinde genel kurulun toplanmasına ilişkin esaslara değinilmiştir.Genel kurul toplantısı, ortakların sosyal bir buluşmaları değildir. Ortaklar organsal iradenin oluşumunu tesis etmek için bir araya gelirler. Bu nedenle toplantıda ortaklar ya da müdürler öneriler sunarlar. Gündem maddesi ve bu çerçevede sunulmuş öneriler üstünde yeteri kadar açıklama ve müzakere yapılmışsa, genel kurul başkanı öneriyi oylamaya sunar. Bu aşamada, genel kurulun karar alması için gereken düzenlemeler uygulama alanı bulur. Söz konusu aşama bir çok hükümle düzenlense de, bunlar arasında en önemlileri genelde yetersayı düzenlemeleridir. Bu çerçevede, çalışmanın üçüncü bölümünde, genel kurulun yürütülmesinden bir kararın oluşmasına kadar geçen süreç, Türk Ticaret Kanunu Tasarısı hükümleri dikkate alınarak, karar alma esasları başlığıyla incelenmiştir.Anahtar Kelimler: Genel Kurul, Toplantı, Karar Alma, Yeter Sayılar.
Karayoluyla eşya taşımacılığında sigorta sözleşmeleri ve ispat sorunları
Karayolu ile eşya taşımacılığı, günümüzde gelişme ve uluslar arası nitelik gösteren bir faaliyettir. Bu tip eşya taşımacılığının uluslar arası niteliği, eşyaların bir ülkeden diğerine taşınmasında kendisini gösterir. Bu gibi taşımalarda, taşıma sözleşmesine uygulanacak hukuk, uyuşmazlık anında uygulanacak yargılama hukuku değişkenlik gösterir. Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'da da taşıma sözleşmelerinin bu özelliği dikkate alınarak uygulanacak hukuk belirlenmiştir.Karayolu ile eşya taşımacılığında taşıma sözleşmelerinin ve bunlardan kaynaklanabilecek zararların teminat altına alındığı sigorta sözleşmelerinin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Taşıyıcı ile taşıma sözleşmesini akdeden gönderen/alıcı, aynı şekilde taşıma sırasında meydana gelebilecek zararları teminat altına alabilmek için, taşınan eşyayı sigortalattırır. Benzer şekilde taşıyıcı da, Türk Ticaret Kanunu veya CMR'den kaynaklanan sorumluluğu nedeniyle ödemek zorunda kalabileceği tazminat için de sorumluluk sigortası yaptırabilir.Eşya taşımacılığından kaynaklanan sigorta sözleşmeleri açısından, sigorta poliçeleri önemli bir delildir. Yabancı hukuk sistemlerinde sigorta poliçesinin sadece bir ispat aracı olmasına karşın, Türk Ticaret Kanunu kapsamında sigorta poliçelerinin hukuki niteliğine ilişkin açık bir hüküm yer almasa da, 1265. Madde hükmünden sigorta poliçelerinin kıymetli evrak niteliğinde olduğu sonucuna ulaşılabilir. Türk Ticaret Kanunu Tasarısı'nda da, sigorta poliçesine ilişkin bazı ispat yükü düzenlemelerine yer verilmiştir.Taşıma ve buna bağlı olarak akdedilen sigorta sözleşmelerinde farklı usuli kayıtlar da yer alabilir. Anılan sözleşmelerde, delile ilişkin kayıtlar (delil sözleşmeleri) yer alabileceği gibi, taraflar arasında çıkan uyuşmazlıkların tahkim yolu ile çözümlenebileceği de kararlaştırılabilir. Sigorta sözleşmeleri bakımından, Sigorta Tahkim Komisyonu, uyuşmazlıkların çözümünde yetkilendirilebilir.Sigortacı sigortalısına sigorta tazminatını ödedikten sonra, sigortalının taraf olduğu taşıma sözleşmesine halef olur. Böylece sigortacı sigortalısının taşıma sözleşmesinden kaynaklanan tüm hak ve yükümlülüklerine sahip olur. Bu anlamda, taşıma sözleşmelerinin de sigortacı açısından değerlendirilmesi gerekir.
Genel sağlık sigortası kapsamında aile hekimliği: Hukukî bir değerlendirme
Son yıllarda ekonomik, sosyolojik ve politik bir olgu olarak algılanan sağlık, bütün ülkelerde çözülmesi öncelik kazanmış bir konudur. Sağlık ve sosyal güvenlik politikaları çözüme ulaşmada önemli bir paya sahiptir. Bu hususta birinci basamak sağlık hizmetlerinin sunumunda özellikle aile hekimlerinin hizmet vermesini yaygınlaştırmak öncelikli konudur.T.C. Hükümet programında ve acil eylem planında yakın zamanda yer almış olan ve genel sağlık sigortasının birinci basamağını oluşturacak `Aile Hekimliğine hazırlık olmak üzere, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu çıkarılmadan önce, 2004 yılında Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Kanunu çıkarılmıştır. Ancak, aile hekimliği uygulamalarına geçilen illerde, mevcut durumdaki hekim sayısının yetersizliği nedeniyle, sevk zinciri uygulaması ertelenmektedir. Ayrıca, Sağlık Bakanlığı'nca sözleşmeli olarak veya görevlendirmek suretiyle istihdam edilecek olan aile hekimlerinin statüleri idare hukuku kapsamında incelendiğinde, hukukî güvencelerinin de sağlanmış olduğu görülecektir.
İş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerine uymamanın sonuçları
İş sözleşmesinden doğan gözetme borcu işverene, işçinin iyiliği ve çıkarı doğrultusunda davranma, onu koruma ve ona yardımcı olabilmek için çaba gösterme, ayrıca işçiye zarar verebilecek davranışlardan kaçınma borcu yükler. İşveren, gözetme borcu gereği, iş sağlığı ve güvenliğinden doğan yükümlülükleri yerine getirmek zorundadır. Buna karşılık işçi de işveren tarafından alınan iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uymakla yükümlüdür. İş sözleşmesinin tarafları olan işçi ve işveren dışında bu konuda devletin ve meslek örgütleri olan sendikaların da yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu konuda sorumluluğu olanların üzerine düşeni yapmasıyla ancak iş kazaları ve meslek hastalıklarıyla mücadelede başarı sağlanabilecektir.Gözetme borcuna aykırı olarak iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerini yerine getirmeyen işveren, hukuki, idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşacaktır. Hukuki yaptırımlar olan, maddi, manevi tazminat ile destekten yoksun kalma tazminatı Borçlar Kanununda (m. 46, 47 ve 45) düzenlenmiş olan yaptırımlarken işçinin iş güvenliğine sahip olmayan işyerinde çalışmaktan kaçınma hakkı hem Borçlar Kanunu (m. 325) hem İş Kanununda (m. 83/3), iş sağlığı ve güvenliğine aykırılık nedeniyle işçinin iş sözleşmesini haklı nedenle derhal fesih hakkı ise İş Kanununda (m. 83/5) yer almaktadır. İş sağlığı ve güvenliği konusundaki idari yaptırımlar işyerindeki tehlikenin niteliğine göre, iş güvenliği müfettişleri tarafından belirlenecek ve işin durdurulması veya işyerinin kapatılması ile işçilerin çalışmaktan alıkonulması yaptırımları ilgili komisyonun kararıyla, idari para cezası verilmesi de müfettişlerce uygulanacaktır. Ayrıca işverenin iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almaması nedeniyle işçinin yaralanması veya ölmesi halinde işverenin cezai sorumluluğu söz konusu olacaktır. Buna karşılık işçi de iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerine uymamasının sonucunda işverenin maddi zararının giderimi ile işverence iş sözleşmesinin haklı nedenle derhal feshi yaptırımlarıyla karşılaşacaktır.
Tüketici uyuşmazlıkları ve çözüm yolları
4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, tüketiciyi koruyan düzenlemelere yer vermekle birlikte, tüketicilerin haklarını arayabileceği önemli kurumları (Tüketici Sorunları Hakem Heyeti ve Tüketici Mahkemeleri) hukuk sistemimize kazandırmış oldu. Çalışmamızın konusu, ?Tüketici Uyuşmazlıkları ve Çözüm Yolları? olduğuna göre, çalışmanın özünü, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un kapsamının belirlenmesi ve tüketici uyuşmazlıklarının çözüm yollarının değerlendirilmesi oluşturacaktır. Bu doğrultuda, tüketici uyuşmazlıkları kavramı belirlendikten sonra, hem kanunda düzenlenen uyuşmazlık çözüm yollarına hem de kanunda düzenlenmeyen diğer çözüm yollarının tüketici uyuşmazlıkları için elverişli olup olmadığına değinilecektir.Çalışmamızda öncelikle, tüketicinin korunması kavramına, tüketici haklarına ve kanundaki önemli düzenlemelere yer verilecektir. Daha sonra, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un kapsamı kişi ve konu bakımından incelenecek, kanunun kimleri ve hangi hukuki işlemleri kapsadığı belirlenmeye çalışılacaktır.Çalışmamızın ikinci bölümünde, tüketici uyuşmazlıklarına yer verilerek, tüketicinin, satıcının, tüketici örgütlerinin ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın bu kanun kapsamında açabileceği davalar belirtilecektir.Son bölümde ise, tüketici uyuşmazlıklarının çözüm yollarına geniş yer verilecektir. Bu kapsamda, kanunda düzenlenen çözüm yolları açıklanacak bunun dışında hukuk sistemimizde var olan diğer uyuşmazlık çözüm yollarının uygulanabilirliği değerlendirilecektir.Anahtar Kelimeler: Tüketici Uyuşmazlıkları, Tüketici Uyuşmazlıklarının Çözüm Yolları, Tüketici Sorunları Hakem Heyeti, Tüketici Mahkemeleri.
Kira ilişkisinden doğan uyuşmazlıklarda zorunlu arabuluculuk
Taraflar arasında, farklı nedenlerden kaynaklı olarak çeşitli uyuşmazlıklar meydana gelmektedir. Toplumsal huzurun bozulmaması için ortaya çıkan bu uyuşmazlığın sona erdirilmesi gerekmektedir. Bu uyuşmazlığın çözümü -kural olarak- devletin elinde tuttuğu yargı erkinin bir sonucu olarak, mahkemeler tarafından yerine getirilmektedir. Ancak son yıllarda, taraflar arasında ortaya çıkan uyuşmazlığın çözüme kavuşması için yeni alternatif uyuşmazlık çözüm yolları geliştirilmiştir ve bunun bir sonucu olarak arabuluculuk da pek çok devletin hukuk sisteminde yerini almıştır. Ülkemiz de arabuluculuk yönteminin uygulandığı devletler arasında yer almak için bu konuda kanunî düzenlemeler kabul etmiştir. Hukuk sistemimizde ilk olarak ihtiyarî olarak uygulanan arabuluculuk, yapılan kanunî düzenlemelerle birlikte bazı uyuşmazlıklar bakımından zorunlu hâle getirilmiş ve bu uyuşmazlıklar için dava açmadan önce arabuluculuk yoluna başvurulması dava şartı olarak kabul edilmiştir. Son dönemde yapılan kanunî düzenlemelerle birlikte istisnalar hâriç olmak üzere kira uyuşmazlıkları da dava açmadan önce arabuluculuk yoluna başvurmanın zorunlu olduğu uyuşmazlıklar arasındaki yerini almıştır. Ülkemizde, özellikle son dönemde yüksek enflasyonun da etkisiyle kira uyuşmazlıklarının yaygın olarak ortaya çıktığı düşünüldüğünde, kira uyuşmazlıklarının çözümü için ilk yol hâline gelen zorunlu arabuluculuk ile ilgili yapılan bu çalışmanın, faydalı olacağı düşünülmektedir. Bu doğrultuda bu çalışmanın amacı, hangi kira uyuşmazlıklarında dava açmadan önce arabuluculuk yoluna başvurmanın zorunlu olduğunun, bu uyuşmazlıklar için zorunlu arabuluculuk sürecinin nasıl işlediğinin hem teorik hem de uygulamaya dönük olarak ortaya konulmasıdır.
Karayoluyla Uluslararası Eşya Taşıma Sözleşmesine İlişkin Antlaşma (CMR) hükümleri çerçevesinde taşıyıcının gecikmeden doğan sorumluluğu
Kısa adı CMR olan Karayoluyla Uluslararası Eşya Taşıma Sözleşmesine İlişkin Antlaşma, uluslararası taşıma sözleşmelerine ilişkin hükümlerin yeknesak kurallara bağlanması zaruretinden doğmuştur. Antlaşma, Türkiye'nin 31.10.1995 tarihinde taraf olmasıyla birlikte bir iç hukuk düzenlemesi hâlini aldığından, ülkemiz için de önem taşımaktadır. Zira CMR hükümlerinin, bu tarihten itibaren gerek Türkiye'den yurtdışına, gerekse yurtdışından Türkiye'ye karayoluyla yapılan eşya taşımalarına, özel düzenleme (lex specialis) olarak öncelikle uygulanması gerekmektedir. Bu da artık TTK hükümlerinin, eşyanın teslim alındığı veya teslim edildiği yerlerden herhangi birisinin Türkiye olduğu uluslararası karayolu taşımalarına uygulanmayacağı anlamına gelmektedir.Taşıyıcının zıya, hasar ve gecikmeden doğan sorumluluğu CMR'nin omurgasını oluşturmaktadır. CMR hükümlerine göre zıya, hasar ve gecikme hâlleri, sorumluluğun hukukî niteliği bakımından aynı temele, tazmin yükümlülüğünün kapsamı bakımından ise farklı esaslara dayanmaktadır. Zira CMR, zıya ve hasar hâllerinde eşyanın doğrudan kendisine gelen zararların tazmin edilebilirliğini kabul etmektedir. Oysa gecikmeden doğan tazminat, hak sahibinin uğramış olduğu dolaylı malvarlıksal zararların tazminini amaçlamaktadır. Bundan başka, eşyanın teslim edilmesindeki gecikme, taşıyıcının bu nedenle sorumluluğunun doğmasına tek başına yetmemektedir. Gecikme hâlinde taşıyıcı, hak sahibinin bundan bir zarar gördüğünü ispatlaması hâlinde sorumlu olacaktır. Taşıyıcının gecikme nedeniyle sorumlu olduğu miktar ise taşıma ücretiyle sınırlandırılmıştır.Öte yandan taşıyıcının gecikme nedeniyle sorumlu olabilmesi için, taraflarca mutlaka belirli bir taşıma süresinin kararlaştırılmış olması gerekmemektedir. Zira eşyanın teslim alındığı şekilde ve güvenli olarak teslim edilmesi kadar, teslim yerine süresi içerisinde ulaştırılması da önemlidir. Bu nedenle öncelikle taraflarca kararlaştırılmış bir süre olup olmadığına bakılacak; herhangi bir süre kararlaştırılmadığı takdirde, taşımanın basiretli bir taşıyıcıdan beklenen makûl süre içerisinde gerçekleştirmemesi hâlinde taşıyıcının sorumluluğu söz konusu olacaktır.
İş Hukukunda mevsimlik işler ve kampanya işleri
Doktrinde kabul edilen tanıma göre, mevsimlik işler ve kampanya işleri, yılın belirli bir devresinde tam randıman ile çalışıp, diğer dönemlerde işçi sayısını azaltan veya faaliyetlerini tamamen durduran işyerlerinde yapılan işlerdir. Mevsimlik iş ile kampanya işi arasındaki temel fark, mevsimlik işlerde işyerinin bütün bir yıl faaliyette bulunması ve iş kapasitesinin yılın belirli bir döneminde artması iken, kampanya işlerinde işyeri yılda birkaç aydan fazla faaliyette bulunmamaktadır. Türk hukukunda mevsimlik iş ve kampanya işi kavramları birlikte kullanılmaktadır ve aynı yasal sonuçlara bağlanmıştır.Bir işin mevsimlik iş olması, belirli süreli iş sözleşmesi yapabilmek için gerekli olan objektif nedenlerdendir. Ancak mevsimlik işlerde sözleşmelerin zincirleme olarak yapılması durumunda artık, mevsimlik iş sözleşmesi baştan itibaren belirsiz süreli kabul edilmelidir. Mevsim ya da kampanya döneminin sona ermesi durumunda iş sözleşmesi sona ermemekte askıya alınmaktadır. Bunun sonucunda tarafların iş görme ve ücret ödeme borçları askıya alınmakta ancak yan edimleri varlığını sürdürmektedir.İş Kanununun 53/III. maddesine göre, Niteliklerinden ötürü bir yıldan az süren mevsimlik veya kampanya işlerinde çalışanlara bu Kanunun yıllık ücretli izinlere ilişkin hükümleri uygulanmaz. Yargıtay kararları da aynı yöndedir.Mevsimlik işçilerin ihbar tazminatı ve kıdem tazminatı ile ilgili hukukumuzda bir hüküm bulunmamaktadır. Yargıtay içtihatlarıyla bu husus aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Yargıtay'a göre mevsimlik iş sözleşmelerinin askıya alındığı süreler, ihbar süreleri ve kıdem tazminatının hesabına dâhil edilmeyecektir. Ancak bu husus doktrinde tartışmalıdır.Anahtar Kelimeler: İş Hukuku, Mevsimlik İşler, Kampanya İşleri, Mevsimlik İşçi, Askı Hali.
Yargıtay kararları ışığında iş sözleşmesinde eğitim giderleri karşılığı kararlaştırılan cezai şart kayıtlarının geçerliliği
İşveren gelişen teknolojiye ayak uydurmak amacıyla işçiyi eğitime tabi tutarak bu eğitimden sonra işçiyi işyerine bağlamak için cezai şart belirleyebilir. İşçinin tabi olduğu eğitim nedeni ile çeşitli masraflar yapar. İşçi ise eğitim ile birlikte daha kalifiye hale gelir ve daha yüksek ücretle iş bulma imkânına kavuşur. İşverenin yaptığı masraflar nedeni ile kalifiye hale gelen işçiyi işyerine belli bir süre bağlı tutmak da haklı menfaati vardır. İşçinin mesleki yararları ile işverenin ekonomik menfaatlerinin karşılıklı dengelenmesi için eğitim giderleri karşılığı olan cezai şart hükümlerinin içerik denetimine tabi tutulması gerekir. Bu durumda cezai şart tek taraflı olsa da belli bir nedene dayandığı için geçerli olacaktır. Cezai şartın denetimi konusunda; işverenin menfaatleri, işçinin mesleki yararları, eğitimin niteliği ve uzunluğu, işçi için öngörülen bağlanma süresinin katlanılabilir olup olmadığı ve bu sürenin eğitimle orantılı olup olmadığının araştırılması gerekir. Bunların yanında cezai şartın muaccel hale gelmesi için iş sözleşmesinin işçi tarafından sebepsiz yere ya da işçinin kusuruna yüklenebilen bir hal nedeni ile işveren tarafından sona erdirilmesi gereklidir.Cezai şart kural olarak zarardan bağımsızdır. Ancak eğitim gideri karşılığı cezai şart hükmü kararlaştırılması halinde işverenin zarar miktarını ispatlaması aranmaktadır. İşçinin çalıştığı ve çalışılması gereken süreler oranlanarak işçinin sorumlu olması gereken miktar belirlenecektir. İşverenin ispatladığı masraf miktarının fahiş olması halinde ise hâkim re'sen Borçlar Kanunu 161/3 maddesine göre cezai şart miktarını indirecektir.
Akit dışı sorumlulukta maddi zarar ve tazmini
Hukuki anlamda sorumluluğun doğması için meydana gelen olay sonucunda bir zararın doğması gerekmektedir. Davranış her ne kadar kusurlu ve hukuka aykırı da olsa bir zarar meydana gelmediği takdirde davranışı yapan veya olaya sebebiyet veren kişinin sorumlu olması mümkün değildir. Bu nedenle çalışmamızda sorumluluk hukukumuzda büyük öneme sahip olan zarar kavramını ve tazminini inceleyeceğiz. İncelememizde Türk Borçlar Kanunu Tasarısının bu konuya ilişkin düzenlemelerine de yer verilecektir.Zarar kavramı Roma Hukukundan beri gelişme göstermektedir. Günümüzde de özellikle Alman Hukukunda maddi zarar kavramının kapsamını genişletmeye yönelik farklı fikirler öne sürülmüştür. Türk hukukunda da bu doğrultuda bazı görüşler belirtilmektedir. Bu nedenle hukukumuz bakımından maddi zarar kavramının kapsamını inceleme gerekliliği doğmuştur.Bu çerçevede çalışmamızın birinci bölümünde sorumluluk hukukunun amacı ve akit dışı sorumluluk hukukuna hâkim olan ilkeler incelendikten sonra zarar kavramına ilişkin doktrinde öne sürülen farklı görüşlere yer verilecektir.Çalışmamızın ikinci bölümünde ise maddi zarar kavramı ve hesaplanması eşyaya verilen zarar ve kişiye verilen zarar olmak üzere iki temel başlıkta incelenecektir.Çalışmamızın üçüncü bölümünde ise kapsamını belirlediğimiz maddi zararın nasıl ve ne oranda tazmin edileceği hususu zararın tazmin şekilleri ve tazminattan indirim sebepleri bakımından incelenecektir.Sonuç kısmında ise çalışmamızda vardığımız sonuçlara ve görüşlerimize yer verilecektir.
Toplu iş sözleşmelerinde sendikaların yetki şartları ve yetki tespiti
Sendika, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için kurulan bir kuruluştur. Sendikaların bu amaçlarını gerçekleştirmek için kullandıkları temel araç ise, toplu iş sözleşmeleridir. Bu nedenle, çalışma hayatında toplu iş sözleşmeleri büyük öneme sahiptirler.Toplu iş sözleşmelerinin çalışma hayatındaki önemi nedeniyle kanun koyucu, sendikaların toplu iş sözleşmeleri yapabilmeleri için 2822 sayılı Toplu iş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile ayrıntılı düzenlemeler getirmiştir. Aynı şekilde, bu konuyu ilgilendiren bazı önemli düzenlemeler, 2821 sayılı Sendikalar Kanununda yer almıştır. Gelişen ve değişen çalışma hayatı koşulları nedeniyle kanun koyucu, bu konularda yeni düzenlemeler yapılmasını gerekli görmüştür ve şu an her iki kanunda değişiklik öngören yasa tasarısı taslağı gündemdedir.Toplu iş sözleşmelerinin yapılabilmesi için kanunda getirilen şartlar, toplu iş sözleşmesi yetkisi adı altında birleşmektedir. Öncelikle kanun gereği ehliyete sahip olması gereken toplu iş sözleşmesi tarafı, bu şartı sağladıktan sonra yetki koşullarına sahip olmalıdır. Yetki koşulları ise, sendikaların işçi tarafı için öngörülmüştür. İşveren tarafı için ehliyetin bulunması yeterlidir.Çalışmamız, beş ana bölümden oluşmaktadır. Öncelikle konunun anlaşılması açısından toplu iş sözleşmesi ile ilgili temel kavramlar üzerinde durulmuş, daha sonra toplu iş sözleşmesi yetkisi açısından ön koşul olan ehliyet ele alınmış ve yetki ile karşılaştırılması yapılmıştır. Diğer bölümlerde ise, yetki koşulları, yetki tespiti, yetki tespiti üzerine yapılacak itiraz ve yetkinin kesinleşmesi konuları ele alınmıştır.Çalışmamızın amacı, toplu iş sözleşmesi yapma yetkisinin özelliklerini, gelişimini ve çalışma hayatındaki önemini, bu konudaki kanun, değişiklik yasa tasarı taslakları ve daha önce yapılan çalışmalardan yararlanarak anlatmaktır.ANAHTAR KELİMELER: Toplu iş sözleşmesi, Sendika, Ehliyet, Yetki.
Konut ve çatılı ı̇şyeri kiralarında kira bedelinin belirlenmesinde süreler
Gerçek ve tüzel kişiler, ihtiyaçları doğrultusunda sahip olmadıkları tanışır ve taşınmaz şeylere yönelik gereksinimlerini karşılamak üzere satın alma veya kiralama yolunu tercih etmektedirler. Konut, kişilerin barınma ve yaşamsal faaliyetlerini devam ettirdikleri, işyeri ise iktisadi ve mesleki faaliyetlerini yürüttükleri yerdir. Kişiler belirtilen bu faaliyetlerini yürütmek için satın almaya göre ekonomik açıdan daha avantajlı olabileceğinden daha çok kiralama yolunu tercih etmektedir. Kira sözleşmesinin kurulabilmesi için gerekli olan objektif esas unsurlardan biri de kira bedelidir. Kira ilişkisi bağlamındaki bu süreçte taraflar bedel hususunda anlaşmamaları halinde kira bedelinin yeniden belirlenmesi mahkemeden talep edebilir. Çalışmamızda da konut ve çatılı işyeri kiralarında kira bedelinin belirlenmesi ve buna ilişkin süreler tarihsel bir süreç ile birlikte incelenmiştir. Kiraya veren tarafa göre, ekonomik ve pazarlık açısından daha zayıf konumda olduğu kabul edilen kiracıyı kanun koruyucu özel olarak korumuştur. Tüm dünyayı olduğu gibi ülkemizi de etkileyen salgın hastalıklar, bölgesel ve küresel savaşlar, iktisadi değişimler, Türk Lirasının değer kaybetmesi ve fahiş fiyat artışları neticesinde kira bedeli sorununu daha da tetiklenmiştir. Bununla birlikte bir takım geçici önlem ve sınırlamalar getirilmiştir. Çalışmamız giriş ve sonuç bölümleri hariç olmak üzere üç ana bölümde incelenmiştir. İlk bölümde kira sözleşmelerine ilişkin genel bilgiler, ikinci bölümde Türk Hukukunda konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinde kira bedelinin tespiti ve süreler, üçüncü bölümde ise kira bedelinin belirlenmesi için dava açma süresi ve bu sürelerin etkisi ile karşılaşılan sorunlar güncel yargı kararları ile desteklenerek incelenmiştir. Bu açıklamalar ışığında işbu çalışmanın amacı, konut ve çatılı işyeri kiraları bakımından kira bedeline yönelik uyuşmazlıklarda sürecin ne şekilde yürüdüğünün teorik ve uygulamaya yönelik olarak açıklığa kavuşturulmasıdır.
Avrupa Birliği ve Türk İş Hukukunda işyeri devri
İş hukukunun en temel ve zorlu konularından birisi, işyeri ve işletmelerin devri karşısında işçilerin kazanılmış haklarının korunmasıdır. İşyeri devri, bir hukuki işlem ile işyerinin bir işverene, ekonomik kimliğini koruyacak şekilde devridir.Biz de söz konusu tez çalışmamızda konuyu bilimsel bir sistematik içinde ele aldık. Bu amaçla tezin birinci bölümünde işyeri devrinin konusu olan işyeri ve işletme kavramları ele alınmış ve bunların arasındaki farklar netleştirilmiştir. Türk Hukukundaki söz konusu kavramların Avrupa Birliği Hukukundaki ekonomik birlik kavramı ile karşılaştırılması yapılmıştır.İşyeri devri çeşitli hukuki işlemlere dayanılarak gerçekleştirilebilir. Burada önemli olan işyerinin devri şekilleri ve devreden ve devralan işveren arasındaki hukuki bağ sorununun netleştirilmesidir. Ayrıca konunun ticaret ortaklıklarının birleşmesi, bölünmesi ve tür değiştirmesi ile olan ilgisi de incelenmelidir. İşte bu çalışmanın ikinci bölümünde söz konusu hususlar ele alınmıştır. Bunun karşılığında aynı bölümde işyeri devri hükümleri kapsamında korunan ?devir? kavramı da Avrupa Birliği ve Türk Hukukunda karşılaştırmalı olarak incelenmiştir.Tezin üçüncü bölümü işyeri devrinin sonuçlarına ayrılmıştır. Yalnız devrin sonuçları incelenirken tezin konusu ile paralel olarak devrin, iş hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar dikkate alınmıştır. Bu bağlamda öncelikle işyeri devrinin iş ilişkilerine etkisi incelenmiş ardından işyeri devrinin iş sözleşmelerine etkisine yer verilmiştir. Bu kısımda özellikle iş sözleşmelerinin devralan işveren ile devamı, işçinin hizmet süresinin bütünlüğü ve iş sözleşmelerinden doğan sorumluluk üzerinde durulmuştur. En son olarak da işyeri devrinin iş sözleşmelerinin feshine etkisi incelenmiştir.Anahtar Kelimeler : 1) Avrupa Birliği , 2) Türk İş Hukuku, 3) İşyeri Devri 4) İş Sözleşmeleri
Türk Borçlar Hukukunda hile kavramı
Hile, bir şey ile ilgili olarak bir kimseyi aldatmak, o şeyin niteliğiyle ilgili olarak yanıltıcı bilgi vererek kandırmak demektir. Türk borçlar hukukundaki hile ise, karşı tarafta yanlış bir kanaat uyandırarak sözleşmenin yapılmasını sağlamaktır. Hilenin oluşması için kasıtlı bir davranış gerekmektedir.Tezimizin konusu Türk Hukuku'nda hile kavramının yapısına ilişkindir. İlk bölümde, irade sakatlığı türlerinden hile kavramı, hilenin oluşması için gerekli şartlar ve hile türleri incelenmiştir. İkinci bölümde, hilenin hüküm ve sonuçları ortaya konulmuş olup, hile sonucunda ortaya çıkacak olan zararın giderilmesi ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, hilenin diğer irade sakatlığı hallerinden olan hata, korkutma ile ayrıca aşırı yararlanma ve karıştırılabilecek benzer kavramlardan farkları ve ilişkisi ele alınmıştır.
İş mahkemesi kararlarına karşı istinaf kanun yolu
5235 sayılı Kanun ile düzenlenen bölge adliye mahkemeleri yargılama sistemimize girerek 20.07.2016 tarihinde faaliyete başlamışlardır. Böylelikle İlk derece mahkemeleri ve temyiz arasındaki ikinci basamakta yer alan istinaf kanun yolu yeniden hukuk sistemimize girmiştir. Diğer mahkemelerde olduğu gibi iş mahkemesinin nihaî kararlarına karşı da istinaf kanun yoluna başvurulabileceği hem 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nda hem de 25.10.2017 tarihinde yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nda düzenlenmiştir. Bu çalışmada iş mahkemesi kararlarına karşı istinaf kanun yolu ele alınacaktır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun istinaf kanun yolu hükümleri, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun ve 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun istinaf kanun yoluna ilişkin hükümleri birlikte değerlendirilecektir.
Türk Hukukunda maden işletenin hukuki sorumluluğu
Madenlerin kullanımı insanlığın başlangıcına tekâmül etmiş ve gün geçtikçe madene duyulan ihtiyaç artmıştır. Buna rağmen madenlerle alakalı pozitif düzenlemeler gecikmiş, ülkemizde hala kapsamlı ve madenle ilgili sorunları çözen hukuki düzenlemeler yapılamamıştır. Sanayi devrimi ile birlikte maden sektörünün ülke ekonomilerindeki yeri artmış, maden yatağı olan veya madenleri işleyebilen ülkeler ekonomik olarak gelişmiştir. Birçok maden bulunan ülkemizde yanlış politikalar sonucunda madenler yeraltında kalmış ya da doğru işlenememiştir. Bu nedenle her ne kadar maden ihracatı yapan bir ülke olsak da maden ithalatımız fazla olduğundan dış ticaret açığı veren bir ekonomimiz vardır. Maden işçileri, diğer işçiler gibi 4857 sayılı İş Kanunu'na tabi olsalar da maden işletmelerinin yapısından ve yapılan işin zorluğundan dolayı ek düzenlemelere tabi tutulmuştur. Maden işletmeleri doğası gereği tehlikeli işletmeler olduğundan tüm önlemler alınsa bile bazen kazalar ve meslek hastalıkları kaçınılmazdır. Maden işletenin maden işletmelerinden kaynaklanan sorumluluğunun kaynağı hala tartışmalıdır. Yargıtay işverenin meydana gelen zararlardan dolayı ilk zamanlar haksız fiil sorumluluğuna, sonrasında sözleşmeden doğan sorumluluğuna ve nihayet tehlike sorumluluğuna gidilmesine hükmetmiştir.
Tüketici kredilerinde ayni teminat sorunu
Tüketici, ticari olmayan amaçlarla mal ve hizmet sözleşmelerine taraf olan kişidir. Tüketici kredisi ise, tüketim amacıyla satın alınan mal ve hizmetlerin finansmanını karşılamaya yönelik bir kredi şekli olarak tanımlanabilir. Teminat, tüketici kredilerinde önemli bir yere sahiptir. Teminat, kredi verene, kredinin geri dönmesi için bir güvence sağlar. En çok tercih edilen ve en geniş güvence sağlayan teminat türü ayni teminattır. Ayni teminatlarda malvarlığına ilişkin bir güvence sunulmaktadır. Bankaların kredi alacakları için aramış olduğu ayni teminatlarda tüketicinin korunması kapsamında bazı hukuki sorunlar yaşanmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde tüketici kredisi konusu incelenmiştir. İkinci bölümde tüketici kredileri ile teminat ilişkisi değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde tüketici kredilerinde talep edilen ayni teminata ilişkin ortaya çıkan hukuki sorunlar ele alınmıştır.
Şirketler hukukunda çekişmesiz yargı işleri
Medeni usul hukukumuz, çekişmeli yargı ve çekişmesiz yargı olmak üzere ikili bir ayrıma tabidir. Bu yargılama sistemlerinin ikisi de özel hukuk zeminli olsa da birbirinden farklı özelliklere sahiptir. Uygulamada, çekişmeli yargı işleri daha fazla kullanılmaktadır. Bu nedenle çekişmeli yargı ait birçok kaynak, yargı kararı mevcuttur. Çekişmesiz yargı ise daha az kullanılan bir alandır. 6102 sayılı Ticaret Kanununda, ticari yargı, ticari dava ve ticari nitelikli çekişmesiz yargı işi olarak ikiye ayrılır. Ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işleri sadece Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenmez. Diğer özel kanunda da düzenlenir. Uygulamada en çok kullanılan ticari nitelikteki çekişmesiz yargı işleri İcra İflas Kanundadır. Tez konusunda, çekişmesiz yargı işleri ile ilgili genel bilgiler, şirketler hukukunda çekişmesiz yargı işleri ve bunların yargılama usullerine değinilecektir
Anonim şirketlerde ortaklıktan çıkma ve bağlam hükümlerinin etkisi
Bu çalışmada anonim ortaklıklarda çeşitli hallerde ortaklıktan çıkma yolları anlatılmış ve tartışılmıştır. Bu kapsamda bir anonim ortaklıkta payın devir serbestisi ilkesi gereğince ortaklıktan ayrılmak isteyen bir ortağın payını başka bir ortağa veya üçüncü bir kişiye devri ile ayrılması esastır. Bu nedenle öncelikle anonim ortaklıkların türleri, pay, pay türleri, pay senetleri ile ilgili açıklamalar yapılmış ve anonim ortaklıklarda normal çıkma yolu olan pay devri ve bağlam hükümlerinin payın devrine etkisi detaylıca incelenmiştir. Devamında anonim ortaklıklarda ayrılma akçesi ile ortaklıktan ayrılma yolu ve halka açık anonim ortaklıklarda Sermaye Piyasası Kanunu m.24 ile öngörülmüş olan ayrılma hakkı anlatılmıştır. Bununla beraber SerPK m.25. ve devamında pay alım teklifi, ortaklıktan çıkarma hakkı ve satma hakkı gibi öngörülmüş olan diğer yollar tam olarak ortak iradesi ile kullanılmadığından tez konusu yapılmamıştır. Pay devri ve diğer yollar ile ortaklıktan çıkamayan ortaklar için son bir çare olan Türk Ticaret Kanunu m.531 kapsamında haklı sebeple fesih davası da detaylıca anlatılmış olup bu dava son çare olarak açılan alternatif çözüm yollu bir fesih davasıdır. Bu davada haklı sebep varlığında ortaklığın feshine karar verilebileceği gibi ortağın çıkarılması da dahil birçok alternatif çözüm yoluna karar verilebilecektir. Son konu olarak ise olması gereken hukuk bakımından anonim ortaklıklar bakımından da limited ortaklıklardaki gibi bir ortaklıktan çıkma hakkı ve çıkma davası açma hakkının getirilmesi hususu tartışılmış olup bu konuda bazı görüşler sunulmuştur.
Anonim şirketler hukukunda dürüst resim ilkesi
Dürüst resim ilkesi, şirketler hukuku alanında, sermaye şirketlerinin finansal tablolarının hazırlanmasında ve denetiminde önemli bir ilkedir. Bu ilke, finansal raporlamanın ve denetimin amacıdır. Dürüst resim ilkesi, sermaye şirketlerinin faaliyet dönemi sonundaki finansal durumunun ve faaliyet sonuçlarının tam, anlaşılabilir, karşılaştırılabilir, ihtiyaçlara ve işletmenin niteliğine uygun, şeffaf ve güvenilir bir şekilde ve gerçeği dürüst, aynen ve aslına sadık surette yansıtılmasıdır. Bağımsız denetçi, şirketin yönetim kuruluna ait olan bu yükümlülüğün yerine getirildiğini denetler ve denetim raporunda görüşüne yer verir. Dürüst resim ilkesi, muhasebenin tutulması ile başlayan, finansal tabloların ve yıllık faaliyet raporunun hazırlanması ile devam eden süreçte yönetim kuruluna ait bir yükümlülüktür. Bu süreçte defterlerin özün önceliğine uygun olarak tutulması, gerçeğe uygun değerleme yapılması ve yıllık bilançonun hazırlanması önemlidir. Bu yükümlülüğünün şirketin yönetim kurulu tarafından yerine getirilmemesi, yönetim kurulunun hukuki sorumluluğu sonucunu doğuracağı gibi genel kurulda ibra kararlarının alınmasına engeldir. Ayrıca genel kurulda dürüst resmi vermeyen finansal tablolara dayalı olarak alınan kararların iptali mahkemeden talep edilebilir. Sermaye şirketinin denetiminde, bağımsız denetçi şirketin finansal tablolarının ve faaliyet durumunun dürüst resmini denetlemekle yükümlü olup, dürüst resme ilişkin görüşüne denetim raporunun özel bölümünde yer verir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi hem bağımsız denetim şirketinin hem de bağımsız denetçinin hukuki sorumluluğunu doğurur.