
577
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Âsâr-ı Kemâl'deki Şerh-i Esmâ'-i Evliyâ'nın kıssası (İnceleme - transkripsiyonlu metin)
Bu çalışmada, XIX. yüzyılda yaşamış İsmâil Sâdık Kemâl bin Muhammed Vecîhî Paşa'nın Âsâr-ı Kemâl adlı eserinin üçüncü ve son bölümü olan Şerh-i Esmâ'-i Evliyâ'nın Kıssası incelenmiştir. Eserde; ashâb, evliyâ ve ulemâ hakkında yazılmış manzum menkabeler, na't-ı şerîfler, kasîdeler, kıt'alar ve Arapça yazılmış tahmîs bulunmaktadır. Giriş bölümünde; çalışmamızın konusu, kapsamı, amacı ve yöntemi açıklanmıştır. Birinci bölümde, İsmâil Sâdık Kemâl'in hayatı, eserleri ve edebî kişiliği hakkında bilgi verilmiş; ikinci bölümde, eserin yazım özellikleri, dil ve anlatım özellikleri, nazım şekilleri ve türleri ile birlikte muhtevası incelenmiş, eserde yer alan kerâmet motifleri listelenmiştir. Üçüncü bölümde, çalışmamızın esasını teşkil eden Şerh-i Esmâ'-i Evliyâ'nın Kıssası, transkripsiyonlu metne çevrilmiştir. Sonuç bölümünde ise eser, eserin yazarı, dili ve içeriğine dair genel bilgiler değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler: İsmâil Sâdık Kemâl, Âsâr-ı Kemâl, Şerh-i Esmâ'-i Evliyâ'nın Kıssası, evliyâ kıssaları, menâkıb.
Oğuz Ergeç koleksiyonu mecmûası (80b-150a inceleme-transkripsiyonlu metin-tıpkıbasım)
Çalışmamızda 330 varaktan oluşan Oğuz Ergeç Koleksiyonu Mecmûası diye adlandırılmış olan şiir mecmûasının 80b-150a varakları arasındaki bölümü incelenmiştir. Mecmûanın incelenen ilk 150 varağında eserin mürettibine ve derleme tarihine dair herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. Ancak 18. yy.ın sonu ile 19. yy.ın başlarında peyderpey derlendiği düşünülmektedir. Mecmûanın incelediğimiz bölümü gazellerden oluşmaktadır. Bu bölümde toplam 236 şair, 620 şiir yer almaktadır. Bu şiirlerin 48'i nazîre, 90'ı Farsça şiirdir. İlk 150 varakta en çok şiiri bulunan şair Nâbî'dir. İncelediğimiz bölümde divanlarda mevcut olmayan 20 şiir tespit edilmiştir. Bunların üçü Nâbî'ye aittir. Giriş bölümünde çalışmanın konusu, kapsamı, önemi, yöntem ve sınırlılıkları belirtilmiş; mecmûalar hakkında genel bilgiler verilmiştir. Birinci bölümde ise çalışmamıza konu olan varaklar arasındaki şairler, şiirleri, aruz kalıpları ve nazîreler tablolar halinde verilmiştir. Bu tablolarda beliren veriler ışığında değerlendirmeler yapılmış; eserin içeriği, dil ve imlâ özelikleri tanıtılmıştır. İkinci bölümde 80b-150a varakları arasındaki şiirlerin çevriyazı metni verilmiştir. Varılan sonuçların değerlendirmesi ve kaynakça ile çalışma tamamlanmıştır. Anahtar kelimeler: Mecmûa, şiir mecmûası, divan edebiyatı, gazel.
Münif Paşa'nın İlm-i Belâgat- La Rhétorique adlı eseri (İnceleme- çeviri yazılı metin- tıpkıbasım)
Tanzimat dönemi her alanda ilerlemenin ve gelişmenin olduğu bir dönemdir. Belâgat ilmi de bundan nasibini almıştır. Klâsik belâgat anlayışı yerini artık Batılı retorik anlayışına bırakmaya başlamıştır. Çalışma konusu olan eser de bu yeni anlayışla yazılan ilk eserlerden biridir. Bu eser XIX. yüzyılda yaşamış bir Osmanlı aydını olan Münif Paşaʼnın "İlm-i Belâgat- La Rhétorique" adlı kitabıdır. Müellif nüshası olduğu düşünülen eserin herhangi bir yerinde yazılış tarihine ilişkin bir bilgi bulunamamıştır. Ancak konuyla ilgili yapılan araştırmalarda söz konusu eserin Münif Paşa'nın 1878-1880 yılları arasında Mekteb-i Hukuk hocalığı esnasında belâgat derslerinde ders kitabı olarak kullanıldığı anlaşılmıştır. Dolayısıyla eserin 1870'li yılların sonunda yazılmış olabileceği tahmin edilmektedir. Bu çalışmada yazma hâlinde 34 varaktan oluşan bu kitap çeviri yazıya aktarılmış ve kitabın içerik incelemesi yapılmıştır. Bu tez beş ana bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde çalışmanın konusu, kapsamı, önemi, yöntemi ve sınırlılıklarına değinilmiştir. İkinci bölümde Türk edebiyatında belâgat konusu ve çalışmaları ile ilgili bilgi verilerek, retoriğin tanımı ve tarihçesine, belâgat-retorik ilişkisine, 19. yüzyılda yazılmış belâgat kitaplarına değinilmiştir. Üçüncü bölümünde Münif Paşa'nın biyografisi ve eserleri hakkında bilgi verildikten sonra üzerinde çalışılan yazma eserin fizikî özellikleri tanıtılarak, muhtevası ve eserde geçen belâgat ve retorik terimleri incelenmiştir. Dördüncü bölümde ise eserin çeviri yazılı metni verilmiştir. Son bölümde bu çalışma neticesinde dokuz asırlık belâgat geleneğinin nasıl kırıldığı, nasıl bir değişim yaşadığı ve Batı retoriğinin Türk edebiyatına nasıl uyarlandığı hakkında elde edilen veriler değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler: Münif Paşa, belâgat, retorik, 19. Yüzyıl.
Kınalızâde Hasan Çelebi tezkiresi (Tezkiretü'şşuarâ I. cilt)'nde hikâye unsurları: Şahıs, mekân, zaman
Bu çalışmanın konusu, Kınalızâde Hasan Çelebi Tezkiresi'nin I. cildindeki hikâyelerin şahıs, mekân, zaman yönünden incelemesidir. Çalışmada ana kaynak, İbrahim KUTLUK'un yayınladığı iki ciltten oluşan tıpkıbasımın birinci cildidir. Bu çalışma tematik olup kaynak eserdeki hikâyeler tespit edilmiş ve her hikâye kendi içerisinde şahıs, mekân ve zaman özellikleri yönünden değerlendirilmiştir. Çalışmada bu hikâyeler kendi içerisinde kategorize edilerek dönemin ruhu şahıs/kişi, mekân ve zaman üzerinden ortaya konulmaya çalışılmıştır. Hikâyelerdeki şahıslar; bazen bir padişah, şehzâde ya da vezir, bazen ulema içerisinden bir şair ya da halkın içerisinden biridir. Ancak edebî hikâyeler kısmındaki kişiler şair ve yazarlardan oluştuğu için edebiyat tarihine malzeme olacak bilgiler ihtiva etmektedir. Kınalızâde Hasan Çelebi'nin eserinde anlattığı şair ve yazarlarla ilgili olan bu kısım aynı zamanda onların birbirleri ve çevreleriyle ilgili münasebetlerini, arkadaşlıklarını-dostluklarını, nüktedanlıklarını-esprilerini, cömertliklerini; dönemin padişahı ya da şehzâdesi ile olan irtibatlarını; geçirdikleri manevî dönüşümlerini anlatmaktadır. Hikâyelerin mekân yönüne gelince, açık, kapalı, somut ve soyut mekânlar belirlenirken somut olması gereken bir mekânın soyut anlamda kullanıldığı görülmüştür. Bazı mekânlar ise metafizik mekân özelliğindedir. Bazı hikâyelerde bir mekân görünüşte somut iken aslında soyut niteliktedir. Mevcut hikâyelerin zamanı, çoğu kez açıkça belirtilmediği için ilgili hikâyedeki zaman ifade eden sözcüklerden, dönemin padişahından, kişilerin hayatından, varsa olayın gerçekleşme anından elde edilen ipuçlarıyla tespit edilmiştir. Bu zamanların; kimi yerde nesnel zaman, kimi yerde hatırlatılan zaman, kimi yerde de yaşatılan güncel zaman özelliklerini bulundurduğu görülmüştür. Bazı yerlerde ise psikolojik anlam taşımaktadır. Sonuç olarak, Kınalızâde Hasan Çelebi tarafından kaleme alınan Tezkiretü'ş-Şu'arâ adlı eserin, bir yandan yazıldığı dönem olan 16. yüzyılı anlatırken, diğer yandan aktardığı rivâyetlerle kendisinden önceki dönem olan 15. yüzyılı da günümüze taşıdığı anlaşılmıştır. Bu hikâyelerden birçoğunun eserde istitrâd üslûbuna uygun olarak "rivâyet olınur ki, hikâyet iderler ki ve nakl olınur ki " şeklinde başladığı görülür. Sonuçta denilebilir ki, bu üslûpla metin içerisine yerleştirilen hikâye parçaları Kınalızâde Hasan Çelebi'nin tezkiresini içerik bakımından zenginleştirmiş ve içerisinde bulunduğu dönemin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmuştur. Anahtar Kelimeler: Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkire, Hikâye Unsurları, İstitrâd
Medine şehri bağlamında şehir-mezar-ma'bed ilişkisi (h.1-41/m.622-661)
İslam içerisinde gerek din olarak gerekse de gelenek olarak belirli kutsallar barındırır. Konumuz bağlamında diyebiliriz ki İslam'da belirli mekânlar kutsal ile bağı sağladığı için diğer mekânlardan daha da önemlidir. Bu bağı sağlayan en önemli üç şehir Mekke, Medine ve Kudüs iken mekân olarak ise Kâbe, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ'dır. Bu üç şehrin çalışmamız açısından en temel özelliği mezar ve ma'bed ilişkisinin mevcudiyeti ve kutsallığıdır. Kâbe'nin bitişiğinde Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail'in, Mescid-i Nebevî'nin iç kısmında Hz. Muhammed'in, Mescid-i Aksâ'nın yakınında Yahudi peygamberlerin mezarları bulunmaktadır. Biz çalışmamızı Medine şehriyle sınırlandırarak mezarın, ma'bedin ve kabrin şehri oluşturmadaki rolünü ele almaya çalışacağız. Çalışmamızda mezarın ve ma'bedin şehri oluşturmadaki rolüne değinerek bu durumun yalnızca İslam tarihinde vuku bulan bir hadise olmadığını kadim geleneklerden örneklerle ortaya koymaya çalıştık. Bu sebeple İslam tarihini hareket noktası kabul edip farklı disiplinlerin verilerinden azami ölçüde faydalandık. Hz. Peygamber'in şehir kurma tecrübesinin insanlığın birikiminin bir sonucu olduğu ve Medine'nin somutlaştırma, bağlanma, ritüel, mit dediğimiz dörtlü aşamadan sonra kutsal mekân hüviyeti kazanan Mescid-i Nebevî ve Ravza-i Mutahhara, etrafında gelişimini sağladığı neticesine vardık.
Türk Memlükler döneminde Siyer Yazıcılığı İbnü'd-Devâdârî (Ö. 736/1336'dan sonra) örneği (1250-1382)
Memlükler (648¬¬-923/1250-1517) tarihinde kurulmuş Müslüman Türk devletinden biri olmakla birlikte İslâm bilim tarihi açısından büyük öneme sahiptir. Bu dönemdeki eserler ve tarihçiler incelendiğinde İslâm tarihçiliğinin altın çağı olarak tanımlandığı görülür. Özellikle Türk Memlükler devrinde Hz. Peygamber'in hayatına dair derinlemesine inceleme yapan pek çok siyer eseri zikretmek mümkündür. Bu çalışmanın amacı VIII. (XIV.) yüzyılda Memlük coğrafyasındaki siyer yazıcılığını İbnü'd-Devâdârî özelinde inceleyerek, bu dönemdeki Hz. Peygamber algısını ortaya koymaktır. Çalışmada ana hatlarıyla Memlükler dönemindeki ilmî hayat ve Memlükler dönemine kadarki siyer yazıcılığından kısaca bahsedilmiştir. Daha sonra İbnü'd-Devâdârî'nin ed-Dürrü's-semȋn fȋ ahbâri Seyyidi'l-mürselȋn ve'l-hulefâʾi'r-râşidîn adlı siyer eseri muhtevası, usulü ve kaynakları bakımından incelenmiştir. Bunların ardından bizim ele aldığımız müellifin siyeri muasırlarından İbn Seyyidünnâs'ın (ö. 734/1334) 'Uyûnü'l eser fî fünûni'l-megâzî ve'ş-şemâil ve's-siyer isimli kitabı ve Zehebȋ'nin (ö. 748/1348) Siyeru a'lâmi'n-nübelâ'sının Hz. Peygamber'in hayatına ayırdığı kısımla belli başlı özellikler açısından mukayeseli bir şekilde ele alınmıştır. Anahtar kelimeler: Türk Memlükler Dönemi, siyer yazıcılığı, İbnü'd-Devâdârî, edDürrü's-semȋn fȋ ahbâri Seyyidi'l-mürselȋn ve'l-hulefâʾi'r-râşidîn
Moğol istilası sonrası Türkiye Selçuklu Devletinde görülen Türkmen kökenli isyanlar
Türkiye Selçuklu Devleti 627/1230 yılında Yassı Çimen Savaşı'nda Hârizmşahlar'ı mağlup ederek bu devletin yıkılmasına zemin hazırlamıştır. Savaş sonrasında Türkiye Selçuklu Devleti Moğollar ile komşu devlet olmuştur. Bunun sonucu olarak da Moğollar istilâ faaliyetlerini gerçekleştirmek için yönünü zayıflamaya başlayan Anadolu topraklarına çevirmiştir. II. İzzeddin Keykâvus dönemine kadar az sayıda görülen dini-siyasi ya da sadece dini kökenli gerçekleşen Türkmen isyanları II. İzzeddin Keykâvus döneminden sonra sayısal olarak ani bir artış göstermiştir. İsyanların sebepleri arasına ekonomik sıkıntılar da girmiştir. Türkmen isyanlarının bu derece artması ve amacının değişiklik göstermesinin temel sebebini 634/1243 Kösedağ Savaşı ile devletin gerileme ve çöküş dönemine girmesinin ardından Moğollara verilen yüklü vergilere bağlayabiliriz. Moğol istilâları Türkiye Selçuklu Devleti'ni dıştan parçalamaya çalışırken; Türkmen isyanları, kabiliyetsiz devlet adamları, devleti yönettiği bilincinde olmayan Sultanlar da devletin içten çökmesine sebep olmuştur. Çalışmamızda Moğolların Anadolu topraklarını istilâ etmesinin akabinde Türkiye Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına zemin hazırlayan önemli etkenlerden Türkmen kökenli isyanlar ve bunlara neden olan faktörler birlikte ele alınmıştır. Anahtar kelimeler: Türkiye, Selçuklu, Türkmen, İsyan, Anadolu
Oğuz Ergeç Koleksiyonu Mecmûası 150b-200a (İnceleme-transkripsiyonlu metin)
Yüksek Lisans çalışmamızda 330 varaktan oluşan Oğuz Ergeç Koleksiyonu Mecmûasının 150b-200a varakları arasındaki bölümü incelenmiştir. Üzerinde çalıştığımız bu mecmûanın, 18. yy.'ın sonu ile 19. yy.'ın başlarında birbiri ardınca derlendiği düşünülmektedir. Mecmûanın incelenen varakları arasında ve çalışılan bölümü olan 150a-200b varaklarında eserin mürettibine ve adına ilişkin herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. Mecmûanın çalıştığımız bölümünde ağırlıklı olarak (223) gazel bulunmakta olup bunun yanı sıra eserde kasîde, tercî-i bend, terkîb-i bend, müsemmen yer almaktadır. İncelenen bölümde toplam 125 şair ve (3'ü Arapça, 20'si Farsça olmak üzere toplam) 287 şiir yer almaktadır. İncelenen varaklarda en çok şiiri bulunan şair ise Emrî'dir. Mecmûanın (150a-200b) varakları arasında 159 nazîre şiir yer almaktadır. Birinci bölüm olan giriş bölümünde çalışmanın konusu, kapsamı, önemi, yöntem ve sınırlılıkları ile mecmûalar hakkında genel bilgiler verilmiş; ikinci bölümde Oğuz Ergeç Koleksiyonu Mecmûasının fiziksel özellikleri açıklanmış, ayrıca Yüksek Lisans çalışmamıza konu olan varaklar arasındaki şairler ve şiirleri, aruz kalıpları ve nazîreler tablolar halinde verilmiştir. Bu tablolarda belirtilen veriler ışığında değerlendirmeler yapılmış; eserin içeriği, dil ve imlâ özelikleri açıklanmıştır. Üçüncü bölümde metnin nasıl kurulduğu belirtilmiş ve 150b-200a varakları arasındaki şiirlerin çevriyazı metni verilmiştir. Varılan sonuçların değerlendirmesi, kaynakça ve tıpkıbasım ile çalışma tamamlanmıştır. Anahtar kelimeler: Klâsik Türk edebiyatı, mecmûa, şiir mecmûası, gazel, kasîde
Safedî'nin (Ö. 764/1363) el-Vâfî bi'l Vefeyât adlı eserinde Hz. Peygamber'in hayatı
İslâm tarihinde büyük devletler arasında yer alan Memlükler (648-923/1250-1517), Şam, Hicaz, Mısır gibi önemli bölgeleri uzun süre hâkimiyetleri altında bulundurmuşlardır. Memlükler Haçlılara karşı kazanılan zaferler ile Moğollar'ı Ayn-ı Câlût (658/1260) savaşında yenmeleri neticesinde kayda değer başarılar elde etmiştir. Bu başarıların neticesinde Kahire'ye farklı yerlerden gelen ilim adamları buraya sığınmıştır. Buna Endülüs'te yaşanan siyasî sıkıntılarda eklenince Memlükler Dönemi, çeşitli ilim sahalarında İslâm tarihinde görülmeyen bir eser üretimine sahne olmuştur. Bu dönemde en çok üretim yapılan sahalardan biri de şüphesiz tarihtir. Memlükler Döneminde yetişmiş pek çok tarihçi, ya müstakil olarak ya da eserlerinin bir bölümünde Hz. Peygamber'in hayatını kaleme almıştır. Bu dönemde Resûlullah'ın hayatını yazan müelliflerden biri de Safedî (ö. 764/1363)'dir. Onun dönemin âlimleri ve devlet adamlarına dair yazdığı meşhur biyografi eseri el-Vâfî'nin ilk cildinin küçük bir kısmı Resûlullah'ın hayatına ayrılmıştır. Müellifin bu eseri, dönemin genel tarihçilik anlayışına ışık tutmakla birlikte Memlükler Döneminde siyer yazımının anlaşılmasına da katkı sağlar niteliktedir. Çalışmamızda, önce Safedî'nin hayatı ve eserleri hakkında bazı bilgilere yer verilmiştir. Ardından Safedî'nin el-Vâfî'de Resûlullah'ın hayatını yazdığı küçük kısım, muhteva, usul-üslup ve kaynaklar bakımından değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Bu değerlendirme esnasında el-Vâfî'nin ilgili bölümü, İbn Seyyidünnâs (ö. 734/1334) ve İbnü'd-Devâdârî (ö. 736/1336'dan sonra)'nin siyer eserleriyle mukayese edilmiştir. Bu çalışma, Safedî'nin el-Vâfî adlı eserinin ilgili bölümünün bir bütün halinde ortaya konulması ve dönemin siyer yazım anlayışına dair bazı değerlendirmeler yapmaya imkân sağlamak amacındadır. Anahtar Kelimeler: Memlükler, Safedî, el-Vâfî, İbn Seyyidünnâs, İbnü'd-Devâdârî.
II. Abdülhamid Han Dönemi şeyhülislamları ve yönetimi üzerinde etkileri
Üç kıtanın son hükümdarı II. Abdülhamid Han'ın saltanatı Osmanlı Devleti'nin en zor ve en problemli dönemlerinden biri olmuştur. II. Abdülhamid Han, dağılma ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan devletinin yönetim mekanizmalarını kendi kontolüne alarak saltanatı süresince Osmanlı Devleti'ne düşman olanların, devleti bölmeye ve parçalamaya çalışanların tuzaklarını, komplolarını engellemiştir. Basiretli idaresiyle devletin kaybolan prestijini tekrardan kazandırmıştır. II. Abdülhamid Han üzerine yapılan bir çok araştırmanın yanında eksikliğini gördüğümüz ve literatür çalışmalarına katkı sağlayacağını düşündüğümüz bu çalışma, II. Abdülhamid Han dönemi şeyhülislamlarının biyografilerini ve şeyhülislamların II. Abdülhamid Han'ın yönetimi üzerindeki etkilerini araştımayı amaçlanmıştır. Araştırmada öncelikle şeyhülislam kavramının, tarihsel süreçte ortaya çıkışı, İslam devletlerindeki gelişimi, Osmanlı Devleti'nde şeyhülislamlık makamının ortaya çıkışı ve kurumsallaşma süreci incelenmiştir. Şeyhülislamların konumunun daha iyi anlaşılması için atama kriterlerinden, görevlerinden, yetkilerinden, protokoldeki yerlerinden bahsedilmiştir. II. Abdülhamid Han'ın dönemini objektif değerlendirmek için biyografisi, karakteri ile özdeşleşen yönetim anlayışı ve yönetiminin özellikleri araştırılmıştır. II. Abdülhamid Han'ın, saltanat makamına geldiği 31 Ağustos 1876'dan, halʻ edildiği 27 Nisan 1909'a kadar şeyhülislamlık makamına atanan şeyhülislamların biyografileri, etkili oldukları belli başlı siyasi olaylar, II. Abdülhamid Han'ın devlet yönetimine etkileri mukayeseli bir şekilde incelenmiştir.
Oğuz Ergeç koleksiyonu mecmuası (inceleme-200b-250a transkripsiyonlu metin-tıpkıbasım)
Çalışmamızın konusu elde edilen bilgiler doğrultusunda 18. yy. sonları ile 19. yy. başlarında derlendiği düşünülen ve kütüphanelerde yer almayıp Oğuz ERGEÇ'in özel koleksiyonunun arasında bulunan bir mecmuadır. Bu çalışmada konumuz olan mecmuanın 200b-250a varakları arasında Türkçe şiirler çalışılmış, şiirler transkribe edilmiş ve incelenmiştir. Çalışılan kısımlarda terci-i bend, müseddes, muhammes, tahmis, müstezâd, kıtᶜa, rubâᶜiyyât ve müfred nazım şekliyle yazılmış şiirler bulunmaktadır. Giriş bölümünde çalışmanın konusu, kapsamı, önemi, yöntem ve sınırlılıkları belirtilmiş ve mecmualar hakkında genel bilgilere yer verilmiştir. Birinci bölümde Oğuz ERGEÇ koleksiyonu tanıtılmış, Mecmuaların sistematik tasnifi projesi (MESTAP)'ne uygun tasnif edilerek düzenlenen tablolar verilmiştir. İkinci bölümde metnin kurulmasında esas alınan hususlar konusunda bilgilendirme yapıldıktan sonra transkripsiyonlu metin yer almaktadır. Çalışma elde edilen sonuçların değerlendirilmesi, faydalanılan kaynakların ve dizinin verilmesi ile tamamlanmıştır.
Erkam B. Ebü'l-Erkam'ın hayatı ve ilk İslâm toplumundaki yeri
Sahâbî Erkam b. Ebü'l-Erkam (r.a) İslâm'ı ilk kabul edenlerden biridir. Özellikle İslâm'ın gizlice tebliğ edildiği dönemde kendi evini Hz. Peygamber'in (sav) hizmetine açarak Kureyş müşriklerinin olası tehdit ve tacizlerini göze almış, İslâm'ın çekirdek kadrosunun oluştuğu bu süreçte İslâm'a büyük bir hizmette bulunmuştur. Erkam'ın (r.a) Dârülerkam adı verilen bu evi, İslâm'ın ilk müntesipleri için bir nevi medrese vazifesi gördüğünden İslâm Tarihi'nde önemli bir yere sahiptir. Erkam (r.a), Hz. Peygamber'in (sav) katıldığı savaşlarda onun yanında bulunmuş, Hz. Peygamber'in (sav) en yakınındaki çok güvendiği insanlardan biri olmuştur. Hz. Peygamber (sav) okuma-yazma bilen Erkam'a (r.a) kâtiplik vazifesi vermiştir. Hicrî 55 yılında vefat eden Erkam (r.a) sahip olduğu bu özellikleri sebebiyle, İslâm Tarihi'nin önemli şahsiyetlerinden biri kabul edilmektedir. Aynı isimde bir sahâbî daha bulunması sebebiyle tarihçilerin bazen iki Erkam'ı birbirine karıştırdığı, yaşanan olaylar ve ifa edilen hizmetlerde bir Erkam'ı diğerinden ayıramadıkları olmuştur. Bazı kaynaklarda Erkam'ın (r.a) adı kabile ismi verilmeden zikredildiğinden hangi Erkam'dan bahsedildiğini tespit etmek bazen çok güç hale gelmiştir.
Nâbî'nin şiirlerinde Hz. Peygamber'in vasıfları
Bu çalışma, 17. yy şâirlerinden Nâbî'nin manzum ve mensur eserlerinde yer alan şiirlerinde Hz. Peygamber'in vasıflarını ortaya çıkarmak için hazırlanmıştır. Vasıflar için oluşturulmuş genel çerçeveye göre tasnif yapılarak, şiirler üzerinde Hz. Peygamber'in ilk olarak beşerî yönü, sonrasında ilâhî yönü ele alınmıştır. Şiirlerde konuların yoğunluğuna göre farklı kaynaklar taranarak açıklamaya gidilmiş, sonrasında ilgili beyitlere yer verilmiştir. Çalışmanın giriş bölümünde, araştırmanın önemi, amacı, yöntemi, kapsamı hakkında bilgi verilmiş, yararlanılan kaynak eserler tanıtılmıştır. Birinci bölümde, Hz. Peygamber'in eski Türk edebiyatı eserlerindeki etkisi türler üzerinden açıklanmıştır. İkinci bölümde, hikemî ekolün temsilcisi olan Nâbî'nin hayatı, edebî kişiliği ve eserleri açıklanmıştır. Çalışmanın asıl amacı olan üçüncü bölümde, Nâbî'nin eserlerinin tamamı taranarak elde edilen şiirler, önceden belirlenen vasıflara göre sınıflandırılmış, içerdiği anlama göre başlıklara uygun şekilde yerleştirilmiştir. Dördüncü bölümde, Nâbî'nin şiirlerinden o dönemde yapılan Mevlid-i Nebî kutlamaları ile ilgili genel bilgiler edinilmeye çalışılmıştır. Nâbî'nin Hz. Peygamber'e duyduğu muhabbet, dua ve salavât beyitleri değerlendirilmiştir. Aynı bölümün son konusu olarak, Esmâ-i Nebî'ye destanlarda adına rastlanılan epitet kavramı açısından yaklaşılmıştır. Tezin sonuç bölümü olan beşinci bölümde ise; Nâbî'nin şiirlerinde Hz. Peygamber'in hangi vasıflarını öne çıkardığı ifâde edilmiş, tez çalışmasında elde edilen veriler hakkında genel bir değerlendirme yapılmıştır. Anahtar kelimeler: Nâbî, Hz. Peygamber, Vasıf, Epitet
Fâtımî Devleti'nde Ermeni asıllı vezirler
Adını Hz. Muhammed'in (s.a.v) kızı Hz. Fȃtıma'dan alan Fȃtımȋler 296-567/909-1171 yılları arasında Kuzey Afrika, Mısır ve Suriye'de hüküm süren önemli bir devlettir. Fȃtımȋ Devleti, kuruluşundan yıkılışına kadar İsmailî mezhebini devlet politikası olarak öncelemeleri ve Bâtınî dâileri marifetiyle de hâkimiyet alanlarını sürekli genişletmeye çalışmaları dolayısıyla genellikle "Şii devleti" olarak nitelenmiştir. Fȃtımȋlere, ilk halifeleri Ubeydullah el-Mehdî'ye nispetle Ubeydȋler de denilmiştir. Halifeliğin eş zamanlı var olduğu Abbasȋler ve Endülüs Emevȋleri ile çağdaş olmalarından ötürü İslȃm tarihinde önemli bir yere sahip olmuşlardır. Fȃtımȋler hüküm sürdükleri coğrafyanın stratejik konumu ve egemenlikleri döneminde yaşanan siyasi olaylardan dolayı tarihçilerin ilgisini çekmeyi başarmışlardır. Mısır devrinin beşinci halifesi olan Müstansır-Billâh döneminde yaşanan kıtlık, iç çatışmalar ve siyasi çalkantıların devamında devletin içinde bulunduğu kötü durumdan kurtuluş reçetesi olarak vezirliğe getirilen Bedrü'l-Cemâlî'den sonra devlet yönetimi yeni bir şekle bürünmüştür. Vezirler Dönemi olarak adlandırılan bu zaman diliminde devletin yıkılışına kadar altısı Müslüman, biri Hristiyan olmak üzere toplam yedi Ermeni asıllı vezir görev yapmıştır. Ermeni asıllı vezirlerin görevde olduğu zaman diliminde Fȃtımȋlerin izlediği politikalar, Şiî dünyasını etkilediği kadar Sünnȋ dünyasını da etkilemiştir. Ermeni vezirlerin izledikleri politikalar ve reformlarla Fâtımî Devleti'nin ömrünü bir asır kadar uzattığı söylenmiştir. Ne var ki tarihin cilvesi Fatımîler için de geçerli olmuş ve dirȃyetsiz yöneticilerin/halifelerin iş başına gelmeleriyle de devletin yıkılması engellenememiştir.
İslam düşüncesindeki halifelik anlayışına şarkiyatçıların yaklaşımı (Thomas Walker Arnold, Hamilton Alexander Roskeen Gibb ve William Muir)
Oryantalizm, Doğu bilimi anlamında olan Batı kaynaklı kurumsal bir faaliyettir. Böylesine bir Doğu-Batı ayrımını kendilerini Batılı olarak konumlandıran kişiler yapmaktadır. Oryantalistlerin odaklandıkları en temel araştırma konuları tüm Doğu toplumları ve değerleri olmakla birlikte onlar, Müslümanları hedeflerine almışlar ve bu meyanda İslâm'ı araştırmışlardır. Ayrıca onların faaliyetleri ve araştırmaları sömürgecilik ve misyonerlik meselelerinden azade olmadığı gibi, İslâm tarihine dair olay ve olgulara sıklıkla yöneldikleri de bilinmektedir. Bu tezimizde halifeliğin mahiyet ve muhtevasını oryantalistlerin nasıl ele aldığı meselesi incelenmiştir. Thomas Walker Arnold'un The Caliphate adlı eserinin ilgili bölümü, Hamilton Alexander Roskeen Gibb'in Studies on the Civilization of Islam adlı kitabındaki "Some Considerations on the Sunni Theory of the Caliphate" adlı makalesi, William Muir'in ise The Caliphate: Its Rise, Decline and Fall adlı eserinin ilgili bölümü ele alınıp sonrasında mukayese edilerek bir takım değerlendirme ve tespitlerde bulunulmuştur. Bu oryantalistler halifelik kurumunu; halife seçimi ve saltanat meselesi üzerinden eleştirmişler, halifelerin kullandıkları unvanlara değinmişler ve sıklıkla Emevî-Abbasî halifeliklerini mukayese etmişlerdir. Onlar bunu yaparken İslâm tarihinin kaynaklarındaki bilgileri kendi ideolojilerine uygun olarak aktarmışlar ve böylelikle İslâm'a ve Müslümanlara zarar vereceğini düşündükleri öznel yorumlar yapmışlardır.
Hamdânî - Bizans münasebetleri (292-394/905-1004)
Hamdânîler, Abbâsî Devleti'nin güç ve iktidarının zayıfladığı devirlerde onlara bağlı olarak hüküm sürmüş bir devlettir. Onlar Şiî olmalarına rağmen yoğun Sünnî nüfusa sahip Musul ve Halep bölgelerinde hüküm sürmelerinin bir gereği olarak Abbâsî halifesi adına hutbe okutmuşlar ve fırsat buldukça da sınırlarını genişletmeye çalışmışlardır. Bu bağlamda Hamdânîler, Bizans'ın Sugūr hattını işgal etme girişimlerini önleme ve özelde bölgeyi ele geçirme adına onlarla mücadele etmişlerdir. Çalışmamızda X. yüzyıl boyunca Musul kolu ve Halep kolu olmak üzere iki bölgede varlığını sürdüren Hamdânîler'in, bulundukları coğrafyadaki varlığı ve faaliyetleri incelenmiştir. Soyu Benû Tağlib kabilesine dayanan Hamdânoğulları'nın, ilk İslâm fetihlerinin ardından Diyâr-ı Rebî'a'ya yerleşmelerine değinilmiştir. Hamdânoğulları'nın müstakil bir devlet haline gelmelerinden sonra, Bizansla kurduğu ilişkiler incelenmiş ve özellikle aralarında meydana gelen savaşlar konu edinilmiştir. Hamdânîler kısa bir dönem de olsa Bizans'a karşı Sugūr bölgesinde başarılı bir savunma hattı oluşturmayı başaran Şiî bir devlettir. Hamdânîler'in en büyük ve en güçlü hükümdarı Seyfüddevle olmuştur. O, canı pahasına destansı bir mücadele vererek Bizanslıların taarruz ve işgallerini durdurmaya çalışmış ve Müslümanların Bizans karşısında verdiği mücadeleye yeni bir soluk getirmiştir. Hamdânî hanedanının bir asır boyunca hüküm sürmesi Seyfüddevle'nin verdiği bu mücadelenin bir ürünüdür.
Safedî'nin (Ö. 764/1363) tarih anlayışı
Memlükler (648-923/1250-1517) tarihte kurulmuş en büyük Müslüman Türk devletlerinden biri olmakla birlikte İslâm bilim tarihi açısından büyük öneme sahiptir. Bu dönemdeki eserler ve tarihçiler incelendiğinde İslâm tarihi yazımının altın çağı olarak betimlendiği görülmektedir. Bu tarihçiler arasında Safedî eserleri ile öne çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı genelde Memlük tarihçiliği, özelde ise Safedî'nin el-Vâfî bi'l vefeyât isimli eserinin mukaddime kısmından hareketle onun tarih anlayışını ortaya koymaktır. Çalışmada ana hatlarıyla Memlük tarihçiliği izah edilmiştir. Safedî'nin hayatı, ilmi kişiliği, hocaları ve eserleri açıklanmıştır. Son olarak ise Safedî'nin el-Vâfî bi'l vefeyât adlı eserinin mukaddime kısmından hareketle müellifin tarih anlayışına değinilmiştir. Anahtar kelimeler: Memlükler, Safedî, el-Vâfî, Tarih, İslam Tarihi
Osmanlı- Singapur ilişkileri (1864-1923)
Bu araştırmanın konusu ve odak noktası, 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar Singapur ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkilerdir. Singapur'daki ve Türkiye'deki gazeteler, tarihi yazılar ve arşiv gibi geçmiş çalışmalar da dâhil birçok tarihi kayıt bilgi kaynağı olarak kullanılmıştır ve Singapur ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu kaynaklar, Singapur ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki siyasi, ekonomik, sosyal ve din gibi farklı alanları tasvir etmek ve kanıtlamak için kullanılmıştır. Çalışmanın giriş bölümünde çalışmanın konusu, kapsamı ve önemi belirtildikten sonra Singapur'un kısa tarihi ve Endonezya, Tayland ve Malezya gibi Osmanlı ile Güneydoğu Asya ülkeleri arasındaki ilişkilere değinilmiştir. Daha sonra ikinci bölümde, Singapur ve Osmanlı İmparatorluğu'nun hem doğrudan hem de dolaylı siyasi ilişkileri ele alınmıştır. Bu bölümde, Singapur'a Osmanlı Başkonsolosunun atanması, Birinci Dünya Savaşı ve Balkanlar gibi trajik olaylar, Singapur'daki Pan-İslamizm ideolojisinin etkisi gibi konuları da temel edilmiştir. Aynı zamanda, Asya'daki İngiliz ve Hollanda kolonizasyonun tüm dünyayı etkilemesi gibi Avrupa'daki siyasi güç dengesinde meydana gelen değişikliklere de yer verilmiştir. Üçüncü bölümde, Singapur ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki dini, sosyal ve kültürel ilişkilere odaklanılmıştır. Bu bölümde ayrıca Hac ibadeti aracılığıyla gelişen Singapur-Osmanlı ilişkileri ve Singapur'da aylarca kalan Ertuğrul Fırkateyni'ndeki mürettebatının Japonya yolculuklarına devam etmeden önceki Singapur'daki deneyimleri de yer almaktadır.
Sokullu Mehmet Paşa'nın bani kimliği ve inşa ettirdiği üç menzil külliyesi: Lüleburgaz, Havsa, Payas
Başarılı bir devlet adamı, dirayetli bir komutan ve iyi bir yönetici olan Sokullu Mehmet Paşa, üç padişah zamanında veziriazamlık görevinde bulunan önemli bir şahsiyettir. Siyasî ve askeri alandaki başarılarıyla bir döneme adını veren Sokullu Mehmet Paşa'nın bilim ve sanat hamiliği ile bani kimliği geri planda kalmıştır. XVI. yüzyılda sanatı ve sanatçıyı korumak Osmanlı yöneticilerinde aranan önemli vasıflar arasındadır. Sokullu Mehmet Paşa da sanatçıları himaye etmiş, dönemin kültür hayatını büyük ölçüde etkilemiştir. Baki, Nakkaş Osman, Seyyid Lokman gibi birçok sanatçıyı himayesi altına almıştır. Yeni eserlerin üretilmesine destek vermiş, devrin "en nefis" eserleri kendi adına ithaf edilmiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti'ndeki dizi padişah portreciliği geleneğinin başlamasında en büyük etken olmuştur. Sokullu Mehmet Paşa'nın banisi olduğu yapılar camiden kiliseye, medreseden kervansaraya, köprüden darüşşifaya, hisara ve iskeleye kadar çok farklı işlevdedir. Balkanlar'dan Anadolu'ya, Anadolu dışından Arap coğrafyasına kadar uzanan yapıların sayıları 2.000'i aşmaktadır. Sokullu Mehmet Paşa vakfiyesi ışığında, bulunduğu yere, türlerine ve işlevlerine göre ele alınarak tasnif edilmiştir. Sokullu'nun banisi olduğu 12 külliyeden Lüleburgaz, Havsa ve Payas külliyeleri detaylı olarak ele alınmıştır. Tez kapsamında ele alınan Lüleburgaz, Havsa ve Payas'taki külliyeler ücra yerlerde inşa edilmeleri ile hem Sokullu Mehmet Paşa'nın hem devletin gücünü simgelemekte, büyük boyutları ve donanımlı olmaları ile ön plana çıkmaktadır. Mimar Sinan tarafından inşa edilmesi ile de ayrıcalıklı konuma sahiptir. Söz konusu külliyelerin özgün durumları ve tarih içinde geçirdiği değişimler irdelenmiş, külliyeleri oluşturan birimlerin nitelikleri ve ortak özellikleri ortaya konmuştur.
Osmanlı döneminde Konya-Adana-Belen arası hac ve ticaret yolları ile güzergâh üzerindeki hanlar ve kervansaraylar
Çalışma, Osmanlı döneminde Anadolu sağ kol yolunun Konya- Adana- Belen arasındaki bölümünü ve bu güzergâh üzerinde inşa edilen han ve kervansarayları konu edinmektedir. Hacıların ve diğer yolcuların kullandığı yolun Konya- Adana- Belen bölümü kervan yürüyüşüyle 114 saat sürmektedir. Konya- Karapınar- Ereğli- Ulukışla- Pozantı- Sarıışık- Kuzoluk Hanı- Çakıt Hanı- Adana- Misis- Kurtkulağı- Payas- İskenderun- Belen üzerinden Suriye, Mısır ve Hicaz'a ulaşmaktadır. Tezin ilk bölümünde Konya- Belen güzergâhının tespitine çalışılmıştır. Konya platosunu aşan yol, dik ve sarp Gülek Geçidinden sonra Çukurova'ya inmekte ve ardından Akdeniz sahiline ulaşmaktadır. İskenderun'dan Belen'e kadar olan bölümde ise eğim değeri çok yüksektir. Farklı jeolojik özelliklere sahip olan bölümleri ayrı ayrı ele alınmış, her bölümde yolculuğun zorluklarına yer verilmiştir. Kaynaklar bu yol üzerinde çok sayıda konaklama yapısı inşa edildiğini göstermektedir. Çalışma sürecinde Konya - Ulukışla arasında 11, Ulukışla- Adana arasında 30, Adana- Belen arasında 5 olmak üzere toplam 46 tane konaklama yapısı tespit edilmiştir. Bunlardan 14 kadarının günümüze ulaştığı, 5 tanesinin restorasyonunun yapıldığı, bir tanesinin ise koruma altına alındığı belirlenmiştir. Bu çalışma günümüze ulaşan ve ulaşmayan yapıların tamamını içermektedir. Yapıların Türk sanatı ve mimarlık tarihi açısından önemi üzerinde durulmuş, ayrıca konumu, plan ölçüleri, yapısal özellikleri değerlendirilmiş, seyyahların gözlemlerine yer verilmiştir. Anahtar kelimeler: Kervansaray, Han, Hac Yolu, Konya, Adana, Kervan yolu.
Hatîb el-Cevherî (Ö. 900/1495) ve tarihçiliği
İslam tarihindeki en büyük devletlerden biri kabul edilen Memlük Devleti (648-923/1250-1517), yalnızca siyasî ve askerî sahalardaki gelişimle değil, İslam dünyasının kültürel gelişimine sağladığı katkılarla da tanınmıştır. Siyasî ve askerî başarıların etkisiyle, Şam ve Kahire, Müslüman halk, tüccar ve ilimle iştigal edenler için güvenli beldeler olmuştur. Memlük yönetiminin sağladığı imkanlar neticesinde kültürel saha daha da canlanarak semeresini vermiş ve Memlükler dönemi ilmî faaliyetler açısından İslam tarihinin en parlak dönemi olmuştur. Bu dönemdeki ilmî faaliyetlerin en yoğun olduğu sahalardan biri ise şüphesiz tarihtir. Memlükler döneminde çok sayıda tarihçi yetişmiş ve kaleme aldıkları eserlerin büyük bir kısmı da günümüze ulaşmıştır. Bu tarihçiler arasında, Memlüklerin son döneminin müşahidi olan ve tarih eserleri kaleme alan, tüccar sınıfına mensup Hatîb el-Cevherî de bulunmaktadır. Bu çalışmada, Memlük tarihçiliğine katkı sağlayan Hatîb el-Cevherî ve kaleme aldığı Nüzhetü'n-nüfûs ve'l-ebdân fî tevârîhi'z-zaman ve İnbâü'l-hesr bi-ebnâi'l-'asr adlı eserlerinden hareketle onun tarih anlayışını ortaya koymak amaçlanmaktadır. Çalışmanın giriş bölümünde Hatîb el-Cevherî'nin yaşadığı dönemdeki siyasî ve ilmî muhit hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde Hatîb el-Cevherî'nin hayatı ve kaleme aldığı eserleri üzerinde durulmuş, ikinci bölümde ise Hatîb el-Cevherî'nin bahsi geçen eserleri üzerinden onun tarihçiliğine dair tespit ve değerlendirmelerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Memlükler, Hatîb el-Cevherî, Nüzhetü'n-nüfûs, İnbâü'l-hesr, tarih yazıcılığı.
Hikâyât-i Mansûr-ı Hallâc (İnceleme-transkripsiyonlu metin)
Bu çalışmada, tasavvufî bir vecd halinde iken "Ene'l-Hak" diyen Hallâc-ı Mansûr'un yargılanıp darağacına çekilmesi ve bu esnada gerçekleşen olayları konu alan "Hikâyât-i Mansûr-ı Hallâc" isimli eser ele alınmıştır. Çalışmamız girişle beraber altı bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümü araştırmanın konusu ve kapsamı, önemi ve amacı, araştırmanın yöntemi, araştırmaya konu olan eserin tanıtımı ve araştırmanın kaynaklarını içermektedir. İkinci bölümde ana hatlarıyla tasavvufta ve Hallâc'ta aşk anlayışına ve Hallâc-ı Mansûr'un hayatına dair bilgilere yer verilmiştir. Üçüncü bölümde bir edebî tür olarak Menâkıbnâmeler hakkında bilgi verilmiş daha sonra ise çalışmanın konusu olan Hallâc-ı Mansûr menâkıbnâmelerinin Arap, Fars ve Türk Edebiyatındaki yansımaları işlenmiştir. Aynı bölümde "Menâkıb-ı Hallâc-ı Mansûr" kime ait tartışmasına da yer verilmiştir. Dördüncü bölümde "Hikâyât-i Mansûr-ı Hallâc" isimli eserin hikâyesi, dil özellikleri, edebi özellikleri ve metni kurarken izlenen yöntem bulunmaktadır. Beşinci bölümde transkripsiyonlu metin vardır. Altıncı bölüm ise sonuç kısmıdır.
Veysî'ye atfedilen Gurretü'l-'Asr fî tefsîri Sûreti'n-Nasr adlı eser (İnceleme-çeviri yazılı metin-tıpkıbasım)
Gurretü'l-'Asr fî Tefsîri Sûreti'n-Nasr, Nasr sûresinin mensur tefsiridir. 17. yüzyılın ilk çeyreğinde telif edilmiştir. Veysî'ye atfedilmektedir. Eserin iki yazma nüshası tespit edilebilmiştir. Tez; eserin iki nüshayla yapılmış çeviri yazılı metni, çeşitli yönlerden incelenmesi ve bilim âlemine tanıtımıdır. Beş bölümden oluşan çalışmamızın giriş bölümünde araştırmanın konusu, kapsamı, önemi, amacı, yöntemi ve sınırlılıklarına ve ve Klasik Türk Edebiyatında nesir geleneği ve tefsir konulu eserlere değinilmiştir. İkinci bölümde Veysî'nin hayatı, edebî ve ilmî kişiliği ve eserleri hakkında bilgiler verilmiştir. Üçüncü bölümde eserin muhtevâsı işlenmiş, dil ve üslûp özellikleri incelenmiş, esas alınan nüshanın imlâ özellikleri gösterilmiştir. Sonra çalışmada kullanılan nüshaların tanıtımı yapılıp özellikleri hakkında bilgilere yer verilmiştir. Eserin ismi ve konusu ile ilgili karışıklıklar da açığa kavuşturulmuş, esere kaynaklık eden şahıslar ve eserler gösterilmiştir. Dördüncü bölümde ise eserin çeviri yazılı metni ile eserin sözlüğüne yer verilmiştir. Son bölümde de çalışmanın değerlendirilmesiyle elde edilen sonuçlar, kaynakça ve her iki nüshanın tıpkıbasımı bulunmaktadır. Bu çalışmayla eserin ismi ve konusu hakkındaki karışıklıklar düzeltilmiştir. Eserin Veysî'ye ait olduğuna dair önemli ipuçları elde edilmiştir. Müellifin emekli edildiği ve Gül-deste-i Belâgat adında bir eseri olduğu öğrenilmiştir. Bu tezle münşîliğiyle ünlü edip ve âlim olan Veysî'nin, Nasr sûresini nasıl anladığını, nasıl tefsir ettiğini ve anlattığını ortaya koymak amaçlanmıştır. Anahtar kelimeler: Veysî, Gurretü'l-'Asr, nesir, tefsir
II. Meşrutiyet dönemi şeyhülislamlarının siyasetle ilişkileri
Osmanlı Devleti'nin klasik döneminde şeyhülislamlar, devlet yönetimi içinde doğrudan bulunmamalarına rağmen önemli konularda kendilerine danışılmak amacıyla Divan-ı Hümâyûna çağrılırlardı. Özellikle şeyhülislamların verdiği fetvâların devlet yönetiminde ve siyasi alanda büyük bir etkisi bulunmaktadır. Ayrıca şeyhülislamların, padişahların aldığı kararlara karşı görüş bildirebilmeleri, kararlarını eleştirmeleri, padişahların tahttan indirilmelerine ve katledilmelerine kadar çeşitli konularda fetvâ vermeleri onların siyasi alandaki önemini ve gücünü göstermektedir. Bu çalışmada II. Meşrutiyet döneminde görev yapan şeyhülislamların siyasetle ilişkileri ele alınıp incelenmiştir. II. Meşrutiyet döneminde yönetime karşı ortaya çıkan askeri ve siyasi olaylar padişahları zor durumda bırakmıştır. Bu bağlamda padişahlar, devleti daha kolay yönetmek için, şeyhülislamların verecekleri fetvâlara ihtiyaç duymuştur. Bundan dolayı şeyhülislâmların, devlet yönetim sistemi içindeki etkileri daha da artmıştır. II. Meşrutiyetin tekrar ilan edilmesi için kurulan partilere başta şeyhülislâmlar olmak üzere birçok ilmiye mensubu ve ulema katılmış veya destek vermiştir. Böylece şeyhülislamların aktif bir şekilde siyasî hayatın içinde yer almaya başladığı söylenebilir. Bu çalışmada, Osmanlı Devleti'nin son dönemine ışık tutan şeyhülislamların, siyasi alana dönük müdahaleleri ele alınmıştır.
Abbâsîlerin ilk yüzyılında hâciplik teşkilatı ve hâcipler
İslam kurumları tarihinin teşekkülü süreci içerisinde Abbâsî döneminin önemli bir yeri vardır. Bu dönemde İslâm kültür ve medeniyet kurumları gelişmiş ve şekillenmiştir. Devlet kurumları içinde en üst makam vezirlik olup, onun akabinde etkin ve etkili kurumların başında hâciblik gelmiştir. Geçmişte halife ve devlet adamlarına yönelik yapılan suikastler, hâciblik kurumunu önemli hale getirmiştir. Bu nedenle hâcibler, saray bürokrasisinin vazgeçilmez unsuru haline gelmişlerdir. Görev ve yetkileri dönem dönem değişmiş olsa da, ilk dönemde bazı hâciblik yapan kişilerin devlet yönetiminde etkili olduğu örnekler verilerek anlatılmaya çalışılmıştır. İslâm Tarihi kaynakları ve bu konuda yapılan araştırmalardan faydalanılarak fonksiyonel olarak hâciblik kurumu ve etkili olduğunu düşündüğümüz bazı hâciblerin hayat hikâyeleri üzerinden devlet yönetimindeki etkinlikleri ana hatlarıyla ele alınmıştır. Abbâsîlerin ilk yüzyılında, üst düzey devlet görevlerinde bulunan Rebî' b. Yûnus, Fazl b. Rebî' ve Eşnâs et-Türkî gibi isimler hâciblik de yapmışlardır. Yine Abbâsîlerin ilk yüzyılında genelde Türklerin yükselebildikleri en üst makam hâciblik olmuştur. Bu hâcibler maharetiyle Türkler, komutanlık ve valilik gibi görevlere getirilmişlerdir. Anahtar Kelimeler: Abbâsî Devleti, İlk Dönem Halifeleri, Hâciblik Teşkilatı, Hâcibler
İbn Abdüsselam'ın (Ö. 660/1262) "Bidâyetü's-sûl fî Tafdîli'r-Rasûl" adlı siyer eseri
Memlük Devleti (648-923/1250-1517), İslam tarihindeki en büyük devletlerden biri kabul edilmektedir. Bu başarısında, siyasî ve askerî gelişimlerle birlikte İslam dünyasının kültürel gelişimine sağladığı katkılar da etkili olmuştur. Memlük yönetiminin sunduğu imkanlar, kültürel alanı daha da canlandırmış ve bu dönemin, ilmî faaliyetler bakımından İslam tarihinin en parlak dönemi olmasını sağlamıştır. Memlükler döneminde hadis ve tarih başta olmak üzere pek çok sahada eserler kaleme alınmış ve bu eserlerin büyük çoğunluğu günümüze ulaşmıştır. Kaleme alınan bu eserler arasında bilhassa Hz. Muhammed'in hayatını konu edinen ve hayatına dair derinlemesine incelemelerin yapıldığı siyer eserleri de zikredilmelidir. Bu çalışmanın amacı VIII. (XIV.) yüzyılda Memlük coğrafyasındaki siyer yazıcılığına katkı sağlayan İbn Abdüsselam'ın Bidâyetü's-sûl fî tafdili'r-Rasûl adlı eserinden hareketle bu dönemdeki Hz. Peygamber algısını ortaya koymaktır. Çalışmanın giriş bölümünde İbn Abdüsselam'ın yaşadığı dönemdeki siyasî, ilmî ve sosyal muhit hakkında bilgi verilmiş ve bu dönemdeki siyer yazıcılığından genel hatlarla bahsedilmiştir. Birinci bölümde İbn Abdüsselam'ın hayatı, ilmî kişiliği ve kaleme aldığı eserlere dair malumat verilmiştir. İkinci bölümde ise müellifin Bidâyetü's-sûl fî tafdili'r-Rasûl adlı eseri incelenmiştir. Yine bu kısımda bahsi geçen eser, muasırı İbn Kesîr'in (ö. 774/1373) el-Fusûl fî sîreti'r-Rasûl adlı siyer eserinde Hz. Peygamber'in hayatına ve faziletlerine ayırdığı bölümle birçok açıdan mukayese edilerek, tespit ve değerlendirmelerde bulunulmuştur.
Abbâsi Devleti ilk döneminde elçilik kurumu (132-247/750-861)
İslam kurumlar tarihinin meydana gelmesinde Abbasiler dönemi büyük bir öneme sahiptir. Bu dönemde İslam kültür ve medeniyetinin gelişmesi hızlanmış ve pek çok kurumun temeli atılmıştır. Devlet kurumları içinde en yetkili makam vezirliktir. Buna takriben gördüğü işlev bakımından elçilik yer almaktadır. Abbasilerin geniş sınır komşularıyla siyasi ve sosyal münasebet kurma ihtiyacı hasıl olmuş ve bu durum elçiliği önemli hale getirmiştir. Görev ve yetkileri zaman zaman değişmiş olsa da elçiler devletin siyasi yapısı içerisinde önemli rol üstlenmiştir. Çalışmamızda Abbasilerin ilk döneminde elçiliğin mahiyeti irdelenmiş ve İslam tarihi kaynaklarından faydalanılarak bu kurumun devlet idaresindeki faaliyetleri ana hatlarıyla incelenmiştir. İslâm tarihini, beş asır boyunca etkilemiş, meydana getirdiği devlet teşkilatlanması ve siyasi faaliyetleri ile ciddi bir öneme haiz Abbasî Devleti'nin gerek dâhili gerekse hârici pek çok hususta, elçilerinin gördükleri vazifeler ve faaliyetleri araştırılmış ve mevzubahis süreç içerisinde elçiliğin devletin siyasi organı olarak bir kuruma dönüşüp dönüşmediği hususu ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Abbasi Devleti, ilk dönem halifeleri, elçilik, diplomasi
Abbasîlerin ilk döneminde Bağdat'ta siyasi ve sosyal durum (145-232/762-847)
Bağdat, Abbâsîlerin ikinci halifesi ve kurumsal anlamda devleti kuran isim olarak da nitelendirilen Ebû Caʽfer el-Mansûr tarafından Dicle nehrinin batı yakasında 145-149/762-766 yılları arasında inşa edilmiştir. Bağdat, İslâm tarihinde eşine az rastlanan bir şehir planlaması yapılarak kurulmuş, bütün cadde ve sokaklar özenle şekillendirilmiştir. Şehir, kuruluş sürecinin tamamlanmasının ardından devletin başkenti olarak ilan edilmiştir. Çağına göre çok mükemmel imar planına sahip olduğu anlaşılan bu şehrin kuruluş aşamasında işin ehli uzman meslek erbabı davet edilmiş ve onların fikir ve tecrübelerinden yararlanılmıştır. Tezimizde incelediğimiz kadarıyla, Abbâsîlerin ilk yüzyılında Bağdat'ta bir takım siyasi ve sosyal hadiseler diyebileceğimiz ciddi sorunlarla da karşılaşılmıştır. Büyük çaplı siyasi ve toplumsal huzursuzluklar yarattığını düşündüğümüz bu sorunları başta halife olmak üzere devlet erkânı çözmeye çalışmıştır. Bu meyanda halife Mu'tasım devletin başkentini Sâmerrâ şehrine taşımıştır. Her ne kadar Sâmerrâ, 57 yıl kadar Abbâsî Devleti'nin başkentliğini yapmış olsa da, bu süre zarfında Bağdat, İslâm dünyasının en önemli dini, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel merkezi olma vasfını Moğolların 656/1258 yılındaki işgali ve tahribatına kadar eski parlak günlerine dönememişir. Çalıştığımız dönem itibariyle ümran şehir Bağdat'ın, 145-232/762-847 yılları arasında siyasi ve sosyal durumunu değerlendirerek İslâm kültür ve medeniyeti tarihine katkıda bulunduğumuzu umuyoruz. Anahtar kelimeler: Bağdat, Abbâsîler, Halife Mansûr ve Halifeler, Siyasi ve Sosyal Hayat.
Abdulahad Nûrî'nin Münşe'ât-ı Kavânîn adlı eserinin Mehâkim-i Cezâ'iyye kısmı (İnceleme-transkripsiyonlu metin)
Tez konumuz olan Münşeât- ı Kavânîn adlı eser, hukukî yazışma örneklerinden oluşan bir inşâ kitabıdır. XIX. yüzyılın sonlarında ve XX. yy başlarında yaşamış Kastamonulu Abdülahad Nûrî (1864- 1927) tarafından yazılmıştır. Mahkeme müraacatı ve takip eden işlemlerde gerekli yazışmaların nasıl yapılacağı hakkında kaynaklık teşkil eden eser, osmanlı imlasıyla yazılmış matbu bir metindir. Yapılan tez çalışması beş bölümden oluşmaktadır. Sırasıyla; I.Bölüm, Giriş; araştırmanın konusu ve kapsamı, önemi ve amacı, yöntemi, eserin tanıtımından ibarettir. II. Bölüm, İlm'ül İnşâ ve Münşeât; yazma geleneğimizin kavramlarından inşâ, münşî, münşeât ile birlikte bu geleneğin Arap, Fars ve Türk Edebiyatındaki tarihi gelişimi hakkında bilgi verilmiştir. III. Bölüm, Nâib Hasan Râci Efendizade Abdülahad Nûrî'nin hayatı edebi kişiliği ve eserlerine yer verilmiştir. IV. Bölümde ise, Münşeât-ı Kavânîn(Kitâb-ı Evvel Mahâkim-i Cezâ'iyye) eserin dış yapı özellikleri, sosyal ve kültürel unsurları, muhtevasındaki yazı örneklerinin tablolar halinde tanıtılması, muhteva, üslup, tıpkıbasım ve çevirimetine yer verilmiştir. V.Bölümde sonuç, sözlük, kaynakça, matbu metin ve özgeçmiş yer almaktadır. Çalışma, inşa kitaplarının bir örneği olan Münşeât- ı Kavânînin alana katkı sağlayacak biçimde ortaya konması kastıyla yapılmıştır. Eserin önemi sadece inşa alanında bir kaynak eser olması değildir aynı zamanda hukuk tarihimiz açısıdan veriler barındırıyor olması dikkat çekicidir. Bu yönüyle istifade edilmesi beklenmektedir. Yazarı Abdulahad Nûrî'nin yaşadığı yüzyılda ne kadar değerli bir kâtip ve münşî olduğu anlaşılmıştır. Yazarın bu eseri yazma sebebi ve amacına ulaşıp ulaşmadığı bilinmemekle birlikte, günümüz için o dönemi çalışacaklara kaynaklık edeceği umulmaktadır.
Payas Sokullu Mehmed Paşa Külliyesi
Payas`ta XVI. yüzyılda inşa edilmiş; cami, hângâh, arasta, kervansaray, tabhane, imaret, hamam, ekmekçi fırını ve sıbyan mektebinden oluşan Payas Sokullu Mehmed Paşa Külliyesi bu çalışma kapsamında incelenmiştir. Zaman içinde çeşitli onarımlar görmekle beraber çoğu yapısıyla günümüze oldukça iyi şekilde ulaşmış olan külliyenin, mimari ve süsleme özellikleri incelenmiş, günümüzdeki durumu hakkında bilgi verilmiştir. Payas Sokullu Mehmed Paşa Külliyesi, mimari bakımdan Osmanlı klasik dönem özelliklerini taşımaktadır. Yapının, Tuhfetü'l-Mimarin'de Mimar Sinan eserleri arasında sayılmasından ve Mimar Sinan`ın Hassa Mimarlar Ocağı Baş mimarı olduğu bir dönemde inşa edilmiş olmasından dolayı Mimar Sinan eseri olduğu kabul edilmektedir. Mimar Sinan, bu külliyenin inşası ile aynı tarihlerde ustalık eserim dediği II. Selim için Edirne Selimiye Camii inşaatını (1567-1574) gerçekleştirmekteydi. Ayrıca Sokullu Mehmed Paşa için de Lüleburgaz ve Havsa`da geniş kapsamlı külliyelerin inşası devam ediyordu. Yapıda kalın duvarlarla çapraz tonoz örtünün çok kullanılması ve renkli malzeme kullanımı, Suriye etkilerinin (Zengi, Eyyubi ve Memluk) ağırlıkta olması ve Mimar Sinan`ın ustalık eseri inşasının devam etmesi külliyenin Hassa Ocağına mensup bir mimar veya yerel bir mimar tarafından inşa edilmiş olduğunu düşündürmektedir. Sokullu`nun yaptırmış olduğu hayır eserlerinden ayrıntılarıyla bahseden ve daha önceki çalışmalarda detaylı bahsedilmemiş Sokullu Mehmed Paşa Vakfiyesinden, çeşitli zamanlarda Payas ve külliyeyi gören seyyahlar ve gezginlerin eserleri çalışmamız içinde değerlendirilmiştir.
Siyer-i Veysî'nin kaynakları, kurgusu ve belâgat özellikleri bakımından tahlili
Siyer, Hz. Peygamber'in hayatı, onun hayatını konu edinen bilim dalı ve bu dalda yazılan eserler için terim olarak kullanılmıştır. Türk edebiyatında Siyer türünde eserler daha çok Arapça ve Farsça'dan tercüme yoluyla meydana getirilmiştir. Çalışmamızın konusu olan Dürretü't-tâc fî sîreti sâhibi'l-mi'râc ilk Türkçe telif siyer kitabı olarak kabul edilmektedir. Dört bölümden oluşan çalışmamızın giriş bölümünde araştırmanın konusu, kapsamı, önemi, amacı, yöntemi ve sınırlılıklarına ve ve Klasik Türk Edebiyatında nesir ve belâgat geleneği ile siyer konulu eserlere değinilmiştir. İkinci bölümde Veysî'nin hayatı, edebî ve ilmî kişiliği ve eserleri hakkında bilgiler verilmiştir. Üçüncü bölümde eserin muhtevâsı işlenmiş, dil ve üslûp özellikleri incelenmiş, eserin yazımında istifade edilen kaynaklar ve metindeki âyet, hadis, şiir, hikâye, siyer, tefsir alıntıları tespit edilmiş, eserin anlatım tarzı ve kurgusunu oluşturan unsurlar belirlenmeye çalışılmıştır. Dördüncü ve son bölümde de çalışmanın değerlendirilmesiyle elde edilen sonuçlar ve kaynakça bulunmaktadır. Bu çalışmayla pek çok kaynakta inşâ denildiğinde ilk önce zikredilen Siyer-i Veysî'nin edebî özelliklerinin belirlenerek muhtevasının tanıtılması amaçlanmıştır. Bu tanıtım ile nesir geleneğimizin önemli bir metninin ve dinî edebiyatın önde gelen eserlerinden birinin özelliklerini göstererek sonraki çalışmalarda faydalanılacak bir metin ortaya konulması hedeflenmiştir. Anahtar kelimeler: Veysî, Dürretü't-tâc, siyer, belâgat, nesir
Bahri Memlûklerde divan müfettişliği / Şeddü'd-Devâvîn
Tarihsel süreç içerisinde devletlerin sürekliliğini ve etkisini sağlayan unsurlar yalnızca kazanılan savaşlar ya da fethedilen topraklarla sınırlı değildir; asıl kalıcı miras, toplumsal düzeni şekillendiren kurumsal yapılardır. Bu bağlamda, Memlûkler döneminde önemli bir idarî ve malî denetim kurumu olan şeddü'd-devâvîn (dîvân müfettişliği) makamı, dönemin bürokratik yapısında merkezi bir rol üstlenmiştir. İlk örneklerine Eyyûbîler döneminde rastlanan bu görev, Memlûkler döneminde daha da kurumsallaşarak, özellikle Mısır ve Şam gibi vilayetlerde vezirin gözetiminde yürütülmüş; çoğunlukla askerî kökenli yüksek rütbeli emîrler, arasırada kalem ehli bürokratlar tarafından icra edilmiştir. Bu tez, şeddü'd-devâvîn makamının tarihî gelişimini, görev tanımını, yetki alanlarını ve atama süreçlerini tarihî kaynaklar ışığında incelemektedir. Şeddü'd-devâvîn, devlet dairelerinin denetimi, gelir-gider dengesinin gözetimi, vergi tahsili, devlet mallarının yönetimi, suç takibi, cezaların uygulanması ve kamu düzeninin tesisi gibi çok yönlü bir sorumluluk alanına sahiptir. Ayrıca vakıf mallarının kontrolü ve taşrada devlet otoritesinin temsili gibi fonksiyonları da bulunmaktadır. Kurum, zaman zaman siyasi güç mücadelelerinin odağı hâline gelmiş, görevde bulunan kişiler aziller, sürgünler, müsadereler ve yeniden atamalar gibi değişken bir kariyer süreciyle karşı karşıya kalmıştır. Bu dönemde görev yapmış şahsiyetler üzerinden makamın icrası, siyasi yansımaları ve devlet içindeki etkisi somut örneklerle analiz edilecektir. Ayrıca resmî yazışmalarda şeddü'd-devâvîn'in temsili, atama belgelerine dair ayrıntılı incelemelere yer verilecektir. Bu tez çalışmasının temel amacı, Memlûk Devleti'nin idari ve mali teşkilatı içerisinde önemli bir yere sahip olan şeddü'd-devâvîn kurumunu, birincil kaynaklar ışığında kapsamlı bir biçimde inceleyerek literatür'e katkı sağlamaktır. Bu bağlamda, kurumun tarihî gelişimi, yapısal özellikleri, görev tanımı, atama süreçleri ve dönemin siyasi-toplumsal dengeleri içindeki yeri bütüncül bir yaklaşımla ele alınacakır. Çalışmanın bir diğer amacı, bu alanda araştırma yapacak araştırmacılara rehberlik edebilecek nitelikte bir kaynak ortaya koymaktır. Mevcut literatür'de dağınık hâlde bulunan bilgilerin sistematik bir şekilde derlenmesiyle, şeddü'd-devâvîn kurumunun temel işleyişi, fonksiyonları ve tarihî önemi somutlaştırılmakta; böylece gelecekte yapılacak akademik çalışmalara sağlam bir zemin sunmayı amaçlamaktadır. Şeddü'd-devâvîn'in Memlûk Devleti içindeki yeri ve görevleri detaylandırılarak; özellikle devlet dairelerinin denetimi, mali işleyişin gözetimi, gelir-gider takibi, vergi toplama, vakıf mallarının kontrolü gibi kritik sorumluluklar çerçevesinde kurumsal işlevleri analiz edilecektir. Ayrıca, bu kurumun farklı bölgelerdeki (özellikle Mısır, Şam, Halep ve Gazze) uygulama biçimleri, görev tanımındaki yerel farklılıklar ve görevlilerin rütbesel dönüşümleri de ele alınarak karşılaştırmalı bir değerlendirme sunulacaktır. Aynı zamanda, göreve atanmada izlenen protokol, kullanılan resmî belgeler (taklîd, marsûme, tevki') ve bu belgelerde yer alan niteliksel beklentiler (adalet, dürüstlük, ehliyet) gibi bürokratik yapıları da kapsamaktadır. Son olarak, şeddü'd-devâvîn'in hukuki ve cezai süreçlerdeki rolü, suçluların tespiti, cezaların infazı ve kadı evlerinin mühürlenmesi gibi uygulamalar üzerinden ele alınarak kurumun çok yönlü yapısı vurgulanacaktır. Bu çalışma, Memlûk Devleti'nde şeddü'd-devâvîn kurumunun yalnızca bir idari pozisyon değil, aynı zamanda merkezi otoritenin devamlılığı, mali disiplinin sağlanması ve toplumsal düzenin tesisi açısından da hayati bir fonksiyon icra ettiğini ortaya koymaya çalışacaktır.
Hucr b. Adî (Ö. 51/671) ve İslam tarihindeki yeri
Kinde kabilesine mensup olan ve İslam tarihinin pek çok önemli olayında dahli bulunan Hucr b. Adî el-Kindî, Hz. Ali'ye olan sadakatiyle bilinmektedir. Hz. Ali'nin vefatı sonrasında Muâviye b. Ebû Süfyân ve onun Kûfe valileri Mugîre b. Şu'be ile Ziyâd b. Ebîh'e yönelik sert çıkışları, Hucr b. Adî ve beraberindekilerin devlet yöneticilerine isyan etmekle itham edilmesine sebep olmuştur. Hucr b. Adî ve bazı arkadaşları Kûfe'den Dımaşk'a götürülmek suretiyle yargılanarak burada öldürülmüş ve bu olay başta devlet başkanı Muâviye b. Ebû Süfyân olmak üzere Emevî yönetiminin ileri gelen sahâbîler tarafından tenkid edilmesine neden olmuştur. Hucr b. Adî'nin öldürülmesi hem kendi döneminde hem de sonraki süreçte yaşanan pek çok olayla ilişkilendirilmiş ve Şiîliğin ortaya çıkmasına zemin teşkil ettiği de iddia edilmiştir. Çalışmamızda İslam tarihi yanında mezhepler tarihi açısından da oldukça önemli sonuçları olan bu olay konu edilmiştir. Giriş ve üç ana bölümden oluşan tezimizin giriş kısmında çalışmanın konu, amaç, yöntem ve kaynaklarından bahsedilmiş olup birinci bölümde Hucr b. Adî'nin nesebi, kabilesi ve hayatı üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde Hucr b. Adî'nin Hulefa-yı Râşidîn dönemindeki faaliyetlerine yer verilmiş, üçüncü bölümde ise Emevîler döneminde Hucr b. Adî ve arkadaşlarının öldürülmesiyle neticelenen olaylar silsilesi ele alınmıştır. Amacımız Hucr b. Adî'nin hayatını ve onun İslam tarihindeki önemini ayrıntılarıyla ortaya koymaktır. Anahtar kelimeler: İslam Tarihi, Hucr b. Adî, Hz. Ali, Muâviye b. Ebû Süfyân.
Türkiye'de 2005-2021 yılları arasında okutulan sosyal bilgiler ders kitaplarında Hz. Muhammed ve ilk dönem İslâm tarihi
Sosyal bilgiler, ülkemizde ilkokul 4. sınıf ile ortaokul 5, 6 ve 7. sınıflarda okutulan, içerik olarak sosyal bilimlerin verilerinden yararlanan bir derstir. İçeriğinde yer alan bilgiler sayesinde öğrencileri toplumsal hayata hazırlarken aynı zamanda öğrencilerde milli tarih bilincinin oluşmasına da katkı sağlamaktadır. Anadolu'da kurulan ilk medeniyetler ile başlayan tarih bilgisi, ilk Türk devletleri, İslâm tarihi, Türk İslâm tarihi, Osmanlı tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti tarihi olarak kronolojik bir biçimde ders kitaplarında yer almaktadır. Çalışmamızın konusu olan Hz. Muhammed ve ilk dönem İslâm tarihi konuları ise ortaokullarda 6. sınıf sosyal bilgiler ders kitapları içerisinde anlatılmaktadır. Bu çalışmada 2005-2021 yılları arasında okutulan 9 farklı sosyal bilgiler 6. sınıf ders kitabı incelenmiştir. Bu inceleme ile bu kitaplardaki konuların muhteva ve hacimlerini belirlemek hedeflenmiştir. Belirlenen hedef çerçevesinde söz konusu kitaplarda Hz. Muhammed ve ilk dönem İslâm tarihi konularının ne şekilde yer aldığı, sunuş biçimleri ve içerikler arasındaki farklılıklar ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Sosyal Bilgiler, İslâm Tarihi
Çukurova Üniversitesi Merkez Kütüphanesinde bulunan yazma eserlerin kitap sanatları açısından incelenmesi
Bu tez, Çukurova Üniversitesi Merkez Kütüphanesi'nde muhafaza edilen 70 yazma eseri kitap sanatları bağlamında incelemektedir. Çalışmada, söz konusu eserlerin cilt, hat, tezhip, ebru, minyatür ve katı' gibi unsurları sistematik olarak değerlendirilmiş; her bir örneğin malzeme, teknik ve üslup özellikleri ayrıntılı biçimde tespit edilmiştir. Araştırma, betimleyici ve çözümleyici yöntemlerle yürütülmüş; yazmalar yerinde incelenerek katalog fişleri ve arşiv kayıtlarıyla karşılaştırılmıştır. Bulgular, Osmanlı-Türk kitap sanatlarının taşra sahasındaki yansımalarını ortaya koymakta; özellikle deri ve mukavva ciltlerin çeşitliliği, şemse, salbek, köşebent ve zencirek gibi süsleme öğelerinin dağılımı ile hat türleri ve tezhip uygulamalarındaki farklılıklar dikkat çekmektedir. Elde edilen veriler, koleksiyonun yalnızca estetik ve tarihî değerini değil, aynı zamanda korunma sorunlarını da ortaya koymaktadır. Bu yönüyle çalışma, hem sanat tarihi ve kültürel miras literatürüne katkı sağlamakta hem de yazma eserlerin belgelenmesi, restorasyonu ve gelecek kuşaklara aktarılmasına yönelik farkındalığı artırmayı amaçlamaktadır.
Türkiye Selçukluları döneminde Ankara ve çevresindeki camilerin mihraplarının yazı ve süsleme bakımından incelenmesi
Ankara'da Türkiye Selçuklu Dönemine ait cami mihrapları içerisinde ki Ahi Şerafettin Cami mihrabı hariç diğer alçı mihraplar, İran örneklerinden ayrılarak kendine özgü bir gelişim göstermişlerdir. Bu mihraplar ayrı ve kapsamlı bir şekilde ele alınabilecek özelliktedir. Selçuklu Dönemine ait Ankara'da ki cami mihraplarının inşa tarihlerini belirleyen ve bu mihraplar hakkında detaylı bilgi veren bir çalışma yoktur. Yapılan çalışmalarda mihrapların inşa tarihleri hakkında farklı görüşler vardır. Amacımız bu sorunu ortadan kaldırmak, eksikliği gidermek ve İslam sanatına katkı sağlamaktır. Bu sorun ve eksikliği giderirken delillendirme yöntemi ile saha çalışması yapılmıştır. Bu çalışmada Türkiye Selçuklu dönemine ait Ankara ve çevresindeki toplam 10 adet cami mihrabı ele alınmıştır. Bu camilerden yalnızca 5 adeti günümüze kadar ulaşabilmiştir. Diğer 3 adeti yıkılmış, 2 adeti ise yıkılıp yerine başka dönemlerde cami yapılmıştır. Günümüze kadar ulaşamayan cami mihrapları detaylı bir şekilde incelenememiş olup yalnızca günümüze ulaşan bilgiler aktarılmıştır.
Hz. Peygamber ve ailesine Medine döneminde yapılan saldırılar
İslam dininin ilk yıllarında Hz. Peygamber ve ilk Müslümanlar Mekke'de Müşrikler tarafından ağır işkencelere maruz kalmışlardır. İslamiyetin inkişafı adına Habeşistan'a hicret edilmiş; fakat istenilen sonuç elde edilememiştir. İlahi emir gereği Medine şehrine hicret edilmiş, ne var ki Akabe'de Hz. Peygamber'e biat eden Ensar'dan başka Muhaciri hoşgörü ile karşılayan neredeyse hiç kimse olmamıştır. Atalarının dinini kendi çıkarlarına alet edinen Mekkeli Müşrikler, kendi şehirlerinde ortaya çıkmış olan bu yeni inancın iktidarlarını derinden sarsacağının farkındaydılar. Hz. Peygamber ve muhacirin Medine'ye hicreti onların bu tehlikeyi yayılmadan ortadan kaldırma fırsatını da ellerinden kaçırmıştır. Bu sebepten Medineli Yahudiler başta olmak üzere Müslümanlara karşı cephe alan her oluşumla ittifak kurmaktan geri durmamışlardır. Öte yandan tarihin en kadim milletlerinden olan Yahudiler Medine ticaretini ellerinde tutmaktaydılar. Siyasi otoriteyi iki Arap kabilesi olan Evs ve Hazrec'i birbirine düşürerek kendi lehlerine tesis ediyorlardı. Ayrıca son peygamberin kendi içlerinden çıkacağı hususunda da şüpheleri yoktu. Kureyşoğulları'ndan Arap asıllı Hz. Peygamber'in Medine'ye hicreti ve hemen ardından Evs ve Hazrec kabileleri arasında süregelen kan davasını bitirmesi Yahudilerin Hz. Peygamber'e karşı düşmanlığını celbetmiştir. Ayrıca Medine'de bir gurup daha vardır ki bunlar Müslümanların arasına girerek fitne tohumları ekmeye çalışan Münafıklardır. Müslümanlara karşı bu denli keşmekeş bir ortamda Hz. Peygamber Medine şehrinde birçok defa sözlü ve fiziki saldırılara maruz kalmış, şahsına karşı suikast planları tertip edilmiştir. Ona karşı bu zulmü reva görenler onun ailesine saldırmaktan da geri durmamışlardır. Çalışmamız Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden itibaren vefatına kadar geçen süreçte şahsına ve ailesine karşı tertip edilen Müşriklerin, Yahudilerin ve Münafıkların saldırılarını konu edinmiştir.
Üç padişah tek sadrazam: Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa
Bu tez, Osmanlı tarihinin en etkili devlet adamlarından biri olan Sokollu Mehmed Paşa‟nın hayatı, devşirme sistemine dâhil edilmeden önceki ailesi ve etnik kökeni ile başlayarak; devşirilmesi, saray hizmetine alınması, yükselme süreci ve üç padişah dönemine yayılan siyasi faaliyetlerini ele almaktadır. Mehmed Paşa‟nın özellikle Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki askerî, idarî ve diplomatik faaliyetleri detaylandırılmış, onun vezîriazâmlık makamına uzanan kariyerinin temelleri bu çerçevede analiz edilmiştir. II. Selim döneminde Sokollu‟nun Osmanlı siyasetini fiilen yönettiği, Yemen isyanı, Kıbrıs Seferi ve İnebahtı bozgunu gibi hadiselerdeki etkisi ile Don-Volga, Süveyş ve Marmara-Sapanca-Sakarya kanalı projeleri incelenmiştir. III. Murad döneminde ise saray entrikaları, nüfuzunun azalmaya başlaması ve muhalefetle karşı karşıya gelişi son yıllarının seyrini belirlemiştir. Sokollu‟nun 1579‟daki suikastla sona eren hayatı, ardında bıraktığı siyasî miras ve imar faaliyetleri çerçevesinde değerlendirilmiştir. Bu çalışma, Sokollu Mehmed Paşa‟nın Osmanlı bürokrasisindeki rolünü, merkezî otoriteyle olan ilişkilerini ve 16. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı siyasetine katkılarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Nurullah Genç'in şiirlerinde tabiat
Kendi ifadesiyle bir dağ, bir köy ve bir ata diye nitelendirdiği Erzurum'un Horasan ilçesinin Pinaduz köyünde dünyaya gelen Nurullah Genç, edebiyat dünyasıyla küçük yaşta tanışmıştır. İktisat alanında ihtisas yapan ve kariyer basamaklarını tamamlayan şair, şiirleri, romanları ve fotoğraf sanatına dair eserleriyle tanınmaktadır. Nurullah Genç'in tabiatın temel unsurları olan çiçekler ve hayvanlar âlemine olan ilgisi dikkatleri çekmiş, bu vesileyle şiirlerinin medeniyet, inanç ve kozmik unsurlar bağlamında incelenmesi düşüncesi hâsıl olmuştur. Bu çalışmada, şairin tüm şiirilerinin bir araya getirildiği "Mahrem ve Münzevi" kitabı esas alınarak, çiçekler, hayvanlar, kozmik unsurlar ve anâsır-ı erbaa gibi tabiat unsurlarının yer aldığı şiirlerin tahlili yapılmıştır. Dolayısıyla çalışma, şairin Mahrem ve Münzevi adlı şiir kitabıyla sınırlandırılmıştır. Çalışmanın amacı, şairin doğa ile iç içe olan dünyasından ve tabiata karşı tutum ve duruşundan yola çıkarak, bu duygu ve düşüncelerini ortaya koyduğu şiirlerini mana bakımından detaylı olarak incelemek ve bunları, klasik Türk şiirinde geçen örnekleriyle birlikte değerlendirmektir. Buna ek olarak, tasavvufi yönü güçlü olan şairin şiirlerinde kullandığı kozmik âleme dair unsurları ve anâsır-ı erbaa ile anlatmak istediği hususları izah etmek, çalışmanın bir başka yönünü oluşturmaktadır. Giriş'in yanı sıra, dört bölümden oluşan bu çalışmanın giriş kısmında şairin hayatı, edebî kişiliği ve sanat anlayışı açıklanmıştır. Birinci bölümde şairin şiirlerinde geçen bitkilerin ifade ettiği anlamlar detaylı olarak ele alınmıştır. İkinci bölümde şairin hayvanlara olan ilgisinin şiirlere yansıması incelenmiştir. Üçüncü bölümde şairin kozmik dünyası ve bu dünyada anlamlandırdığı duygular tahlil edilmiştir. Dördüncü bölümde ise anâsır-ı erbaa olarak bilinen hava, su, ateş ve toprağın karşıladığı manalar değerlendirilerek şairin tabiata bakışı keşfedilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Nurullah Genç, Mahrem ve Münzevi, Çiçekler, Hayvanlar, Kozmik Âlem, Anâsır-ı Erbaa
Necip Fazıl'ın şiirlerinde nefis-ruh ve madde-mana karşıtlığı
Nefis-ruh ve madde-mana kavramları insanoğlunun varoluşuyla yakından ilgili ifadeler olup insanın düşünce dünyasında cevaplar aradığı sorulara kaynaklık eden temel konulardandır. Bu durum insanlık tarihi boyunca üzerinde düşünülmüş, tartışılmış gerek dinî gerekse dinî olmayan referanslarla izaha çalışılmıştır. Ayrıca toplumlarda yetişen şair, yazar ve fikir insanlarının eserlerinde de üzerinde sıkça durulan hususlardan olmuştur. Nefis ve ruh kavramları İslam dininde de üzerinde sık durulan, önem atfedilen mefhumlar arasında yerini almıştır. Nitekim dinin önemle üzerinde durduğu nefis ve ruh İslamiyet'ten etkilenen edebiyatta ve edebî eserlerde de kendilerine sıkça rastlanan kavramlardandır. Bilhassa İslami dönem Türk edebiyatında ve mutasavvıf şairler nazarında nefis ve ruh çok daha mühim bir mesele olarak ele alınmış, bu kavramlara dinin bakışı ve bunların insan üzerindeki etkilerine değinilmiştir. Bununla beraber madde-mana karşıtlığı hususu da olaylara yüklenilen anlamlar boyutunda ve dünya-ahiret hayatlarının yorumlanmasında düşünceleri etkileyen önemli kavramlar arasında yerini almıştır. Dolayısıyla bu çalışmada gelenekten beslenen ve Türk edebiyatında mühim bir yeri olan Necip Fazıl Kısakürek'in hayatında ve Çile adlı eserindeki nefis ve ruh kavramlarının ele alınışı üzerinde durulmuştur. Çalışmada öncelikle şairin hayatı hakkında kısa bir bilgi verilmiştir. Zira şairin eserlerini kaleme alırken içinde bulunduğu ruh ikliminin oluşmasında etkili olan hadise ve şahıslara yer vermenin eserleri üzerinde daha isabetli değerlendirmeler yapmaya olanak sağlayacağı düşünülmüştür. Şairin hayatının yanı sıra eserleri de tanıtılmıştır. Necip Fazıl Kısakürek'in şiirlerinde nefis-ruh ve madde-mana kavramlarını değerlendirirken, bir temel teşkil edeceği düşüncesinden hareketle İslam dininde bu kavramların ele alınışına ve yaklaşımın nasıl olduğuna değinmek uygun görülmüştür. Necip Fazıl'ın iç dünyasının bir yansıması olan eserlerinin, derin bir İslami şuur ve tasavvufi düşünceyle kaleme alındığı görülmektedir. Bu husus, onun ruh dünyasını anlamaya yönelik bir çalışma ortaya konması açısından tercih nedeni olmuştur. Şairin Çile eserindeki şiirleri bağlamında ele aldığımız nefis ve ruh kavramları çalışmada temel konuları teşkil ederken, Necip Fazıl'ın "ruha" yüklediği anlamlar ve bununla birlikte mananın tarafında oluşu ve maddeye karşı duruşu irdelenmiştir. Sonuç olarak Necip Fazıl Kısakürek'in eserlerini özelde "Çile" adlı şiir kitabını incelediğimizde nefis-ruh ve madde-mana kavramlarının şairin hayatında ve eserlerinde mühim bir yere sahip olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Türk İslam Edebiyatı, Necip Fazıl, nefis, ruh, madde, mana.
Günümüz musikişinaslarından Erdal Küçükkaya'nın hayatı ve müzikal yönü
Yüzyıllardır bu topraklarda varlığını sürdürmekte olan Türk Halk Müziği çatısı altında her geçen gün yüzlerce musikişinas yetişmekte ve bu musikişinaslar tarafından sürekli olarak bu müzik türü yenilenmekte ve gelişmektedir. Bahsi geçen musikişinaslardan biri de Erdal Küçükkaya olup gerek kendi üslubuyla türküler icra etmesiyle, gerekse bestelemiş olduğu türkülerle, halk müziğimizin genç nesil tarafından unutulmaya yüz tuttuğu bu müzik türüne önemli katkılarda bulunmaktadır. Yurt içinde ve yurt dışında ulusal yayın yapan birçok kanal ve radyolarda müzik programlarına katılan Erdal Küçükkaya, kendine özgü üslubuyla seslendirmiş olduğu türkülerin yer aldığı birçok kaset ve CD de çıkarmış, Türk halk müziğinin gelişmesine ve yayılmasına sözü edilen faaliyetleriyle mühim katkılarda bulunmuştur. İş bu çalışma Erdal Küçükkaya'nın hayatını ve musikişinaslığını konu edinmektedir.
Palu'da Türk İslam dönemi mimari eserler
Palu'da Türk İslam Dönemi Mimari Eserleri adlı Tez çalışmasında nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Eserlerin arşiv araştırmaları yapılmış, yerinde fotoğrafları çekilmiş, ölçüleri ve bilgi notları alınmıştır. Tez dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; Konunun Tanımı ve Sınırları, Konunun Amacı, Konunun Araştırma Yöntemleri ve Çalışma Düzeni, Konu ile İlgili Kaynak ve Araştırmalar, Palu'nun Tarihçesi konuları üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde; Palu'daki 21 eser, plan ve mimari özellikleri, tarih ve değerlendirme alt başlıklarıyla incelenmiştir. Değerlendirme başlığı altındaki üçüncü bölümde, elde edilen veriler benzer örnekler ile karşılaştırmalı olarak sunulmuştur. Dördüncü bölümde ise sonuç başlığı altında, ortaya çıkarılan yeni veriler üzerinde durulmuştur. Bu sonuçlardan, Palu Ulu Camisinin 15.yy'da inşa edildiği ve üç kapsamlı onarım ile planının değişikliğe uğradığı, Dükkanönü Camisinin İbrahim Bey tarafından 1658 yılında Ulu Caminin planının o günün şartlarıyla ele alınarak yapıldığı sonucuna varılmıştır. Kındik Tekkesi ve Alacalı Tekkenin 15. yy'da, Cemşid Bey Zaviyesinin 16.yy'ın ortasında, Seydili Tekkesinin de 1567-68 yıllarında inşa edildiği ve ilk defa bu yapıların aslının tekke/zaviye gibi kuruluşlar olduğu tespit edilmiştir. Surp Lusavoriç Kilisesinin 19.yy ortalarında inşa edildiği, bölgede naosu kubbe ile örtülü tek örnek olduğu, ayrıca yıkılan bir kilisenin üzerine yeniden inşa edildiği ortaya konmuştur. Küçük Kilise (15-16.yy) ise ilk defa bilimsel bir çalışmada değerlendirilmiştir. Cemşid Bey Türbesinin (16.yy sonu) ilk önce kare ya da dikdörtgen olarak tasarlandığı, eskiden kalan iki duvar ile birlikte sekizgen türbe yapma çabası, yedi köşeli bir planı ortaya çıkardığı tespit edilmiştir. Çarşıbaşı Hamamının İbrahim Bey tarafından 1659 yılında yapıldığı, bu hamamda özel deri havuzu ve keçe yapma yerinin olduğu ve bu özelliği ile diğer hamamlardan farklı bir fonksiyona sahip olduğu ortaya konmuştur. Tarihi Palu Köprüsünün 13.yy yapısı olduğu tespit edilmiştir. Teke Deresi Köprüsü, Gağuntlu (Çekem Bağları) Hanı ve Çarşıbaşı'ndaki Anonim Yapının ilk defa tarafımızca tespitleri yapılmıştır. Eski Palu ile ilgili yapılması gereken öneriler sonuç kısmında sıralanmıştır. Tezimiz; Kaynaklar, Plan-Çizimler, Fotoğraflar ve Özgeçmiş başlıkları ile sona ermiştir
İslam öncesinden Emeviler'in sonuna kadar Kahtânîler
İslam öncesi ve İslam sonrası Arap toplumlarında hayati bir konuma sahip olan kabilecilik anlayışı, tarihin her anında varolagelmiştir. Araplar arasında var olan bu kabilecilik anlayışının iktidara ve sosyal hayata yansımalarını tespit etmenin önemine binaen böylesi bir araştırmaya yöneldik. Araştırmamızda konuyla ilgili ilk dönem İslam Tarihi kaynakları okunmuş ve modern çağda yazılmış olan akademik çalışmalar incelenmiştir. Araplar arasında çok eski bir geçmişe sahip olan Kahtâni ve Adnânî kabileler karşılaştıkları ilk andan itibaren hep birbirlerine karşı muhalefet etmişlerdir. Her iki kabile de diğerine üstün gelmek ve iktidara sahip olmak için birbirleriyle savaşmışlardır. Hz. Peygamber (sav) risalet görevinden sonra toplum içerisinde barış ve huzuru tesis etmek için bu iki kabile arasındaki geçmişe dayanan muhalefeti ortadan kaldırmıştır. Her iki kabile mensubu bu süreçte aralarındaki muhalefeti bitirmiş, barış içerisinde yaşamışlardır. Fakat Hz. Peygamber'in (sav) vefatından sonra Ridde Olaylarıyla yeniden ortaya çıkan kabileler arası anlaşmazlıklar, Hz. Osman (ra) döneminde yeniden gün yüzüne çıkmıştır. Emevîlerin iktidara gelmesiyle birlikte bu anlaşmazlıklar şiddetlenerek artmıştır. İktidara gelen halife kendisine yakın hissettiği kabile mensuplarını önemli görevlere getirmiş onlara yetkiler vermiştir. Bu durumda diğer kabileler muhalefet konumuna düşmüş ve iktidarı elde etmek için başta isyanlar olmak üzere çeşitli yollara başvurmuşlardır. Kabilelerin yapmış oldukları bu isyanlar ve muhalefet, merkezi yönetimi zor durumda bırakmış, isyanların ortaya çıktığı bölgelerde huzursuzluklar baş göstermiştir. Sonuç olarak kabileler arası bu çekişmeler Emevîler devletini zayıflatmış ve yıkımına sebep olmuştur.
İbn İshak'ın hayatı ve İslam tarihine katkısı
'İbn İshâk'ın Hayatı ve İslam Tarihine Katkısı' adlı tez çalışması giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde tezin konusu, amacı ve önemi hakkında bilgi verilmeye çalışılmıştır. Giriş kısmında ayrıca çalışmanın yazımı sırasında takip edilen yöntemler ve Türkiye'de İbn İshâk üzerine yapılmış tezler, makaleler ve kitaplar gibi çeşitli araştırmalar incelenmiştir. Birinci bölümde İbn İshâk'ın hayatı üzerinde durulmuştur. Bu bölümde ne zaman ve nerede doğduğu, ailesi, nesebi, dış görünüşü ve ölümü hakkında çeşitli bilgiler verilmiştir. Ayrıca bu bölümde İbn İshâk'ın eğitim hayatı boyunca yaşadıkları, eğitim için ziyaret ettiği yerler, öğrencileri ve hocaları da anlatılmaya çalışılmıştır. Tezin İkinci bölümünde İbn İshâk'a isnat edilen eserleri üzerinde durulmuştur. Ayrıca bir tarihçi olarak takip ettiği özgün metot, kendisine yapılan övgüler ve eleştiriler üzerinde durulmaya çalışılmıştır. Sonuç kısmında İbn İshâk'ın hayatı hakkında ona nispeten uzak bir tarih olan ailesi ile ilgili bilgiler bilinirken, kendisi hakkındaki bilgilerin daha sınırlı olmasında onunla çağdaş bazı âlimlerin menfi etkisi olduğu sonucuna varılmıştır. Türkiye'de yapılan çalışmaların geneline bakıldığında İbn İshâk'ın eserleri ve içeriği üzerine hazırlandığı görülmektedir. Bu araştırmaları hazırlayanların büyük çoğunluğunun uzmanlıkları hadis alanında olmasından dolayı İbn İshâk'ın eserleri, onun İslam tarihçisi olduğu unutularak bir hadisçi gibi incelenmiştir. Bundan dolayı yapılan çalışmalarda, müellifin rivayetleri ve metodunun yanlış değerlendirilmesine yol açtığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: İbn İshâk, Siyer, Meğazi, İslam Tarihi,
Yahya (Rızâ) Efendi'nin Gülzâr-ı Aşk-ı İlahi adlı eseri ve şiirlerinde Allah ve Peygamber tasavvuru
Bu çalışma, 20. yüzyılda yaşayan ve 21. yüzyılın başlarında vefat eden Yahya Efendi'nin "Gülzâr-ı Aşk-ı İlahi" adlı eseri üzerine yapılmıştır. Yahya Efendi'nin elimizde bulunan bu eseri orijinalinin nüshalarından biridir. Yahya Efendi tarikat içerisinde yetişerek birçok mutasavvıf şairden etkilenmiş, bu etkileşimi kendi şiir potasında eriterek oldukça orijinal şiirler ortaya çıkarmıştır. Yahya Efendi tasavvuf geleneğine bağlı kalmıştır. Yunus Emre ve Niyâzî-i Mısrî gibi Hak âşıklarının yolundan gitmiştir. Çalışmamızda; Yahya Efendi'nin hayatı, hocaları, eserleri ve divanının tanıtılması amaçlanmıştır. Divanında Allah ve peygamber aşkını anlatan bazı şiirlerine öncelik verilip Allah Teâlâ'yı ve Hz. Peygamber'i nasıl anlattığı ve bunlara dair nasıl bir tasavvura sahip olduğu tespit edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca bu çalışmada ilahi divanının tamamına yer verilmiştir. Yapılan bu tez ile hakkında pek fazla bilgi bulunmayan Yahya Efendi'yi daha yakından tanıma ve tanıtma imkânına kavuşulmuş, üstelik divanını incelemenin ileride yapılacak olan akademik çalışmalara da katkı sağlayacağı beklentisi hâsıl olmuştur.
Elazığ Arkeoloji ve Etnografya Müzesindeki bazı ahşapeserlerin sanatsal özellikleri
Bu tez çalışması nitel araştırma yöntemi ile yapılmıştır. Elazığ Arkeoloji ve Etnografya Müzesinde bulunan çoğunluğu ev mobilyası, eşya kutusu, takunya olmak üzere çeşitli amaçlar için yapılmış 42 adet ahşap eser ele alınmıştır. Çalışmayı yaparken teze konu seçilmiş eserlerin süsleme teknikleri, yapıldığı dönemleri, durumları kayıt altına alınarak bu alanda araştırma yapacak araştırmacılara kaynaklık etmesi amaçlanmıştır. Tez, altı bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde konunun tanımı, önemi, amacı, sınırları, yöntemi, materyal ve metot; ikinci bölümde Elazığ tarihi ile Elazığ Arkeoloji ve Etnografya Müzesine değinilmiştir. Üçüncü bölümde; ahşabın yapısı, ahşap yapımında kullanılan ağaçlar, bu ağaçların bozulması ve korunması, ahşap süsleme tekniklerinin tarihsel gelişimi, üretim ve süsleme tekniklerine ana hatlarıyla yer verilmiştir. Dördüncü bölümde, belirlenen eserlerin kataloğu oluşturulmuştur. İncelenen eserlerin özellikleri, betimlemeleri ve bugünkü durumlarına yer verilmiştir. Değerlendirme ve sonuç bölümünde; eserlerin çoğunun müzeye satın alınma yöntemiyle geldiği tespit edilmiştir. Mobilya üretimlerinin çoğunluğu çakma tekniğinde yapılmıştır. Sedef ve oyma gibi ahşap tekniklerinde süslenmiş eserler çoğunluktadır. Yine eserler arasında bulunan bir körüğün üzerindeki Osmanlıca yazılı hicri tarih ilk kez okunup kayda alınmıştır. Ahşap süreç içinde pek çok alanda karşımıza çıkmaktadır. Kolay erişilen bir malzeme olması ahşabın kullanım yelpazesini genişletmiştir. Kullanım alanının genişlemesi ahşap üzerinde fazlaca çalışmayı da beraberinde getirmiştir. Anahtar Kelimeler: Elazığ, Arkeoloji, Etnografya, Ahşap, Süsleme
İslam tarihinde Emevîlerin yıkılışına kadar gerçekleşen darbe hareketleri
'İslam Tarihinde Emevîlerin Yıkılışına Kadar Gerçekleşen Darbe Hareketleri' isimli yüksek lisans tezi giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde darbenin tanımı, çeşitleri, İslam tarihindeki siyasi oluşumu ve darbeyi meydana getiren sebepler üzerinde durulmuş, çalışmanın konusu, amacı, önemi ve çalışmada kullanılan yöntem hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde ise Râşit Halifeler döneminde gerçekleşen darbe girişimleri üzerinde durularak yaşanan gelişmeler sebep ve sonuçları açısından değerlendirilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise Emevî Devleti'nin yaklaşık doksan yıl süren hilafeti üzerinde durulmuştur. Emevîlerin siyasi tarihi genel hatlarıyla ele alınmış özellikle darbe girişimine sahne olan halifeler dönemi detaylı olarak incelenmiştir. Sonuç kısmında ise aktarılan bilgiler doğrultusunda bir sentez yapılmış, söz konusu darbelerin sebepleri, sonuçları ve içinde bulunulan toplumsal yapı genel hatlarıyla değerlendirilmiştir. Rivayetlerden de anlaşılacağı üzere çeşitli sebeplerle değişen hayat şartları insanları farklı düşünmeye itmiş, muhalif olan sesler uygun zemin ve ortam bulunca mevcut yönetime karşı aşırılığa varan adımlar atmış ve nihayetinde etkisi yıllar sonra bile devam edecek olan darbe olayları gerçekleşmiştir.
Türk İslam edebiyatında şefaat
Bir kimsenin suçunun affedilmesi yahut dileğinin yerine getirilmesi için yapılan aracılığa şefaat denmektedir. Ahirette Allah Teâlâ'nın izin verdiği kimseler tarafından, özellikle günahkâr müminlerin bağışlanması veya derecelerinin yükseltilmesi konusunda gerçekleşecek olan şefaatin, İslam dininde ve edebiyatımızda önemli bir yeri vardır. Türklerin İslamiyet'i kabulünün ardından, bu dinin etkisiyle toplumsal ve kültürel yönden köklü değişiklikler yaşanmış, hâliyle bu değişimden edebiyatımız da nasibini almıştır. Nitekim İslamiyet etkisinde gelişen bir Türk edebiyatı teşekkül etmiştir. Üstelik bu edebiyatta tevhîd, münacat, na't gibi öne çıkan dinî konu türlerinin yanı sıra birçok tür daha ortaya çıkmış, şefaat konusunu işleyen ve "şefâat-nâme" adı verilen eserler de yazılmıştır. "Türk İslam Edebiyatında Şefaat" konulu bu çalışmada öncelikle şefaatin tanımı yapılmış olup, Kur'an-ı Kerim'de geçen şefaat ayetleri yorumlanarak bu ayetlere göre şefaatin mahiyeti ve nasıl gerçekleşeceği konusu ele alınmıştır. Daha sonra şefaatle ilgili hadislere yer verilerek kimlerin şefaat etmeye yetkili kılınacağı ve onların kimlere şefaat edeceği hususuna değinilmiştir. Şefaati konu alan ayet ve hadisler yorumlanarak bütüncül bir bakış açısı ile değerlendirilmiştir. Türk İslam edebiyatı sahasında yazılmış olan belli başlı divanlarda şefaatin ve konuyla alakalı kavramların geçtiği beyitlere yer verilmiştir. Beyitler, konularına göre gruplandırılarak başlıklar oluşturulmuştur. Seçilen bu şiir örnekleri ilgili oldukları başlıklar altında yorumlanmıştır. İslam dininde ve edebiyatımızda şefaat konusuna nasıl bir yaklaşım sergilendiğini ortaya koymak, en büyük şefaat yetkisine sahip olması bakımından Hz. Peygamber'in önemine dikkatleri çekmek ve bu türe dair literatüre katkı sağlamak amacıyla yapılan bu çalışmada, daha çok anlama dayalı şerh yönteminden yararlanılmıştır. Yapılan bu çalışmayla edebiyatımızda şefaat konusunun ayet ve hadisler bağlamında şekillendiği, özellikle Hz. Peygamber övgüsünün yer aldığı şiirlerde bu hususa da değinildiği ve konuyu işleyen sınırlı sayıda müstakil eserin yazıldığı sonucuna ulaşılmıştır.
Seyahatnamelerde Bağdat
Abbasîler dönemi, İslam şehri ve mimarisi açısından en önemli ve verimli dönemlerden birini teşkil etmektedir. Bu dönem İslam şehirciliği için olgunluk devri olarak ifade edilmektedir. Nitekim Müslüman coğrafyadaki şehirleşme temayülü iyice açığa çıkmış ve çok sayıda şehir kurulmuştur. Özellikle Abbasîlerin ilk asrında kurulan şehirler, hem sayı hem de nitelik bakımından İslam tarihinin diğer devirlerine göre üstünlük arz etmektedir. Güvenli başşehir arayışıyla başlayan ve her halifenin kendi adıyla anılacak şehirler kurma isteklerinin etkisiyle gelişen şehirleşme faaliyeti, İslam medeniyet tarihinde iz bırakan çok sayıda şehrin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kuruluşu kadim dönemlere uzanan Bağdat şehri de bu süreçte yeniden canlanmış ve eski parlak günlerine kavuşmuştur. Abbasîler devrinde, doğusundan batısına kadar ülkenin bütün bölgelerinde inkişaf eden şehircilik faaliyetinin en yoğun olduğu yer, devletin idarî merkezi durumunda olan Irak'tır. Bu çerçevede Abbasîlerde şehircilik denilince ilk akla gelen kent ise Bağdat'tır. Buna bağlı olarak aşağı ve yukarı Mezopotamya bölgesinde Bağdat'ın dışında irili ufaklı birçok şehir kurulmuştur. Hz. Ömer döneminde H. 13/M. 634 yılında Müsennâ b. Hârise tarafından fethedilen Bağdat, Dört Halife dönemi boyunca ticarî faaliyetlerin devam ettiği bir şehir olmuş, Emeviler döneminde daha çok askerî bir karargâh olarak benimsenmiştir. Ancak Bağdat Halife Mansur dönemiyle birlikte önemli bir konuma sahip olmuş ve şehircilik alanında temayüz etmiş bir şehirdir. Nitekim Halife Mansur zamanına gelindiğinde, Abbasî halifeliği için yeni bir merkez inşası gündeme gelmiştir. Bu noktada yapılan araştırma sürecinde Halife Mansur idarî, siyasî ve ekonomik açıdan önemli ve stratejik bir yere yeni merkezi kurmayı istemiştir. Çünkü Kûfe yakınlarındaki Hâşimiyye'de kalan Mansur, Hz. Ali taraftarı olan Kûfe şehrine yakın olmanın ordusu üzerinde olumsuz bir etki bırakacağını anlamış ve daha uygun bir yer aramaya başlamıştır. Aramış olduğu bu şehir "Medinetü's-selam" ismiyle anılacak olan Bağdat olmuştur. Şehri merak eden seyyahlar Bağdat'ı gezmişler ve sosyal, kültürel yapısını da seyahatnamelerinde anlatmışlardır. Seyahatnameler şehir tarihlerinin başlıca kaynakları arasında yer almıştır. Özellikle Abbasîler, Selçuklular ve Osmanlı Devletleri idaresinde bulunan Bağdat'ı merak eden veya değişik amaçla bölgeye gelenler arasında seyyahlar da bulunmaktadır. Arabistan, İran, Anadolu ve Avrupa'dan gelip buranın özelliklerini ele alan seyahatname yazarlarının verdikleri bilgiler ilgi çekmektedir. Dolayısıyla Bağdat'ı çeşitli yönleriyle anlatan seyyahların gözüyle tanımak önem arz etmektedir. Biz bu çalışmamızda Abbasî hilafetinin başkenti ve İslâm dünyasının önemli tarih, ilim, kültür, siyaset ve ticaret merkezlerinden olan Bağdat şehrini seyahatnamelerde anlatmaya gayret göstereceğiz. İslâm öncesi ve İslam sonrasındaki tarihi yapısı ve günümüze kadarki süreçte Bağdat'ın geçirmiş olduğu değişimler üzerinde duracağız.
Hind Bint Utbe'nin hayatı ve kişiliği
İnsanoğlunun varlık serüveninde erkek; ilk insandan bu yana her dönemde kadına göre daha üstün sayılmıştır. Bu üstünlük, Allah Teâlâ'nın hidayet kaynağı olarak gönderdiği İslâm'la ortadan kaldırılmıştır. İslâm'ın, kadın konusundaki bu değişimini en çarpıcı şekilde örneklendiren Hind bint Utbe'yi tez çalışmamızda işlemenin uygun olacağını düşündük. Tezimizin giriş bölümünde; Arap toplumunun özelliklerinden, kadının genel durumundan, câhiliyye döneminden ve bu dönemde kadın, aile, evlilik müessesesi ve çocuklara toplumun bakış açısından, Kur'ân-ı Kerim'in câhiliyye değerlendirmelerinden bahsettik. Birinci bölümünde; Hind bint Utbe'nin Nesebi, Kabilesi, Emevi ve Haşimi çekişmelerine yer verdik. İkinci bölümde; Hind bint Utbe'nin doğumu, ailesi, evlilikleri ve çocukları hakkında bilgi vermeye çalıştık. Ayrıca son bölüm olan üçüncü bölümde ise; Hind bint Utbe'nin İslâm'la şereflenmesiyle, Hz. Peygamber'in vefatından önce ve sonraki dönemlerdeki durumundan, ayrıca şahsiyetinden de bahsederek tezimizi sonlandırdık.