Demiroğlu Bilim University
Anabilim Dalı

Dermatoloji Anabilim Dalı

Demiroğlu Bilim University

98

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İzotretinoin kullanan akne vulgaris hastalarında hirsutizmin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Akne vulgaris yağ bezi ile ilişkili kıl foliküllerini içeren pilosebase ünitenin kronik inflamatuvar bir hastalığıdır. Akne patogenezinde androjen hormonlar önemli rol oynarlar. Akne tedavisinde izotretinoin en etkin tedavi olarak göze çarpmaktadır. Ancak izotretinoin kullanımının akne patogenezindeki hormonal değişiklikler üzerine etkisi tam olarak bilinmemekle birlikte, hirsutizm gelişimi üzerine etkileri ile ilgili de kısıtlı sayıda çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada akne vulgaris nedeniyle takipli hastalarda izotretinoin kullanımının hirsutizm ve hormonal parametrelere etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, Haziran 2018-Aralık 2019 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı'nda yapıldı. Akne vulgaris tanılı ve izotretinoin tedavisi alan 18-40 yaş arası 30 kadın hasta ile 30 sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak prospektif olarak alındı. Çalışmada hastalar için çalışmaya uygun olarak anamnez, fizik muayene ve laboratuvar testlerinin yer aldığı bir form oluşturuldu. Bulgular: Vakaların %30'unda ailede akne öyküsü pozitifliği, %30'unda şiddetli akne ve %33.3'ünde takiplerinin 3. ayında menstrüasyon düzensizliği vardı. Hasta grubunda takiplerin 3. ayında menstrüasyon düzensizliği kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (p=001). Hastaların %16.7'sinde takiplerinin 3. ayında Ferriman-Gallwey hirsutizm skoru ≥8 idi. Hasta grubunda takiplerinin 3. ayındaki menstrüasyon düzensizliği (p<001) ile Ferriman-Gallwey hirsutizm skoru (p=0.023), ilk başvuruya göre istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksekti. Hastaların %10'nunda ise takiplerinin 3. ayında pelvik ultrasonografide anormal bulgular vardı. Hastaların ilk başvuruda progesteron düzeyi 3. ayda bakılan progesteron düzeyine göre istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (p<0.001). Hastaların ilk başvuruda progesteron (p=0.007) ve östradiol (p=0.001) düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha düşüktü. Tartışma ve Sonuç: Akne vulgaris etyopatogenezinde hormonlar, hormonların birbirleriyle etkileşimi ve moleküler düzeyde bir takım etkileşimler önemli rol üstlenmektedir. Akne vulgaris tedavisinde halen en etkin seçenek olarak görülen izotretinoinin hipofizer, adrenal hormonlar üzerinde ve insülin direnci üzerinde belirgin bir etkisi olduğu ortaya konulamamıştır. Çalışmamızda üç aylık izotretinoin tedavisinin menstrüasyon düzensizliği ve Ferriman-Gallwey hirsutizm skorunda artışa neden olduğunu saptadık. Hem akne vulgarisin etyopatogenezi hem de izotretinoinin etkilerine yönelik ileri aşamalarda çalışmalar gerekmektedir.

Akne vulgarisAkne vulgarisGenital hastalıklar-kadın+3
Rojda Aktar
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akral melanositik nevüslerin dermoskopik paternleri

Amaç: Pigmente deri lezyonlarının dermoskopisi ayırıcı tanısında malign melanom gibi önemli bir deri kanserinin olması ve özellikle melanom vakalarının önemli bir yüzdesinin akral alandan geliştiğini göz önünde bulundurursak akral bölgedeki nevüslerle ilgili yeterli çalışma bulunması hayati önem taşımaktadır. Bizde çalışmamızı yaparken bu alandaki yetersiz literatür verilerine katkı sağlamayı ve ülkemizdeki akral nevüslerin özelliklerini çoklu değişkenlere göre incelemeyi amaçladık. Metot: Çalışmamıza Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı'na 2023 Ağustos ve 2024 Şubat ayları arasında başvuran toplam 310 hastanın yüz kulak, burun bölgesi, palmoplantar alan ve el-ayak dorsumundaki 310 akral nevüsü dahil edildi. İncelediğimiz nevüslerde yüzde, palmoplantar alanda, el-ayak dorsumunda en çok görülen nevüs patern tiplerini, cinsiyete, yaşa, anatomik lokalizasyona, cilt tipine göre patern yapılarının etkilenip etkilenmediğini, hastaların nevüslerinin ne kadar farkında olduğunu ve farkındalığın yaşanılan bölge cinsiyet, yaş ve anatomik lokasyona göre değişiklik gösterip göstermediğini ve bunun dışında bakılan tüm parametrelerin ikili ilişkilerini analiz ettik. Bulgular: Akral nevüslerini incelediğimiz 310 hastanın 205'i (%66,1) kadın, 105'i (%33,9) erkek olmak üzere hasta popülasyonu çoğunlukla kadınlardan oluşmaktaydı. Hastaların 201'i (%64,8) 21-40 yaşında olmak üzere çoğunlukla 21-40 yaş bandındaydı. Hastaların 284'ü (%91,6) ile büyük çoğunluğu Van yerleşik yaşamaktaydı. Hastaların 188'i (%60,6) akral bölgelerde yerleşmiş nevüslerinin farkında değilken 122'si (%39,4) farkındaydı. Hastaların 142'si (%45,8) tip 3 cilt tipine sahipti. En sık görülen patern yapıları %24,8 (77 kişi) ile retiküler patern, %21,3 (66 kişi) ile paralel oluk paterni %15,5 (48 kişi) ile globüler patern, %11,6 (36 kişi) ile kafes paterni, %10,3 (32 kişi) ile homojen patern, %9,0 (28 kişi) ile psödo ağ paterniydi. Nevüsler anatomik lokalizasyona göre en çok sırasıyla %27,1 ( 84 kişi) ile el dorsumu, %18,1 (56 kişi) ile el palmar alanda yerleşmişti. Sonuç: Bulgularımıza göre değerlendirme yaptığımızda akral nevüslerin daha çok kadınlarda ve 21-40 yaş grubunda görüldüğünü, hastaların çoğunlukla akral nevüslerinin farkında olmadığını, kadınların nevüslerinin daha çok farkında olduğunu, tüm nevüs paternleri arasında en sık görülen paternlerin dorsal yüzlerde retiküler ve globüler patern, palmoplantar alanda ise paralel oluk ve kafes paterni olduğu, erken yaşlarda daha çok globüler patern yapısının ilerleyen yaşlarda ise retiküler ve homojen paternin baskın olduğunu tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Akral melanositik nevüsler, Dermoskopi, Nevüs paternleri, Paralel oluk paterni, Kafes paterni, Paralel sırt paterni.

Dilan Dali
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alopesi areata tanılı hastalarda intralezyonel triamsinolon asetonid tedavisi ve trombositten zengin plazma (prp) tedavisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Alopesi areata (AA), genel nüfusun %2'si kadarını etkileyen, saç dökülmesine yol açan skar bırakmayan yaygın kronik bir otoimmün hastalıktır. Alopesi areata hastalığında çeşitli yerel ve sistemik tedaviler mevcuttur. Son zamanlarda Trombositten Zengin Plazma (PRP) işlemi tedavide daha çok kullanılmaya başlanmış. Çalışmamızda Alopesi areata hastalarında intralezyonel triamsinolon asetonid ve trombositten zengin plazma (PRP) tedavisinin etkinliğini değerlendirmek ve iki yöntemin etkililiğini karşılaştırmak amaçlanmıştır. Materyal/Metod: Çalışmamıza 27.03.2024 ve 27.03.2025 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran yama tipi alopesi areata hastaları katıldı. Hastalarımızın yaş aralığı 18-65 yaş arasındadır ve daha önce alopesi areata tanısı için tedavi almamış hastalardır. Hastaları 2 gruba ayırdık. Birinci gruba 4 haftada bir olmak üzere 3 seans PRP tedavisi uygulandı. İkinci gruba ise 4 haftada bir 3 seans intralezyonel triamsinolon asetonid tedavisi uygulandı. 2 grubun başlangıçta, 3.ayda ve 6.ayda saçlı derisi fotoğlanarak severity of alopecia tool (SALT, alopesi skor şiddeti) hesaplanarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Yaş, cinsiyet, hastalık süresi ve aile öyküsü tedaviye yanıt etkisi araştırılıp karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza alopesi areata tanılı 41'i (%68.33) erkek 19'u (31,66) kadın olmak üzere toplamda 60 hasta katıldı. Hastaların yaş ortalaması 27.97±7.36 yıl olarak hesaplandı. Hastalık süresi ortalaması 5±7.11 ay idi. PRP tedavisi alan hastaların başlangıç, 3.ay ve 6.ay SALT skoru ortalaması sırasıyla 6.03±0.89, 2.53±2.01 ve 0.93±1.72 idi. PRP tedavisi yapılan hastaların başlangıçta, 3.ayda ve 6.aydaki SALT skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş saptandı (p<0.001). İntralezyonel triamsinolon asetonid tedavisi uygulanan hastaların başlangıç, 3.ay ve 6.ay SALT skoru ortalaması sırasıyla 6.07±0.78, 2.60±2.07 ve 1.27±2.03 idi. İntralezyonel triamsinolon asetonid tedavisi alan hastaların başlangıçta, 3.ayda ve 6.aydaki SALT skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş saptandı (p<0.001). 2 grup arasında başlangıç ile 3.ay (p=0.951) arasında, başlangıç ile 6.ay (p=0.576) arasında ve 3.ay ile 6.ay (p=0.568) SALT skoru değişimleri kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Yaş, cinsiyet, hastalık süresi ve aile öyküsü ile tedavi yanıtı arasında anlamlı bir fark saptanmadı. PRP tedavisi yapılan 30 hastanın 3.ay tedavi yanıtına bakıldığında 4 (%13.33) hastada yanıtsız, 7 (%23.33) hastada kısmi yanıt, 7 (%23.33) hastada iyi yanıt ve 12 (%40) hastada ise çok iyi yanıt olarak değerlendirildi. 6.ayın sonunda tekrar değerlendirildiğinde 2 (%6.66) hastada yanıtsızlık, 2 (%6.66) hastada kısmi yanıt, 3 (%10) hastada iyi yanıt ve 23 (%76.66) hastada çok iyi yanıt olarak değerlendirildi. İntralezyonel triamsinolon asetonid tedavisi alan 30 hastanın 3.ay tedavi yanıtı incelendiğinde 5 (%16.66) hastada yanıtsızlık, 8 (%26.66) hastada kısmi yanıt, 7 (%23.33) hastada iyi yanıt ve 10 (%33.33) hastada çok iyi yanıt olarak değerlendirildi. 6.ayın sonunda tekrar değerlendirildiğinde 3 (%10) hastada yanıtsızlık, 3 (%10) hastada kısmi yanıt, 4 (%13.33) hastada iyi yanıt ve 20 (%66.66) hastada çok iyi yanıt olarak değerlendirildi. PRP ve İntralezyonel triamsinolon asetonid işlemi sonrası hastalarda hafif ağrı, yanma, ekimoz ve hassasiyet gibi minör yan etkiler dışında görülen başka bir yan etki bildirilmedi. Hastaların genel tedavi ve takip süreleri 6 ay olarak belirlendi. Takiplerin sonunda tedaviye cevap veren 55 hastadan PRP tedavisi alan gruptan 1 hasta, İLKS tedavisi alan gruptan 2 hasta olmak üzere toplamda hastaların 3'ünde 6 ay sonra relaps gelişti. Sonuç: 2 grup arasında fark bulunmadı. Her ne kadar istatistik olarak anlamlı bir fark bulunmamış olsa da, PRP grubundaki hastaların SALT skorundaki azalmanın, İntralezyonel triamsinolon asetonid grubundanki hastalardan daha hızlı veya yüksek olma eğiliminde olduğu gözlendi. Anahtar kelimeler: Alopesi areata, Trombositten Zengin Plazma, İntralezyonel triamsinolon asetonid

Ramazan Ülker
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Androgenetik alopesili hastalarda trombositten zengin plazma(PRP) tedavisinde mezoterapi tabancası ile normal enjektörün tedavi devamlılığında ve etkinliğinde hasta bazlı karşılaştırılması

Amaç: Androgenetik alopesi (AGA), hem erkek hem kadınlarda sık görülen, hormonal ve genetik etkenlerin rol oynadığı, ilerleyici seyirli bir saç dökülmesi tipidir. Son yıllarda trombositten zengin plazma (PRP) tedavisi, bu hastalıkta umut vadeden tedavi seçeneklerinde biri olarak öne çıkmaktadır. PRP uygulaması, farklı tekniklerle gerçekleştirilebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, Androgenetik alopesili hastalarda trombositten zengin plazma (PRP) tedavisinin mezoterapi tabancası ile normal enjektörle uygulanmasının, hastalarda ağrı algısı, tedaviye devamlılık ve klinik etkinlik açısından hasta bazlı karşılaştırılmasıdır. Metod: Bu prospektif çalışmaya androgenetik alopesi tanısı almış toplam 60 hasta (26 erkek,34 kadın) dahil edilmişti. Hastalar randomize olarak iki ayrı gruba ayrılmıştır: PRP'nin mezoterapi tabancası ile uygulandığı grup (n=30) ve manuel normal enjektörle uygulandığı grup (n=30). Katılımcıların yaş ortalaması normal enjektör grubunda 32,07, tabanca grubunda ise 30,13'tür. Kadın hastaların 19'u normal enjeksiyon, 15'i tabanca grubunda yer almıştır. Katılımcıların %40'ında pozitif aile öyküsü mevcuttu ve bunların %91,7'si erkekti. Tedavi süresince hastalara üç hafta aralıklarla toplam üç seans uygulanmış, her seansta uygulama sonrası ağrı düzeyi NAS (numerik ağrı skalası) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca her hastanın tedaviye devamlılığı ve tedaviye klinik yanıtı kaydedilmiştir. Klinik yanıtlar ''tam yanıt'', ''kısmi yanıt'' ve ''yanıtsızlık'' şeklinde kategorize edilmiştir. İstatistiksel analizlerde anlamlılık düzeyi p<0,005 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Ağrı düzeyi ortalama olarak normal enjeksiyon grubunda 5,53, tabanca grubunda ise 2,6 olarak bulunmuş ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,005). Tedaviye devamlılık oranı normal enjeksiyon grubunda %83, tabanca grubunda ise %96,7 olarak saptanmıştır (p>0,005). Klinik etkinlik yönünden değerlendirildiğinde: • Normal enjeksiyon grubunda tam yanıt %3,3, kısmi yanıt %10, yanıtsızlık %31,7 • Tabanca grubunda tam yanıt %3,3, kısmi yanıt %6,7, yanıtsızlık %38,3 olarak ölçülmüştür. Gruplar arasında tedavi etkinliği açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır (p>0,005). Sonuç: Her iki uygulama yöntemi de PRP tedavisinde belirli derecede klinik fayda sağlamaktadır. Ancak mezoterapi tabancası ile uygulanan yöntemin daha düşük ağrı skoru ve daha yüksek tedaviye devamlılık oranı ile hasta konforu açısından avantajlı olduğu görülmektedir. Klinik etkinlik açısından her iki yöntemin benzer sonuçlar verdiği tespit edilmiştir. PRP tedavisinde yöntemin seçimi,hastanın ağrı toleransı, tedaviye uyumu ve bireysel özelliklerine göre şekillendirilmelidir. Bu çalışma, PRP tedavisinin uygulanma şeklinin hasta deneyimi ve uyumu üzerinde belirleyici olabileceğini göstermektedir. Ancak, tam klinik yanıt oranlarının düşük, yanıtsızlık oranlarının görece yüksek olması PRP'nin tek başına yeterli olmayabileceğini ve kombine tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Daha büyük örneklemli, uzun süreli ve çok merkezli çalışmalarla elde edilen bulguların desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: androgenetik alopesi, trombositten zengin plazma, mezoterapi tabancası, numerik ağrı skoru

Cihan Yıldız
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mikozis fungoides ve pitriyazis likenoides kronika deri lezyonlarında inflamazom ekspresyonunun immünhistokimyasal olarak değerlendirilmesi

Mikozis Fungoides (MF) derinin primer T hücreli lenfomalarının en sık görülen alt tipidir. Pitriyazis likenoides ise akut formu pitriyazis likenoides et varioliformis akuta; kronik formu pitriyazis likenoides kronika (PLK) olarak sınıflandırılan bir deri hastalığıdır. İnflamazom; reseptör, adaptör ve çeşitli ligand veya aktivatörler için spesifisite gösteren efektör proteinden oluşan multimerik bir yapıya sahip doğal immün sistem elemanıdır. AIM2, NLRP1, NLRP3, pyrin ve NAIP/NLRC4 olacak şekilde beş inflamazom tanımlanmıştır. Bu inflamazomların aktive olması sonucu ile kaspaz-1 aktive hale gelmekte ve interlökin-18 ve interlökin-1β salgılanmaktadır. Bu interlökinlerin etkisi ile inflamatuvar kaskadın büyümesi tetiklenmektedir. Çalışmamızda 16 kontrol grubu ve 16 PLK, 12 evre 1 MF, 12 evre 1 dışı MF hastasına ait lezyonel deri biyopsilerinde NLRP1, NLRP3, kaspaz-1, interlökin-18 ve interlökin-1β ekspresyon düzeylerini immünohistokimyasal olarak inceleyip karşılaştırmayı ve böylelikle inflamazomun bu iki hastalığın patogenezindeki rolünü ortaya koymayı amaçladık. NLRP1 ekspresyonunun ikili karşılaştırmalarında kontrol grubu ve evre 1 dışı MF grubu arasında ve kontrol grubu ile PLK grubu arasında NLRP1 açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptandı.IL-1β ikili karşılaştırmalarında kontrol grubu ve PLK grubu arasında, kontrol grubu ile evre 1 MF grubu arasında ve kontrol grubu ve evre 1 dışı MF grubu arasında IL-1β açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptandı. Kaspaz-1 ikili karşılaştırmalarında kontrol grubu ve PLK grubu arasında, kontrol grubu ile evre 1 MF grubu arasında ve kontrol grubu ve evre 1 dışı MF grubu arasında kaspaz-1 açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptandı. IL-18 ikili karşılaştırmalarında kontrol grubu ve PLK grubu arasında, kontrol grubu ile evre 1 MF grubu arasında ve kontrol grubu ve evre 1 dışı MF grubu arasında IL-18 istatistiksel anlamlı farklılık saptandı. Kısıtlılıklarına rağmen çalışmamızda, inflamazomun MF ve PLK patogenezinde önemli bir rol oynayabileceği ortaya konmuştur. Anahtar kelimeler: inflamazom, mikozis fungoides, pitriyazis likenoides Destekleyen kuruluş: Türk Dermatoloji Derneği

Deri hastalıklarıMycosis fungoidesPitriyazis+2
Ecem Bostan
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akne skarların tedavisinde KTP, ND-YAG lazerler ile birlikte derma elektroporasyon kullanımı ve sonuçların değerlendirilmesi

Akne skarlarında KTP / Nd-YAG lazerler ile derma elektroporasyon yönteminin birlikte kullanımının etkinliğini araştırdığımız çalışma 2007 mayıs ayı ile 2010 kasım ayı arasında kliniğimize gelmiş 63'ü kadın, 6'sı erkek toplam 69 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Yaşları 15 ile 43 arasında değişmekte olan olguların ortalama yaşı 30,0, erkek hastaların yaş ortalaması 20,2 , kadın hastaların yaş ortalaması 31,0 idi.Akne skarların derinliğini azaltmak, deri yapısını, gözenek büyüklüğünü düzeltmek ve mikro vaskularizasyonu tedavi etmek için Nd-YAG lazeri ile, küçük damarlar, pigmenter lezyonları tedavi etmek ve deriyi daha canlı hale getirmek için de KTP lazeri kombinasyonu uygulanmış hasta sayısı 30 idi. Lazer uyguladığımız hastalardan biri tedaviyi tamamlamadı.Sadece derma elektroporasyon uygulanmış 2 kadın hastamız vardı.Daha iyi bir sonuç almak amacıyla hücresel aktivitenin, fibroblastların sentez kapasitelerinin, yeni kollajen, elastin ve hyaluronik asit üretiminin arttırılması, derinin neminin, parlaklığının ve sıkılığının sağlanmasına daha fazla etkili olması için bazı ilaçların transdermal iletimini sağlayan derma elektroporasyon yöntemi ile iki lazer kombinasyonu birlikte uygulanmış hasta sayısı ise 37 idi. Kombine tedaviyi tamamlamayan 6 hasta vardı.Sonuç değerlendirmelerine 3-4 ve 5-6 tedavi sayısını tamamlayan hastalar alındı.Derma elektroporasyon tedavisi alan hasta sayısı 2 kişi olduğu için sonuç mükayese değerlendirmesine alınmadı.Bu uygulamalardan aldığımız cevapların değerlendirmelerinin ortalama yüzde sonuçlarına baktığımızda; hiç cevap vermeyen hastamız olmadığı gibi tama yakın iyileşme yani tamamen skarın kaybolduğu bir cevap gözlemlenmedi.Her iki tedavi grubunda tedavi sayısı arttıkça iyileşme oranlarında da yükselme gözlemlendi.Hastalarımızın büyük çoğunluğu sonuçtan memnun olduklarını ve ciltlerinin gerginliğinin, canlı görünümlerinin devamını sağlamak için zaman zaman tekrar aynı tedaviyi görmek istediklerini bildirdiler.

Akne vulgarisDeri hastalıklarıDerma elektroporasyon+1
Derya Bayram Kokangül
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karbondioksit lazerin farklı modlarda periorbital bölgedekietkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, lazerin periorbital bölgede kırışıklık ve elastikiyet skorlarında yarattığı iyileşme dokümante edilerek karbondioksit lazer uygulama modları arasında rejuvenasyon bakımından fark olup olmadığını belirlemek amaçlanmıştır. Pamukkale Üniversitesi Dermatoloji Polikliniği'ne 2021-2023 tarihleri arasında başvuran ve periorbital bölgeye karbondioksit lazer tedavisi uygulanan hastalar çalışmaya alındı. Hastane kayıtlarına bakılarak son 9 ay içinde periorbital bölgeyi ilgilendiren herhangi bir kozmetik ya da medikal tedavi almamış olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya 16'sında cerrahi, 17'sinde fraksiyonel başlık kullanılan toplam 33 hasta dahil edilmiştir. Cerrahi başlık (CB) kullanılan grupta, Fraxis duo (Fraxis Duo, Illoda, Suwon, South Korea) lazer cihazı ile, cihaz uygulama şablonunda belirtilen perioküler bölge rejuvenasyon dozları kullanılarak, kaz ayakları dahil üst ve alt göz kapağının etrafında kalan periorbital bölgeye karbondioksit lazerin cerrahi başlığı ile uygulama yapılmıştır. Fraksiyonel başlık (FB) kullanılan grupta, fraksiyonel lazerle tek geçişli atış yapacak şekilde uygulama yapılmıştır. Her iki uygulama, uygulama öncesi ve sonrası çekilen fotoğrafları ile aynı skorlar kullanılarak karşılaştırılmıştır. Hastaların genel alışkanlıkları hastalar ile iletişime geçilerek sorgulandığında ve elde edilen verilere bakıldığında sigara kullanımı gruplar arasında anlamlı farklılık göstermemiş olup, alkol kullanımında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmüştür. Cilt bakımı, güneş kremi kullanımı ve dermatolojik hastalık öyküsü yönünden gruplar arasında farklılık saptanmamıştır. Hastaların Fitzpatrick deri tipleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Hastalarda, işlem sonrası komplikasyon olarak en fazla eritem ve yanma hissi gelişmiş, bunları ödem ve kaşıntı seyretmiştir. Hastaların kırışıklık gerileme yüzdesinin değerlendirilmesi bakımından; ön çekim fotoğraflarında 2.ve 3.ayda; sağ çekim fotoğraflarında 2.ayda; gözler kapalı çekimde 1., 2. ve 3.ayda; dermatoşalazis değerlendirmesi için yapılan çekimde dermatoşalaziste gerileme yüzdesinin değerlendirilmesi bakımından 2. ayda CB grubunda FB grubuna göre istatistiksel olarak daha iyi tedavi sonuçları saptanmıştır.

Süleyman Kaya
Pamukkale University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kadınların kişisel deri bakımı alışkanlıklarının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda Hatay bölgesi ve çevresindeki kadınların deri bakım alışkanlıklarının analiz edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza; sağlıklı, dermatolojik bir hastalığı olmayan ve 18-60 yaş arasında olan kadın cinsiyetteki katılımcılar dahil edilmiştir. Anketler yüz yüze ve kağıt üzerinde uygulanmıştır. Katılımcıların demografik özelliklerini ve deri bakım alışkanlıklarını sorgulayan 26 sorudan oluşan bir anket uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %40'ı hiçbir zaman nemlendirici kullanmadığını belirtti. Her gün güneş kremi kullandığını belirtenlerin oranı %32 olarak bulundu. Katılımcıların %74'ü hiçbir zaman göz çevresi kremi kullanmadığını belirtti. Deri bakımına ait bilgilerin en sık edinildiği mecranın sosyal medya ve internet (%37) olduğu gözlendi. Cilt bakım ürünü seçilirken en sık danışılan kişinin ise bir Dermatoloji uzmanı (%36) olduğu tespit edildi. Katılımcıların %52'si her zaman ürün içeriklerini kontrol ettiklerini belirtti. Aynı şekilde parabene dikkat edenlerin oranı da %65 olarak bulundu. Güneş kremi kullanma durumu ile cilt tipinin ilişkisi saptanmadı (p>0,05). Kozmetik ürünlere ayrılan bütçe ile eğitim düzeyi yakından ilişkili olarak saptandı (p=0,001). Eğitim durumu ile yüz kremi, göz kremi, güneş kremi ve nemlendirici kullanma durumları karşılaştırıldığında deri bakımı için ayrılan bütçe ile paralel sonuçlar elde edildi (p=0,001). Sigara kullanım durumu, vücut kitle indeksi ve cilt tipinin kozmetik ürün kullanım alışkanlıkları ile ilişkisi gösterilemedi. Özellikley aş, medeni durum, eğitim düzeyi ve aylık kazanç düzeyinin kozmetik ürün kullanım alışkanlıkları üzerine etkili olduğu gözlendi. Sonuçlar: Çalışma sonucunda elde ettiğimiz verilere göre Hatay ili ve çevresinde yaşayan kadınların deri bakımı ile ilgili olan farkındalıklarının artırılması gerekmektedir. Öezllikle sürekli güneş alan bölgemizde güneş koruyucu kullanımı yeterli oranda değildir. Ürünlerin içeriğini kontrol etme ve parabenden kaçınma konusunda da aynı şekilde farkındalık düzeylerinin artırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Alışkanlık, Deri bakımı, Kozmetik

AlışkanlıklarCilt bakımıDeri+2
Zeynel Önder
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntertrigo etkenlerinin direkt yayma, Wood Işığı ve kültür yöntemleri ile araştırılması

İntertrigo ve sekonder enfeksiyonlarının tanısı, genellikle klinik olarak konur. Klinik tanıyı doğrulamak veya sekonder enfeksiyonları saptamak için, bazı laboratuar yöntemlerinden faydalanılmaktadır. Potasyum hidroksit (KOH) ile direkt yayma, sekonder fungal enfeksiyonlar; Wood ışığı incelemesi ise eritrazma veya psödomonal enfeksiyonlar hakkında kabaca fikir verir. Tedaviye yanıt alınamayan ve ayırıcı tanı gerektiren kronik inflamasyon durumunda veya neden olan ajanın saptanması gerektiği durumlarda da biyopsi ve kültür metotlarına başvurulmaktadır. Bu durumda; uygulaması kolay, hızlı, tekrarlama imkanı olabilen, özel ekipman gerektirmeyen ve pahalı olmayan KOH ve Wood ışığı incelemeleri, ilk basamakta başvurulabilecek önemli tanısal yöntemlerdir. Çalışmamızda; temel olarak, toplumda çok sık görülen intertrigo ve ilişkili sekonder enfeksiyonların en sık hangi etkenlere bağlı olarak geliştiğinin ve pahalı, tecrübe ve zaman gerektiren tetkik metotlarına başvurmadan ne kadar doğrulukta tanınarak tedavi edilebileceğinin saptanması amaçlanmıştır.Klinik olarak intertrigo düşünülen 67'si erkek ve 48'i kadın toplam 115 hastanın lezyonlu bölgelerinden direkt yayma, gram boyama, bakteriyel ve fungal kültür için uygun örnekler alındı ve lezyonlu alanlar Wood ışığı ile değerlendirildi. Direkt yaymada %29.6 dermatofit ve %25.2 monilya yönünde psödohifalar saptanırken; Wood ışığı incelemesinde %20 kırmızı ve %7.8 yeşil ve %3.4 sarı renkte floresans gözlendi. Dermatofitik ve kandidal intertrigo düşünülen hastaların sırasıyla %56 ve %66'sında sonuç, fungal kültür ile doğrulandı. Eritrazma ve psödomonal intertrigo düşünülen hastaların ise; sırasıyla %35 ve %89'unda sonuç bakteriyel kültür ile doğrulandı. En sık izole edilen ajanlar sırasıyla %22 kandida, %21 dermatofit, %13 Pseudomonas aeruginosa (PA), %11 Proteus mirabilis, Klebsiella pneumoniae gibi gram (-) bakteriler, %10 E.coli, %10 Staphylococcus aureus gibi gram (+) bakteriler ve %7 oranında korinebakteriyumlar idi. Yani genel olarak intertrigo; en sık kandida, dermatofit, psödomonas, diğer gram (-) bakteriler, gram (+) koklar ve korinebakteriyumlar ile enfekte idi. Hastaların %23'ünde ise mikst enfeksiyon mevcuttu. En sık görülen predispoze faktörler; hiperhidrozis, obezite ve diyabet iken, hastaların %33'ünde herhangi bir predispoze faktöre rastlanmadı.En sık görülen intertrigo tipi, ayak parmak arası (APA) intertrigosuydu. Kültürde en sık %29 trikofiton grubu dermatofitler, %16 PA, %11.7 diğer gram (-) bakteriler, %10.5 kandida türü mayalar, %9.3 korinebakteriyumlar izole edildi. Yani genel olarak APA'ları; en sık dermatofit, psödomonas, diğer gram (-) ajanlar, kandida ve korinebakteriyumlar ile enfekte idi. Bu hastaların %17'sinde bakteriyel ve fungal ajanın bir arada olduğu mikst bir enfeksiyon; %1.3'ünde ise iki ajan ile oluşmuş bakteriyel veya fungal enfeksiyon mevcuttu. İnterdigital intertrigolu hastaların %8'inde, aynı zamanda erizipel/selülit tablosu saptandı. Ayak parmak araları, en sık dermatofitler ile enfekteydi ve en sık izole edilen ajanlar; Trichophyton rubrum ve Trichophyton mentagraphytes idi. Ayak parmak arası intertrigosu bulunan hastaların %28'inde ise, gram (-) bakteriler izole edildi. Bu durumdan %57.1 oranında PA sorumlu idi. Tespit edilen en önemli predispoze faktörler; hiperhidrozis, oklüzyon, diyabetes mellitus ve obezite, abdest alma nedeni ile ayakların aşırı yıkanması olmakla birlikte; hastaların %43`ünde evvelce kullanılmış çeşitli topikal tedaviler mevcuttu. İnterdigital eritrazma tanısı konulan 22 hastanın ise, sadece %9.3'ünde korinebakteriyum izole edilebildi.İkinci sıklıkta izlenen intertrigo tipi de, meme altı intertrigosuydu. İntertrigolu kadın hastaların %21'inde tespit edilen bu durum, %40 oranında kandida ile enfekte idi.Bakteriyel veya fungal kültür altın standart kabul edildiğinde; dermatofitik veya kandidal intertrigo için, direkt yayma ile fungal kültür, eritrazma veya psödomonal intertrigo için, Wood ışığı ile bakteriyel kültür arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Dermatofitik veya kandidal intertrigo açısından KOH ile direkt yaymanın duyarlılığı ve özgüllüğü; sırasıyla %79 ve %84 ile %83 ve %89 olarak; eritrazma ve psödomonal intertrigo açısından Wood ışığının duyarlılığı ve özgüllüğü de sırasıyla %100 ve %86 ile %89 ve %87 olarak tespit edildi.Sonuç olarak; intertrigo ve sekonder enfeksiyonlarının tanısında KOH ile direkt yayma ve Wood ışığı, duyarlılık ve özgüllükleri yüksek, basit, pratik, güvenilir ve uygun tanı yöntemleridir. Bu yöntemler ile sekonder enfeksiyonların yaklaşık %61.5'i, pahalı, zaman ve özel ekipman gerektiren yöntemlere başvurmadan tanınıp tedavi edilebilecektir. Elde ettiğimiz sonuçlar, bu 2 basit yöntemin, intertrigo tiplerinin tespitinde kullanılabilecek ideal tarama testleri olduğunu göstermektedir.

DermatofitlerKandidaKültür+2
Birgül Tepe
İnönü University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psoriasis hastalarında Helicobacter pylori enfeksiyonunun rolü

Amaç: Psoriasis, sık görülen, kronik, inflamatuvar ve hiperproliferatif bir deri hastalığıdır. Psoriasisin tetiklenmesinde enfeksiyon hastalıkları özellikle beta hemolitik streptokoklar önemli rol oynayabilmektedir. Bu bakımdan gram-negatif eğri veya spiral bir bakteri olan H.pylori'nin psoriasisin oluşmasında rolü olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Temmuz 2009?Aralık 2009 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran klinik olarak psoriasis tanısı almış 56 hasta (ortalama yaş, 38.43±14.08 yıl; 32 erkek, 24 kadın) dahil edildi. Kontrol grubu olarak da, psoriasis hastalığı ve H.pylori ile ilişkili dermatolojik hastalığı olmayan 57 hasta (ortalama yaş, 37.9±13.73 yıl; 26 erkek, 31 kadın) çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalar ve kontrol grubunda H.pylori araştırmak için ÜNT yapıldı.Bulgular: 56 psoriasisli hastanın 38'inde (%67.9) ve 57 kontrol hastasının 38'inde (%66.7) ÜNT pozitif saptandı. Psoriasis hastaları ve kontrol grubu arasında ÜNT pozitifliği yönünden anlamlı bir fark yoktu (p=0.89). Tırnak psoriasisi olan 33 hastanın 24'ünde (%72.7) ÜNT pozitif sapatanırken, tırnak tutulumu olmayan 23 hastanın 14'ünde (%60.9) ÜNT pozitif bulundu (p=0.35). GİS şikayetlerinden reflü şikayeti olan tüm psoriasis hastalarında ÜNT pozitif saptandı (p=0.005). Psoriasis tipine göre ÜNT pozitiflik oranları: plak, 34/46 (%73.9); guttat, 4/7 (%57.1); eritrodermik, 0/1 (%0); püstüler, 0/1 (%0); palmoplantar, 0/1 (%0) idi.Sonuç: Plak psoriasiste H.pylori enfeksiyonunun tetikleyici bir faktör olduğu yönünde bulgu elde edilemedi. Çalışmalarda palmoplantar püstüler psoriasiste H.pylori enfeksiyonunun rol oynadığını bildiren yayınlar vardır. Bu nedenle H.pylori enfeksiyonunun psoriasisin tetiklenmesinde rolü olup olmadığını belirlemek için, duyarlılığı ve özgüllüğü daha yüksek olan yöntemlerle ve daha geniş serilerde çalışma yapılması uygun olabilir.Anahtar kelimeler: Psoriasis, Helicobacter pylori, C14 üre nefes testi

Deri hastalıklarıHelicobacter enfeksiyonlarıHelicobacter pylori+2
Dursun Türkmen
İnönü University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akne vulgaris ve rozace hastalarında deri sebum, pH ve nem değerlerinin Demodex enfestasyonuna etkisi

Amaç: Demodex spp, insanlarda en sık görülüp pilosebase ünitlerde bulunan ektoparazitledir. Sayısı cm2'de 5'den fazla olursa veya dermise penetrasyon gösterirse patojen kabul edilmektedir. Akne vulgaris (A. vulgaris) de yine pilosebase ünitin komedon, papül, püstül ve nodüllerle karakterize inflamatuar bir hastalığıdır. Başlıca gençlik döneminde görülmekle beraber her her yaşta oluşabilir. Rozase ise özellikle yüzü etkileyen geçici ve sonrasında kalıcı eritem, telenjektazi, papüller ve püstüller ile karekterize kronik, inflamatuar bir deri hastalığıdır. Kadınlarda erkeklerden daha sık görülmekle birlikte erkeklerde şiddetli formlarına daha sık rastlanır. Deri vücudun en büyük organ sistemi olup sebum, pH ve nem düzeyi gibi biyofiziksel özellikleri ile immün yanıt, bariyer özelliği ve metabolizma gibi birçok farklı işlevi yerine getirir. Bu çalışmada demodikozis, A. vulgaris ve rozase hastalarında sebum, ph ve nem düzeylerinin Demodex spp gelişimine etkisinin olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Mayıs 2009?Eylül 2009 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran klinik olarak A. vulgaris ve rozase tanısı almış her gruptan 30 hasta (Her grupta 15 erkek, 15 kadın; ortalama yaş A. vulgariste 20.4+4.0, rozasede 46.5+13.0) dahil edildi. Kontrol grubu olarakta her iki grup hastalığı ve bunlarla ilişkili hastalıkları olmayan 60 kontrol (A. vulgaris için 15 erkek, 15 kadın; ortalama yaş 23.6+ 4.1, rozase içinse 15 erkek ,15 kadın; ortalama yaş 50.6+11.7) çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalar ve kontrol grubunda deri sebum, ph ve nem düzeyleri Sebumeter SM 810, Corneometer CM 825, Skin-pH-meter pH 900 (Courage+Khazaka Eloctronic GmbH, Cologne, Germany) kombine ünitesi ile ölçüldü.Bulgular:A. Vulgarisli hastaların alın, sağ yanak, burun ve çene bölgelerinin herbirinde DF³5 olanlarda deri yağlı, asidik, kuru veya çok kuru saptanırken alın bölgesindeki nem değeri hariç tüm değerlerde DF<5 olanlara göre fark anlamlıydı. Rozase hastalarınınsa alın, sağ yanak ve burun bölgelerinin herbirinde DF³5 olanlarda deri normal düzeyde yağlı, asidik, çok kuru saptanırken, tüm değerlerde DF<5 olanlara göre fark anlamlıydı. Sadece çene bölgesinde DF³5 hasta olmadığından karşılaştıma yapılamadıSonuç: A. vulgaris hastalarında derinin yağlı, asidik, ve kuru veya çok kuru olması, rozase hastalarında ise derinin normal yağ düzeyinde, asidik ve çok kuru olması Demodex spp gelişimini kolaylaştırıcı bir faktör olduğu görüldü. Ancak bu ilişkinin daha fazla anlaşılabilmesi için çok sayıda hastadan oluşan geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Demodex follikülorum, A. vulgaris, rozase, sebum, pH, nem

Akne vulgarisDemodexDemodex folliculorum+4
Nergiz Turan
İnönü University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Oral tutulumu olan ve olmayan liken planus hastalarında dental seri yama testi sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Liken planus, kronik ve inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Liken planus etyolojisinde birçok hastalık ve ajanın rolü üzerinde durulmaktadır. Diş tedavi materyalleri etyolojide suçlanan faktörlerden biridir. Bu bakımdan dental restoratif materyallerin liken planus etyolojisinde rolü olup olmadığının belirlenmesi ve oral tutulum izlenmeyen klinik tiplerde dental materyallerin hastalık üzerindeki etkisini saptamak için oral tutulumu olan ve olmayan liken planus hastalarında dental seri yama testi sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı ve İnönü Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, klinik ve/veya histopatolojik olarak tanı almış, oral tutulumu olan 19, oral tutulumu olmayan 19 toplam 38 liken planus hastası dahil edildi. Tüm hastalara dental seri yama testi uygulandı. Bulgular: 19 oral tutulumu olan liken planus hastasının 14?ünde (%73,7), 19 oral tutulumu olmayan liken planus hastasının 15?inde (%78,9) dental seri yama testi sonucunda en az bir maddeye karşı pozitif reaksiyon saptandı. Oral tutulumu olan ve olmayan grup arasında yama testi pozitifliği yönünden anlamlı bir fark yoktu (p= ). Oral liken planus grubunda, yama testi sonucunda en sık pozitif reaksiyon veren allerjenler; %23,3 ile copper sulfate ve cobalt(II) chloride hexahydrate olarak bulundu. Oral tutulumu olmayan grupta ise en sık pozitif reaksiyon saptanan allerjen %47,3 ile copper sulfate olarak saptandı. Sonuç: Oral tutulumu olan ve olmayan grupta dental seri yama testi pozitiflik oranlarının ve pozitif reaksiyon saptanan allerjenlerin benzer olması OLP dışındaki klinik tiplerde de dental restoratif materyallerin hastalığı tetikleyebileceğini desteklemektedir. Daha önceki çalışmalarda kontakt allerjenlerin daha çok oral tutulumu olan hastalardaki etkisi üzerinde durulmaktadır. Bu nedenle oral tutulumun olmadığı olgularda dental restoratif materyallerin etyolojide rolü olup olmadığının net olarak ortaya konabilmesi için daha geniş serilerde çalışma yapılması uygun olabilir. Anahtar kelimeler: Liken planus, oral tutulum, dental seri yama testi

AğızAğız hastalıklarıLiken planus+2
Nihal Altunışık
İnönü University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anogenital verrülü hastalarda human papillomavirüs, epstein-barr virüs ve sitomegalovirüsün parafin dokuda moleküler yöntemle tanımlanması

Anogenital verrüler, hastaların anogenital bölgesinde ortaya çıkan insan papilloma virüsünün (HPV) farklı genotiplerinin neden olduğu epidermal lezyonlardır. Bu lezyonların %90'ından fazlasına HPV 6 ve HPV 11 neden olmaktadır. HPV sıklıkla cinsel yolla bulaşmaktadır. Anogenital verrüler neoplastik değişim riski taşımayan benign lezyonlardır. Bununla birlikte immünsupresif hastalarda, hem premalign (vulval, anal ve penil intra-epitelyal neoplazi) hem de malign lezyonlarla bir arada bulunabilir ya da bu lezyonlar verrü zemininde gelişebilir, nadiren de verrü olarak yanlış teşhis edilebilirler. Anogenital verrülü kişilerin yaklaşık %20'sinde cinsel yolla bulaşan başka hastalıklar da görülmektedir. Epstein-Barr virüsü (EBV), dünya çapında yetişkinlerin %90'ından fazlasını enfekte eden yaygın bir gamma herpes virüsüdür. EBV başlıca tükürük yoluyla bulaşır ancak kan veya organ nakli ve cinsel yolla da bulaş bildirilmiştir. İnsan sitomegalovirüsü (CMV), betaherpesvirinae'nin prototip üyesidir. Tüm herpesvirüsleri gibi, latent kalır ve bireyin yaşamı boyunca devam eder. CMV, vücut salgıları, kan veya organ nakli ve cinsel yolla bulaşabilir. HPV, EBV ve CMV cinsel yolla bulaşabilir ve epitel hücrelerinde latent kalabilmektedirler. Çalışmada 2020 Ocak-2023 Temmuz tarihleri arasında anogenital verrü tanısı ile eksize edilmiş lezyonlardan elde edilen 24 adet doku örneği Fırat Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalına ait biyolojik materyaller kullanıldı. Anagenital verrülü hasta grubuna ait 24 adet parafin gömülü doku biyopsi örneklerinde Real Time PCR ve pyrosequencing metodu ile HPV, CMV ve EBV araştırıldı. Örneklerden viral DNA eldesi için yapılan ekstraksiyonda DSP virüs patojen kiti (Qiagen, Germany) ve EZ1 Advanced (Qiagen) otomotize nükleik asit izolasyon cihazı kullanıldı. Çalışmadan elde edilen verilerin istatistiksel analizleri için SPSS versiyon 22.0 paket programı kullanıldı. Çalışmadan elde edilen değerler ortalama±SD olarak verilerek, gruplar arası karşılaştırmalar için parametrik veriler student t test ile nonparametrik olanlar ise ki kare testi ile değerlendirildi. p<0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Yapılan PCR analizinde hastaların 15 (%62.5)'inde HPV tespit edilirken, 9 (%37.5)'unda HPV tespit edilemedi. Kalan 15 hastanın 8 (%53.3)'inde HPV 6, 1 (%6.7)'inde HPV 16, 4 (%26.7)'ünde HPV 40 ve 2 (%13.3)'sinde HPV 87 tespit edildi. 2 (%8.3) hastada HPV ve EBV birlikteliği mevcuttu. Hastaların 22 (%91.7)'sinde EBV tespit edilemedi. 24 hastanın hiç birinde CMV tespit edilemedi. Sonuç olarak EBV ve CMV gibi cinsel yolla bulaşabilen enfeksiyonlar HPV enfeksiyonu gelişme riskini artırmaktadır. HPV tespit edilen hastalarda EBV ve CMV'nin birlikteliği araştırılmalıdır. Anogenital verrüler prekanseröz lezyonlarla karışabildiği veya prekanseröz lezyonlara eşlik edebildiği için dirençli hastalarda tanısal eksizyon yapılmalıdır. Çalışmanın amacı koenfeksiyonun tedaviye direçli verrüler veya prekanseröz durumlara etkisinin ortaya çıkarılmasıdır. Aynı zamanda anogenital verrülerde koenfeksiyon durumlarında kansere ilerleme şüphesine dikkat çekmektir. Anahtar Kelimeler: Anogenital Verrü, Human Papillomavirüs, Epstein-Barr Virüs, Sitomegalovirüs

Kübranur Sorkulu Eroğlu
Fırat University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Liken planusta geçici reseptör potansiyeli melastatin 2, glutatyon peroksidaz 4 ve spexin immunreaktivitesinin immunohistokimyasal olarak incelenmesi

Bu çalışmada Liken planus (LP) tanısı konmuş hastalardan alınan doku örneklerinden geçici reseptör potansiyeli melastatin-2 (TRPM2), glutatyon peroksidaz-4 (GPX4), spexin (SPX) immünreaktivitelerinin immünhistokimyasal olarak incelenmesi amaçlandı. Çalışmaya hasta grubunu oluşturacak 20 adet LP tanısı konmuş deri dokusu örneği, kontrol grubunu oluşturacak 20 adet sağlıklı deri dokusu örneği olmak üzere toplam 40 adet deri dokusu örneği patoloji arşivinden elde edildi. Diğer dermatolojik hastalık veya malignite tanısı konmuş ve diabetes mellitusu olan hastaların doku örnekleri çalışmaya alınmadı. Elde edilen deri örneklerinin tanıları doğrulandıktan sonra parafin bloklardan 5-6 µm kalınlığında alınan doku kesitlerine TRPM2, SPX ve GPX4 için indirekt immünuhistokimyasal boyama yapıldı. Bu yöntemle primer antikorla nemli ortamda inkübe edilmiş dokulara biyotinli sekonder antikor uygulanarak ve streptavidinli enzimle (peroksidaz veya alkalen fosfataz) inkübasyon yapılarak enzim substratı olan AEC veya DAB kromojenleri uygulandı. Boyamada immünreaktivitenin yaygınlığı (0.1: <%25, 0.4: %26-50, 0.6: %51-75, 0.9: %76-100) ve şiddeti (0: yok, +0.5: çok az, +1: az, +2: orta, +3: şiddetli) kriter alınarak bir histoskor oluşturuldu. Hesaplamalarda histoskor = yaygınlık x şiddet formülü kullanıldı. Elde edilen veriler statistical package for the social sciences (SPSS, version 22.0) (Chicago, IL, USA) paket programı kullanılarak analiz edildi. Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk normallik testleri yapıldıktan sonra iki gruplu değişkenlerde bağımsız örneklem t testi iki gruptan fazla değişkenlerde ise varyans analizi (ANOVA) kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bu çalışmada hasta ve kontrol grubu arasında demografik özellikler açısından anlamlı bir farklılık tespit edilemedi (p>0.05). TRPM2 histoskor ortalaması LP'li hasta grubunda 0.26±0.09 kontrol grubuna 0.97±0.17 kıyasla istatistiksel olarak anlamlı azalmış olduğu saptandı (p<0.001). GPX4 histoskor ortalaması LP'li hasta grubunda 0.20±0.06 kontrol grubuna 0.97±0.17 kıyasla istatistiksel olarak anlamlı azalmış olduğu saptandı (p<0.001). SPX histoskor ortalaması LP'li hasta grubunda 1.19±0.34 kontrol grubuna 0.38±0.06 kıyasla istatistiksel olarak anlamlı artmış olduğu saptandı (p<0.001). Cinsiyet ve yaş dağılımını açısından değerlendirildiğinde LP'li hastalar ve kontrol grubunda TRPM2, SPX ve GPX4 histoskorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak uzun zamandan beri LP'nin patogenezinde apoptozis suçlanmaktadır. Biz bu çalışma ile TRPM2 kanallarının, ferroptozisin ve SPX'in de LP patogenezde önemli faktörler olabileceğini gösterdik. Bu faktörlerin patogenezdeki yerinin daha net anlaşılması için moleküler düzeyde yapılması gereken çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Liken planus, geçici reseptör potansiyeli melastatin-2, glutatyon peroksidaz-4, spexin

Glütatyon peroksidazLiken planusMelastatin+2
Mehmet Semih Çelik
Fırat University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Atopik dermatitli çocuklarda yürüme özelliklerinin ve yürümeyi etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Bu çalışmada atopik dermatit (AD)'li çocuklarda yürüme özelliklerinin ve yürümeyi etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amaçlandı. Fırat Üniversitesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, Hanifin ve Rajka kriterlerine göre AD tanısı konulmuş 7-16 yaş arası 50 hasta ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran 50 sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 100 çocuk çalışmaya alındı. Bütün hastaların dermatolojik muayeneleri yapılarak Atopik Dermatit Şiddet Skoru (SCORAD) hesaplandı. Çalışmaya dahil edilen bütün katılımcıların Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Nöroloji polikliniğinde detaylı nörolojik muayeneleri, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı kliniğinde fizik muayeneleri ve Win-Track yürüme analizi platformu ile (MEDICAPTEURS Technology, Fransa) yürüme analizi yapıldı. Katılımcıların klinik, laboratuvar ve yürüme analizi verileri kaydedildi. Analizler SPSS (Statistical Package for Social Sciences; SPSS Inc., Chicago, IL) 22 paket programında değerlendirildi. Çalışmada tanımlayıcı veriler kategorik verilerde n, % değerleri, sürekli verilerde ise sıra ortalaması ve standart sapma (SS) değerleri ile gösterildi. Gruplar arası kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında Chi square testi uygulandı. Normallik varsayımlarını sağlamadığından ikili grupların karşılaştırılmasında Mann Whitney U-testi, ikiden fazla grupların karşılaştırılmasında Kruskal Wallis testi kullanıldı. Analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Hasta ve kontrol grubu arasında demografik özellikler açısından anlamlı farklılık tespit edilemedi (p>0.05). Hasta grubunda vitamin B12 değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edildi (p<0.05). Diğer laboratuvar parametreleri açısından ise istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilemedi (p>0.05). SCORAD indexi 35 (%70) hastada hafif, 15 (%30) hastada orta ve şiddetli tespit edildi. Hasta grubunda SCORAD indexi ile IgE kategorilerinin odds oranı (OR) 0.62, SCORAD indexi ile vitamin D kategorilerinin ise 1.90 tespit edildi. Hastaların 46 (%92) ve kontrollerin 45 (%90)'inde dominant ekstremite sağ taraf olarak kaydedildi. Hasta grubunda spatiotemporal yürüme parametrelerinden maksimum ayak basıncı sol tarafta, adım uzunluğu ise sağ tarafta daha düşük tespit edildi (p<0.05). Hasta grubunda kinematik yürüme parametresi açı sağ, SCORAD indexi orta ve şiddetli olanlarda (sıra ortalaması (SO): 18.77) hafif olanlara göre (SO: 28.39) istatistiksel olarak anlamlı düşük tespit edildi (p<0.05). Hasta grubunda spatiotemporal yürüme parametrelerinden ön ayak alan sağ, total ayak alan sağ değerleri beden kitle indeksi (BKİ) zayıf ve normal olanlarda fazla kilolu ve obez olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düşük tespit edildi. Arka ayak alan sağ ve arka ayak alan sol BKİ normal olanlarda fazla kilolu ve obez olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düşük tespit edildi. 3. adım alan, 2. adım ortalama basınç ve 2. adım maksimum basınç BKİ normal olanlarda fazla kilolu ve obez olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düşük tespit edildi (p<0.05). 3. adım ortalama basınç, IgE normal olanlarda (SO: 21.42) yüksek olanlara (SO: 29.92) göre istatistiksel olarak anlamlı düşük, adım süresi sağ IgE normal olanlarda (SO: 30.21) yüksek olanlara (SO: 20.40) göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edildi (p<0.05). Ön ayak alan sol, arka ayak alan sağ, total alan sağ, total alan sol, maksimum basınç sağ, ortalama basınç sağ, vücut kilosu, vücut kilo dağılımı sağ ve vücut kilo dağılımı sol, 2. adım ortalama basınç, 3. adım ortalama basınç ve 2. adım maximum basınç vitamin D hafif/orta düşük ve düşük olanlarda, normal olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edildi (p<0.05). Sonuç olarak bu çalışmada serum IgE seviyesinin yüksek olmasının hastalık olasılığını, serum vitamin D seviyesinin düşük olmasının ise hem hastalık olasılığını hem de hastalık şiddetini artırdığı düşünüldü. AD'li hastaların dominant olmayan ekstremite tarafında basıncın düşük, adım uzunluğunun kısa olması sağlıklı kontrollerden farklı bir yürüme özelliği olarak tespit edildi. AD'li hastaların %30'unda SCORAD indexinin orta ve şiddetli olduğu ve spatiotemporal yürüme parametrelerine etki etmediği tespit edildi ancak SCORAD indexi orta ve şiddetli olan grupta dominant ekstremite tarafındaki kinematik yürüme parametresi olan açı değeri düşük bulundu. AD'li hastalarda spatiotemporal yürüme parametrelerinin BKİ artışından, serum IgE seviyesindeki artıştan ve serum vitamin D seviyesindeki azalmadan etkilendiği tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Atopik dermatit, yürüme, Win-Track

Furkan Sarıkurt
Fırat University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Atopik dermatit ve mikozis fungoidestegeçici reseptör potansiyeli melastatin-2 ve spexin immünreaktivitesinin immünohistokimyasal olarak incelenmesi

Atopik dermatit (AD), atopik eğilimi olan kişilerde görülen kronik, kaşıntılı ve inflamatuvar bir dermatozdur. Mikozis fungoides (MF) ise deri-tropik hafıza T lenfositlerinden kaynaklanan heterojen nonhodgkin kutanöz T hücreli lenfoma tipidir. Bu çalışmada atopik dermatit AD ve MF tanısı konmuş hastalardan alınan doku örmeklerinden geçici reseptör potansiyeli melastatin-2 (TRPM2) ve spexin immünreaktivitelerinin immünhistokimyasal olarak incelenmesi amaçlandı. Çalışmada 2020-2022 yılları arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalına ait biyolojik materyaller arşivindeki 2020-2022 yılları arasında AD ve MF tanıları konmuş doku örnekleri kullanıldı. Hasta grubunu oluşturacak 20 adet AD ve 20 adet MF tanısı konmuş 40 adet doku örneği ve kontrol grubunu oluşturacak 20 adet hastalıklı doku komşuluğundaki sağlıklı doku örneği olmak üzere toplam 60 adet doku örneği kullanıldı. Diğer dermatolojik hastalık veya malignite tanısı konmuş ve diabetes mellitusu olan hastaların doku örnekleri çalışmadan dışlandı. Elde edilen doku örneklerinin tanıları doğrulandıktan sonra parafin bloklardan 5-6 µm kalınlığında alınan doku kesitlerine ve spexin için indirekt immünuhistokimyasal boyama yapıldı. Bu yöntemle primer antikorla nemli ortamda inkübe edilmiş dokulara biyotinli sekonder antikor uygulanacak ve streptavidinli enzimle (peroksidaz veya alkalen fosfataz) inkübasyon yapıldı ve enzim substratı olan AEC veya DAB kromojenleri uygulandı. Boyamada immünreaktivitenin yaygınlığı (0.1: <%25, 0.4: %26-50, 0.6: %51-75, 0.9: %76-100) ve şiddeti (0: yok, +0.5: çok az, +1: az, +2: orta, +3: şiddetli) kriter alınarak bir histoskor oluşturuldu. Hesaplamalarda histoskor = yaygınlık x şiddet formülü kullanıldı. Elde edilen veriler statistical package for the social sciences (SPSS, version 22.0) (Chicago, IL, USA) paket programı kullanılarak analiz edildi. Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk normallik testleri yapıldıktan sonra iki gruplu değişkenlerde bağımsız örneklem t testi iki gruptan fazla değişkenlerde ise varyans analizi (ANOVA) kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmada AD'li hasta grubunun spexin histoskorlarının ortalaması 1.30±46 kontrol grubunun spexin histoskorlarının ortalaması ise 0.20±07 olarak tespit edildi. AD'li hasta grubunun TRPM2 histoskorlarının ortalaması 1.12±28, kontrol grubunun TRPM2 histoskorlarının ortalaması ise 0.20±07 olarak tespit edildi. MF'li hasta grubunun spexin histoskorlarının ortalaması 1.04±29, kontrol grubunun spexin histoskorlarının ortalaması ise 0.20±07 olarak tespit edildi. MF'li hasta grubunun TRPM2 histoskorlarının ortalaması 1.02±30, kontrol grubunun TRPM2 histoskorlarının ortalaması ise 0.20±07 olarak tespit edildi AD'li hasta grubunda spexin histoskorları ve TRPM2 histoskorları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek (p=0.000, p=0.000, sırasıyla) tespit edildi. MF'li hasta grubunda spexin histoskorları ve TRPM2 histoskorları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek (p=0.000, p=0.000, sırasıyla) tespit edildi. Demografik özellikler açısından incelendiğinde AD'li ve MF'li hastalar ile kontrol grubu arasında spexin ve TRPM2 histoskorlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilemedi (p>0.05). MF'li hastaların deri örneklerinin 15'i (%75) evre 1A, 3'ü (%15) evre 1B, 2'si (%10) evre 3 idi. MF'li hastalarda spexin ve TRPM2 histoskorlarında evrelere göre istatistiksel anlamlı farklılık tespit edilemedi (p>0.05). Sonuç olarak bu çalışmada sağlıklı konrrol deride spexin ve TRPM2 immünreaktivitesi tespit edildi. Hem AD'li hem de MF'li hastalarda spexin ve TRPM2 immünreaktivitesi sağlıklı kontrol deriye göre artmış bulundu. AD ve MF'te artmış spexin immünreaktivitesinin inflamatuvar ortama reaksiyonel olduğu ve kaşıntıya katkıda bulunduğu düşünüldü. AD ve MF'de artmış TRPM2 immünreaktivitesi ise TRPM2'nin kronik inflamatuvar dermatozların MF'ten ayırımında potansiyel bir biobelirteç olamayacağını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Atopik dermatit, mikozis fungoides, geçici reseptör potansiyeli melastatin-2, spexin

Candan Çelik
Fırat University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Seboreik keratoz ile ilişkili premalign deri tümörlerinin sıklığının ve klinikopatolojik özelliklerinin saptanması

ÖZET Seboreik keratoz; epidermal keratinositlerin matürasyonunda durma sonucunda meydana gelen benign bir deri tümörüdür. Seboreik keratozlar ile malign deri tümörleri arasındaki ilişki tartışmalıdır. Seboreik keratozlardan malignite gelişebileceğini savunan makaleler mevcut olmakla birlikte bu ilişkinin rastlantısal olduğunu savunanlar da vardır. Bu çalışma, seboreik keratozlar ile malign deri tümörleri arasında bir ilişkinin var olup olmadığını araştırmak ve klinikopatolojik korelasyonlarını saptamak amacıyla planlandı. Bu amaçla Ekim 2000 ile Nisan 2001 tarihleri arasında Anabilim Dalımızda klinik olarak seboreik keratoz tanısı alan 46'sı erkek, 36'sı kadın olmak üzere toplam 82 olgunun 100 lezyonundan biyopsi alındı ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Biyopsi alınan 100 lezyonun 2'sinde (%2) seboreik keratoz lezyonlarında hücresel atipi odakları saptandı ve bu 2 lezyon farklı 2 olguya aitti. Hücresel atipi saptanan olguların her ikisi yaygın tip seboreik keratozlu idi. Histopatolojik olarak l'i akantotik, diğeri ise hiperkeratotik tip seboreik keratozdu. Her 2 lezyonda da açık ve koyu kahverengi, heterojen pigment dağılımı saptandı. Lezyonlardan l'i güneş gören bölgede diğeri ise güneş görmeyen bölgeye lokalize idi. Değerlendirilen lezyon sayısının az olması nedeni ile %2'lik sonucun istatistiksel açıdan anlamlı olup olmadığı değerlendirilemedi. Olgularımızın lezyonlarında klinik olarak büyüme, kanama ve ülserasyon gibi malignite göstergeleri olmadığı halde histopatolojik olarak atipi gösteren odaklar saptandı. Seboreik keratozlu olgularda malign transformasyonun mikroskobik düzeyde başladığı, bunun klinik görünümüne yansımasını daha uzun sürede ortaya çıktığı belirtilmektedir. Bu nedenle özellikle uzun süre güneşe maruz kalan ve kronik irritasyon öyküsü olan seboreik keratoz lezyonlardan biyopsi alınarak lezyon histopatolojik açıdan değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Malign dönüşüm, malign tümör, seboreik keratoz, V

Seydo Homan
Çukurova University
2001
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Saç ve saçlı deri hastalıklarında trikogramın yeri

ÖZET Bu çalışmada, saç dökülmesi yakınmasıyla kliniğimize başvuran olgularda gerçekten saç dökülmesi olup olmadığını anlama, saç siklus dinamiği hakkında bilgi edinmek yolu ile dökülmenin türü ve prognozu ile ilgili bilgi sahibi olma, konjenital ve edinsel şaft anomalileri olan olgularda mevcut saç anomalilerini ortaya koyabilme, klinik olarak ayırımı güç olan alopesi tiplerini ayırabilme konularında trikogramın katkısının araştırılması amaçlandı. Bu amaçla Mayıs 1996-Mayısl997 tarihleri arasında kliniğimize saç dökülmesi ve saçı da ilgilendiren konjenital anomaliler nedeniyle başvuran 1 14'ü kadın, 46'sı erkek toplam 160 olgu yaş ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin çalışma kapsamına alındı. Olgulardan alınan 50-100 kadar saç kökü ışık mikroskobunda x40'lık büyütme ile incelendi. Mikroskobik incelemede gözlenen fizyolojik ve patolojik kıl köklerinin yüzdelenmesi ve trikogram tiplerinin belirlenmesi sonucu diffîiz alopesi ve alopesi areatada telojen, distrofik ve mikst olmak üzere her üç tip trikogramın da gözlenebileceği, androgenetik alopeside ise telojen trikogramın karakteristik oluşu dikkati çekti. Ayrıca trikogramın, alopesi areata ve diffüz alopeside, etyolojik faktörün yoğunluğu ve alopesinin prognozu ile ilgili değerli bilgiler verebileceği sonucuna ulaşıldı. Sikatrisyel alopeside distrofik, konjenital alopeside ise distrofik ve normal trikogramlann yanısıra bazı şaft anomalileri gözlendi. Sonuç olarak; trikogram; etyolojik ve spesifik tanıya katkısı yönünden sınırlı yararlar sağlamakla birlikte, çabuk ve kolay uygulanabilirliği, ucuz maliyeti, tanı ve tedavideki yönlendiriciliği ile saç ve saçlı deri hastalıklarına yaklaşımda değerli katkıları olan bir tekniktir. Anahtar Kelimeler: Kıl, kıl şaftı anomalisi, saçlı deri hastalığı, alopesi, trikogram.

AlopesiSaç hastalıklarıSaçlı deri+1
Ayşın Köktürk
Çukurova University
1997
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vitiligoda otoimmünite

Vitiligo melanosit yıkımıile seyreden ve deride renk kaybıile karakterize bir hastalıktır. Etyopatogenezi tam olarak bilinmemekle beraber otoimmün hipotez üzerinde durulmaktadır. Hastalığın otoimmün temellere dayandırılmasının temel nedenlerinden biri bazısistemik otoimmün hastalıklarla birlikte görülebilmesi ve bu hastalıklarla ilişkili otoantikorların saptanmasıdır. Çalışmadaki amacımız vitiligo ile birlikte görülebilen sistemik otoimmün hastalıklara özgü otoantikorların varlığınısaptamak ve bu ilişkinin gösterilmesi ile vitiligoya eşlik edebilen sistemik hastalıkların ve bazıderi hastalıklarının erken tanıve tedavilerinin yapılmasınısağlamak idi. Çalışma kapsamına Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim DalıPolikliniğinde vitiligo tanısıalan 118 hasta alındı. Hastaların 103'ü retrospektif, 15'i prospektif olarak incelendi. Değerlendirmeye alınan her hastanın ayrıntılıanamnezi alınarak dikkatli bir fizik muayene yapıldı. Lezyonların Wood ışığıincelemesi ile vitiligo tanısıkesinleştirildi. Hastalar yaş, cinsiyet, vitiligo lezyonlarının klinik tipleri, hastalık başlangıç yaşı, hastalığın süresi, ailede vitiligo öyküsü, hastalık başlamadan önceki stres varlığı, Köbner fenomeni pozitifliği yönünden ayrıntılıbir şekilde sorgulandı. Vitiligoya eşlik edebilen sistemik otoimmün hastalıkların tanısına yönelik laboratuvar incelemeler yapıldı. Bazıhastalarda saptanan otoantikor pozitiflikleri ve otoimmün hastalıkların sıklığıliteratürlerle benzer idi. Ayrıca çalışma kapsamına alınan üç vitiligolu hastadan histopatolojik inceleme için biyopsi alındı. Lezyon kenarındaki normal deriden yapılan histopatolojik inceleme sonucu dermisde lenfosit infiltrasyonunun gözlenmesi de vitiligoda otoimmün patogenezi destekler nitelikte idi. Çalışmamızda başta otoimmün tiroid hastalıkları, pernisiyöz anemi, diabetes mellitus olmak üzere Addison hastalığıve otoimmün poliglandüler sendrom, vitiligolu hastalarda litaratürlerdeki oranlara parelel şekilde artmışsıklıkta gözlendi. Vitiligo ile nadir birliktelikleri olabilen diğer sistemik ve deri hastalıklarıda benzer oranlarda artmışolarak saptandı. Saptanan birlikteliklerin varlığıvitiligoda otoimmüniteyi gösterir ipuçlarıolarak değerlendirildi.

Ahu Özbilen
Çukurova University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yüzde yerleşen maküler hiperpigmente lezyonlarda dermatoskopik ve histopatolojik korelasyon

Aktinik keratoz, seboreik keratoz, solar lentigo, lentigo maligna yüz gibi güneş gören alanlarda ultraviyole etkisi ile ortaya çıkan hiperpigmente lezyonlar olup klinik görünümleri birbirleriyle karışabilmektedir. Bu pigmente lezyonları ayırt etmek klinik olarak güç, bazen olanıksızdır. Dermatoskopi yüzde yerleşimli pigmente lezyonların birbirinden ayırt edilmesinde önemli bir araçtır. Bu çalışmada yüzde yerleşim gösteren aktinik keratoz, seboreik keratoz, solar lentigo, lentigo maligna gibi hiperpigmente düz lezyonları olan olguların dermatoskopik ve histopatolojik bulgularının uyumunu saptamak amaçlandı.Bu amaçla Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran yüzde yerleşimli aktinik keratoz, seboreik keratoz ve solar lentigo gibi düz hiperpigmente lezyonları olan hastalar alındı. Olguların değerlendirilmesinde seboreik keratoz, aktinik keratoz, solar lentigo ve lentigo maligna için hazırlanan dermatoskopik tanı kriterleri formuna kayıtları yapıldı. Histopatolojik inceleme için biyopsi alındı.Çalışmada 26 erkek (% 51) ve 25 kadın (% 49) olmak üzere toplam 51 hastadaki 53 deri lezyonu incelendi. Yaşları 40 ile 83 arasında değişen hastaların ortalama yaşı 64,47 ± 11,24 bulundu. Histopatolojik tanısı aktinik keratoz + solar lentigo olan 3 lezyon istatistiksel değerlendirmeye alınmadı. Geriye kalan 50 lezyonun 32 tanesine aktinik keratoz, 9 tanesine seboreik keratoz, 9 tanesine de solar lentigo tanısı histopatolojik olarak konuldu. Lezyonların dermatoskopik değerlendirme sonucu ile histopatolojik tanıların uyumu açısından Kappa testi ile verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Kappa testi sonucu 0,645 bulundu (p<0,001). Yüzde yerleşen düz hiperpigmente deri lezyonlarının tanısında dermatoskopik ve histopatolojik tanılar Kappa değerine göre istatistiksel açıdan orta derecede uyumlu bulundu.Anahtar sözcükler: Aktinik keratoz, dermatoskopi, seboreik keratoz, solar lentigo.

Mehmet Kamil Mülayim
Çukurova University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetes mellituslu hastalarda onikomikoz ve tinea pedis sıklığı ve etkenleri

Amaç: Çalışmamızda kontrol grubuyla karşılaştırmalı olarak diyabetli hastalarda onikomikoz ve tinea pedis prevalansı ve etkenlerinin belirlenmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı polikliniğine başvuran ve/veya servisinde yatan, yaş ortalaması 52+14 olan 167 diyabetli hasta (77 erkek, 90 kadın) ve yaş ortalaması 49,8+14,3 olan 150 nondiyabetik hasta (75 erkek, 75 kadın) alındı. Her iki grup klinik ve mikolojik muayene yapılarak değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizlerinin yapılması için Pearson ki-kare ve student t testi kullanıldı.Bulgular: Diyabet ve kontrol grubunda sırasıyla onikomikoz oranları %38,4 ve %24,0 olarak bulundu, tinea pedis için ise bu oranlar DM'li grupta %36,6 ve kontrol grubunda (%26,0) idi. Her iki grup arasında tinea pedis ve onikomikoz açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu(P<0,05). Diyabetiklerde, dermatofitler (%70,0) en sık onikomikoz etkeni olarak saptanırken bunu sırasıyla mayalar (%22,5) ve nondermatofitler (%7,5) izliyordu. Tinea pediste de onikomikoza benzer olarak sırasıyla dermatofitler (%63,7), mayalar (%24,2) ve nondermatofitler (%12,1) izole edildi. Tinea pedis ve onikomikoz sıklığı, her iki grupta da erkek cinsiyet ve diyabet süresinin uzun olması ve diyabetik ayak ülseri, periferal vasküler hastalık, periferal nöropati varlığı ile artış göstermekteydi (P<0,05). Buna karşılık diyabet tipi, HbA1c ve artan yaş ile anlamlı bir ilişki saptanmadı (P>0,05).Sonuç: Onikomikoz ve tinea pedis kontrol grubuna göre diyabetlilerde 1,5 kat daha fazla bulundu. Kolaylaştırıcı faktörler erkek cinsiyet, diyabet süresinin uzun olması, diyabetik ayak ülserasyonu, periferik vasküler hastalıklar, periferik nöropati olarak belirlendi. Bu çalışma, tinea pedis ve onikomikozisin, diyabetik hastalarda kontrol grubuna göre prevalansının artmış olduğunu göstermektedir. Bu nedenle diyabetli hastalarda, olası tinea pedis ve onikomikoz enfeksiyonu açısından tanısal, terapötik ve koruyucu yaklaşımlar gerekmektedir.Anahtar sözcükler: Tinea pedis, onikomikoz, diyabetes mellitus, etkenler, komplikasyonlar

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Diabetes mellitus-tip 2+3
Esra İnan
Çukurova University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova bölgesinde aktinik keratoz: Klinik ve histopatolojik özellikler

Amaç: Aktinik keratozun Çukurova Bölgesine özgü klinik ve histopatolojik özelliklerinin belirlenmesi.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, en az bir adet aktinik keratoz lezyonu olan 25 erkek, 25 kadın olgunun 50 lezyonu değerlendirildi. Klinik muayene ve dermatoskopik inceleme sonrasında aktinik keratoz tanısı konulan olguların birer lezyonundan alınan insizyonel biyopsi örneği, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı tarafından histopatolojik olarak değerlendirildi. Bulguların istatistiksel analizlerinin yapılması için Fisher Exact testi kullanıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan yaşları 40 ile 80 arasında değişen olguların ortalama yaşı 63,9 ± 10,1 olarak belirlendi. Olguların %84'ü 55 yaşın üzerinde, %42'si ise 66 yaşın üzerinde idi. Cinsiyet dağılımı eşit olarak saptandı. Fitzpatrick deri tiplerine göre olguların 12 adedi (%24) Tip II, 15'i (%30) Tip III ve 23'ü (%46) Tip IV deri tipinde idi. 22 olgunun (%44) tek lezyonu vardı, lezyon sayısı multipl olan olgular ise 21(%42) adet idi. Klinik tiplerine göre 47 lezyon (%94) tipik aktinik keratoz olarak değerlendirildi. Histopatolojik tiplere göre 27 olgu (%54) hipertrofik tipte, 18 olgu (%36) atrofik tipte, 2 olgu (%4) akantolitik tipte ve 3 olgu da (%6) mikst tipte idi. Eşlik eden deri malignitesi varlığına göre toplam 8 olguda (%16) eşlik eden en az bir deri malignitesi mevcuttu. Deri tipleri ve eşlik eden deri malignitesi varlığına göre Tip II ve Tip III deri tipinde olan toplam 27 olgunun 4'ünde (%14,8), Tip IV deri tipinde olan 23 olgunun ise 4'ünde (%17,4) en az bir deri malignitesi saptandı. Lezyon süresi ve eşlik eden deri malignitesi varlığına göre lezyon süresi 60 ay ve altında olan 33 olgunun 2'sinde (%6,01), 61 ay ve daha üzerinde lezyon süresi olan 17 olgunun ise 6'sında (%35,2) en az bir deri malignitesi saptandı. Yaşa göre eşlik eden deri malignitesi varlığına göre 66 yaş ve üzerindeki 21 olgunun 6'sında (%28,6), 65 yaş ve altındaki 29 olgunun 2'sinde (%6,9) eşlik eden deri malignitesi vardı.Sonuç: Çukurova Bölgesinde aktinik keratoz, iklimsel özellikler nedeniyle daha genç yaşlarda da saptanmaktadır. Aynı nedenle, koyu renk deri fenotipinde olmak aktinik keratoz riskini azaltmamaktadır. Çalışma grubumuzda tesbit edilen ileri yaşlarda yüksek oranda maligniteye eşlik, günümüzde giderek yaygınlaşan, aktinik keratozun ?intraepidermal skuamöz hücreli karsinoma? olarak kabul edilmesi görüşünü destekler niteliktedir.Anahtar sözcükler: Aktinik keratoz, Dermatopatoloji, Çukurova Bölgesi

AktinlerDermatolojiKarsinoma+3
Melda Akyılmaz
Çukurova University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akne vulgaris hastalarında oral isotretinoin tedavisi ateroskleroz riskini arttırıyor mu? Oral isotretinoinin plazma B12 vitamini, folik asit, homosistein, lektin benzeri düşük dansiteli lipoprotein reseptör 1 (LOX-1) ve okside düşük dansiteli lipoprotein (OX-LDL) düzeylerine etkisi

AMAÇ: Orta ve şiddetli akne vulgaris tedavisinde sık kullanılan sistemik isotretinoinin, ateroskleroz üzerine olan etkisinin, B12, folik asit, homosistein, ox-LDL, LOX-1, trigliserid, total kolesterol, HDL, LDL ve VLDL gibi ateroskleroz patogenezinde rol alan parametrelerle belirlenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Mayıs 2022 - Şubat 2023 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran, akne vulgaris tanısı ile endikasyon dahilinde oral isotretinoin tedavisi başlanan 64 kadın, 17 erkek toplam 81 kişi, 18 yaş ve üzeri erişkin hastaları dahil edilmiştir. Her hasta, çalışma hakkında bilgilendirilmiş ve yazılı onamları alınmıştır. Hastaların yaşı, cinsiyet, vücut kitle indeksi, sigara kullanımı, hastalığın başlama yaşı, akne şiddeti, adet düzeni, ailesel akne öyküsü, ek hastalıkları ve ailede akne dışı hastalıklar sorgulanmıştır. Hastalara 0,5 mg/kg dozunda oral isotretinoin başlanmıştır. Hastalardan tedavi başlangıcında, tedavinin 1. ve 3. aylarında venöz kan örnekleri alınıp plazma homosistein, serum B12, folik asit ve OxLDL, LOX-1 düzeyleri analiz edilmiştir. Ayrıca isotretinoin tedavi protokolünde rutin olarak ölçülen lipid düzeyleri (Trigliserid, total kolesterol, HDL, LDL ve LDL) de kaydedilmiştir. İstatiksel değerlendirmede SPSS 25.0 programı kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya alınan akne vulgaris tanısı ile oral isotretinoin kullanan 81 hastanın ilk kontrolde 13'ü, ikinci kontrolde 9'u takipten çıkarken, 1 hasta ilk kontrolüne gelmeyip ikinci kontrole geldi ve toplamda 60 hasta çalışmayı tamamladı. 60 hastanın %81,7'si (n=49) kadın, %18,3'ü (n=11) erkek idi. Hastaların yaşları 18-39 yıl (ort. 21,93 ± 3,3) arasında; akne başlangıç yaşı 12 ile 39 (ort. 17,38 ± 4,10) arasında değişiyordu. Ortalama vücut kitle indeksi 22,25± 3,7 (aralık 16,08-32,81) olarak bulundu. Hastaların 10'u (%16,7) aktif sigara içiyorken, 45 (%75) hasta sigara içmediğini, 5 (%8,3) hasta ise sigarayı bıraktığını belirtti. Kadın hastaların 9'unda (%18,4) adet düzensizliği bulunurken 40'ının (%81,6) adeti düzenliydi. 60 hastanın 53'ünün (%88,3) ek hastalığı bulunmazken, 7 (%11,7) hastada, ek hastalık bulunmaktaydı. Bunlar alerjik rinit(n=1), astım(n=1), hipotiroidi(n=1), PCOS(n=4) idi. Ailede akne vulgaris hastalığı olan kişi sayısı 24 (%40) iken 36 (%60) hastada ailede akne vulgaris hastalığı mevcut değildi. Hastaların ailelerinde ek hastalığı olan 21(%35) iken herhangi ek hastalığı bulunmayan kişi sayısı 39 (%65) idi. Ek hastalıklar arasında, böbrek yetmezliği, diyabetes mellitus (DM), hipertansiyon (HT), hiperlipidemi ve kalp hastalığı yer alıyordu. Bazı ailelerde birkaç hastalığın beraber eşlik ettiği görüldü. Hastalarının 43'ünde (%71,7) akne şiddeti orta şiddette iken, 17 (%28,3) hastada şiddetli olarak tespit edildi. Erkek hastaların %45,5'inde orta şiddette, %54,5'inde şiddetli akne mevcut iken, kadın hastaların %77,5'inde orta şiddette, %22,5'inde şiddetli akne olduğu belirlendi. İstatiksel analizlere göre tedavi sonrası Ox-LDL, trigliserit, total kolesterol, LDL ve VLDL düzeyleri, başlangıç değerlerine göre anlamlı olarak yüksekti (sırayla p<0,001, p<0,01, p<0,001, p<0,001, p<0,01). Tedavi sonrası LOX-1, folik asit homosistein ve B12 vitamini düzeyleri istatistik olarak anlamsız bulundu (p>0,05). Ox-LDL düzeyleri, erkeklerde ve kadınlarda, ek hastalık varlığı ve sigara kullanımına göre ayrılmış, tüm gruplarda tedavi başlangıcına göre artış saptanırken, sigara kullananlarda bu artış istatiksel olarak anlamlı bulunmayıp (p>0,05) diğer tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Folik asit, B12 vitamini LOX-1 ve HDL düzeyleri ile cinsiyet, ek hastalık varlığı ve sigara kullanımı ilişkisi araştırıldı ancak değerler istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Homosistein ile cinsiyet, ek hastalık varlığı ve sigara kullanımı ilişkisi araştırıldı. Kadınlarda homosisteinde 3. ayda görülen azalma istatiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0,05) diğer gruplarda istatiksel olarak anlamlı bir bulgu saptanmadı (p>0,05). Her iki cinsiyette, trigliserid, LDL ve VLDL düzeylerinde, başlangıç düzeylerine göre artış görüldü artış, kadınlarda istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,01). Her iki cinsiyette, total kolesterol düzeylerinde, başlangıç düzeylerine göre artış görüldü ve istatiksel olarak anlamlıydı (E, p<0,05; K, p<0,01). Trigliserid ve VLDL düzeylerindeki artış sigara içmeyen grupta istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Total kolesterol düzeylerindeki artış sigara içen ve içmeyen grupta istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,01). LDL düzeylerindeki artış sigara içen ve içmeyen grupta istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,05 ve p<0,05). Ek hastalık durumuna göre her iki gruptaki trigliserid, total kolesterol, LDL ve VLDL düzeylerinde başlangıç düzeylerine göre artış izlendi. Artış ek hastalığı bulunmayan grupta istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,01). Yapılan analizde yaş ile başlangıç LOX-1 (p<0,05) ve total kolesterol düzeyleri (p<0,01), 3.aydaki ox-LDL(p=0,01) ve trigliserit düzeyleri (p=0,001) ve tüm aylarda bakılan VLDL düzeyleri arasında (sırasıyla p<0,01, p<0,001, p=0,001) doğru orantılı bir korelasyon saptandı. VKI ile parametreler arasındaki korelasyon değerlendirildiğinde, her ayda bakılan trigliserid (sırasıyla p<0,05, p<0,01, p<0,05) ve VLDL (sırasıyla p<0,05, p<0,01, p<0,05) ile doğru orantılı, HDL (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,01) ile ters orantılı korelasyon saptandı. Diğer parametreler arasında anlamlı bir veri saptanmadı (p>0,05). SONUÇ ve ÖNERİLER: Çalışmamızda Ox-LDL, trigliserid, total kolesterol, LDL ve VLDL düzeylerinde istatiksel olarak anlamlı artış saptanırken, B12 vitamini, folik asit, homosistein ve LOX-1 ve HDL düzeylerinde anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır. Ox-LDL ve lipit profilinin bilinen aterojenik özelliği isotretinoin tedavisi alanlarda ateroskleroz gelişme riskinin arttığına dair görüşleri desteklemektedir. Yaş artışı ile ox-LDL,trigliserit, total kolesterol ve VLDL düzeylerinin artışı ileri yaşta ateroskleroz eğiliminin arttığını düşündürmektedir. VKI artışı ile trigliserid ve LDL düzeylerinin artışı, HDL düzeylerinin azalması, VKI arttıkça ateroskleroza eğilimin arttığını düşündürmüştür. Sonuç olarak; oral isotretinoin kullanımının hastalarda Ox-LDL, LOX-1 ve lipit düzeylerinde artışa neden olduğu saptanmış ve bu artışın ateroskleroz riskini arttırabileceği düşünülmüştür. Daha geniş serilerde ve uzun dönem takipli çalışmaların yapılmasının yararlı olacağı kanısına varılmıştır.

Akne vulgarisAterosklerozFolik asit+5
Müge Gündüz
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalarda sistemik inflamasyon göstergesi olarak monosit/ yüksek dansiteli lipoprotein oranının ve diğer biyokimyasal parametrelerin retrospektif incelenmesi

AMAÇ: Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalarda yeni bir inflamatuvar biyobelirteç olan monosit HDL oranı ile, immuno-inflamatuvar cevabın tedavi sürecindeki değişiminin, karaciğer fonksiyon testleri, lipitler ve diğer biyokimyasal parametrelerdeki değişim ile beraber incelenmesi GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Ocak 2010- Ekim 2022 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran, akne vulgaris tanısı konularak sistemik izotretinoin tedavisi (0,5-1 mg/kg) başlanmış,18 yaş üzeri, 40 erkek 110 kadın, toplam 150 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya 18 yaş altı, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, hipertansiyon, yakın zamanda geçirilmiş cerrahi öyküsü olanlar, antiplatelet ilaç kullananlar, hematolojik malignitesi ve hastalığı olanlar, kortikosteroid tedavisi alanlar dahil edilmemiştir. İzotretinoin tedavisinin başlangıcında ve tedavinin 3. ve 6. aylarında kontrol amaçlı alınmış venöz kanlardaki HDL, monosit, kolesterol, LDL, AST, ALT, platelet, lenfosit mutlak değerlerinin sonuçları hasta kayıt sistemi üzerinden retrospektif olarak incelenip kaydedilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede SPSS 23.0 versiyonu kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan toplam 150 hasta alındı. Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalardan 110'u (%73,3) kadın, 40'ı (%26,7) erkekti. Hastaların en büyüğü 39 en küçüğü 19 yaşında olup ortalama hasta yaşı 21,8 ± 2,96 'dır. Tedavi süresince ortalama monosit düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,919). Ortalama HDL düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,162). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama kolesterol düzeylerinde artış gözlendi. Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki artış ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,851). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında tedavinin başlangıcına göre ortalama LDL düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki minimal düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,978). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama AST düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,204). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama ALT düzeylerinde artış gözlendi. Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,248). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama PLT düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,879). Ortalama Lenfosit düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,15). Ortalama monosit /HDL oranındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,958). Ortalama platelet/ lenfosit oranındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,256). SONUÇ ÖNERİLER Ortalama lenfosit ve monosit düzeylerinde 0- 3, 0- 6 ve 3-6 aylar arasında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik olmamış olup, ortalama platelet düzeyinde yalnızca 0. ve 3. aylar arasındaki istatistiksel anlamlı artış olmuştur. Bu verilere baktığımızda, izotretinoin tedavisinde hemogram düzeyinin tedavinin 3. ayından sonra sıkı kan takibi ile izlenmesinin gerekli olmadığı sonucuna vardık. Ortalama total kolesterol, LDL, AST ve ALT düzeylerinin tedavi sonunda tedavi başlangıcına göre istatistiksel olarak anlamlı artışı yalnızca 0- 3 aydaki artışla sağlanmıştır. 3- 6 ay arasındaki değişime bakacak olursak, bu değerlerin ortalaması istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir şekilde düşmüştür. Buradan şunu çıkarıyoruz ki, oral izotretinoin tedavisi alan bireylerde bu parametreler açısından kan tetkiki yapılacaksa daha çok ilk 3 ay içinde yapılması ve tetkik sonuçlarında anormallik saptanmadığında, tetkik sıklığının azaltılması uygun olabilir. Oral izotretinoin kullanımında hastalarda 6 aylık dönemde başlangıca göre MHR ve PLR'de istatistiksel anlamlı değişim saptanmamasıyla oral izotretinoinin sistemik inflamasyonu tetiklemediği sonucuna varılmıştır. AMAÇ: Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalarda yeni bir inflamatuvar biyobelirteç olan monosit HDL oranı ile, immuno-inflamatuvar cevabın tedavi sürecindeki değişiminin, karaciğer fonksiyon testleri, lipitler ve diğer biyokimyasal parametrelerdeki değişim ile beraber incelenmesi GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Ocak 2010- Ekim 2022 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran, akne vulgaris tanısı konularak sistemik izotretinoin tedavisi (0,5-1 mg/kg) başlanmış,18 yaş üzeri, 40 erkek 110 kadın, toplam 150 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya 18 yaş altı, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, hipertansiyon, yakın zamanda geçirilmiş cerrahi öyküsü olanlar, antiplatelet ilaç kullananlar, hematolojik malignitesi ve hastalığı olanlar, kortikosteroid tedavisi alanlar dahil edilmemiştir. İzotretinoin tedavisinin başlangıcında ve tedavinin 3. ve 6. aylarında kontrol amaçlı alınmış venöz kanlardaki HDL, monosit, kolesterol, LDL, AST, ALT, platelet, lenfosit mutlak değerlerinin sonuçları hasta kayıt sistemi üzerinden retrospektif olarak incelenip kaydedilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede SPSS 23.0 versiyonu kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan toplam 150 hasta alındı. Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalardan 110'u (%73,3) kadın, 40'ı (%26,7) erkekti. Hastaların en büyüğü 39 en küçüğü 19 yaşında olup ortalama hasta yaşı 21,8 ± 2,96 'dır. Tedavi süresince ortalama monosit düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,919). Ortalama HDL düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,162). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama kolesterol düzeylerinde artış gözlendi. Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki artış ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,851). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında tedavinin başlangıcına göre ortalama LDL düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki minimal düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,978). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama AST düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,204). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama ALT düzeylerinde artış gözlendi. Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,248). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama PLT düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,879). Ortalama Lenfosit düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,15). Ortalama monosit /HDL oranındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,958). Ortalama platelet/ lenfosit oranındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,256). SONUÇ ÖNERİLER Ortalama lenfosit ve monosit düzeylerinde 0- 3, 0- 6 ve 3-6 aylar arasında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik olmamış olup, ortalama platelet düzeyinde yalnızca 0. ve 3. aylar arasındaki istatistiksel anlamlı artış olmuştur. Bu verilere baktığımızda, izotretinoin tedavisinde hemogram düzeyinin tedavinin 3. ayından sonra sıkı kan takibi ile izlenmesinin gerekli olmadığı sonucuna vardık. Ortalama total kolesterol, LDL, AST ve ALT düzeylerinin tedavi sonunda tedavi başlangıcına göre istatistiksel olarak anlamlı artışı yalnızca 0- 3 aydaki artışla sağlanmıştır. 3- 6 ay arasındaki değişime bakacak olursak, bu değerlerin ortalaması istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir şekilde düşmüştür. Buradan şunu çıkarıyoruz ki, oral izotretinoin tedavisi alan bireylerde bu parametreler açısından kan tetkiki yapılacaksa daha çok ilk 3 ay içinde yapılması ve tetkik sonuçlarında anormallik saptanmadığında, tetkik sıklığının azaltılması uygun olabilir. Oral izotretinoin kullanımında hastalarda 6 aylık dönemde başlangıca göre MHR ve PLR'de istatistiksel anlamlı değişim saptanmamasıyla oral izotretinoinin sistemik inflamasyonu tetiklemediği sonucuna varılmıştır.

Akne vulgarisKan parametreleriLipoproteinler+4
Gizem Özge Öztürk Aktaş
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psoriasisli hastalarda serum mikrorna analizi

Giriş: Psoriasis epidermal hiperproliferasyon, anormal keratinosit diferansiasyonu, anjiogenez , epidermis ve dermiste T hücre prolifersyonu ile karakterize, deri ve eklemleri tutan, kronik inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Hastalığın patogenezinde genetik faktörler ile çevresel ve immünolojik faktörlerin rol oynadığı düşünülse de etyopatogenez tam olarak aydınlatılamamıştır. İmmunolojik olarak TNF-a ve IL gibi pek çok sitokin psoriatik lezyonların oluşmasına neden olmaktadır. Bu sitokinlere karşı oluşturulmuş monoklonal antikorlar psoriasis tedavisinde kullanılmakta ve dramatik bir iyileşme sağlamaktadır. MiRNA'lar küçük, kodlanmayan RNA molekülleridir ve gen ekspresyonunu posttranskripsiyonel evrede etkilerler. Genellikle hücre içerisinde etki gösterseler de serum ve plazma gibi hücre dışı çevrede de etkileri olduğu gösterilmiştir. MiRNAların immun yanıtta, hücresel gelişme ve farklılaşmada, organogenez, kök hücre farklılaşması, hücresel büyüme kontrolü ve apoptoziste yer aldığı bilinmekle birlikte, pek çok yayında miRNAların kanserler, immunolojik ve metabolik hastalıkların patogenezinde önemli bir role sahip olduğu gösterilmiştir. İnsanlarda yüzlerce miRNA tanımlanmasına rağmen henüz tam olarak tüm fonksiyonları anlaşılamamıştır. Psoriatik lezyonlarda çok sayıda gen ekspresyon değişiklikleri tanımlanmıştır ve özellikle son çalışmalarda miRNA'ların psoriasiste inflamatuvar proteinlerin ekspresyonunu kontrol ettiği, keratinosit farklılaşmasını ve T hücre fonksiyonunu etkilediği düşünülmektedir. MiRNA'ların aynı zamanda hastalığın şiddetini gösteren ve tedavinin erken döneminde anlamlı biyobelirteçler olarak da kullanılabileceği bildirilmiştir. MiRNA'ların ekspresyonlarındaki değişimin psoriasis patogenezinde pek çok basamağı etkilediği bilinmektedir. Örneğin miR-21, 203 ve 125 epidermal farklılaşmayı, miR-21 ve 378 ise anjiogenezi etkileyerek hastalığın oluşmasına katkıda bulunmaktadır. Önceki çalışmalarda psoriasis spesifik miRNA ekspresyonları doku örneklerinde gösterilmiş olsa da serum ekspresyonlarını gösteren çok az sayıda çalışma mevcuttur. Amaç: Bu çalışmanın gerekçesi; psoriasisli hastalarda ve sağlıklı kontrollerde serum miRNA ekspresyonlarını analiz ederek hastalık ile miRNA seviyeleri arasındaki ilişkiyi saptamak ve psoriasiste miRNA'ların potansiyel kan biyobelirteci olarak kullanılmasının yolunu açmak için gerekli verileri elde etmektir. Yöntem: Çalışma kontrollü olarak planlanmış olup başka bir inflamatuvar dermatolojik veya sistemik hastalığı olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Çalişma Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran ve psoriasis tanısı konulan, rutin tanı ve tedavi seçeneklerinin belirlenmesi amacıyla kan tetkikleri yapılan hasta grubu ile 2016 yılından itibaren 1 yıl süre ile yürütüldü. Çalışmaya 35±5 hasta alındı. Rutin tanı ve tedavi işlemleri sırasında psoriasise eşlik edebilecek hiperlipidemi, karaciğer fonksiyon bozuklukları gibi komorbiditeleri saptamak amacı ile rutin olarak kan örneği alınan (hemogram, sedimentasyon, C-reaktif protein, serum lipid seviyeleri, serum üre, kreatinin, AST, ALT, GGT düzeyleri) hastalarda ek olarak bir adet EDTA'lı tüpe alınan kanda genetik laboratuvarında mikroRNA ekspresyon analizi yapıldı. Celal Bayar Üniversitesi Dermatoloji polikliniğine başvuran psoriasisli hastalara ait klinik bilgiler ve laboratuar çalışmaları sonrası elde edilen bilgiler olgu rapor formlarına her hasta için ayrı ayrı kaydedildi. Çalışmaya katılan bütün bireylerin yazılı onayları alındı ve onayları alınan 35 hasta ve 35 kontrolün venöz kanları K2EDTA'lı tüplere toplanıp Tibbi Genetik laboratuvarına iletildi. Araştırmanın bağımlı değişkeni; psoriasis; bağımsız değişkenleri sunumu artan ve azalan genler oldu. Hasta izlem ve örnekleme CBÜ Deri ve Zührevi Hastalıkları kliniğinde, genetik analizler CBÜ Tıbbi Genetik laboratuvarında yapıldı. miR-19a, miR-19b, miR29a, miR-29b, miR-4729, miR-23a, miR-23b, miR-23c, miR-211, miR-204, miR-2277, miR-520, mir-524 ve miR 4795 ekspresyon analizi RT-PCR ile yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda, psoriatik hastalarda kontrol grubuna göre serum miR- 19a, miR-19b, miR-23a ve miR-29a eksresyonları anlamlı bir şekilde azalmıştır. Diğer miRNAların seviyelerinde anlamlı bir değişiklik sağtanmamıştır. miRNA ekspresyonlarındaki azalma ile PAŞİ arasında ise korelasyon görülmemiştir. Sonuç: Çalışmamızda, miR-19a, miR-19b, miR-23a ve miR-29a'nın psoriasis patogenezinde önemli bir yere sahip olabileceği ve bu miRNAların düzenlenmesi ile yeni tedavi seçeneklerinin oluşabileceği düşünülmüştür.

BiyobelirteçlerDeriDeri hastalıkları+5
Lale Ateş
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Liken planuslu hastalarda serum TNF-ALFA,IL-1-ALFA,IL-6 ve IL-8 düzeyi

Amaç ve kapsam: Liken planus toplumda oldukça sık rastlanan bir hastalıktır. Etyopatogenezinde T hücre aracılı immünite ve bazı sitokinlerin rol oynadığı düşünülmektedir. Ancak hastalığın etyopatogenezi halen tam olarak aydınlatılamamıştır. Hastaya yaklaşım ve tedavinin planlanmasında patogenezi iyi bilinmelidir. Bu çalışmada, liken planusun etyopatogenezinde TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8'in rolünün araştırılmasını amaçladık. Materyal-metod: Bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran klinik ve/veya histopatolojik olarak liken planus tanısı alan 40 gönüllü hasta alındı. 40 sağlıklı gönüllü çalışmaya kontrol grubu olarak katıldı. Çalışmaya katılabilmek için her iki grubun her bir kişisine bilgilendirilmiş onam formu verildi. Her bir hastanın rutin kan tetkikleri (hemogram ve biyokimya) ve TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 düzeyleri araştırılmak üzere düz tüplere kanları alındı. Sağlıklı gönüllülerin ise TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 düzeyleri araştırılmak üzere düz tüplere kanları alındı. Kan örnekleri Celal Bayar Üniversitesi Biyokimya Anabilim Dalı'nda ELİSA yöntemiyle incelendi. Bulgular: Liken planuslu hastaların serum TNF-alfa ve IL-8 düzeyleri sağlıklı gönüllülerinkinden daha yüksekti ve bu değer istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). IL-1-alfa ve IL-6 düzeylerinde ise hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (IL-1-alfa p:0.13, IL-6 p:0.509). Oral tutulumu olan liken planuslu hastalar, oral tutulum olmayanlar ile kıyaslandığında TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 düzeylerinde anlamlı yükseklik saptanmadı (TNF-alfa p:0.3, IL-1-alfa p:0.5, IL-6 p:0.2 ve IL-8 p:0.2). Hastalık süresi arttıkça TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 düzeylerinin korele olarak artıp artmadığına da bakıldı ve artmadığı görüldü (TNF-alfa p:0.4, IL-1-alfa p:0.1, IL-6 p:0.4 ve IL-8 p:0.5). Kadın ve erkek hastaların TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 serum düzeyleri arasında istatistiksel fark saptanmadı. Sonuç: Liken planuslu hastalarda serum TNF-alfa ve IL-8 düzeyleri sağlıklı gönüllülere göre daha yüksektir ve liken planus etyopatogenezinde önemli rol aynadığı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: liken planus, TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6, IL-8

Liken planusTümör nekroz faktörleriİnterlökin 1+2
Dilek Bayraktar Bilaç
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akral melanositik nevusların dermatoskopik paternleri ve bu paternlerin dağılım özelliklerinin değerlendirilmesi

Dermatoskopi, pigmente deri lezyonlarına yönelik gereksiz cerrahi girisimleri azaltarak histopatolojik tanıya yakın dogrulukta tanı koydurabilen, hızlı, ucuz ve pratik bir tanı yöntemidir. Günümüzde bu yöntem, malign ve benign melanositik lezyonların birbirinden ayrımında yaygın olarak kullanılmaya baslanmıstır. Son 20 yıldır dermatoskopi konusunda önemli mesafeler kat edilmesine ragmen, akral pigmentli lezyonlarla ilgili çalısmalar çok fazla degildir. Biz çalısmamızda bölgemizdeki akral yerlesimli pigmente lezyonların dermatoskopik paternlerini ve dagılım özelliklerini arastırdık. Akral melanositik lezyonların dermatoskopisi, palmoplantar bölgenin farklı anatomik yapısı nedeniyle özellik göstermektedir. Akral yerlesimli benign melanositik lezyonların dermatoskopik bakısında lezyonlarda baslıca ?paralel oluk paterni?, ?kafes benzeri patern?, ve ?fibriler patern? tespit edilirken, daha az oranda ?retiküler patern?, ?homojen patern? ve ?globuler patern? görülmektedir. Malign melanomda ise tipik dermatoskopik patern ?paralel sırt paterni?dir. 102 hastanın 126 akral melanositik lezyonunun dermatoskopik olarak incelendigi çalısmamızda, en sık ?paralel oluk paterni? görülürken, bunu sıklık sırasıyla, ?kafes benzeri patern?, ?nokta/globüler patern?, ?fibriler patern?, ?homojen patern?, ?retiküler pigmentasyon paterni? ve ?atipik patern? izlemistir. Lezyonların en sık el parmaklarına yerlestigi gözlenmekle birlikte el ayası ve ayak tabanı lezyonları da görülmüstür. Çogu bölgede ?paralel oluk paterni? görülmekteyken, ayak medialinde ve topuktaki lezyonlarda daha çok ?kafes benzeri patern? görülmüstür. Sonuç olarak, çalısmamızın bölgemizdeki akral melanositik lezyonların dermatoskopik paternleri ve dagılım özelliklerini gözler önüne seren ilk çalısma olması ve benzer uluslararası çalısmalarla karsılastırma olanagı saglaması açısından önem arz ettigini düsünmekteyiz.

DermatolojiDermoskopiNevüs
Bilge Madak
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vitiligolu hastalarda serum homosistein, vitamin B12, folik asit düzeyleri ve metilentetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) gen polimorfizmi

AMAÇ : Bu çalışmada vitiligolu hastalarda serum vitamin B12, folik asit, homosistein düzeylerinin ve MTHFR (C677T, A1298C) gen polimorfizminin araştırılarak, sağlıklı gönüllülerle kıyaslanması ve vitiligo etiyolojisindeki olası rollerinin değerlendirilmesi amaçlandı.GEREÇ ve YÖNTEM : Araştırmamıza Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran, klinik ve wood lambası muayenesi ile vitiligo tanısı koyulan, 10-56 yaş aralığında toplam 40 hasta alındı. Ayrıca yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 40 sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Hasta ve gönüllülerin çalışma hakkında bilgilendirilmesi ve onamlarının alınmasını izleyerek, alınan periferik venöz kan örneklerinde serum homosistein, folik asit ve vitamin B12 düzeyleri ölçüldü ve PCR yöntemi ile MTHFR gen polimorfizmi araştırıldı. İstatistiksel analiz SPSS 16.0 programı ile yapıldı.BULGULAR : Çalışmaya alınan 40 vitiligolu hastanın 23'ü (%57,5) kadın, 17'si (%42,5) erkekti. Hastaların yaşları 10-56 arasında değişiyordu ve yaş ortalaması 27,77 ± 13,44 olarak bulundu. 40 kişiden oluşan kontrol grubunun 22'si (%55,0) kadın, 18'i (%45,0) erkekti. Kontrol olgularının yaşları 20-41 arasında değişiyordu ve yaş ortalaması 25,42 ± 4,48 olarak bulundu. Vitiligolu olgular ile kontrol grubu, yaş ve cinsiyet dağılımı açısından benzer bulundu. Vitiligolu hastalarda hastalık başlangıç yaşı 2 ile 56 arasında değişiyordu. Ortalama başlangıç yaşı 19,60 ± 13,39 olarak bulundu. 40 hastanın 33'ünde (%82,5) soygeçmişte vitiligo öyküsüne rastlanmazken, 7 (%17,5) hastada aile öyküsü pozitifti. Aile öyküsünde vitiligo bulunması ile hastalığın başlangıç yaşı arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Klinik dağılıma bakıldığında 40 vitiligo hastasının 4'ünün (% 10) fokal tip, 1'inin (% 2,5) segmental tip, 8'inin (% 20) akrofasiyal tip, 27'sinin (% 67,5) generalize tipte olduğu saptandı. Hastalık aktivitesine göre 5 hasta aktif (% 12,50), 6 hasta regresif (% 15,5) ve 29 hasta stabil (% 72,5) olarak değerlendirildi. Klinik tipler arasında hastalık aktivitesi açısından anlamlı fark görülmedi.Serum vitamin B12 ve homosistein ortalama değerleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmazken, folat düzeyinin kontrol grubunda düşüklüğü ise istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p= 0,042). Vitamin B12 ve homosistein düzeyleri ile hastalık aktivitesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmazken, regresif hastalığı olanlardaki folat düşüklüğü istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p= 0,012). Hasta ve kontrol grubunda folik asit düzeyleri erkeklerde kadınlara oranla anlamlı düzeyde düşük bulunurken (p=0,024), homosistein düzeylerinin erkeklerdeki yüksekliği de istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,003). Vitamin B12 düzeyleri açısından ise hasta grubunda kadın ve erkekler arasında anlamlı fark yoktu.C677T gen polimorfizmi açısından yapılan değerlendirmede hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. A1298C gen polimorfizminin hasta grubundaki heterozigotluk oranı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p= 0,007). MTHFR gen polimorfizmi ile hasta ve kontrollerin vitamin B12, folik asit, homosistein düzeyleri arasında anlamlı ilişkiye rastlanmadı.SONUÇ ve ÖNERİLER : Literatürde araştırabildiğimiz kadarıyla, çalışmamız vitiligoda MTHFR gen polimorfizmini araştıran ilk çalışmadır. A1298C heterozigot genotip (AC) vitiligolularda anlamlı oranda yüksek saptanmıştır. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçların geçerliliğinin doğrulanması açısından, daha geniş hasta gruplarında MTHFR gen polimorfizmine yönelik çalışmaların yapılmasının faydalı olacağı kanısındayız.

Folik asitHomosisteinMetilentetrahidrofolat+4
Ali Yaşar
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psoriazisli hastalarda serum TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9 ve TGF-B düzeyleri ve hastalık aktivitesiyle ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, psoriazisli hastalarda serum TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9 ve TGF-ß düzeylerinin hastalık aktivitesiyle ilişkisinin araştırması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Araştırmamıza Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran, klinik ve histopatolojik olarak psoriazis tanısı konulan toplam 62 hasta alındı. Alınan periferik venöz kan örneklerinde serum TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9 ve TGF-ß düzeyleri Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı'nda ELISA yöntemiyle ölçüldü. İstatistiksel analizler SPSS 17.0 programı ile yapıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan 62 psoriazis hastasından 29'u (% 46,8) kadın, 33'ü (% 53,2) erkekti. Hastaların yaşları 10-72 arasında değişiyordu ve yaş ortalaması 43,51±15,04 idi. Cinsiyet, aile öyküsü, artrit varlığı, ve laboratuvar parametreleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Hastalık süresiyle TIMP-1 düzeyi anlamlı olarak korele saptandı. TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9 ve TGF-ß değerleri ile PASI skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı. MMP-9 ile TGF-ß seviyeleri ve MMP-2 ile TIMP-2 seviyeleri anlamlı olarak korele bulundu.Sonuç ve Öneriler: Çalışmada psoriazis aktivite indeksi ile matriks metalloproteinazlar arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. MMP'ların psoriazis patogenezindeki rolünü açıklığa kavuşturmak için tüm parametreleri içeren geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır.

Matriks metalloproteinaz 9Matriks metalloproteinazlarMetalloproteinazlar+3
Tuba Çelebi Kayhan
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Melanoma dışı deri kanserlerinde yaşam kalitesinin değerlendirilmesi, psoriazis ve vitiligo hastalarındaki yaşam kalitesi ile karşılaştırılması

Amaç: Deri maligniteleri insanlarda en sık görülen kanserlerdir. Melanoma dışı deri kanserlerinin insidansında artış olmasına rağmen ölümler nispeten nadirdir. Tedavide hedef tümör rekürrensinin önlenmesi ve yaşam kalitesinin yükseltilmesidir. Melanoma dışı deri kanserleri çok nadiren yaşamı tehdit ettikleri için önemli olan hastaların yaşam kalitesi ve tedavi maliyetidir. Literatürde melanoma dışı deri kanserleri (Bazal hücreli karsinom ve skuamöz hücreli karsinom)'nde yaşam kalitesinin değerlendirildiği az sayıda araştırmada bizim çalışmamızda kullanılacak ölçeklerin birlikte kullanıldığı bir başka çalışma mevcut değildir. Bu araştırmada melanoma dışı deri kanserlerinde yaşam kalitesinin değerlendirilmesi, psoriasis ve vitiligo gibi yaşam kalitesini oldukça fazla etkilediği gösterilen hastalıklardaki yaşam kalitesi ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmaya, yaşları 18 ve üzeri olan, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran klinik ve/veya histopatolojik olarak melanoma dışı deri kanseri tanısı alan 50 olgu, psoriazis ve vitiligo tanısı alan 50'şer olgu olmak üzere üç gruptan oluşan toplam 150 olgu alındı. Melanoma dışı deri kanseri olgularına EORTC QLQ-C30, DYKİ, WHOQOL-Bref, psoriazis ve vitiligo olgularına DYKİ, WHOQOL-Bref yaşam kalitesi ölçekleri uygulandı. Çalışmaya katılan bireylere ayrıca sosyodemografik, hastalık şiddet değerlendirmeleri (PAŞİ) ve eşlik eden sağlık sorunları ile ilgili anket uygulandı. Hastaların yaş, cinsiyet, medeni durum, meslek ve eğitim düzeyleri, hastalık tipi, lezyonların yerleşim yerleri, hastalık süresi, eşlik eden sistemik hastalıkları (komorbiditeler) kaydedildi.Bulgular: Çalışmamızda, melanoma dışı deri kanseri, psoriazis ve vitiligo gruplarında yaşam kalitesi dermatolojiye spesifik bir ölçek olan DYKİ ve genel sağlık ölçeği olan WHOQOL-BREF TR yaşam kalitesi ölçekleri kullanarak karşılaştırılmıştır. Melanoma dışı deri kanseri, psoriazis ve vitiligo gruplarında yaşam kalitesinin istatistiksel olarak farklı olduğu görülmüştür. Melanoma dışı deri kanseri, psoriazis ve vitiligo gruplarının, DYKİ ile ölçülen yaşam kaliteleri karşılaştırıldığında; melanoma dışı deri kanseri ve psoriazis hastalarında yaşam kalitesinin, toplam DYKİ, semptom ve duygular, iş/okul alt boyutlarında benzer olduğu ve vitiligo hastalarından daha fazla bozulduğu görülmüştür. Günlük aktiviteler, kişisel ilişkiler boyutlarında psoriazis hastalarında yaşam kalitesinin vitiligo hastalarından daha fazla bozulduğu görülmüştür. Boş zaman, tedavi boyutlarında ise yaşam kalitesinin psoriazis hastalarında en fazla bozulduğu, bunu sırası ile melanoma dışı deri kanseri ve vitiligo hastalarının takip ettiği görülmüştür. Melanoma dışı deri kanseri, psoriazis ve vitiligo gruplarının, WHOQOL-BREF TR ile ölçülen yaşam kaliteleri karşılaştırıldığında; melanoma dışı deri kanseri ve psoriazis hastalarında yaşam kalitesinin, bedensel alan ve sosyal alan boyutlarında benzer olduğu ve vitiligo hastalarından daha fazla bozulduğu görülmüştür. Çevresel Alan-Tr (+Ulusal Sosyal Baskı) boyutunda melanoma dışı deri kanseri hastalarında yaşam kalitesinin vitiligo hastalarından daha fazla bozulduğu görülmüştür. Ruhsal alan boyutunda ise yaşam kalitesi açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görülmüştür.Sonuç: Çalışmamızda EORTC QLQ-C30 genel kanser ölçeği, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi (DYKİ), WHOQOL-BREF TR ile değerlendirme yapılmış fakat BCC ile SCC hastaları ve BCC klinik tipleri arasında yaşam kaliteleri açısından hiç bir boyutta istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Mevcut ölçekler bu popülasyon için duyarlı olmadığından dolayı çalışmamız ve daha önceki çalışmaların sonuçları hastalığa özgü bir yaşam kalitesi ölçeğine olan ihtiyacı işaret etmektedir. Çalışmamızda, melanoma dışı deri kanseri, psoriazis ve vitiligo gruplarında yaşam kalitesi karşılaştırıldığında; Melanoma dışı deri kanseri, psoriazis ve vitiligo gruplarında yaşam kalitesinin istatistiksel olarak farklı olduğu görülmüştür. Tüm hasta gruplarında DYKİ ve WHOQOL-BREF TR ile ölçülen yaşam kalitesinde benzer sonuçlar elde edilmesi, dermatolojide hastalıkların yaşam kalitelerinin karşılaştırılmasında dermatolojiye özgü bir ölçek olan DYKİ'nin, genel sağlığa özgü bir ölçek olan WHOQOL-BREF TR ile birlikte kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.

Deri neoplazmlarıKarsinoma-bazal hücreliKarsinoma-yassı hücreli+4
Ferdi Öztürk
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alopesi areata, androgenetik alopesi ve sikatrisyel alopesili hastalarda dermoskopik bulguların karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada alopesi areata, androgenetik alopesi ve sikatrisyel alopesi hastalıklarında spesifik ve sensitif dermoskopik bulguları karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Araştırmamıza Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 37 AA, 39 AGA ve 23 sikatrisyel alopesi tanılı toplam 99 hasta alındı. Yaşları 3-68 yaş arasında değişiyordu. Hasta ve gönüllülerin çalışma hakkında bilgilendirilmesi ve onamlarının alınmasını takiben dermoskopik inceleme ve lezyonların görüntüleme işlemleri yapıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan 37 alopesi areata hastasından 10'u (%27) kadın, 27'si (%73) erkekti. AA tanılı hastaların yaşları 3-60 yaş arasında değişiyordu. 39 androgenetik alopesi hastasından 7'si (%17.9) kadın, 32'si (%82.1) erkekti. AGA tanılı hastaların yaşları 23-60 yaş arasında değişiyordu. Yirmi üç sikatrisyel alopesi hastasından 13'ü (%56.5) kadın ve 10'u (%43.5) erkekti. Sikatrisyel alopesili hastaların yaşları 15-60 yaş arasında değişiyordu. Çalışmada sadece alopesi areata ve sikatrisyel alopesi hastalarının yaş ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Hasta grupları arasında aile öyküsü, cinsiyet, hastalık süresi ve lezyon sayısı istatiksel olarak anlamlıydı. Deri tipi ve saç rengi istatistiksel olarak anlamlı değildi. Dermoskopik bulgular değerlendirildiğinde ünlem işareti, kırık saç yapısı ve siyah nokta bulgusu alopesi areataya daha spesifik olarak değerlendirildi. Foliküler açıklık yokluğu, beyaz alan bulgusu, beyaz nokta, mavi-gri nokta, kırmızı nokta, keratin tıkaç bulgusu, arborizan damarlar, tufted folikül ve perifoliküler skuam sikatrisyel alopesi hastalarında daha sık görülen bulgulardı. Saç çap farklılığı, perifoliküler pigmentasyon ve peripilar eritem bulgusu AGA hastalarında daha yüksek oranda izlendi. İncelen saç yapısı bulgusu, alopesi areata ve sikatrisyel alopesi tanılı hastalarda kayda değer derecede saptanan dermoskopik bulgu olarak değerlendirildi.Sonuç ve öneriler: Çalışmamız, literatürde alopesi areata, androgenetik alopesi ve sikatrisyel alopesinin üçünün birden klinik ve dermoskopik bulgularının karşılaştırıldığı, ve istatistiksel olarak dermoskopik bulguların spesifite ve sensitivitelerinin değerlendirildiği ilk çalışma olması açısından önemlidir. Dermoskopik bulgulardan sarı nokta bulgusu önceki çalışmalardan farklı olarak alopesi areata ve androgenetik alopeside benzer sıklıkta izlenmiştir. Kısa vellus kılları, hem androgenetik alopesi hem de alopesi areatada sık görülmüştür. Çalışmamızda, farklı alopesi tiplerinde yapılmış olan dermoskopik ve trikoskopik çalışmaların hiçbirinde bahsedilmemiş olan ?incelen saç yapısı? ve ?bal peteği tarzı eritem? bulguları tespit edilmiştir. ?İncelen saç yapısı? alopesi areatada daha sık izlenirken, ?bal peteği tarzı eritem? ise sadece sikatrisyel alopeside görülmüştür. Sonuç olarak, dermoskopik ve trikoskopik incelemenin rutin kullanımının, öncelikle alopesiler olmak üzere tüm diğer saç hastalıklarının ayrıcı tanı ve tedavisinde önemli katkıları olacağını düşünmekteyiz.

AlopesiAlopesi areataKıl+3
Ümran Günay
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik idiyopatik ürtikerde düşük doz siklosporin tedavisinin bazı serum sitokin düzeylerine etkisi

Savaş Öztürk
Gaziantep University
2003
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gaziantep yöresinde tinea pedis etkenleri ve oral terbinafine tedavisinin etkinliği

Zülal Erbağcı
Gaziantep University
1994
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kutanöz leishmaniasis tedavisinde kriyoterapi

Necmettin Kırtak
Gaziantep University
1996
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dermatolojik yaşam kalite indeksinin gerçeklik ve güvenilirliği

Halime Gülçin Ergüven
Gaziantep University
2004
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dirençli anogenital verrülerin tedavisinde %5 imikimod kremin tek başına ve kriyoterapiyle birlikte kullanımının etkinlik ve tolerabilitesi

Almıla Tuncel
Gaziantep University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Orta ve şiddetli plak tip psoriazis hastalarında metabolik sendromun klinik ve laboratuvar bulugularının araştırılması

Psoriazis populasyonun %1-5'ini etkileyen kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Son yıllarda psoriazis hastalarında dislipidemi, obezite, hipertansiyon, diyabet gibi parametreleri içeren metabolik sendromun sık görüldüğünü bildiren yayınlar mevcuttur. Biz, bu çalışmamızda orta ve şiddetli plak tip psoriazis hastalarında metabolik sendromun klinik ve laboratuvar bulgularının sıklığını araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 50 orta ve şiddetli plak tip psoriazis ile 40 psoriazis dışı dermatolojik hastalıkları olan toplam 90 hasta dahil edildi. Psoriatik hastaların PASI skoru 10 ve üzeri olan, son 3 ay içinde herhangi bir sistemik tedavi (asitretin, siklosporin, metotreksat, fototerapi ve biyolojik ajanlar gibi) almamış olanları çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların, bel çevreleri, kiloları, boy uzunlukları, tansiyon arteriyel değerleri ölçüldü ve açlık kan şekeri, trigliserit, HDL, fibrinojen, homosistein ve adiponektin değerlerine bakıldı. Metabolik sendrom tanısı için NCEP-ATP III (Ulusal Kolesterol Eğitimi Programı erişkin tedavi paneli III) tanı kriterleri kullanıldı.Psoriazis hastalarında kontrol grubuna göre metabolik sendrom sıklığı daha fazla saptandı (p=0.01). NCEP-ATP III tanı kriterlerinden sadece hipertansiyon değeri psoriazis hastalarında istatistiksel olarak daha fazla bulundu (p=0.01). Obezite, hipertrigliseridemi düşük, HDL düzeyi ve hiperglisemi açısından kontrol grubuna göre fark saptanmadı. Proinflamatuvar ve protrombotik markırlardan fibrinojen düzeyinde yükselme (P=0,00) adiponektin düzeyinde ise düşme görüldü (P=0,00). Homosistein düzeyinde fark bulunmadı.Sonuç olarak çalışmamızda, psoriazis hastalarında metabolik sendrom sıklığı fazla saptandı ve bu durum kardiyovasküler hastalık riskinde artmaya neden olur.Anahtar Kelimeler: Psoriazis, Metabolik sendrom

DislipidemiHipertansiyonMetabolik hastalıklar+3
Burçin Büyükçelik
Gaziantep University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Düzce Üniversitesinde 1998-2007 yılları arasında yapılan patch test(Yama testi) sonuçlarının retrospektif değerlendirmesi

Giriş-Amaç: Bu çalışmada allerjik kontakt dermatit düşünülen hastalarda yapılan yama testi sonuçları araştırılmıştır. Bölgesel sonuçlar literatürle karşılaştırılmıştır. Araştırmamızda allerjik kontakt dermatit düşünülerek yama testi yapılan 243 hastanın sonuçları retrospektif olarak incelendi. Avrupa Standart Yama serisi allerjenleri ve hastanın getirdiği şüpheli allerjenler kullanıldı.Gereç-Yöntemler: Verilerimizin istatistiksel değerlendirmesi yapılırken Chi-Square Test ( Ki-Kare Testi), istatistiksel analizleri kullanıldı. Oranla ilgili değişkenler; oran±standart sapma olarak belirlenmiştir. Sıralı ve kategorik değişkenler yüzde ve sayı ile ifade edilmiştir. Tüm çözümleme %95 güven aralığında yapılmış, analizde SPSS 15.0 programı kullanılmış ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p< 0.05 olarak belirlenmiştir.Bulgular: Olgularımızdan 79 (%32,5) kişide pozitif reaksiyon elde edilmiştir. Avrupa standart serisinde yer alan maddelerin önemli bir kısmına karşı allerjik reaksiyon vardır.Sonuçlar: Patch testi pozitif olanlar hastalar içinde 1.sırayı 36 (%45,6) kişi ile nickel sülfate almaktadır. 2.sırada 9 (%11,4) kişi ile eklenen maddeler vardır. 3.sırada 8 (%10,2) kişi ile potasyum dichromate yer alıyor. Bunu sırasıyla 6 (%7,6) kişi ile formaldehide ve fragrance mix, 3 (%3,8) kişi ile wool alcohols ve colophony, 3 (%3,8) kişi ile cobalt chloride takip ediyor.AKD düşünülen hastalarda mutlaka yama testi yapılmalıdır. Bölge özelliklerine göre ASYS' ne yeni allerjenler eklenebilir.

Ayşegül Sema Gözübüyük
Düzce University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Son on yılda kliniğimizde takip edilen Mycozis Fungoides vakalarının retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Mikozis fungoides (MF) klinik, histolojik, immünolojik ve moleküler bulgularıyla derinin T hücreli lenfomasıdır. Diğer lenfomalardan farklı olarak çok yavaş seyirlidir. Çalışmamızın amacı bölgemizde nispeten sık olarak görülen MF'in klinik ve demografik özelliklerini ortaya koymaktı.Gereç ve yöntem: Düzce Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğinde Şubat 1999 ile Haziran 2009 tarihleri arasında takip edilen 44 MF hastası retrospektif olarak incelendi.Bulgular: Bölgemizde bu hastalığın sıklığı 100 binde 1,34 olarak saptanmıştır. Bu sıklık diğer serilerle kıyaslandığında hastalığın bölgemizde 2,6-4,3 kat daha sık olduğunu göstermekteydi. Ortalama görülme yaşı 55,7 idi ve batı toplumlarındakine benzer bulunmuştur. Hastalığın cinsiyete göre dağılımına bakıldığında erkeklerde daha sık gözükmektedir. Bu oran ülkemizdeki diğer çalışmalardan farklı olarak bizim çalışmamızda 1,75 olarak saptanmıştır. Yaş dağılımına göre değerlendirildiğinde 50 yaşından önce bayanlarda sık görülürken, 50 yaşından sonra erkekler lehine fark birden artmaktaydı. Bu durum bölgemizde bu hastalığın etiyolojisini etkileyen faktörlerin farklı olabileceğini aynı zamanda cinsiyetler arasında da fark olabileceğini düşündürmektedir.Sonuç: MF'in bölgemizde daha sık görüldüğünü saptadık. Fakat bu sıklığı açıklayacak potansiyel özgün bir risk faktörü saptanamadı. Bu çalışma bölgemizde yapılacak prospektif kontrollü bir çalışmaya ihtiyaç olduğunu açıkça göstermiştir.

DemografiLenfomaMycosis fungoides+2
Hülya Albayrak
Düzce University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psoriazisli hastalarda işitmenin normal populasyonla karşılaştırılması

Giriş-Amaç: Otoimmün ve kronik enflamatuvar seyir gösteren hastalıklara eşlik eden çeşitli odyovestibüler patolojiler bildirilmiştir. Biz de çalışmamızda psoriazisli hastaların işitmesinde normal popülasyona göre bir kayıp olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Gereç-Yöntemler: Tüm olgulara tam bir kulak burun boğaz muayenesi yapıldı. Çalışmaya anamnezinde ototoksik ilaç kullanımı, gürültüye maruz kalma, vertigo, rekürren otitis media ve fizik muayenesinde patolojik bulgu saptananlar alınmadı.Tüm olgulara ses izolasyonu sağlanmış KBB odyoloji laboratuvarlarında pure-tone odyometri uygulandı. Ölçümler Interacoustics-Clinical Audiometer AC40 cihazı ile TDH-39P Telephonic HB-7 kulaklık ve Radioear E71 kemik vibratörü kullanılarak gerçekleştirildi. Psoriazisli ve kontrol gruplarının hava yolu işitme düzeylerine 125, 250, 500, 1000, 2000, 4000 ve 8000 Hz'de, kemik yoluna ise 500, 1000, 2000 ve 4000 Hz'de bakıldı.Grupların tüm istatiksel analizi PASW Statistics (eski adıyla SPSS) versiyon 18.0.0 istatistik paket programında yapıldı. Sayısal veriler ortalama ± SS (standart sapma), kalitatif veriler ise sıklık (%) olarak ifade edildi. P<0,05 ise istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Psoriatik hastalarda kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, yüksek frekanslarda istatistiksel olarak anlamlı sensörinöral tipte işitme kaybı saptanırken, ileti tipi işitme kaybı saptanmadı.Sonuçlar: Psoriazise eşlik edebilecek morbiditelerden birinin de sensörinöral tip işitme kaybı olabileceğini, bu nedenle hastaların odyometrik olarak değerlendirilip risk grupları belirlenerek bu açıdan takip edilmesinin uygun olacağını düşünmekteyiz.

Deri hastalıklarıOdyometriPsoriyazis+1
Serdar Cenk Güvenç
Düzce University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psoriasis hastalarında asimetrik dimetilarjinin (ADMA) düzeylerinin araştırılması

Amaç: Psoriasis obezite, metabolik sendrom, kardiyovasküler hastalıklar gibi birçok komorbidite ile ilişkilendirildirilmektedir. Asimetrik dimetilarjinin (ADMA) nitrik oksit sentezinin major inhibitörüdür. Son çalışmalarda serum ADMA ve inflamatuar bir belirteç olan yüksek sensitif C Reaktif Protein (hsCRP) düzeylerindeki artışın endotel disfonksiyonu ve artmış aterogenez ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada psoriasis hastalarında ADMA ve hsCRP serum seviyelerini ölçerek psoriasis hastalarında endotelyal disfonksiyon olup olmadığını belirlemeyi amaçladık.Yöntem: Çalışmaya 35 psoriasisli hasta ve 26 gönüllü kontrol grubu dahil edildi. Tüm katılımcıların vücut kitle indeks (VKİ) ölçümleri yapıldı ve biyokimyasal parametreler için açlık kan örnekleri alındı. Hasta ve kontrol gruplarının serum ADMA, hsCRP, HDL, LDL, trigliserid, total kolesterol düzeyleri ve VKİ kıyaslandı. Psoriasis alan şiddet indeksi (PASI) skoru ile ADMA düzeyleri ve hsCRP arasındaki ilişki kıyaslandı.Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında demografik özellikler ve tüm laboratuar parametrelerinin düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık yoktu. Psoriasisli hastalarda PASI skoru ile ADMA seviyeleri, VKİ ve laboratuar parametreleri arasında anlamlı bir ilişki ve korelasyon saptanmadı PASI skorları ile hsCRP düzeyleri arasında anlamlılık ve orta derecede pozitif korelasyon saptandı (r=0,73; p?0,01).Sonuç: Hafif ve orta şiddetteki psoriasis kardiyovasküler hastalıklar açısından bağımsız bir risk faktörü olmamakla beraber, hsCRP seviyelerinin tedaviye yanıt ve hastalığın şiddetini belirlemede PASI?ye alternatif objektif bir belirteç olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.ANAHTAR KELİMELER: asimetrik dimetilarjinin, yüksek sensitif C reaktif protein, kardiyovasküler risk, komorbiditeler, psoriasis

ADMAC reaktif proteinKardiyovasküler sistem+2
Zehra Arslanyılmaz
Düzce University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Düzce yöresinde 65 yaş üstü geriatrik hasta popülasyonunda dermatolojik hastalıkların prevelansı

Amaç: Yaşlanma, deri dahil tüm organ sistemlerini etkileyen, önlenemeyen bir durumdur. Geriatrik yaş popülasyonu 65 yaş üzerini kapsamaktadır ve günümüzde geriatrik yaş popülasyonunda dünya çapında bir artış mevcuttur. Çalışmamızda amacımız Düzce ilinde yaşayan 65 yaş ve üstü geriatrik popülasyonda görülen dermatolojik hastalıkların prevelansını ve sosyodemografik özelliklerini belirlemektir. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine Ekim 2013 – Ocak 2014 tarihleri arasında başvuran 65 yaş ve üzerindeki toplam 300 hasta dahil edilmiştir. Hastaların klinik ve sosyodemografik bilgileri kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Hastaların 130'u kadın, 170'i erkektir. Hastaların yaşı ortalaması 73,57 ± 6,80 olarak saptanmıştır. Toplam 77 hastada ekzamatöz dermatit saptanmış olup oranı %25,7'dir. Hastaların 135 tanesinde (%45) kseroz görülmüştür. 15 hastada psoriazis vulgaris (%5), 73 hastada pruritus (%24,3), 5 hastada ise (%1,7) liken planus saptanmıştır. Fungal enfeksiyonlar 89 hastada (%29,7) saptanmıştır. En sık saptanan bening deri tümörü %27,3 oran ile izole seboreik keratozlardır. Malign veya premalign deri hastalıklarının çoğunu 25 hasta ile (%8,3) aktinik keratozlar oluşturmaktadır. Sellülitler 21 hasta (%7) ile en sık saptanan derinin bakteriyel enfeksiyonlarıdır. Derinin en sık viral enfeksiyonları ise 10 (%3,3) hastada saptanan zonadır. Sonuç: Geriatrik yaş grubuna ait sık görülen dermatolojik problemlerin akılda tutulması birçok hastalığın erken tanı ve tedavisinde kolaylıklar getirecektir. Anahtar kelimeler: dermatolojik hastalıklar, geriatrik, prevelans.

Gizem Yavuzcan
Düzce University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alopesi areatada oksidatif stresin hastalık şiddeti, tedavi ve otoimmünite ile ilişkisi

Alopesi areata (AA) vücutta kıllı herhangi bir alanı etkileyen skarsız kıl kaybı ile karakterize bir kıl folikülü hastalığıdır. Etyopatogenezi tam olarak bilinmemekle birlikte başta otoimmün reaksiyonlar olmak üzere genetik yatkınlık, atopik durum, duygusal stres, eser element eksikliği, enfeksiyon ve nörolojik faktörlerin rolü üzerinde durulmaktadır. Son yıllarda AA'lı hastalarda oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi amacıyla yapılan çalışmalarda hem malondialdehit (MDA) ve nitrik oksit (NO) gibi oksidan sistem elemanlarının hem de süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GPx) gibi antioksidan sistemin enzimlerinin doku veya kan düzeylerinde oksidan/antioksidan dengenin bozulduğuna işaret eden veriler saptanmıştır. Çalışmamızda amacımız MDA, NO, SOD ve GPx plazma düzeylerine bakarak AA hastalığının patogenezinde oksidatif stresin rolünü anlamak, topikal ve sistemik tedavinin oksidatif stres üzerindeki etkisini değerlendirmek, oksidatif stresin hastalık şiddeti ve diğer otoimmün hastalıklarla ilişkisini araştırmaktır. Çalışmaya AA tanısı almış ve topikal veya sistemik kortikosteroid (KS) tedavi endikasyonu konulmuş her gruba 15 hasta, toplam 30 AA'lı hasta ve kontrol grubuna toplam 26 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Kontrollerden ve tedavi öncesi ve sonrası hastalardan aç karnına alınan venöz kan örneklerinde MDA, NO, SOD ve GPx düzeyleri değerlendirilmiştir. Sonuçlar hem tedavi öncesi ve sonrası gruplar arasında hem de sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda AA'lı hastalarda NO değerlerinin sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığını (p<0,05), MDA ve SOD değerlerinin ise istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu (p<0,05) saptanmştır. GPx aktivitesi açısından sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. AA şiddeti ve otoimmünite ile oksidatif stres parametreleri arasında herhangi bir ilişki gözlenmemiştir. Topikal ve sistemik KS tedavi alan hasta gruplarında tedavi sonrası, the Severity of Alopecia Tool (SALT) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma (p<0,05) ile desteklenen klinik iyileşmeye rağmen tedavi öncesi ve sonrası MDA, NO, SOD değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemiştir. Topikal KS tedavi alan grubunda tedavi sonrasında GPx değerlerinde değişiklik izlenmezken sistemik KS tedavi alan hasta grubunda ise tedavi sonrası GPx değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış (p<0,05) izlenmiştir. Bu veriler AA'da klinik iyileşme sağlayan KS'lerin AA'daki oksidan ve antioksidan sistem belirteçleri üzerinde düzenleyici etkilerinin olmadığını ya da yetersiz kaldığını düşündürmektedir. Bu durum, hastalarımızda tedavi sonrası takip yapılmadığı için kesin bir yorum yapamamakla birlikte, AA'li hastalarda KS tedavisi sonrası izlenen nükslerin bir nedeni olabilir kanaatindeyiz.

Adrenal korteks hormonlarıAlopesiAlopesi areata+3
Kıarash Ashrafı Heıdarloo
Gazi University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Melanom, bazal hücreli karsinom, displastik nevüs ve seboreik keratozlu olguların demografik ve dermatoskopik özellikleri

Bu çalışmada melanom, bazal hücreli karsinom, displastik nevüs veseboreik keratoz tanısı almış hastaların demografik ve dermatoskopik özellikleriretrospektif olarak değerlendirilmiştir.Melanom grubunda melanomun ortalama görülme yaşı (çalışmamızda 54,literatürde 57), kadınlarda daha erken yaşta görülmesi, hastaların büyükçoğunluğunun (% 84) Tip I ve II deri tipine sahip olması ve en sık yüzeyel yayılanmelanoma ile karşılaşılması bulguları literatür bilgileri ile uyumlu bulunmuştur.Melanom grubundaki TDS değeri, hastaların % 85,7'sinde malign şeklindedeğerlendirilmiştir. Dermatoskopide en sık % 89,3 oranla düzensiz globüller ilekarşılaşılmıştır.Melanom lezyonlarının süreleri ile kalınlıkları arasında da istatistikselolarak anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna varılmıştır.Çalışmamıza dahil edilen bazal hücreli karsinom grubundaki hastaların %68'i kadın, % 32'si erkek olarak tespit edilmiş ve yaş ortalaması ise 56,5 olaraksaptanmıştır. Kadın-erkek oranı dışındaki tüm veriler literatür ile uyumlubulunmuştur.Bazal hücreli karsinom grubundaki tüm lezyonların % 80,8'i baş-boyunbölgesinde saptanmıştır. Bazal hücreli karsinomların dermatoskopik incelemesisonucunda en sık (% 80) ?büyük mavi-gri ovoid yuvalar? ile karşılaşılmıştır.Çalışmaya dahil edilen displastik nevüs grubundaki hastalar % 52 kadın,% 48 erkek olarak tespit edilmiş ve yaş ortalaması ise 30 olarak bulunmuştur.Displastik nevüslerin dermatoskopik değerlendirilmesi sırasında yapılanpatern analizinde 59 lezyonun tümünde (% 100) ?atipik pigment ağı?, % 88,1oranında ?düzensiz globüller? ve % 83,1 oranında ?düzensiz noktalar?saptanmıştır.Çalışmaya dahil edilen seboreik keratoz tanısı almış hastalardaki kadınerkekoranı %58 ve %42 şeklinde ve yaş ortalaması ise 58,4 olarak saptanmış vebu veriler literatür ile uyumlu bulunmuşturÇalışmaya dahil edilen 58 seboreik keratoz lezyonunda yapılandermatoskopik incelemede seboreik keratoz için karakteristik olarak kabul edilenmilia benzeri kistler % 91,4 oranında komedon benzeri açıklıklar ise % 51,7oranında tespit edilmiştir.Sonuç olarak, melanom, bazal hücreli karsinom, displastik nevüs veseboreik keratoz tanısı almış hastalardaki demografik ve dermatoskopiközelliklerinin değerlendirildiği bu çalışmada genel olarak literatür bilgileri ileuyumlu sonuçlar elde edilmiştir.

DemografiDermatit-seboreikDermoskopi+5
Fatma Yelda Terzioğlu
Gazi University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevusların dermatoskopik bulguları üzerine etkileri

UV ışınları melanositlerde aktivasyonu veya proliferasyonu artırarak melanositik nevuslarda klinik ve dermatoskopik olarak değişikliklere neden olabilmektedir.UV ışınlarının dermatolojide foto(kemo)terapi amacıyla yaygın kullanımına rağmen melanositik nevusların morfolojik ve dermatoskopik özelliklerine etkileriyle ilgili az sayıda çalışma bulunmaktadır. Biz de çalışmamızda dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevusların dermatoskopik bulguları üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza çeşitli endikasyonlarda dar bant UVB tedavisi başlanan 21 hasta, UVA1 tedavisi başlanan 18 hasta ve PUVA tedavisi başlanan 16 hastada olmak üzere toplam 55 hasta dahil edilmiştir. Dar bant UVB grubunda toplam 233, UVA1 grubunda toplam 233 ve PUVA grubunda toplam 229 melanositik nevus tedavi öncesinde, tedaviye başlandıktan 1 ve 3 ay sonra dermatoskopik olarak büyüklük, pigmentasyon, yapı ve patern değişikliği yönünden değerlendirilmiştir. Tüm melanositik nevuslar ABCD kuralına göre değerlendirilmiş ve TDS hesaplanmıştır.Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevusların büyüklüğünde istatistiksel olarak anlamlı değişikliğe yol açmadığı saptanmıştır. PUVA tedavisi alan hasta grubunda pigmentasyon artışı olan melanositik nevus sayısı istatistiksel olarak anlamlı derecede artmıştır. Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevuslarda izlenen dermatoskopik yapılarda istatistiksel anlamlı değişikliğe neden oldukları görülmüştür. Dar bant UVB grubunda tedavi öncesine göre 3. ayda nokta izlenen nevus sayısında istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır. Tüm melanositik nevuslarda dermatoskopik olarak saptanan en sık değişiklik nokta ve globül sayısındaki artış olmuştur. Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavisi alan hasta grupları içerisinde melanositik nevuslarda paternde ve TDS'de de istatistiksel olarak anlamlı derecede değişiklik saptanmamıştır.Tüm bu sonuçlar dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin 3 ay süren takiplerinde melanositik nevusların dermatoskopik bulgularında istatistiksel olarak anlamlı derecede değişikliklere neden olabileceğini göstermekte olup, fototerapi alan hastaların melanositik nevuslarının olası displastik değişiklikler açısından dikkatli takibini gerekli kılmaktadır.

DermoskopiFototerapiMelanositler+2
Fulya Karaca
Gazi University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akne vulgarisli kadın hastalarda İsotretinoin, Siproteron Asetat/Etinil Estradiol ve kombinasyon tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması

Akne vulgaris, genç populasyonun en sık görülen deri hastalığıdır. Günümüzde AV tedavisinde en etkili tedavi ajanı isotretinoindir. Bugüne kadar akne vulgarisli hastalarda serum androjenik hormon düzeyleri pek çok kez araştırılmıştır. Ancak isotretinoinin serum androjenik hormon düzeylerine olan etkisine yönelik oldukça az sayıda çalışma yapılmıştır. Biz çalışmamızda AV'li kadın hastalarda isotretinoin, STA/EE ve isotretinoin+STA/EE kombinasyon tedavilerinin akne kliniğine ve serum androjenik hormon düzeylerine olan etkilerini inceleyerek isotretinoin tedavisinin antiandrojenik etki mekanizmasını aydınlatmayı amaçladık.Çalışmamıza klinik şiddeti Allen-Smith skalasına göre grade 4 ile grade 8 arasında olan ve tedavide sistemik isotretinoin, STA/EE veya isotretinoin+STA/EE kombinasyon tedavisi planlanan 60 kadın hasta dahil edilmiştir. Hastalardan aç karına alınan venöz kan örneklerinde tedavi öncesi, tedavinin 3. ve 6. aylarında androjenik hormon değerleri RIA yöntemi ile değerlendirilmiştir. Sonuçlar her üç grup arasında ve grupların kendi içerisinde karşılaştırılmıştır.Akne vulgarisli kadın hastalarda isotretinoin tedavisi ile STA/EE tedavisine benzer şekilde serum androstenedion ve serbest testosteron düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptanmıştır (p<0,001). Ancak total testosteron ve DHEAS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir (p>0,0056). LH/FSH oranında ise yine STA/EE tedavisine benzer olarak isotretinoin tedavisi ile istatistiksel olarak anlamlı fark görülememiştir (p>0,0056). Akne şiddeti ile serum androjenik hormon düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmamıştır (p>0,05). Benzer şekilde tedavi ile akne şiddetindeki değişim ve hormonal değişimler arasında da istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmamıştır (p>0,05).Akne vulgarisli kadın hastalarda tam düzelme oranları ise sadece isotretinoin alan hastalarda %100, STA/EE tedavisi alanlarda %85 ve kombinasyon tedavisi alanlarda %95 olarak gözlenmiştir.Tüm bu sonuçlar, AV'li kadın hastalarda isotretinoinin hormonal tedaviler gibi antiandrojenik etkiye neden olduğunu göstermiştir. Klinik etki açısından ise isotretinoinin hormonal tedaviden daha üstün olduğu gösterilmiştir. Ayrıca serum androjenik hormon düzeylerinin akne şiddetinde rol almadığı dikkat çekmiştir. Ancak antiandrojenik tedavi ile %85 gibi yüksek oranda klinik düzelme olması, androjenik hormonların muhtemel sebase bez aşırı duyarlılığı nedeniyle etyopatogenezde rol oynadığını desteklemektedir.Anahtar kelimeler: akne vulgaris, isotretinoin, siproteron asetat/etinil estradiol, androjenik hormonlar

Akne vulgarisAndrojenlerAsetatlar+5
Hilal Gökalp
Gazi University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Behçet hastalarında serum MIP-1?, ENA-78 ve NAP-2 düzeyleri

Behçet hastalığı (BH) oral ve genital aft, deri lezyonları, oküler, gastrointestinal ve nörolojik bulgularla karakterize, etyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamış kronik, tekrarlayıcı ve histopatolojik olarak vaskülitle seyreden multisistemik bir hastalıktır.Bu çalışmada hastalığın patogenezinde rolü olduğu bilinen başta nötrofiller olmak üzere çeşitli hücrelerin aktivisinde rol oynayan kemokinlerin serum düzeylerinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya 46'sı aktif toplam 64 Behçet hastası ile 24 sağlıklı olgu alındı. Hasta grubu ile kontrol grubunun değerleri birbirleri ile karşılaştırıldığında ortalama serum MIP-1? ve ENA-78 değerlerinin Behçet hastalarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (sırasıyla p=0.032 ve p=0.023). Ortalama serum NAP-2 düzeylerinde ise anlamlı bir fark olmadığı gözlendi (p>0.05). Hastalar aktif ve inaktif olarak ayrıldığında ENA-78 değerinin aktivite kriterlerine sahip hastalarda, inaktif hastalara göre daha yüksek olduğu (p=0.029), ortalama serum MIP-1? ve NAP-2 değerlerinde ise her iki grup arasında fark olmadığı bulundu (p>0.05). Ayrıca yine ortalama serum ENA-78 değerinin aktif hastalık grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p=0.003).Sonuç olarak nötrofil kemotaksisinde rol oynayan kemokinlerden MIP-1? ve ENA-78'in Behçet hastalarının serumlarında yükselmiş olduğu gözlendi. Bu bulgunun hastalığın patogenezi ile ilgili çalışmalara yön vereceğini düşünmekteyiz. Ancak, kemokinler etkilerini mikroçevrede gösterdiğinden ve serum konsantrasyonları gelişen iltihabi süreçleri dolaylı olarak yansıttığından, bu kemokinlerin dokudaki düzeylerine ve hastalık aktivasyonu ve/veya tedaviye cevapla korelasyonuna bakılması ek bilgiler sağlayabilir.

Dilara Turgut
Fırat University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik ürtiker ve tiroid otoimmünitesi arasındaki ilişki

Kronik idiyopatik ürtikerin (KİÜ) etyolojisi ve patogenezi hakkında pek çok çalışma yapılmış olmakla birlikte, kesin olarak ispatlanmış bir neden ve mekanizma halen bilinmemektedir. Bu nedenle KİÜ etyolojisi ve patogenezine yönelik araştırmalar halen önemini korumaktadır. Bu çalışma KİÜ ile tiroid otoimmünitesi arasındaki ilişkinin araştırılması amacıyla yapılmıştırÇalışmamız Fırat Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Kliniği'ne, Haziran 2005-2007 tarihleri arasında başvuran, 71'i kadın 29'u erkek toplam 100 erişkin hasta arasında yapılmıştır. Hastalar kronik ürtiker (KÜ) etyolojisi yönünde anamnez, fizik muayene ve laboratuar tetkikleriyle değerlendirilmiştir. Tiroid otoantikorları (anti-TG antikor ve anti-TPO antikor), Fırat Üniversitesi Hastanesi Immünoloji Laboratuarında otomatik TRİTURUS ELISA cihazı ile; serbest T3, serbest T4 ve TSH, Fırat Üniversitesi Hastanesi Biyokimya Hormon Laboratuarında Immulate 2000 cihazı ile ölçülmüştür. İstatistiksel analizler SPSS 11.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştirHasta grubu ile kontrol grubunun değerleri birbirleri ile karşılaştırıldığında ortalama serum serbest T4, anti-TG ve anti-TPO antikor seviyelerinin KİÜ hastalarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüş (sırasıyla p=0.012, p=0.04, p=0.02) ve ortalama serum serbest T3 düzeylerinde ise anlamlı fark olmadığı gözlenmiştir (p>0.05). Ortalama serum TSH seviyelerinin de KİÜ hastalarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu görülmüştür (p=0.010). Bu nedenle KÜ'li hastalarda değişen sıklıkta tiroid otoantikor pozitifliği saptanabilirSonuç olarak tiroid hastalığı hikayesi olan ve klasik tedavilere dirençli tüm KÜ'li hastalarda tiroid otoimmünitesi araştırılmalı ve etyolojiye yönelik immünolojik testler yapılmalıdır.

Hashimoto hastalığıOtoimmüniteÜrtiker
Sevilay Oğuz
Fırat University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psoriazisli hastalarda otonomik fonksiyonların araştırılması

Psoriazis sık görülen, alevlenmeler ve iyileşme dönemleriyle seyreden, etyolojisi tam olarak bilinmeyen, çoğu olguda hayatı tehdit etmeyen, derinin kronik ve benign seyirli bir hastalığıdır. Psoriatik plaklarda gözlenen terleme kaybından retansiyon hiperkeratozu suçlanmaktadır. Bununla birlikte deride kserozis ile seyreden diğer bazı dermatozlarda olduğu gibi psoriaziste de terleme kaybından otonom sinir sistemi disfonksiyonu sorumlu olabilir. Çalışmamızda plak tipi psoriazisli hastalarda otonom sinir sistemi fonksiyonlarını elektrofizyolojik testlerle değerlendirerek temelde yatan bir otonom sinir sistemi disfonksiyonu olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmaya Ocak 2009 - Ocak 2010 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran plak tipi psoriazisli erişkin 50 hasta ve 20 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hasta ve kontrol gruplarının otonom sinir sistemi fonksiyonları RRIV ve SSR yöntemleri kullanılarak değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS 12.0 paket programı kullanıldı.Hasta ve kontrol grubunun normal ve derin solunum sırasındaki RRIV değerleri incelendiğinde, her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı ( P>0.05). SSR yöntemi kullanılarak hasta ve kontrol grubunun üst ve alt ekstremite latans ve amplitüd değerleri incelendiğinde, hasta grubunun üst ve alt ekstremite SSR latans ve amplitud değerlerinin sağlıklı kontrol grubuna göre uzamış olduğu görüldü. Üst ekstremite SSR latansındaki uzama istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (P<0.05), el amplitüd, ayak latans ve ayak amplitüd değerlerindeki uzama istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0.05).Sonuç olarak yapmış olduğumuz bu çalışmada elde ettiğimiz veriler psoriazis hastalarında derinin kan damarları ile ter bezlerinin innervasyonu sağlayan miyelinsiz sempatik sinir liflerinin etkilendiğini göstermektedir. Sempatik aktivitedeki disfonksiyonun hastalıkta gözlenen terleme kaybına katkısı olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Psoriazis, R-R İntervali, Sempatik Deri Cevabı.

Deri hastalıklarıGalvanik deri cevabıPsoriyazis
Beyzan Durul Halıgür
Fırat University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Behçet hastalığında osteopontin düzeyi

Behçet hastalığı (BH) kronik seyirli, tekrarlayıcı, sistemik bir vaskülittir. Hastalığın etyolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır. BH etyopatogenezinde endotel hasarı ve anormal immün yanıt suçlanmaktadır. Bu çalışmada Th1 immün yanıtta ve kronik İnflamasyonda rolü olduğu bilinen osteopontin molükülünün BH ile ilişkisi araştırıldı.Çalışmaya 60 behçet hastası ve kontrol grubu olarak 50 sağlıklı birey ve 63 psoriyazis hastası alındı. Uluslararası Çalışma Grubu Tanı Kriterlerine göre BH tanısı konulup, en az bir mukokutanöz bulgusu olan hastalar aktif, çalışma esnasında herhangi bir mukokutanöz bulgusu olmayanlar ise inaktif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda Behçet hastaları, damar tutulumu açısından aktif olanlar (Çalışma esnasında derin ven trombozu (DVT), yüzeyel gezici tromboflebit (YGTF) ve büyük damar tutulumundan en az biri mevcut olan hastalar), inaktif olanlar (daha önce DVT, YGTF ve büyük damar tutulumu geçirmiş olan hastalar) ve damar tutulumu olmayanlar şeklinde 3 ayrı gruba ayrıldı.Behçet hastalarında ve psoriyazis hastalarında plazma osteopontin (OPN) seviyeleri sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p<0.001, p<0.001). Aktif Behçet hastaları, inaktif Behçet hastaları ve psoriyazis hastalarında plazma OPN seviyesi sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (sırasıyla p<0.001, p=0.008, p<0.001). Aktif Behçet hastaları ile inaktif Behçet hastaları arasında, aktif Behçet hastaları ile psoriyazis hastaları arasında ve inaktif Behçet hastaları ile psoriyazis hastaları arasında ortalama plazma OPN düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05).Damar tutulumu açısından aktif Behçet hastaları ve inaktif Behçet hastaları sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ortalama plazma OPN düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p=0.01, p<0.001). Damar tutulumu açısından aktif olan Behçet hastaları ile inaktif olan Behçet hastaları, damarsal tutulumun olmadığı Behçet hastaları ve psoriyazis hastaları arasında, OPN düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05).Sonuç olarak Th1 tipinde inflamatuar yanıt ve makrofaj kemotaksisinin baskın olduğu kronik inflamatuar hastalıklar olan BH ve psoriyazis de plazma OPN seviyesinin oldukça yüksek düzeyde olduğunu saptadık. OPN, gerek Th1 inflamatuar yanıtı, gerekse de makrofaj kemotaksisini arttırarak bu inflamatuar süreçte önemli rol oynamaktadır. Bununla birlikte OPN düzeylerinin bu hastalıkların aktivitesiyle ilişkili olmadığını saptadık. Dolayısıyla bu hastalıkların aktivitesini ve tedavi cevabını değerlendirmede OPN'nin yararlı bir kriter olarak kullanılamayacağını düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Behçet hastalığı, psoriyazis hastalığı, osteopontin, Th1 immün yanıt.

Behçet hastalığıOsteopontinPsoriyazis+1
Enis Ertürkler
Fırat University
2010
00