
5,429
Archived Theses
12
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Yazılı kaynaklar ışığında eski çağ'da mitler
Mitler, antik halklara ait olan, evrenin ve tanrıların varoluşlarını açıklamaya çalışan, kahramanı genelde tanrılar veya doğaüstü güçlere sahip kimseler olan, ayrıca toplumları derinden etkileyen olayları açıklamayı amaçlayan yazın anlatısı veya söylencedir. Mitlerin ne olduğu sorusu, toplumların psikolojik bir yapısı, özlemleri ve korkuları olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesiyle cevaplandırılamaz. Biz de bu gerçeklerden hareketle, "Yazılı Kaynaklar Işığında Eski Çağ'da Mitler" başlıklı bu çalışmamızda, antik mitlerden eski toplumlara dair ulaşılabilecek gerçekleri değerlendirmeye çalıştık. Bu bağlamda, tezimizin temel coğrafyası uygarlığın beşiği olarak kabul edilen Mezopotamya'dan başlayarak Anadolu ve Batı güzergâhı üzerinde ilerlemektedir. Bu durum, diğer eski çağ uygarlıklarının öneminin yadsındığı anlamına gelmemektedir. Zaman ve mekân darlığından dolayı Mezopotamya- Anadolu- Batı sıralaması takip edilmiş olup bahsi geçen bu coğrafyalar içerisinde dahi sınırlandırmalara gidilmiştir. Tezimiz 5 bölüm halinde ele alınmıştır, öncelikli olarak mit hakkında bilgiler verilmiş, ardından Mezopotamya kültürü ile yazılmış mitler incelenmiştir. Sırası ile takip eden bölümde Anadolu mitleri incelenmiş olup, ardından Yunan ve Roma mitlerine yer verilmiştir. En son bölümde ise kültürler arası olası etkileşimi gözler önüne sermek adına karşılaştırmalara gidilmiş, bahsi geçen bölgeler arasındaki paralellikler ve farklılıklar değerlendirilmiştir. Konuya farklı bir bakış açısı katmak amacı ile en son bölümde ise adı geçen mitler ile kutsal kitaplar arasında bir değerlendirme yapılmaya çalışılmıştır. Sonuçta görülmüştür ki, antik çağ mitleri birçok açılardan içinden çıktığı toplumu yansıtmaktadır ve mitleri içinden çıktığı atmosferden ayrı düşünmek mümkün değildir. Mitler, peşinen uydurmaca hikâyeler olarak kabul edilmemeli, aksine bu edebi anlatımların altındaki olası gerçekler değerlendirilmeye çalışılmalıdır. Bunun dışında sınırlı iletişim imkânları içerisinde dahi, antik toplumların birbirlerini etkilediği ve bu etkileşimin de kendini mitlerde açık bir biçimde gösterdiği anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Mit, Mezopotamya, Anadolu, Yunan, Roma.
1909 - 1939 yılları arasında yapılan yurtiçi ve yurtdışı askeri hava seyahatleri
Bu çalışmada, Türkiye Cumhuriyeti'nin dış politika alanındaki stratejik düşüncesinin bir parçası olarak komşu ülkelere yapmış olduğu Osmanlıdaki askeri havacılık tecrübesiyle birlikte 1939 yılına kadar yapılan Askeri Hava Seyahatleri incelenmiştir. İran, Yunanistan, Sovyetler Birliği, Romanya ve Balkan ülkeleri ile olan siyasi ilişkiler temelinde Türk diplomasisine olan katkıları üzerine değerlendirmeler yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Tahran, Moskova, Romanya, Atina, Seyahat, Uçak
Mehmed Emin Vahid Paşa hayatı, eserleri, vakfiyesi ve kütüphanesi
Bu çalışma, Mehmed Emin Vahid Paşa'nın hayatını, vakfiyesini ve kütüphanesini incelemek üzere hazırlanmıştır. Mehmed Emin Vahid Paşa'nın hayatını incelemeden eserlerinin ve kütüphane kurma sebebinin tam olarak anlaşılamayacağı fikrinden hareketle, arşiv belgeleri ve başvuru kaynakları ışığında hayatı incelenmiş ve kendisine has özelliklerine çalışma içerisinde değinilmiştir. İlk aşamadan sonra vakfiye ve kitap listeleri transkribe edilerek incelenmiş ve son olarak da vakfiyelerde listelenen kitaplar güncel kitap listesi ile karşılaştırılarak günümüze intikal etmeyen kitaplar tespit edilmeye çalışılmıştır.
Osmanlı son döneminde Yemen isyanlarının türkü metinleri üzerine etkileri
Bu çalışma, Yemen İsyanlarının Türk toplumu üzerindeki etkilerini analiz etmektedir. Osmanlı Devleti, özellikle Batı dünyasında 'Hasta Adam' olarak adlandırılıp, toprakları pay edilirken kutsal yerleri koruma görevinden de geri kalmamıştır. İngilizlerin Arap milliyetçiliğini kullanan menfi politikaları nedeniyle İttihat-ı İslam (İslam Birliği) düşüncesi geçerliliğini yitirmeye başlamış, Arapların Osmanlı Devleti'ne karşı isyan girişimleri yoğunluk kazanmıştır. Osmanlı Devleti ise kutsal topraklardaki bu isyanları bastırmak için çeşitli politikalar uygulamış, bu kapsamda bölgeye Anadolu'dan çok sayıda asker ve silah sevketmiştir. I. Dünya Savaşı'nda İttifak Bloğunda yer alan Osmanlı Devleti birden fazla cephede aynı anda mücadele sürdürmek zorunda kalmıştır. Bu cephelerden biri de, İslam dinine göre kutsal kabul edilen ve Arap Yarımadası olarak bilinen bölgede yer alan toprakları, dini mekân ve sembolleri korumak için savaştığı Yemen-Hicaz cephesidir. Bu araştırmada, Anadolu coğrafyasından Yemen'e giden Osmanlı Türk askerlerine (dönülemeyen yolda) yakılan türküler, Anadolu halkının kaygı ve acılarına bize daha yakından tanıklık etmeyi amaçlamıştır.
Eski Mezopotamya'da resim ve heykel sanatı
Bu çalışmada, Eski Mezopotamya halklarının, Sumer, Akad, Babil ve Asur uygarlıklarının meydana getirdikleri heykeller, çeşitli konuları içeren kabartmalar (rölyefler), steller, levhalar, ve mühürler gibi sanat eserleri ile günlük hayatta kullanılan çeşitli nesneler (vazolar, süs eşyaları (takılar) vb.) ele alınmış ve konumuz çerçevesinde değerlendirilmiştir. Tarihte ve sanatta derin izler bırakan bu uygarlıkların, sanat eserlerini meydana getirme süreçleri incelenmiştir. Sanatın, coğrafi, siyasi ve dini koşullardan etkilendiği ortaya konulmuştur. Sumerlerin özellikle heykel sanatında gelişme gösterdikleri, "Sumer kralı Gudea" (Res. 1, 2), "Adab kralı Lugal-Dalu" (Res. 3), "Sumer rahip ve yönetim görevlisi Ebih-İl" (Res.7) ile "Kare Tapınağı'nda bulunan adak heykelleri"nden (Res. 16) yola çı- kılarak sanatın sanat veya toplum için değil, iktidar için yapıldığı anlatılmıştır. Sumerlerin, tapınak mimarisine verdikleri önem, "Lagaş kralı Ur-Nanşe'nin eşi ve çocuklarıyla birlikte bir tapınağın inşası için başındaki sepette tuğla taşırken" betimlendiği duvar levhasındaki kabartmadan (Res. 36) ve yine bir tapınağın inşasını ve dinsel bir töreni anlatan Yeni Sumer Çağı eserlerinden, "Ur-Nammu Steli"ndeki kabartmadan (Res. 29) anlaşılmaktadır. Savaş sahnelerinin yer aldığı sanatsal eserler de oluşturulmuş, Sumer kralı Eannatum'un "Akbabalar Steli" adı verilen eser (Res.28), bu konudaki en çarpıcı örneği teşkil etmiştir. Tanrılaştırılmış Kral Naram-Sin'in stellerinde de açıkça görülen savaş ve kahramanlık konuları bütün Akad sanatı boyunca etkinliğini sürdürmüştür. "Sargon Başı" ve Naram-Sin heykeli olduğu tahmin edilen "Bassetki Heykeli"nin alt ve çıplak kısmı devrin sanat özelliklerini içeren eserler arasında sıralanmıştır. Akadlılardan günümüze çok az sanat eseri kalmasının sebebi Elamlıların Akad kentlerine saldırıları sırasında bu eserleri yağmalayarak başkentleri Sus'a götürmüş olmaları şeklinde açıklanmıştır. Akadlıların aksine, Babil sanatı tüm ihtişamı ve zenginliği ile sadece Mezopotamya bölgesini etkisi altına almamış, kendisinden yüzlerce, binlerce yıl sonra yaşayan başka Eskiçağ uygarlıklarının da kayıtlarına konu olmuştur. ( Heredot Tarihi gibi) Zevkin, debdebenin, zenginliğin hat safhada yaşandığı Babil'de estetiğin ön plana çıktığı, "İštar Kapısı Aslanlı Tören Yolu"," II. Nabukadnezar taht odası bezeme kuşağı", II. Nabukadnezar'ın memleket hasreti çeken ve Mezopotamya'nın bunaltıcı sıcağından bıkan eşi kraliçe Semiramis için yaptırdığı söylenen "Babil 'in Asma Bahçeleri", cennete ve tanrıya ulaşmak için kralın emriyle yaptırıldığına inanılan "Babil Kulesi" gibi Yeni Babil Dönemi sanat eserlerinin yanı sıra, Hammurabi Kanunlarının da yer aldığı "Hammurabi Steli" gibi gerçeği yansıtmayı başarabilmiş Eski Babil Dönemi sanat eserleri anlatılmıştır. Akadlılarda olduğu gibi yeni yerler fethetmedeki en büyük amaçlarının ganimet elde etmek olduğu anlaşılan Asurluların savaş ve av sahnelerinin geniş yer tuttuğu saray kabartmaları, sarayların sırası esas alınacak biçimde , Nimrud, Korsabad ve Ninive gibi başkentlerin saray duvarlarını baştanbaşa süslemiş, keskin ifade, gerçekçilik, perspektif ve ayrıntı gibi sanatsal özellikleri yansıtmıştır. Mezopotamya sanatının içinde bulunduğu dönemin koşullarından etkilendiğini ortaya koymak amacıyla yapılmış bu çalışmada; siyasi, dini ve coğrafi etmenlerin sanatsal eserleri oluşturmadaki etkilerinin önemli bir yer tuttuğu tespit edilmiştir. Günümüze az sayıda sanat eseri ulaşmasının en önemli nedenlerinden biri Mezopotamya'da taşın az olması sebebiyle, Fırat ve Dicle'nin getirdiği dayanıksız bir malzeme olan kilin, kabartmadan heykele pek çok sanat eserinde kullanılmış olmasından kay- naklandığı sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Eski Mezopotamya, resim, heykel, sanat, din
Güney Kafkasya'da Rus-Kaçar (İran) nüfuz mücadelesi (1779-1813)
Rusların XVIII. asrın sonlarından başlayarak, XIX. asrın ilk çeyreğine kadar Güney Kafkasya'ya yayılım göstermeleri, birçok cephede mücadele vermeyi gerektiren tarihsel bir süreç yaratmıştır. Savaş ve diplomasi ile şekillenen bu oluşum sürecinin sancıları bugün dahi hissedilmekle birlikte, söz konusu dönemde Rus işgaline karşı takınılan tutumların yaratmış olduğu husumetlerin de henüz aşılamadığı gerçeği ile yüz yüze kalınmaktadır. II. Katerina (1762-1796) döneminde bir daha dönmeksizin Kafkasya'ya adım atan Rusya, bölgede kalıcı olmak adına büyük bir mücadele vermiştir. Doğa şartları, Osmanlı ve İran'ın bölgesel nüfuzu, feodal güç odaklarının çetrefilli politikaları ve en nihayetinde Rus idaresine girme konusunda direnç gösteren Kafkas halklarının haklı direnişleri bu süreci oldukça sancılı hale getiren faktörler olmuştur. Bu çalışma Güney Kafkasya'nın Rusya sınırlarına dâhil edilmesini, belli başlı olaylar üzerinden irdelemekte ve sürecin tüm bileşenleri ile birlikte ne şekilde vuku bulduğu konusu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu amaç doğrultusunda I. Bölüm'de; XVIII. yüzyıl sonları itibariyle Güney Kafkasya'da ortaya çıkan Rus-Kaçar rekabetine değinilmektedir. Burada öncelikli olarak Rusya'nın Güney Kafkasya'ya ne zaman ve niçin ilgi göstermeye başladığı sorusu aydınlatılmaya gayret edilerek, bu amaç doğrultusunda atılan adımlar ve bunun yarattığı sonuçlar üzerinde durulmaktadır. Yine Rusların özellikle Gürcistan üzerinden Güney Kafkasya'ya sirayet etme çabaları, İran'da ortaya çıkan yeni bir hanedanın geleneksel refleksi ile karşılık bulmuş ve böylelikle ileride iki büyük savaşa neden olacak Rus-Kaçar rekabetinin temelleri atılmıştır. II. Bölüm; XIX. asrın başlarında Güney Kafkasya'da baş gösteren Rus yayılmacılığı ve bölgede Rus idaresinin konsolide edilmesi hususuna ayrılmıştır. Bu bölümde öne çıkan noktalar, Kartli-Kaheti Krallığı'nın Rusya tarafından ilhak edilmesi ve hemen akabinde bölgeye geniş yetkilerle gönderilen P. D. Tsitsianov'un Rus idaresini konsolide etmek uğruna başlatmış olduğu agresif siyasetin yansımalarıdır. Ruslar bu dönemde Gürcistan'ın kendi sınırlarına entegre etmek adına büyük bir çaba sarf etmeleri yanı sıra, bu yeni Rus vilayetinin iç ve dış güvenliği adına da girişimlerini arttırmışlardır. Ancak Tsitsianov'un İran'ın eski toprak bütünlüğü içinde yer alan bölgelerde, savaş ve diplomasi yoluyla yürüttüğü yayılma siyaseti Rusya ve Kaçar devletleri arasında vuku bulan savaşın temel sebebi haline gelmiştir. III. Bölüm; 1804-1813 Rus-Kaçar Savaşı'nın sebeplerine ve savaşın başlamasından Tsitsianov'un ölümüne değin geçen sürece ayrılmıştır. İki taraf arasında kaçınılmaz bir biçimde vuku bulan bu savaşın ilk perdesi, aslında kazananın olmadığı, ancak Ruslar adına Güney Kafkasya serüveninde büyük tecrübeler edinmelerine neden olacak inişli-çıkışlı bir dönemi ifade etmektedir. Savaşın ve diplomasini yoğun bir biçimde uygulandığı bu dönem Tsitsianov'un trajik ölümü ile noktalanmıştır. IV. Bölüm ise; Aras ve Kura nehirleri arasındaki bölgede Rus hegemonyasının tesis edilmesi meselesine ayrılmıştır. Tsitsianov'un ölümü ardından bir bocalama dönemine giren Güney Kafkasya'daki Rus ilerleyişi, savaşın ikinci perdesinde, Rusların bu bölgeye nispeten daha fazla konsantre olmaları neticesinde kaldığı yerden devam etmiştir. Bu dönemde Fransa ve İngiltere gibi devletlerin siyasi ve askeri desteklerine rağmen, bir türlü savaş meydanında istediği sonuçları elde edemeyen Kaçar Devleti, iki büyük mağlubiyet ardından Güney Kafkasya'daki haklarından büyük ölçüde feragat ettiğini ilan eden Gülistan Antlaşması'nı imzalamak zorunda kalmıştır. Ancak bu anlaşma daha sonraki Rus-Kaçar Savaşı'nın da en önemli sebebi haline gelecektir.
XVII. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İlmiye Teşkilatı'nda istihdam ve hareket (Anadolu Kadıaskerliği örneği)
Eğitim, öğretim ve yargı faaliyetlerini yerine getiren Osmanlı ulemâsının devlet protokolü ve sosyal yapı içinde önemli bir role sahip olduğu malumdur. Gerek devlet erkini en ücra noktalarda temsil etmesi, gerekse bu erkin devlet bürokrasisinde en üst noktada temsil edilmesi ulemanın ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Ancak ilmiye teşkilatına ilişkin araştırmalar, ulemânın devlet içerisinde oynadığı rolün ihtiyaç duyduğu nispetten oldukça uzaktır. Teşkilatın tarihi süreç içerisindeki gelişiminin ve değişiminin incelenmesi ulemanın devlet içerisindeki fonksiyonun yanı sıra Osmanlı eğitim ve yargı süreçlerinin de ortaya çıkarılmasında etkili olacaktır. Bu çalışmada ilmiye teşkilatının XVII. yüzyıldaki işleyişi, Anadolu Kadıaskerliği Ruznamçe kayıtları esas alınarak kadı ile müderrislerin istihdam ve hareketleri temelinde incelenmiştir. İlmiye teşkilatına girişin ilk aşaması olarak mülazemet sistemi tanıtılmış ve mülazımlar çerçevesinde sistemin bu yüzyıldaki uygulaması ortaya konulmuştur. İlmiye teşkilatının kariyer basamakları, sisteme girişten itibaren kadıasker yetkisi temelinde ele alınmıştır. Kariyer basamaklarındaki hareketlilik (mansıpta, mekanda ve meslek grubunda olmak üzere) ortaya çıkarılmıştır. Bu işleyiş diğer yüzyıllar ile karşılaştırılarak değişen uygulamalar belirtilmiştir. Anahtar Kelimeler: ulema, ilmiye, kadıasker, ruznamçe, müderris, kadı, kaza, medrese
Asur devletinin dini ve inancı
Asur Devleti; Eski Asur, Orta Asur, Yeni Asur ve İmparatorluk dönemi olarak dört bölümde incelenmektedir. Asur Devleti kuruluşundan yıkılışına kadar dine çok önem vermiş bir Mezopotamya toplumudur. Gerek toplumsal, gerek siyasal, ekonomik düşünülebilecek her alanda Asur ülkesinde din faktörü önemli rol oynamıştır.Asurlular çok tanrılı bir toplumdur . Mezopotamya kültünde bulunan bütün tanrılara tapmış, fakat baş tanrı olarak Tanrı olarak Tanrı Asur'u kabul etmişlerdir. Mezopotamya'daki bütün tanrılara saygı göstermişlerdir. Özellikle hükümdarlar yaşanan bütün siyasi gelişmelerde tanrıların etkili olduğuna inanmışlardır. Bu yüzden Asur Devleti hükümdarları tahta çıktıktan sonra tanrıların evi olarak kabul edilen tapınakları inşa etmişlerdir. Yıllar içerisinde harap olmuş tapınakların onarımını sağlamışlardır. Bunları yazıtlarında da konu almışlardır. Tanrılarına kurbanlar sunmuş, gereken değeri vermişlerdir. Hükümdarlar savaştaki galibiyetlerini tanrıların kendilerinden memnun olmasına yormuş, mağlubiyetlerinde ise tanrının öfkesine maruz kaldıklarını düşünmüşlerdir. Herhangi bir bölgeyi fethettiklerinde o bölgenin tanrılarına hürmet etmiş ve tapınakları ile ilgilenmişlerdir. Bunda hem fethedilen bölge halkının hoşnutluğunu kazanmayı hem de tanrının sevgisini kazanmayı amaçlamışlardır. Asur ülkesinde genel olarak siyasetin içerisinde daima din faktörü ile de karşılaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Asur Devleti, Din, Tapınak, Sunak
Sümer'de kadın
MÖ. 3500'lerde Mezopotamya coğrafyasının güneyine gelerek yüksek bir medeniyet kurmuş olan Sümerler, inanç sistemleri, hukuk anlayışları ve toplumsal işleyişleri açısından günümüze oldukça fazla bilgi bırakmışlardır. Yazıyı icat eden Sümerliler, yaşamlarının çoğu alanını kayıt altına almışlardır. Nereden ve ne sebepten dolayı bu coğrafyaya geldikleri kesin olarak bilinmeyen Sümerliler, ilk kanun yapan halk olma özelliğine de sahiptirler. Bu kanunlar aracılığı ile kadın ve erkek arasında, sahip olunan haklar da görülmektedir. Cinsiyetler ve işlenen suçlar arasında, ceza anlamında farlılıklar görülmektedir. Müşterek bir yaşam şeklini benimseyen Sümerler, kanal yapımından mabet yapımına vb. birçok alanda birlikte çalışmaktadırlar. Toplum düzeninin istikrarlı ilerleyebilmesi amacıyla, öncelikle aile birliği, evlilik kurumuyla sağlanmakta ve resmi sözleşmeler aracılığı ile güvence altına alınmaktadır. Çoktanrılı bir inanışa sahip olan Sümerler, oluşturmuş oldukları mitler aracılığı ile toplumsal açıdan fayda ve zarar getirebilecek çoğu durumu mitlerinde işleyerek tanrı ve tanrıçaları insan şeklinde tasvir etmektedirler. Ataerkil bir toplum yapısına sahip olan bu halk, cinsiyetler üzerinde roller belirlemiştir. Aile yapısında ve yapılan mesleklerde, cinsiyetler üzerinde belirlenen roller, etkin olmaktadır. Kadın ve erkek arasında belirlenen bu roller, inanç sistemleri aracılığı ile desteklenmiş olup, hukuk sistemleri ile sağlamlaştırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Sümer, Kadın, Toplum, Cinsiyet.
Osmaniye (Cebel-i Bereket) tarihi bibliyografyası (1914-2000)
Bilgiye erişimi hızlandıran bilim dünyasında büyük bir öneme haiz bibliyografya çalışmaları gün geçtikçe önemini artırmaktadır. Bilimsel çalışma yapacak bir araştırmacı ele aldığı konunun kaynaklarına kısa sürede ulaşabilmek için adeta zamanla yarışır. Birçok aşaması bulunan bilimsel çalışmalar bir süreci ihtiva etmektedir. Konunun tespiti ile başlayıp literatür taramasıyla devam eden bu süreçte doğru yol izlemek ziyadesiyle önemlidir. Araştırmacının üzerinde çalışacağı konu ile ilgili yapması gereken ilk unsur konunun ana kaynaklarına ulaşıp gerekli okumaları yapmaktır. Daha sonra bu kaynakların referanslarını okumak suretiyle çalışmaya derinlik kazandırmalıdır. Ne var ki bu yöntem araştırmacıya kısıtlı bir imkân sunar. Yapılacak olan bilimsel çalışmaların niteliği araştırmacının zengin bir literatür bilgisine sahip olmasıyla doğrudan ilişkilidir. Bu anlamda spesifik alanlarda hazırlanmış bibliyografya çalışmaları araştırmacıya kolaylık sağladığı gibi zaman kaybının önüne geçmekte ve araştırmayı verimli kılmaktadır. Belirli bir konuya ait eserlerin envanterini oluşturmak büyük bir titizlik gerektirdiği gibi oldukça ciddi ve zor bir iştir. 1914-2000 yılları arasını kapsayan bu çalışmada öncelikli olarak bibliyografyanın tarihçesi hakkında bilgi verilmiş, Başbakanlık Osmanlı Arşivi başta olmak üzere Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, ATASE Arşivi, TİTE Arşivi, Türk Tarih Kurumu Arşivi, Kızılay Arşivi ve diğer arşivlerin yanı sıra Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Meclis Tutanakları ve tetkik eserler taranmıştır. Bu çalışma neticesinde Osmaniye Tarihi hakkında her türlü belge ve eserin envanteri meydana getirilerek elde edilen bulgular tasnife tabi tutulmuş, kronolojik çerçeve içerisinde çalışma ortaya konularak bibliyometrik bir analiz yapılmıştır. Ortaya konulan çalışmanın araştırmacılara rehberlik etmesi ve yapılacak yeni akademik çalışmalara temel olması düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Osmaniye, Cebel-i Bereket, Bibliyografya, 1914-2000.
19. yüzyıl seyahatnameleri ışığında Batı Türkistan Hanlıklarında (Buhara-Hive-Hokand) ticari hayat
19. yüzyıl boyunca, Batı Türkistan hanlıkları kendi içlerinde ve dış güçlerin mücadelesi sebebiyle birçok çatışmalara maruz kalmıştır. Batı Türkistan Hanlıkları, coğrafi konumları sebebiyle tarım ve hayvancılığa dayalı bir ekonomik yapıya sahiptir. Toprağın verimli yapısı buğday, pamuk, ipek gibi ürünlerin yetiştirilmesi açısından oldukça elverişlidir. Hanlıkların ticaret yollarının kavşağında bulunması iç ve dış ticaretin canlı kalmasını sağlamıştır. İpek, baharat, pamuk ve değerli taşlar gibi ticaret ürünleri hanlıkların diğer devletlerle yoğun bir ticaret akışı yaşamasına olanak tanımıştır. Hanlıkların ipek yolu üzerinde konumlanmasından dolayı ticaretin merkezi haline gelmişlerdir. Ticaretin merkezi konumunda olan ve verimli topraklara sahip olan bu hanlıklar tabi ki dış güçlerin oldukça dikkatini çekmiştir. Hanlıklar arasında yaşanan rekabet ve dış güçlerin de etkisiyle çeşitli zorluklarla ve dengesizliklerle karşı karşıya kalmıştır. Özellikle Rusların bölgeye olan ilgisi ticaret yollarının kontrolünü ele geçirmek, Hanlıktaki doğal kaynaklara sahip olmak ve Hanlıkların sahip olduğu stratejik konumdan faydalanmak olmuştur.
İran Nizârî İsmâilîleri ve Hârezmşahlarla ilişkileri
Hârezmşahlar Devleti, içinden çıktığı Büyük Selçuklu'nun inkırazıyla beraber, Selçuklu'nun hâkimiyet sürdüğü bölgeleri elde ederek büyük bir devlet haline gelmiştir. Nizâri İsmâilîleri de aynı coğrafyada muhkem kalelerde hüküm süren otonom bir yapıdır. İsmâilîler, uzun müddet boyunca Selçuklularla ciddi mücadele ve münâsebet içinde olmuşlardır. Hârezmşahlar, Selçukluların vârisi olma iddiasıyla politikalarını Horasan ve Irak'ta yoğunlaştırdığında kaçınılmaz olarak Nizârî İsmâilîleriyle temas etmişlerdir. Bu temasların çoğu mücadele ve karşıtlık üzerine olsa da zaman zaman iki siyasi yapının belirli konularda ilişkilerini ilerlettikleri görülmektedir. İsmâilîler, bölgedeki büyük güçler arasında varlığını devam ettirme adına denge politikası uygulamış, diplomasiyi her yönüyle kullanmaya çalışmışlardır. Diplomasinin kullanılamadığı zamanlarda ise, ellerinde en etkili silahlardan olan suikast, tehdit, entrika gibi yöntemlere ve diğer yollara başvurmuşlardır. Onların, Hârezmşahlarla münâsebetleri de bu minvalde gerçekleşmiştir. Bu çalışmada; dönemin olaylarını daha açık şekilde ortaya çıkarmak adına, mevcut kaynaklardan faydalanarak Hârezmşahlar ve Nizârî İsmâilîler arasındaki diplomatik ilişkiler çerçevesinde siyasi, sosyal, dini ve ticari ilişkiler incelenmiştir.
1901-1914 yılları arası Horasan bölgesi İngiliz konsolosluk ticaret raporları incelenmesi
Bu tez çalışmasının konusu, 1901 yılından 1914 yılına kadar Horasan bölgesi ticareti için İngiliz konsolosluğu tarafından yazılmış raporların incelenerek bölge ticaretinin değerlendirilmesidir. Bu çalışmanın amacı, konsolosluk raporları ışığında belirtilen yıllar içinde Horasan bölgesinde gerçekleştirilen ticaret faaliyetlerini inceleyerek, ihracat ve ithalat yapılan ürünlerin tespit edilmesi ve bölgenin ticari öneme sahip mallarının açıklanmasıdır. Aynı zamanda bu çalışma, ticari faaliyetlerin gerçekleştiği güzergahlara değinilerek, Horasan bölgesinin tarihî ve coğrafi açıdan ticaretteki önemi, bölgedeki ticaretin ekonomik, kültürel ve stratejik etkilerini anlamamıza yardımcı olacaktır. Horasan bölgesine dair çok fazla çalışma olmaması bu konuda tez çalışması yapmaya iten bir unsurdur. Bu çalışma ile Horasan'ın bulunduğu stratejik konum sebebiyle ticari önemine dikkat çekilerek bölgede ticareti yapılan ürünlere ışık tutulmuştur. Çalışmada öncelikli olarak, 1901-1914 yılları arasındaki konsolosluk raporlarından ve ayrıca döneme ilişkin yazılmış kitap ve makalelerden kaynak olarak faydalanılmıştır.
Yerel basına göre Adana'da zeytincilik faaliyetleri (Yeni Adana, Demokrat Adana ve Bugün gazeteleri örneği 1935-1970)
Yerel Basına Göre Adana'da Zeytincilik Faaliyetleri (Yeni Adana, Demokrat Adana ve Bugün Gazeteleri Örneği 1935-1970)" adlı bu çalışma, nitel araştırma yöntemlerinden doküman inceleme tekniği kullanılarak hazırlanmıştır. Çalışmada yerel Adana gazetelerinden Yeni Adana, Demokrat Adana ve Bugün gazetelerinin 1935- 1970 yıllarındaki nüshaları taranarak Adana'da zeytincilik ile ilgili haberler yoluyla Adana'da zeytin yetiştiriciliğinin bu dönemdeki durumu ve bunun basına yansıması incelenmiştir. Çalışmada ana kaynak olarak kullanılan yerel basın haberlerinin incelenmesinin yanı sıra konuyla ilgili yayımlanmış makale ve telif eserlerden de yararlanılmıştır. Böylece Akdeniz'in sık dallı yapraklarıyla her dönem yeşil kalmayı başarabilen karakteristik bitkilerinden biri olan zeytinin Adana ve çevresindeki yeri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Yapılan bu çalışma ile Adana zeytinciliği ile ilgili literatürde var olduğu düşünülen boşluklar doldurulmaya çalışılarak literatüre katkı sağlamak hedeflenmiştir.
Sicill-i Ahval Defterlerine göre Dimetokalı memurlar
Osmanlı Devleti alemşumül devlet anlayışı ile başta batı olmak üzere topraklarını dört bir taraftan genişletmiştir. Dimetoka bu düşünce ile 1361 yılında Hacı İlbey tarafından alınarak Orhan Gazi döneminde Osmanlı toprağı olmuştur. Demetoka, Balkan Savaşları'yla önce Bulgarların eline geçmiş 1922'den sonra ise Yunanistan'a bırakılana kadar 500 yıldan fazla Türk yurdu olarak kalmıştır. Edirne'nin alınmasından sonra Edirne'ye bağlı bir kaza haline gelen Dimetoka, Osmanlı Devleti'nin sosyo-kültürel, siyasi, mimari anlayışı bakımından Balkanlar'a açılan kapısı olmuş ve bu özelliğini Osmanlı'nın son dönemine kadar devam ettirmiştir. Osmanlı Devleti Tanzimat'tan sonra yaptığı ıslahatlarla bürokrasisinde çalışan memurların görevleri, maaşları, atama durumları, almış olduğu ödüller, yapmış olduğu terfiler gibi durumlarını belirten defterler tutmuştur. Sicill-i Ahval Defteri adı verilen bu çalışmalar II. Abdülhamit Han Dönemi'nden sonra düzenli olarak tutulmaya başlamış, devletin yıkılışına kadar devam etmiş ve memurlar etkin bir şekilde kontrol edilerek memurlardan yüksek oranda verim alınmıştır. Bu defterlere kaydedilen memur biyografileri, memurların atamasından sonra vermek zorunda oldukları "Tercüme-i Hal Varakası" ismi verilen makbul bir belgenin eklenmesi ile başlamaktadır. Kişilerin devlet memuriyetinde kaldığı süre içerisinde atamaları, görev yerleri, bulundukları görevler, almış oldukları terfiler, ödüller, cezalar, maaş durumları gibi bilgiler yer almaktadır. Sicill-i Ahval Komisyonu'nun tutmuş olduğu bu defterler Türkiye Cumhuriyeti Devleti Arşivleri Başkanlığında Osmanlı Arşivi bölümünde bulunmaktadır. Bu çalışmada Sicill-i Ahval Defterlerinde yer alan Dimetokalı memurların biyografilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında Dimetoka nüfusuna kayıtlı 82 memura ilişkin kayıtlar bulunmuştur. Bu memurların, eğitim, sosyal, ekonomik ve bürokrasideki durumları hakkında bilgiler verilmiştir. Bu bağlamda elde edilen bilgiler değerlendirilerek bölümler halinde yazılmıştır. Anahtar kelimeler: Dimetoka, Sicill-i Ahval Defterleri, Hacı İlbey, II. Abdülhamit
Dr. Besim Ömer'in "Mükeyyifât ve Müskirâtdan Afyon, Kahve, Çay, Esrâr" adlı eserinin transkripsiyon ve değerlendirilmesi
Dr. Besim Ömer Akalın'ın 1899 yılında yayımlanan Mükeyyifât ve Müskirâtdan Afyon, Kahve, Çay, Esrar adlı eseri, Osmanlı Devleti'nin modernleşme sürecinde tıp, kültür ve toplum arasındaki kesişim noktalarını inceleyen önemli bir kaynaktır. Bu çalışma, eserin transkripsiyonun ve değerlendirilmesinin yapılması suretiyle Osmanlı toplumunda keyif verici (mükeyyifât) ve sarhoş edici (müskirât) maddelerin kullanımına dair Besim Ömer'in bilimsel yaklaşımını ve dönemin sosyal dinamiklerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Eser, kahve, çay, afyon ve esrarın tarihî kökenleri, tüketim biçimleri ve tıbbî etkileri üzerine ayrıntılı bir inceleme sunmuştur. Besim Ömer, modern tıp prensiplerini benimseyerek bu maddelerin fizyolojik ve psikolojik etkilerini ele alırken, aynı zamanda kahvehane kültürü ve madde kullanımının toplumsal yansımalarına dikkat çekmiştir. Bu bağlamda eser, yalnızca bir tıp metni değil, aynı zamanda Osmanlı sosyal tarihine dair bir belge niteliğindedir. Çalışma, eserin Osmanlı modernleşmesi ve tıp tarihindeki yerini ortaya koyarken, kahve ve çay gibi gündelik maddelerin kültürel önemini, afyon ve esrar gibi maddelerin ise tartışmalı toplumsal rollerini analiz etmiştir. Yaptığı çalışmalardan Besim Ömer'in disiplinler arası yaklaşımının, modern bilimsel düşüncenin Osmanlı'daki erken temsilcilerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, eserin madde kullanımına dair sunduğu bilgiler, Osmanlı toplumunun tüketim alışkanlıkları ve sağlık algısı hakkında önemli ipuçları sunmaktadır.
Türkiye'de diş hekimliği, Dişçilik Âlemi Dergi'sinin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi (1924-1927)
Dişçilik Âlemi Dergisi sağlık konularını ele alan ve dişçilik mesleğinin gelişimi amacıyla çıkarılan süreli yayınların ikincisi olması özelliğini taşıyan dergidir. Cumhuriyet'in ilk senelerinde (1924-1927), diş hekimi olan Ferit Ramiz tarafından kaleme alınmış, derginin sahibi ve temsilcisi olan Ferit Ramiz kendi gayret ve çabalarıyla dergiyi çıkarmıştır. Ayrıca Dişçilik Âlemi Dergisi hem sağlık konularını hemde dişçilik mektebinin ıslahı konusunda makaleler yayınlamıştır. Dergi ağız sağlıyla ilgili bilgiler verirken aynı zamanda diş hekimliği mesleği ile ilgili Avrupa'da gelişen tedavi yöntemleri de tanıtılmıştır. Dişçilik mesleğinin pek önemsenmediği ve bu alanda yapılan çalışmaların yetersiz olduğu vurgulanmıştır. Bu konuda Avrupa'da alınan kararların biran önce Türkiye'de de uygulanması gerektiği belirtilmiştir. Diş hekimliği konusunda Avrupa'da yayınlanmış bir çok bilimsel kitabın çevirilerine derginin çeşitli sayılarında yer verildiği görülmüştür. Böylece mesleki gelişimin sağlanması amacıyla dişçilere bilgi verilmesi hedeflenmiştir. Dergide dişçilik mesleğinin gelişimi için hekimlere bilgiler sunulurken, ağız ve diş sağlığının önemsenmesi için de okuyuculara uyarılarda bulunulmuştur. Özellikle diş hekimliği mektebi üzerinde yapılması gereken yenilikler hakkında bilgiler verilmiş ve bu hususta bilimsel makaleler yayınlamıştır. Ayrıca dergi halk sağlığı içinde önemli bilgiler sunmuştur. Derginin transkripsiyonunun yapılması ile "Dişçilik Âlemi"nin değinmiş olduğu konular ve sunmuş olduğu bilgiler doğrultusunda diş hekimliği mesleği hakkında Türkiye'de yapılan çalışmaların geçirdiği aşamaların ortaya konulabilmesi hedeflenmiştir. Dişçilik Âlemi Dergi'sinin transkripsiyonunun yapılması suretiyle Türkiye'de ağız, diş sağlığı ve diş hekimliği tarihi konularında yapılacak yeni araştırmalara kaynak olacak bir çalışma ortaya koyulmak istenmiştir. Dişçilik Âlemi Dergi'sinin"1923, 1924, 1925, 1926, 1927" yıllarına ait(1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 13, 14, 15, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 26), nüshalarının transkripsiyonu yapılması, Diş hekimliği mesleğinin geçirmiş olduğu kurumsallaşma, bilimselleşme ve meslek kimliğini oluşturma süreci hakkındaki bilgiler bu sayılara göre aydınlatılmaya çalışılmıştır. Dişçilik Âlemi Dergi'sinin transkripsiyonu edilen sayılarının incelenmesi neticesinde ulaşılan bilgiler değerlendirme bölümünde açıklanmıştır. Anahtar kelimeler: Dişçilik Tarihi, Dişçilik Âlemi, Türkiye, Dişçilik
Orman Mekteb-i Âlisi Mecmuası transkripti ve değerlendirmesi
Osmanlı Devleti'nde başlayan yenilik hareketlerinden etkilenen konular arasında ormancılık da bulunmaktaydı. Osmanlı Devleti'nde ise bu alanda yapılan ilk çalışma Fransızların orman kanunundan çevrilmiştir. 1827 yılında Fransa'da 225 maddelik Orman Kanunu hazırlanmıştır. Osmanlı Devleti'nde 1840 yılında 22 maddelik Orman Layiha hazırlanmıştır. Hemen ardından yine 1840 yılında Ticaret Nezareti bünyesinde ormancılık ile ilgili ilk kurum olan Orman Müdürlüğü kurulmuştur. Ancak bu kurum 1841 yılında kapatılmıştır. 1858 yılına gelindiğinde "Arazi Kanunnamesi" yayınlanmış ardından geçen on yıl içinde de "Orman Umum Müdürlüğü" kurulmuştur. Osmanlı Devleti'nde ormanlar ile ilgili en kapsayıcı yasa çalışması olan "Orman Nizamnamesi" ise 1870 yılında çıkarılmıştır. Orman Nizamnamesi hazırlanırken Fransız mühendislerden yardım alınmıştır. Bunun en önemli nedeni Osmanlı Devleti'nde ormanlar ile ilgili çalışma yapacak yeterlilikte kişiler bulunmamasıdır. Orman Mektebi ise 1858 yılında kurulmuş ve 1861 yılında ilk mezunlarını vermiştir. İlerleyen zamanda Orman ve Maden mektepleri birleştirilmiştir. Ancak bu durum uzun sürmemiş ve Orman Mektebi bu sefer de 1893 yılında Halkalı Ziraat Mektebi ile birleştirilmiştir. 1909 yılına gelindiğinde ise Orman Mekteb-i Âlisi kurulmuştur. Orman Mekteb-i Âlisi 1333 (Miladi 1917) yılında Orman Mekteb-i Âlisi Mecmuası adında bir dergi çıkarmıştır. Mecmua aylık olarak yayınlanmıştır. Bu çalışmanın amacı Orman Mekteb-i Âlisi Mecmuasının tanıtılmasıdır. Çalışma yöntemi tarama ve doküman inceleme şeklinde yapılmıştır.
12 eylül'e giden süreçte toplumsal kutuplaşmayı etkileyen faktörler
1970'li yıllar Türkiye'de hükümet krizlerinin, ekonomik bunalımların, anarşi ve terör olaylarının iç içe geçtiği, yoğun siyasi ve toplumsal gerilimlerin yaşandığı bir döneme tekabül etmektedir. Kırdan kente göç, öğrenci hareketleri, işçi hareketleri ve sendikacılık faaliyetlerinin artması gibi etkenler, Türkiye'nin toplumsal yapısının değişikliğe uğramasına neden olmuş ve toplumsal gruplar arasında yoğun bir ideolojik kamplaşma ortaya çıkmıştır. Sağ-sol ideolojiler ekseninde şekillenen kutuplaşma, zamanla mezhepsel ve kitlesel bir nitelik kazanmış, toplumu bir arada tutacak bir uzlaşı kültürü kalmamıştır. Kısa süreli ve sık değişen koalisyon hükümetleri ve kolluk güçlerinin güvenlik zafiyeti bu kutuplaşmayı derinleştirmiş, ülke genelinde anarşi önü alınamaz bir hale gelmiştir. Şiddet olayları günlük hayatın bir parçası haline gelmiş, süregiden şiddet ortamı toplumda geniş bir korku kültürünün oluşmasına neden olmuştur. Kutuplaşma, gündelik hayatın her alanına sirayet etmiş, ülke adeta iki kutba bölünmüştür. Denetim boşluğu oluşan bazı yerlerde kurtarılmış bölge adlı alanlar oluşturulmuş, ülke bölünme tehlikesiyle burun buruna gelmiştir. Tüm bu gelişmeler 12 Eylül Askeri Darbesi'ne zemin hazırlayan bir atmosferin oluşmasına neden olmuştur. Bu çalışma ile söz konusu dönemde kutuplaşmaya etki eden sosyal, ekonomik ve toplumsal nedenlerin tespit edilmesi amaçlanmaktadır. Amaçlanan bir diğer husus, toplumsal bölünmeleri yalnızca sağ-sol ideolojilere indirgemeden kutuplaşmanın yapısal kökenlerine ışık tutmaktır. Böylece 12 Eylül sürecinin arka planı bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilecektir. Bu doğrultuda nitel araştırma yöntemlerinden tarama derleme yöntemi kullanılarak dönem gazeteleri, Meclis tutanakları ile birinci ve ikinci el kaynaklar incelenecektir. Anahtar Kelimeler: Anarşi, Kutuplaşma, Siyasal istikrarsızlık, Kurtarılmış bölge, 12 Eylül Askeri Darbesi
Habeşistan-Osmanlı Devleti ilişkileri (16-19. yüzyıllar)
Bu çalışma, Habeşistan ile Osmanlı Devleti arasındaki, 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar uzanan dönüşüm dönemini kapsayan çok yönlü tarihsel ilişkilerin ilgi çekici bir incelemesini sunuyor. Kültürel ve diplomatik dinamiklerin karmaşık dokusunu açığa çıkarmaya odaklanan araştırma, bu iki ülke arasındaki etkileşimi tanımlayan jeopolitik manzarayı, diplomatik ilişkileri, kültürel alışverişleri ve ekonomik bağları derinlemesine incelemeye çalışıyor. Habeşistan ve Osmanlı Devleti'nin küresel ticaret ve güç dinamikleri bağlamındaki stratejik öneminin analiziyle başlayan çalışma, zengin bir dizi birincil kaynaktan faydalanarak multidisipliner bir yaklaşım benimsiyor. Araştırma; anlaşmaları, ittifakları, çatışmaları ve Habeşistan-Osmanlı ilişkilerinin gidişatını şekillendiren kilit durumları incelerken, diplomatik ilişkileri merkeze yer alıyor. Araştırmanın önemli bir yönü, her bölgenin diğerinin sanatı, dili, dini ve sosyal normları üzerindeki derin etkisini ortaya çıkaran kültürel alışverişlerin incelenmesidir. Çalışma, bu kültürler arası etkileşimin bir sonucu olarak ortaya çıkan ortak etkileri ve benzersiz gelişmeleri ortaya çıkararak, bugüne kadar varlığını sürdüren tarihi ve kültürel miraslara ilişkin anlayışımızı zenginleştiriyor. Ekonomik bağlar araştırmanın bir diğer kritik boyutunu oluşturuyor ve ticaret yollarına, ticarete ve hem Habeşistan hem de Osmanlı devleti'nin ekonomik manzaraları üzerindeki karşılıklı etkilere ışık tutuyor. Çalışma, ilişkilerin ekonomik temellerini açığa çıkararak, bu iki ülkenin ticari çabalarında karşılaştıkları karşılıklı yararları ve zorlukları aydınlatıyor. Bu derinlemesine araştırma, özünde, Habeşistan ile Osmanlı Devleti arasındaki tarihsel ilişkileri anlamamıza önemli ölçüde katkıda bulunuyor. Diplomasi, kültür ve ticaretin iplerini bir araya getirerek 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar sosyo-kültürel ve jeopolitik manzaraları şekillendiren iç içe geçmiş tarihe incelikli bir bakış açısı sağlıyor. Bu araştırma yalnızca geçmişi aydınlatmakla kalmıyor, aynı zamanda Habeşistan ile Osmanlı devletiarasında yüzyıllardır süren dinamik etkileşim yoluyla şekillenen kalıcı miraslara ilişkin anlayışımızı da zenginleştiriyor. Anahtar Kelimeler: Habeşistan, Osmanlı Devleti, Diplomatik İlişkiler, Jeopolitik ve Ekonomik Bağlar.
Timurlularda yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma
14. yüzyılın son çeyreğinde Emir Timur tarafından kurulan Timurlular, Orta Çağ'ın en güçlü ve önemli devletlerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Orta Asya'dan Anadolu'ya kadar olan kısımda siyasi haritaları yeniden çizen Timurlular, kısa sürede önemli başarılar kazanmış ve geniş topraklarda hüküm sürmüştür. Timurlular siyasi, ekonomik, askeri, kültürel vb. pek çok alanda büyük başarılara imza atmıştır. Ancak her büyük devlette olduğu gibi belirli bir zaman sonra Timurlu Devleti'nde de devletin farklı alanlarında sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Timurlu Devleti'nde ortaya çıkan önemli sorunlardan birisi yolsuzluk ve görevi kötüye kullanmadır. Çalışmanın ana problemi bu doğrultuda ortaya çıkmıştır. Çalışmanın ana problemi yolsuzluk ve görevi kötüye kullanmanın Timurlu Devleti'nin geleceğini ne şekilde etkilediğidir. Görevi suistimaller Timurlu Devletini siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel vb. pek çok alanda olumsuz etkilemiş bu durumda devletin zayıflamasında ve yıkılmasında etkili olmuştur. Mali usulsüzlük ve yetkiyi kötüye kullanma hadiseleri Timurlu Devleti'nde neredeyse her dönemde karşımıza çıkmaktadır. Emir Timur, Şahruh dönemlerinde bu vakaların diğer dönemlere göre daha az yaşandığını görmek mümkündür. Ancak diğer Timurlu sultanlarının dönemleriyle mukayese edilecek olursa yetkiyi kötüye kullanma olgusu Hüseyin Baykara döneminde zirveye ulaşmıştır. Bu durumda birçok faktörün etkili olduğunu görmekteyiz ancak en önemlileri Timurlu Devleti'nin eski gücünde olmaması, merkezi otorite ve asayişin azalmasıdır. Timurlu sultanları rüşvet ve zimmet suçu gibi yolsuzluklar ile bizzat mücadele etmiştir. Timurlu sultanları bu eylemlerin önüne geçebilmek için farklı dönemlerde çeşitli önlemler almışlardır. Bazı dönemlerde bu eylemlerin önüne geçilebilmesi için reform çalışmalarının yapıldığı kaynaklara yansımıştır. Timurlu sultanlarının bu suçu fazlaca ciddiye aldığını ve bizzat soruşturmalar yaptığını görmekteyiz. Timurlularda bahsedilen eylemlerin önüne geçebilmesi için mali denetim sistemi oluşturulmuş ve devletin memurları, çeşitli kurumları sık sık denetlenmiştir. Bunların dışında çalışmada da detaylı olarak incelendiği gibi bu suistimallerin önüne geçmek için pek çok önlem alınmıştır. Ancak Timurlularda farklı dönemlerde alınan önlemlere rağmen bu suçların önüne hiçbir zaman tamamen geçilememiştir. Timurlularda yolsuzluk ve görevi kötüye kullanmadan sorumlu kurum ve kişiler bulunmaktadır. Divan-ı Büzürg, Divan-ı Mal, Divan-ı Ala ve Taşra Divanları bu ihmallerin engellenmesi, araştırılması ve sorumluların cezalandırılmasından sorumlu kurumlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Timurlu sultanları, mirzalar, vezirler, emirler ve yarguciler görevi suistimallerden sorumlu devlet yöneticileri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden olan tarama-derleme yöntemi kullanılmıştır. Ayrıca olaylar karşılaştırmalı tarih yöntemlerinden faydalanılarak mukayeseli olarak ele alınmıştır.
Osmanlı Saraybosna'sının hayırsever kadınları
Bu çalışma, Osmanlı Devleti'nin uç bölgelerinden biri olan Saraybosna'da kadınların çeşitli amaçlarla kurucu sıfatında olduğu vakıfları ve bu vakıflar marifetiyle üstlendikleri sosyal rolleri incelemektedir. 1463 yılında başlayan Osmanlı hâkimiyetiyle birlikte şehirde öncelikle Osmanlı şehirleşme çalışmaları başlamış ve bu şehirleşmenin yapıtaşlarından birisi olan vakıf kurumu, yalnızca erkekler tarafından değil, kadınlar tarafından da aktif olarak sahiplenilmiştir. Çalışma, Saraybosna'da 15. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar kadınların kuruduğu vakıfları vakfiyeler temelinde ele alarak, kadınların sosyal, kültürel ve ekonomik hayattaki görünürlüğünü ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bölgede Osmanlı hâkimiyetinden sonrada vakıflar kurulmaya ve işletilmeye devam etmiş ancak bunlar çalışmamızın konu kapsamına girmediğinden çalışmada bahsedilmemiştir. Tezde tarihsel yöntem ve nitel analiz yaklaşımı benimsenmiş; başta Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi olmak üzere yerel arşivlerdeki vakfiyeler, şer'iyye sicilleri incelenmiştir. Literatüre baktığımızda "vakıf" konu başlığı altında yüzlerce çalışma bulabildiğimiz gibi kadınların kurduğu vakıflar konusunun da çalışıldığını görmekteyiz. Çalışmada amaçlanan bu vakıfların sayısal veri merkezli grafiklere dökülmesidir. Bu çerçevede bölge özelinde 15-19. yüzyıllarda Osmanlı hâkimiyeti sırasında kadınların mütevelli olduğu vakıfların niteliği, finansmanı ve yıllara göre kronolojik dağılımı verilmiştir. Elde edilen veriler ise kadınların cami, medrese, imaret, darüşşifa, çeşme gibi yapılara ağırlık verdiğini ve vakıf yönetiminde mütevelli, nâzır, bâniye gibi unvanlarla yer aldığını göstermektedir. Saraybosna'da vakıf kuran kadınların gerek hayırseverlik duygusuyla gerekse sosyal sorumluluk bilinciyle hareket ettikleri anlaşılmaktadır. Bu sayede kadınlar, hem toplumsal sorunlara çözüm üretmiş hem de kamusal alanda kendilerine yer açmıştır. Saraybosna örneği, kadınların taşrada da beşeri sermaye üretebildiğini ve Osmanlı vakıf sisteminin yalnızca erkek merkezli bir yapı olmadığını göstermesi bakımından literatüre önemli bir katkı sunmaktadır. Sonuç olarak bu tez, Osmanlı kadınlarının tarihsel bağlamda nasıl bağımsız mülk sahibi olabildiklerini, hukuki haklarını nasıl kullandıklarını ve vakıf kurma yoluyla topluma nasıl yön verdiklerini ortaya koyarak kadın tarihi ve vakıf literatürüne özgün bir pencere açmayı amaçlamaktadır.
Timurlu mirzalarının eğitimi, askeri faaliyetleri ve isyanları
1370 yılında tarih sahnesine çıkan Timurlu Devleti'nin kurucusu Emir Timur hayatı boyunca devletinin geniş sınırlara ulaşmasını ve uzun süre güçlü kalmasını hedeflemiştir. Timur inşa etmiş olduğu devletinin hâkim bir güç olarak devam etmesinin yalnızca kendisinin değil haleflerine de bağlı olduğunu iyi bilmekteydi. Bu nedenle kendisinden sonra gelecek olan hanedan üyelerinin eğitimine büyük önem vermiştir. Timurlularda devlet hanedanın ortak malı olduğundan her mirzanın tahta çıkma hakkı bulunmaktaydı. Timur, mirzalık kurumuna önem vererek onların her alanda gelişmesini sağlayacak bir sistem kurmuştu. Bu sistem gereği Timurlu mirzaları doğdukları andan itibaren titizlikle özel kişiler tarafından yetiştirilmekteydi. Çocukluk yaşlarında kendilerine tayin edilen atabeylerin sorumluluğu altında pek çok alanda dersler verilerek iyi bir eğitim almaları sağlanıyordu. Mirzalar belirli bir yaşa ulaştıklarında, Timur onları seferlerde çeşitli görevlerle sorumlu tutmak suretiyle askeri eğitimlerini pekiştiriyordu. Askeri eğitimin yanısıra mirzalar kendilerine tahsis edilen atabeylerin eşliğinde Timur'un belirtmiş olduğu eyaletlerde görevlendirilerek o bölgenin tüm sorumluluğunu da üstleniyorlar ve siyasi yönden de kendilerini geliştirme fırsatı buluyorlardı. Mirzalar bu vilayetlerde her ne kadar güçleri sınırlandırılmış bir şekilde merkeze bağlı olsalar da bir hükümdar gibi deneyim kazanıyorlardı. Timur'un ölümünden sonra mirzalar, daha çok ilim, iktisat ve mimari sahalarda onun politikalarını sürdürmüştür. Mirzalar söz konusu alanlarda onun bıraktığı bu anlayışı muhafaza etmiş ve dikkate değer katkılar ortaya koymuşlardır. Diğer taraftan Timur ölmeden torunu Mirza Pir Muhammed'i veliaht ilan etmiş olsa da devlet teşkilatında belirli konuma ulaşan diğer mirzalar onun bu vasiyetine uymamışlardır. Timur'un ölümüyle birlikte hanedan mensupları arasında büyük mücadeleler meydana gelmiştir. Ortaya çıkan bu isyanları bastıran Timur'un oğlu Mirza Şahruh tahta çıkmış ve isyanları bastırarak kendi hakimiyetini tesis etmeye gayret etmiştir. Mirza Şahruh hâkim olduğu süre içerisinde her ne kadar devleti babasının zamanındaki gibi korumaya çalışsa da kendisinin vefatından sonra mirzaların isyanları ve taht mücadeleleri her geçen zaman daha şiddetli ve daha kanlı olmuştur. Tahta geçen Mirza Ebu Said hükümdarlığı süresince mirzalar tarafından çıkarılan ayaklanmalarla uğraşmış ve dış güçlerle yeterince ilgilenememiştir. Mirza Hüseyin Baykara her ne kadar tahta çıktıktan sonra iç isyanları bastırmak için uğraşsa da devletin çöküşünü engelleyememiştir. Tezimizin ana probleminin seçilmesinde söz konusu bu isyanların devlete olan etkisi meselesi belirleyici olmuştur. Çalışmamızın ana problemi, Timurlu mirzalarının devlet teşkilatında aldığı roller ve giriştikleri isyanların Timurlu Devleti'nin geleceğini ne şekilde etkilediğidir. Bu bağlamda araştırmada ortaya çıkan alt problemlerden biri, Timurlu mirzalarının yetiştirilmesinde aldıkları eğitimin ve eyalet merkezlerine gönderilmelerinin katkılarının ne olduğu sorusudur. Devamında, mirzaların evliliklerinde siyasetin etkisi incelenecektir. Bunun yanı sıra, Timur'dan geriye kalan kültürel mirasa yönelik olarak Timurlu mirzalarının benimsedikleri politikalar değerlendirilecektir. Araştırmanın bir diğer boyutu, Emir Timur döneminde mirzaların savaşlardaki etkileri ve rollerinin değerlendirilmesidir. Bu kapsamda çalışmada Timurlu mirzalarının devlet teşkilatındaki konumlarına açıklık getirilmesi amaçlanmaktadır. Son olarak, Timurlu devlet sistemi içerisinde mirzaların ayaklanmalarının sebepleri ve bu ayaklanmaların devletin yıkılışına nasıl etki ettiği ele alınacaktır. Bu problem ışığında, giderek yoğunlaşan isyanların devlete verdiği zararlar dönemler halinde incelenerek sorulara yanıt aranacaktır.
Cumhuriyet dönemi İskan politikaları (1923-1952)
Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında yaşanan önemli toplumsal olaylardan biri de iskan olayıdır. Bir taraftan Osmanlı Devletinin kaybettiği topraklardan Türkiye'ye gelenlerin İskam, diğer yandan ise ülkenin içinde belirli nedenlerle nüfusun yerinin değiştirildiği görülmektedir. Cumhuriyet döneminde her iki tür nüfusun zorunlu yer değiştirmesi bazı iskan politikalarının belirlenmesine neden olmuştur. İskan politikalarım belirleyen etmenler yeni kurulan devletin, siyasi,sosyal, ekonomik ve ideolojik gelişimine paralellik göstermiştir. Özellikle iskan, ulus-devlet inşasında, üzerinde durulan önemli bir konu olmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında Misak-ı Milli sınırları dışında yaşayan Türk- Müslüman unsurların ülkeye göç ettiği görülmektedir. Yeni kurulan devlet gelen bu kişilerin iskanıyla yakından ilgilenmiştir. Müslüman-Türk unsurların ülkeye gelmesine siyasi, demografik ve ekonomik nedenlerle sıcak bakılmıştır. Başta Türk- Yunan nüfus mübadelesi olmak üzere sınır dışına çıkartılan Rum ve Ermenilerin yerine Müslüman- Türk unsurların yerleştirilmesine çalışılmışta. Cumhuriyetin ilk yıllarında dışarıdan gelenlerin dışında sınırlar içinde yaşayan bazı grupların da yerlerinin yer değiştirildiği görülmektedir. Bu gruplar Kürtler, Çingeneler, göçebeler ve doğal afetlere uğrayanlardır. Doğal afetler dışındakiler kendi istekleri dışında başka yerlere iskan edilmişlerdi. Kürtler, Çingeneler ve göçebelerin iskanının nedenlerini, ulus devlet inşasındaki sorunlar, güvenlik ve ekonomik başlıkları altında toplayabiliriz.
Hatay'da sosyo-ekonomik ve kültürel hayat (1960-1971)
Hatay, insanlık tarihine ilişkin ilk yerleşim alanlarından biri olup, tarih boyunca farklı din ve etnik kimliğe mensup toplumların çekişme sahası olmuştur. Farklı toplumların Hatay'da egemenlik kurma düşüncelerinin altında ise şüphesiz ki sahip olduğu konumu, iklimi ve iklimine bağlı olarak verimli tarım arazileri ile tarihî arka planı önemli bir etken olmuştur. Toplumsal yapısı, farklılıklar üzerine kurulan Hatay, zaman içinde ev sahipliği yaptığı her kültürden kendi hazinesine kattığı değerler sayesinde farklılıkların zenginlik olarak görüldüğü hoşgörü ve barış kenti hüviyeti kazandırmıştır. İnceleme dönemimiz olan 1960-1971 yılları arasındaki süreçte Hatay toplumundaki çeşitliliğin devam ettiği ve farklı din ve kimliklere sahip gruplar arasında herhangi bir problemin olmadığı gözlemlenmiştir. Hatay, diğer Anadolu şehirleri gibi 1960 Darbesi ve 1971 Askerî Muhtırası'ndan etkilenmiş olmakla beraber olayların fazla büyümediği ve kayıpların daha az olduğu bir şehir panoroması çizmiştir. Hatay, sıcak iklimi ve verimli toprakları sayesinde Türkiye Cumhuriyeti'ne katılan son toprak parçası olmasına rağmen kısa süre içinde yapılan reformlar ve yatırımlar sayesinde ekonomisini canlandırmış ve gerek ülke ekonomisiyle ve gerekse uluslararası ekonomiyle entegre olmayı başarabilmiştir. Kültürel hayatı da oldukça renkli ve bu bağlamda faaliyetlerin yoğun yaşandığı Hatay, 1960'lı yılların başından itibaren yatırım yaptığı öncelilikli alanların başında eğitim ve sağlık gibi hayati alanlar olmuştur. 1970'li yıllara gelindiğinde Hatay, eğitim ve sağlık gibi insan hayatı açısından elzem olan alanlardaki yatırımlarını yapabilmiş ve kendi nüfusuna yetecek bir hale getirmeyi başarabilmiştir.
Hârûnürreşîd Döneminde Bermekîler
Bermekîler, Abbâsî Devleti'nin kuruluşundan itibaren başta vezirlik olmak üzere Abbâsî Devleti içinde birçok farklı üst düzey mevkide önemli vazifeler üstlenmiş, etnik köken olarak Fârisî (Acem, İranlı) olan bir ailedir. Bu aile, Abbâsî Devleti'nin tarih sahnesine çıkmasıyla beraber aşamalar halinde devlet içinde güç ve etkinlik kazanmış, Hârûnürreşîd döneminde (H. 170-193/ M. 786-809) siyasi, sosyal ve iktisadi alanlarda gücünün doruğuna ulaşmıştır. Hârûnürreşîd ise, kaynakların ittifak içinde olmadıkları birtakım sebep veya sebeplerden (Cafer-Abbase ilişkisi, Bermekîler'in güç ve nüfuz kazanması, Yahyâ b. Abdullah olayı, etnik ve dini sebepler) dolayı Bermekî ailesini ortadan kaldırmıştır (H. 187/ M. 30 Ocak 803). Bu çalışma, Bermekî ailesinin çoğunlukla Hârûnürreşîd döneminde ortaya koydukları faaliyetleri kapsamaktadır. Bermekîler hakkında Türkçe literatüründe daha önce yapılmış çeşitli çalışmalar mevcuttur. Bu çalışma ise konu üzerine daha önce yapılmış çalışmalara göre; Bermekî aile fertleri arasında daha ayrıntılı bir karşılaştırma yapması, aktif oldukları dönem dâhilinde yaşayış ve statülerine ilişkin daha farklı tarihi anlatılar ve analizler ortaya koyması, özellikle de ortadan kaldırılış sebeplerine dair yeni bakış açıları getirmesi hasebiyle önem arz etmektedir. Bu çalışmanın hazırlanmasındaki temel amaç; Bermekî ailesi hakkında daha önce yapılmış çalışmalara ek olarak literatüre daha farklı bilgiler ışığında daha yeni ufuklar ve yaklaşımlar katmaktır. Çalışmanın ortaya konulma sürecinde başta klasik İslam tarihi kaynakları ve bunlardan bazısının Türkçe çevrisi, Arapça ve Türkçe dilinde yapılmış olan telif eserler, İslam ansiklopedisi maddeleri ve Batılı yazarların Türkçe diline çevrilmiş olan araştırma eserlerinden yararlanılmıştır. Bu araştırma ile Bermekî ailesi hakkında yeni algılar yaratacak anlatılara ulaşılmıştır. Bermekîler'in ortadan kaldırılış sebepleri hususunda da ilk ve en önemli sebebin elde ettikleri nüfuz ve güç olabileceği şeklindeki bilgisi elde edilmiştir. Ayrıca Bermekîler'in geneline yönelik girişilen bertaraf hareketinin bir sebebi olarak Hârûnürreşîd'in sabrını taşıran son damlanın da Cafer-Abbâse ilişkisi veya Yahyâ b. Abdullah'ın serbest bırakılması olaylarından biri olabileceği fikrine ulaşılmıştır. Cafer-Abbâse ilişkisi veya Yahyâ b. Abdullah'ın serbest bırakılması olaylarından birinin aynı zamanda Bermekîler'den neden sadece Cafer el-Bermekî'nin öldürüldüğünün cevabı olabileceği görülmüştür. Buna karşın bu konunun (Bermekîlerin ortadan kaldırılış sebepleri), radikal çıkarımlara izin vermeyecek ölçüde birbirinden farklı görüş ve anlatıları barındırdığı fikrine de varılmıştır.
Yazılı kaynaklara göre Anadolu'nun (Orta, Güney, Doğu) Erken Demir Çağında idari yapılanması
Tunç Çağı'nın sonlarına gelindiğinde doğal ve beşeri faktörler sebebiyle Doğu Akdeniz'i içine alan bir göç hareketi yaşanmıştır. Ege'de Miken Uygarlığı, Anadolu'da Hitit İmparatorluğu'nun sona erdiği, sayısız saray, tapınak ve şehirlerin yok edildiği bu göç hareketi, Deniz Kavimleri Göçleri veya Ege Göçleri olarak adlandırılmıştır. Bu göç hareketiyle birlikte Erken Demir Çağı'na girilmiş ve Anadolu'da kaynakların sustuğu bir dönem başlamıştır. "Karanlık Çağ" olarak nitelendirilen bu dönem, Anadolu'da yaklaşık 400 yıl sürmüştür. Bu süreçte Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da kurulan irili ufaklı krallıklar üzerine uzun yıllar seferler düzenleyen dönemin büyük gücü Asur, MÖ 11. yüzyılda yeni bir tehdit olarak Suriye üzerinden Anadolu'ya gelen Aramiler'le mücadele etmek zorunda kalmıştır. Asurlu kralların Arami Krallıkları'na karşı harekete geçmesiyle bir müddet sonra (MÖ 7. yüzyıldan itibaren) Arami Krallıkları tamamen Asur hâkimiyeti altına alınabilmiştir. Bu tez çalışmasında, Anadolu'nun Deniz Kavimleri Göçü sonrasında almış olduğu siyasi şekillenmenin hem Deniz Kavimleri Göçü öncesi hem de bu göç sonrasına tarihlenen dönemin, birincil kaynaklar ışığında analizi hedeflemiştir.
İki darbe arası dönemde Türk eğitim tarihi (1960-1980)
Cumhuriyetin ilanından sonra 3 Mart 1924'te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Eğitim Öğretimin Birleştirilmesi Kanunu) üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti'nin eğitim sistemi birçok yeniliği de beraberinde getirmiştir. Bu yeni eğitim sistemi 1924 yılından 1960 yılına kadar geçen sürede birçok yasa ve yönetmeliklerle geliştirilmeye ve benimsetilmeye çalışılmıştır. 1960-1980 yılları arasında tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de ekonomik, siyasi, sosyal ve eğitim alanlarında bazı değişiklikler yaşanmıştır. Bu çalışmayla 1960-1980 yılları arasında, adeta siyasi çekişmelerin ve hesaplaşmaların alanı haline getirilen eğitim kurumlarının, bu durumlar karşısında gerilemesinin nedenleri ve sonuçlarının ortaya konması amaçlanmıştır. Bununla birlikte, eğitimcilerin, kurum ve kuruluşlarıyla siyaset-ekonomi çalkantısı esnasında yaşanan git-gellerdeki tavır ve davranışlarının açıklanması hedeflenmiştir. Siyasetten en çok etkilenen kesim ve yükseköğretim bazında siyaseti en çok etkileyen eğitim kurumları ile eğitim elemanları bu çalışmanın ana unsurlarını teşkil etmektedirler. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi, 12 Mart 1971 muhtırası ve 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin ardında oluşturulan anayasa ve kanunlarla eğitime yeniden getirilen düzenlemelerin içerikleri bu araştırmanın odak noktasını teşkil etmektedir. Askeri darbelerle kesintiye uğrayan demokratik sistem karşısında eğitim kurumlarının nasıl etkilendiği, öğretim elemanlarının uğradıkları kovuşturma, sürgün ve tasfiye hareketlerinin neden, niçin, kime ve ne şekilde yapıldığı gibi sorulara cevaplar aranmıştır. Türk eğitim sistemine köklü değişiklikler getiren, 1961 yılında kabul edilen "İlköğretim ve Eğitim Kanunu" ve 1973 yılında kabul edilen "Milli Eğitim Temel Kanunu" ile yapılan düzenlemeler ve elde edilen sonuçlar bu çalışmanın merkezine oturtulmuştur. Bu tarihten önceki düzenlemelerde olduğu gibi 1961 ve 1973 yıllarındaki eğitim hamlelerinde de baştan sona siyasi kaygılar ve politik sürtüşmelerin izlerini görmek mümkündür. Durum böyle olunca da bütün kurum ve kuruluşlarıyla eğitimin sanki bir yaz-boz tahtasıymış gibi kullanılmasından kaynaklanan bir gerilemenin olduğu söylenebilir. Araştırılan yirmi yıllık dönem içerisinde; okul öncesi eğitimin gelişimi, ilköğretimdeki yapısal reformlar ve müfredat programları, ortaöğretimdeki politik sürtüşmeler, nitelik sorunu ve çözüm arayışları ile ideolojik çalkantılarla siyasetin ve askeri vesayetin boy hedefi haline gelmiş yükseköğretimin tarihsel gelişimi ayrıntılı bir şekilde belgelerle araştırılıp incelenmiştir. Yaklaşık altmış temel kaynaktan araştırma ve inceleme yapılarak elde edilen bu çalışma neticesinde, 1960-1980 yılları arasındaki eğitimin politik hesaplaşmalar uğruna heba edildiği, farklı yapı ve söylemlerle aynı durumun hala devam ettiği sonucuna varılmıştır.
7 Numaralı Antakya Şer'iyye Sicili'nin transkripsiyonu ve tahlîli (H. 1175-1177/ M. 1761-1764)
Şer'iyye sicil defterleri; kaydedildikleri kazanın siyasî, sosyal ve ekonomik yapısı ile hukukî işleyişi hakkında ayrıntılı veriler sağlayan, kadılar veya naipler tarafından düzenlice tutulan ve yerel tarih araştırmalarında ana kaynak niteliği taşıyan mahkeme kayıtlarıdır. Nitekim içerdikleri çeşitli belgelerden; kaydedildikleri dönemin toplum yaşantısı, giyim-kuşamı, nüfusu, insanların birbirleriyle olan hukukî ilişkileri vb. birçok konu hakkında bilgiye ulaşmak mümkündür. "7 Numaralı Antakya Şer'iyye Sicili'nin Transkripsiyonu ve Tahlîli" adlı çalışmanın kapsamı, Hicrî 1175-1177/ Miladî 1761-1764 yılları arasındaki dönemdir. Önceki araştırma-incelemelerde bu sicilden kısmen yararlanılmış olmasına rağmen, Antakya Kazası ile ilgili transkripsiyonu ve tahlili yapılan siciller arasında yer almaması ve bütün olarak müstakil bir çalışmaya konu edilmemiş olması bu çalışmanın yapılmasının önemini ortaya koymaktadır. Bu çalışmanın hazırlanması ile sicilin kaydedildiği dönemde Antakya Kazası'nın idari, sosyal, ekonomik, demografik yapısı ve hukukî işleyişi ile yer (nahiye, mahalle, köy, mezraa) adlarının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya konu olan 7 numaralı Antakya şer'iyye sicilinin görüntüleri, Osmanlı Arşivi'nden temin edilmiş olup Latin Alfabesi ile transkripsiyonu yapılarak tahlil edilmiştir. Bu araştırma; 1761-1764 yılları arasında Antakya Kazası'nın yer adları, kazanın idaresinde bulunan kimseler ve görev süreleri, insanlar arasındaki hukukî ilişkiler, meslek ve esnaf sayısı, gündelik malzeme ve değeri, halkın yaşantısı, giyim-kuşamı, uğraşı, kullanılan isim ve lakap, aile (evli-boşanmış, tek/çok eşlilik vs.) ve nüfus yapısı (Müslim-gayrimüslim) gibi birçok konu hakkında ayrıntılı verilere ulaşılmıştır.
Tanzimat'tan I. Meşrutiyet'e Antakya'nın sosyo-ekonomik yapısı (1839-1876)
Tanzimat dönemi (1839-1876), Osmanlı Devleti'nde bir taraftan klasik devlet anlayışının devam ettiği, diğer taraftan modernleşme sürecinde meydana gelen birtakım yeniliklerin uygulama alanı bulduğu bir dönemdir. Tanzimat Fermanı'nın ilan edilmesiyle birlikte devletin her kademesinde, merkezden taşraya doğru yayılan bir değişim ve dönüşüm başlamıştır. Bu dönemde Halep eyaletine bağlı bir kaza olan Antakya'da da bu değişim ve dönüşümü görmek mümkündür. Antakya'da ilk dönüşüm, idari alanda gerçekleşmiştir. Yerel yönetici konumundaki mültezimlerin yerine sırasıyla zaptiye müdürü ve kaymakamlar atanmıştır. Kaza, idare meclisinin oluşturulmasına kadar yeni bir örgütlenme biçimi olan muhassıllık meclisiyle idare edilmiştir. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren gerek sosyal güvenlik konusunda, gerekse koruyucu sağlık uygulamaları kapsamında merkezde oluşturulan eytam sandıkları ve salgın hastalıklara karşı geliştirilen karantina faaliyetleri, Antakya kazasında da uygulanmıştır. Sosyal devlet anlayışı çerçevesinde vakıflar idaresinde meydana gelen merkezileşme sürecinde, Antakya Evkaf Müdürlüğü 8 Ağustos 1849 tarihli tahrirat ile müstakil hale getirilmiştir. Dönemin gereği olarak merkezin tarım ve sanayiyi geliştirmeye yönelik atılımları da Antakya kazasında etkili olmuştur. "Islah-ı Sanayi Komisyonu" çerçevesinde özel teşebbüse önem verilmiş, 1868'den itibaren Antakya'da ilk defa fabrika kurma girişimi gerçekleşmiştir. Vergiler ise herkesin ekonomik gücüne göre, senede iki taksit şeklinde toplanmıştır. İç ve dış ticaretin yoğun olduğu şehirde vergilerin herkesin gelirine göre alınması ticareti canlandırmış, bu durum devlete çeşitli isimler altında verilen vergi gelirlerinin artmasını sağlamıştır. Bu yeni vergilendirme düzeni içerisinde gerçekleştirilen emlak tahriri 1864-1865 yılları arasında tamamlanmıştır. Doktora tezi olarak hazırlanan bu çalışmada, Tanzimat dönemi uygulamalarının sosyo-ekonomik açıdan Antakya kazasına yansımalarının tespit edilebilmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın temel kaynaklarını; şeriyye sicilleri, merkez-taşra arasında yapılan yazışmalar, devlet ve vilayet salnameleri, kronikler ile araştırma ve inceleme eserleri oluşturmaktadır.
II. Dünya Savaşı Dönemi'nde Türkiye'nin uyguladığı iktisadî politikanın ulusal basındaki yankıları (Uygulamalar-tartışmalar)
Türkiye Cumhuriyeti, uzun ve yorucu bir mücadelenin ardından 29 Ekim 1923'de kurulduktan sonra, genel politikalarından birinin "barış" olduğu görülmektedir. İkinci Dünya Savaşı başladıktan sonra Türkiye'nin aldığı pozisyon "savaş dışı kalmak" olmuş, ancak bu politika gerçekleştirilirken birçok problemle mücadele edilmek zorunda kalınmıştır. Atatürk'ün "yurtta sulh cihanda sulh" düsturuyla hareket eden CHP hükümeti, savaş dışı kalmak yolunda mücadele ederken aynı zamanda ülke içindeki iktisadi sorunlarla da meşgul olmuştur. İhracat-ithalat dengesinin bozulması; birçok ürün ve maddenin az bulunuyor olmasına, enflasyonun yükselmesine, karaborsacılık, ihtikâr, stokçuluk gibi faaliyetlere sebep olmuştur.1939-1945 yılları arasında bu problemleri çözebilmek adına Mili Korunma Kanunu, Varlık Vergisi Kanunu, Toprak Mahsulleri Vergisi Kanunu gibi politikalar güdülmüş; aynı zamanda toprak üzerinde de reform denemeleri gerçekleşmiştir. Bu çalışmada bu dönemin iktisadi yapısı ve ekonomik politikaları çeşitli akademik literatürlerden desteklenerek incelenmiş ve dönemin ulusal basınına nasıl yansıdığı ele alınmıştır. Bu süreçteki ekonomik politikaların gazeteler açısından değerlendiriliş biçimi irdelenmiş, kimi basın- yayın organlarının hükümetin yanında yer almasına karşın bir kısmının ise eleştirel bir tutum takındığı gözlemlenmiştir.
Antakya Haçlı Prensliği tarihi (1119-1161)
Antakya Haçlı Prensliği Birinci Haçlı Seferi sırasında 1098 yılında kuruldu. Haçlılar, Antakya'da 170 yıllık hâkimiyetleri boyunca kurulduğu bölgenin siyasetinde etkili oldular. Prenslik için en büyük tehlike Bizans İmparatorluğu ve Halep'te bulunan Müslümanlardır. İncelenen dönem Doğu'da Müslümanların birlik ve beraberlik içerisinde Haçlılarla mücadeleye başladığı ve onların bölgede yayılmasının engellendiği bir süreçtir. Prenslik 1119-1161 yılları arasında Kudüs Kralı II.Baudouin, II.Bohemund, Raymond de Poitiers ve Renaud de Chatillon tarafından yönetildi. Bu dönemde özellikle Artukoğlu İlgazi, İmadeddîn Zengî ve Nureddîn Zengî gibi Müslüman liderler Antakya Haçlılarına büyük kayıplar verdirdi. Özellikle Nureddîn Zengî'nin yaptığı fetihlerle prenslik sahil şeridine sıkıştırıldı. Müslümanlara karşı verilen kayıpları telafi etmek ise Antakya Haçlıları için kolay olmadı. Bu durum prensliğin gücünü zayıflattı. Bu dönemde Bizans İmparatoru II.Ioannes Komnenos Antakya'yı kendi ülkesinin sınırlarına dahil etmek için 1137 ve 1142 yıllarında Kilikya ve Antakya'ya sefer düzenlese de başarılı olamadı. İmparator I.Manuel Komnenos ise 1159 yılında Antakya'ya gelerek prensliği vassalı yaptı. İncelenen dönemde (1119-1161) Antakya Haçlı Prensliği'nin çoğunlukla naibler ile yönetildiği, özellikle 1119 yılındaki Tell Afrîn Savaşı'nda (Kanlı Meydan Savaşı) kaybettiği askeri gücünü geri toparlamakta zorlandığı, bundan sonra ise Müslümanlara karşı taarruzdan çok kaybettiği toprakları geri almak ya da kendilerini savunmak üzerine kurulu bir strateji geliştirdikleri ve Müslümanlara karşı giriştikleri mücadelede dışarıdan gelecek desteğe ihtiyaç duydukları görülür. Dönemin Haçlı müelliflerinin ise Haçlıların kazandığı başarıları abarttıkları bunun tam tersi Müslümanların Haçlılara karşı kazandığı zaferlere ise kısaca değindikleri tespit edilmiştir. Buna az da olsa Müslüman müellifler de başvurmuşlardır.
Varlık vergisi ve uygulanışı: Hatay örneği
Savaşlar, devlet ve toplum hayatlarını maddi ve manevi yönden yıkıma götüren olgulardır. Özellikle II. Dünya Savaşı, savaş kavramının daha geniş manalara ulaştığı bir yıkım olmuş, en az askeri kayıplar kadar sivil kayıplar da yaşanmıştır. Türkiye, bu savaşta her ne kadar etkin bir dış politika izleyerek harp dışı kalmışsa da sosyo-ekonomik yıkımdan kurtulamamıştır. Türkiye'nin almış olduğu ekonomik tedbirler içinde yankıları günümüze kadar süren varlık vergisi uygulaması önemli bir yer tutmaktadır. Varlık vergisinin tahakkuk ettirilmesinde ve mükelleflerin tespit edilmesinde keyfi hareketler olmuştur. Gelir-gider dengesine bakılmaksızın lüks bir yaşamı olan kişilere yüksek oranda vergi borcu yüklenirken; mal varlığı çok fazla olup alelade yaşam sürenlere daha az vergi tahakkuk ettirilmiştir. Varlık vergisi uygulamasının merkez üssü tarihi ve sosyal dokusundan ötürü İstanbul olmuştur. Varlık vergisi uygulamasının en ağır yanı çalışma kampları olmuştur. Vergi mükellef listelerinin defterdarlıklarda askıya çıkarılmasıyla birlikte on beş gün içerisinde borcunu ödemeyenler, kafileler halinde trenlerle Erzurum'un Aşkale ilçesine gönderilmişlerdir. Burada yol açma, taş kırma vb. işlerde çalıştırılmışlardır. II. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Hatay ili henüz Anavatana yeni iltihak etmiştir. Buna rağmen varlık vergisi hazırlıkları tüm ülkede olduğu gibi Hatay'da da başlamıştır. Hatay'da varlık vergisi mükelleflerinin listesi Hatay Defterdarlığı'nda askıya çıkarıldığı gibi bu dönemde yayınlanan Yenigün Gazetesi'nde de yer almıştır. Hatay sınırları içinde yaşayan hatırı sayılır bir gayrimüslim nüfus bulunmaktadır. Aynı zamanda sermaye birikimini de elinde tutan bu sınıfa yüklü miktarda varlık vergisi tahakkuk etmiştir. Hatay, tahakkuk ettirilen vergi miktarı açısından Türkiye'nin altıncı ili olmuştur.
Meşîhat Arşivi'ne göre Osmanlı'nın son döneminde Maraşlı ilmiye sınıfı
Bu çalışma Türkiye'nin güzide şehirlerinden olan ve aynı zamanda tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapan Kahramanmaraş'ın Osmanlı Devleti'nin son döneminde (1824-1889) yetiştirdiği ilim adamları ve ilmiye sınıfının diğer mensuplarını tarihin tozlu sayfalarından çıkararak gün yüzüne kavuşturmak amacıyla oluşturulmuştur. Yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu çalışmanın kapsamını; 1824-1889 yılları arasında Osmanlı Devleti hâkimiyetindeki Maraş Sancağı ve kazalarında doğmuş olan ve müderris, naib, kâtip, müftü, muhzır veya ilmiye sınıfının başka alanlarında yer almış olan memurlar, onların biyografileri ve Osmanlı Devleti'nin bu memurlar vesilesiyle tarih bilimine katkıları oluşturmaktadır. Çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Osmanlı idari taksimatında son dönemde uzun yıllar Halep Vilayetine bağlanan Maraş Sancağının kısa tarihi, idari ve demografik yapısı tablolarla desteklenerek işlenmiştir. Yine bu bölümde Maraş adının menşei ve Maraş'ın Osmanlı yönetimine girmeden önceki genel tarihi ele alınmıştır. Bunun yanı sıra Osmanlı Devleti'nde sosyal müessese kurumu açıklanarak Maraşlı ilmiye sınıfı mensuplarının da yetişmesinde doğrudan etkisi olan cami ve medrese kurumları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise Osmanlı Devleti'nin en önemli kurumlarından olan ilmiye teşkilatının oluşumu, dayandığı usuller, mekanizması ve işleyişi hakkında genel bilgiler verilmiştir. Osmanlı eğitim sisteminin yapı taşı olan medreselerin yetiştirdiği Osmanlı ulemâsı ve ilmiye sınıfı mensuplarının yetişme usullerine değinilmiştir. 1824-1889 yılları arasında yaşamış ve Maraş'ta doğmuş olan 28 tane Osmanlı ilmiye sınıfı mensubunun Meşîhat Arşivi'ndeki dosyalarının Osmanlıcasından yola çıkılarak günümüz Türkçesine çevrilmiş, sadeleştirilmiş ve biyografi haline getirilmiştir. Maraşlı bu ilmiye sınıfı mensupları Osmanlı devlet kurumlarında müderris, kâtip, naib, müftü, kadı, naib vekili veya ilmiye sisteminin çeşitli alanlarında görev alan medrese çıkışlı kimselerdir. İncelenen ilmiye sınıfı mensuplarıyla ilgili olarak; Osmanlıca ve Türkçe'nin yanı sıra çoğunun Arapça okuma yazma bildikleri, hatta içlerinde bazılarının Farsça ve Fransızca gibi dönemin dillerini kullandıkları anlaşılmıştır. Böylece Osmanlı toplumunun önde gelen ve topluma yol gösteren bir rol oynadıkları görülmüştür.
Meşîhat Arşivi'ne göre Osmanlı'nın son döneminde Ayntablı ilmiye sınıfı
Bu çalışma Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin en eski kültür merkezlerinden olan Ayntabın (Gaziantep) Osmanlı'nın 1844-1887 yılları arasında yetiştirdiği ilmiye mensuplarının tarih sahnesindeki rolünü ortaya çıkarmak amacıyla oluşturulmuştur. Yüksek Lisans Tezi olarak hazırlanan bu çalışmanın konusunu, 1844-1887 yılları arasında Osmanlı Devleti himayesinde bulunan Ayntab Sancağı ve Kilis ile İslahiye Kazaları'nda tevellüd eden müftü, müderris, kâtip, naib ve devletin farklı hizmetlerinde bulunan ilmiye müntesiplerinin biyografileri ve tarih bilimine katkıları oluşturmaktadır. Meşîhat Arşivi'nde bulunan Sicill-i Ahval dosyalarından elde edilen veriler doğrultusunda on beş ilim hizmetkârının hayatı incelenmiştir. Toplam on beş dosyadan (304 varaktan) oluşan arşiv belgelerindeki bilgiler tetkik eserlerle desteklenerek okuyucunun istifadesine sunulmuştur. Yapılan incelemelerde daha önce herhangi bir tez çalışmasında yer verilmeyen Antep ilmiyesinden, adalet (hukuk) ve eğitim konuları başta olmak üzere pek çok konuda bölge ahalisine hizmet ettikleri sonucuna ulaşmıştır.
Rus kaynaklarına göre Kafkaslarda Rus-Alman nüfuz mücadelesi (1933-1945)
Bu çalışmada 1933-1945 yılları arasında Rusya ile Almanya'nın Kafkasya'daki siyasi, askeri ve ekonomik nüfuz mücadelesi ele alınmıştır. Çalışmada bu iki ülke arasında Kafkasya'da yaşanan mücadelenin bölge halkları ve devletleri üzerindeki etkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışmada tarih biliminin araştırma yöntemi kullanılmıştır. Bu doğrultuda kaynak taraması, tasnif, tahlil, tenkit ve terkip yapılarak objektif bir sonuca varılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın hazırlanmasında arşiv kaynakları ve birinci el kaynaklar kullanılmış bunların yeterli olmadığı durumlarda ise ikinci el kaynaklardan da yararlanılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda Rusya ve Almanya'nın 1933-1945 yılları arasında Kafkasya için verdikleri mücadele bölge halklarını siyasi, askeri, sosyokültürel ve ekonomik açıdan olumsuz yönde etkilemiştir. Hatta bu mücadele Kafkasya devletlerini ve halklarını topluca bir felakete sürüklemiştir. Bu felakete Rusya'nın ve Almanya'nın sebep olduğu her iki devlet yetkilileri tarafından da itiraf edilmiştir. Kafkasya haklarının yaşadığı mağduriyetin giderilmesi için buradaki halklara siyasi, milli, askeri ve ekonomik haklar yeniden tanınmıştır. Ancak tüm değerleri büyük tahribata uğramış olan Kafkasya halklarının kendilerini yeniden toparlaması yıllar almıştır. Rusya ve Almanya arasında Kafkasya'da yaşanan güç mücadelesinden en fazla zarar gören tarafın bölge halkları ve devletleri olduğu sonucuna varılmıştır. Kafkasya'da barışın ve huzurun devam edebilmesi için bölge halkları üzerinden bir politika yürütülmemesi gerektiği anlaşılmıştır. Kafkasya halklarının ve devletlerinin de birbirine karşı hoşgörülü olması kendi aralarındaki barışın korunmasına katkı sağlayacağı gibi dış aktörlerin de bölgeye müdahale etmesinin önüne de geçmiş olacaktır. Anahtar Kelimeler: Kafkasya, İkinci Dünya Savaşı, Rusya, Almanya
Kafkasya'dan Anadolu'ya Çeçen göçleri (1860-1918)
Kafkas coğrafyası ile 914'ten itibaren ilişki kuran Rusya'nın tarihi süreçte Kafkasya politikasında birçok dönüşüm yaşanmıştır. 1859'da Kafkas halkı Rus yayılmacılığına karşı direniş hareketlerini başlatarak Rusya'nın Kafkasya'da ilerlemesini bir süre durdurmuşlardır. Rusya 1774 Küçük Kaynarca ve 1829 Edirne Antlaşması ile birlikte Kafkasya'da hakimiyeti tekrar ele geçirerek Kafkas halklarının dini, siyasi ve sosyal hakları üzerinde tamamen tahakküm kurmuş ve bu halkları Osmanlı topraklarına göç etmeye zorlamıştır. Kafkasya'da direnişin sembol halkı olan Çeçenler de Rusya'nın Kafkasya politikasından nasibini almış ve Osmanlı topraklarına göç etmişlerdir. Çalışmada Çeçen muhâcirlerin, Osmanlı topraklarına geliş güzergahları, nüfusları, geçici ve kalıcı iskân mahalleri, devlet ve halk tarafından yapılan yardımlar, iskân öncesinde ve sonrasında yaşanan olumlu ve olumsuz gelişmeler gibi konular üzerinde durulmuştur. Bunun yanında Osmanlı Devleti'nin iskân politikası, diğer devletlerin bu politikaya bakışı da ele alınmıştır. Anahtar Kelimler: Kafkasya, Osmanlı Devleti, Rusya, Çeçen Göçü, İskân
Rumeli Vilâyât-ı Selasesinde Jandarma Teşkilatı adlı eserin transkripsiyonu ve tahlili
XVIII. Yüzyılın ortalarından itibaren başlayan Sanayi devrimi ile birlikte ortaya çıkan bilim, sanayi ve askeri alandaki yenilikler tüm dünyada olduğu gibi Osmanlıda da bazı değişiklikleri zorunlu kılmıştır. Bu yüzyılda Osmanlının girdiği savaşlarda peş peşe aldığı yenilgiler özellikle askeri alanda gelinen durumun sorgulanmasına neden olmuştur. Bu sorgulamalar beraberinde belirli askeri düzenlemelerin yapılmasına neden olsa da bir boyutu ile artık batılı devletlerin üstünlüğünün kabul edilmesi sonucu yabancı uzmanlardan yararlanma yoluna gitmekten de geri durulmamıştır. Yabancı uzmanlardan askeri anlamda yararlanmanın iç politikaya müdahale ile sonuçlanmasından da çekinen Osmanlı bu anlamda bir denge kurma yoluna da gitmiştir. Böylesi bir ortamda Osmanlının bu durumunu ifade eden önemli örneklerden birisi Makedonya sorunu olmuştur. 1878'de önce Rusya ile yapılan Ayastefanos antlaşması ve sonrasında Batılı devletlerle imzalanan Berlin antlaşması sonrası Makedonya topraklarında ıslahat talep eden bu devletler, bir nevi vekâlet savaşlarına yönelerek Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan'ı el altından destekleyerek Makedonya sorununun büyümesine neden olmuşlardır. Bu gelişmeler karşısında Osmanlı devleti Mürzsteg Reform Planı ile bölgede jandarma teşkilatını güçlendirerek hâkimiyetini belirli tavizler vererek sürdürmeye çalışmıştır. Mürzsteg Reform Planını her ne kadar İtalyan General De Giorgis denetimindeki komisyon başlatsa da Giorgis 'in ölümü üzerine reform planının başına Robilan paşa getirilmiş ve bu plan doğrultusunda yapılan faaliyetleri Robilan Paşa kaleme aldırmıştır. Çalışmanın ana kaynağı olan bu rapor Robilan paşanın Tensikat-ı umumiye kaymakamı Lamoş Bey tarafından kaleme alınan rapordur. Bu rapor Makedonya Vilayetlerinde Osmanlı jandarmasına yapılan düzenlemelerin ayrıntılı bir tarihini ve analizini konu edinmektedir. Eser Osmanlı jandarması ile ilgili kaleme alınan nadir çalışmalardan biridir. Çünkü Makedonya Vilayetlerinde jandarma teşkilatlarında yapılan düzenlemede sağlanan başarılar daha sonra diğer vilayetlerde yapılacak çalışmalara ciddi bir temel teşkil etmiştir. Eser bu anlamda modern Osmanlı jandarmasının anlaşılması açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Sonuç itibari ile 1903 Mürzsteg Planı doğrultusunda Makedonya vilayetlerinde başlayan bu tenkisat ve Robilan Paşa'nın bu eser ile ilgili son derece titiz ve kıyaslamalı çalışmaları günümüze kadar hala varlığını sürdüren ve kara kuvvetleri ordusundan sonra en büyük ikinci askeri güç haline gelen Jandarma teşkilatının temelini oluşturmuş olması bakımından çok önemli bir yere sahiptir.
Cumhuriyet Dönemi dil tartışmalarında Güneş Dil Teorisi
Bu araştırmada, Cumhuriyet Dönemi dil tartışmaları arasında önemli bir yere sahip olan Güneş Dil Teorisi incelenmiştir. Araştırma konusu ile ilgili olarak, Tanzimat Döneminden başlayarak Cumhuriyet Döneminde ortaya çıkan Güneş Dil Teorisine kadar olan süreç ele alınmıştır. Araştırma kapsamında, Türk dilinin ortaya çıkışı, Türk dilinin gelişimi, Türk dilinin sadeleştirilme süreci ve bu alanda yapılan faaliyetler incelenmiştir. Araştırmanın birinci bölümünde, Güneş Dil Teorisinin ortaya çıkışı ile ilgili temel sebepler değerlendirilmiştir. Değerlendirmede Fransız İhtilali ile ortaya çıkan uluslaşma süreci ve ulusallaşmanın Osmanlı İmparatorluğu'na etkisi göz önünde tutularak, Tanzimat Dönemi dil çalışmaları ve II. Meşrutiyet'e kadar olan dönem incelenmiştir. Araştırmanın ikinci bölümünde de Güneş Dil Teorisinin zeminini oluşturan sosyal ve siyasal süreç incelenmiş olup, Osmanlı İmparatorluğu'nda ulusallaşmanın etkisi ile gelişen Türkçülük akımının, Türk dili üzerindeki yansıması ele alınmıştır. Ayrıca Birinci Dünya Savaşının ardından yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin dil çalışmalarına ve Latin harflerinin kabulüne değinilmiştir. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde ise, konuyla ilgisi bakımından Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti ve Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin Türkçe üzerine yürüttüğü faaliyetler incelenmiştir. Son olarak da Güneş Dil Teorisinin olumlu ve olumsuz yanlarına değerlendirilmiştir. Sonuç olarak da Güneş Dil Teorisinin, teoride başarılı ancak uygulamada ise öncesinin başarısız olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Türk dili, Güneş Dil Teorisi, Türkiye Cumhuriyeti
XVI. yüzyılın ikinci yarısında Ayıntâb'da suç ve ceza
Osmanlı Devleti'nin sınırları içerisinde bulunan yerleşim yerlerinde tutulmuş olan şer'iyye sicilleri, toplum yapısının ve bölge yaşantısının anlaşılması hususunda oldukça mühim kayıtlardır. 1516 tarihinde Osmanlı Devleti topraklarına katılmış olan Ayıntâb'da da şer'iyye sicil kayıtları bulunmaktadır. Hazırlanan tez kapsamında çalışmak maksadı ile Ayıntâb'daki kayıtlardan XVI. Yüzyılın ikinci yarısında olanları tercih edilmiştir. Üzerinde çalışılmış olan altı adet defter içerisinden, suç işleme ya da suç işlendiğini iddia etme sebebiyle tutulmuş olan kayıtlardan istifade edilmiştir. Osmanlı Devleti'nin temel aldığı İslam hukuku içerisinde, işlenmiş olan suçlara karşı verilen cezalar, belirli şartlara bağlı kalarak belirlenmiştir. Suçlar genel manası ile hadd cezası gerektiren suçlar, kısas ve diyet cezası gerektiren suçlar, ta'zir cezası gerektiren suçlar olarak ayrılmıştır. Hadd cezaları hududları kesin olarak belirlenmiş ve Allah hakkı için, kısas ve diyet cezaları kasten ya da hataen öldürme ya da yaralama suçlarında kimselerin birbirlerinden haklarını almaları için, ta'zir cezaları ise kesin bir ceza belirlenmemiş suçlar için uygulanan cezalardır. İslam hukukunda ayrımı yapılmış olan bu cezaların uygulandığı suçlar, üzerinde çalışılmış defterler içerisinden seçilip başlıklar halinde sınıflandırılarak değerlendirilmiş ve olabildiğince izah edilmeye çalışılmıştır. Bu değerlendirme ile XVI. Yüzyılın ikinci yarısında Ayıntâb'da işlenen suçlar bir nebze olsun anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu dönem içerisinde aile ve toplum yaşamında karşılaşılan olaylar ve bunların yine aile ve toplum üzerine yansımaları incelenerek alana ufak da olsa bir katkı sağlanmaya uğraşılmıştır.
Cevat Abbas Gürer (Hayatı, askeri ve siyasi faaliyetleri)
Manastır Harp Okulu'ndan Teğmen rütbesiyle mezun olan Cevat Abbas Bey Balkan Savaşları'nda yer almış ve I. Dünya Savaşının başlamasının ardından Çanakkale Cephesi'nde Anafartalar'da daha önce tanışıklığı bulunan Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yaveri olarak vazifelendirilmiştir. Anafartalar'dan sonra da Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yaveri olarak görevini sürdürmüş ve önemli bir tarihi şahsiyetin yaptığı işlere refakat etmiştir. Çanakkale Cephesinden sonra Kafkasya Cephesinde 16. Kolordu Komutanlığı'nda görevlendirilen Gazi Mustafa Kemal Paşa'yla birlikte Diyarbakır, Bitlis, Muş gibi Doğu vilayetlerinde bulunmuş ve Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya yaverlik vazifesini sürdürmüştür. Buradan sonra Suriye-Filistin Cephesinde kurulan Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nda vazifelendirilen komutanıyla birlikte Adana, Halep ve Şam dolaylarında bulunmuş burada birçok başarıya muvaffak olmuştur. Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nın kaldırılmasının ardından İstanbul'a dönerken Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yanında bulunmuştur. İstanbul'da kurmuş olduğu temaslar sayesinde Gazi Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Anadolu'ya geçmiş ve Milli mücadele meşalesini yakan mücahitlerden biri olmuştur. Gazi Mustafa Kemal Paşa ile birlikte askerlik vazifesinden istifa edip Mebussan Meclisine Bolu vilayetinden vekil seçilmiş ve Misak-ı Millînin kabul edilmesinde önemli bir rol oynamıştır. İstanbul'un işgale uğramasının ardından Ankara'da açılan TBMM'ye gelerek Bolu Mebusu olarak görevine devam etmiştir. TBMM adına Sofya'da diplomatlık yapmış ve aziz vatanın işgallerden temizlenmesi adına var gücüyle çalışmalar yapmıştır. Cumhuriyet'in kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yaverliği gibi ulu bir görevde bulunan Cevat Abbas Bey 4 Temmuz 1943 yılında hayata veda etmiştir.
Osmanlı Devleti'nde fal ve büyü (16-19. yüzyıllar)
Falın ve büyünün, talep doğrultusunda çeşitliliği ve insanlık tarihindeki yeri üzerinde durularak çalışmaya başlanmıştır. Falın ve büyünün ortaya çıkma nedenleri ve neden varlığını her kültürde sürdürdüğü sorularına cevap aranmıştır. Osmanlı Devleti'nde fal ve büyü asıl çalışma kısmımızı oluşturmaktadır. Dinen yasak olmasına rağmen insanoğlunun merakı ile çelişmiş ve bu alandaki uygulamalara devam edilmiştir. Çalışmamızda arşiv kaynaklarından ve yazılı kaynaklardan hareketle toplum ve yönetim sınıfı içinde bu mistik işlerin yeri araştırılmıştır. Osmanlı Devleti'nde padişahların fal ve büyüye yaklaşımı aynı olmamıştır. Kimisi fal ve büyü odaklı devlet işlerini yürütürken kimisi devlet işlerine daha akılcı yaklaşmıştır. Ama, bütün hükümdarlıklar süresince ortak olan durum halk arasında bu işin hep önemli olmasıdır. Arşiv kaynaklarından hareketle toplum içinde bu işi yapanların önemli bir yere sahip olduğu kanısına varılmaktadır. Bazı padişahlara danışmanlık yaptıkları dahi görülmektedir. Önemli fetihlerin sebebi ve devlet içi atamaların gerçekleşmesi yine bakılan bir fal neticesinde olmuştur. Bu iş ile uğraşanlara ruhsat verildiği, ruhsatsız bu işi yapanların cezalandırıldığı veya bu işi layıkıyla yapmayanların ruhsatlarının alındığı görülmektedir. Fal ve büyüye verilen önem, beraberinde edebi eserler olan falnameleri ortaya çıkarmıştır. Bu falnameler arz talep ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Fal ve büyü işleri, tarih sahnesinde önemli bir yere sahip olan hükümdarlıkta, stratejik bir yere sahiptir. Devlet işleyişi üzerindeki etkileri ve toplum düzenindeki yeri azımsanamayacak kadar önemli olduğundan bu uygulamaların işleyişi üzerinde durulmuştur.
Turan gazetesi örneğinde I. Dünya Savaşı'nda Avrupa cepheleri (1914-1915)
Bu çalışmada, Turan gazetesinin "Avrupa Harbi", "Almanların Vaziyeti", "Vaziyet-i Harbiye" ve "Vaziyet-i Umumiye" başlıkları altında yer alan Avrupa cephelerine ait haberler transkribe edilerek araştırmacıların dikkatine sunulmıştur. Avrupa muharebelerine dair detaylı bilgiler içeren bu haberler, Müttefiklerin cephedeki gelişmeleri kendi çıkarlarına uygun olarak kamuoyuna yansıtmaya çalıştıklarına dair önemli ipuçları içermektedir.
İmparator VI. Ioannes Kantakuzenos'un "Historia" adlı eserinin IV. kitabının çeviri ve değerlendirilmesi
Kantakuzenos, Bizans'ın çöküşe giden süreçteki son büyük sülalesi olan Palaiologos Hanedanlığı'nın üç imparatoru (II. Andronikos, III. Andronikos ve V. İoannes) döneminde perde ardından Bizans siyasetine yön vermiştir. Tahta çıktığında 52 yaşında olan ve sadece 7 yıl (1347-1354) imparatorluk yapan Kantakuzenos sonra tahttan feragat ederek bu makamı meşru imparator olan damadı V. İoannes'e bırakarak inzivaya çekilmiştir. Keşiş olarak manastıra çekildiği bu inziva günlerinde 1320 yılından başlayarak tahttan feragatinden birkaç yıl sonra 1356 yılında nihayet bulan yaşadığı döneme ilişkin tarihi olayları yansıtan 4 kitaptan oluşan "Historia"yı kaleme almıştır. Kantakuzenos; imparatorluk, askerlik, bilim adamlığı, devlet adamlığı, din adamlığı ve keşişlik gibi farklı meziyetlere sahip olmasının yanı sıra, kendi döneminin olaylarını kaydeden tek Bizans imparatorudur. Tarihini kaleme alma amacı Bizans İmparatorluğu'nun XIV. yüzyıldaki sosyal ve politik tarihini anlatmak değil; mevkiinden feragat etmiş, türlü iftiralara maruz kalmış, yanlış anlaşılmış bir devlet adamının hatırat eseri olarak kendi icraatını savunmaktır. Kantakuzenos, naiplik hükümetine karşı giriştiği taht mücadelesinde Aydınoğlu Umur Gazi ve Orhan Bey ile ittifak yapmıştır. Batının Türklere karşı negatif algısının aksine bu müttefikliğini güçlendirmek adına kızı Theodora'yı Orhan Gazi'ye eş olarak vererek Osmanlılarla akrabalık bağı kurmuştur. Bu bağ Konstantinopolis'teki iktidarı ona getirse de ilerleyen dönemlerde Çimpe Kalesi'nin kaybı ve Türkmenlerin Gelibolu'ya iskânı Osmanlılara Avrupa kapılarını açmış ve Bizans İmparatorluğunu çöküşe sürüklemiştir. Taraflılığına rağmen tecrübeli bir devlet adamının kaleminden çıkan eser sahip olduğu içerik ve detaylar bakımından Bizans histografisinde eşsiz bir yere sahiptir. Dilimize baştan sona bir tercümesi bulunmayan bu eser, Ortaçağ ve Osmanlı kuruluş devrine ait verdiği detaylar bakımından önemli bir eksikliği gidermek adına yapılmıştır. Çalışmamızla bir nebze de olsa boşluğun doldurulacağı ve karanlıkta kalmış noktaların aydınlatılacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: İoannes Kantakuzenos, Palaiologos, Andronikos, Bizans, Umur Gazi, Orhan Gazi, Theodora, Çimpe Kalesi, Tarih
1869-1878 yılları arasındaki tereke kayıtlarına göre Milâs'ta sosyo-ekonomik hayat
Tereke defterleri, Şer'iyye sicilleri içerisinde yer alır. Vefat eden kişilerin miraslarının kaydedildiği defterlerdir. Bu yönüyle Osmanlı sosyo-ekonomik tarihinin önemli kaynaklarından biridir. Bu çalışmada 139, 140 ve 141 numaralı defterler esas alınarak Milas'ın sosyo-ekonomik yapısı ele alınmıştır. Bu çerçevede tereke sahiplerinin medeni durumları, çocuk sayıları, kullandıkları lakaplar, ölüm yerleri, geriye bıraktıkları giyim-kuşamları, ev eşyaları, aksesuarları, kitapları, silahları gibi maddi kültür unsurları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ekonomik hayat başlığı altında ise Milas'ta yaşayanların ekonomik durumları, meslekleri, ev ve dükkânları, hayvanları, nakit para ve altınları, borçları ve alacakları gibi konular işlenmiştir. Çalışma bu yönüyle Milas'ta Tereke kayıtlarından hareketle aile ve sosyal hayatı ele alan ilk çalışma özelliğini taşımaktadır.
XIII-XVI. yüzyıllarda Diyâr-ı Bekr bölgesi tarihi (1243-1514)
Diyâr-ı Bekr bölgesi, hem doğu-batı hem de kuzey-güney arasında bir geçiş noktası olmanın yanında, ticaret yollarının kesiştiği bir kavşak olması hasebiyle de tarihi bir önem arzetmiştir. Bu özelliğiyle birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan bu bölge, zengin bir siyasî, sosyo-ekonomik ve kültürel geçmişe de sahiptir. Buna binaen sürekli cazibe merkezi olmuş ve tarihi önemini korumuştur. Anadolu'ya gelen Türkmenlerin ilk yerleşim yerlerinden olan Diyâr-ı Bekr, birçok millete ev sahipliği yapmıştır. Faklı unsurları bünyesinde barındıran Diyâr-ı Bekr bölgesinde, Moğol İstilası ile başlayan siyasi çekişmeler takip eden üç yüz yılda da devam etmiş ve bölge eski müreffeh görüntüsünden uzak kalmıştır. Binaenaleyh XIII-XVI. asır aralığı siyaseten tam bir kaos ortamına dönüşmüş ve bölgenin sosyo-ekonomik yapısı da bundan ziyadesiyle etkilenmiştir. Bir "bölge tarihi" olarak ele alınmış bu çalışmada, öncelikle Moğol İstilası ve özellikle Kösedağ Bozgunu'ndan (1243) sonra yaşanan olayların bölge siyasetine etkisi üzerinde durulmuştur. Bölgenin yerel siyasi teşekküllerinden daha güçlü olan İlhanlı ve Memlûklar gibi devletlerin mücadele sahası olması ve bu durumun bölgeye etkisi de ele alınmıştır. Bu bağlamda Diyâr-ı Bekr bölgesinin Kösedağ Bozgunu ile başlayan ve Çaldıran Zaferi ile Osmanlı hâkimiyetine girdiği üç yüz yılllık kaotik siyasi tarihi ele alınmıştır. Ayrıca bu çalışmada bölgenin XIII-XVI. yüzyıl aralığındaki tarihsel coğrafyası ve idari yönetimi ile sosyo-ekonomik yapısının değişimleri üzerine odaklanılmıştır. Bölge adına büyük demografik değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bu dönemde son Türkmen göçünün etkisiyle Türk nüfusu daha da yoğunlaşmıştır. Akabinde Karakoyunlu ve Akkoyunluların tersine göç hareketiyle beraber Kürt nüfusunun yoğunlaşmaya başladığı gözlenmiştir.
Siroz Ayanı İsmail Bey'in merkezi hükümet ile olan ilişkileri (1785-1813)
Siroz(Serez) ayanı olan İsmail Bey, 1796'dan önce dağlı eşkıyasına yardım eden bir ayân olarak değerlendirilirken bu tarihten sonra devlet lehine yapmış olduğu başarılı siyaset ile anılmıştır. Alemdar Mustafa Paşa'yı daimi olarak destekleyen Sirozlu İsmail, kısa sürede Rumeli bölgesinde ayanlar ile devlet arasında aktif rol alan bir aktör haline gelmiştir. Nizam-ı Cedit ordusuna ve diğer askeri reform hareketine karşı muhalif bir çizgi izlemeyen Sirozlu İsmail Bey, III. Selim'e bağlılığını her anlamda dile getirmiştir. 1808'de Sened-i İttifak'a imza atarak bu bağlılığını II. Mahmut döneminde de devam ettirmiştir. Bu çalışma ile 1785 ile 1813 yılları arasında Sirozlu İsmail Bey'nın Osmanlı Devleti ile olan bürokratik ilişkileri ele alınmaya çalışılmıştır. Özellikle Ali Molla, Tokatçıklı, Pazvandoğlu, Gürcü Osman Paşa, Tirsinikli İsmail, Haseki Ayanı Emin Ağa ve diğer dağlı eşkıyası ile olan ilişkileri üzerinde durulmuştur. Sirozlu İsmail Bey'in Tekfurdağı isyanında devletin yıpratılması ve bölge halkının zarar görmemesi adına vermiş olduğu sulh zeminli mücadeye dikkat çekilmiştir. Tüm bunlarla birlikte Tuna havzasındaki askeri mücadeleleri ile özellikle 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaş'ında Rusçuk Muhasarasındaki göstermiş olduğu etkin taarruz ve mukavemet başarıları aktarılmıştır. Ayrıca Vidin'de bulunan Pazvandoğlu'nun işgalci siyasetiyle Belgrad üzerine gönderdiği reform muhalifi yeniçerilerin ve eşkıya birliklerinin sebep olduğu Sırp isyanındaki yeri ve önemi dile getirilmiştir.
1787-1792 Osmanlı-Avusturya-Rus savaşlarında Rusçuk kazası
XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti, askeri alandaki zaaflarını ıslahatlarla düzeltmeye çalışmıştır. Ancak alınan tedbirlerin başarısız olması 1768-1774 Osmanlı-Rus ve 1787-1792 Osmanlı-Rus ve Avusturya savaşlarında, Osmanlı'nın Tuna kıyısındaki kalelerin elden çıkmasına neden olmuştur. Askeri alandaki bu başarısızlıklar karşılıklı diplomasi anlayışını benimsemesine neden olmuştur. Bu maksatla Rusya ve Avusturya'ya karşı İsveç ile Prusya'yla ittifak anlaşmaları yapılmıştır. Diplomatik alandaki bu denemelerle Osmanlı Devleti, Tuna'daki kalelerin bir müddet daha elinde tutabilmiştir. Rusların ve Avusturyalıların askeri başarılarından dolayı bu topraklarda uzun süreli bir hâkimiyet mümkün olmamıştır. Bu dönemde Hotin, Belgrad, Kili, İsmail ve Bender gibi kalelerin işgale uğramasna rağmen Rusçuk Kalesi işgale uğramamıştır. Çalışmanın ana teması ise savaş döneminde Osmanlı Devleti'nin Tuna sahillerindeki askeri lojistiği açısından Rusçuk Kalesi'nin önemini belirtmektir. Tez, giriş hariç üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Rusçuk'un coğrafî konumu ve tarihsel süreci hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde Avrupa ile Osmanlı Devleti'nin savaş öncesi durumları hakkında bilgiler verilerek 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşından bahsedilmiştir. Üçüncü bölümde ise Kırım'ın ilhakı, 1787-1792 Osmanlı-Rus-Avusturya savaşları, savaş önce ve savaş dönemi Rusçuk Kalesi'nin Tuna sahilindeki kaleler arasındaki mühimmat ve erzak nakli sırasındaki önemi gösterilmeye çalışılmıştır.
Trabzon İmparatorluğu'nun sosyal, ekonomik ve kültürel hayatı (1204-1461)
"Trabzon İmparatorluğu'nun Sosyal, Ekonomik ve Kültürel Hayatı (1204-1461)" adını verdiğimiz bu çalışmamız giriş, üç ana bölüm ve sonuçtan meydana gelmektedir. Giriş bölümünde konuya bütünlük kazandırmak amacıyla Trabzon İmparatorluğu'na adını veren Trabzon şehrinin adı, fizikî coğrafyası hakkında bilgi verilip, tezimizde kullanmış olduğumuz dönemin kaynakları tanıtılmıştır. Birinci bölümde, Trabzon İmparatorluğu'ndaki idari yapı ele alınmıştır. Birinci bölümün ikinci kısmında ise bölgedeki demografik yapı ve bu demografik yapıdaki değişim süreci incelenmiştir. Sosyo-ekonomik tarih araştırmalarının temelinde yatan nüfus olgusu özenle incelenmesi gereken bir unsur olduğu için Trabzon İmparatorluğu'nda yaşayan halkın nüfus miktarı ve nüfusun yapısında yaşanan değişimler dönemin kaynaklarının verdiği bilgiler dâhilinde ortaya konulmaya çalışılmıştır. Tezimizin ikinci bölümünde ise; Trabzon İmparatorluğu'nun ekonomisi ve bu ekonomiye etki eden faktörler ele alınmıştır. Buradan hareketle bölgenin ticari bakımdan önemi, Türklerin Karadeniz ticaretine dâhil olma süreçleri ve Trabzon İmparatorluğu ile ilişkileri incelenerek; Venedik ve Ceneviz'in Karadeniz ticaretindeki rolleri, Moğolların Karadeniz ticaretinde nasıl rol aldıkları, Trabzon'dan İran'a uzanan seyahat güzergâhı ve ticarî boyutları değerlendirilmiştir. Trabzon İmparatorluğu'nun özellikle XIII. yüzyılın ikinci yarısında demografik yapısında görülen değişim ve bu değişimle birlikte ortaya çıkan ekonomik faaliyetlerdeki canlanma incelenmiştir. Üçüncü bölümde; bölgede yaşanan yoğun ticari ilişkiler neticesinde kültürel alandaki etkileşimler değerlendirilerek, bölgedeki kültürel etkileşimin mimariye etkileri incelenmiştir. Sonuç olarak; XIII. ve XV. yüzyıllarda Doğu Karadeniz Bölgesi'nde hüküm süren Trabzon İmparatorluğu'nun sosyal, ekonomik ve kültürel faaliyetlerindeki gelişmeler imparatorluğun çevresindeki Türklerle ilişkileri ekseninde incelenmiş ve kaynakların imkân verdiği ölçüde detaylı bir şekilde ortaya konmaya çalışılmıştır.
Moğollarda din ve devlet ilişkisi (1206-1294)
Moğolların tarih sahnesine çıkışı Cengiz Han ile olmuştur. 1206 yılında gerçekleşen kurultayda birleşen Moğollar, büyük bir istila harekâtına girişmiş ve Cengiz Han'ın hükümdarlık yıllarında Türkistan, Çin'in bir bölümü ve İran coğrafyasına kadar uzanan geniş bir coğrafyayı ele geçirmişlerdir. Cengiz Han'ın ölümünden sonra da fetihler devam etmiş ve XIII. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Moğollar, bilinen dünyanın büyük bir bölümüne hükmeder konuma gelmişlerdir. Ancak XIII. yüzyıl ortalarından itibaren siyasi birlik bozulmuş ve dünyanın farklı yerlerinde yarı bağımsız Moğol devletleri ortaya çıkmıştır. Sembolik de olsa Büyük Moğol Kağanlığı'na bağlı olan Moğol devletleri, Kubilay Han'ın 1294 yılındaki ölümüyle birlikte bağlarını koparmışlardır. Yüz yıl gibi kısa bir sürede büyük bir askeri başarı gösteren Moğolların bu başarısının altıda birden fazla neden yatmaktadır. Dinin son derece önemli olduğu Orta Çağ'da Moğolların dini yaklaşımı da askeri harekâtların başarıya ulaşmasına etki etmiştir. Bizlere de son derece tanıdık gelen Gök Tanrı inancına mensup olan Moğollar, gittikleri hiçbir bölgede din adamlarına ve -bilinçli bir şekilde- dini değerlere saldırmamışlardır. Moğollara göre bütün dinler, Tanrı'ya ulaşmanın farklı yolları idi. Bu yüzden, hangi inanca mensup olursa olsun, din adamlarını vergiden muaf tutmuş ve onlara hürmet etmişlerdir. Din adamlarının toplum üzerinde son derece etkili olduğu Orta Çağ'da, Moğolların söz konusu yaklaşımı, rakiplerinin "dini argümanla birleşme" ihtimalini zayıflatmıştır. Öte yandan Moğolların dini yaklaşımı, XIII. yüzyılın ortalarında bir dönüşüm içerisine girmiştir. Semavi dinlere göre ilkel bir inanca sahip olan Moğollar, ele geçirdikleri coğrafyadaki dinlere girmişlerdir. Söz konusu bu dini dönüşüm, ayrılıkların derinleşmesine zemin hazırlamış ve siyasi çıkarların da etkisiyle, özellikle rakip devletlerin sınırlarında kurulan Altın Orda ve İlhanlı Devleti arasında içe dönük bir mücadelenin başlamasına zemin hazırlamıştır. XIII. yüzyılın sonlarına doğru Moğollar, ele geçirdikleri bölgelerin dinlerinden ve kültürlerinden etkilenerek asimile olmuşlardır. Böylece yüz yıl boyunca dünyayı etkisi altına alan Moğol istilasının sonu gelmiş ancak bıraktığı izler büyük dönüşümleri tetiklemiştir. Anahtar kelimeler: Moğol, Cengiz Han, Din, İslamiyet, Hristiyan, Budizm.