Ovary

160 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrial stromal hücrelerde ovaryan hormonlar ile CKAP4 ilişkisinin incelenmesi

Endometrial stromal hücreler menstrüel siklus ve desidualizasyonda ovaryan hormonların etkisi ile değişikliklere uğramaktadır. Bu süreçlerdeki aksaklıklar; infertilite, tekrarlayan gebelik kayıpları, preeklampsi gibi klinik sonuçlarla karşımıza çıkabilmektedir. CKAP4'ün endometrial stromal hücrelerde varlığı bilinmekle birlikte; ovaryan hormon değişikliklerine verilen CKAP4 ekspresyon yanıtı ve desidualizasyon ile ilişkisi bilinmemektedir. Bu amaçla steroid hormonlar (Medroksiprogesteron asetat (MPA) ve 17-β-östradiol (E2)) ve/veya cAMP ile uyarılan ve uyarılmayan stromal hücreler 6 grup (kontrol, E2, MPA, cAMP, E2+MPA, E2+MPA+cAMP) oluşturularak 3, 6 ve 9 gün sonunda PRL düzeyi ELISA, CKAP4 immün reaktivitesi akım sitometri, sito-ELISA ve immünofloresan yöntemleri ile gösterilmiş; CKAP4 ve PCNA ekspresyonu western blot yöntemi ile kantitatif olarak belirlenmiştir. CKAP4'ün endometrial stromal hücrelerde hücre membranı, sitoplazma ve çekirdekte varlığı gösterilmiştir. E2 uygulaması CKAP4'ü sitoplazmada artırırken; MPA ve E2+MPA gruplarında sitoplazmada 6. günde pik 9. günde gerileme gözlenmiştir. Desidualizasyon oluşturulan gruplarda (cAMP, E2+MPA+cAMP) hem sitoplazmada hem de hücre membranında arttığı saptanan CKAP4 ekspresyonu, desidualizasyon ile sitoplazmada CKAP4 sentezinin ve hücre membranına transferinin arttığını göstermiştir. Sonuç olarak, CKAP4 ekspresyonunun steroid hormonlardan etkilendiği, desidualizasyonda CKAP4'ün arttığı gösterilmiştir.

EndometriyumGen ifadesiHormonlar+4
Kübra Simay Aydın Akkurt
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromlu kadınlar ile sağlıklı kontroller arasında yaşlanma ile overde gerçekleşen yapısal ve hormonal değişikliklerin karşılaştırılması: On yıldan uzun süreli prospektif takip çalışması

Çalışmamız polikistik over sendromu (PKOS) olan kadınlar ile sağlıklı kontrol grubu arasındaki overdeki hormonal ve yapısal değişikliklerin yaşlanma süreci boyunca değişimini karşılaştırarak değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma, Maden Tetkik Arama (MTA) kurumundaki kadın personelinin önceden belirlenmiş bir yaygınlık çalışması içinde yürütülen prospektif bir iç içe geçmiş kohort çalışması olarak tasarlanmıştır. Başlangıçta çalışma popülasyonunda Rotterdam kriterlerine göre ≥35 yaşında PKOS teşhisi konulan 68 PKOS hastasından, %60.3'ü olan 41'i katılmayı kabul ederek "çalışma grubu" oluşturmuştur. Ayrıca, başlangıçta sağlıklı kontrol grubu olarak belirlenen 183 sağlıklı kontrol grubu arasından yaş ve vücut kitle indeksi (VKİ) eşleştirilmiş toplam 43 kadın, "kontrol grubu" olmak üzere çalışmaya dahil edilmiştir. Transvajinal/pelvik ultrasonografi, Mart 2022 ile Mart 2023 tarihleri arasında antral folikül sayısı (AFS) ve over hacmi (OV) ölçmek için yapılmıştır. Hormonları değerlendirmek için sabah kan örnekleri alınmıştır [anti-Müllerian hormon (AMH), toplam testosteron (TT), cinsiyet hormon bağlayıcı globulin (SHBG), serbest androjen indeksi (FAI), dehidroepiandrosteron sülfatı (DHEAS)]. Over yapısındaki ve hormonal değişiklikler, yaklaşık 12-13 yıl süren bir dönemde hesaplanan "Delta" ile değerlendirilmiştir. Bu çalışmanın örnekleminde PKOS ve kontrol grupları arasında yaş (sırasıyla 44.1±6.5 ve 46.4±4.2 yıl) ve VKİ [24.7(IQR: 21.9-27.8) ve 25.2(IQR: 23.2-28.9) kg/m2] benzer değerlerdedir. Overlerin yapısal karşılaştırılmasında ise OV ve AFS, PKOS grubunun kontrollere göre her iki overinde de belirgin şekilde yüksek görülmüştür. Takip dönemi boyunca PKOS grubunda kontrol grubuna göre hem sağ overde [sırasıyla, Delta-AFS-sağ: -7.8(±4.7) ve -3.5(±3.2), p=0.008] hem de sol overde [sırasıyla, Delta-AFS-sol: -7.9(±6.2) ve -4.2(±3.1), p=0.022] AFS'de belirgin bir azalma olduğu tespit edilmiştir. Hormonal profil karşılaştırıldığında ise AMH, TT, FAI ve DHEAS'nin kontrol grubuna göre PKOS'ta belirgin şekilde yüksek olduğu görülmüştür. 10 yıl boyunca hormonal değişikliklerin delta değerlerini karşılaştırırken, iii serum TT [sırasıyla, Delta-TT: -11.5 (±12.8) ve -5.2 (±9) ng/dL, p=0.01] ve serum AMH [sırasıyla, Delta-AMH: -2.57 (IQR:-3.35;-1.19) ve -1.15 (IQR:-1.87;-0.69), p=0.007] PKOS grubunda belirgin şekilde daha fazla azalmış olup; delta-SHBG, delta-FAI ve delta-DHEAS arasında iki grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Serum AMH seviyeleri perimenopozal kadınlarda (ortalama yaş 44) PKOS teşhisi için bir belirteç olarak alıcının işletme karakteristikleri ROC eğrisi analizi ile test edildiğinde, 0.72 eğri altında kalan alan değeri ( Güven Aralığı %95, 0.60–0.83) ile 0.295 ng/mL (spesifiklik %0.81 ve duyarlılık %0.61) eşik değer olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, yaşlanan PKOS'lu kadınlarda sağlıklı kontrollere göre AFS, OV, AMH ve TT'de belirgin şekilde daha fazla azalma olduğu gözlemlenmiştir. Bu parametrelerde görülen azalma daha fazla olmasına rağmen, yaşlanan PKOS'lu kadınlar hala daha yüksek AMH, OV, AFS ve androjen seviyelerine sahiptir. AMH, perimenopozal kadınlarda PKOS teşhisi için yaklaşık 0.70 eğri altında kalan ile orta derecede bir değere sahip olabilir. Yaşlı kadınlarda PKOS için güvenilir bir tanı belirteci belirlemek için yaşa göre stratifikasyonlu seçilmemiş popülasyonlarda daha fazla izlem çalışması gerekmektedir.

Over hastalıklarıPolikistik over sendromuYaşlanma+6
Nevda Ceren Sonu
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2017-2022 yılları arasında Harran Üniversitesi Tüp Bebek Kliniğinde IVF yapılan düşük, normal ve yüksek over rezervli hastalarda toplanan oositlerin maturasyon oranlarının karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı 2017-2022 yılları arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi tüp bebek kliniğinde IVF yapılan Poseidon sınıflamasına göre düşük, normal, yüksek over rezervli hastalarda toplanan oositlerin maturasyon oranlarının karşılaştırılmasıdır. Kesitsel tipteki bu çalışmaya 2017-2022 yılları arasında IVF tedavisi gören 18-40 yaş arası kadınlar dahil edilmiştir. Antral folikül sayısı (AFC), AMH değerleri, oosit maturasyonları, toplam oosit sayıları, FSH, LH, TSH ve östradiol düzeyleri kaydedilmiştir. Yaş ortalamaları 30,70 olan katılımcıların BKİ ortalaması 26,61, AMH değerleri ortalama 3,29 ng/ml, ortalama AFC sayısı ise 3,47'dir. Katılımcıların %22'si düşük, %46,1'i orta, %31,9'u yüksek over rezervlidir. Düşük over rezervli kadınların yaş ortalaması anlamlı farkla daha yüksektir. Düşük over rezervli kadınların FSH ve E2 ortalamaları ve kullanılan ilaç dozları daha yüksektir. Düşük over rezervli kadınların toplam oosit, M1, M2 ve GV oosit sayıları ortalamaları anlamlı farkla daha düşüktür. Çatlatma iğnesi olarak katılımcıların %81,6'sında Ovitrelle, %17,8'inde Gonapeptly ve %0,6'sında Ovitrelle+Gonapeptly kullanılmıştır. Gonapeptly kullanılan grubun toplam oosit sayısı, M1, M2 ve GV oosit sayısı ortalamaları daha yüksektir. Tüm katılımcıların %50,3'ü vitamin desteği almıştır. Yaş arttıkça AMH değerinin azaldığı ve toplam, M1, M2 ve GV oosit sayılarının azaldığı görülmüştür. Düşük over rezervli kadınlarda toplam oositlerin %67,3'ünün, orta over rezervli kadınlarda toplam oositlerin %66,9'unun, yüksek over rezervli hastalarda ise toplam oositlerin %67,3'ünün metafaz 2 oositlerine olgunlaştığı görülmüştür. Over rezervi ile oosit sayısı arasında ilişki vardır ancak maturasyon oranlarının benzer olduğu görülmüştür. İleriki çalışmalarda daha geniş popülasyonlarda ve farklı tedavi uygulamalarıyla over rezervi ile oosit maturasyonu ilişkisinin araştırılması, bulgularımızın desteklenmesi açısından önem taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Anti-müllerien hormon, in vitro fertilizasyon, over rezervi.

Antimüllerian hormonFertilizasyon-in vitroOositler+2
Gülzer Deliktaş
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Poseidon grup 1 ve 2 hastalarda GNRH-antagonist, GNRH-agonist ve "progestin primed" ovaryan stimulasyon (PPOS) protokollerinin canlı doğum oranı üzerine etkilerinin retrospektif olarak karşılaştırılması

Bu tez çalışmasında POSEIDON grup-1 ve 2 hastalarda GnRH-antagonist, GnRH-agonist ve PPOS protokollerinin canlı doğum oranı üzerine etkisinin olup olmadığının belirlenmesi amaçlandı. Ocak 2014 – Temmuz 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde ilk tüp bebek siklusuna başlayan POSEIDON grup-1 (<35 yaş, anti-mullerian hormon (AMH) düzeyi 1,2 ng/ml veya antral folikül sayısı (AFS) 5 olan ancak ovaryan stimülasyon (OS) sonrası 10'dan az oosit toplanan hastalar, n =643), grup-2 (35 yaş, AMH düzeyi1,2 ng/ml veya AFS 5 olan ancak OS sonrası 10'dan az oosit toplanan hastalar, n =344) ve normal yanıt kriterlerini (OS sonrası 10 – 15 arası oosit toplanan hastalar, n =340) karşılayan 1327 ardışık çift analize dahil edildi. Birincil sonuç ölçütü ilk transfer sonrası canlı doğum oranı, ikincil sonuç ölçütü folikül oosit indeksi (FOI) olarak belirlendi. Gonadotropin başlangıç ​​dozu kadın yaşı, VKİ ve over rezerv testleri göz önüne alınarak klinisyeni tarafından belirlendi. Hipofiz baskılanması için GnRH-antagonist, GnRH-agonist veya PPOS kullanıldı. GnRH-antagonist ve GnRH-agonist sikluslarda taze veya dondurulmuş-ısıtılmış embriyo transferi (ET) yapılırken, PPOS sikluslarda sadece dondurulmuş-ısıtılmış ET uygulandı. Klinik olarak POSEIDON grup-2 hastalarda kadın yaşı anlamlı olarak daha ileri (30 vs 37,5 vs 30; p<0,001), AFS (14 vs 10 vs 18; p<0,001) ve AMH düzeyi (2,6 vs 1,9 vs 3,8 ng/ml; p<0,001) ise daha düşük bulundu. POSEIDON grup-1&2 hastalarda kullanılan toplam gonadotropin dozu normal yanıtlı hastalara kıyasla anlamlı olarak daha yüksek bulundu (2250 vs 2700 vs 1988 IU; p<0,001). Siklus iptal oranları POSEIDON grup hastalarda normal yanıtlı hastalara kıyasla anlamlı olarak daha yüksek (%13,8 vs %20,9 vs %7,1; p<0,001), transfer başı canlı doğum oranları ise anlamlı olarak daha düşük (%31,8 vs %22,3 vs %36,2; p=0,001) bulundu. Bir hastanın POSEIDON grup-1 ve 2 gibi OS' ye öngörülemeyen zayıf yanıt veren hasta grubuna girmesinde etkili bağımsız 6 belirteçleri belirlemek için lojistik regresyon analizi yapıldığında; kadın yaşı (Olasılık Oranı (OO)=1,05, %95 Güven Aralığı (GA) 1,02 – 1,08; p=0,001), AFS (OO=1,03, %95 GA 1,02 – 1,05; p<0,001) ve VKİ arttıkça (OO=1,06, %95 GA 1,03– 1,10; p<0,001) OS' ye öngörülemeyen zayıf yanıt olasılığının bağımsız olarak artabileceği bulundu. Hipofizer supresyon protokolünün (OO= 1, %95 GA 0,5– 1,88; p=0,57) ve gonadotropin tipinin (OO= 0,65, %95 GA 0,4– 1,04; p=0,07) ise öngörülemeyen zayıf yanıt üzerine bağımsız bir etkisinin olmadığı görüldü. Ancak OS'nin verimliliğini gösteren FOI, GnRH-agonist sikluslarda, GnRH-antagonist ve PPOS sikluslara göre daha yüksek bulundu (POSEIDON grup-1 hastalar için sırayla %44,4 vs 36 vs 28,1; grup-2 hastalar için sırayla %50 vs 45,4 vs 30). Her bir hasta alt grubunda canlı doğum oranı üzerine etkili bağımsız faktörleri belirlemek için regresyon analizi yapıldı; POSEIDON grup-1 hastalarda sadece embriyo transfer günü (OO= 1,626, %95 GA 1,041– 2,534; p=0,03), POSEIDON grup-2 hastalarda ise kadın yaşı (OO=0,83 %95 GA 0,71– 0,97, p=0,02), VKİ (OO=0,8 %95 GA 0,66– 0,97; p=0,02), AFS (OO=1,05 %95 GA 1,01– 1,11; p=0,046), işlem yılı (OO= 0,8 %95 GA 0,66– 0,97; p=0,02) ve transfer edilen embriyo sayısı (OO= 2,47 %95 GA 1,09 – 5,57; p=0,03) canlı doğum oranı üzerine bağımsız belirteçler olarak bulundu. Kullanılan hipofiz supresyon protokolü OS' ye öngörülemeyen zayıf yanıtlı hastalarda, canlı doğum oranını etkileyen bağımsız bir belirteç değildi. Genel olarak POSEIDON grup-1 ve grup-2 hastalarda GnRH-antagonist, GnRH-agonist ve PPOS protokolleri benzer canlı doğum oranlarına sahiptir ve herhangi biri tedavide tercih edilebilir. Ancak POSEIDON grup-1 hastalar gibi daha genç yaştaki hasta gruplarında GnRH-agonist protokol ile elde edilen daha yüksek FOI oranı göz önüne alındığında GnRH-agonist protokolün bu hasta gruplarında kümülatif canlı doğum oranı üzerine olumlu etkisi beklenebilir. Bu nedenle daha yüksek doz gonadotropin kullanımını gerektirmesine rağmen GnRH-agonist protokol POSEIDON grup-1 hastalarda öncellikle tercih edilebilir. Konu ile ilgili kanıt düzeyi daha yüksek önerilerde bulunabilmek için randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Zayıf ovaryan yanıt, pitüiter supresyon, canlı doğum oranı, POSEIDON sınıflaması

Antimüllerian hormonGnRHOver+2
Rüya Tez
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda oluşturulan iskemi reperfuzyon modelinde hasarın over dokusu üzerine olası etkileri ve vit D kullanımının etkinliğinin araştırılması

Çalışmamızda ratlarda oluşturulan deneysel 60 dk pneumoperitonium modeli sonrası overlerde oluşan iskemi reperfuzyon (İR) hasarın biyokimyasal, histopatolojik, mikrovasküler boyutu değerlendirilmiş, kontrol grubu ve bu hasarların önlenmesinde preoperatif vit D kullanılan çalışma grubu ile karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda 24 aylık gebe olmayan 200-250 gr ağırlığında Sprague Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Pneumoperitonium sağlandıktan 60 dk sonra desuflasyon gerçekleştirilmiş ve 30dk boyunca İAB normalize edilmiştir. Her biri 7 rattan oluşan 3 çalışma grubu oluşturulmuştur. Reperfüzyon periyodunu takiben midline abdominal insizyon uygulanarak overler vizualize edilmiş,sağ overde histopatolojik, sol overde biyokimyasal olarak oksidatif stres markırları üzerinden İR hasar değerlendirilmiştir. Histopatoloji olarak dokulardaki folliküler dejenerasyon,vasküler konjesyon, inflamasyon ,hemoraji ve ödem değerlendirildi. Biyokimyasal olarak, apaptoz markırı olan caspaz 3 ve DNA tamir mekanizmalarının nükleotid eksizyon tamiri (NER) kısmından sorumlu olan PCNA düzeği ve AMH düzeği değişiklikleri araştırıldı. Dvit uygulanan grup ile diğer iki grup (şam ve iskemi-reperfüzyon )arasında anlamlı fark olduğu saptandı.

Antimüllerian hormonDNADNA onarımı+7
Izzat Musayeva
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan over dokusu vitrifikasyonunda plateletten zengin plazma (PRP) eklenmiş dondurma solüsyonunun etkilerinin histolojik olarak incelenmesi

Kanser veya kanser dışı nedenlerle gonadotoksik tedavi alacak özellikle prepubertal çağdaki hastalar ve fertilite arzusunu ertelemek isteyenlerde doğurganlığın korunabilmesi günümüz şartlarında mümkündür. Gelişen tedavi protokolleri ile bazı kanserlerde kür sağlanmakta ancak alınan kemoterapötik ilaçlar ve/veya radyoterapi sonrası ovaryan disfonksiyon kaçınılmaz olmaktadır. Fertilitenin korunması için oosit ve embriyo kriyoprezervasyonu gibi yöntemler seçenekler arasında bulunmaktadır ancak bu işlemlerde önceden stimülasyon protokollerine ihtiyaç duyulmaktadır. Hızlıca kemoradyoterapi başlanması gereken hastalarda ovaryan stimülasyon işlemlerine vakit kalmamaktadır. Söz konusu durumlarda ovaryan kriyoprezervasyon alternatif bir tedavi seçeneği sunmaktadır. Günümüzde over doku kriyoprezervasyonu sonucu sağlıklı gebelikler bildirilmiştir. Over doku kriyoprezervasyonu işleminin başarılı örnekleri literatürde mevcut olmakla birlikte hala deneysel çalışma olarak nitelendirilmekte ve prosedürlerin geliştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Kriyoprezervasyon ve kriyoprotektan ajanlardan kaynaklanan hücresel hasarın azaltılmasında çeşitli maddeler denenmiş ve olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Kriyohasarı azaltmak amacıyla plateletten zengin plazmanın kullanılabilirliği çalışmamıza konu olmuştur. Plateletten zengin plazma (PRP), plateletlerin yoğunlaştırılmasıyla elde edilen bir kan ürünüdür. İçeriğindeki zengin büyüme faktörleri sayesinde rejeneratif tıpta oldukça fazla kullanım alanı bulmuştur. Besiyerlerine eklenen hücresel fonksiyonlarda destekleyici görev gören fetal sığır serumunun (FBS) alternatifi olarak PRP kullanılması ile hayvansal maddelerin veya enfeksiyöz patojenlerin geçişi elimine edilmektedir. Ayrıca PRP'nin otolog kullanılması nedeniyle immün reaksiyon ihtimali azalmaktadır. Kriyoprezervasyon tekniklerinin geliştirilmesi adına literatürde ilk defa sıçan bütün over doku kriyoprezervasyon işleminde vitrifikasyon solüsyonuna PRP eklenerek dokular dondurulmuştur. Dokular kontrol (Grup 1), vitrifikasyon solüsyonuna PRP eklenerek dondurulan PRP eklenmiş (Grup 2) ve vitrifikasyon solüsyonuna FBS eklenerek dondurulan PRP eklenmemiş (Grup3) olarak gruplandırıldı. Çözme sonrası dokular histokimyasal, immünhistokimyasal ve immünfloresan boyama yöntemleri ile boyanarak incelendi. Histokimyasal boyama yöntemi ile HE, PAS ve Mallory Trikrom boyamaları yapıldı. İmmünfloresan boyama yötemiyle kaspaz 3 ekspresyonuna ve TUNEL analizine bakıldı. İmmünhistokimyasal boyama yöntemiyle konneksin 43, Bax, Bcl-2 ve kaspaz 3 ekspresyonu incelendi ve TUNEL analizi yapıldı. Sonuçta kontrol grubu ile karşılaştırıldığında gerek Grup 2'de gerekse Grup 3'te vitrifikasyona bağlı dejenerasyonların olduğu görülmüştür. Ancak Grup 2'de PRP'yi aktive etmek için kullanılan CaCl2'ün vitrifikasyonun zararlı etkilerini agreve ederek over dokusunda görülen dejenerasyonu arttırdığı ve PRP'nin muhtemel olumlu etkilerini önlediği tespit edilmiştir. Her iki deney grubunda da primordiyal foliküllerin korunmuş olduğu ancak foliküler gelişimin ileri aşamasındaki foliküllerde dejenerasyonun artmış olduğu dikkati çekti. Elde edilen bulgular ışığında sıçan over dokusu kriyoprezervasyonunun bütün over dokusu yerine kortikal parçalar halinde yapılması, PRP aktivasyonu için CaCl2 yerine başka metodların uygulanması, vitrifikasyon solusyonlarına CaCl2 eklenmemesi, PRP'nin kriyoprezervasyondaki muhtemel yararlı etkilerinin gösterilmesi ve standardizasyonunun sağlanması için CaCl2 ile aktive edilmemiş PRP'nin hem vitrifikasyon hem de yavaş dondurma yönteminde uygulanarak sonuçlarının analiz edilmesi gerektiği kanaatine vardık.

Dondurarak saklamaFertiliteHayvan deneyleri+4
Aylin Gökhan
Ege University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Over kanserinin sisplatine direncinde uzun kodlanmayan RNA H19'un rolü

Epitelyal over kanserinin mortalitesi jinekolojik kanserlerde en yüksek sırada yer almaktadır. Epitelyal over kanserli hastaların çoğunda yüksek dereceli seröz kanser tipi gözlenir ve hastaların %75'i ileri 3.evredir. İleri evre over kanserlerinde cerrahiye ek olarak kemoterapi uygulamak standart bir yaklaşım haline gelmiştir. Platin bazlı kemoterapi (paklitaksel veya dosetaksel ile kombinasyon halinde) birinci seçenek kemoterapi arasında yer almaktadır. Platin'in (sisplatin veya karboplatin) klinik yararlılığının ana sınırlaması, yüksek kemorezistans insidansıdır. Bu kemoterapiye direncin nedenini belirlemek için kanser hücreleri ile ilgili çalışmaların yapılması gereklidir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda kemoterapiye karşı direnç ve uzun kodlanmayan RNA'lar arasında bazı ilişkiler saptanmıştır. İnsan genomununda protein kodlama kapasitesine sahip olmayan transkriptler kodlanmayan RNA (ncRNA) olarak adlandırılmaktadır. Bu ncRNA'lar uzunluklarına göre küçük kodlanmayan RNA'lar (sncRNA) ve uzun kodlanmayan RNA'lar (lncRNA) olarak iki ana kategoriye ayrılır. LncRNA'lar birçok kanser türünde önemli rol oynar. LncRNA'lar tümör hücresinin hayatta kalması ve ölümünde önemli bir rol oynadığından, lncRNA'ların hücre büyümesini inhibe ederek ve hücre apoptozunu teşvik ederek tümör hücrelerini yok etmeyi amaçlayan kemoterapiye hücre duyarlılığını da değiştirebileceği düşünülebilir. Son yıllardaki çalışmalar, lncRNA H19'un çeşitli insan kanserlerinde tümörün başlaması, ilerlemesi ve nüksetmesinde kritik bir rol oynadığını göstermektedir. Bu çalışmada lncRNA H19'un ekspresyonu ile over kanserinin sisplatine direnci arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya over kanseri tanısı konulduktan sonra sisplatin ile tedavi edilmiş hastalar dahil edilmiştir. Hastalara ait formalinle sabitlenmiş, parafine gömülü over doku örnekleri kullanılmıştır. Arşiv doku örnekleri iki gruba ayırılmıştır: 1.grup sisplatine duyarlı hastalar, 2.grup ise sisplatine dirençli hastalardır. Tüm dokulardan RNA izolasyon kiti ile RNA izolasyonu yapılmış, daha sonra cDNA sentez kiti ile cDNA elde edilmiştir. Elde edilen cDNA'lar kalıp olarak kullanılıp lncRNA H19 geninin ekspresyonu Real Time PCR kullanılarak kantitiatif olarak ölçülmüştür. Çalışmamızda Dirençli ve Duyarlı gruplar karşılaştırıldığında Dirençli grupta lncRNA H19'un ekspresyon düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir.

NeoplazmlarOverOver hastalıkları+6
Ehsan Sayedalı
Mersin University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Plazma apelin düzeyi ve preeklampsi vakaları arasındaki bağlantının araştırılması

Apelinve APJ reseptörünün,supraoptik çekirdek(SON) ve paraventriküler çekirdek (PVN) gibi beyin alanlarında, insan, fare ve sıçanların testis ve ovaryum dokularında yaygın olarak bulunması, apelinin üreme sistemi üzerinde etkileri olabileceğini ve bazı reprodüktif süreçlerin apelin ve reseptörü APJ tarafından düzenlenebileceğini düşündürmüştür.İnsanlar üzerinde yapılan çalışmalarda fetüs ve plasenta apelin konsantrosyonu yüksek bulunmuştur. Bu araştırmalar ışığında yüksek tansiyona bağlı sıvı-elektrolit denge bozukluğu ile seyreden gebeliğin 20. haftasında sonra proteinüri ile birlikte hipertansiyon gelişmesi olarak tanımlanan preeklamptik vakalarda Apelinin 13 proteininin etkisi olabileceği doğrultusunda bu çalışma şekillenmiş , erken ve ölü doğum olaylarının önüne geçilmesi amaçlanmıştır.

ApelinEnzime bağlı immünosorbent testiG proteinleri+6
Fatih Zeytin
Necmettin Erbakan University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Yaşlanma sürecinde overlerde Klotho geninin ifade düzeyinin incelenmesi

Yaşlanma zamana bağlı olarak canlı organizmada görülen anatomik ve fizyolojik değişikliklerdir. Moleküler düzeyde yaşlanmada genomik kararsızlık (özellikle DNA hasarının olması), telomer kısalması ve epigenetik değişiklikler görülürken hücresel yaşlanmada kök hücrelerin tükenmesi mitokondrilerin fonksiyonunun bozulması ile oluşan oksidatif stresin artması, hücreler arası iletişimin bozulması, hücrelerde lizozomal enzim aktivitesinin artması ve hücre çoğalmasının durması görülmektedir. Ovaryum, kadınlarda üreme ve hormonal işlevlerini yerine getiren üreme endokrin organıdır. Yaşlanma ile birlikte kadın doğurganlığında doğal bir düşüş görülmektedir. ROS, ovaryumda oosit olgunlaşmasından döllenmeye kadar birçok fizyolojik ve patolojik aktivitede rol oynamaktadır. ROS'un aşırı miktarda artması OS'ye yol açarak ovaryum yaşlanmasına neden olmaktadır. NRF2, antioksidan ve sitoprotektif genleri düzenleyerek hücreleri oksidatif stresten koruyan bir transkripsiyon faktörüdür. Ovaryum hücrelerinde NRF2 gen ifadesinin artmasının antioksidan genleri tetiklediği ve ovaryum fonksiyonunu koruduğu gösterilmiştir. Klotho yaşlanma baskılayıcı bir gendir. Yapılan çalışmalarda Klotho gen ifadesinin artmasının yaşam süresini uzattığı, Klotho gen ifadesinin azalmasının ise yaşlanma sürecini hızlandırdığı gösterilmiştir. IL-1β güçlü proinflamatuar sitokindir ve yaşlanma ile gen ekspresyonu artmaktadır. IL-6, hücre çoğalmasını, hayatta kalmasını ve farklılaşmasını düzenleyen çok işlevli bir sitokindir. IL-6, genellikle inflamasyon, kronik bağışıklık hastalıkları, nörolojik hastalıklar ve doku yaşlanması ile ilişkili çeşitli hastalıkların oluşmasında yer almakta ve yaşlanma ile gen ekspresyonu artmaktadır. p53 proteini, bir tümör baskılayıcı gen olan TP53 geni tarafından kodlanan bir transkripsiyon faktörüdür. Hücre döngüsü sürecini ve programlanmış hücre ölümünü (apoptoz) kontrol eden p53 geni DNA hasarı, besin eksikliği ve hipoksi gibi çeşitli hücresel stres durumunda hücrenin tepkisini belirlemede çok önemli bir rol oynamaktadır ve yaşlanma ile p53 gen ekspresyonu artmaktadır. AKT, hücresel sinyal yolaklarında yer alan bir serin-treonin kinazdır. PI3K / AKT sinyal yolağı hücrelerde yaygın olarak etkindir ve hücre büyümesi, çoğalması, farklılaşması ve apoptozda işlev göstermektedir. mTOR bir serin-treonin kinazdır ve hücre büyümesi, hücresel yaşlanma ve yaşam süresi dahil birçok biyolojik süreçte yer almaktadır. Epitelyal ovaryan kök hücreleri, yetişkinlerde oosit hücre üretiminin ana kaynağını oluşturmaktadır. OSE hücreleri kök hücre özelliklerine sahiptir. OSE hücreleri epitel hücrelerin çoğalmasında, folikül, granüloza ve teka hücrelerinin üretiminde ve yenilenmesinde rol oynamaktadır. SOX2, OCT4 ve NANOG farklılaşmamış embriyonik kök hücrelerin kendini yenilemesi veya pluripotensi için gerekli olan transkripsiyon faktörleridir. H2O2 yüksek seviyelerde hücrelerde oksidatif stres oluşturarak erken yaşlanmaya yol açmaktadır. Bu projede insan ovaryum epitel hücre serisinde (IHOEC) H2O2 uygulanarak hücreler kültür ortamında yaşlandırılmıştır. H2O2 uygulanmış hücrelere real-time PCR ile Klotho, NRF2, mTOR, p53, IL-6, IL-1β, OCT4, NANOG, SOX2 ve AKT genlerinin ifadelerine bakılmıştır. Bu çalışmada doğal yaşlanma sürecinde hem Klotho hem de NRF2 gen ifadesi azalmıştır. IHOEC hücrelerinde H2O2 ile oluşturulan yaşlanmada mTOR, p53, IL-6, IL-1β, OCT4, NANOG, SOX2, AKT gen ifadeleri artmıştır. Bu çalışmada IHOEC hücre hattında Klotho ve NRF2 gen ifadesinin incelenmiş olması bu hücre hattı için ilk çalışmadır. Bu tez kapsamında sağlıklı over yüzey epitel hücrelerinde: 1- İki senesens türü (a-stres kaynaklı senesens, b-ileri pasaj ile oluşan senesens) için iki ayrı senesens hücre modelinin oluşturulması ve bu iki senesens modelinin SABG ve SAHF denemeleri ile doğrulanması, 2- Oluşturulan iki farklı senesens modelinde; Antioksidan yolak (alfa-Klotho, NRF2), SASP belirteçleri (p53, IL6, IL1-beta), kök hücre (Oct4, Nanog, Sox2) ve sağkalım (mTOR, AKT)-ilişkili genlerin ifadelerinin RT-qPCR yöntemi ile araştırılması amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Yaşlanma, Klotho gen ekspresyonu, Ovaryum yaşlanması, NRF2, ROS

Epitel hücreleriGen ifadesiGenler+7
Ayla Kurt
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Modifiye G6G (G6G/PRID) protokolünün ineklerde ve düvelerde ovaryum aktiviteleri ve gebelik oranı üzerine etkisi

Bu çalışmada, G6G/Ovsynch protokolü ile senkronize edilen ineklerde ve düvelerde protokole progesteron (PRID) eklenerek; ovaryum aktiviteleri araştırılmış ve sabit zamanlı suni tohumlama uygulamaları sonrasında elde edilecek gebelik oranlarında artış sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmada Holştayn ırkı inekler (n:181) ve düveler (n:100); Grup 1: İnek G6G (inek kontrol grubu, n:79), Grup 2: İnek G6G/PRID (inek çalışma grubu, n:102), Grup 3: Düve G6G (düve kontrol grubu, n:50), Grup 4: Düve G6G/PRID (düve çalışma grubu, n:50) olacak şekilde dört gruba ayrılarak kullanıldı. Kontrol gruplarındaki (Grup 1 ve Grup 3) hayvanlara G6G/Ovsynch protokolü uygulandı. Çalışma gruplarındaki (Grup 2 ve Grup 4) hayvanlara G6G/PRID protokolü; G6G/Ovsynch protokolü ve protokolün 8-15. günleri arasında intravaginal PRID (progesteron) uygulandı. Ultrasonografik muayenelerde, protokolün 0. günü (CL), 8. günü (DF), 15. günü (CL) ve tohumlama zamanında (OF) ovaryumlar üzerindeki yapılar ölçülerek kaydedildi. Gebelik muayeneleri ST sonrası 30-35. günler arasında yapıldı. Sabit zamanlı ST sonrası elde edilen ilk tohumlama gebelik oranları fertilite parametresi olarak değerlendirildi. İneklerde ilk tohumlama gebelik oranlarının kontrol grubunda (G6G) %56,96, çalışma grubunda (G6G/PRID) %51,96 olduğu, düvelerde ise, ilk tohumlama gebelik oranlarının kontrol grubunda (G6G) %64, çalışma grubunda (G6G/PRID) %68 olduğu ve gruplar arasında istatistiksel fark olmadığı (p>0,05) belirlendi. Primipar ve multipar ineklerde ilk tohumlamada gebelik oranları değerlendirildiğinde; kontrol ve çalışma gruplarında multipar ineklerde primipar ineklere oranla gebelik oranlarının sayısal olarak daha yüksek olduğu tespit edildi. İneklerde ve düvelerde CL0 (+) ve CL0 (-) hayvanların ilk tohumlamada gebelik oranları değerlendirildiğinde; CL0 (+) ineklerde ve düvelerde çalışma grubunda (G6G/PRID), CL0 (-) inek ve düvelerde ise kontrol grubunda (G6G) gebelik oranlarının sayısal olarak daha yüksek olduğu tespit edildi. İneklerde ve düvelerde çalışma gruplarında PRID çıkarılma anında vaginal akıntı skorunun gebelik oranlarını olumsuz yönde etkilemediği tespit edildi. Elde edilen sonuçlara göre, ineklerde ve düvelerde karşılaştırılan G6G ve Modifiye G6G (G6G/PRID) protokolleri arasında DF ve OF ortalama çaplarının gebelik ile ilişkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı (p>0,05) ve CL ortalama çaplarının gebelikle ilişkisinin ineklerde anlamlı olduğu (p<0,05), düvelerde ise anlamlı olmadığı (p>0,05) belirlendi. İneklerde G6G protokolüne progesteron eklenmesinin gebelik oranlarına olumlu bir etkisinin olmadığı belirlendi. Ancak düvelerde progesteron eklenen çalışma grubunda kontrol grubuna oranla elde edilen gebelik oranlarının yüksek olduğu (p>0,05) ve Modifiye G6G (G6G/PRID) protokolünün düvelerde gebelik oranlarında sayısal artış sağladığı belirlendi. Anahtar Sözcükler: G6G/Ovsynch, PRID, Progesteron, Senkronizasyon, Sığır

DüvelerGebelikOver+5
Ali Sonat
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Prematür overyan yetmezliği olan kadınların yaşadıkları sorunlar ve baş etme deneyimleri

Ülkemizde POY tanısı alan kadınların yaşadıkları sorunlar ve baş etme deneyimlerine yönelik kalitatif bir çalışma bulunmamaktadır. Araştırma, Prematür Overyan Yetmezliği olan kadınların yaşadıkları sorunların ve baş etme deneyimlerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Spontan Prematür Overyan Yetmezliği olan, 18- 40 yaş ve arasında olan, herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan ve araştırmaya katılmak için gönüllü olan 20 kadın alınmıştır. Örnekleme alınan kadınlara sosyal medya platformu olan instagram üzerinden Prematür Overyan Yetmezliği olan kadınların takip ettiği hesaplar kullanılarak ulaşılmıştır. Veriler, derinlemesine görüşme tekniği ile yarı yapılandırılmış form kullanılarak elde edilmiştir. Verilerin analiz edilmesinde içerik analiz yöntemi kullanılmıştır. Veriler 3 tema altında toplanmıştır: Fiziksel ve Psikolojik Sorunlar, Sosyal sorunlar, Baş etmedir. POY tanısı kadınlar için travmatiktir. Kadınların, sosyal yaşamlarını, ikili ilişkilerini ve yaşam kalitelerini olumsuz etkilediği görülmüştür. Yaşam şekillerini değiştirerek, olumlu bakış açısı sağlayarak, yeterli desteğin verilmesiyle yaşam kalitelerinin arttırılması sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Prematür Overyan Yetmezlik, Başetme, Nitel araştırma, Erken Menopoz

Başa çıkmaKadınlarMenopoz+4
Gülseren Sallıo
Pamukkale University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Ovulasyon indüksiyonunun, polikistik over sendromu oluşturulan sıçanlardaki PI3K/AKT sinyal yolağına ve miRNA ekspresyonuna etkisi

Polikistik over sendromu (PCOS), dünya genelinde üreme çağındaki kadınların %4-21'ini etkileyen, infertilite nedeni olan, metabolik bozukluklar ile karakterizedir. miRNA ekspresyonlarının değişmesinin serviks kanseri, endometriozis, zayıf ovaryum yanıtı ve kardiyovasküler hastalıklara katkıda bulunur. Bu yüzden bazı miRNA'lar, PCOS'ta anormal metabolizma, bozulmuş oosit kalitesi ve düşük endometrial reseptivite için yeni biyobelirteçler olabileceği bulunmuştur. Bu çalışmada amacımız ovulasyon indüksiyonunun, PCOS hastalarındaki PI3K-AKT sinyal yolağına ve miRNA ekspresyonuna etkisini incelemektir. 28 Sprague Dawley erişkin dişi sıçanlar rastgele 3 gruba ayrıldı. Kontrol grubu yalnızca 25 gün boyunca %0.9 izotonik soydum klorür (1mg/kg) ile gavaj uygulanırken, PCOS ve PCOS+OI gruplarına 25 gün boyunca (1mg/kg) Letrozol gavaj yoluyla uygulandı. Ovulasyon indüksiyonu sağlanması için 25. gün 150-300 IU/kg gebe kısrak serum gonadotropini intraperitoneal enjeksiyonuyla süperovülasyon yapıldı. 48 saat sonra 150-300 IU/kg insan koryonik gonadotropini (hCG) intraperitoneal olarak verildi. Kan FSH, östrojen ve testosteron düzeyleri ELİSA yöntemiyle incelendi. Ovaryum dokuları histopatolojik olark değerlendirildi. İmmünohistokimyasal olarak PI3K/AKT yolağı değerlendirilmesi, miR-451a, miR-33b-5p, miR-378a-5p, miR-486-5p miR-140, miR-320a ekspresyonları RT-PCR yöntemiyle belirlendi. Çalışmamızda vajinal smear bulguları, kan hormon düzeyleri deneysel PCOS modeli oluşturduğumuzu göstermiştir. Ovulasyon indüksiyonunun T ve E2 düzeyini daha da arttırması ve FSH düzeyini Kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşürdü (p<0,05). PCOS+OI grubunda miRNA analizlerinde miR-140, 378 ve 486'nın ekspresyonu düşmesi ve miR-451 artışı istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0,05). İmmmünohistokimyasal analiz sonucunda PI3K, AKT, p-PI3K, p-AKT ekspresyonları PCOS+OI grubunda PCOS grubuna göre istatistiksel anlamlı pozitif reaksiyon gösterdi. Ovulasyon indüksiyonu, PCOS deneysel sıçan modelinde miR-140, 378 ve 486 ekspresyonunu azaltıp, miR-451 ekspresyonunu arttırarak, PI3K/AKT sinyal yolağını aktive etmiştir. Bu yolağın aktivasyonu granüloza hücre apoptozisini ve otofajik hücre ölümünü inhibe etmiş olup foliküler atreziyi önlemeye yardımcı olmuştur. Bu sonuçlar PCOS'un patogenezinin anlaşılmasına yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda infertilite sebebi sayılan PCOS hastalarına tedavi için yeni bir yön sağlayabilir.

OvaryumOverOvulasyon+1
Merve Ateş
Pamukkale University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tubo-ovaryan abseler klinik özellikleri, risk faktörleri ve tedavilerinin retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı Tuboovaryen abse (TOA) tanısıyla tedavi edilen hastaların klinik ve laboratuvar verilerinin değerlendirilmesi ve tedavi yöntemleri ile tedavi sonrası komplikasyonların araştırılmasıdır. Metod: Bu retrospektif analiz 2005-2016 yılları arasında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde Tuboovaryen abse tanısıyla tedavi edilen 136 hastayı içermektedir. Çalışmada hastaların demografik özellikleri , risk faktörleri, klinik ve laboratuvar verileri, tedavi yöntemleri ve tedavi sonrası komplikasyonları kaydedilmiştir. Sonuçlar değerlendirilirken p değerinin < 0,05 olduğu durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş aralığı 18-65 olup; ortalama değer 40.7 olarak saptanmıştır. Rahim içi araç kullanımı sıklığı % 39'dur. Hastaların vücut sıcaklığı ortalaması 37.2 C, lökosit sayımı ortalaması 14694 m3 /uL, sedimantasyon hızı ortalaması 80.1 mm/saat, C-reaktif protein ortalaması 101.5 mg/L, Ca 125 ortalama değeri ise 30.5 IU/mL olarak tespit edildi. Çalışmaya dahil edilen her hastaya medikal tedaviyi takiben cerrahi tedavi uygulanmıştı. Hastalardan 26'sına (%19.2) laparoskopi 110'a (%80.8) ise laparotomi uygulanmıştı. .Her 2 yöntemin ortalama ameliyat süresi 85 dakika olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Tuboovaryen abse ciddi morbidite ve mortalite sebebi olarak önemini koruduğundan ideal tedavi yöntemi seçilirken hastanın yaşı, klinik özellikleri ve gebelik istemi göz önünde bulunudurulmalıdır. TOA morbiditeyi arttırdığından ve azalmış fertilite oranlarına sebep olduğundan, hastalığın hızlı tanısı , erken tedavi ve medikal tedaviye cevap vermeyen olgularda doğru zamanda cerrahi kararın alınması büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Cerrahi Tedavi, Pelvik İnflamatuar Hastalık, Tuboovaryen Abse, Medikal Tedavi

AbselerCerrahiOver+4
Emın Hagverdıyev
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel polikistik over sendromu modelinde rat ovaryumunda GDF9 ile BMP15 ekspresyonu üzerine alfa lipoik asitin etkisi

Amaç: Bu tez çalışmasında, deneysel olarak polikistik over sendromu (PKOS) oluşturulan dişi ratlarda alfa lipoik asitin (ALA) ovaryum dokusu üzerindeki olası koruyucu etkilerinin histolojik olarak değerlendirilmesi ve folikülogenezis sürecinde önemli rol oynayan growth and differentiation factor 9 (GDF9) ve bone morphogenetic protein 15 (BMP15) genlerinin over dokusundaki ekspresyon düzeyleri üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 21 günlük 40 adet Sprague-Dawley cinsi dişi rat kullanılmıştır. 21 günlük dişi ratlardan; Kontrol grubunda 7 adet, ALA grubunda 9 adat, PKOS ve PKOS+ALA grubunda 12 şer adet rat olacak şekilde gruplar oluşturulmuştur. Kontrol grubuna 28 gün boyunca 0,2 mL susam yağı subkutan olarak verilmiştir. PKOS grubuna 28 gün boyunca dehidroepiandrosteron (DHEA) (6 mg / 100 g) 0,2 mL susam yağında çözdürülerek subkutan olarak verilmiştir. ALA grubuna, 28 gün süre ile günde tek doz (100 mg/kg) ALA steril distile suda hazırlanarak oral yolla verilmiştir. PKOS+ALA grubuna; yine 28 gün süre ile 6 mg / 100 g dehidroepiandrosteron 0,2 mL susam yağında çözdürülerek subkutan olarak verilmiştir, aynı zamanda tek doz 100 mg/kg ALA steril distile suda hazırlanarak oral yolla verilmiştir. 28 günün sonunda ötenazi uygulanmış olan ratların ovaryum doku örneklerinden alınan kesitlere genel histolojik yapısını incelemek amacıyla Crossman'ın üçlü boyama yöntemi uygulanmıştır. GDF9 ve BMP15 proteinlerinin ovaryum dokusundaki ekspresyon profillerini belirlemek amacıyla immunohistokimyasal olarak Avidin Biyotin Peroksidaz Yöntemi uygulanmıştır. GDF9 ve BMP15 genlerinin transkripsiyonel ve translasyonel düzeylerde ekspresyonlarının belirlenmesinde kantitatif real-time PCR (qRTPCR) ve western blot yöntemlerinden yararlanılmıştır. Bulgular: Histolojik ve Histomorfometrik analizler PKOS grubunun PKOS+ALA, ALA ve Kontrol grubuna kıyasla çok sayıda kistik ve atretik folikül içerdiğini göstermiştir. İmmunohistokimya analiz sonuçları, tüm gruplara ait ovaryum dokularında GDF9 ve BMP15 proteinlerinin benzer bir ekspresyon profiline sahip olduğunu göstermiştir. Real-time PCR analizlerinden elde edilen sonuçlar, Kontrol grubu ile kıyaslandığında PKOS grubunun GDF9 genine ait mRNA düzeyinin 2,16 (p 0,0012) kat azaldığını; PKOS+ALA ve ALA gruplarının GDF9 genine ait mRNA düzeylerinin ise sırasıyla 1,73 (p 0,099) ve 2,15 (p 0,017) kat arttığını göstermiştir. PKOS grubu ile kıyaslandığında PKOS+ALA (p 0,006) ve ALA (p 0,002) gruplarında GDF9 genine ait mRNA ekspresyon düzeylerinde artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir. Kontrol grubu ile kıyaslandığında PKOS grubunun BMP15 genine ait mRNA düzeyinin 2,53 (p 0,004) kat azaldığını; PKOS+ALA ve ALA gruplarda BMP15 genine ait mRNA ekspresyon düzeylerinde ise sırasıyla 1,39 ve 1,82 kat arttığını göstermiştir. Buna karşın, gruplar arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı (p>0,05) saptanmıştır. PKOS grubu ile kıyaslandığında ise PKOS+ALA (p 0,004) ve ALA (p 0,003) gruplarında BMP15 genine ait mRNA ekspresyon düzeylerinde artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir. Diğer yandan, western blot analizlerinden elde edilen sonuçlar, Kontrol grubu ile kıyaslandığında PKOS ve PKOS+ALA gruplarına ait ovaryum dokularında GDF9 proteinine ait ekspresyon düzeylerinin sırayısıyla 1,25 ve 1,17 kat azaldığı ALA grubunda ise 1,03 kat arttığı görülmektedir (p>0,05). Kontrol grubu ile kıyaslandığında PKOS, PKOS+ALA ve ALA gruplarının ovaryum dokularında BMP15 proteinine ait ekspresyon düzeylerinin sırayısıyla 1,28 ve 1,20 kat azaldığı ALA grubunda ise 1,08 kat arttığı görülmektedir (p>0,05). Sonuç: DHEA ile indüklenen PKOS modelinde ALA'nın ovaryum dokusunda GDF9 ve BMP15 ekspresyonları üzerinde olumlu yönde etkisinin olduğu görülmektektedir. ALA'nın PKOS'ta gözlenen değişikler üzerine olumlu etkiye sahip olması, ovaryum foliküler gelişiminde faydası olabileceği kanısına varılmıştır

OverPolikistik over sendromuİmmünohistokimya
Murat Öztürk
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Streptozosinle oluşturulmuş tip 1 diyabet sıçanların ovaryumlarında astaksantin'in etkisi

Amaç : Diyabetin overde oluşturduğu hasarına Astaksantin'in etkisini belirlemek, Astaksantin'in İnsülin'le beraber kullanılması durumunda bu etkideki değişikliği tespit etmektir. Astaksantin'in histolojik etkilerine, otofajik anlamda immunohistokimyasal belirteçlerine, biyokimyasal olarak oksidasyon parametrelerine bakılmıştır. Gereç Yöntem : Çalışmamızda her grupta 6'şar hayvan bulunan 5 grup oluşturulmuştur: Kontrol, Diyabet, Diyabet+Astaksantin, Diyabet+İnsülin, Diyabet+Astaksantin+İnsülin. Diyabet olan tüm gruplarda intraperitoneal 50mg/kg Streptozosin enjeksiyonu yapılmıştır. Deneyin ilk 4 haftası tamamlandıktan sonra 5. Hafta boyunca 7 gün D+A grubundaki her deneğe oral gavajla 25 mg/kg Astaksantin verilmiştir, D+I grubundaki her deneğe 0,5 IU/kg İnsülin i.p olarak uygunlanmıştır, D+A+I grubundaki her deneğe ise 25 mg/kg Astaksantin oral gavajla, 0,5 IU/kg İnsülin ise intraperitoneal verilmiştir. Bulgular : Deneklerden toplanan overlerde histopatolojik ve immunohistokimyasal değerlendirmeler için Hematoksilen-eozin (H-E), Masson Trikrom, ATG5 ve LC3 antikorların boyamaları yapıldı. Kistik folikül, atretik folikül, dejenere granüloza hücresi, CL dejenerasyonu, fibrotik ve hemorajik Medulla görülme sıklığının kontrol grubuna göre Diyabet'te görülme sıklığının arttığı, başta D+A+I olmak üzere tedavi gruplarındaysa normale daha yakın olduğu görüldü. TAS ve GSH değerlerinin Diyabet grubunda kontrol grubuna göre düşükken, tedavi gruplarındaki değerin normale daha yakın olduğu, MDA değerininse Diyabet grubunda kontrol grubuna göre artmış olduğu ama tedavi gruplarında normale daha yakın değerlere geldikleri tespit edildi. ATG5 ve LC3 için gruplar arasında anlamlı bir fark görülmemiştir. Sonuç : Astaksantin, Tip I Diyabet'in over üzerinde oksidasyon aracılığıyla yaptığı hasarların azaltınmasında İnsülin'e etkili bir alternatif ya da kombine olabilecek potansiyele sahiptir. Konu hakkında farklı dozların, farklı canlı türlerinin deneyleri gereklidir.

AstaksantinDiabet komplikasyonlarıDiabetes mellitus+7
Serhan Çamoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Adipoz kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin in vitro folikülogenez sürecine olan katkılarının araştırılması

Amaç: Önerilen bu çalışma ile, adipoz dokudan izole edilen mezenkimal kök hücrelerin dondurulup-çözülmüş ovaryum dokuları ile ko-kültürlerinin in vitro folikülogenez sürecinin verimi ve kalitesi üzerine olan etkilerini incelemeyi amaçlamaktayız. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kapsamında, 8-10 haftalık dişi farelerden AK-MKH'ler izole edilmiştir ve karekterizasyonu yapılmıştır. Ovaryum dokuları 3 haftalık dişi farelerden elde edilmiştir, vitrifikasyon yöntemi ile dondurulup-çözülmüş ve agar pedleri yardımıyla AK-MKH'ler ile beraber yada ayrı ayrı 14 gün 3D ovaryum kültürü yapılmıştır. Kültürün başlangıcından itibaren kültüre alınan foliküller invert mikroskop altında görüntülenerek fotoğraflanmıştır ve folikül çapları ölçülmüştür. Deney sonunda, kontrol ve çalışma gruplarına ait ovaryum doku parçaları histopatolojik açıdan değerlendirilmiştir ayrıca QPCR yöntemi ile Gdf9, Bmp15,Bcl-xl, Bax ve Bcl-2'nin mRNA ekspresyon düzeyleri incelenmiştir. Deneyler sonucunda elde edilen veriler tek yönlü varyans analizi olan (ANOVA) ile GraphPad Prism 8.0.2 kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Deney sonunda vitrifikasyon işlemi uygulanan grupta canlı folikül sayısının azaldığını ancak histolojik olarak değerlendirildiğinde primordiyal ve primer folikül yapısı korunmuştur. Virtifikasyon+ msc(+) grubunda in vitro folikülogenez sürecinin sağlandığı ve sekonder, antral folikül oluşumu mikroskobik olarak izlenmiştir. Kültür sürecinde 6.güne kadar folikül çapı istatistiksel olarak anlamlı derecede artmıştır (P<00.5). Vitrifikasyon+ msc(-) grubunda ise sekonder ve antral folikül gözlemlenmemiştir. Folikül çapı 10.günde anlamlı olarak azalmıştır (P<00.1). Vitrifikasyon+ msc(+)'nin Gdf9, Bmp15'un ekspresyonu vitrifikasyon ve vitrifikasyon+ msc(-)'den yüksektir. Apoptoz belirteçlerine bakıldığında kök hücreden salgılanan sitokinler sayesinde granüloza hücresi ve stromal hücre apoptozunu inhibe etmiştir. Kontrol, virtifikasyon, vitrifikasyon+ msc(-) gruplarının AMH seviyesi vitrifikasyon+ msc(+) grubuna göre daha azdır. Sonuç: Bu çalışmada kültüre alındığında düşük hayatta kalma oranına sahip olan dondurulup-çözülmüş ovaryum dokusunundan elde edilen foliküllerin AK-MKH'lerin ko-külütürünün ovaryum kriyoprezervasyonu sürecinde foliküller üzerinde oluşan etkileri tedavi edeceğini ve hayatta kalma oranlarını arttırabilmektedir.

Doku kültürüKriyoprezervasyonKök hücreler+3
Büşra Demirkan
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kedilerde antimüllerian hormonun folikülogenezisteki rolü ve ovaryohisterektomi sonrası seyri

Yapılan bu çalışmada kedilerde antimüllerian hormonun folikülogenezisteki rolü ve ovaryohisterektomi sonrası seyrinin araştırılması amaçlandı. Çalışma, yaşları 5-48 ay arasında değişen, 3.070.5 kg canlı ağırlığında en az bir adet fertil östrüs gösteren 20 adet sağlıklı dişi kedide gerçekleştirildi. Kediler, seksüel siklus, yaş ve vücut ağırlıklarına göre sınıflandırıldı. Serum antimüllerian hormon (AMH), E2, P4, FSH ve LH seviyelerinin tespiti için operasyon öncesi (0.gün) ve postoperatif (p.o) 3 ve 10. günlerde kan örnekleri alındı. Ovaryum foliküllerindeki AMH ifadesinin tespiti immunohistokimyasal yöntemle gerçekleştirildi. Postoperatif AMH seviyelerinde operasyon öncesine göre bir azalma olduğu görüldü (p<0.05). Seksüel siklusun dönemi, yaş ve vücut ağırlığının AMH seviyesini etkilemediği görüldü. Postoperatif 3.günde serum FSH ve LH seviyeleri arasında negatif bir korelasyon tespit edilirken (p<0.01), AMH ve LH seviyeleri arasında pozitif bir korelasyon gözlendi (p<0.05). Serum E2 ile P4 seviyeleri arasındaki ise postoperatif 3.günde pozitif bir korelasyon saptandı (p<0.05). Postoperatif 10.günde serum E2 ve FSH seviyeleri arasında pozitif bir korelasyon tespit edildi (p<0.05). Serum AMH ve E2 seviyeleri arasında negatif korelasyon saptandı (p<0.05). Postoperatif 10.günde serum AMH ve FSH seviyeleri arasında ise negatif bir korelasyon tespit edildi (p<0.001). Serum E2 seviyelerinin p.o 3.günde, 0.güne göre azaldığı, ancak 10.günde operasyon öncesi düzeylerine yaklaştığı gözlendi. Serum P4 seviyelerinde ise p.o 3. günden itibaren bir azalma görüldü (p<0.05). Serum E2 değerlerinin östrüs ve diöstrüs döneminde benzer, anöstrüs döneminde ise daha düşük olduğu görüldü (p<0.05). Serum P4 değerlerinin anöstrüs ve östrüs dönemlerinde benzer, diöstrüs döneminde ise daha yüksek olduğu görüldü (p<0.05). Serum FSH değerlerinin p.o 3.günde, 0.güne göre arttığı; LH değerlerinin ise p.o 10.günde, 0.güne göre yükseldiği tespit edildi (p<0.05). İmmunohistokimyasal analizlerde AMH'nin ilk olarak primer foliküllerde üretildiği, antral folikül aşamasında ise en yüksek immunpozitifliğin olduğu tespit edildi. Tekal hücrelerde AMH immunpozitiflik görülmedi, ancak atretik foliküllerde hafif (+1) bir AMH immunpozitiflik görüldü.

Antimüllerian hormonFolikülHisterektomi+4
Ahmet Gözer
Hatay Mustafa Kemal University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prematür ovaryan yetmezlikle XPD ve XRCC1 DNA tamir gen polimorfizminin ilişkisi

Prematür ovaryan yetmezlik (POF), reprodüktif yaş grubundaki kadınların yaklaşık %1'ini etkileyen, 40 yaşın altında ovaryan fonksiyonların kesilmesine artmış gonadotropin ve düşük östrojen seviyelerinin eşlik ettiği heterojen bir tablodur. POF vakalarının %90'ında etiyolojik faktör belirlenememektedir. Kadınların tüm reprodüktif hayatları boyunca sahip oldukları yedi milyon oositten sadece 500'den azı ovule olabilmektedir. POF'un ovaryan gelişim sırasındaki folikül sayısının düşük olmasından ya da folikül kayıp hızındaki bir artıştan kaynaklanıyor olabileceği düşünülmektedir. Epidemiyolojik çalışmalarda DNA hasarlayıcı ajanlara maruziyetin fertilitede azalmaya ve folikül sayısında kayba neden olduğu gösterilmiştir. DNA tamir geni polimorfizmleri DNA tamir enzimlerinin fonksiyonlarını değiştirebilmekte ve tamir edilmeyen DNA hasarları apoptozisi tetikleyebilmektedir. Bu nedenle biz bu çalışmada, Türk toplumunda idiopatik POF ile XPD ve XRCC1 polimorfizmlerinin ilişkili olup olmadığını araştırdık. Bu amaçla POF ve kontrol grubunda XPD-Lys751Gln, XRCC1-Arg194Trp ve XRCC1-Arg399Gln polimorfizmlerinin sıklığı analiz edildi. Hasta grubu yaşları 17-39 arasında değişen 25 POF hastasından oluşturuldu. Yaşları 21-64 arasında olan, 40 yaşından sonra menapoza girmiş olan ya da halen düzenli adet gören 25 kadın kontrol grubuna dahil edildi. Standart metodlar kullanılarak periferik kandaki lökositlerden DNA analizi yapıldı. Polimorfizmlerin tespiti bir LightCycler-System ile floresan işaretli hibridizasyon probları kullanılarak erime eğrisi analizi ile yapıldı. Yaptığımız çalışmada araştırılan polimorfizmlerin genotip dağılımları ve allel frekansları açısından POF ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. XPD-Lys751Gln polimorfizmi için Gln/Gln+Lys/Gln genotipi sıklığı POF grubunda kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde daha düşük bulundu. Bu çalışmada 751Gln allelinin POF'a karşı koruyucu bir rolü olduğu bulundu.

DNADNA hasarıDNA mutasyon analizi+4
Çağdaş Doğan
İnönü University
2011
20
Master'sOpen AccessTR

Neonatal LPS uygulaması ve üremenin uzun vadeli programlanması: NOS ve Kaspaz-1 inhibisyonlarının rolü

Bu tez çalışmasında, neonatal dönemde bakteriyel endotoksin lipopolisakkarit (LPS) uygulanan sıçanlarda üremenin uzun vadeli programlanması incelenmiştir. Ayrıca, LPS'nin etkisine aracılık eden nitrik oksit (NOS) inhibitörü (L-NAME) ve kaspaz-1 inhibitörü (Q-Vd-OPh), neonatal dönemde LPS ile birlikte kullanılarak bu aracıların rollerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Bu amaçla, postnatal 7. günde dişi sıçan yavrularına salin, LPS (50 µg/kg), LPS (50 µg/kg)+ L-NAME (40 mg/kg) veya LPS (50 µg/kg)+ Q-Vd-OPh (1 mg/kg) enjeksiyonu yapılmış; prepubertal dönemde (postnatal 30. gün) de salin veya ikinci LPS enjeksiyonu (50 µg/kg) yapılarak oluşturulan stresin puberteye erişme (vajinal açılma), östrus sikluslarının düzeni (simir testi), sitokin üretimi (IL-1ß, TNF-?), ovaryumda foliküler gelişme ve E. coli'ye spesifik anti-LPS antikorlarının üretimi üzerine etkileri belirlenmiştir. Ortalama olarak postnatal 75. günde proöstrus fazında eter anestezisi yapılan sıçanların sağ ovaryumları ve kan numuneleri alınarak deney sonlandırılmıştır.Puberte, iki defa LPS uygulanan grupta gecikmiş fakat NOS ve interlökin (IL)-1ß inhibitörleri pubertenin gecikmesini engellemiştir. LPS enjeksiyonları primordiyal folikül rezervini azaltmış, NOS inhibitörü bu azalmayı önlerken, IL-1ß inhibitörünün bu azalmaya karşı koruyucu bir rolü belirlenememiştir. İki defa LPS enjeksiyonu yapılan tüm gruplarda LPS'ye karşı spesifik antikor yanıtı gözlenmiştir. Serum NO konsantrasyonları tüm gruplarda benzer bulunmuştur. Serum IL-1ß, tümör nekrozis faktör- alfa (TNF-?) konsantrasyonları ise tespit edilebilir düzeyin altında bulunmuştur.Sonuçta, LPS uygulamalarının (1) puberteyi geciktirdiği, ovaryumdaki primordiyal folikül sayısını azalttığı ve kanda anti-LPS antikorlarını artırdığı tespit edilerek üremeyi uzun vadede programladığı ve (2) bu programlamada NO ve IL-1ß'nın önemli rollerinin bulunduğu görülmüştür.

ErgenlikKaspazlarLipopolisakkaritler+5
Tuba Tapan
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
10
DoctorateOpen AccessTR

İnsan kallikrein 10 geni polimorfizminin over kanser gelişimi üzerine etkisinin araştırılması

Over kanseri dünya çapında ilerlemekte olan kadın hastalıklarının başında gelir. Over kanseri kadınlar arasında görülen kanser türleri arasında 5. sırada, genel olarak jinekolojik kanserler arasında ise 2. sırada yer alan ölüm oranı en yüksek olan jinekolojik kanser türüdür. TC. Sağlık Bakanlığı'nın 2009 yılında yayınladığı istatistiksel verilere göre over kanseri kadınlar arasında en sık görülen kanserler arasında 7. sırayı almaktadır. Kallikreinler yüksek substrat spesifitesine sahip serin proteaz ailesindendirler. Kallikrein (kininogen), arjinin ve lizin aminoasitleri arasından proteinleri kesen enzimlerdir. İnsan doku kallikrein-tipli peptidazlar fiziksel fonksiyonlar ile farklılaşmış 15 serin proteazdan oluşan bir ailedir. Kallikreinler; hücre büyümesinin düzenlenmesi ve farklılaşması, dokunun yeniden modellenmesi, anjiyogenez, deri dökülmesi, insan semen sıvılaşması, diş minesi oluşumu, nörodejenerasyon, inflamasyon, serviko-vajinal sıvı ve damarlanma gibi farklı fiziksel süreçlerde oldukça önemli rol oynar. Çalışmamıza over kanserli 50 kadın hasta ve 50 sağlıklı kontrol dahil edilmiş olup, gruplarda kallikrein 10 (KLK10) geni polimorfizmine bakılmıştır. Hasta ve kontrol grubu arasında genotip ve allel frekansları incelendiğinde istatistiksel açıdan anlamlılık gözlenmemiştir. Çalışma grupları arasında demografik veriler karşılaştırmalı olarak incelendiğinde açlık kan şekeri (AKŞ) ve kanser antijeni 125 (CA125) değerleri arasında anlamlılık gözlenmiştir. Saptanan bu değişikliklerin klinik tanıya yardımcı olması ve over kanserinde prognostik belirteç olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Over Kanseri, Kallikrein 10 (KLK10), Genotip, Allel, Polimorfizm.

AllellerGenlerGenotip+4
Nazlı Uçunoğlu
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessEN

Detection of the effects of circadian rhythm disruption due to chronic constant light on oocyte aging through MTOR signaling pathway

PER2 is one of the core circadian rhythm components and its expression has been demonstrated in ovarian cells. It has been also demonstrated that light exposure at night may cause attenuation in PER2 mRNA and protein levels. Circadian rhythm disruptions are thought to be associated with reproductive diseases. In female reproductive system, mTOR signaling pathway is thought to function in folliculogenesis and oocyte maturation in ovary. Also, it is associated with ovarian and oocyte aging. In a recent study, it has been demonstrated that there might be a relationship between PER2 and mTOR. We hypothesized that circadian rhythm disruption by constant light may alter PER2 protein levels in mouse ovary, and through possible relationship between PER2 and mTOR, circadian rhythm disruption by light may affect the ovarian morphology and function and may cause ovarian and oocyte aging. We aimed to show the effect of constant light on ovary and oocyte morphology. 6-8-week-old female Balb-c mice were used. We housed 12:12h L:L group in constant light and 12:12h L:D group in standard lightening conditions for one week. We performed food intake, body weight change analysis, open field test and vaginal smear. We evaluated ovarian morphology and follicle counting analysis of ovaries by hematoxylin&eosin staining and PAS staining. By immunofluorescence and immunohistochemistry, we evaluated oocyte aging markers. We also performed western blot for PER2, mTOR, p-mTOR and Caspase-3 protein levels. We demonstrated that circadian rhythm disruption caused alteration in their food intake and emotional behaviors and it caused decrease in primordial follicle numbers and increase in atretic follicles. It caused increase in oxidative stress and decrease in ZP3 expression in oocytes. We showed decreased protein levels of PER2, mTOR and p-mTOR. We demonstrated that circadian rhythm disruption by light may cause ovarian and oocyte aging-like consequences. Thus, circadian rhythm-based therapies may be useful for treatment of ovarian or oocyte-aging, at least to relieve their symptoms.

LightMammalian target of rapamycinOocytes+2
Gizem Bora Ocak
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Folikül stimüle edici hormon reseptörü (FSHR) genindeki polimorfizmler ile kontrollü ovaryen hiperstimülasyonu cevabı arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Kısırlık tedavisi süresince ekzojen gonadotropinlerin kullanımıyla ovaryen stimülasyonu önemli bir basamaktır. FSH, insan üremesinde çok öemli rolü olan glikoprotein bir hormondur. Gonatların gelişiminde ve yumurtalıktaki foliküllerin olgunlaşmasında FSH reseptörüne bağlanarak görev yapar. FSH reseptörü granüloza hücreleri üzerinde olup adenilat siklas aktivasyonu ve intraselüler cAMP seviyesinin arttırılmasıyla işlev gören G-coupled bir proteindir. Şimdiye kadar FSHR geninde bir çok alelik değişken tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı, FSH reseptör genotipleriyle IVF tedavisi sonucu elde edilen metafaz-II yumurta sayısının arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Bu prospektif çalışmada Bahçeci Umut IVF merkezinde Mart 2013 – Mayıs 2013 tarihleri arasında IVF tedavisine başlayan 100 hasta dâhil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 32,6' dır. Genomik DNA, iPrep DNA saflaştırma sistemiyle periferik kandan elde edilmiştir. Spesifik primerlerle yapılan polimeraz zincir reaksiyonundan sonra, pozisyon 680 (ekzon 10)' de bulunan Ser/Ser, Asn/Ser ve Asn/Asn genotip dağılımı RFLP ile analiz edilmiştir. Overyan stimülasyonunu takiben, hCG verilmesinden 36 saat sonra yumurta toplama işlemi yapılmıştır. Oosit toplanmasından 2 saat sonra, yumurtaların olgunluk durumu kontrol edilmiştir.FSH reseptöründeki p.Asn680Ser polimorfizmiyle IVF tedavisiyle elde edilen olgun oosit sayısı arasında Asn/Asn, Asn/Ser ve Ser/Ser genotiplerine sahip olgularda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır.

Folikül uyarıcı hormonFoliküler fazGenler+5
Aşina Bayram
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Zolendronik asit uygulanan ovarektomili sıçanlarda RhKMP- 2'nin diş çekim bölgesindeki yara iyileşmesine etkisinin deneysel incelenmesi

Bu çalışmanın amacı, zolendronik asit (ZOL) uygulanan ovarektomili sıçanlarda, rhKMP-2'nin diş çekimi yara iyileşmesine etkisinin deneysel olarak incelenmesidir. Çalışma 42 adet dişi, 12 haftalık, 225 gram ağırlığında Spraque- Dawley cinsi sıçan üzerinde yürütüldü. Hayvanlarda osteopeninin gelişmesi için ovarektomi işleminden sonra 4 hafta beklenildi ve tüm deney hayvanları üç gruba ayrıldı. Kontrol grubunda 14 adet sıçana 2 hafta boyunca haftada bir doz subkutan 7,5 ?g/kg ZOL ve her gün 1mg/kg deksamethazon (DX) uygulandı, ilk yapılan dozdan 15 gün sonra 7 sıçanın sağ maksiller molar dişi, diğer 7'sinin ise sağ mandibular molar dişi çekildi. İkinci gruptaki (A grubu) 14 adet sıçana 2 hafta boyunca haftada bir doz subkutan 7,5 ?g/kg ZOL ve her gün 1mg/kg DX uygulandı, ilk yapılan dozdan 2 hafta sonra 7 sıçanın sağ maksiller molar dişi, diğer 7'sinin ise sağ mandibular molar dişi çekildi ve çekim bölgesine rhKMP-2 emdirilmiş spanç tampon yerleştirildi. Üçüncü gruptaki (B grubu) 14 adet sıçana 3 hafta boyunca haftada bir doz subkutan 7,5 ?g/kg ZOL ve her gün 1mg/kg DX uygulandı, ilk yapılan dozdan 3 hafta sonra 7 sıçanın sağ maksiller molar dişi, diğer 7'sinin ise sağ mandibular molar dişi çekildi ve çekim bölgesine rhKMP-2 emdirilmiş spanç tampon yerleştirildi. Tüm deney hayvanları diş çekimlerinden 4 hafta sonra sakrifiye edildi. Tüm gruplarda sıçanların ovarektomi,dişçekimi,birincienjeksiyonvesakrifiye zamanlarındaki ağırlıkları kaydedildi. Tüm gruplarda diş çekimi yapılan bölgelerde inflamasyon, yeni kemik oluşumu ve sökestr varlığı histolojik olarak incelendi. Tüm gruplardaki sıçanların ağırlıklarında istatistiksel olarak anlamlı bir değişim izlendi. Sıçanların birinci enjeksiyon ile diş çekimine kadar geçen sürede B grubundaki ağırlıklarında görülen azalma, kontrol (p=0.005; p<0.01) ve A gubundan (p=0.001; p<0.01) anlamlı bir şekilde yüksek bulundu. Maksilla ve mandibulada inflamasyon, yeni kemik oluşumu ve sökestr varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Grupların mandibulada yeni kemik oluşum düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlendi (p<0.05). A grubunda ileri düzeyde yeni kemik oluşumu 5 sıçanda (%71,4) izlenirken, B grubunda 2 sıçanda (%28,6) izlendi (p=0,017). A grubunun yeni kemik oluşum düzeyi, kontrol grubundan anlamlı bir şekilde yüksek bulundu (p=0.021; p<0.05). Grupların mandibulada sökestr varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlendi (p<0.05). Sökestr, kontrol grubunda 1 sıçanda (%14,3) izlenirken, A grubunda 1 sıçanda (%14,3) ve B grubunda 5 sıçanda (%71,4) izlendi (p=0,032; p<0.05). B grubunda sökestr varlığı, kontrol ve A grubundan anlamlı bir şekilde yüksek bulundu (p=0.031; p<0.05). Çalışmamızdan elde edilen histolojik bulgular ile ovarektomi sonrası bifosfonat uygulanan sıçanlarda yeni kemik oluşumunu sağlaması için uygulanan rhKMP-2 dozunun arttırılması gerektiği sonucuna varıldı.

Diş çekimiKemik morfojenik proteinleriOsteonekroz+5
Berkem Atalay
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda polikistik over sendromu oluşturma sürecinde D vitamininin uterus, over dokusu ve serum AMH düzeyi üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi

DHEA ile PCOS oluşum sürecinde ratlarda D vitamininin overdeki folikülogenezis üzerine olan etkisi ile over ve uterus histolojisinde ve serum AMH düzeylerinde oluşturduğu değişikliklerin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada 180-200 gram ağırlığında, 8-10 haftalık toplam 24 adet Wistar Albino cinsi dişi rat kullanıldı. Ratlar rastgele olarak 8'er adet 3 eşit gruba ayrıldı. Grup 1 (Kontrol Grubu); deney süresince 0,2 mg/ 100 ml/gün subkutan susam yağı uygulandı. Grup 2 (PCOS Grubu); deney süresince 6 mg/100g/ gün 0,2ml susam yağı içinde Dehidroepiandesteron (DHEA) uygulandı. Grup 3 (PCOS + Vitamin D Grubu); PCOS oluşturulan gruba D vitamini etkisininin araştırıldığı bu gruba ise deney boyunca 6 mg/100g/ gün 0,2ml susam yağı içinde DHEA + 120 ng/100 mg/hafta D vitamini uygulandı. Her üç gruba da 21 gün boyunca medikal ajanlar uygulandı.Çalışma 28.gün sonlandırıldı. Çalışma sonucunda rat serum AMH seviyeleri ölçüldü. Uterus ve Over dokusu histolojik olarak değerlendirildi. Serum AMH değeri Grup 2'de diğer gruplara kıyasla yüksek tespit edilirken, Grup 3'te en düşüktü. Grupların AMH değerlerinin ortalaması karşılaştırıldığında, grup 1 ile 2 arasında ve grup 2 ile 3 arasında anlamlı fark bulundu (p sırasıyla 0,001 ve <0,001). Over dokusundaki primordial ve primer folikül sayısı gruplar arasında benzerdi (p>0,05). Sekonder folikül sayısı grup 2'de en yüksek, grup 3'te en düşük sayıda idi. Grup 1 ile 2 arasında ve grup 2 ile 3 arasında anlamlı fark bulundu (p sırasıyla 0,001 ve 0,002). Overdeki graaf folikül sayısı, grup 3'te diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla sayıda tespit edildi. Graaf folikül sayısı; grup 2 ile 3 arasında anlamlı fark tespit edildi (p: 0,021). Overdeki atretik folikül sayısı, grup 2'te diğer gruplara göre daha fazla idi. Atretik folikül sayısı karşılaştırıldığında, grup 1 ile 2 arasında ve grup 2 ile 3 arasında anlamlı fark bulundu (p değerleri sırasıyla 0,001 ve 0,001). D vitamini verilen PCOS grubunda; AMH düzeyleri ve ovaryen histolojideki primordial, primer follikül sayıları etkilenmezken, sekonder, atretik follikül sayısı azalmış, folikülogenezin ileri dönemini temsil eden graaf folikül sayısı artmıştır. Serum AMH düzeyleri PCOS oluşum sürecinde vitamin D verilen grupta azalmıştır. Anahtar kelimeler: AMH, DHEA, folikülogenez, over, rat, polikistik over sendromu

Antimüllerian hormonDehidroepiandrosteronOver+6
Bünyamin Çim
Fırat University
2023
00

Related subjects