Aydın Adnan Menderes University
Discipline

Biochemistry

Aydın Adnan Menderes University

378

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Hypocrea jecorina qm9414 kültürlerinde beta galaktozidazın karakterizasyonu ve kısmi saflaştırılması.

Enzimler biyokimyasal resksiyonları katalizleyen ve yaşayan tüm hücrelerde bulunan protein molekülleridir.ß-Galaktozidaz ( ß-D-galaktozid galaktohidrolaz, EC 3.2.1.23 ), laktozu monosakkarit birimleri glukoz ve galaktoza hidrolizleyen enzimdir. ß-Galaktozidaz, dondurulmuş konsantre tatlılardaki peyniraltı suyu atığı laktozun hidrolizinde ve dünya genelinde süt tüketimine bağlı olarak görülen laktoz intoleransının giderilmesinde kullanılmaktadır. ß-Galaktozidaz eksikliği tüm popülasyonun yaklaşık %70'inde görülen bir problemdir. ß-Galaktozidaz laktozu yan reaksiyonlar olmadan hidrolizlemektedir.Ticari ß-galaktozidazlar Kluyveromyces lactis, Aspergillus niger ve Eschericia coli'den saflaştırılmıştır. Süt ve peyniraltı suyu gibi süt ürünlerindeki laktozun hidrolizi son yıllarda çok ilgi çekici bir konu haline gelmiştir. ß-Galaktozidazlar, galaktozil transfer reaksiyonlarını katalizleyerek belli oligosakkaritlerin sentezini gerçekleştirmektedir.Hypocrea jecorina QM9414 selülolitik ve hemiselülolitik enzimlerin üretimi için endüstriyel olarak kullanılan bir küfdür.Bu çalışma ile H. jecorina QM9414'den ß-galaktozidaz indüksiyonunun optimum koşullarının saptanması amaçlanmıştır. Mikroorganizmadan enzimin kısmi saflaştırılması gerçekleştirildi.

Nilay Altaş Kıymaz
Yıldız Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Brassica oleracea Var.capitata ekstresinin antitümöral etkisinin araştırılması ve adenozin 5'trifosfataz enzim sistemi üzerine olan etkisi

7. ÖZET Brassica oleracea var.capitata yapraklarının petrol eteri, eter, etil alkol ekstraksiyonu ile elde edilen ekstre- nin antitümoral etkisi invivo olarak Mus-musculus Balb/c farelerinde oluşturulan katı ve sıvı Ehrlich ascites tümörüne (EAT) etkisi gösterildi. Farelerde oluşturulan katı Ehrlich Ascites Tümörlerin (EAT) 27 adet hayvanın 25 günlük 20 mg ekstre/0.5 mililitre serum fizyolojik (SF) ile intraperito neal olarak tedaviden sonra % 25' inin tamamen iyileştiği, %44'ünde tümörün küçüldüğü, % 4 'ünde tümörün büyüdüğü, kontrol grubu 13 adet farenin hepsinde tümörün geliştiği görüldü. Brassica oleracea var. capitata ekstresinin Mus- musculus Bal/c türü farelerde oluşturulan sıvı Ehrlich Ascites tümörlerini koruyucu etkisinin araştırılmasında 20 günlük 20 mg ekstre/0.5 mililitre serum fizyolojik ile intraperitoneal olarak tedaviden sonra % 72 'sinde sıvı Ehrlich ascites tümörü oluşmadığı, % 28 'inde sıvı Ehrlich Ascites tümörü oluştuğu gözlendi. Brassica oleracea var. capitata ekstresi verilmeyen Ehrlich ascites tümörü oluş turulan farelerin hepsinin ortalama 11 günde Öldüğü gözlendi. Brassica oleracea var. capitata ekstresinin mus- musculus Balb/c türü farelerde oluşturulan sıvı Ehrlich asci tes tümörlerini engelleyici etkisinin araştırılmasında 20 günlük 20 mg ekstre/0.5 mililitre serum fizyolojik ile intra peritoneal kolarak tedaviden sonra 15 fareden 13 tanesinde Ehrlich Ascites Tümörü oluşmadığı gözlendi. Kontrol grubu farelerin hepsinin öldüğü gözlendi. Mus-musculus Balb/c türü farelere kilogram basma 20 mg-500 mg Brassica oleracea var. Capitata ekstresi (0.5 mili litre serum fizyolojik içinde) intraperitoneal olarak verildiğinde toksik etkisi olmadığı gözlendi. Brassica oleracea var. capitata ekstresinin Müller Hinton Besiyeri ortamında proteus mirabilis. E.coli, Pseudomonas aeroginosa, staphyl lococcus aureus, Klebsiella, 64Enterobacter bakterilerine karsı antibakteriyel etkisi olmadığı görüldü. Kontrol grubu farelere ait tümör dokusunda sodyum, potasyum tarafından uyarılan ve aktivasyon için magnezyuma gereksinim duyan Adenozin 5'Trifosfataz enzimi (Na^-K^Mg*2 ATPaz), Magnezyum tarafından uyarılan Adenosin 5' Trifosfataz (Mg*2 ATPaz) enzimi, Kalsiyum tarafından uyarılan ve aktivasyon içeren magnezyuma gereksinim duyan Adenozin 5' Trifosfataz (Ca*VMg** ATPaz) enzimlerinin ortalama değerleri sırası ile 716±36.31. 626±26.078. 625.923±23.45 nmol Pi/mg/protein/ saat olarak saptanmıştır 20 gün süre ile Brassica oleracea var. Capitata ekstresi intraperitoneal olarak verildikten sonra Na4-KVMg*2 ATPaz, Mg *2 ATPaz ve Ca42/ Mg42 ATPaz enzimlerinin mortalama değerleri sırası ile 941.667±50.299, 618.33±24.205, 574.167±31.223 nmol Pi/mg protein/saat olarak saptanmıştır.

Adenosin trifosfatazlarKarsinoma-ehrlich tümörüLahana
Lülüfer Tamer
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1992
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alfa talasemili bir ailenin mutasyon tiplerinin moleküler düzeyde incelenmesi

ÖZET a-Talasemi, a-globin zincirindeki delesyon ya da mutasyonlaria oluşmaktadır. Moleküler incelemeler oc-talasemilerin çoğunlukla a-globin gen kümesindeki çeşitli DNA segmentlerinin delesyonlarıyla oluştuğunu göstermektedir. Bu kalıtsal kan hastalığı Akdeniz ülkeleri, Ortadoğu, Hindistan ve Güneydoğu Asya ülkelerinde yaygın olarak görülmektedir. Çukurova Bölgesinde a-talasemi sıklığı % 3.3 olarak bildirilmektedir. Bu çalışmada Çukurova Bölgesinde görülen a-talasemilerin moleküler düzeyde incelenmesi amaçlanmıştır. İçel İline bağlı bir köyden alınan örnekler Coulter Counter kan sayacı ile hematolojik yönden incelenmiştir. Daha sonra Hb A2, Hb F düzeyleri ölçülmüş ve hemoglobin elektroforezleri yapılmıştır. Hb A2 düzeyi %3.7'den yüksek ve MCV düzeyi 79 fL'den düşük olgularda p-gen mutasyonları ARMS yöntemi ile incelenmiştir, örneklerin 31 'inde serum ferritini ölçülmüştür. Alfa gen delesyonlan uygun primerler kullanılarak PCR ile incelenmiştir. MCV düzeyi yüksek bulunan örneklerde vitamin B12 ve folat düzeyi çalışılmıştır. MCV düzeyi düşük örneklerden Hb A2 düzeyi %3.7'den yüksek bulunan 5 örnekte p-gen mutasyonu (I VS 1-110) bulunmuştur. MCV düzeyi düşük olup a- ve/veya p-gen mutasyonu bulunmayan örneklerin ferritin düzeyi 36 ng/mL ve altında bulunmuştur. Aynı ailenin sekiz bireyinde delesyonel a-talasemiler bulunmuştur. Dört bireyde a37 delesyon tipi ile olan a-talasemi-2, bir bireyde a205 delesyon tipi ile olan a-talasemi- 1 ve üç bireyde a-talasemi-2 ve a-talasemi-1 bileşik kalıtımı ile olan Hb H hastalığı bulunmuştur. a-Taiasemi-2 saptanan örneklerin birinde p-gen mutasyonu (I VS 1-110) bileşik kalıtımı da bulunmuştur. Bu mutasyon anneden ve a37 delesyonu ise babadan gelmektedir. 75Anahtar Sözcükler: a-talasemi-2, a-talasemi-1, Hb H hastalığı, a-talasemi ve p-talasemi, PCR. 76

GlobinHemoglobinlerMutasyon+1
Gürbüz Polat
Çukurova University
1995
00
DoctorateOpen AccessTR

Pankreas langerhans adacık hücrelerinde kalsiyum adenozin 5' trifosfataz enzim düzeylerinin deneysel diyabetik sıçan modelinde araştırılması

6. ÖZ Bu çalışma STZ ile deneysel diyabet oluşturulan sıçanların pankreas Langerhans adacık hücrelerinde Ca++ ATPaz enziminin incelenmesi amacı ile yapılmıştır. Deneylerimizde Ç.Ü. Deneysel Cerrahi ve Araştırma Merkezinden temin edilen Wistar türü dişi ve erkek sıçanlar kullanılmıştır. Birinci aşamada deneysel diyabet modeli oluşturulmuştur. Bu amaç için sıçanlara kg başına 65 mg STZ verilmiştir. Kontrol ve diyabet grubu sıçanların kan glukoz, idrar glukoz, günlük su alımları ve idrar atılımları ölçülmüştür. Ayrıca kontrol ve diyabet grubu sıçanlara ait ağırlık değişimleri izlenmiştir. Diyabet modelinin oluşturulmasına ait ışık mikroskobik ve histolojik incelemeler Ç.Ü. Patoloji Anabilim Dalı tarafından yapılmıştır. Kontrol grubu sıçanların kan ve idrar glukoz düzeylerinde deney süresince bir fark saptanmamıştır. Diyabet grubu sıçanlarda ise STZ enjeksiyonundan sonra kan ve idrar glukoz düzeylerinde anlamlı bir artış olduğu saptanmıştır. Her iki gruba ait sıçanların yem ve su alımlarında bir fark gözlenmemiştir. Diyabet grubu sıçanların günlük idrar atılımlarında kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde artış saptanmıştır. Kontrol grubu ve diyabet grubu sıçanların ağırlık değişimleri izlenmiştir. Diyabet grubu sıçanlar kontrol grubu sıçanlara oranla daha az ağırlık kazanmıştır. Diyabet grubu sıçanlara ait pankreas dokusunun ışık mikroskobik incelemesinde pankreas Langerhans adacık hücrelerinde sayıca azalma görülmüştür. Çalışmanın ikinci aşamasında sıçanların pankreas Langerhans adacıkları her pankreas için 7 mg kollogenaz ilave edilmek suretiyle izole edilmiştir. Adacıklar mikroskop altında sayılarak tek tek toplanmıştır. Çalışmanın üçüncü aşamasında adacık hücrelerinden kalsiyum adenozin 5'-trifosfataz enzimi saflaştınlmıştır. Bu amaç için differansiyel santrifügasyon uygulanarak mikrozom fraksiyonu izole edilmiştir. Differansiyel santrifügasyon sırasında elde edilen nükleus, mitokondri, granül ve mikrozom fraksiyonlarında enzimin spesifik aktivitesi ölçülmüş ve en yüksek enzim aktivitesi mikrozom fraksiyonunda bulunmuştur. Mikrozom fraksiyon enzimin saklama koşullan ve enzimin kinetik çalışmaları için kullanılmıştır. Enzim için en uygun saklama koşulunu saptamak amacı izole edilen pankreas Langerhans adacık hücreleri ve saflaştırılmış enzim oda ısısında, -4 °C, + 4 °C ve - 70 70°C 'de bir ay saklanmış ve her hafta enzimin spesifik aktivitesi ölçülmüştür. Oda ısısında bir hafta sonra enzim aktivitesi ölçülememiştir. Enzim aktivitesi başlangıçta 6.2 /xmol Pi/mg protein/saat, - 20 °C 'de bir ay sonra 5.2 /xmol Pi/mg protein/saat, -70 °C 'de bir ay sonra 5,6 jumol Pi/mg protein/saat olarak bulunmuştur. Çalışmamızın bir diğer aşamasında glukoz, kalsiyum, magnezyum, EDTA ve adenozin 5'-trifosfat 'in çeşitli derişimlerinin Ca++ ATPaz enziminin spesifik aktivitesi üzerine etkisi in vitro olarak incelenmiştir. Ortamda hiç glukoz bulunmaz iken Ca++ ATPaz enzimine ait spesifik aktivite 5,9+0,34 /*mol/Pi/mg protein/saat iken 16 mM glukoz konsantrasyonunda enzimin spesifik aktivitesi 1,10+0,05 /imol Pi/mg protein/saat olarak bulunmuştur. Ca++ ATPaz enzimine ait en yüksek spesifik aktivite 0,15 mM Ca++, 6 mM Mg++, 0,1 mM EDTA, 3 mM adenozin trifosfat varlığında bulunmuştur. Ayrıca çalışmalarımızı tamamlayıcı olarak kontrol ve diyabet grubu sıçanlara ait lipid peroksidasyonu ürünü olan malondialdehit ve alfa tokoferol düzeyleri ölçülmüştür. Diyabet grubu sıçanlara ait malondialdehit düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatiksel açıdan anlamlı olarak artmıştır. Alfa tokoferol düzeyleri ise diyabet grubunda istatiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmış olarak bulunmuştur. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlarımıza göre artan lipid peroksidasyonu zar yapısının ve bütünlüğünün bozulmasına artmış glukoz derişimi ise hücre zarlarında fosfolipid turnoveri lipid tabakası ve yağ asidi kompozisyonunda değişimlere neden olarak Ca++ ATPaz enzimini inhibe ettiği sonucuna varılmıştır. Anahtar ketimeter: Streptozozın., dıybettk sıçan, pankreas, Ca++ATPaz. 71

Adenozin trifosfataz-kalsiyumDiabetes mellitus-deneyselLangerhans adacıkları+3
Lülüfer Tamer
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1995
00
Master'sOpen AccessEN

The role of ghrelin in overweight and obesity

In the current study, the main goal was to search in the change of the metabolic functions in overweight and obese people by taking ghrelin, glucose, triglycerides, cholesterol, HDL, LDL, and VLDL with the activities of ALT, AST, and ALP as parameters in the study. Forty people were inserted to each of the three groups of the study (control, overweight, and obese) with matched age and different body mass index according to their category. The obtained results showed a significant reduction of ghrelin in obese and overweight compared to control. Moreover, the ghrelin level was significantly lower in obese compared to overweight. Glucose level was increased in obese compared to control and overweight. The levels of triglycerides and VLDL were increased significantly in obese and overweight compared to control. Moreover, the levels of the last two parameters were significantly higher in obese compared to overweight. The cholesterol and LDL levels were significantly higher in obese and overweight compared to control. Nevertheless, HDL level was decreased in obese and overweight compared to control. The activities of ALT, AST, and ALP were increased significantly in obese compared to control and overweight. Clearly, obesity induce significant change on the metabolic functions in people.

GhrelinLiverLiver function tests+3
Wadhah Ihsan İbrahim İbrahım
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Leptin ile insülin hormonu arasındaki gelişmelerde bir işaret olarak tip 1 ve 2 diyabet mellitus arasındaki ilişki

Bu tez çalışmasında, tip 1 diyabetli (T1DM) kadınlarda ve tip 2 diyabetli (T2DM) kadınlarda leptin ve insülin arasındaki ilişki araştırılmıştır. Her diyabet hastalığından elli kadın çalışmaya alındı ve iki grup sağlıklı kadınla kontrol edildi; her grup, yaşla eşleşen ilgili hasta grubunu kontrol etti. Leptin, karşılık gelen kontrole kıyasla T1DM'li kadınların ve T2DM'li kadınların serumunda önemli ölçüde artmıştır. Ek olarak, insülin T1DM'li kadınlarda azalmış, ancak T2DM'li kadınlarda artmıştır. Her iki hasta grubunda da glukoz ve glikolize hemoglobin seviyeleri yükselmiştir. Ghrelin, T1DM'li kadınlarda ve T2DM'li kadınlarda azalırken, T2DM hastalığı olan kadınlarda lipid profili değişmiştir. Leptinin, T1DM'li kadınlarda insülin ile ilişkili olmadığı, ancak T2DM hastalığı olan kadınlarda insülin ile negatif ilişkili olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, leptin ve ghrelin, T1DM ve T2DM hastalıklarının patofizyolojisinde önemli rol oynamaktadır.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Diabetes mellitus-tip 2+4
Hajır Adnan Dahham Maamer
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessEN

The role of copaptin in changes secondary hypogonadism in men with and without type 1 and 2 DM

This investigation is conducted to study the role of copeptin peptide in changes of the secondary hypogonadism in men with and without type 1 and type 2 of diabetes mellitus and study the correlation between copeptin and some of the biochemical parameters in men with and without Type 1and 2 diabetes mellitus. The results showed that the mean of the copeptin concentration in a blood sample of the three tested groups varied in their levels of copeptin. The results pointed out that the mean of HbA1C levels in the serum of DM2 and DM1 patients were significantly higher than in healthy persons, which recorded 9.30 and 8.06 % as compared to the control group which recorded 5.33 % respectively, the elevated in HbA1C level was associated with increases in copeptin levels considers as a biomarker of diabetes mellitus disease. We found that the elevated copeptin level is associated with the increase in lipid profile such as total triglycerides, total cholesterol HDL and LDL in diabetes patients. The results revealed that the mean CRP levels in serum of DM2 and DM1 patients were significantly higher than in healthy persons, which recorded 12.34 pg/mL and 10.44 pg/mL as compared to the control group which recorded 4.72 pg/mL respectively. The copeptin is considers as a biomarker seems to reflect the disease severity in diabetes patients.

CopeptinDiabetes mellitusDiabetes mellitus-type 1+4
Asraa Fawzı Madhı Daham
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova bölgesinde kistik fibrozis F508 mutasyonunun moleküler düzeyde saptanması

Kistik Fibroz beyaz ırkta en sık gözlenen, ağır seyirli ve otozomal resesif özellik gösteren kalıtımsal bir hastalıktır. Kistik Fibroz'a neden olan gen, 7. kromozomun uzun kolunda, 31.1 bölgesinde yerleşmiştir. Hastalığın esas patalojik mekanizması, ekzokrin bezlerdeki fonksiyon bozukluğu olup çok değişken klinik bulgular ve komplikasyonlarla seyreder. Kistik Fibroz'a neden olan AF508 mutasyonu tüm mutasyonların yaklaşık %70'inden sorumluysa da, bugüne kadar gen üzerinde 400'e yakın baz değişimleri saptanmıştır. Pediatri kliniğinden elde edilen kanların hematolojik değerlendirmesi Coulter Counter ile yapıldı. Daha sonra, tam kandan izole edilen DNA'lar uygun primerler kullanılarak polimeraz zincir reaksiyonu ile çoğaltıldı ve ürün, poliakrilamid jel elektroforezinde yürütüldü. Jel, etidium bromidde boyandıktan sonra oluşan bantlar ultraviyole ışık altında gözlendi. Klinik bulguları ve ter testi sonuçlarına göre Kistik Fibroz tanısı konmuş hastalardan elde edilen toplam 51 kromozomda AF508 mutasyonu tarandı. 51 kromozomun 8' inde bu mutasyona rastlandı ve sıklık %15.7 olarak belirlendi. Ayrıca, sağlıklı kişilerden elde edilen 50 kromozom üzerinde AF508 taşıyıcılık sıklığı araştırıldı. Taranan hiç bir kromozomda AF508 taşıyıcılığına rastlanmadı. Anahtar Sözcükler: Kistik Fibroz, heteroduplex, PCR, AF508, taşıyıcılık sıklığı, poliakrilamid jel elektroforezi.

Kistik fibrozMutasyonÇukurova bölgesi
Tamer Cevat İnal
Çukurova University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova bölgesinde APO E polimorfizminin kan lipid parametreleri üzerine etkisi

ÖZET Çukurova Bölgesinde Apo E Polimorfizminin Kan Lipit Parametreleri Üzerine Etkisi Apolipoprotein E lipoprotein metabolizmasında esansiyel öneme sahip, özellikle trigliseritten zengin lipoprotein kalıntılarının düşük dansiteli lipoprotein (B,E) reseptörü ve hepatik kalıntı (E) reseptörüne bağlanmalarında ligant olarak fonksiyon gören bir glikoproteindir. Apo E geninin polimorfik doğasından kaynaklanan sık görülen üç apo E alleli tanımlanmıştır. Bu alleller üç apo E izoformunun oluşumundan sorumludur. Üç izoformun 112. ve 158. amino asit dizisinde farklılık vardır. Farklı apo E izoformları lipoprotein seviyeleri üzerinde bireyler arası varyasyonda önem kazanmaktadır. Adana ili Yemişli köyü ve hastaneye başvuran, sağlıklı görünen 75 olgudan alınan kan örneklerinde lipit parametreleri yanında, DNA'ları elde edilip, amplifiye edildikten sonra restriksiyon tipleme yöntemi (RFLP) ile apo E genotipleri saptandı. Ateroskleroz açısından risk faktörleri olarak kabul edilen total kolesterol, LDL kolesterol, apolipoprotein B ve lipoprotein (a) yüksekliği ile HDL kolesterol ve apolipoprotein Al düşüklüğü özellikle erkek populasyonu tehdit etmektedir. Apo E genotipleri sıklığı 2/2 %0, 2/3 %10.7, 2/4 %2.7, 3/3 %68.0, 3/4 %17.3 ve 4/4 %1.3 olarak saptandı. Apo E genotipleri sıklığı Yemişli köyü ile hastaneye başvuran olgular arasında farklılık taşımaktaydı, istatistiksel değerlendirmeye alınan üç apo E genotipinin ( 2/3, 3/3 ve 3/4) HDL kolesterol dışında lipit parametreleri üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı saptandı. Olgu sayısının arttırılmasıyla tüm genotipleri kapsayacak şekilde çalışmanın genişletilmesi gerektiği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: apolipoprotein E, lipit parametreleri, ateroskleroz, RFLP, apo E genotip sıklığı VI

Apolipoproteinler EAterosklerozLipidler+1
H. Gülçin Eskandari
Çukurova University
1997
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of ldh enzyme activity and some biochemical variables in the blood of patients with kidney disease in Kirkuk

The aim of the thesis: Detection of LDH enzyme activity in the blood of patients with kidney disease compared to healthy people. Ninety samples of kidney patients were selected for the age group from 25 to 55 years and were divided into three groups. The first group consisted of 30 samples of patients ranging in age from 25 to 35 years, the second of 30 samples of the injured are for the age group from 35 to 55 years, and the third group: of 30 samples of healthy people. The results of the study indicated the effect of age directly on kidney patients, and that the success rate of kidney transplantation in the Middle Ages was greater than that of adults. Urea and creatinine are diagnostic chemical tests for kidney patients. Lactate dehydrogenase enzyme had an active role and its levels were significantly affected when compared to the control group, more studies are needed on the role of lactate dehydrogenase in the development of kidney disease. Total fat had important indicators with statistical significance. It could be a sign of fat accumulation and thus increase pressure on the kidneys in filtering rates and thus result in kidney failure. Liver enzymes and calcium did not have a clear effect, although there were some statistical differences. When conducting Pearson's test to find out the association between LDH enzyme with blood urea, creatinine, HDL, GOT, GPTK, and Cathe value of r = 0.123 at P = 0.249.

Sameer Salıh Mohammed
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Yeni 8-hidroksi kinolin türevlerinin sentezi ve biyolojik aktivitelerinin incelenmesi

Quinoline is a very important class of heterocyclic compound that exhibits unique biological and pharmacological properties, as well as pyrazoles and imines. The aim of this master thesis is: Synthesis and characterization of some novel quinoline-containing Pyrazole and imine derivatives and investigation of their biological activities. For this purpose, Compound (51) was obtained in 89% yield using 8-hydroxy quinoline (2) and 2-bromopropanoate in the presence of base. The reaction of (51) with hydrazine hydrate, the targeted compound (52) was obtained in 77% yield. Cyclization of compound (52) with acetyl acetone or benzoyl acetone yielded compounds (55) and (57) in good yields. In addition, the synthesis of imine (53a-f) was performed as a result of the condensation of compound (52) with various aromatic aldehydes. The synthesized compounds were investigated for antimicrobial activity test against two types of bacteria. These species are Bacillus and Staphylococcus aureus. Keywords: Schiff bases, Quinoline, Antibacterial activity, Cyclization

Anti-bacterial agentsAnti infective agentsCyclization+2
Bahaa Safaa Tawfeeq Alrudaını
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda tümör M2-piruvat kinaz enziminin karakterizasyonu

Piruvate kinazGlikoliz yolunun anahtar enzimlerinden (E.C.2.7.1.40, ATP: Pyruvate-O-phosphotransferase)fosfoenolpiruvatın (PEP) piruvata dönüşümü ile ATP oluşumunu katalizlemektedir. Piruvat kinaz tetramer yapıdadır.Memelilerde, piruvat kinaz enzimi M1, M2, L ve R tip olmak üzere dört farklı izoenzimi bulunmaktadır. İzoenzimler kinetik,düzenleyici özellikleri ve lökalize olduğu dokuya göre farklılık göstermektedir.Günümüze değin yapılan araştırmalarda, tümörlü hücrelerde metabolik değişikliğinkontrolünde M2 tip piruvat kinazın rolü saptanmış olup hemen hemen tüm çoğalan hücrelerdefazla miktarlarda bulunduğu, özellikle tümörlü hücrelerde ise bu miktarın çok fazla arttığıgözlenmiştir. Karsinogenez süresince, piruvat kinazın dokuya özgün izoenzimlerinden M1-PK kas, L-PK karaciğer, R-PK eritrosit izoenzimlerinin ortadan kalktığı M2-PK' nınsentezinin arttığı bulunmuştur. M2-PK enzimin substratı olan PEP'e karşı yüksek affinitegösteren aktif tetramerik yapıda ve PEP'e daha az affinite gösteren dimerik yapıdabulunabilmektedir. Dimerik formda olan M2-PK hücresel PEP derişiminde neredeyse inaktifdurumdadır.ScheBo Biotech firması Tümör M2-PK' nın EDTA-plazmada ölçümü için ELISAyöntemini geliştirmiştir. İmmünohistolojik boyama sonuçlarıyla uyumlu olarak, böbrek,pankreas, akciğer, meme ve kolon kanserli hastaların EDTA-plazma örneklerinin Tümör M2-PK miktarı , tümörlerin metastatik durumlarını direk yansıtmaktadır.Meme kanseri yüksek morbidite ve mortaliteye sebep olduğu için dünyadaki en önemli üçüncü kanser türüdür.Çalışmada, plazma ve doku örneklerinin piruvat kinaz enzim spesifik aktivitesi 92 hastadaBeutler ve ELISA yöntemleri ile çalışıldı. Hem ELISA hem de Beutler yöntemi ile çalışılan,kontrol ve hasta gruplarına ait plazma örneklerinin piruvat kinaz aktiviteleri karşılaştırıldı veanlamlı bir fark (p< 0.001) bulundu. Ayrıca, Beutler yöntemi ile çalışılan tümörlü ve normaldoku örneklerinin PK aktiviteleri arasında farklılık olduğu gözlendi (p< 0.001).Anahtar Kelimeler: Meme Kanseri, Piruvat Kinaz, Tümör M2- piruvat kinaz

Erkan Görür
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Esansiyel hipertansiyonda serum sistatin c'nin kalp tutulumu ile ilikisi: ekokardiyografik çalışma

ÖZETESANSİYEL HİPERTANSİYONDA SERUM SİSTATİN C'NİN KALPTUTULUMU İLE İLİŞKİSİ: EKOKARDİYOGRAFİK ÇALIŞMAHipertansiyon kardiyovasküler hastalıklar için saptanabilen önemli riskfaktörlerinden birisidir. Tedavi edilmeyen hastalarda kardiyak, serobrovasküler,periferik vasküler ve renal hastalıklara, ciddi morbidite ve mortaliteye nedenolmaktadır. Hipertansiyonun majör klinik sonuçları sadece kan basıncındakiyükselmeden değil aynı zamanda hipertansiyona karşı meydana gelen patofizyolojik,fonksiyonel ve yapısal yanıtlardan kaynaklanır. Kardiyak açıdan oluşan değişimlerbaşlangıçta kompansatuvar olmasına rağmen, tedavi edilmemiş hipertansif hastalardazamanla kardiyak yapı ve fonksiyonda bozukluğa neden olmaktadır. Sistatin C, 13kilodalton ağırlığındaki endojen glikozillenmemiş temel bir protein olup glomerülerfiltrasyon hızının değerlendirilmesinde kullanılan önemli bir belirteçtir. Serum kreatininkonsantrasyonlarına kıyasla glomerüler filtrasyon hızının daha duyarlı ve özgül birgöstergesidir. Sistatin C' nin esansiyel hipertansiyonlu hastalarda olası organtutulumlarının saptanmasında önemli bir belirteç olduğu ileri sürülmektedir.Çalışmamızda esansiyel hipertansiyonlu olgularda sol ventrikül hipertrofisi varlığıylaSistatin C düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Çalışma kapsamına daha önce hiç antihipertansif ilaç almamış veya iki haftaönce ilacı kesmiş olan esansiyel hipertansiyonlu 130 hasta (97 kadın, 33 erkek) alındı.Olguların ekokardiyografik incelemeleri yapılarak sol ventrikül kütle indeksleri veduvar kalınlıkları belirlendi. Hastalara ait kan örneklerinde rutin biyokimyasalanalizlerin yanısıra Sistatin C, CRP ve mikroalbümin düzeyleri de çalışıldı.Çalışma grubundaki erkeklerin % 18.2'inde, kadınların ise %30.9'da solventrikül hipertrofisi varlığı saptandı. Sol ventrikül hipertrofisi olan esansiyelhipertansiyonlu hasta grubunda serum Sistatin C düzeyleri, sol ventrikül hipertrofisiolmayan esansiyel hipertansiyonlu olgulara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeydeyüksek bulundu (p= 0.011). Çalışmamız sonucunda esansiyel hipertansiyonlu hastalardasol ventrikül hipertrofisinin tanısında serum Sistatin C'nin önemli bir parametre olduğuayrıca hipertansiyona bağlı gelişebilecek hedef organ tutulumlarının derecesinigöstermede de klinik olarak yararlı ve duyarlı bir paremetre olabileceği kanısına varıldı.Anahtar sözcükler: Hipertansiyon, esansiyel hipertansiyon, Sistatin C, solventrikül hipertrofisi, hedef organ hasarıvii

Nilgül Aktan Küçükcan
Çukurova University
2006
00
Master'sOpen AccessEN

Investigation of HCO3–/CO2 as an evaluation method for respiratory system functions in patients recovered from COVID-19

The outbreak of the novel coronavirus disease (COVID-19), caused by severe acute respiratory syndrome coronavirus 2 (SARS-CoV-2), is seeing a rapid increase in the number of infected patients worldwide. The aim of this study was to assess lung function by calculating HCO-3 ions, which reflect the shares of carbon dioxide in the body in people who have recovered from COVID-19 and comparing this share to healthy people. The difference between the shares of infected and healthy subjects can be used to assess respiratory function. The study took 130 patients with respiratory problems confirmed with Covid-19 by PCR and/or positive serology (Igg or Igm) compared to another 70 non-Covid-19 patients with PCR and/or serology in Baquba Teaching Hospital in Diyala Governorate, Republic of Iraq. Age had a clear importance, as the study proved that the older the age, the higher the infection rate, and the higher the death rate from COVID-19. There were no differences between the study groups regarding weight and body mass index. Where these results indicate that weight is not a factor for increasing the infection of COVID-19. The results of HCO-3 indicated a clear importance and changes towards the increase in relation to the second group, and this indicates that the percentage of infection with HCO-3 increases at the onset of infection with Covid_19. With regard to CO2 levels changed in both groups, which indicates that the effect remains continuous and the percentage of CO2 increases and the lack of oxygen leads to death. Sodium results indicate its decrease at the beginning and during infection with COVID-19. The concentrations of IL-6 and hsC-RP changed clearly and significantly, which indicates an increase in immunological changes when infected with COVID-19. These tests are considered diagnostic tests for COVID-19. D-Dimer concentrations changed dramatically towards an increase, and this increases the blood clotting rate and thus increases the death rates of COVID-19. These tests are considered diagnostic tests for COVID-19. The study found that the levels of white blood cells were affected at the onset of infection with COVID-19.

BicarbonatesCOVID 19Carbon dioxide+2
Alameen Ahmed Kareem Assı Alobaıdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of the relationship between some antioxidant parameters and heavy metals concentrations in some Iraqi teenage patients with (PCOS)

The aim of the study is to study the change and effect of some hormones on Iraqi girls in adolescence and how they affect the ovaries, as well as the effect of some heavy metals such as lead and cadmium on the uterus and their effect on the ovaries. This study will include two groups, the first group consisted of 40 healthy people and the second group consisted of 80 patients with (PCOS). Age and FSH, LH had significant clinical significance for women with PCOS. So was the testosterone. estradiol. AMH and Catalase are statistical, but at lower levels. For cadmium and Pb, they were not statistically significant. There was no statistical significance or differences for women with PCOS. There is a need for more study in this matter. Keywords: PCOS, FSH, LH, Testosterone, Estradiol, AMH, Blood glucose test, Hemoglobin A1c, Vitamın D

Antimullerian hormoneAntioxidantsHeavy metals+7
Noor Ahmed Mohsın Atbınah
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Clinical and hematological estimations for psoriasis severity that correlated with CCHCR1 gene sequencing polymorphism for patients with Psoriasis arthritis

Most of the prevalent chronic autoimmune and inflammatory diseases is a psoriasis arthritis (PsA), that is a mostly with a multiple idiopathic cause. Our present study was gaining a positive significance changes between the serum biochemical and the hematological parameters for all group subject's. We enrolled at this our present case control study, for two groups (50 patients and 40 healthy control). Clinical and biochemical parameters were represented by a Vitamin D3, Vitamin K2, s. uric acid, Adiponectin, Tumor Necrosis Factor – α, CRP, GSH/GSSG ratio, that done by more than one technique like ELISA, HPLC, spectrophotometric and ELFA. All of these evaluations with a clear change between the patients and control healthy groups. As well as the genetic parameter results of a (CCHCR1 Gene) that's revealed also with a clear and significant polymorphism for the (rs3130453) SNP for a patient's group that show statistically, that done by a PCR (REFLIP) type. Apparently affected and elevation levels of serum uric acid, adiponectin, TNF– α, CRP, ESR and GSSG parameters that been increases for the PsA group also were found a normal level in healthy group. As well as a decrease in the levels of serum Vitamin D3, Vitamin K2 and GSH for a PsA group and also been normal levels in the second group. Due to our revealed and present study results, after matching oxidative stress will be concluded finally elevated and GSH/GSSG ratio found low for patients' group. The poor controlling for the PsA diagnosed cases also may contributed with the family risk and triggering genes factors, for disease (PsA) pathogenesis and exacerbations.

Ahmed Mohammed Fadhıl Jawad Almukhtar
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2024
00
Master'sOpen AccessTR

β-Talasemi Moleküler Tanısında Klasik Yöntemlerle Mikroarray Yönteminin Karşılaştırılması

Talasemi, otozomal resesif olarak kalıtılan hematolojik bir hastalıktır. Çesitli ülkelerde ve aynı ülkenin farklı bölgelerinde dagılım bakımından heterojenite göstermektedir. talasemide, geni üstünde veya etrafında meydana gelen mutasyonlar, beta globin zincir yapımının azalmasına ya da hiç sentez edilmemesine neden olur. zincir yapımına göre 0 ve + olmak üzere iki tipi bulunmaktadır. 0 talasemide hiç beta zinciri yapılmamaktadır. + talasemi de ise az miktarda beta zinciri yapımı vardır. Türkiye'de en sıklıkla rastlanan -talasemi mutasyonu IVS I-110'dur. Bu çalısmada -talasemi mutasyon tanısında kullanılan klasik yöntemlerle mikroarray yönteminin karsılastırılması ve mikroarray teknolojisinin -talasemi prenatal tanısında kullanımına yönelik bir ön çalısma yapılması amaçlanmıstır. Tasıyıcı ve hastalarda talasemi mutasyon tiplerinin saptanmasında ARMS ve DNA mikroarray yöntemleri kullanılmıstır. Örnekler toplam 52 kisiden saglanmıstır. Tüm örnekler hem ARMS hem de mikroarray yöntemleri için ayrı ayrı çalısılmıs ve mutasyon taraması sonucunda her iki yöntemle de aynı sonuçlar elde edilmistir. Çalısma sonucunda; 23 allelin IVS I-110, 13 allelin IVS I-1, 9 allelin IVS I-6, 9 allelin IVS II-1, 8 allelin Cd39 ve 6 allelin IVS II-745 mutasyonunu içerdigi gözlenmistir. Ayrıca 13 olgunun homozigot, 3 olgunun da çift heterozigot özellik gösterdigi belirlenmistir. Hiçbir olguda Cd6 ve -87 mutasyonları tespit edilememistir. Sonuç olarak DNA mikroarray yönteminin kullanılması ile klasik yöntemlere oranla daha hızlı sonuç elde edilmis ve tek seferde çok sayıda örnegi çalısma imkanı saglanmıstır. Bu durum prenatal tanı için de kolaylık saglayacaktır.

Elçin Özkaralı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Hemoglobinopatilerin mikroarray yöntemiyle belirlenmesi

Dünya'da yaygın olarak gözlenen kalıtsal hastalıklardan biri olan hemoglobinopatiler hemoglobin molekülünün polipeptid zincirindeki yapısal değişikler veya sentez bozuklarından kaynaklanan bir kan hastalığıdır. Anormal hemoglobinler ve talasemiler olmak üzere iki kısma ayrılır. Anormal hemogloninler polipeptid zincirlerini kodlayan genlerdeki çeşitli mutasyonlardan kaynaklanmaktadır. Dağılımı coğrafik lokalizasyon ve ırksal gruplara göre oldukça farklılık göstermektedir. Ülkemizde bugüne kadar 42 anormal hemoglobin tanımlanmıştır. En sık gözlenen HbS, HbD ve HbE'dir. Talasemiler hemoglobin molekülünün globin zincirlerinin bir ya da daha fazlasının üretimindeki azalmadan kaynaklanmaktadır. a globin zincir sentezindeki azalma a talasemiye, b globin zincir sentezindeki azalma b talasemiye neden olmaktadır. a ve b talasemi Türkiye'deki en yaygın hemoglobinopatiler olup a ve b talasemi taşıyıcı sıklığı sırasıyla % 3,3 ve % 3,7 dir. Türkiye'de en sık görülen beta talasemi mutasyonu IVSI-110'dur. Bu çalışmada Çukurova bölgesinde en sık görülen Hb S ve nadir olarak görülen Hb D-Los Angelas, Hb E Saskatoon, Hb O Arab, Hb D İran ve Hb G-Coushatta gibi hemoglobin tiplendirilmesi mikroarray yöntemiyle yapılmıştır. Ayrıca 19 b talasemi hastasının mutasyon tiplendirilmesi yapılmış, bütün olguların çift heterozigot özellik gösterdiği ve 15 olgunun IVSI- 110 mutasyon içerdiği gözlenmiştir. Anormal hemoglobin ve b talasemi mutasyonların bölgemize özgü çip tasarımı yapılarak çiplerin bu mutasyonlara özgü olduğuda kanıtlanmıştır.

Gönül Şeyda Seydel
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Çukurova Bölgesindeki infertil erkeklerde y kromozomu (azf genleri) mikrodelesyonlarının saptanması

İnfertilite, evli çiftlerin yaklaşık %15'ni etkilemekte ve bunun yarısını erkek infertilitesi oluşturmaktadır. Y kromozomunun uzun kolunda spermatogenezde rol alan, ?Azospermik Faktör? olarak adlandırılan üç farklı bölge (AZFa, b ve c) mevcuttur. Bu gen bölgelerin delesyonu azospermi ve şiddetli oligospermi ile sonuçlanmaktadır.Çalışmada, 63 infertil erkekte (38 azospermik, 25 şiddetli oligospermik) Y kromozom mikrodelesyonlarının görülme sıklığı, 20 spesifik STS kullanılarak, multipleks PCR (polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile incelenmiştir. Mikrodelesyon görülme sıklığı tüm olgularda %6,3 (4/63) iken, azospermik grupta %7,8 (3/38), şiddetli oligospermik grupta %4 (1/25) bulunmuştur. Azospermik grupta delesyon bulunan bir olguda AZFb ve AZFc bölgelerinin tamamı ve proksimal c/d bölgesinin kısmi delesyonu, aynı gruptaki diğer bir olguda DYS221 bölgesi hariç AZFb ve komple AZFc bölgesinin delesyonu saptanmıştır. Azospermik gruptan bir olgu ve şiddetli oligospermik gruptan bir olguda sadece komple AZFc bölgesinin delesyona uğradığı tespit edilmiştir. Spermatogenezde rol alan genlerin fonksiyonları açıklanabilirse erkek infertilitesinin etiyolojisine yönelik çalışmalara ışık tutacağına inanmaktayız.Çalışmada, 10 fertil kontrol grup ile 63 infertil erkek (38 azospermik, 25 şiddetli oligospermik) plazma FSH, LH, testosteron, prolaktin ve leptin düzeyi yönünden ?radioimmunoassay? yöntemiyle incelenmiş ve Y kromozom mikrodelesyonları ile aralarındaki olası ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Azospermik grupta FSH ve LH düzeyi anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p:0.000). Prolaktin düzeyi azospermik grupta kontrol grubuna oranla daha yüksek bulunmuştur (p:0.000). Bireysel olarak plazma düzeylerinde farklılıklar olsa da gruplar arasında testosteron ve leptin düzeyleri yönünden fark görülmemiştir. Yüksek FSH ve LH düzeyi testislerdeki Sertoli ve Leydig hücrelerinde yeterli cevabın oluşmadığını göstermektedir.Anahtar sözcükler: İnfertilite, Y kromozom mikrodelesyonları, AZF genleri, hormonlar

Safiye Tağa
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Aterosklerozda bilirubinin okside LDL oluşumu üzerindeki koruyucu etkisinin tıkalı damar sayısı açısından incelenmesi

ÖZETBilirubin seviyesinin azalması koroner hastalıkları ile bağlantılıdır. Bilirubin, LDLoksidasyonunu ve aterosklerozu engelleyici bir antioksidandır.Biz anjiyo olan kroner arter hastası bireylerde serum bilirubin ve okside LDL seviyelerinitespit ettik.Hastaları bir koroner arteri tıkalı olan, iki koroner arteri tıkalı olan ve koroner areteri tıkalıolmayan üç gruba ayırdık.Yapılan çalışmada, bilirubin ve okside LDL seviyeleri arasında doğrudan bir değişikliğeneden olabilecek bir bağlantı bulamadık. Fakat bir ve iki damarı tıkalı olan hastalar ile normalartere sahip hastaların okside LDL seviyeleri arasında anlamlı fark bulundu.Anahtar kelimeler: Ateroskleroz, okside LDL, bilirubin.xi

Özkan Selvi
Yıldız Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2005
00
Master'sOpen AccessEN

Correlation of plasma asprosin and insulin resistance in Iraqi patients with impaired fasting glucose

According to their fasting blood glucose levels, the participants were separated into two groups in this research. Group we enrolled 120 adult participants with impaired fasting defined as fasting blood glucose ≥ 100 mg/dL. Group 2 enrolled 120 adult participants with normal fasting blood glucose (< 100 mg/dL). Both groups included age, length, sex and body mass index matched to eliminate any possible effect on the measured parameters. Each participant's weight and height be measured in order to determine their BMI. study included estimate plasma Asprosin, plasma insulin by ELISA technique (human company), plasma Glucose in full automated Integra (Roche company) and calculate HOMA-HOMA-IR according to the main equation. There was no significant difference in the mean of BMI (26.87) between the control and IFG group. In respect to Asprosin there was a significant difference in its mean (3.06) between the control group and IFG group. Regrading insulin plasma level, there was a significant difference in its mean (9.14) between the control group and IFG group, Furthermore, a significant difference was estimated in the mean (2.48) of HOMA-IR between the control group and IFG group.

AsprosinDiabetes mellitusEnzyme activation+6
Nehad Rasheed Salman Salman
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The relationship between growth differentiation factor-15 and testosterone hormone level in prostate cancer patients

Prostate cancer (PCa) is a common non-skin malignancy disease that frequently causes death males and the burden of this cancer continuously elevating in many countries and especially Asian. Hence the need to find prognostic markers to predict aggressiveness, patients' outcome, and efficacy of treatment are raising.We analyzed serum and clinical data from 100 case divided in to 70 men as patient group and 30 men as control group . Serum growth differentiation factor 15 (GDF15), prostate specific antigen (PSA), total serum testosterone, follicle-stimulating hormone (FSH) and C‑reactive protein (CRP) were assayed by BioTek Elisa and Roche Cobas c 311. In Serum PCa patients with continuously disease progression were Levels of GDF-15 elevated.There was a significant increase PSA levels with prostate cancer patients with old injury but observed a trend to tiny depression in levels of serum total Testosterone and FSH. Concerning to the Pearson Scale there were positive significantly (P < 0.0023) correlated between serum GDF-15 with Prostate-specific antigen (PSA) levels. In addition, there were a positive significantly (P <0.002) correlated to the duration of the disease with the level of C-reactive protein (CRP) in serum. In our conclusion, a strong correlation was observed between increasing (GDF-15), PSA and body mass index (BMI) with PCa risk. Also, Prostate cancer patients was related to depress FSH and total testosterone levels. The present thesis reinforce the use of GDF15 and PSA examinations as prognostic biomarkers in PCa and in determining disease progression. Keywords: Prostate Cancer; GDF-15; Total Testosterone; PSA; CRP; FSH; Roche Cobas c 311; Prognostic marker

Biomarkers-tumorGrowth differentiation factorNeoplasms+7
Saıf Abdalazız Meteab Banıdahır
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2021
00
Master'sOpen AccessEN

The prevalence of dysnatremia in hemodialysis patients

The objective of this study was to assess the sodium and potassium levels in patients at different stage of chronic kidney disease, and determine the correlation between sodium and potassium with GFR. The current study is a case (patient with chronic renal failure) and control (healthy persons) study Chronic renal disease patients of both genders (65 males and 44 females) aged 20 to 71 years old who visit Al-jumhuri Hospital in Kirkuk, Iraq (from Novembe 2020 to February 2021), are the target population. Each patient with chronic kidney failure underwent four hours of hemodialysis twice or three times a week. The results of the current study demonstrated that the highest age group with renal failure was 51-60 years, where it was 26.2%. Then, the age group was 61-70, as it was 22.1%, while the lowest age group of patients of renal failure was 31-40, where it was 5.4%. The results of the current study showed that the percentage of healthy people in the current study was 40 (26.8%), while the number of patients with kidney failure was 83 (55.7%), while other stages of kidney disease were reported, the third stage included 9 (6%) patients while. The fourth stage included 17 (11.4%) patients. The findings of the current study showed that patients had higher levels of urea, creatinine, and potassium than the control group (P<0.05). In contrast, the results of the study demonstrated a significant (P≤0.05) reduction in patient sodium levels. Otherwise, the results of the current study demonstrated a positive relationship between CKD and sodium and inverse relationship with potassium.

DysnatremiaPrevalenceRenal dialysis
Sumaya Khaleel Ismael Al-rawe
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Diyabetik nefropatide oksidatif stres ile serum inflamatuar durumunun korelasyonu

This study investigates the interaction between DN, inflammatory status, and oxidative stress. As well as the effect of oxidative stress biomarkers on patients with DN. The study population was 87 participants (Patients = 57, HCs = 30), the patients were divided into three stages (3, 4, and 5) based on the GFR values; according to (MDRD) equation. The current study showed that Adiponectin (ADP), Malondialdehyde (MDA), and Tumor necrosis factor-alpha (TNF-α) levels were elevated in all stages of disease progression as compared with healthy controls. When compared the increased levels of ADP, MDA, and TNF-α, we observed that the levels of ADP and MDA was higher increased compared to the slight increase in TNF-α. Where TNF-α considered an inflammatory state that leads to increased levels of ADP. Through the study of receiver operating characteristics curve analysis (ROC curve) the results have been showed that ADP and MDA have a high AUC in all stages (3, 4, and 5). While TNF-α was in lower AUC in all three stages. The results of the current study indicate that ADP can be considered as a good indicator to diagnosis in early stage of disease development, since it is an anti-inflammatory who's increased due to the presence of inflammatory cells represented by TNF-α. MDA is also considered as a good indicator of the progression of diabetic nephropathy, which explains the association of oxidative stress with DN.

AdiponectinDiabetes mellitusDiabetic nephropathies+3
Ahmed Sapoorı Sachıt Sachıt
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Biochemical comparative study for the role of selenium and chromium in metabolic syndrome

This study aimed to mark the role of selenium and chromium in MetS and their association with components and to know the effect of age, sex, and BMI on the studied parameters. Samples were collected from 140 participants, and 70 of them met the syndrome criteria used in this study. The other 70 were as a control group. Participants were divided by age, sex, and BMI. The target ages ranged from 20-75 years. The concentrations of Se, Cr, FBG, F. Insulin, HOMA-IR, TG, HDL, UA, and fibrinogen were examined. In addition to measuring systolic and diastolic blood pressure, waist circumference, weight, and height. The results showed an inverse correlation between selenium and chromium with MetS. Age, sex, and BMI had a clear effect on the concentration of the studied parameters. The results showed a significant increase in the concentration of FBG, F. Insulin, HOMA-IR, TG, UA, fibrinogen, WC, SBP, and DBP. While it recorded a decrease in the concentration of HDL, Se, and Cr. Through the ROC Curve procedure, Se and Cr record a distinctive ability between non-diabetic MetS and control subjects. The concentrations of Se and Cr decrease with the occurrence of MetS, which may be useful in the future as diagnostic parameters of the syndrome or conduct studies to prove their therapeutic usefulness in improving MetS.

Biochemical analysisDyslipidemiaHypertension+5
Azhar Kadhım Abbood Alhameed
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of lactate dehydrogenase enzyme and some biochemical variables in the blood of people with type 1 diabetes and type 2 diabetes in salah al-din governorate

The present research attempted to compare diabetic patients with healthy controls in terms of LDH activity and other characteristics. Patients with diabetes mellitus (DM) of both types 1 and 2 were included in the study, as were 40 healthy individuals (the "control" group). All of the people are between the ages of 40 and 75. From October 2021 to January 2022, a number of hospitals in Kirkuk, Iraq, participated in the research. The results showed the average age of control group is 31.23 ±1.27, while the average age of diabetes type I group is 41.62 ±1.79. The average age of diabetes type II group is 36.15 ±2.09. BMI in control group is 23.99 ±1.76 and in diabetes (type I and II) group is 28.72 ±1.12 and 27.05 ±0.87 respectively. Lipid profile showed significant (P<0.05) increased and decreased in between studied groups. Patients with diabetes types I and II had significantly higher levels of uric acid, LDH, and insulin than those in the control group (P 0.05). Patients with diabetes type I and type II exhibited a substantial (P 0.05) drop in serum salt and magnesium levels compared to the control group. It's concluded that the both types of diabetes mellitus lead to significant (P <0.05) differences in the studied parameters.

Biochemical propertiesDiabetes mellitusDiabetes mellitus-type 1+5
Rojyan Dawood Obaıd Obaıd
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Romatoid artritte antioksidanlar ve inflamatuar biyobelirteçler

In curent study which aimed to determine if individuals with rheumatoid arthritis (RA) have elevated inflammatory or antioxidant markers. The study was carried out between January to April 2021 in teaching hospitals and private clinics in Iraq. The study included 81 patients previously diagnosed with RA and 50 healthy controls (HCS). All participants underwent tests for the Biochemical Parameters which are: Adiponectin (ADP), Malondialdehyde (MDA), Protein carbonyls (PC), Catalase (CAT), and Superoxide dismutase (SOD). The results showed that there were significant increased in comparison between RA patients and HCS in ADP, MDA, and PC. while there were significant decreased in CAT and SOD concentrations. The ROC curve showed that the area under the curve (AUC) of ADP and MDA was very high. while the AUC of PC and SOD was fair and the AUC of CAT was poor. The study concluded that there were no effects of age, gender, and BMI on the studied parameters. Low levels of antioxidants can lead to elevate the levels of oxidative stress and this elevated may be related to an increase in the production of reactive oxygen species (ROS). ADP and MDA is an excellent prognostic indicator for RA. PC and SOD can considered a fair prognostic indicator. CAT is a poor prognostic indicator for RA.

AdiponectinAntioxidantsArthritis-rheumatoid+6
Ahmed Fadhıl Yasır Al-zaıdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The study of deficiency of vitamin B12, magnesium and some biochemical markers in patients with diabetes mellitus

The goal of the present study is to identify the link between the deficiency in B12, magnesium deficiency, and several biochemical markers in diabetes mellitus people, testosterone changes, B12, and glucose in men with testosterone disorders. According to the results of the present study, it has been found that age is of great importance, as age increased, the incidence of diabetes increases. As for magnesium, it is significantly affected and had a link with diabetes, as well as vitamin B12. At the same time, there was a correlation between the diabetes test and changes in the lipid profile, but the most correlation was with total lipids. Adjustment for BMI at 45 years of age and average BMI significantly reduced the association between having a high body mass index (BMI) at age 25 and an increased risk of developing diabetes.

Biochemical propertiesDiabetes mellitusDiabetes mellitus-type 1+3
Abdulrahman Saleh Ibrahım Ibrahım
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Tip II Irak diyabetik hastalarda rs7903146 ve rs12255372 gibi transkripsiyon faktörü 7'nin rolü ve seçici biyokimyasal testler

Recent studies have related to see whether the TCF7L2 gene polymorphisms rs7903146 (C/T) and rs12255372 (G/T) are linked to the risk of developing T2DM in the Iraqi population. In this study, biochemical and genetic parameters. Real-time PCR was used to genotype the samples. In both patients and controls, the frequency of genotypes, alleles, anthropometric measurements, glycemia, and glycated hemoglobin (HbA1c) was measured. As result, The TCF7L2 SNPs rs7903146 and rs12255372 had genotyping success rates of 98.55 and 97.42 percent, respectively. For both SNPs, the allele and genotype frequencies were in Hardy-Weinberg equilibrium. Between patients and controls, the genotype and allele frequencies for (TCF7L2 SNP rs7903146) allele were not substantially different. The frequency of the (rs7903146 T) allele in the controls was 29 percent, whereas it was 28 percent in the patients (P = 0.61). The TCF7L2 SNP rs12255372 genotypic and allelic frequencies did not vary substantially between patients and controls. In controls, (rs12255372 T) allele frequency was 21%, but in patients, it was 27% (P = 0.42).

Biochemical testsDiabetes mellitusDiabetes mellitus-type 2+3
Hayder Dheyaa Khaleel Alhwaıdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Assessment of thyroid function, vitamin D and some biochemical variables in hemodialysis patients

Vitamin D binds to the intracellular nuclear receptor VDR, which is expressed in macrophages, monocytes, dendritic cells, T and B lymphocytes, and others. These cells produce the enzymes needed to metabolise vitamin D. Vitamin D receptors interact with 1,25(OH)2D3, generated by 25(OH)D-1-hydroxylase. Vitamin D3 has extensive impacts on numerous lines of defence cells, indicating its importance in immune- mediated changes and autoimmunity. It controls CD4+ T cell differentiation and activation. It suppresses the activation of TCD4+ Th1 cells, lowering the production of IFN-γ, IL-2, and TNF-α, resulting in enhanced CD4+ Th2 T cell proliferation and production of IL-4, IL-5, and IL-10. Multiple sclerosis symptoms worsen in winter and spring when vitamin D levels are low, according to research. Vitamin D pills reduce these symptoms in women, according to studies. Clinical investigations using vitamin D analogues in individuals with DM1 showed that the condition was managed, with a drop in glycated haemoglobin and an increase in plasma C-peptide levels, indicating the prospective relevance of this therapy. Further research is needed.

Biochemical propertiesDialysis patientsRenal dialysis+3
Ahmed Qasım Shakır Shakır
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Implciating of serum iron, ferritin, tibc on patients developed hypothyroidism

Recent research has focused on hypothyroidism, which is a prevalent medical disease caused by thyroid hormone insufficiency. If left untreated, it may cause major health problems and even death. Overt or clinical primary hypothyroidism is defined as thyroid-stimulating hormone (TSH) values above the standard range and free thyroxine concentrations below the reference range due to the wide variety of clinical presentation and overall lack of symptom specificity. TSH values that are above the reference range but free thyroxine concentrations that are within the normal range are what constitute mild or subclinical hypothyroidism. Mild or subclinical hypothyroidism is generally considered to be an early symptom of thyroid failure. The study was conducted in the Al-Kindi Teaching Hospital and in the period from February 2022 to April 2022. The clinical study included 100 patients divided two groups 50 patients primary hypothyroidism, and 50 patients with subclinical hypothyroidism. In addition to fifty volunteers from the control group. The three groups of the study were divided into two groups, 35 adults and 15 children The results indicated a significant increase in all levels of thyroid hormones, Anti- TPO, Iron, Ferritin, TIBC, Iodine, and Urea in both groups, adults and children. While FBS, creatinine showed a significant increase in the adult group, the children groups showed a significant decrease compared with control

IronFerritinHypothyroidism+2
Sazan Ferman Agha Kalwls
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Study the relation of some biochemical parameters with a vitamin d deficiency in cardiovascular disease patient in Kirkuk city

As in any research work, this work also identified some limitations. One of the limitations was the fact that the groups were not homogeneous in terms of the proportion of men and women. The results were not treated according to gender for all variables because, for most of them, we would be working with a very small sample. If we had more women, we could have treated all the data according to gender and verified whether the variables studied had different behaviours between men and women. The differences between controls and patients could have been even greater. However, this is what has been done in most studies published to date. Perhaps this is a gap and studies should be developed in patients monitored over several years to, in a way, assess the role of vitamin D in the evolution and prognosis of these individuals. In the patient group, there were only 16 individuals with vitamin D sufficiency. If the sample had been larger, it is possible that we would have had a greater number of individuals with vitamin D sufficiency in this group and it would have been possible to make comparisons with a greater degree of reliability

Heart diseasesVitamin D
Zaınab Yalmas Shawkat Shawkat
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The correlation between catalase enzyme activity and ferroptosis in patients with β-thalassemia major aged (5-15 years)

Worldwide, the thalassemia gene mutation is the most common. Patients with b- thalassemia major who have prolonged anemia and severe iron overload may benefit from blood transfusion therapy, particularly those who have undergone just blood transfusion therapy. The formation of lipid peroxidation products caused by iron- catalyzed oxidation of polyunsaturated fatty acids is known as ferroptosis, and it may be treated pharmacologically using iron chelators and lipid peroxidation inhibitors. This research comprised 150 male children with beta- thalassemia major. Malondialdehyde, hemoglobin, ferritin, catalase activity, ROS, protein-carbon group, total antioxidant capacity, total thiols, and glutathione peroxidase 4 levels were tested in the serum. The findings were compared to 150 healthy male youngsters (males). When compared to the control group, there was a significant increase in the levels of Malondialdehyde (3.7844), ferritin (3337.0±1475), hemoglobin (7.5 ±1.0), catalase activity (0.2716), ROS (5.5559), protein carbonyl group (1.3975), and a significant decrease in the levels of glutathione peroxidase 4 (5.3741), total antioxidant capacity (700.9567), and total thiols This suggests that oxidative stress and a reduction in the antioxidant defense system play a key role in the etiology of beta-thalassemia major.

AntioxidantsEnzymesFerroptosis+6
Omer Ghenı Abbood Al-janabı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

The study of fertility hormones like AMH and FSH with vitamin E in the adult female diet in Baghdad, Iraq

The study aimed to investigate the relationship between fertility hormones such as AMH and FSH with vitamin E in the adult female diet in Baghdad/Iraq and the changes in AMH, FSH, vitamin E and some biochemical tests with vitamin E disorders in the adult female diet. 140 subjects were evaluated divided into 80 patients, 60 people without diet AMH, FSH and vitamin E were evaluated as control group, while the patient group included 80 subjects. AMH and FSH were measured with vitamin E and some biochemical markers in patients with AMH, FSH and vitamin E disorders in an adult female diet in Baghdad/Iraq. The results of the study were according to the following result: The study concluded that there is a statistically significant relationship in life expectancy. There was also statistical significance for weight. As for AMH, the diet of adult females significantly and significantly affected AMH levels. Vitamin E levels were affected but not significantly high because the diet did not include seizures significantly. Total cholesterol levels were also affected. We reached these results and interpretations when comparing them with females who did not follow the diet program, which was considered a control group.

Antimullerian hormoneDietFollicle stimulating hormone+6
Mustafa Jabbar Flayyıh Al-obaıdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation angiotensin converting enzyme (Ace), interleukin-6, urea, creatinine, lactate dehydrogenase (Ldh) and other parameters in patients with COVID-19

Angiotensin (Ang) II pathway plays important regulatory effects on both the hemostasis of the circulatory system and the immunological responses. This pathway plays a significant part in the pathophysiology that underlies both acute lung damage and acute respiratory distress syndrome. The purpose of this study included: determining ACE and interleukin-6 and other parameters in patients with Covid-19. The purpose of this research was to analyze the relationship between illness severity and ACE activity, as well as to evaluate the level of ACE activity present in COVID-19 by comparing them to healthy persons. It is essential to the effective care of COVID-19 patients that risk factors for early development toward severe illness and/or death be identified. In this study, 90 subjects (45 women and 45 men) with varying degrees of disease activity and a control group consisting of 90 healthy individuals matched for age, gender and body mass index will be evaluate (ACE), IL-6, urea, creatinine, lactate dehydrogenase and other parameters in patients with covid-19). The study found clinical significance age, weight and body mass(P<0.05). They were also of great importance to ACE and LDH(P<0.05), and their impact was evident in Covid 19 patients. While there was no clear importance for fats. The study concluded that the factors of age, weight, ACE and LDH have the greatest role in the development and severity of Covid-19 disease.

Angiotensin converting enzymeCOVID 19Creatinine+3
Nooruldeen Najm Abdllah Al-magsoosı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Konya bölgesinin anormal hemoglobin ve talasemi mutasyon tiplerinin belirlenmesi

Anormal hemoglobinler globin zincirleri üzerindeki aminoasitlerin değişikliği sonucu oluşmaktadır. Ülkemizde ve dünyada en yaygın olarak gözlenen anormal hemoglobinler Hb S, Hb D, Hb E ve Hb C'dir. Bugüne kadar ß talasemiye neden olan 200'den fazla beta globin geni mutasyonu tanımlanmış olup ülkemizde 30'dan fazla tipine rastlanmıştır. Türkiye'de en sık rastlanan ß talasemi mutasyonu lVS-l-110'dur. Türk populasyonunda beta talasemi taşıyıcı sıklığı % 2,1'dir. Bu çalışmada başlıca amaçlarımız; 1) kalıtsal kan hastalıklarına neden olan çeşitli mutasyonlar için hızlı ve güvenilir bir tanımlama yöntemi olan mikroarray cihazına tanımlayıcı tasarımı yapmak, 2) olası risk bölgelerini belirlemek ve 3) doğum öncesi tanı çalışmalarına katkı sağlamaktır. Konya bölgesinden toplanan tam kan örneklerinin geleneksel yöntemler ve yeni tasarlanan 29 adet mikroarray tanımlayıcısı ile anormal hemoglobin ve talasemi tipleri belirlenmiştir. Toplam 164 olgunun 84'ünde ? talasemi mutasyonu taşıyıcılığı, birinde ? 3,7 talasemi mutasyonu taşıyıcılığı ve birinde Hb S mutasyonu taşıyıcılığı belirlenmiştir. Mutasyon taraması yapılan olgulardan 3 tanesi IVS I-110/ IVS I-110 homozigot mutant, 3 tanesi IVS II-745/ IVS I-110 ve 1 tanesi D/ IVS I-110 çifte heterozigot olarak belirlenmiştir. ? talasemi taşıyıcılığı belirlenen olguların %74'ü IVS I-110, % 9'u Cd 8, % 5'i Cd 39, % 4'ü Cd 5, % 4'ü IVS I-1, % 2'si IVS II-745, % 1'i Cd 44 ve -87 mutasyonu taşıyıcısı olduğu belirlenmiştir.

Sedefgül Yüzbaşıoğlu Arıyürek
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik laboratuvarlarda kalite yönetimi: Altı sigma protokolünün uygulanması

Klinik laboratuvarların hastalıkların tanı ve tadavisinde önemli rolleri bulunmaktadır. Bu nedenle laboratuvar test sonuçları, insan sağlığını direk olarak etkilemektedir. Laboratuvar test sonuçlarının doğruluğu, testlerin belirtilen sürede sonuçlandırılarak raporlanması kalite standartları açısından oldukça önemlidir. Laboratuvarın bu standart hedeflerine ulaşmasına engel olan, laboratuvar içinde ve dışında çeşitli faktörler bulunmaktadır. Bu faktörler laboratuvar için hata kaynaklarını oluşturmaktadır. Laboratuvar hataları preanalitik, analitik ve postanalitik evrelere ayrılarak incelenmektedir. En çok preanalitik evre hataları klinik laboratuvarın verdiği hizmetleri etkileme potansiyeline sahiptir. Bunu postanalitik ve analitik evre hataları izlemektedirAltı sigma uygulaması ile herhangi bir süreçte hedeflenen değerlerden sapmanın derecesi sayısal olarak ölçülebilir hale getirilmektedir. Hata görülme sıklığı ?milyondaki hata sayısı? olarak ifade edilmektedir. Sigma değeri arttıkça hata sayısı azalır, azaldığında ise hata sayısı artmaktadır.Gereç ve Yöntemler: Bu tez çalışmasında; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Merkez Laboratuvarı'nda oluşan hataların sınıflandırılması, nedenlerinin araştırılması ve yöntem performanslarının değerlendirilmesi için ?Altı Sigma Protokolü? uygulanmıştır. Evrensel standartlarda çalışabilmek için hataların kaynağı ve sıklığının analizi yapılarak öncelikle mevcut durum tespit edilmiştir. Oluşan hataların saptanması ve sınıflandırılması sonucunda, en çok etkilenen süreçlerden başlanarak, düzeltici faaliyetler planlanmıştır.Bulgular: Bu çalışma, hasta sağlığına olumsuz yansıyabilecek hataların giderilmesine, uygun internal kalite kontrol kurallarının seçilmesine olanak sağlamıştır. Tekrar örneklerin azaltılmasına bağlı olarak hastane bütçesine sağlanan katkı ortaya konulmuştur. Ayrıca 2006-2007 yılları laboratuvar bütçesinde, genel bütçe uygulama talimatında gerçekleşen düşüşe rağmen, laboratuvar karlılığının 2,5 kattan 3,09 kata ulaştığı hasaplanmıştır.Sonuç: Böylece, düzeltici faaliyetler ve alınan önlemler doğrultusunda kaliteli hizmetin bir maliyeti olmasına karşın kalitesizlik maliyetleri azaltılarak hastane bütçesine pozitif katkı sağlandığı gösterilmiştir. Laboratuvar performansının evrensel ölçütlerde hesaplanarak, dünyadaki diğer klinik laboratuvarlar ile performans karşılaştırması da yapılmıştır.

Altı sigma yöntemiKaliteKalite yönetimi+3
Gülçin Dağlıoğlu
Çukurova University
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Tiopürin S-Metil Transferaz (TMBT) genotiplerinin belirlenmesi

Tiopürin S-Metil Transferaz (TPMT) aromatik ve heterosiklik sülfidril bileşiklerin S-metilasyonunu katalizleyen sitoplazmik bir enzimdir. TPMT enzim aktivitesi bir erişkinden diğerine önemli değişiklikler göstermektedir. Bu farklılık genetik olarak belirlenmektedir. Toplumun yaklaşık %89'u yüksek TPMT aktivitesine sahiptir. Geri kalan yaklaşık %11'i kısmi veya tümden TPMT eksikliği vardır. TPMT eksikliği olan bireyler 6-merkaptopürin veya azatiopürin gibi tiopürin grubu ilaçlara tölerans gösterememekte olup hematopoeitik toksisite veya bazen ölüme neden olmaktadır. Farklı popülasyonlarda yapılan birçok çalışmada TPMT enzim aktivitesi ve genotipi arasında >%98 ilişki olduğu gösterilmiştir. TPMT geninde 3 nokta mutasyonu düşük TPMT aktivitesinden sorumludur. Wild-tip allel TPMT*1 olarak adlandırılmakta ve yaygın mutant alleler TPMT*2 (G238C), TPMT*3A (G460A ve A719G), TPMT*3B (G460A) ve TPMT*3C'den (A719G) oluşmaktadır. Bu çalışmada, beyaz kan hücrelerinden DNA izole edildi. TPMT*2, TPMT*3B ve TPMT*3C nokta mutasyonları PCR'a dayalı ARMS ve RFLP ile analiz edildi. DNA dizi analizi G460A ve A719G mutasyonlarını doğrulamak için kullanıldı. Toplam 64 Pemfigus hastası analiz edildi ve iki farklı mutant TPMT alleli tanımlandı. Hastalardan biri TPMT*3A için heterozigot olup, tüm aile bireyleri TPMT*3A taraması yapıldı. Proband annesinden mutant alleli almış ve iki kızına kalıtım yoluyla aktarmıştır. Diğer hasta TPMT*2 için heterozigot olarak tanımlandı.

Ahmet Genç
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

SS-glukozidaz enziminin kayısı (Prunus armenıaca) çekirdeklerinden saflaştırılması ve karakterizasyonu

Bu çalışmada, Malatya ili ve çevresinde bol miktarda yetiştirilen ve şimdiye kadar ß-glukozidaz kaynağı olarak kullanılmamış olan Prunus armeniaca (kayısı) çekirdeklerinden ß-glukozidaz enziminin saflaştırılması, kinetik özellikleri (Km, Vmax), termal ve depolama kararlılıklarının araştırılması amaçlanmıştır. Saflaştırılan ß-glukozidaz?ın molekül ağırlığının 107 kDa olduğu ve herbiri birbirinin aynı 23 kDa kütleli 5 alt birimden oluştuğu belirlenmiştir. Prunus armeniaca ß-glukozidaz?ının optimum pH değeri 5,0 ve optimum sıcaklığı 45°C?dir. ß-glukozidaz?ın 5°C?deki termal kararlılığı ve 5°C?deki depolama kararlılığı denenen diğer sıcaklıklara (25 ve 50°C) göre daha yüksek bulunmuştur. Km ve Vmax kinetik parametreleri p-nitrofenil-ß-D-glukopiranozit substratı için sırasıyla 1,95 mM ve 77,5 U/mg prot. bulunmuştur.

Gözde Ergöçen
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Lipaz enziminin magnetik nanopartiküllere farklı ara kollar üzerinden immobilizasyonu ve karakterizasyonu

Son yıllarda, enzim immobilizasyonu için manyetik nanopartiküllerin kullanılmasına olan ilgi oldukça artmıştır.Bu çalışmada lipaz enziminin immobilizasyonu için yeni bir destek materyali olarak manyetik özellikte ve nanoboyutta Fe3O4 tanecikleri sentezlenmiş ve lipaz enziminin Fe3O4 manteyik nanopartiküllere farklı arakollar üzerinden(GA ve ECH) immobilizasyonu ve karakterizasyonu araştırılmıştır. Fe3O4 nanopartikülünün karakterizasyonu için SEM, FTIR, XRD kullanılmıştır. Sentezlenen nanopartiküllerin yaklaşık 158,2 nm çapında olduğu gözlemlenmiştir. Serbest ve immobilize lipazların ortam koşullarına göre aktivite ölçümleri yapılarak, optimum sıcaklık, optimum pH, depolama kararlılığı, termal kararlılığı ve tekrar kullanım kararlılığı incelenmiş ve kinetik sabitler belirlenmiştir.Serbest ve immobilize lipazlar için optimum pH 7,0 olarak bulunmuştur. Serbest ve immobilize lipazlar için optimum sıcaklık 40 0C olarak belirlenmiştir. Serbest ve immobilize lipazların farklı sıcaklıklarda belirlenen termal kararlılıkları karşılaştırılmış ve immobilize enzimlerin dayanıklılığının serbest haline göre daha fazla olduğu gözlenmiştir. Belirlenen optimum koşullarda serbest lipaz için Km, Vmax, Kcat, Kcat/Km değerleri sırasıyla 0,48 mM, 420,7 U/mg protein, 2,82x104 dk-1, 58,8x103 dk-1 mM-1, immobilize lipaz (GA) için sırasıyla 1,3 mM, 33,6 U/mg protein, 2,25x103 dk-1, 1,73x103 dk-1 mM-1, immobilize lipaz (ECH) için sırasıyla 9,4 mM, 51,7 U/mg protein, 3,47x103 dk-1, 0,37x103 dk-1 m M-1 olarak hesaplanmıştır. İmmobilize lipazın tekrar kullanılabilirliği kesikli reactor modelinde araştırılmıştır ve 20 kullanım sonrası immobilize lipazların başlangıç aktivitelerini sırasıyla % 71 (GA) ve % 63 (ECH) ` ünü koruduğu belirlenmiştir. Serbest lipazın 50C ve 250C? de 30 gün depolama süresi sonunda kalan aktivitesi sırasıyla başlangıç aktivitesin %37 ve %23? üdür. Bununla birlikte immobilize lipazların 50C ve 250C?de 30 gün depolama süresi sonunda sırasıyla başlangıç aktivitelerinin %50 (GA), %44 (ECH) ve %44 (GA), %28 (ECH)? ini korumuştur.

Müge Şengül
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
2013
00
Master'sOpen AccessEN

Effect on levels of plasma paraoxonase activity, high density lipoprotein and malondialdehide of bellis in cyprinus carpio

One of the most important causes of environmental pollution is pesticides widely used in agriculture . In this study, 24 fish (200-300 g) Cyprinus carpio from Islahiye Tahtakopru Dam were used. The fish were transported to the laboratory in polyethylene tanks for a period of 5 days (22–25 °C and normal photoperiod). Then they were divided into 3 groups of 24 fishes: A control group, 0.025 mg/L Bellis I and 0.050 mg/L Bellis II. After the end of 14 days of application, blood samples were taken from the fishes and the plasma were separated . Paraoxonase (PON1) activity, high density lipoprotein (HDL) and Malondialdehide (MDA) were analyzed in the obtained plasma samples. PON1 and HDL levels in control group was found statistically significantly higher than Bellis I and Bellis II group (p<0.001) While MDA level in control group was found Statistically significant lower than Bellis I and Bellis II group (p<0.05). In conclusion, it is thought that Bellis may causes changes in PON1 enzyme activity, HDL and malondialdehyde levels which are involved in the detoxification of pesticides in fish. Keywords: Paraoxonase, Malondialdehide, High density lipoprotein, Bellis, Cyprinus carpio

Akram Mudher Kareem Aljborı
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Science
2017
00
Master'sOpen AccessEN

Roles of human urotensin-ii, creatine kinase-mb, and uric acid serum levels in hypertrophic cardiomyopathy patients

Background: Hypertrophic cardiomyopathy (HCM) is a genetic condition with the hallmark feature of left ventricular hypertrophy. Human UT-II is regarded as a cardiovascular autacoid/hormone, and its roles in cardiac inotropic and hypertrophic properties. Objective: Aims of this study were to elucidate the clinical significance of serum hUT-II levels as a potential new biomarker in patients with HCM and also to evaluate Serum levels CK-MB and UA in HCM. Patients and Methods: This study included 40 HCM patients (60% males and 40% females) and were compared to 30 healthy control subjects (47% males and 53% females. All patients underwent extensive clinical, laboratory, and echocardiographic. Blood samples were taken to test for serum hUT-II levels by commercial ELISA Kit and Serum CK-MB, UA levels were measured by a photometric enzymatic method. Results: Serum hUT-II was significantly higher (p<0.01) in patients with HCM (15.8±2.1 pmol/L) compared with healthy controls (3.3±1.7 pmol/L). With regard to HCM patient, Serum hUT-II levels were significantly higher in the female with (16.3±1.9 pmol/L) than the male with (15.4±2.2 pmol/L) (p<0.05). Besides, abnormal elevation of serum CK-MB was observed in the HCM patients (39.7±8.0 U/L). Serum UA was significantly elevated in HCM patients (7.7±0.7 mg/dL) than in the control group (3.7±0.6 mg/dL) (p<0.01). Among echocardiographic parameters, hUT-II was negatively associated with ejection fraction (r = -0.160, p=0.324). Conclusion: Results of the first study indicated that serum hUT-II levels were markedly elevated in patients with HCM. Serum hUT-II is a novel biomarker parameter that has clinical use in patients with the severity of LVH. Elevation of serum CK-MB cardiac enzyme in HCM patients indicated to ongoing myocardial injury. In addition, SUA values are significantly increased and independently related with HCM patients.

Echocardiography
Saman Jumaah Shukur Shukur
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Science
2017
00
Master'sOpen AccessEN

Relationship between serum magnesium level and insulin resistance in obese non-diabetic subjects and obese type2 diabetic patients

Background and Aim: Type2 diabetes mellitus (T2DM) and obesity are multifactorial diseases including interactions between hereditary and environmental factors. A common feature shared between these two diseases is the existence of insulin resistance. Magnesium (Mg2+) plays an important role in glucose homeostasis. Our study aimed to evaluate the relationship between serum Mg level and insulin resistance in obese non-diabetic subjects and obese T2DM patients then compared them with controls. Patients and Methods: The present study consist of 120 subjects of both genders and aged range between (20-70) years. The subjects were divided into four groups: Group I including 30 healthy subjects as a control. Group II consisted of 30 obese non-diabetic subjects. Group III included 30 obese T2DM patients with disease history less than 1 year and group IV included 30 obese T2DM with disease history more than 5 years. Serum Mg, fasting lipids, glucose, insulin and creatinine were measured. BMI and HOMA-IR were calculated. Results: Serum Mg level was significantly decreased in group IV (1.72±0.1 mg/dl) as compared to groups I (2.07±0.1 mg/dl) (p<0.05), while serum Mg level was slightly decreased in group II and group III (1.98±0.2 mg/dl) as compared to group I. The HOMA-IR was significantly increased in group IV (7.9±7.0) as compared to group I (1.03±0.3) (p<0.05), also a significant difference was found between group III (4.99±4.1) and group II (2.82±2.3) in compared to group I (p<0.05). Conclusions: Low serum Mg level was found in obese T2DM patients and obese non-diabetic subjects. We suggest measuring serum Mg level regularly in obese T2DM patients especially in older age patients, and patients who require supplementation should consider.

Endocrinology
Rahmah Kassar Alfalahı
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Science
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Derin ven trombozu olan hastalarda paraoksonaz 1 aktivitesi ve qr192 polimorfizminin değerlendirilmesi

daha QQ, QR ve RR polimorfizmlerine göre istatistiksel olarak benzerlik göstermekteydi. Hasta grubunda polimorfizm dağılımları cinsiyete göre farklılık göstermekteydi. Sonuç: DVT hastalarında sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında PON1 ve ARES aktivitelerinde anlamlı bir fark bulunmamıştır. PON1 QR 192 polimorfizminin DVT 'li hastalar ile DVT'li olmayan sağlıklı kontrol grubu arasında genotip dağılım ve allel sıklığı bakımından önemli bir fark saptanmadı. PON1 genotip ve allel dağılımının kontrol ve DVT gruplarında farklı olmaması PON1 Q/R192 genotiplerinin DVT'ye yatkınlık için bağımsız bir risk faktör olmadığını göstermektedir. Sonuç olarak DVT ile PON1 aktivitesi ve QR192 gen polimorfizmi arasında anlamlı ilişki bulunamasa da mevcut literatür bilgilerimize göre çalışmamız DVT ile PON1 aktivitesi, ARES aktivitesi ve paraoksonaz QR 192 gen polimorfizmi arasındaki ilişkiyi araştıran ilk çalışma olması bakımından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Derin Ven Trombozu, Gen Polimorfizmi(Q/R 192 ), Paraoksonaz Aktivitesi

ParaoksonazPolimorfizm-genetikTromboz+1
Haşim Akbalık
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Kitosanın kültür mantarlarının raf ömrünün uzatılmasında kullanılabilirliğinin araştırılması

Bu çalışma, PEMA mantar çiftliğinden taze olarak temin edilen ve çürük ya da hastalıklı olmayan mantarların, kitosan içeren ve içermeyen organik asit çözeltilerine daldırılarak muhafaza edilmesi üzerine odaklanmaktadır. Mantarlar, %0,01 NaOCl ile sterilize edilmiş ve kitosan içeren (%0,5-1-2) organik asit çözeltilerine (%1 sitrik, asetik, laktik ve tartarik asit) daldırılmıştır. Kontrol grubu için kitosan içermeyen organik asit çözeltileri kullanılmış ve mantarlar polietilen film ile sarılarak 4°C'de saklanmıştır. Bu mantarlar 15 gün boyunca günlük olarak incelenmiş ve ağırlık kaybı, enzimatik aktivite, antioksidan etkinlik ve renk karakteristikleri değerlendirilmiştir. Çalışma, kitosanın mantarların raf ömrünü uzatmada etkili bir kaplama malzemesi olduğunu göstermektedir. Literatürde, asetik asidin mantar dokusundaki proteinleri denatüre ederek çürümeye yol açabileceği ve lipid oksidasyonunu hızlandırarak rengin koyulaşmasına neden olabileceği belirtilmektedir. Tez, raf ömrünü etkileyen faktörler, gıda bozulma kinetiği ve raf ömrünü uzatma teknikleri gibi konuları kapsamaktadır. Kitosan kaplama, oksijen mevcudiyetini sınırlayarak enzimatik esmerleşmeyi engeller ve mantarların görsel çekiciliğini korur. Araştırma bulguları, kitosan kaplamanın enzim aktiviteleri üzerindeki inhibitör etkileri sayesinde, mantarların lezzet ve besin değerlerinin depolama sırasında daha yavaş bir düşüş yaşadığını göstermektedir. Kitosan, polifenol oksidaz (PPO) ve peroksidaz aktivitesini inhibe ederek mantarların kalitesini ve raf ömrünü uzatır. Bu, kitosanın doğal bir koruyucu olarak potansiyelini vurgulamaktadır. Çalışma, %1lik laktik, sitrik ve tartarik asit içerisinde çözdürülmüş (%0,5-1-2) kitosan kaplamanın mantarların yüzeyinde koruyucu bir bariyer oluşturarak oksijen arzını azaltıp enzimatik esmerleşme süreçlerini engellediğini ve böylece mantarların görsel ve besin değerlerini koruyarak raf ömrünü uzattığını göstermektedir. Bu sebep ile %1'lik organik asit çözeltileri içerisinde en yüksek kitosan oranına sahip olan (%2 kitosan içeren) kaplama malzemelerinin en elverişli olduğu görülmüştür.

Asetik asitDaldırma kaplama yöntemiKarboksimetil kitosan+1
Dicle Fırat
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Science
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Egzersiz yaptırılan ratlarda melatonin ve niasin desteğinin lipit peroksidasyonu ve antioksidan sisteme etkisi

Bu çalışmada, egzersizle oksidatif stres oluşturulan ratlarda, melatonin ve niasin takviyesinin lipit peroksidasyonu ve antioksidan sistem üzerine olan etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Rastgele 4 gruba ayrılan 40 rata, kontrol grubu hariç, 10 gün boyunca melatonin ve niasin verildikten sonra treadmill egzersiz yaptırıldı. Ketamin ve Xylazin'le anestezi sonrasında intrakardiyak kan alındı. Süper Oksit Dismutaz (SOD), Malondialdehit(MDA), Total Antioksidan Seviye(TAS), Total Oksidan Seviye(TOS), Katalaz, Melatonin, Glutatyon Peroksidaz(GPX), Glutatyon S-transferaz(GST) düzeylerinin spektrofotometrik olarak tayini yapıldı. MDA düzeyleri; melatonin verilen grup, diğer gruplara göre düşük, (niasin+melatonin) verilen grupta ise, kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. SOD düzeyleri; melatonin verilen grup, diğer gruplara göre yüksek, (niasin+melatonin) verilen grup, diğer gruplara göre düşük bulunmuştur. Katalaz düzeyleri; melatonin verilen grup, niasin verilen gruplara göre yüksek bulunmuştur. Kontrol grubu ise, diğer gruplara göre anlamlı bir değişiklik bulunmamıştır. GPX düzeyleri; kontrol grubu, diğer gruplara göre düşük bulunmuştur. GST düzeyleri; kontrol grubu, diğer gruplara göre yüksek, (niasin+melatonin) verilen grup, niasin verilen gruba göre düşük bulunmuştur. TOS düzeyleri; kontrol grubu, niasin verilen gruplara göre düşük bulunmuştur. TAS düzeyleri; kontrol grubu, diğer gruplara göre düşük, (niasin+melatonin) verilen grup, niasin ve melatonin verilen gruplara göre düşük bulunmuştur. Sonuç olarak, egzersiz yaptırılan sıçanlara melatonin verilmesinin kontrol grubuna göre, antioksidan aktivitenin (SOD, GPX, TAS, melatonin) artırdığı, niasine oranla daha ağırlıklı bir antioksidan etki gösterdiğini söyleyebiliriz. Sıçanların egzersiz yapması ile artan MDA düzeyleri, melatonin etkisi ile azalmıştır. xiii Melatonin ve Niasinin birlikte verilmesi, tüm antioksidan parametrelerde sinerjik bir etki yapmamıştır. Oksidasyonu gösteren parametrelerin (MDA, TOS) arttığı, GST, Katalaz ve SOD aktivitelerinin azaldığı saptanmıştır. Bu durum oksidasyonu önlemek amacı ile (daha önce yapılan çalışmalarla uyumlu olarak) bu enzimlerin kullanıldığını göstermektedir. Farklı antioksidan moleküller ve farklı egzersiz tipleri ile planlanacak çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Antioksidan, Egzersiz, Lipit Peroksidasyonu, Melatonin, Niasin.

AntioksidanlarAntioksidanlarEgzersiz+5
Adem Keskin
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Pankreatik lipaz enziminin kompozit taşıyıcılarda immobilizasyonu ve karakterizasyonu

Lipazlar (triaçilgliserol hidrolazlar, EC 3.1.1.3), yağların hidrolizini veya sentezlenmesini katalizleyen enzimlerdir. Biyokimyasal ve fizyolojik özelliklerinin yanında endüstriyel uygulamaları nedeniyle de araştırma konusu olmaktadırlar. Lipazlar, katı ve sıvı yağları, serbest yağ asitleri, diaçilgliseroller, monoaçilgliseroller ve gliserollere hidroliz eden, oldukça yaygın olarak bulunan enzimlerdir. Bunun yanı sıra organik çözgenlerde esterifikasyon, transesterifikasyon, aminoliziz gibi çok çeşitli reaksiyonun katalizini de gerçekleştirirler. Katalizledikleri bu çok çeşitli reaksiyonlar nedeniyle rasemik karışımların ayrılması, yeni sürfaktanların ve farmasötiklerin sentezi, yağ dönüşümleri, deterjan üretimi gibi oldukça geniş endüstriyel kullanım alanına sahiptirler. Ekonomik açıdan düşünüldüğünde, lipazın endüstriyel ölçekte kullanımı immobilizasyonunu gerektirmektedir. İmmobilize enzimler birçok kez ve uzun süre kullanılabilmesi, sürekli işlemlere uygulanabilmesi, kararlı olması, çevre koşullarına(pH, sıcaklık, vs) dayanıklı olması gibi sebeplerden dolayı doğal enzimlere göre daha çok tercih edilirler. Bu çalışmada porsin pankreatik lipaz enzimi doğada bol miktarda bulunan, ekonomik ve ucuz bir biyopolimer olan kitosan ile hazırlanan kompozit taşıyıcılar üzerine kovalent olarak immobilize edildi. Kitosan laboratuvar ölçekli çalışmalarda enzim immobilizasyonu için yaygın olarak kullanılmasına rağmen endüstriyel uygulamalarda bazı engeller vardır. Çapraz bağlı kitosan boncukları büyük mekanik dayanıklılığa sahiptir ancak yine de operasyonel uygulamalarda sorunlarla karşılaşılmaktadır. Boncuk yoğunlukları suya çok yakındır ve dokusu çok yumuşaktır. Bu çalışmada kitosan, mekanik kararlılığı artırmak için karbon nanotüp (Multiwalled carbon nanotube, MWCN) ve perlit gibi materyaller ile karıştırıldı, hazırlanan süspansiyon tripolifosfat içerisine damlatılıp kompozit boncuklar oluşturuldu. Bu şekilde kitosan boncukların yoğunluk ve mekanik gücü artacak ve uygulama alanları genişleyecektir. Hazırlanan kompozit taşıyıcıların kararkterizasyonu fourier transform infrared (FTIR) spektroskopisi, taramalı elektron mikroskopu (SEM) ve termal gravimetrik analiz (TGA) ile yapıldı. İmmobilizasyon koşulları optimizasyonu amacıyla çapraz bağlama süresinin etkisi, enzim bağlama süresinin etkisi ve enzim konsantrasyonunun etkisi incelendi. ECH ile optimum çapraz bağlama süresi kitosan-perlit kompozit boncuklar için 4 saat, kitosan-MWCNTs kompozit boncuk için 17 saat bulundu. Lipaz enziminin optimum bağlanma süresi çapraz bağlı her iki kompozit boncuk içinde 24 saat ve optimum enzim konsantrasyonu 2 mg/ml bulundu. Bununla birlikte hem serbest hem de immobilize lipaz aktivitesi üzerine pH'ın etkisi ve sıcaklığın etkisi incelendi. Optimum pH değeri serbest enzim için pH 7,0, iki farklı taşıyıcıya immobilize edilmiş enzim için ise bir birim alkali bölgeye kayarak pH 8,0 bulundu. Serbest enzim için optimum sıcaklık düzeyi 40 °C olarak belirlenirken kitosan-perlit ve kitosan-MWCNTs için bu değer 50 °C olarak belirlendi. Serbest ve immobilize enzimin sıcaklık, pH ve depolama stabiliteleri karşılaştırılarak, immobilize lipaz enziminin tekrar kullanılabilirliği incelendi. Kompozit taşıyıcılar üzerine immobilize edilen lipaz enziminin yüksek sıcaklıklarda serbest enzime göre daha stabil olduğu görüldü. Geliştirilen yöntemle immobilize lipazın her pH düzeyinde stabilitesinin arttığı ve pH stabilite aralığının genişlediği görüldü. Serbest ve immobilize enzimlerin depolama stabiliteleri incelendiğinde, immobilize enzimlerin serbest enzime kıyasla daha yüksek stabilite gösterdiği gözlemlendi. 40 günün sonunda; +4 °C de kitosan-perlit kompozit boncuk üzerine immobilize edilen lipaz için % kalan aktivite değeri %59; kitosan-MWCNTs kompozit boncuklar üzerine immobilize edilen lipaz için % kalan aktivite değeri %63 olarak hesaplanırken bu değer serbest enzimde %20 olarak ölçüldü. Oda sıcaklığında ise kitosan-perlit kompozit boncuk üzerine immobilize edilen lipaz için % kalan aktivite değeri %48; kitosan-MWCNTs kompozit boncuklar üzerine immobilize edilen lipaz için % kalan aktivite değeri %55 olarak belirlenirken bu değer serbest enzimde %5 olarak bulundu. Ayrıca immobilize lipazın tekrar kullanılabilirliği incelendiğinde; kitosan- perlit ve kitosan- MWCNTs kompozit taşıyıcı üzerine immobilize edilen lipaz enziminin sırasıyla 15 kez ve 13 kez tekrar kullanım sonrasında % 50 aktivitesini koruduğu gözlendi.

Dilek Günal
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Science
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

G6PD aktivitesinin belirlenmesine yeni bakış: Seçici enzim biyosensörü

Glukoz-6-fosfat dehidrogenaz (G6PD) enzimi pentoz fosfat yolunun (PFY) ilk basamağını katalizleyen kilit bir enzimdir. Eritrositlerde NADPH oluşumu için tek kaynak PFY olup, G6PD eksikliğinde NADPH üretimi önemli ölçüde azalmaktadır. Günümüz mevcut G6PD enzim aktivite ölçüm yöntemleri enzim düzeyini sıfır olarak belirleyebilmektedir. Fakat "housekeeping" enzim olan G6PD enziminin aktivitesinin mutlak sıfır olması yaşamla bağdaşmamaktadır. Biz de bu durumu açıklığa kavuşturmak amacıyla tez çalışması kapsamında enzim düzeyini hassas olarak belirleyebilen seçici enzim biyosensörü sistemini tasarladık. Çalışma grubu G6PD enzim aktivitesi sıfır olarak ölçülen veya düşük olan olgulardan oluşmaktadır. Çalışmamızda 3'lü elektrot sistemi kullanıldı. Çalışma elektrodu olarak altın, karşıt elektrot olarak platin tel, referans elektrot olarak Ag/AgCl kullanıldı. Biyoaktif tabaka hem BSA/Jelatin hem de HEMA-MAC polimerleri ile oluşturuldu. Biyoaktif tabakanın SEM görüntüsü alındı ve FTIR analizi yapıldı. Glutatyon redüktaz enzimi G6PD enzim aktivitesi sonucu oluşan NADPH'leri substrat olarak kullanmak üzere altın elektroda immobilize edildi. Glutaraldehit ile çapraz bağlama gerçekleştirildi. Biyosensörde; biyoaktif tabakanın, immobilizasyon koşullarının ve enzimin çalışma koşullarının optimizasyonu yapıldı. NADPH'nin yükseltgenerek NADP oluştururken ortaya çıkan potansiyel fark biyosensörde Diferansiyel Puls Voltametri (DPV) ile ölçüldü. Standart grafik kullanılarak G6PD enzim düzeyinin hassas ölçümü yapıldı. Tasarladığımız seçici enzim biyosensörü sistemi ile geleneksel yöntemlerle sıfır olarak ölçülen olguların G6PD enzim aktivite düzeylerinin gerçek değerlerine ulaşıldı. G6PD enzim aktivitesinin mutlak sıfır olmadığı elde edilen DPV ölçümleri sonucu ortaya kondu. Böylelikle dünyada en sık rastlanan enzimopati olan G6PD'nin enzim aktivitesi biyosensör sistemi kullanarak daha duyarlı bir biçimde ölçüldü. Tasarlanan bu seçici enzim biyosensörünün eritrosit G6PD enzim eksikliği olan olguların teşhis ve izlemlerine önemli katkıda bulunacağı öngörülmektedir.

BiyosensörlerEnzim aktivasyonuEnzimler+2
Başak Günaştı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Portal hipertansiyon oluşturulmuş ratlarda, ince bağırsak, kolon ve pankreas dokularında oksidatif stresin araştırılması

Portal hipertansiyon (PHT), portal ven basıncının 10 mmHg'nın üzerine çıkması ile karakterize olan ve siroz, ensefalopati, gastrointestinal kanama gibi ciddi komplikasyonlara yol açan hiperdinamik bir dolaşım bozukluğudur. Bu çalışmada PHT 'da kolon, ince barsak ve pankreas dokularında oksidatif stresin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 25 adet erkek Sprague-Dawley ratlar kullanıldı. Ratlar 2 gruba ayrıldı: grup1 (n=13) kontrol grubu, grup2'ye (n=12) parsiyel portal ven ligasyonu uygulanarak 8 hafta sonra portal hipertansiyon oluşturuldu.Süre sonunda ratlar dekapite edilerek kolon, ince barsak ve pankreas dokuları çıkarıldı. Bu dokularda nitrik oksit (NO), myeloperoksidaz (MPO), ksantin oksidaz (XO), süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktiviteleri spektrofotometrik olarak ölçüldü. Kolon ve ince barsakta PHT oluşturulmuş grupta NO düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek (p<0.05), pankreasta ise anlamlı düşük (p<0.05) olarak bulundu. Pankreasta PHT'lu grupta SOD ve GSH-Px düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü (p<0.0001). Ayrıca PHT' lu grupta ince barsak ve kolon MPO, ince barsak ve pankreas XO enzim düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek; ince barsak, kolon SOD ve ince barsak GSH-Px enzim düzeyleri kontrol grubuna göre düşük olarak bulundu. Ancak sonuçlar istatistiksel olarak anlamsızdı. Portal hipertansiyonun kolon, ince barsak ve pankreas dokularında serbest radikaller ve antioksidan savunma sistemleri üzerine olan etkilerinin araştırılması için daha ileri çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.

Yeşim Güvenç Demirağcı
Manisa Celal Bayar University
2003
00
Master'sOpen AccessTR

Bakır (Cu) çinko (Zn) ve tuz stresi uygulanmış mercimek yapraklarında (Lens Esculenta) bazı antioksidan enzim aktivite değişimlerinin ve lipid peroksidasyon düzeylerinin incelenmesi

Bu çalışmada, mercimek bitkisinin tuz, bakır, çinko stresi uygulanmışantioksidan enzim aktivite değişimleri incelenmiştir. On gün çimlendirilmişmercimek (Lens esculenta) bitkisi 16 saat ışık- 8 saat karanlık büyümeçemberinde değişik konsantrasyonlarda NaCl, Cu+2 ve Zn+2 içeren besiortamında strese maruz bırakıldı.Tuz stresi uygulanan mercimek yapraklarında kontrol grubuna göreaskorbat peroksidaz (p<0.05) aktivitesinin düşük, süperoksit dismutaz (p<0.01),guasikol peroksidaz (p<0.01) aktiviteleri ve lipid peroksidasyon seviyelerinin(p<0.05) ise daha yüksek olduğu bulundu. Klorofil içeriğinde ise toksisitearttıkça kontrol grubuna göre azalma belirlendi (p<0.05). Relatif büyüme hızındave gövde (yaprak+sap) uzunluğunda azalmalar belirlendi.Bakır stresinin mercimek bitkisi üzerindeki etkileri yaprak ve kök olarakincelendi. Bakır toksisitesi uygulanan mercimek yapraklarında kontrol grubunagöre süperoksit dismutaz (p<0.01), guasikol peroksidaz (p<0.05) aktiviteleri velipid peroksidasyon seviyeleri (p<0.05) daha yüksek, askorbat peroksidazaktivitesi (p<0.01) ise daha düşük bulundu. Artan bakır konsantrasyonuna bağlıolarak klorofil içeriğinde (p<0.05) azalma gözlendi.21 günlük muamele periyodunda bakır toksisitesi uygulanan mercimekköklerinde ise kontrol grubuna göre Cu artışına bağlı olarak süperoksit dismutaz(p<0.01), guasikol peroksidaz (p<0.05) aktivitelerinde ve lipid peroksidasyonseviyelerinde (p<0.01) artma, askorbat peroksidaz aktivitesinde (p<0.01) iseazalma saptandı.Bakır eksiklik stresi uygulanmış mercimek yapraklarında 21. gününsonunda kontrol grubuna göre süperoksit dismutaz (p<0.05), guasikolperoksidaz (p<0.05) aktivitelerinin ve lipid peroksidasyon düzeylerinin (p<0.01)arttığı, askorbat peroksidaz aktivitesinin (p<0.01) ve klorofil içeriğinin azaldığıbelirlendi. Cu eksikliği uygulanan mercimek yapraklarında 7. günün sonundarelatif büyüme hızında ve gövde (yaprak+sap) uzunluğunda azalma gözlendi.Çinkonun mercimek bitkisi üzerindeki etkileri kök ve yapraklardaincelendi. Çinko toksisitesi uygulanan mercimek yapraklarında 21. gün sonundakontrol grubuna göre yapraklardaki süperoksit dismutaz (p<0.01), guasikolperoksidaz (p<0.05) aktiviteleri ve lipid peroksidasyon seviyelerinin (p<0.05)arttığı, askorbat peroksidaz aktivitesinin ise azaldığı belirlendi. 21 günlükmuamele periyodunda artan çinko konsantrasyonuna bağlı olarak klorofiliçeriğinde(p<0.01) azalmalar belirlendi. 7. günde relatif büyüme hızında vegövde (yaprak+sap) uzunluğunda azalmalar gözlendi.Artan Zn+2 konsantrasyonuna bağlı olarak stres uygulanan mercimekköklerinde süperoksit dismutaz (p<0.01), askorbat peroksidaz (p<0.05) ve lipidperoksidasyon düzeylerinin (p<0.01) kontrol grubuna göre arttığı, guasikolperoksidaz (p<0.05) aktivitesinin azaldığı gözlendi. Mercimek bitkisinin kökuzunluklarının kontrol grubuna göre azaldığı gözlendi.21 gün eksiklik stresi uygulanan mercimek yapraklarında, kontrolgrubuna göre süperoksit dismutaz (p<0.05) ve lipid peroksidasyon düzeylerinde(p<0.01) artma askorbat peroksidaz (p<0.01) ve guasikol peroksidaz (p<0.01)aktivitelerinde ise kontrol grubuna göre azalmalar gözlendi. Çinko eksikliğiuygulanmış mercimek yapraklarında kontrol grubuna göre toplam klorofiliçeriğinde (p<0.05) azalma gözlendi. 7. günde çinko miktarının azalışına bağlıolarak büyüme parametrelerinde azalma belirlendi.Anahtar Kelimeler: antioksidan enzimler, lipid peroksidasyonu, Mercimek (lensesculenta), metal stresi, oksidatif stres, tuz stresi.

Zeynep Erez
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Science
2006
00