
379
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Hipertermide tuba uterina yapısı
Hipertermi vücut sıcaklığının anormal derecede yükselmesi olarak tanımlanır. Vücut sıcaklığı 41°C ya da daha üst bir değere yükseldiğinde ortaya çıkar ve ısı denetim düzeneklerinin bozulmasına yol açabilir. Hipertermi birçok dokuda hasara neden olmaktadır. Tuba uterinada sıcaklığın artması silli hücrelerin apoptozisine, epitel hücrelerinde oksidatif stres gelişimine, erken embriyonik ölümlere neden olur. Süperoksit dismutaz (SOD) ise serbest oksijen radikallerini ortadan kaldırarak, oksidatif stresi engelleyebilen ve apoptotik süreci geri döndürebileceği düşünülen antioksidan bir maddedir.Bu çalışmada; hipertermi ile oluşturulan ısı stresinin ve stres öncesinde kullanılan süperoksit dismutazın, tuba uterina üzerindeki koruyucu ve tedavi edici etkilerinin apoptotik ve oksidatif stres belirteçleri kullanılarak belirlenmesi amaçlanmıştır.Çalışmada kullanılan 18 adet Wistar-albino cinsi dişi sıçan, her grupta 6 denek olacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu olarak belirlenen birinci gruptaki deneklerin tuba uterinaları, sıcaklığı 22 °C'ye ayarlanmış havuzda 20 dakika süre ile tutulmuş ve 24 saat sonra kesilerek tuba uterina dokuları alınmıştır. İkinci ve üçüncü gruptaki denekler ise; hiperterminin oluşturulması amacıyla, sıcaklığı 42 °C' ye ayarlanmış havuzda 20 dakika bekletildikten sonra sırasıyla 30.dakika ve 24.saatte tuba uterina dokuları alınmıştır. Hipertermi uygulaması yapılan gruplara, uygulamadan 1 saat önce NaCl+Katalaz+SOD enjeksiyonu yapılmıştır. Alınan dokular alışılagelmiş ışık mikroskop izleme yöntemlerinden geçirilerek parafin bloklar oluşturulmuştur. Hiperterminin neden olduğu apoptozise, sitozolik bir antioksidan olan süperoksit dismutazın (SOD) koruyucu ve tedavi edici etkilerinin belirlenebilmesi ereğiyle Kaspaz 3, Kaspaz 8, Kaspaz 9 ve HSP 70 primer antikorları kullanılarak indirekt immünohistokimyasal yöntemler uygulanmıştır. Kesitler Leica DM 4000 (Germany) bilgisayar destekli görüntüleme sisteminde, Leica Q Vin 3 programında değerlendirilerek fotoğraflanmıştır.Yapılan değerlendirmeler sonucunda; başlatıcı kaspazlardan Kaspaz 8 ve 9 ile ilerletici kaspazlardan Kaspaz 3 protinlerinin tutulumu incelendiğinde, Kaspaz 9 tutulumunun daha belirgin olduğu saptanmıştır. İmmünoreaktivitenin özellikle epitelde, hücre sitoplazmasında ve silyalarda hipertermi uygulamasına koşut arttığı izlenmiştir. Kaspaz 3 tutulumunun hipertermi ile çok belirgin artmadığı gözlenmiştir. Tüm kaspazlar için SOD uygulamasının süreye koşut tutulumu azalttığı gözlenmiştir. HSP 70 tutulumunun genelde epitel hücrelerinde sitoplazmik düzeyde ve orta dereceli olduğu, SOD uygulaması ile tutulumun süreye koşut arttığı belirlenmiştir.Sonuç olarak apoptotik programın merkezi bileşenleri olan kaspazların aktivasyonuyla, hiperterminin özellikle epitel hücrelerinde dış yolaktan apoptozisi başlattığı yargısına varılmıştır. Yer yer salgı yapan hücrelerin de etkilenmesine koşut olarak ovariyan siklusun bozulmuş olabileceği düşünülmüştür. Doku genelinde oluşan apoptozisin dış yolaktan gerçekleşmiş olabileceği yargısına varılmıştır. Ancak SOD uygulamasının süreye koşut apoptozisi baskıladığı, bunun da artan HSP 70'in koruyucu etkisi aracılığıyla gerçekleşmiş olabileceği sonucuna varılmıştır.
Gebelik olaylanan deneysel hipoksi sonrasında gingko biloba'nın postnatal beyin gelişimi üzerine olası etkisi: Western bloting elektron mikroskobik ve immuno histokimyasal değerlendirme
Erken geliĢim sürecinde oksijen ve enerji dağılımına en duyarlı organ beyindir. Bu nedenle fötus ve yenidoğanda ortaya çıkan beyin anomalilerinin bilinen en belirgin nedeni gebelikte olaylanan hipoksidir. Diyabetli, kronik hipertansiyonlu, orak hücre anemili, astımlı ya da uyuĢturucu madde bağımlısı olan annelerin bebekleri kronik hipoksi tehdidi altındadır. Böyle hastalıkları olan annelerin bebeklerinde intrauterin büyüme geriliği, doğum sonrası yaĢamda epilepsi, beyin felçleri, öğrenme güçlüğü ve zeka geriliği ile motor iĢlevlerde yetersizlik dikkati çekmektedir. Hipoksi sonucu olaylanan iĢlevsel bozukluklar fötal ya da yeni doğan beyinlerinde önemli yapısal hasarların sonucudur. ÇalıĢmamızda embriyonel dönemde oluĢturulan hipobarik hipoksi modelinde beynin geliĢiminde olaylanan dejeneratif değiĢiklerde postnatal Gingko biloba uygulamasının Western blotting, elektron mikroskobik ve immünohistokimyasal düzeyde etkilerinin incelenmesi amaçlanmıĢtır. ÇalıĢmamızda hipobarik hipoksi, % 10 ‗luk O2, % 90 N gaz karıĢımı kullanılarak hipoksik kamarada oluĢturuldu. Vajinal plak oluĢumu görülen sıçanlar gebeliğinin 0. gününde kabul edildi. Gebeliğin 5. gününde (E5) % 10'luk O2 gaz karıĢımı verilen hipoksik kamaralara konuldu ve hipoksi uygulaması gebeliğin 15. güne (E15) dek aralıksız sürdürüldü. Elde edilen erkek yavrulardan bir grubu yalnızca hipoksi uygulanan gruplar olarak 233 belirlendi ve doğum sonrası 7., 14., 21. ve 28. günlerde beyin dokuları alındı. Bir grubuna ise doğumun gerçekleĢmesi ile birlikte yavrulara her gün belirlenen saatte 100mg/kg Gingko Biloba ekstresi oral yolla uygulandı ve 7,14,21 ve 28 günlerde beyin dokuları alındı. Normal atmosfer basında yaĢayan gebe sıçanlardan elde edilen erkek yavrulardan ise eĢ zamanlı kontrol grupları belirlendi ve toplam 12 deney grubu oluĢturuldu. Elde edilen beyin dokuları, Western blotting, elektron mikroskop ve immünohistokimya için alıĢılagelen yöntemler uygulanarak incelemeye alındı. Değerlendirmelerimiz sonucunda, embriyonel dönemde uygulanan hipobarik hipoksinin frontal alanda ve hipokampüs'deki nöronlarda stres proteinlerinden olan HSP ve Hif1α'yı artırdığı belirlendi. MBP ile yaptığımız değerlendirmede ise, ak maddede immünreaktivitenin azalması hipokside azalan kas aktivitelerinin bir göstergesi olarak kabul edildi. Hipoksi ve Gingko biloba etkinliğinin birlikte değerlendirildiği deney gruplarında verilerimiz, HSP ve Hif1α protein ekspresyonunda belirli bir süre uygulamaya koĢut olumlu etkilerin görülebileceğini düĢündürdü. Ġnce yapı düzeyinde hipoksi gruplarında eĢ zamanlı kontrol gruplarına karĢın nöron hücre gövdelerinde izlenen yapısal değiĢimlerde, Gingko biloba'nın geri dönüĢtürücü etkisi baskın olarak izlenmedi. Bunun yanı sıra 234 hipokampüsde nörogenezde düzenleyici rolü olduğu düĢünülen Chordin ve noogin proteinlerinin Western blott analizlerinde; Chordin proteininin ekspresyonu hipoksi gruplarında eĢ zamanlı kontrol gruplarına göre azalırken, Gingko biloba uygulanan gruplarda yalnızca hipoksi uygulanan gruplara göre artıĢ gösterdiği saptandı. Noggin proteinlerinin ekpressyonu hem hipoksi uygulanan gruplarda hem de hipoksi+ Gingko biloba uygulanan gruplarda kontrol grubuna göre azaldığı belirlendi. Antioksidan uygulamanın noggin ekspresyonunu belirgin olarak etkilemediği izlendi. Yapılan değerlendirmeler sonucunda süreye koĢut stres proteinlerinin ekspresyonunun artması Gingko biloba'nın uzun süreli kullanımında daha etkin olabileceği yargısını uyandırdı.
Tek taraflı testis torsiyonunda karşı testiste testiküler anjiyotensin dönüştürücü enzim aktivitesindeki değişimlerin histolojik ve histoşimik olarak değerlendirilmesi
Testis torsiyonu aynı tarafta iskemi oluşturan ve kontralateral testiste de dejeneratif değişikliklere neden olabilen patolojik bir durumdur. Testiküler angiotensin converting enzim (tACE) spermatogenez sırasında özellikle mayozun tamamlanmasından sonra ve spermiyogenez boyunca erkek germ hücrelerinde eksprese olur. tACE'in spermiogenez ve fertilite üzerine etkisi olduğu, sperm motilitesi, kapasitasyon ve akrozom reaksiyonunda yer alabileceği bildirilmektedir. Bu çalışmada testis torsiyonunun kontralateral testiste oluşturduğu hasarın ışık ve elektron mikroskobik olarak ve tACE ekspresyonunda meydana getireceği değişimlerin immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çalışmada 36 adet erişkin Wistar cinsi erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar altı gruba ayrıldı. Grup I; Kontrol, Grup II; Testislerin alt ve üst kutuplarına dikiş konulup, 12 saat sonra dikişlerin alındığı ve 24 saat sonra testislerin çıkarıldığı sham grubu, Grup III; Sol testisin 6 saat süre ile saat yönünün tersine 720º torsiyonundan sonra sağ testisin eksize edildiği grup, Grup IV; Sol testisin aynı şekilde 6 saat torsiyonundan sonra detorsiyone edildiği ve 24 saat sonra sağ testisin eksize edildiği grup, Grup V; Sol testisin aynı şekilde 12 saat 720º torsiyonundan sonra sağ testisin eksize edildiği grup, Grup VI; Sol testisin aynı şekilde 12 saat torsiyonundan sonra detorsiyone edildiği ve 24 saat sonra sağ testisin eksize edildiği grup olarak oluşturuldu. Deney sonunda sağ testisler ışık ve elektron mikroskobik inceleme için takip edildi, tACE immünreaktivitesi ise Avidin-Biotin-Peroksidaz yöntemiyle belirlendi. Veriler uygun istatistik programında Mann-Whitney U testi ile değerlendirildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Işık mikroskobik olarak incelendiğinde sağ testis dokularında dejeneratif seminifer tübüller, bu tübüllerde heterokromatik ve piknotik çekirdekli germ hücreleri, germ hücreleri arasında ayrılmalar ve bazı tübüllerde vakuolizasyon mevcuttu. Elektron mikroskobik incelemede ise bazal membranda incelme, germinal hücrelerde intrasitoplazmik vakuolizasyon ve hücreler arasında bağlantı kaybı izlendi. tACE immünreaktivite şiddetindeki değişiklikler değerlendirildiğinde, kontrol grubunda tACE immunreaktivite şiddeti 2.72 ± 0.14, sham grubunda ise 2.71 ± 0.15 olarak saptandı. Grup III'de tACE immunreaktivite şiddeti 2.16 ± 0.16 olarak azalma gösterdi (p<0.05). Grup IV'de 2.38 ± 0.08, Grup V'de 2.64 ± 0.09, Grup VI'da 2.47 ± 0.17 olarak tespit edildi. Sadece 6 saat torsiyon uygulanmış grupta şiddetin kontrole göre anlamlı derecede azaldığı gözlendi. Diğer deney gruplarındaki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı.Sonuç olarak tek taraflı testis torsiyonu karşı testiste histolojik bozukluklara yol açmaktadır. Altı saatlik torsiyon grubunda tACE immünreaktivitesinin azalması fakat sürenin uzamasıyla aktivitedeki artma spermatogenezi korumak ve devam ettirmek için kompansatuvar bir mekanizmanın devreye girmiş olabileceğini düşündürmektedir. tACE testis torsiyonu gibi patolojik süreçlerde rol alan bir enzimdir ancak bu enzimin etkileşim mekanizmalarını aydınlatacak ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Gıda alımı artırılan, azaltılan ve monosodyumglutamat uygulanan genç sıçanların mide dokusunda Apelin'in immünohistokimyasal olarak belirlenmesi
Apelin son zamanlarda keşfedilmiş, neredeyse tüm vücutta bulunan peptit yapılı bir hormon olup, mide, beyin, akciğer, laktasyondaki meme ve yağ dokusu gibi birçok dokuda üretilir. Apelinin sıvı ve gıda alımının yanı sıra, kardiyovasküler, gastrointestinal, endokrin ve immün sistemlerin düzenlenmesinde önemli fizyolojik rolü vardır. Diabetes mellitus, hipertansiyon ve kalp krizinin patogenezinde de etkili olduğu düşünülmektedir. Monosodium glutamat (MSG) uzun dönemde obezite ve metabolik sendrom tablosunun gelişmesine neden olan bir maddedir. Bu çalışmada, gıda kısıtlamasının, gıda alımının arttırılmasının ve MSG uygulanmasının mide dokusunda oluşturduğu yapısal değişiklikler ile apelin immünreaktivitesi üzerine olan etkilerinin belirlenmesi amaçlandı.Çalışmada 24 adet yenidoğan Wistar cinsi erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar dört eşit gruba ayrıldı. Grup I: Kontrol, Grup II: Gıda alımı arttırılan, Grup III: Gıda alımı azaltılan ve Grup IV: MSG uygulanan gruplar. Çalışmada kullanılan tüm sıçanlar deneyin 40. gününün sonunda ketamin ve xylazine anestezisi ile dekapite edilerek, mide dokuları çıkarıldı. Rutin ışık mikroskobu takibi yapılarak, dokular parafin bloklara gömüldü. Bloklardan alınan kesitlere histolojik boyamalar yapıldı ve apelin immunoreaktivitesi için avidin-biotin-peroxidaz yöntemi uygulandı.Kontrol grubuna ait mide dokusu kesitlerinin diğer gruplar ile karşılaştırılmasında, gıda alımı arttırılmış grup kontrole daha yakın olarak gözlenirken, gıda alımı azaltılan ve daha belirgin olarak MSG uygulanan gruba ait mide dokularının gastrik bezlerinde genişlemeler, apikal mukoza yüzeyinde hücresel dökülmeler ve yüzeyel epitel hücrelerinde kayıp gözlendi. Gıda alımı azaltılan grupta, mide mukozası lamina propriasındaki gastrik bezlerde daha belirgin olmak üzere, gıda alımı arttırılmış grupta da gastrik bezlerdeki hücreler arasında köpüksü görünüm izlendi. MSG uygulanan gruba ait mide mukozası lamina propriasında köpüksü görünüm izlenmedi ancak tüm gruplar arasında mide mukozasında en belirgin değişikliklerin MSG uygulanan grupta olduğu gözlendi. Ayrıca gıda alımı azaltılan grupta lamina propriada mononükleer hücre infiltrasyonları ve gastrik bezlerin bazal bölgelerinde apopitotik hücreler olduğu belirlendi.Kontrol ve deney gruplarına ait mide dokusundan alınan kesitlere uygulanan apelinin immunohistokimyasal boyanmasında sadece mukoza tabakasında pozitiflik gözlendi. Apelin immünpozitif hücreler özellikle bezlerin bazal kısımlarında daha yoğun ve belirgindi. Apelinin immünohistokimyasal boyanma derecesinin gruplar arasındaki karşılaştırılmasında sırasıyla, gıda alımı kısıtlanan grupta (+1), kontrol grubu (+2), gıda alımı arttırılan grupta (+3) ve MSG uygulanan grupta ise (+4) olduğu belirlendi.Sonuç olarak gıda alımının arttırılması, gıda kısıtlanması ve MSG uygulanmasının mide mukozasında sırasıyla gittikçe artan oranda histolojik değişikliklere neden olduğu ve mide dokusundaki apelinin gıda alımı kısıtlandığında azaldığı, gıda alımının arttırılması ve MSG uygulanması durumunda ise arttığı kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Apelin, immünohistokimya, mide, sıçan
Varikoselli hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası sperm morfolojisi değerlendirmesi
Pampiniform pleksustaki testiküler venlerin anormal genişlemesi olarak tanımlanan varikosel, çoğunlukla etkilenen testisin hacminde bir azalma ile ilişkilidir. Bugün varikoselin gerçekte üreme sistemine ne kadar hasar verdiği, bunun oluşma mekanizması üzerine çok sayıda tartışma vardır. Varikosel erişkin erkeklerin yaklaşık %15 kadarında bulunur. Bununla birlikte, primer infertiliteli erkeklerin %35'inde ve sekonder infertiliteli erkeklerin %80'inde belirgin varikosel bulunur. Bu iki duruma göre varikosel erkek infertilitesinin önemli nedenlerinden biridir ve fertilitede ilerleyen bir azalmaya sebep olur. Bu çalışmanın amacı, varikoselektomi ameliyatına karar verilmiş hastaların ameliyat öncesi ve ameliyattan üç ay sonrası sperm ve semen parametrelerini kullanarak varikoselli hastalarda semen kalitesi ve sperm morfolojisini incelemektir.Semen örnekleri varikosel grade-3 tanısı konmuş toplam 30 hastadan elde edildi. Semen örnekleri 3 günlük cinsel perhizden sonra mastürbasyonla toplandı. Likefaksiyondan sonra, semen analizi WHO kriterlerine göre Makler kamera ile yerine getirildi. Sperm morfolojisi spermac boyama tekniği kullanılarak değerlendirildi.Bu çalışmada hastaların A hareketli sperm oranı ortalaması ameliyat öncesi %16,1 (±9,2)'idi. A hareketli spermlerinin ortalaması ameliyat sonrası %22,3 (±20,7) olarak bulundu (p?0.001). Hastaların B hareketli spermlerinin ortalaması %12.53 (±7,5)'dan %14,7 (±5,9)`e yükselmiş olarak bulundu (p?0.001).Baş, boyun ve kuyruk anomalileri ameliyat öncesi sırasıyla %76,2 (±7,3), %10.43 (±3,7) ve %10,9 (±4,9)'du. Ameliyat sonrasında baş kısmında %69,30 (±6,5) (p=0.008) ile anlamlı düzelme görülmüştür. Boyun %12,7 (±3.08) baş ise %11,7 (±5.05) ile anlamlı bulunmamıştır (p?0.05). Tüm hastalarda normal sperm morfoloji ortalaması ise ameliyat öncesi %3,6 (±3.05) iken sonrasında %6.22 (±3,6) olarak bulundu (p?0.001). Hastaların yaşı 19 ile 22 arasında değişmekteydi.Sonuç olarak, genç hastalarda ileri derecede varikosel, sperm yapısı ve fonksiyonu üzerine negatif bir etkiye sahip olduğunu ameliyat edildikten 3 ay sonra düzelmenin başladığı görülmektedir. Varikoselin sperm morfolojisinde önemli ölçüde bozukluklara neden olduğu tespit edilmiştir. Ameliyat edilmediği takdirde infertilite potansiyeli olarak spermatogenezisi menfi yönde etkileyecektir.
Sıçan kalın bağırsağında yaşa bağlı değişimlerin ışık ve elektron mikroskobu düzeyinde değerlendirilmesi
Çalışmamızda sıçan kalın bağırsağında görülebilecek yaşa koşut olası değişiklikleri ışık, elektron mikroskobu ve immünohistokimyasal olarak inceledik. Bu amaçla; 1 günlük, 22 günlük, 4 haftalık, 10 haftalık, 8 aylık ve 22 aylık olmak üzere altı farklı yaş grubunda sıçan ile çalıştık. PCNA, Kaspaz 9, Kaspaz 8, Kaspaz 3 işaretleyicileri ile immünohistokimyasal incelemelerin yanı sıra, Alsian mavisi- PAS özel boyamasını kullandıkYaptığımız özel boyamada; yeni doğan grubunda özellikle baskın olan hücre tipinin goblet hücreleri olduğunu belirledik. 22. günden başlayarak kalın bağırsak katmanlarının erişkin yapısına ulaştığını gösterdikPCNA antikoru ile yaptığımız immünohistokimyasal boyamada; proliferasyonun yeni doğan grubunda diğer gruplara karşın zayıf olduğu, ancak yaşın ilerlemesine koşut süreklilik gösterdiğini saptadıkİlerleyen yaş grupları apoptozis açısından değerlendirildiğinde; Kaspaz 9 ile yapılan boyamada tutulumun tüm gruplarda düzensiz olduğu görülürken, Kaspaz 8 tutulumunda gruplar arasında belirgin bir farklılık görülmedi. Kaspaz 3 tutulumunun ise en çok yeni doğan grubunda olduğu görüldüElektron mikroskobu ile yapılan değerlendirmelerimiz sonucunda; yeni doğan grubunda epitelin henüz olgunlaşmamış olduğu saptanırken, yaşın ilerlemesiyle birlikte epitelde, hücre mitokondriyonlarında, yan yüz ve apikal yüzde dejeneratif değişiklikler saptandı. Bunun yanı sıra Goblet hücrelerinin granüllerinin yapısının bozulduğu görüldü. Sonuç olarak yaşla birlikte yapı- işlev ilişkisinin bozulduğu kanısına varıldı.
Yaşlanmaya koşut kalp kası hücrelerinde bağlantı birimlerinin immünohistokimyasal olarak belirlenmesi ve değişimlerin incelenmesi
Bu çalışmada sıçan kalp kasının diskus interkalaris bölgelerindeki bağlantı birimlerinde yaşa koşut oluşabilecek olası değişimleri çeşitli işaretleyiciler kullanarak immunohistokimyasal olarak ortaya koymayı amaçladık.Çalışmamızda 1 günlük, 22 günlük, 10 haftalık ve 20 aylık sıçan kalb'inde Zo1, E-kadherin, konneksin43 ve klaudin-5 antikor tutulumları indirekt immünohistokimyasal yöntemle incelendi. Ayrıca aynı doku örneklerinde yaşa koşut olaylanan değişiklikler istatistiksel olarak ortaya konuldu.İmmünohistokimyasal boyamalarda gelişim evrelerindeki kalp dokusunda yeni doğan gruplarda genellikle zayıf olan bağlantı birimi proteinleri işaretleyicilerinin tutulumları 22 günlük ve 10 haftalık gruplarda daha yoğun ve özgünleşmişti. 20 aylık yaşlı grupta ise bozulan diskus interkalaris yapısına koşut olarak tutulumlar dağınık gözlendi.İstatistiksel bulgularda antikor tutulumları 1 günlük gruptan başlayarak yaşa koşut artış gösterdi. Kruskal Wallis testi sonucunda 1 günlük grupta klaudin5 ile kadherin tutulumları istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar göstermişti, 22 günlük grupta klaudin5 ile kadherin ve konneksin tutulumları, 10 haftalık ve 20 aylık gruplarda ise klaudin5 ile kadherin , konneksin ve Zo1 tutulumları istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar göstermişlerdir.
Gözde yaşa bağlı değişikliklerin histokimyasal ve ince yapı düzeyinde incelenmesi
Çalışmamızda sıçan gözünde doğumdan sonra 1. ve 22. gününde, 10. hafta ve 22. ayındaki evrelerde yaşa bağlı olarak stroma, epitel, kornea ve Descement membran kalınlığı ve retina ganglion hücreleri arasındaki ilişkiyi PAS-Alsian mavisi boyama yöntemi kullanılarak incelendi. Ayrıca kornea ince yapısı elektron mikroskop düzeyinde değerlendirildiHistokimyasal olarak yapılan boyamalarda yaşa koşut olarak Descement membranı, stroma, epitel kalınlığı ve genel kornea kalınlığında artış saptandı. Bu artışlar 1.güne göre 22.gün, 10.hafta ve 22.ay gruplarında istatistiksel olarak anlamlıydı. Artan yaşa koşut kornea stromasında açılma, kollagen liflerde dalgalı uzanım ayırt edildi22 günlük ve 10 haftalık grupta retina ganglion katmanı incelendiğinde, 1 günlük grupla eşdeş olarak hücre ve çekirdek şekillerinin birbirleriyle uyumlu olduğu gözlendi. 22 günlük grupta gelişmenin bir göstergesi olarak sinir lif katmanının daha belirginleştiği dikkati çekti. 10 haftalık grupta bazı alanlarda yaygın intrasitoplazmik ödemin varlığı izlendi. 22 aylık grupta ganglion hücrelerindeki en belirgin değişiklik, hücrelerin basıklaşmasıydı. Sinir hücre katmanının belirgin olarak kalınlaştığı ayırt edildi.1 günlük grupta, ince yapı düzeyinde kornea yapısı incelendiğinde, epitelin ince olduğu, 2-3 sıra halinde düzenlendiği belirlendi. Descement membran az gelişmişti ve endotel katmanı görülüyordu. 22 günlük grupta, epitel katmanın oldukça gelişkin, Descement membranın 1 günlük gruba karşın kalın, endotel hücrelerinin gelişkin olduğu dikkati çekiyordu. 10 haftalık grupta, epitel katmanı tümüyle erişkin yapısına kavuşmuştu ve bağlantı bölgelerinde hemidesmozomlar yaygındı. Descement membran diğer iki gruba karşın gelişkindi. Endotel hücreleri yapılarını korumuştu. 22 ay grubunda kornea epitel hücrelerinde, açık ve koyu hücrelerin varlığı gözlenirken, Descement membranı son derece kalınlaşmış ve yapısının bozulduğunu gösteren görünüm dikkati çekti. Endotel hücrelerinin diğer gruplara karşın daha yoğun sitoplazmalı olduğu saptandıÇalışmamızın sonucunda; incelediğimiz evrelerde ışık mikroskop düzeyinde kornea'da Descement membranı, stroma, epitel kalınlığı ve genel kornea kalınlığında artış saptandı. Retina ganglion katmanı incelendiğinde, sinir hücre katmanının yaşa koşut olarak kalınlaştığı ve ganglion hücrelerinin dejenere olduğu ayırt edildi. Elektron mikroskobik incelemelerin sonucunda, başta Descement membranı ve epitel katmanı olmak üzere yaşa koşut yoğun dejenerasyon izlendi.
Kemoterapi uygulamasının sıçan ovaryum follikülleri üzerine etkisi ve çeşitli antioksidanların koruyucu rollerinin yapısal ve immünohistokimyasal düzeyde belirlenmesi
Kanser tedavilerinde kemoterapötik olarak sıklıkla kullanılan ajanlardan biri olan Siklofosfamid, üreme organlarına toksik etki ederek döllenmenin bozulmasına neden olur. Çalışmamızda kemoterapotik ajan Siklofosfamid'in normal ovaryum dokusunda olaylandırdığı dejeneratif etkiler üzerine askorbik asit, ?-tokoferol ve selenyum'un olası antioksidan etkilerini immünohistokimyasal ve elektron mikroskobik düzeyde değerlendirmeyi amaçladık. Bu nedenle yaşam ve gelişim sinyal moleküllerinden TGF-ß1, GDF-9, PCNA, apoptozis sinyal moleküllerinden kaspaz-3, APAF-1 primer antikorları ve hücrelerdeki DNA hasarını belirlemek için TUNEL yöntemi kullandık.Siklofosfamid uygulamasından sonra ovaryum dokusunda tüm gelişim aşamasındaki folliküllerin granüloza hücrelerinde TGF-ß1, PCNA, oositlerde ise GDF-9 tutulumlarının kontrol grubuna karşın oldukça azaldığı ve kaspaz-3, APAF-1 tutulumlarının ise belirgin olarak arttığı belirlendi. Ayrıca TUNEL yöntemi ile bu grupta atretik folliküllerin sayısının arttığı ve bazı Graaf folliküllerde DNA hasarı olan hücrelerin kontrol grubuna göre kuvvetli tutulum gösterdiği saptandı. Siklofosfamid ile birlikte antioksidan uygulanan grupların gelişmekte olan folliküllerinde ise TGF-ß1, PCNA, oositte ise GDF-9 immünreaksiyonun kontrol grubuna yakın olarak arttığı, kaspaz-3, APAF-1, TUNEL tutulumlarının belirgin olarak azaldığı ve doku genelinde atretik folliküllerin sayısının anlamlı derecede azaldığı saptandı.Elektron mikroskobik bulgularımız da immünohistokimyasal bulgularımızla eşdeş olarak; Siklofosfamid uygulanmış ovaryum dokularında özellikle çok sıralı primer folliküllerin granüloza hücrelerinde kontrol grubuna karşın yoğun dejeneratif değişiklikler saptandı. Antioksidan uygulanan 3 grupta ise ovaryumun yapısının korunduğu gözlendi.Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgulara göre, kemoterapi tedavisi sırasında normal ovaryum dokusunda oluşan serbest radikallerin neden olduğu dejeneratif etkilerin antioksidanlar ile en az düzeye indirilerek baskılanabileceği ve toksik etkilerden korunabileceği sonucuna varıldı.
Sıçan midesinde yaşa bağlı değişimlerin ışık ve elektron mikroskobik olarak değerlendirilmesi
Çalışmamızda midede yaşa koşut yapısal değişimlerin ışık ve elektron mikroskop düzeyinde incelenmesi gereğiyle 1 günlük, 22 günlük, 10 haftalık ve 22 aylık olarak 4 farklı yaş grubunda toplam 24 sıçan ile çalıştık. PCNA ve kaspaz-9 işaretleyicileri ile immunohistokimyasal incelemelerin yanısıra, Alsian mavisi-PAS özel boyamasını kullandıkYaptığımız özel boyamada; 1 günlük grupta mide dokusunun gelişkin yapıda olmadığını, 22 günlük grupta ise mide çukurcukları ve mide bezlerinin erişkin yapıda olduğunu gösterdik. 22 aylık grupta yaşa koşut olarak bezlerde hücresel ayırımın kaybolduğunu gözlemledik. Yer yer yozlaşmış alanların varlığını tespit ettikPCNA antikoru ile yaptığımız immunohistokimyasal boyamada; hücre çoğalmasının gelişmekte olan midede artmakla birlikte, yaşlanmaya koşut istatistiksel anlamlı bir değişiklik göstermediğini belirledikİlerleyen yaş grupları apopitozis açısından değerlendirildiğinde; kaspaz-9 immunoreaktivitesinin yaşlanmaya koşut arttığını gözlemledikYapılan elektron mikroskobik incelemelerde; 1 günlük grupta yüzey epitel hücrelerinin tam olarak düzgün bir sıra oluşturamadığını, paryetal hücrelerde tübüloveziküler yapıların tam olarak oluşmadığını ve mitokondriyonların fötal mitokondriyon yapısı sergilediğini belirledik. 22 günlük grupta yüzey epitelinin gelişimini henüz tamamlamadığını, paryetal hücrelerde ise tübüloveziküler yapılar ve intrasellular kanalcıkların şekillenmiş, mitokondriyonlar özgün yapıda ve çok sayıda olduğunu gözlemledik. 22 aylık grupta yüzey epitel hücrelerinde granüllü endoplazmik retikulum tubuluslarının yaşlanmaya koşut genişlediğini belirledik. Paryetal hücrelerde de dejeneratif değişiklikler gözlemledik.
Kemoterapi uygulamasının sıçan akciğer dokusuna etkilerinin yapısal düzeyde incelenmesi
Kanser tedavisinde kullanılan kemoteropatik ilaçların toksik etkileri bilinmektedir. Bu kemoteropatiklerden birisi olan siklofosfamid, akciğerlerde; alveoler düzeyde pnömoni, tip 1 pnömosit hücre hasarı, anormal tip 2 hücresi oluşumu, fibrozis ve alveol esnekliğinin bozulmasına neden olmaktadır. Antioksidanlar ile yapılan ön tedaviler ilaç kullanımı süresindeki hasarı önleyebilmektedir.Çalışmamızda siklofosfamid'in normal akciğer dokusunda olaylandırdığı dejeneratif etkiler üzerine askorbik asit, ? -tokoferol ve selenyum'un olası antioksidan etkilerini immünohistokimyasal ve elektronmikroskobik düzeyde değerlendirmeyi amaçladık. Bu nedenle yapısal hasar ve gelişim moleküllerinden AT1 ve PCNA, apoptozis sinyal moleküllerinden kaspaz-8 ve kaspaz-9 antikorlarını kullandık.Siklofosfamid uygulanan akciğer dokusunda; epitel, alveolar makrofajlar, lenfosit toplulukları ve bağ dokuda PCNA, bronkus, alveol ve damar endotelinde AT1, düz kas hücreleri, alveol duvarı ve lenfosit yığınaklarında ise kaspaz-8 ve kaspaz-9 immünreaktivitelerinin kontrole karşın orta-kuvvetli derecede arttığı saptandı. Siklofosfamid ve ? -tokoferol'ün birlikte uygulandığı grupta bronkiolus epiteli, endotel hücre çekirdekleri, lenfosit yığınaklarında yoğun PCNA, kontrol grubuna eşdeş AT1, kaspaz-8 ve zayıf kaspaz-9 tutulumu belirlendi. Askorbik asit uygulanan grupta, PCNA immünreaktivitesi oldukça az, AT1, kaspaz-8 ve kaspaz-9 tutulumları ise siklofosfamid grubuna eşdeşti. Selenyum uygulanan grupta siklofosfamid grubuna karşın PCNA ve AT1 tutulumları az, kaspaz-8 ve kaspaz-9 immünreaktiviteleri ise siklofosfamid grubuna benzerdi. Her üç antioksidanın uygulandığı grupta, bulgular siklofosfamid grubuna eşdeşdi.Elektron mikroskobik bulgularımızda; siklofosfamid uygulanmış akciğer dokularında tip 2 alveolar hücre sitoplazmalarında, mitokondriyonlarında vakuolleşme, kristolizis, lamellar düzenlenimde bozukluk ve apoptozise gidiş gözlemlendi. ? -tokoferol uygulanan grupta ise düzgün mitokondriyonlar, azalmış fibrozis, zar ve lamellar cisim defektleri saptandı. Diğer grupların ise siklofosfamid grubuna benzerlik gösterdikleri belirlendi.Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgulara göre; sıçanlarda kemoterapi uygulanması sırasında alınan antioksidanlardan yalnızca ? -tokoferol'ün, doku hasarını etkin biçimde geri dönüştürebileceği sonucuna varıldı.
İnce bağırsakta yaşa bağlı değişiklikler
Çalışmamızda sıçan duodenum'unda doğumdan sonra 1. ve 22. günlerde, 10. hafta, 8. ve 22. aylık evrelerde yaşa koşut olarak villus boyu, tunika muskularis kalınlığı, Goblet hücre sayısı ve duodenal bezler arasındaki ilişkiyi Alcian mavi - PAS boyama yöntemini kullanarak inceledik. Ayrıca duodenumda yaşa koşut leptin ve leptin reseptörü'nün olası konumu immünohistokimyasal yöntemlerle belirlemeyi amaçladık.Histokimyasal boyamalarda yaşa koşut olarak villus boylarının uzadığı, Lieberkühn bezlerinin derinleştiği, Goblet hücrelerinin bezlerin daha çok bazalinde çoğaldığı, villus bağ dokusunun yaşlanmayla arttığı, villus bağ dokusunda tek çekirdekli hücre infiltrasyonunun varlığı, kas katmanı ve submukozanın kalınlaştığı, Brunner bezlerinin puberteden itibaren tam aktif hale geldiği saptandı. Bu artışlar villus boyu ve goblet hücre sayısında 1. ve 22. günler arasında istatistiksel olarak anlamlıyken; genç gruptan başlayarak diğer gruplar arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi.Yeni doğan evresinden başlayarak ilerleyen yaş gruplarında leptin antikoru ile yapılan immünohistokimyasal incelemelerde, yüzey epitelinde ve villuslarda leptin tutulumu doğum sonrası kuvvetli gözlenirken bunun erişkine kadar azaldığı sonrasında ise yeniden arttığı ve sitoplazmaya yayıldığını belirledik. Kas katmanında enlemesine liflerin immünreaktivite göstermediğini buna karşın uzunlamasına lifleri de immünreaktivitenin belirginliğini izledik.Leptin reseptör antikoru ile yapılan immünohistokimyasal boyamalarda ise tutulumunun yaşla birlikte azaldığını ve epitel hücresinde apikal sitoplazmik ve zar düzeyinde olduğu belirlendi.Çalışmamızın sonucunda incelediğimiz evrelerde leptin tutulumunun bireysel farklılıklar ve beslenme alışkanlığından kaynaklanabileceği kanısına vardık. Leptin reseptör tutulumunun ise yaşla birlikte azaldığı bunun da leptin aktivitesine bağlı görülebilecek aşırı cevabın önlenmesine yönelik bir mekanizma ile ilgili olabileceği düşünülmüştür.
Rat akciğerlerindeki endokrin hücrelerin postnatal periyotta immunohistokimyasal çalışmalar ile incelenmesi
Rat Akciğerlerindeki Endokrin Hücrelerin Postnatal Periyottaİmmunohistokimyasal Çalışmalar İle İncelenmesiAli BAYRAKDARVeteriner Fakültesi, Fırat Üniversitesi, ElazığÖZETBu çalışmada Fırat Üniversitesi Deneysel Araştırmalar Merkezinden(FÜTDAM) temin edilen 18 adet gebe Wistar rat kullanıldı. Eter ile anestezisonrası her grup için dörder (4'er) adet rat kullanılmak üzere yeni doğmuş,neonatal 5, 10, 15, 20, 25 ve 30 günlük ratlar ile ergin ratlardan toplam 32 adetakciğer dokusu alınarak, İHK (immunohistokimya) boyama metotları içinuygun işlemlerden geçirildi.Doku örnekleri serotonin ile CGRP, kalsitonin, CCK, somatostatin veVIP bakımından incelendi. Tüm ratların akciğer endokrin hücrelerindeserotonin, CGRP, kalsitonin, CCK ve somatostatin immunoreaktivitesigözlendi. Endokrin hücrelerde VIP immunoreaktivitesine rastlanmadı. Pozitifakciğer endokrin hücreler ya tek olarak bulunan (NECs, neuroendocrine cells)veya kümelerden (NEBs, neuroepithelial bodies) oluşan formlardan ibaretolarak gözlendi.Erken neonatal periyotlarda, rat akciğerlerindeki serotonin ve CGRP-IRhücreler, sayı bakımından yüksek olarak belirlendi. İmmunoreaktif hücrelerinsayısı kısa bir süre sonra azalmış olarak gözlendi. Kalsitonin, CCK vesomatostatin-IR hücreler, tüm gruplarda, eşit yoğunlukta ve seyrek olaraksaptandı.Sonuç olarak; sunulan çalışma ile özellikle serotonin ve CGRP'ninneonatal periyotta fonksiyonel olduğu, akciğer gelişiminde ve neonatal hayataadaptasyonda önemli görevler üstlendiği görüşüne varıldı.Anahtar Kelimeler: Rat, akciğer, PNEC, IHK
Yaşlanmaya koşut sıçan ovaryumunda folikül ince yapısı ve folikül uyaran hormon reseptörlerinin (FSHR) östrojen reseptörlerinin (ER), Progesteron reseptörlerinin (PR) immünohistokimyasal olarak belirlenmesi.
Yaşlanmayla olagelen değişimlerin belirlenmesi için folikül ince yapısı ve folikül uyaran hormon (FSHR), östrojen (ER), progesteron hormon reseptörlerinin (PR) immünohistokimyasal olarak belirlenmesi, amaçlandıÇalışmamızda, 5 ayrı yaş dönemine ait dişi sıçanlar kullanıldı. Yaş dönemi grupları; 22 günlük (genç), 4 haftalık (prepubertal), 10 haftalık (yetişkin), 8 aylık (premenapozal) ve 2 yaşındaki (yaşlı) deneklerden oluşturuldu. İmmünoıhistokimyasal sonuçlar ışık mikroskobu düzeyinde, yaşa koşut ince yapı düzeyindeki değişiklikler elektron mikroskobunda değerlendirildiİmmünohistokimyasal incelemeler sonucunda, östrojen reseptör tutulumunun yaşla birlikte azaldığı, progesteron reseptör tutulumunun yaşlanmanın ilerlemesi ile arttığı gözlemlendi. Tüm yaş gruplarında zona pellusida'da PR varlığı belirlendiGranüloza hücrelerindeki FSHR immünreaktivitesinin puberteden başlayarak azaldığı buna karşın teka internada arttığı saptandı. Menopoz öncesi döneme gelindiğinde ise teka interna hücrelerinde FSHR tutulumunun azalmaya başladığı izlendiİnce yapısal değişimleri değerlendirdiğimizde; Annular lamellerin ve Balbianni cisimciklerinin yaşla birlikte azaldığı saptandı. Zona pelusida'nın ise gelişimin erken dönemlerinde uniform kalınlıktayken menapoz ile birlikte daha gevşek bir görünüm kazandığı gözlendiOvaryumda folikül gelişimi sırasında düzenleyici rolü olduğu bilinen steroid hormonların bu etkilerini; varlığını gösterdiğimiz reseptörleri ile gerçekleştirdikleri belirlendi. İncelediğimiz yaş gruplarında, yaşın artmasıyla birlikte görülen ince yapısal dejenerasyonların varlığına koşut olarak reseptör dağılımının olumsuz etkilendiği sonucuna varıldı.
Yaşlanmaya koşut sıçan tuba uterina'sında cinsiyet hormonlarının immünohistokimyasal olarak belirlenmesi ve ultrastrüktürel değişimlerin incelenmesi.
Bu çalışmada yaşa koşut tuba uterinada çeşitli steroid hormon reseptörlerinin dağılımı ve tuba uterina epitelindeki ultrastrüktürel değişikliklerin belirlenmesi amaçlandıÇalışmamızda genç, prepubertal, yetişkin, premenapozal, yaşlı sıçan tuba uterina'larında östrojen, progesteron ve FSH reseptörlerinin dağılımı indirekt immünohistokimyasal yöntemlerle incelendi. Ayrıca aynı yaş gruplarından alınan doku örneklerinde yaşa koşut olaylanan ince yapı düzeyindeki değişiklikler elektron mikroskobik düzeyde belirlendiİmmünohistokimyasal boyamalarda gelişim dönemindeki tuba uterina'larda; hem silyalı hem de salgı yapan hücrelerde östrojen reseptörü tutulumu izlenirken, FSH-R tutulumu tüm gruplarda epitel yüzeyinde belirlendi. Artan yaşa koşut olarak östrojen ve FSH resptörü tutulumunun azaldığı gözlendi. Genç gruptan başlayarak gelişimin erken evrelerinde progesteron reseptörü immün boyanmasının arttığı gözlenirken, premenapozal gruptan başlayarak tutulumun giderek azaldığı, yaşlı grupta ise tutulumun genelde salgı yapan hücrelerde olduğu belirlendiElektron mikroskobik bulgularda genç grupta hücrelerin gelişimini tamamlamış olduğu ve yetişkin grupta hücrelerdeki aktivitenin oldukça yüksek bir düzeye ulaştığı gözlendi. Premenapozal gruptan başlayarak ilerleyen yaş gruplarında hücrelerde apototik görünüm belirlendiÇalışmamızın sonucunda incelediğimiz yaş gruplarında steroid hormon reseptörlerinin dağılımının, gelişimin erken evrelerinde artış göstermesi ve en yoğun olarak yetişkin grupta izlenmesi ile birlikte premenapozal evreden başlayarak artan yaş gruplarında dağılımın azaldığı belirlendi. Elektron mikroskobik bulgularda da steroid hormon dağılımıyla uyumlu olarak, en aktif epitel hücreleri yetişkin grupta gözlendi. Bunun yanında artan yaşa koşut olarak epitel hücrelerinde, reseptör düzeyindeki azalmayla ilişkili olduğu düşünülen, dejenerasyonlar izlendi. Reseptör düzeyindeki artan yaşa koşut azalma hücrelerin ultrastrüktürel düzeyde dejenerasyonuna bağlı olarak değerlendirildi.
Ratlarda sinir ezilmesi sonrası NGF ve Sitokrom-C`nin rejenerasyon üzerine etkisinin ışık ve elektron mikroskop düzeyde incelenmesi
49 ÖZET Mevcut çalışma ezilmeyi takiben intraepinöral (NGF) sinir büyütücü faktör ve siokrom-c'nin injeksiyonundan 2,3,5,8 ve 10 hafta sonra rat N. Ischiadicus'undaki dejeneratif, rejeneratif değişiklikleri araştırmaktadır. Sinirdeki farklılıklar ultrastrüktürel, mikroskobik ve lifleme tekniğiyle incelenmiştir. Doku örnekleri 1/15 M fosfat tamponlu % 2'lik Glutaraldehit'le ve sonra 1/15 M fosfat tamponundaki % l'lik Os04 'le tesbit edildi. Etil alkolle dehidre edildikten sonra, doku örneklerinden kalın ve ince kesitler alındı, Araldite gömüldü. Ultrasrüktürel ve ışık mikroskobik olarak incelendi. Ezilme yaralamasından sonra, Schwann hücre sitoplazması, aksoplazmada dejenerasyon ve organel birikimi görünüyordu. Miyelinli liflerde dejenerasyon vardı. Miyelin katları arasında, miyelin kabakalarında ayrılma, farklı yoğunluklu vakuol benzeri sahalar, bozulmuş katlar ve osmiyofilik granüller gözlendi. Ezilme yaralamasından sonra siyatik sinirin miyelinli lifleri, NGF ve sitokrom-c grubundakinden azdı. Bu gruplarda miyelin kılıf kalıntıları ve makrofajlarda azalmıştı. 10 haftada NGF ve sitokrom-c grubunun her ikisinde rejenerasyon tam olarak oluşmuştu. Bu çalışma, NGF'nin rejenerasyona yararlı olan etkisi daha çok potansiyeldir.
İnfertil hastalardaki tedavi süreçlerinin embriyo parametreleri ve in vitro fertilizasyon (IVF) sonuçları üzerine etkileri
İn vitro fertilizasyon (IVF) tedavisi, günümüzde infertilite tedavisinde en fazla kullanılan yardımcı üreme tekniklerindendir. Yardımcı üreme teknikleri ile yapılan her embriyo transferi için canlı doğum oranının yaklaşık %30 olduğu bilinmektedir. Çalışmamız kapsamında infertilite tanısı konan 455 çiftin endikasyonları ve gebelik oranları incelenmiştir. Çalışmaya alınan çiftlerin endikasyonları sıklık dereceleri sırasıyla incelendiğinde; erkek faktörü, açıklanamayan infertilite ve kadın faktörlerinin oluşturduğu tespit edildi. Yapılan çalışmada %20 oranında gebelik varlığı görülen grup ile %63,7 oranında gebelik görülmeyen grup, in vitro fertilizasyon parametreleri olan hormonal değerler, oosit sayısı, döllenmiş oosit sayısı ve embriyo kalitesi, fertilizasyon oranları açısından incelendi ve elde edilen bulgular arasındaki ilişki istatistiksel olarak analiz edildi. Veriler; sayı, yüzde, ortalama ve t-testi, ki-kare testi ile analiz edilmiştir. Embriyo kalitesi değerlendirilirken blastomerlerin eşit büyüklükte olup olmadığı, yuvarlak ve şeffaf sitoplazma içerenler ve fragmantasyon içermeyen embriyo parametreleri göz önünde bulundurularak derecelendirme sistemine göre sınıflandırıldı. Fragmantasyon oranı %20 olan embriyolar grade I, blastomer farklılıkları artan ve fragmantasyon %20 den büyük ve %50 aralığında olan embriyolar grade II, blastomer sayı, şekil ve büyüklükleri birbirinden farklı olanlar grade III, fragmantasyon oranı %50'den fazla ve blastomer sitoplazmaları koyu, heterojen görünümlü embriyolar ise grade IV olarak seçildi. İn vitro fertilizasyon hastalarından kontrollü overyan hiperstimulasyon sonucu elde edilen foliküller oosit pick up işlemi ile toplanarak oositin etrafındaki granuloza hücreleri ayrıldı. Sonuçlarımız, gebelikte ilişkilendirilen hormon değerlerinin gebe kalan kadınlarla gebelik oluşmayan kadınlar arasında istatistiksel olarak değerlendirildi. Verilen ilaç protokolu ile fertilizasyon arasında analizler yapıldı. Oosit kalitesi iyileştikçe fertilizasyon oranında artma izlendi. Yapılan retrospektif çalışmanın ilaç protokollerinin uygulamaları ve in vitro fertilizasyon parametreleri açısından incelenerek, IVF uygulamalarında yol gösterici etkilerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır.
Dondurulmuş embriyo transferi sonuçlarının farklı endikasyonlara göre değerlendirilmesi
Dondurulmuş embriyo transferi (DET) tüm dünyada yaygın olarak kullanılmakta ve kümülatif gebelik oranlarını arttırmaktadır. Transfer edilen taze embriyo transferi sayısının giderek azaltılmasıyla daha çok sayıda embriyo dondurulup sonraki sikluslarda kullanılmaktadır. Günümüzde iki farklı embriyo dondurma yöntemi mevcut olmasına karşın daha iyi sonuçlar elde edilmesi nedeniyle en sık vitrifikasyon yöntemi kullanılmaktadır. Çalışmamızda farklı endikasyonlarla intrasitoplazmik sperm injeksiyonu (ICSI) ve embriyo transferi (ET) siklusuna katılan, fazla embriyolarını dondurduğumuz ve daha sonra çözüp transfer ettiğimiz 258 çift değerlendirmeye alınmıştır. Bu amaçla endometriozis, polikistik over, zayıf over yanıt, tubal faktör, açıklanamayan infertilite ve erkek faktör olan çiftler değerlendirilmiştir. Amaç farklı endikasyonlarla infertilitesi olan ve DET uygulananlarda klinik gebelik oranlarının karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya 40 yaşın altında başka sistemik bir hastalığı olmayan uterin kavitesi normal kadınlar alınmıştır. Testiküler sperm kullanılanlar çalışmaya dahil edilmemiştir. Çalışmaya alınan çiftlerde erkek ve kadında ortalama yaş ve transfer edilen dondurulmuş embriyo sayıları karşılaştırılam grupla arasında benzer bulunmuştur. DET sonrası klinik gebelik oranları incelendiğinde endometriozis hastaları için %29.6 (8/27), polikistik over sendromlu hastalar için %30.2 (13/43), zayıf over yanıtlı hastalar için %28.9 (11/38), tubal faktör hastaları için %34.2 (12/35), açıklanamayan infertilite hastaları için %28.2 (11/39) ve erkek faktörü için %28.9 (22/76) olarak bulunmuştur. Gruplar arasında klinik gebelik oranları açısından istatistiksel bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak, DET sikluslarında klinik gebelik oranları, değişik endikasyonlar ile infertilite tanısı konulan çiftlerde farklılık göstermemiştir. Ovulasyon indüksiyonu sonrası fazla embriyoların sonraki sikluslarda kullanılmak amacıyla dondurulması ve daha sonra kullanılması kümülatif gebelik oranlarını arttıracaktır. Yardımcı üreme teknikleri (YÜT) ile uğraşan laboratuarlarda mutlaka embriyo dondurabilecek; özellikle vitrifikasyon yapabilecek donanım ve deneyimli ekip bulundurulmalıdır.
Polikistik over sendromlu (PKOS) hastalarda hormonal parametrelere bağlı olarak embriyo gelişiminin incelenmesi
Overde folikül gelişimi hipotalamus-hipofiz-gonadal aksın senkronize ve koordineli çalışması sonucu gerçekleşmektedir. Hipotalamustan pulsatil olarak salınan Gonadotropin-Releasing Hormon (GnRH), Hipofizi uyarır ve Hipofiz bezinden FSH ve LH salınması gerçekleşir. GnRH titreşim sıklığının artışı, GnRH'ye yanıt artışı ve yüksek östrojen düzeylerine neden olmaktadır. Bu dinamik süreçte çeşitli nedenlerle bozulma/aksama, farklı klinik tablolara yol açmaktadır. Polikistik over sendromu (PKOS) da bu klinik tablolardan birisidir. PKOS, doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen endokrin bozukluktur. Klinikte ortaya çıkış oranı %6-8 oranında değişkenlik göstermektedir. PKOS'lu bireylerde serum AMH (Anti-Müllerian Hormon) düzeyi, testosteron ve LH düzeyi ile orantılı olarak artmaktadır. AMH günümüzde yumurtalık cevabını öngörmede belirteç olarak sıkça kullanılmaktadır. Farklı serum AMH konsantrasyonları, oosit maturasyonu ve kalitesi, embriyo gelişimi ve IVF-ICSI (In-vitro fertilizasyon-Intrakraniyoplazmik sperm enjeksiyonu) sonuçları ile yakından ilişkili olduğu yapılan çalışmalar ile gösterimiştir. Bu çalışmada 2016 ile 2017 tarihleri arasında PKOS (31) tanısı koyulmuş ve kontrol (açıklanamamış infertilite) (115) grubunda, ICSI ile IVF tedavisi gören 146 kişi çalışmaya dahil edildi. Kadın ve erkek yaşı, VKI, total oosit sayısı, fertilize oosit sayısı, total embriyo sayısı, hormon parametreleri (FSH, HCG günü E2, LH, inhibin B, AMH, LH/FSH), embriyo takibi (GV, Dejenere, MI, MII, erken bölünme), sperm parametreleri ve gebelik oranları değerlendirildi. Erkek faktörünün bulunmadığı PKOS'lu hastaların kontrol grubuna göre Vücut Kitle İndeksleri (VKI), AMH, LH/FSH ve Antral Folikül Sayısı (AFS) verileri anlamlı düzeyde yüksek bulunmakla birlikte, Gonadotropin düzeyleri düşük bulunmuştur. AMH ve LH/FSH düzeyi gebe olan PKOS'lu hastalarda gebe olmayan PKOS'lu hastalara göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. PKOS ve kontrol grubuna ait embriyo parametreleri incelendiğinde PKOS'lu hastalarda diğer gruba göre total oosit sayısı, GV ve dejenere oosit sayısı anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (P<0,05).
Obezitenin intrasitoplazmik sperm injeksiyonu (ICSI)-embriyo transferi(ET) sonuçları üzerine etkisi
ÖZET Obezitenin birçok hastalığa neden olduğu bilinmekte olup, üreme fonksiyonları üzerinde de etkileri incelenmektedir. Yaşamı ve yaşam süresini olumsuz etkileyen obezite; infertilite nedenleri arasında görülmektedir. Obezitenin infertiliteye neden olan mekanizmaları henüz tam olarak tespit edilememiştir. Günümüzde tartışılmakta olan konular arasındadır. Küresel bir halk sağlığı sorunu olan obezitenin, kadınların üreme sisteminde toplanan oosit sayısını ve gelişimini negatif etkilediği, embriyo gelişimi ve kalitesini olumsuz etkilediği ayrıca düşük riskini artırdığı araştırılan konular arasındadır. Vücut kitle indeksi (VKİ) arttıkça kadınlarda doğurganlığın azaldığı ya da normal kiloda ki kadınlara göre daha düşük olduğu görülmektedir. Kadınlarda obezitenin erken ve geç dönemlerde tespit edilmesi önemlidir. Erken dönemlerde belirlenmesi; menstürasyon düzensizliklerine, kronik oligo-anovulasyona neden olurken erişkin yaşlarda belirlenmesi infertiliteye yol açmaktadır. Birçok metabolik hastalıkta olduğu gibi infertilite de yaşam tarzından ve bireysel özelliklerden etkilenmektedir. Bunlardan obezite infertiliteyi etkileyen etmenler arasında gösterilmektedir. Amaç; obezitenin intrasitoplazmik sperm injeksiyonu (ICSI) – Embriyo Transferi (ET) yöntemi uygulanan kadınlarda gebelik sonuçları üzerine etkisinin incelenmesidir. Bu tez çalışmasında, çeşitli infertilite endikasyonlarıyla ICSI- ET programına giren kadınlar Vücut Kitle İndeksleri (VKİ); VKİ<25, VKİ 25-30 ve VKİ >30 olarak üç gruba ayrılmış ve gebelik oranları karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak; ICSI-ET sikluslarında VKİ >30 (%36.5) olan grubun gebelik oranı VKİ <25 (%53.7) olan gruba göre düşük bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Obezite, ICSI, infertilite, gebelik Danışman: Doç. Dr, Meriç Karacan, Yeni Yüzyıl Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum ABD.
Sperm hazırlama yöntemlerinin sperm kromatin kondensasyonu ve DNA hasarı üzerine etkisi
İnfertilite günümüzde giderek artan bir sorun haline gelmekte olup infertil çiftlerin yaklaşık %20'si yalnızca erkek faktörden kaynaklanmaktadır. Erkek faktör değerlendirilmesinde sıklıkla DSÖ (WHO) kriterlerine uygun standart semen analizi yapılmaktadır. Fakat semen analizi sperm DNA hasarları hakkında bilgi vermemektedir. Sperm DNA hasar mekanizmalarından en önemlilerinden biri anormal ya da düzensiz kromatin paketlenmesidir. Spermatogenez sürecinde spermatid kromatini kompaksiyon süreci geçirir ve histon proteinleri sperme özgü protamin proteinleri ile yer değiştirerek sperm kromatin kondensasyonunu gerçekleştirir. Kromatin kondensasyon sürecinin normal olmaması spermlerde gelişimsel anomalilere neden olur. Sperm DNA fragmantasyon indeksi ve maturasyon defekti oranlarına bakılarak fertilizasyonda kullanılacak spermler hakkında bir öngörü sağlanabilir. Gradient ve swim-up yöntemleri günümüzde IVF laboratuvarlarında rutin olarak uygulanan IVFICSI öncesi sperm hazırlama teknikleridir. Gradient yöntemi anormal ve normal spermlerin yoğunluk farklılıklarından faydalanarak ayırma işlemi sağlarken, swimup yöntemi spermlerin hızlı olanlarının üst faza yüzmesi ile ayrışmayı sağlar. Her iki yöntem de en kaliteli, yüksek motilite ve normal morfolojiye sahip spermleri elde etmeyi amaçlarken semenden sperm dışı hücrelerle birlikte ölü, hareketsiz spermleri ayırmayı sağlar. Çoğunlukla IVF laboratuvarlarında spermle ilgili yapılan tüm işlemler 37° C gerçekleştirilir. Bu çalışmada normospermi ve oligoastenoteratospermi olgularında farklı semen hazırlama yöntemleri kullanarak, hazırlama işleminin maturasyon defekti olan spermleri ayrıştırması ve aynı zamanda oda sıcaklığı (22 °C) ve 37° C 'nin sperm DNA fragmantasyonuna etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma 'Biruni Üniversitesi Girişimsel Olmayan Etik Kurul'una sunuldu ve 2018-12-9 sayı ve 29.01.2018 tarihli etik kurul onayı alındı. Çalışma Ocak 2018Haziran 2018 tarihleri arasında Biruni Üniversite Hastanesi'ne spermiyogram analizi için başvuran hastalarda uygulandı. Bu çalışmada; Biruni Üniversite Hastanesi Üroloji polikliniğine başvuran hastalardan normospermi(n:20) ve oligoastenoteratospermi gruplarında (n:20) WHO kriterlerine uygun standart semen analizi uygulanarak ardından asidik anilin mavisi boyama yöntemi ile sperm maturasyon defekti ve acridin orange boyama yöntemi ile sperm DNA fragmantasyon hasarı değerlendirilmiştir. Gradient ve swim-up yöntemleri kullanılarak yapılan sperm ayrıştırma sonrası gruplar kendi içinden ayrılarak oda sıcaklığı (22 °C) ve 37° C 'de 1 saat inkübasyon yapılmış olup inkübasyon sonrası yeniden asidik anilin mavisi boyama ve acridin orange boyama yapılarak öncesindeki DNA fragmantasyon indeksi ve sperm maturasyon defekti ile uygulama sonrası elde edilen değerler karşılaştırılmıştır. Bu tez çalışmasına göre sperm hazırlama yöntemi olarak swim-up ve gradient yöntemlerinin arasında motil sperm, sperm sayısı ve morfolojisi açısından anlamlı farklılık bulunmamış olup motilite ve konsantrasyon parametreleri gözönüne alınarak iki yöntem de olgunun durumuna göre tercih edilebilir. Sperm immaturasyonu ve DNA fragmantasyonu açısından da gerek dansite gradient ve gerekse swim up yöntemi ile azaldığı gösterilmiştir. Özellikle oligoastenoteratospermi olgularında normospermiye kıyasla, 37°C de inkübasyonun özellikle DNA fragmantasyonu açısından kötü etkileri ortaya çıkmıştır. Sperm DNA hasarını en aza indirmek için inkübasyon 37°C ye göre oda sıcaklığında gerçekleştirilebilir. En fonksiyonel ve DNA hasarının en az olduğu ayrıştırma ve inkübasyon sıcaklıklığının swim-up ve oda sıcaklığı (22°) olduğu gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: DNA hasarı, gradient, swim-up, DNA fragmantasyonu
İn vitro antioksidan uygulamasının sperm fonksiyonları üzerine etkisi
Antioksidanlar, ROS'un meydana gelişi ve ROS'un sebeb olduğu hasarları önleyebilen savunma mekanizmalarıdır. Spermatozoa hücreleri plazma membranlarında poliansatüre yağ ve düşük konsantrasyonlarda sitoplazmalarında antioksidan savunma enzimleri bulunmaktadır. Bu nedenle spermatozoa hücreleri ROS'a karşı diğer hücrelere oranla daha fazla hassasiyet gösterir. Antioksidan sistem ile ROS oluşumu arasında denge vardır. Spermatozoon, oksidatif hasara karşı DNA'sını iki savunma sistemi ile korumaktadır. Birincisi seminal plazma, ikincisi DNA'nın paketlenerek düzenlenmesidir. Glutatyon peroksidaz (GPX), seminal plazma enzimlerindendir. İnsan spermatozoalarında, ROS'u etkisizleştirmek, azaltılmış glutatyon yoluyla glutatyon peroksidaz\glutatyon redüktaz sistemine bağlıdır. Bu çalışmada amaç GPX'in in vitro kullanımında sperm motilitesi ve canlılığı üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem:Çalışma Bahçelievler MedicalPark Hastanesi IVF merkezine spermiyogram testi için başvuran, normozoospermi ve oligozoospermi özelliği gösteren 20'şer erkek olgunun semen örneği üzerinde yapıldı. Mikroskobik ve morfolojik değerlendirmeler WHO kriterlerine uygun olarak yapıldı. Canlılık değerlendirmesinde Eosin Y testi uygulandı. İn vitro ortamda 1 ve 24 saat GPX'e maruz bırakılan semen örnekleri motilite ve vitalite değerlendirilmesi yapıldı ve örnekler kontrol grubu ile karşılaştırılarak değerlendirildi.Verilerin değerlendirilmesi Student's- t Testi ile analizi yapıldı. Bulgular:Çalışmamızda;1 ve 24 saatlik GPX' e maruz bırakılan normozoospermik ve oligozoospermik semen örneklerininin sperm motilitelerinde artış gözlendi. Vitalitelerinde değişim gözlenmedi. 24 saat GPX e maruz normozoospermi ve oligozoospermi semen örneklerinin vitalitelerinde düşüş gözlendi. Tartışma:Çalışmada 1 ve 24 saatlik GPX uygulamasının normozoospermik ve oligozoospermik gruplar arasında motiliteyi artırıdığını, 24 saatlik GPX uygulamasının normozoospermik ve oligozoospermik gruplarda vitaliteyi negatif etkilediği düşünülmüştür. Daha güvenilir sonuçlar elde etmek için;aynı gruplar ve genel popülasyonda yapılacak büyük ölçekli çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler:Antioksidan, glutatyon peroksidaz, infertilite,in vitro, spermatozoon
Erkek faktörlü infertil olgularda embriyo gelişiminin değerlendirilmesi
1.ÖZET Bu çalışmada Erkek faktörlü infertil olgularda embriyo gelişiminin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Avrupa Şafak Hastanesi Tüp bebek Merkezi'nde tedavi gören ve IVF/ICSI uygulaması yapılan hastalar dahil edilmiştir. Çalışmada sperm konsantrasyonu açısından farklı olan, 15 mil/ml üzerinde 1501 ve 15 mil/ml altında 407 toplam 1908 olgu bazal parametreler ve embriyo gelişimi ve gebelikler açısından değerlendirildi. Çiftler sperm sayılarına göre 2 gruba ayrılmış (grup 1'de >15mil/mL, grup 2'de ise <15mil/mL) ve buna göre değerlendirmeye alınmıştır. Siklus öncesi bazal hormon değerleri, kullanılan gonadotropin dozu, ovulasyon indüksiyon süresi ve HCG günü E2 değerleri, ve çiftlerin yaşları açısından gruplar arasında farklılık görülmemiştir. İkinci grupta toplam oosit sayısı ve immatür oosit anlamlı olarak farklı bulundu. Fakat M2 oosit sayısı ve 2PN zigot sayısı benzer olarak saptanmıştır. Embriyo gelişimi ve erken bölünme değerlendirmesinde gelişen Blastokist sayısı sperm konsantrasyonu 15 mil/ml altında bulunan olgularda düşük bulunmuştur. Bölünen embriyo sayısı her grupta benzer bulunmuştur. Sperm parametrelerinden konsantrasyon, motilite ve normal morfoloji ikinci grupta daha düşük bulunmuştur. Buna bağlı olarak gebelik oranları birinci grupta daha yüksek bulunmuştur. Anahtar kelimeler: infertilite, erkek infertilitesi, ICSI, embriyo gelişimi
İntrasitoplazmik sperm enjeksiyonu uygulamalarına giren açıklanamayan kısırlık teşhisi konan hastalarda, yumurtalık kapasitesinin ve yumurta kalitesinin değerlendirilmesinde yeni bir belirteç olarak serum midkin protein düzeylerinin anti-müllerian hormon düzeyleri ile birlikte araştırılması
Çalışmanın amacı, açıklanamayan kadın infertilite (AKİ) olgularında sitokin görevi olan büyüme faktörü midkin (MK) proteininin, tanı ve tedavide yeni bir belirteç olup olamayacağının araştırılmasıdır. Bu çalışmada, ICSI işlemi için kayıt olmuş erkek faktörü (EF; N:90), AKİ (N:90) ve polikistik over sendromu (PKOS; N:90) tanısı konmuş 20-45 yaş aralığındaki hastaların serum, folikül sıvıları (FS'ları) ve kümulus hücreleri (KH'leri) kullanıldı. Hastaların yaş, BKİ, endometrium kalınlığı, AFS, oosit sayısı, GV ve MI-MII oosit sayısı, fertilize oosit sayısı, fertilizasyon yüzdesi, embriyo sayısı, iyi kalite embriyo sayısı ve gebelik yüzdesi değerlendirildi. Hastaların menstrual sikluslarının 3. gününde kanlarından izole edilen serumlarında FSH, LH, E2, PRL, TSH ve Anti-Müllerian hormon (AMH; EKLİA), INH B (ELİZA) hormonları ile MK (ELİZA) seviyeleri araştırıldı. Yumurta toplanması esnasında hastaların KH'leri ve FS'ları izole edildi. KH'lerinde, proliferasyon ve canlılık-apoptotik indeks oranları (Akım sitometri) ile ultrastrüktürel analizler, FS'larında ise AMH (EKLİA) ve MK (ELİZA) seviyeleri değerlendirildi. İki grubun ve ikiden fazla grubun karşılaştırılması sırasıyla Student-T-test ve ANOVA testi kullanılarak gerçekleştirildi. Sonuçlar, ortalama±SD olarak gösterildi. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. En düşük ve en yüksek KH sayısı, sırasıyla AKİ ve PKOS'da bulundu (p <0.05). En yüksek apoptoz oranına sahip olmakla birlikte en düşük canlılık oranı PKOS'da belirlendi (p<0.05). En yüksek canlılık oranını, en düşük apoptoz oranı ile birllikte EF'de değerlendirildi (p<0.05). Yapılan ultrastrüktür değerlendirmede, PKOS'da yaygın otofajik vakuoller ve EF ile AKİ'de ise yaygın lipit damlacıkları olduğunu ortaya koydu. PKOS'da apoptotik görünümlü KH'ler yaygın olarak görüldü. PKOS'da en yüksek AMH ve MK seviyeleri (S, FS'ları) bulundu, ancak bunların en düşük seviyeleri AKİ'de tespit edildi (p<0.05). AKİ'de bulunan AMH ve MK seviyeleri, EF'deki seviyeler ile benzer olarak değerlendirildi (p>0.05). Bu çalışmada, ilk defa MK proteininin AKİ olgularının tanı ve tedavisinde yeni bir belirteç olarak kabul edilemeyeceği sonucuna varıldı.
Polikistik over sendromlu hastalarda serum hormon değerleri ve endometrium kalınlığının taze ve dondurulmuş-çözülmüş embriyo canlılığı ve gebelik üzerine etkisi
İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu (ICSI) ile elde edilen embriyoların; PKOS'lu hastalarda OHSS riskini engellemek, endometriyal reseptiviteyi ve implantasyonu arttırmak için, dondurulup-çözülmüş embriyo transferinin gebelik oranını arttırdığı düşünülmektedir. In Vitro fertilizasyon sikluslarında fazla sayıda oosit elde etmek için kullanılan ovulasyon indüksiyon ilaçları endometriyal reseptiviteyi bozar ve implantasyonu azaltır. HCG sitümülasyonunun OHSS gelişiminde önemli rolü vardır. Çok sayıda corpus luteum ile karakterize, steroid hormonların aşırı üretimine bağlı olarak, kapiler permeabilite'nin artması sonucu vücut üçüncü boşluklarında aşırı sıvı birikmesine (asit) sebep olur. Ancak hastalarda HCG yerine OHSS' ye yol açmayan GnRH analoğu ile yumurta olgunlaşmasını sağlayarak OHSS engellenir ve GnRH analoğunun luteal faz desteğinde yetersizliğe sebep olması nedeniyle dondurulmuş-çözülmüş embriyo transferi yapılarak hastanın olası risklerden korunması sağlanmaktadır. Bu çalışmada 100 polikistik over hastası prospektif randomize olarak incelenmiştir. Bu hastaların verileri randomize olarak 50'si HCG ile tetiklenmiş taze embriyo transferi yapılan gruptan, hastaların 50' si GnRH analoğu ile tetiklenmiş dondurulmuş embriyo transfer grubundan elde edilmiştir. Çalışmada rutin hormon analizleri (3.gün E2, FSH ve LH) değerleri hasta dosyalarından elde edilmiş, transfer günü endometrium kalınlığı, embriyo gelişim süreci, transfer edilecek embriyo kalitesi de rutin takip formlarından elde edilmiştir. İki grup arasında bazal hormon değerleri, endometrium kalınlığı ve embriyo kalitesi açısından bir farklılık bulunmamıştır. Serum AMH değeri dondurulup-çözülmüş embriyo transfer grubunda daha yüksek bulunmuştur. Klinik gebelik oranları dondurulmuş sikluslarda daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak farklılık bulunmamıştır. Polikistik over tanılı hastalarda dondurulup-çözülmüş embriyo transferinin taze embriyo transferi ile benzer sonuç verdiği ve OHSS' nin engellenmesi açısından iyi bir klinik yaklaşım olabileceği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Dondurulmuş-çözülmüş embriyo transferi, OHSS, Polikistik Over Sendromu, Taze embriyo transferi
Farklı kriyoprotektan solüsyonlarla sperm kriyoprezervasyonu ve sonuçlarının değerlendirilmesi
Kriyoprezervasyon; hücrelerin ve dokuların çok düşük sıcaklıkta soğutularak, bütün biyolojik aktivitelerinin durdurulması, minimum hasar ve fonksiyon kaybı olmaksızın gelecekte kullanılması amacıyla uzun süreli saklanmasıdır. Günümüzde erkek faktörünün tedavisinde kullanılan sperm kriyoprezervasyonunda ki amaç spermin kriyoprezervasyon sonrası döllenme kapasitesini sürdürebilmesidir. Bu çalışmamız da kriyoprotektan farkının dondurma çözme sonrasında spermde DNA fragmantasyonuna, maturasyonu ve motilitesine etkisini araştırdık. Bu ve benzer çalışmalar ile sperm DNA hasarı en az olacak şekilde kriyoprezervasyon metodunda değişiklikler yapılarak DNA hasarını en aza indirgeyip merkezlerin gebelik ve canlı doğum başarısı arttırılabilir. Çalışma 'Biruni Üniversitesi Girişimsel Olmayan Etik Kurul'una sunuldu ve 2017/6-3 sayı ve 13.06.2017 tarihli etik kurul onayı alındı. Çalışma Eylül 2017- Nisan 2018 tarihleri arasında Fertijin Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezine spermiyogram analizi için başvuran hastalarda uygulandı. Kliniğe başvuran hastalardan normozoospermi (n:20) ve oligoastenoteratozoospermi gruplarında (n:20) WHO kriterlerine uygun standart semen analizi uygulanarak ardından asidik anilin mavisi boyama yöntemi ile sperm maturasyonu ve akridin oranj boyama yöntemi ile sperm DNA fragmantasyon hasarı değerlendirildi. Sperm örnekleri sperm yıkama yöntemi olarak "gradient" (farklı yoğunluk ayırma) tekniği kullanılarak yıkandı ve yıkama sorasında kriyoprotektan olarak üç farklı solüsyonlar ile donduruldu 24 saat sonra çözülüp motilitesi, DNA fragmantasyonu ve sperm maturasyonu yönünden tekrar değerlendirildi. Bu tez çalışmasına göre farklı kriyoprezervasyon solüsyonlarıyla dondurulup çözülen sperm örneklerinin çözme sonrası sperm motilite, DNA fragmantasyonu ve sperm maturasyonu açısından kriyoprotektanlara göre anlamlı fark bulunamamış olup oligoastenoteratozoospermi olgularında normozoospermi olgularına göre motilite, DNA fragmantasyonu ve sperm maturasyonu yönünden dondurma çözme sonrası kötü etkileri benzer olarak tüm kriyoprotektan solüsyonlarda ortaya çıkmıştır. Anahtar kelimeler: Asidik anilin mavisi, Akridin oranj, DNA fragmantasyonu, sperm maturasyonu, sperm dondurma
Erkek faktörlü hastalarda embriyo gelişimi ve IVF sonuçlarının preimplantasyon genetik tanı ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, infertilite tedavisi için başvurumuş erkek faktörlü hastalarda hem kromozom anomalilerinin hem de infertiliteye neden olan diğer genetik unsurların sıklığını ve tiplerini belirlemek, saptanan genetik anomaliler ile infertil erkeklerdeki klinik veriler arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmamızda 1 Ocak 2016 ile 31 aralık 2018 tarihleri arasında İstanbul Tüp Bebek Merkezine gelen (n=168) hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Bu amaçla Biruni üniversitesi girişimsel olmayan etik kurulundan 28.12.2018 tarih ve 2018/24-02 sayılı etik kurul izni alındı.Çalışmamızda FISH tekniği ile PGT uygulanan hastalar kromozomal endikasyonlara göre gruplandırılarak anöploidi oranları analiz edildi. Grupların prognostik değerleri ile istatsistiksel analiz (SPSS) sonuçlarına göre kromozom anomalisi bulunan erkek faktörlü hastalar (n=22) ile erkek endikasyonu olmayıp semen değerleri normal hasta gruplarının (n=26) ve yaş veya tekrarlayan gebelik kaybı olan (120) toplam 168 hastanın embriyo gelişimi ve ICSI sonuçları incelendi. Kadın genetik özelliği anöploidi, translokasyon ve delesyon bulunan hastaların tekrarlayan düşük veya yaş faktörlü olgulara göre daha iyi embriyo geliştirdiği gözlendi. Erkek genetik özelliği açısından translokasyon, delesyon, inversiyon ve anöploidi endikasyonlu olanların normal kontrollere kıyasla daha iyi embriyo gelişimi gösterdiği, daha yüksek sayıda normal embriyo taşıdığı görüldü.Erkekte yapısal veya sayısal anomalili olan grupta seçilmiş embriyolar ile yapılan transferlerin ise normal kontrollere kıyasla istatistiksel olarak daha yüksek canlı doğum oranı tespit edildi. Teratospermik hasta grubunda ve azoospermik olgularda embriyo gelişimi blastokist gelişimi dışında anlamlı farklılık göstermediği görüldü. Gruplarda PGT normal embriyo sayısı açısından, erkekte translokasyon olgularının dışında farklılık gözlenmedi.Çalışmamızda gebeliği etkileyen faktörler incelendiğinde blastokist sayısı, kadın yaşı ve PGT endikasyonu'nun etkilediği anlaşılmıştır.
Dondurulmuş çözülmüş ve taze embriyo transferinin embriyo canlılığı ve gebelik sonuçlarına etkisi
IVF uygulamalarında kullanılan KOH protokolleri sonucunda çok sayıda embriyonun gelişmesi ve embriyo transferi sonrası halen iyi kalitede emriyonun kalması, PKOS'lu hastalarda OHSS ve ona bağlı komplikasyonların önlenebilmesi, uterin veya tubaya ait anomalilerin mevcudiyeti embriyoların dondurulmasını gerektiren endikasyonlardır. Dondurulmuş-çözülmüş embriyo transferi yapılan hasta grubunda kadın yaşı, embriyo dondurma günü, transfer edilen embriyo sayısı, endometriyal kalınlık ve vitrifikasyon yönteminin, çözme sonrası embriyo canlılığına ve klinik gebelik sonuçları üzerine farklı etkilere sahip olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda dondurulmuş embriyoların transferinde gebelik ve canlı doğum parametrelerini etkileyen faktörleri incelemek istedik. Bu çalışmada embriyoların dondurularak saklanan embriyoların başka bir siklusta çözülerek transferi (DET) planlanmış olan 808 vaka retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmada kadın yaşı, endometrium kalımlığı, transfer günü, P4 hormon değeri ve transfer edilen embriyo sayısına göre biyokimyasal, klinik gebelik ve canlı doğum sonuçları incelenmiştir. Çalışma için hastalara rutin uygulama dışında herhangi bir tedavi şekli önerilmemiştir. Embriyoların dondurularak saklanması ve saklanan embriyoların başka bir siklusta çözülerek transfer yapılması (DET) yönteminin pek çok avantajı mevcuttur. Bu yöntemle, kadına uzun süren hormon ilaçlarının verilmesi engellendiği gibi tüp bebek işlemindeki gerekli birçok aşamaya ihtiyaç olmayacağı yüksek gebelik oranları elde edilmekte ve çiftlere ekonomik ve psikolojik pek çok avantajlar sağlanmaktadır. Tüm çalışma değerlendirildiğnde, embriyoların dondurularak başka bir siklusta transferi (DET) işlemi Yardımcı Üreme Teknikleri'nde (YÜT) kümülatif olarak başarı şansını arttıran bir yöntem olarak görülmüştür. Ayrıca başarıda endometrium kalınlığının, tek yada 2 embriyo transferinin ,blastokist dönemi transferinin önemi anlaşılmıştır.
Türkiye'de halk arasında yaygın olarak kullanılan ısırgan, biberiye ve keçiboynuzu bitkilerinin in vitro koşullarda sperm fonksiyonu parametrelerine etkisi
Kısırlık, %50'sine erkek faktörün neden olduğu tahmin edilen, dünya genelindeki çiftlerin %9'unu etkileyen bir durumdur. Erkek kısırlığının, genetik mutasyonlar, yaşam tarzı, tıbbi hastalıklar ve ilaçlar gibi çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Son çalışmalar, spermatozoanın oksidatif strese karşı oldukça hassas olduğunu göstermektedir. Medikal bitkilerin, antioksidan olarak sperm kalitesi ve doğurganlık üzerindeki yararlı etkileri olduğunu iddia eden çalışmalara rağmen, spermatozoa üzerindeki etkilerini in vitro koşullarda değerlendiren sadece birkaç çalışma bulunmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı, ısırgan (Urtica dioica L.), biberiye (Rosmarinus officinalis L.) ve keçiboynuzunun (Ceratonia siliqua L.) insan sperm parametreleri üzerindeki etkisini değerlendirmekti. Semen örnekleri Bahçelievler Medikal Park Hastanesine başvuran normozoospermli 40 hastadan alındı. Örnekler ısırgan otu, biberiye ve keçiboynuzu ekstraktlarının %0.1, %0.05 ve %0.01 konsantrasyonlarda 30 dakika, 1 saat ve 24 saat boyunca muamele edildi. Sperm motilitesi ve vitalite parametreleri WHO'nun kriterlerine göre değerlendirildi. Sonuçlar, progresif sperm motilitesi ve vitalitesinin normozoospermli örneklerde ısırgan, biberiye ve keçiboynuzu ekstraktının in vitro uygulamasıyla iyileştirildiğini göstermiştir. Progresif sperm motilitesi için, anlamlı farklılıklar ısırgan ve biberiye için 30. dakika, 1. ve 24. saatlerde gözlemlendi (p=0.001). Benzer şekilde, farklı konsantrasyonlardaki keçiboynuzu ekstraktlarında 1 ve 24 saat için gözlemlenen farklılıkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu (p=0.01). Ek olarak, ısırgan, biberiye ve keçiboynuzu ekstraktı uygulaması sonrasında 24. saatin sperm vitalitesi için istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlemlendi. Bununla birlikte, keçiboynuzu ekstraktı uygulaması sonrasında da 1. saatte önemli farklılıklar bulundu. Sonuçlara göre, ısırgan, biberiye ve keçiboynuzu ekstraktı progresif motilite ve vitaliteyi iyileştirerek insan spermatozoası üzerinde doğrudan koruyucu etkiye sahip olabilir.
Türkiye'de halk arasında yaygın olarak kullanılan adaçayı, susam ve yaban mersini bitkilerinin in vitro koşullarda sperm fonksiyonu parametrelerine etkisi
Semendeki oksidatif stres, reaktif oksijen türleri ve seminal antioksidanlar arasındaki dengesizlik sonucu ortaya çıkar. Oksidatif stresin erkek infertilitesine sebep olduğu daha ince yapılmış olan çalışmalardan bilinmektedir. Antioksidanlar yüksek ROS konsantrasyonunu dengeleyerek, semen parametreleri üzerindeki negatif etkilerini tersine çevirirler. Bu amaçla çalışmamızda antioksidan içeriği yüksek olan üç bitkinin in vitro koşullarda sperm fonksiyonları üzerindeki etkisini araştırdık. Bu ve benzer çalışmalar ile yardımcı üreme teknikleri uygulamaları sırasında ortaya çıkan ROS'un etkileri minimuma indirilebilir. Bu çalışmada normozoospermi olgularında, sperm hazırlama yöntemlerinden gradient yöntemi kullanılarak hazırlanan sperm örnekleri üzerinde susam, adaçayı ve yaban mersini bitkilerinin üç farklı konsantrasyonu uygulanarak, örneklerdeki progresif motilite ve vitalite parametrelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma 'Biruni Üniversitesi Girişimsel Olmayan Etik Kurul'una sunuldu ve 2017/5-3 sayı ve 26.04.2017 tarihli etik kurul onayı alındı. Çalışma Haziran 2017- Nisan 2018 tarihleri arasında Bahçelievler Medical Park Hastanesi Tüp Bebek Merkezi'ne spermiyogram analizi için başvuran hastalarda uygulandı. Bu çalışmada Bahçelievler Medical Park Hastanesi Tüp Bebek Merkezi'ne başvuran hastalardan normozoospermi (n=40) olarak değerlendirilenler seçilerek WHO kriterlerine uygun standart semen analizi uygulandı. Sperm örnekleri gradient yöntemi ile yıkanarak, yıkama sonrası progresif motilite ve vitalite açısından değerlendirildi. Susam, adaçayı ve yaban mersini bitkilerinin üç farklı konsantrasyonu sperm örneklerine 1:1 oranında uygulanarak 30. 60 dakikalar ve 24. saatte progresif motilite ve vitalite açısından yeniden değerlendirildi. Bu tez çalışmasına göre susam, adaçayı ve yaban mersini ekstraktlarının uygulandığı sperm örneklerinde istatistiksel olarak en anlamlı fark susam ekstraktının uygulandığı örneklerde görülmüş olup, hem kontrol hem de diğer iki bitkiye göre progresif motilite ve vitalite bulgularında anlamlı artış gözlenmiştir.
Kümülüs hücre kültüründe apoptosis ve luteinizasyon sürecinin IVF hastalarında embriyo gelişimi ve gebelik açısından değerlendirilmesi
Ovulasyon öncesi dönemde oosit etrafında kümülüs matriksinin hızla oluşumu yegâne ve dinamik biyolojik bir olaydır. Oositi çevreleyen granüloza hücreleri kümülüs oophorusu oluşturur. Kümülüs hücreleri, üreme hücrelerinin yeterli beslenmesi ve gelişim kapasitesine ulaşmasında önemli bir konuma sahiptir. Oosit çevresindeki kümülüs, granulosa ve teka hücreleri steroid sentezi ile oosit maturasyonuna katkıda bulunurlar. Kümulus granulosa hücrelerinde apoptoz normal süreçte ortaya çıkmaktadır ve kümülüs apoptozunun oosit olgunlaşması ile ilişkisi bulunmaktadır. Ayrıca erken luteinizasyonun progesteron salgısı ile oosit kalitesini bozduğu ve gebeliği negatif etkilediği konusunda çalışmalar bulunmaktadır. Yapılan çalışmalar bu hücrelerde yüksek apoptozun gebeliği negatif etkilediğini göstermiştir. Bu çalışmada kültür ortamında bırakılan kümülüs hücrelerinin apoptoza gidiş sürecinin ve luteinizasyon belirtisi olan progesteron sekresyonunun embriyo gelişimi, morfolojisi ve gebelik ile ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. Bu araştırma Eylül 2017- Nisan 2018 tarihleri arasında Bahçelievler Medical Park Hastanesi Tüp Bebek Kliniğine başvuran herhangi bir endikasyonu olmayan 40 IVF hastası kadından alınmış olan kümülüs granulosa hücrelerinin kültürü ile gerçekleştirildi. Bu amaçla çalışma 'Biruni Üniversitesi Girişimsel Olmayan Etik Kurul'una sunuldu ve 2017/5-8 sayı ve 26.04.2017 tarihli etik kurul onayı alındı. Kümulus granulosa hücre örnekleri hyaluronidaz uygulaması sonrası alındı 2 kez HTF solüsyonunda yıkandı ve 5x105 /ml konsantrasyonunda hücreler ekilerek sonrasında 24 saat,48 saat,72 saat,96 saat'lik periyotlarla takip edilerek apoptotik hücre oranları çıkarıldı ve HCG günü serum progesteron ölçümleri yapıldı. Bu çalışmada gebe olan grupta kümülüs hücre apoptozunun gebe olmayanlara kıyasla daha düşük olduğu, (p=0,023), HCG günü progesteron değerinin gebe olmayanlarda daha yüksek olduğu gösterildi (p= 0,021). Kültürde 4. Güne kadar elde edilen verilerden apoptoz oranının gebe olmayanlarda daha yükselen bir eğilim gösterdiği ve bunun da istatistiki olarak anlamlılığı olduğu anlaşıldı (p=0,009). Çalışmamızda 4. Güne kadar apoptotik hücre oranının hCG günü progesteron değeri ile pozitif korelasyon gösterdiği bulundu (p= 0,001). Bu çalışmada kümülüs hücre apoptozunun ve hCG günü progesteron değerinin klinik gebelik ve embriyo kalitesi ile ilişkisi bulunduğu anlaşılmıştır. Çalışmanın daha geniş gruplarda ayırıcı değerlerinin (cut off) ortaya çıkarılmasında yarar görülmektedir.
ICSI uygulamalarında embriyonik ve hormonal faktörlerin implantasyon sürecine etkileri
İn vitro fertilizasyon uygulamaları sonrası klinik gebelik sonuçlarını etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır. Bu çalışmada ileri anne yaşı, erkek faktörü, polikistik over sendromu, endometriyozis, zayıf overyan yanıtlı hastalar ve uterin anomalisi olan hastalar elenerek belirlenmiş bu faktörlerin dışında, kadın ve erkeğin açıklanamayan infertilite durumunda gebelik ve implantasyon sürecine etki yapan faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmada kontrollü ovaryum hiperstimülasyonu sonrası uygulanan intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) sonrası IVF/ICSI sonuçlarını etkileyen faktörlerden gonadotropin dozu, kadın yaşı, yardımla üreme teknikleriyle yapılan deneme sayısı, bazal hormon değerleri, endometrium kalınlığı, antral folikül sayımı gibi parametrelerin etkilerinin araştırılması amaçlandı. Belirlenen dozda rekombinant FSH/FSH+LH üçüncü günde kullanılmaya başlanarak ortalama 5-6 gün devam edildi. Foliküller 14mm ve üzeri olduğunda veya indüksiyonun 6.gününde LH yükselmesine bağlı ovülasyonun riskine karşı GnRH antagonisti kullanıldı. Folikuller 18 mm ve üzeri olduğunda rekombinant hCG kullanıldı ve 34. veya 36. saatte oosit toplama işlemi uygulandı. Toplanan oositler denüdasyon işlemine tabii tutularak olgun aşamadaki oositlere, seçilmiş spermler ile mikroenjeksiyon işlemi uygulandı. Her sabah yapılan embriyo kontrollerinde fertilizasyon, embriyo ve blastomer gelişimi takip edilerek, kaliteli embriyo seçildi ve eş zamanlı olarak embriyonel süreçle senkronize hazırlanmış, uygun endometrial kalınlığa sahip uterusa embriyo transferi gerçekleştirildi. Bütün hastalarda embriyo transferinden 12 gün sonra betahcg kan değeri ile gebelik test edildi. Normal yanıt veren bu hasta gurubunda, benzer antagonist protokoller uygulandıktan sonra, taze siklus embriyo transferi yapılarak sonrasında elde edilen gebelik oranları ve diğer çeşitli hormonal sonuçlar irdelendiğinde hCG günü E2 değeri arttıkça endometriyal kalınlıkta artış olduğunu ve bu artışın istatistiki olarak anlamlı bulunduğu saptanmıştır (p=0,046 ). Uygulanan gonadotropin dozu arttıkça toplanan yumurta sayısı ve dolaylı olarak elde edilen M2 oosit sayısı azaldığı gibi gebelik oranları da azalmaktadır (p=0,001, p=0,034 ). Bu çalışmada kalite olarak oldukça yakın kalitedeki embriyoların (1.kalite ve 2.kalite) gebelik oluşturma potansiyeline bakılmıştır. Gebelik sonuçlarını transfer edilen embriyo kalitesine göre yorumlayacak olursak 1.kalite embriyo ile 2.kalite embriyonun transferi için aralarında istatistiki olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Kalite olarak birbirine oldukça yakın embriyoların transferinde, transfer gününün gebelikle arasındaki ilişkiyi incelediğimizde, beşinci gün embriyo transferinin daha başarılı olduğu sonucuna varılmıştır (p:0,034). Çalışmamızda infertilitesi açıklanamayan hasta grubunda gonadotropin dozu, E2 değeri, embriyo transfer günü ve gelişen embriyo sayı ve kalitesinin gebeliği belirleyici olabileceği anlaşılmıştır.
İnfertil bireylerde sperm sayısı ile bağlantılı sperm uzunluk ölçümlerinin araştırılması
İnfertiliteye sebep olan faktörlerin %40-50 si erkek kaynaklı faktörlerdir.Erkek kaynaklı infertilite tanısında semen analizi yapılmaktadır.Semen analizinde değerlendirilen parametreler arasında ejakülat miktarı,sperm hareketi,total sperm sayısı ve sperm morfolojisi gibi parametreler bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar sonucunda sperm sayısı ve sperm uzunluğunun da infertilite üzerinde etken olduğu belirlenmiştir.Bu proje ile infertil bireylere ait sperm/hacim uzunluk oranları ve spermiyogenezin fizylojik sürecinde aktin bağlayıcı protein olan ve bir çapraz bağlayıcı olarak kortikal hücre iskeleti ile plazma membran proteinleri arasında bulunan ezrin ile bir transmembran glikoprotein olan N-kaderin lokalizasyonlarının araştırılması hedeflenmiştir.
Odorant ve progesteron uygulanmış kültür ortamlarında sperm kalsiyum kanalları ve olfaktör reseptörlerinin çeşitli infertil olgularda incelenmesi
Yumurtanın ve sperm hücresinin birleşimi, spermin sadece mekaniksel süreçlerle yumurtaya sızdığı bir süreç değildir. Bu süreçte, alışılmışın dışında yakın ve özel biyokimyasal bir tepkime başrol oynamaktadır. Sperm koku reseptörleri kalsiyum kanallarında meydana gelen değişiklikler ile kemotaktik davranışın düzenlenmesinde önemli bir faktördür. Ca2+ akışı, sperm intraselüler kalsiyum konsantrasyonunda yükselişe yol açarak spermlerin daha hızlı hareket etmesini sağlar. Ayrıca, Ca2+ kanallarının doğurganlık için gerekli olduğu gösterilmiştir. Odorantlar; kemoatraktan olarak görev yaparak, insan sperminde bulunan hor17-4 koku reseptörü ile etkileşerek kemotaksise neden olmaktadır. Yapılan çalışmalarda odorant olarak kullanılan Burjonal, koku reseptörleri için güçlü bir agonist ve kemoatraktandır. Bu kemoatraktan kullanılarak spermde bulunan koku reseptörlerinin etkileşimi hakkında bize önemli bilgiler kazandırmıştır. Bazı araştırmacılar ise tavşanda ki oosit kumulus hücrelerinde bulunan progesteronun burjonal gibi kemotaksis hareketi üzerinde etkili olduğuna dair çalışmalar yapmışlardır fakat sperm odorant reseptörleri ve kalsiyum katyon kanallarının spermlerin yumurtaya ulaşabilmesi ve normal fizyolojisini gerçekleştirmesi konusunda insan çalışmaları eksik bulunmuştur. Çalışma, odorant progesteron uygulanmış kültür ortamlarında, sperm koku reseptörlerinin etkilenmesiyle birlikte kalsiyum kanallarında meydana gelen değişimi, sperm kuyruk hareketine etkisini ele alıp hiperaktivasyonun değerlendirilmesini fertil ve infertil olgularda incelenmesini içermektedir. Çalışma 'Biruni Üniversitesi Girişimsel Olmayan Etik Kurul'una sunuldu ve 2018/13-6 sayı ve 26.02.2018 tarihli etik kurul onayı alındı. Çalışma Ocak 2019-Haziran 2019 tarihleri arasında Biruni Üniversite Hastanesi'ne spermiyogram analizi için başvuran hastalarda uygulandı. Bu çalışmada; Biruni Üniversite Hastanesi Üroloji polikliniğine başvuran hastalardan normospermi(n:28) ve oligoastenoteratospermi(n:28) WHO kriterlerine uygun standart semen analizi uygulanarak ardından swim up yöntemi ve progesteron ile sperm motilitesi ve immünfloresan yöntemi ile sperm kalsiyum kanalında meydana gelmiş değişiklikler değerlendirilmiştir. Swim-up yöntemi kullanılarak yapılan sperm ayrıştırma sonrası progesteron uygulanarak 37° C 'de 45 dakika inkübasyon yapılmış olup inkübasyon sonrası motilite değerlendirilerek öncesi ve sonrası değerler karşılaştırılmıştır. Örnekler hastanede dondurulmuş olup sonrasında kalsiyum kanallarının incelenmesi için Catsper antikoru kullanılarak İmmünfloresan tekniği ile incelenip değerler yorumlanmıştır. Bu tez çalışmasına göre sperm hazırlama yöntemi olarak kullanılan swim-up ve odorant olarak kullanılan progesteron arasında motil sperm açısından anlamlı farklılık bulunmuş olup motilite parametreleri gözönüne alınarak progesteron uygulanmış spermlerin kalsiyum kanallarında meydana gelen değişiklik hiperaktivasyonu sağlamıştır. Elde edilen bulgular bize sperm odorant reseptörleri ve kalsiyum kanallarının infertil ve fertil olgularda karşılaştırılmasını ve açıklanamayan infertilite grubunda da bu konuda elde edilen bulgular güncel literatüre bir katkı yapması hedeflenmiştir.
Semendeki catsper ekspresyon değerlerinin normospermik olgularda sperm parametreleri ile ilişkisinin incelenmesi
İnfertilite (kısırlık), çiftlerin çocuk sahibi olmak isteyip, korunmaksızın 1 yıl ve üzeri bir süre içerisinde cinsel ilişkide bulunmalarına rağmen gebeliğin oluşmadığı durumları tanımlar. Günümüzde çiftlerin %10-15'inde infertiliteye rastlandığı rapor edilmektedir. Çiftlerin %35'inde erkeğe, %35'inde ise kadına bağlı infertilite ortaya çıkmaktadır.Her iki eşe ait kısırlık sebepleri %18 olarak belirtilmekte, çiftlerde infertiliteye yol açacak belirgin bir patolojiye rastlanmadığı durumlar ise açıklanamayan infertilite olarak tanımlanmaktadır (%12).Erkek infertilitesinin nedenleri arasında sperm sayısı, hareketliliği ve sperm kalitesindeki bozukluluklar ön plandadır.İdiyopatik (açıklanamayan)infertilite stres, çevresel faktörler, genetik anomaliler, kanal tıkanıklıklarını içermektedir.Kadına bağlı infertilite nedenleri arasında anatomik bozukluklar, tuba uterinadaki obstrüksiyonlar, hormonal bozukluklar görülmektedir. Spermatozoon membran ve flagellum (kuyruk) üzerinde bulunan proteinler spermin oosit membranına tutunmasına ve ekstrasellüler matriks alanına girmesine yardımcı olmaktadır. CatSper proteininin yapısı 4 alt birimden oluşmuş heterotetramerik bir yapıya sahiptir.CatSper kanalı sperm flagellasının kamçı kısmında bulunur.CatSper katyon kanalları sperm parametrelerinden hareketliliği doğrudan etkilemekte, ayrıca akrozom reaksiyonu, hücre içi pH'sı ve kuyruk kamçı hareketini de kontrol etmektedir.CatSper sadece sperme özgü bir kanaldır ve erkek fertilitesini önemli derecede etkilemektedir. Sperm kalitesi ve sağlıklı fertilizasyon için gereklidir Bu çalışma da 50 normozoospermik olgudan alınan sperm örnekleri ile standart semen analizi sonrası CatSper ekspresyon değerlerinin incelenmesi ve sperm parametreleri ile ilişkisinin incelenmesi hedeflenmiştir. Çalışmamızda CatSper ekspresi eden hücrelerin gebelik şansını arttırması yönündeki çalışmalarda yararlı olacağı düşünülmektedir.Bu nedenle parametreleri değerlendirecek ilk çalışma olması bakımından literatüre önemli katkılar sağlayacağını amaçlamaktayız. Anahtar Kelimeler: CatSper, Konsantrasyon, Sperm
Erkeklere uygulanan antioksidan terapisinin tekrarlayan gebelik kayıplarina etkisi: Bir meta analiz çalışması
Tekrarlayan gebelik kayıpları, iyi kalitedeki embriyoların birkaç in-vitro fertilizasyon denemesine rağmen implante olamaması ile karakterizedir. Embriyo, DNA'sının yarısını spermatozoadan almaktadır. Bu sebeple spermatozoanın DNA 'sı başarılı bir hamilelik için kilit bir rol üstlenmektedir. Subfertil ve infertil erkekler reprodüktif kanallarında yüksek miktarda reaktif oksijen türlerine sahip olduklarından bu durum spermlerinin DNA hasarı almasına ve bunun sonucu olarakta düşük fertilizasyon ve tekrarlayan gebelik kayıpları ile karşılaşılmasına neden olmaktadır. Yapılan bu tez çalışmasında, DNA fragmantasyonu gözlemlenmiş erkeklere uygulanan antioksidan terapisinin, tekrarlayan gebelik kayıpları üzerindeki etkisinin Meta analiz yöntemiyle tespiti amaçlanmaktadır. Analiz verileri Pubmed, Hindawi, Fertilty and Sterility, Elsevier, Research Gate, Theriogenology, Asian Journal of Andrology, Springle Link, Wiley, Oxford Academic, Scielo, Indian Journal of Urology, Journal Library Index kütüphanelerinden elde edilmiştir. DNA fragmantasyonu gözlemlenmiş olan erkeklere antioksidan terapisinin uygulandığı randomize kontrollü çalışmalar analize dahil edilmiştir. Bu Meta analizi kategorik verilerden oluşmaktadır. Bu sebeple analiz, verilerin frekansları üzerinden hesaplanarak gerçekleştirilmiştir. Etki büyüklüğü, Q istatistiği ve Cohen'in sınıflandırma metoduna göre sabit etkiler modeli kullanılarak hesaplanmıştır. Yayın yanlılığının kontrolü için ise Funnel plot grafiği kullanılmıştır. DNA fragmantasyonu gözlemlenen toplam 922 erkeğin dahil edildiği Meta analizinde antioksidan terapi uygulanan erkeklerin partnerlerinde tekrarlayan gebelik kaybı riskinin azaldığı görülmektedir. Sonuç olarak, erkeklere uygulanan antioksidan terapisinin tekrarlayan gebelik kaybı olgusu üzerinde güçlü bir etkisinin olduğu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Sperm ,Embriyo kaybı , DNA Hasarı ,Oksidatif Stres, Antioksidan, Meta analiz
Varikosel olgularinda sperm protaminasyonunun incelenmesi
Erkek faktörlü infertilite tanısında semen analizi parametrelerinin infertilite nedenini tam olarak açıklayamadığı bilinmektedir. Sperm protaminasyonu spermatogenezin geç haploid fazında meydana gelen, DNA'yı paketleyen histonlar ile protaminlerin yer değiştirip, arjininden zengin çekirdek proteini oluşumu ile sperm DNA stabilizasyonu kondansasyonu sağlamasıdır. Ayrıca sperm DNA fragmantasyonları erkekte infertilite nedeni olarak kabul edilmektedir.Çalışmamızda bu amaçlaspermde protaminasyon faktörü ve sperm DNA fragmantasyonu, varikosel tanısı konmuş ve normospermi özelliği gösteren olgularda incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda normospermi ve Varikosel olgularında sperm protaminasyonunun incelenmesi için çalışma 'Biruni Üniversitesi' Girişimsel Olmayan Etik Kuruluna sunuldu ve 2019/25-18 sayı ve 24.01.2019 tarihli etik kurul onayı alındı. Çalışma ocak-Haziran 2019 tarihleri arasında Biruni Üniversite Hastanesi'nde spermiyogram analizi için başvuran hastalarda uygulandı.Bu çalışmada; Biruni Üniversitesi Hastanesine başvuran hastalardan normospermi (n:22), ve Varikosel gruplarında (n:22) DSÖ kriterlerine uygun standart semen analizi uygulanarak, asidik anilin mavisi boyama yöntemi ile sperm maturasyonu ve akridin oranj boyama yöntemi ile sperm DNA fragmantasyon hasarı, kromomisin A3 boyası ile protaminlerce pozitif olan sperm örneklerinin zayıf kromatin paketlenmesi incelendi ve varikosel olgularının kontrol olgular ile kıyaslaması yapıldı. Normospermi ve Varikosel grubu karşılaştırıldığında; sperm motilitesi Varikosel olgularında anlamlı olarak düşük bulundu.(p=0.004). Histon pozitif sperm oranının Varikosel olgularında daha yüksek olduğu görüldü. (p=0.000). Sperm DNA fragmantasyonunun Varikosel olgularında daha yüksek olduğu görüldü. (p=0.000) Spermlerde normal morfoloji oranı kontrole kıyasla Varikosel olgularında daha düşük bulundu.(p=0.004)Sonuç olarak varikosel olgularında sperm maturasyonu'nun etkilendiği, DNA fragmantasyonlarının arttığı görülmüştür. Testiküler temperatürün yükseldiği bu olgularda sıcaklığın artışının testis üzerindeki negatif etkileri gözlenmiştir. Ayrıca kromatin kondansasyonu'nun yani sperm maturasyonu'nun kullanılan iki ayrı test ile benzer sonuçlar gösterdiği de doğrulanmıştır.
Varikosel olgularında semen oksidatif stres ürünleri ve antioksidanları ile birlikte sperm mitokondriyal membran potansiyelinin değerlendirilmesi
Günümüzde infertilite sebebi ile kliniğe başuvuran çiflerde yaygın olarak görülen varikosel, testiküler toplardamarın anormal genleşmesi sonucu testisten çıkan kirli kanın geri akışına neden olan varisleşmedir. Varikosel etiyolojisi ile aşırı miktarda artan oksidatif stres hücresel homeostazı bozarak sperm DNA'sında fragmantasyon ve maturasyonu, anormal kromatin paketlenme ve mitokondriyal hasara neden olup erkek infertilitesi ile sonuçlanmaktadır. Bu çalışmada amaç varikoselli ve normal olgularda spermatozoada oksidatif stres ilişkili mitokondriyal membran potansiyeli, DNA fragmantasyonu, kromatin kondensasyonu ve sperm maturasyonuna etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmada; Biruni Üniversite Hastanesi Üroloji polikliniğine başvuran hastalardan varikoselli (n:24) ve normal hasta gruplarında (n:24) WHO kriterlerine uygun standart semen analizi uygulanarak ardından Anilin blue (mavisi) boyama yöntemi ile sperm maturasyon defekti, Acridine orange (turuncusu) boyama yöntemi ile sperm DNA fragmantasyon hasarı, Chromomycin A3 boyama yöntemi ile sperm kromatin kondensasyonu ve Nitroblue tetrazolium boyama ile oksidatif stresin mitokondriyal membran potansiyeline etkisi değerlendirildi. İki grup arasındaki verilerin değerlendirilmesi student-t testi analizi ile yapılarak karşılaştırıldı. Bu tez çalışmasına göre varikoselli ve normal hasta gruplarında sperm konsantrasyonu, motilitesi ve morfolojisi açısından varikosel hasta istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Karşılaştırılan iki grup arasında DNA fragmantasyonu, sperm maturasyonu, kromatin kondensasyonu ve mitokondriyal membran potansiyeli açısından anlamlı farklılık bulunmuş olup, varikosel kaynaklı oksidatif stresin mitokondriyal membran potansiyeline etkisi belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak varikosel hasta grupları sperm DNA hasarı ve anormal mitokondriyal membran potansiyeli açısından normal hasta grubuna göre daha yüksek olduğu gösterilmiş, varikosel kaynaklı oksidatif stresin negatif etkisi ortaya çıkmıştır.
Normal erkek ve varikosel hasta gruplarında sperm DNA fragmantasyonu, sperm kromatin kondensasyonu ve sperm mitokondriyal membran potansiyelinin incelenmesi
Varikosel olgularında testis hasarı ile ilgili mekanizmalar halen tartışmalıdır. Sperm DNA hasarlarının infertilitenin nedeni olduğu pek çok çalışma ile gösterilmiştir. Bu çalışmada varikosel olgularında sperm DNA fragmantasyonunun kromatin kondansasyonu, sperm apoptozu ve sperm mitokondriyal membran potansiyelinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada; Biruni Üniversite Hastanesi Üroloji polikliniğine başvuran hastalardan semen analizi normal (n:22) grup ve klinik varikosel (n:22) hasta gruplarında WHO kriterlerine uygun standart semen analizi uygulandı. Sperm maturasyonu asidik anilin blue (mavisi) boyama yöntemi ile ve CMA3 floresan boya yöntemi ile, sperm DNA fragmantasyonu Akridin oranj floresan boyama yöntemi ile ve rhodamine123/propidyum iyodür boyama yöntem ile sperm mitokondri membran potansiyeli ve apoptotik spermler değerlendirilmiştir. Değerlendirme sonuçları gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda varikosel olguları normal olgular ile kıyaslandığında, sperm morfolojisi ve sperm motilitesinin istatistiki olarak anlamlı bir azalma gösterdiği görülmüştür (p<0,0001,). Sperm boyun anomalilerinin varikosel olgularında daha yüksek olduğu görülmüştür (p<0,0001). Sperm immaturasyonunun ve DNA fragmentasyonunun varikosel olgularında daha yüksek olduğu görülmüştür (p<0,0001). Rhodamine 123 ile ölçülen sperm mitokondri membran potansiyeli ve apoptotik sperm oranının (propidyum iyodür ile ölçülen) varikosel olgularında yüksek olduğu gösterilmiştir (p<0,0001). Varikoselin sperm maturasyonu ve mitokondri fizyolojisi üzerine negatif etkileri görülmüştür (p<0,0001). Varikosel olgularında yüksek oranda apoptotik sperm bulunmuştur (p<0,0001). Sonuç olarak testis venlerinin dilatasyonu ve testis temperatürünün yükselmesi ile karakterize olan varikosel ; sperm maturasyonu , sperm DNA'sını ve mitokondriyel aktiviteyi olumsuz etkilemiştir.
Farklı semen konsantrasyonlarında yapılan sperm kriyoprezervasyonunun sperm canlılığı ve DNA fragmantasyonuna etkisi
Erkek faktörü infertil çiftlerin yaklaşık %20'sinde esas neden olarak geçmektedir. Her iki tarafın birlikteliği dahil edildiğinde ise bu oran %30-%40'lara çıkmaktadır. Günümüzde, erkek infertilitesinin testinde rutin semen analizi kullanılmaktadır. Fakat infertil erkeklerin dahi yaklaşık olarak yüzde 15'inde semen analizinin sonuçlarına bakılarak infertilitenin kesin tanısı yapılamamaktadır. Dolayısıyla fertil ve infertil erkeği semen analizi haricinde kesin olarak birbirinden ayıracak, gebe kalınıp kalınmadığını anlayabilmek için farklı deneylere ihtiyaç artmıştır ve konuyla ilgili sperm DNA bütünlüğü üzerine yoğunlaşmıştır. Sperm DNA hasarlarıının infertil erkeklerde fertil erkeklere nazaran daha çok olduğu ve spermlerdeki DNA hasarının bu bireylerde fertilite oranını eksi yönde etkilediği çalışmalar sonucu belirlenmiştir. Sayının düşük olması, motilite ve normal olmayan yapı gibi bozuk semen etkenleri, çoğunlukla yüksek sperm DNA hasarı ile varlık göstermekte olup sadece normal semen özelliklerine mahsup bireylerin yüzde 8'inde sperm DNA hasarı olduğu da kanıtlanmıştır. Tüm bunlara ilaveten, hasar görmüş DNA'ya sahip spermlerin intrastoplazmik sperm enjeksiyonunda (ICSI) kullanımına bağlı olası sonuçları noktasında tereddütler mevcuttur. Farklı iç veya dış sebeplerden ötürü DNA yapısında farklı düzeyde hasarlar ortaya çıkmaktadır. DNA yapısında meydana gelen bu hasarların bazıları şunlardır; kromatin içyapısının bozulması, DNA bazlarının oksidasyonu, yanlış eşleşmesi ve tubulin polimerizasyonun baskılanması, bazların kimyasal olarak değişmesi, kromatin yapısındaki anomaliler, DNA zincirinin kırılması, DNA-DNA ve DNA-protein çaprazlaşmaları, DNA da mutasyonlar gibi bir takım yapısal değişimlerdir. Sperm kriyoprezervasyonu olarak adlandırılan bu yöntem üreme bozuklukları sonucu yardımcı tedavilerde sıklıkla kullanılan bir metoddur. Dondurma ve tekrar çözdürme aşamalarının ardından hedeflenen nokta spermlerinin en az şekilde zarar görmesidir. Çalışmamızda Biruni Üniversite Hastanesi Üroloji Polikliniğine 2018-2019 tarihleri arasında başvuran 18-50 yaş arası 33 erkek hastadan rutin semen analizi sonrası atık numune ile çalışma yapılması planlandı. Farklı semen konsantrasyonlarda sperm kriyoprezervasyonunun sperm canlılığı ve sperm DNA fragmantasyonu üzerine etkisini araştırmak amacıyla, öncelikle çalışmaya dahil edilecek tüm hastalara Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ-WHO) kriterlerine göre standart semen analizi yapılarak sperm konsantrasyonu, motilite ve morfoloji değerlendirildi. Sperm canlılık oranı tespiti için eozin boyama yapılarak ışık mikroskobunda değerlendirildi. Sperm DNA fragmantasyonu üzerine etkisini araştırmak için yayma preparat hazırlanarak 1/3 asetik asit methanol karışımında 30 dakika oda sıcaklığına veya -40 derecede (buzdolabında) fikse edilerek akridin oranj boyama yapıldı ve immunofloresans mikroskobuyla Biruni Üniversitesi tarafından desteklenendi.
Normospermik vakalarda siprofloksasin in vitro sperm DNA fragmantasyonu ve sperm mitokondriyal aktivitesi üzerine etkisinin araştırılması
12 ay veya daha uzun süreli korunmasız ilişkiye rağmen gebelik oluşmaması durumu infertilite olarak tanımlanır. Erkek infertilitesi üreme çağına ulaşmış çiftlerin %15' ini etkilemekte iken tüm infertil olguların yarısını oluşturur. İnfetilite, çiftlerin hem ruh sağlığını hemde sosyal yaşamlarını etkileyen önemli bir sebeptir. İnfertilite %50 kadın, %40 erkek faktörüne bağlı olarak gelişmektedir. Toplam infertil vakaların %10 luk kısmı açıklanamayan infertilite olarak belirtilmektedir. Anormal veya düzensiz kromatin paketlenmesi sperm DNA hasar mekanizmasının en önemli belirtecidir. Spermlerdeki gelişimsel anormaliler kromatin kondensasyon sürecine bağlıdır. Sperm DNA fragmantasyon indeksi ve maturasyon defekti oranları fertilizasyon öncesi sperm seçiminde çok önemlidir. Sperm DNA fragmantasyonu ile birlikte spermin hareket ederek oosite ulaşması için gerekli olan enerji deposu mitokondrinin aktivitesi günümüzdeki araştırma konularında önem taşımaktadır. Bu çalışmada siprofloksasin antibiyotiğinin sperm DNA fragmantasyonu ve sperm mitokondiyal aktivitesi üzerindeki etkileri belirlenmek üzere Biruni Üniversitesi Hastanesine rutin kontrol amacıyla başvuran 30 erkek hastadan elde edilen örnekler kullanılmıştır. Öncelikle semen analizi gerçekleştirilen sperm hücreleri, siprofloksasin antibiyotiğinin farklı dozları uygulanmak üzere ve kontrol grubu oluşturmak üzere 3'er eşit porsiyona bölündü. Siprofloksasin, gruplara ayrılan sperm hücrelerine 7,4 ve 14,8 mikrolitrelik dozlar halinde uygulanarak iki saat boyunca 36,5 C0 inkübe edildi. İlaç dozları uygulandıktan sonra her grupta semen analizleri tekrarlanarak fark gözlemlendi. Semen numunesi yayma preparat halinde hazırlanarak acridin orange boyama tekniği ile floresan mikoskobu kullanılarak DNA hasarı belirlendi. Yüksek doz siprofloksasin antibiyotik ile inkübe edilen numunede DNA hasar oranlarında kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak artış tespit edildi. MTT canlılık testi ile farklı antibiyotik dozlarında inkübe edilen sperm numunelerinin mitokondriyel aktivitesi tespit edildi. Yüksek doz antibiyotiğe maruz bırakılan semen numunesinde düşük doz ve kontrol grubuna kıyasla anlamlı derece canlılık kaybının olduğu tespit edildi.
Beden kitle indeksinin sperm parametrelerine ve sperm DNA fragmantasyonuna etkisinin incelenmesi
Obezite, Dünya Sağlık Örgütü tarafından "Sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi" olarak tanımlanmıştır. Giderek artan obezite oranları, obezitenin birçok hastalığa yol açması sebebiyle önemli bir sorun haline gelmiş, hormonal bozulmalara da sebep olarak, üreme fonksiyonunu da olumsuz yönde etkilemektedir. Sadece erkek kaynaklı ve çift kaynaklı infertilite, tüm infertilite vakalarının sırasıyla %30 ve %40'ını oluşturur. Erkek fertilitesini belirleyen en önemli sperm parametreleri semen hacmi, sperm konsantrasyonu, hareketlilik, ve morfolojidir. Bu tez çalışmasında, ideal kilolu (1. Grup), fazla kilolu (2. Grup) ve obez (3. Grup) bireylerde sperm parametreleri, maturasyonu ve DNA fragmantasyonu incelenmiş; fazla kilonun erkek üreme potansiyeline etkisi gösterilmiştir. Çalışma, Biruni Üniversite Hastanesi'ne semen analizi için başvuran hastalarda uygulandı. Her üç gruba da standart semen analizi yapıldı. DNA fragmantasyon testi için akridin oranj, maturasyon analizi için anilin mavisi, sperm kromatin kondensasyonu için kromomisin A3 (CMA3) boyama yöntemi kullanıldı. Yapılan çalışma sonucunda, fazla kilonun, sperm konsantrasyonunu (1. Grup: 55 milyon/ml, 2. Grup: 64,20 milyon/ml, 3. Grup: 47,65 milyon/ml; p>0.1) ve motilitesini (ileri hareket=1. Grup: %41, 2. Grup: %42,6, 3. Grup: %35,4; p>0.1) etkilemediği görülürken, sperm morfolojisini (normal=1. Grup: %4, 2. Grup: %4,9, 3. Grup: %3,1; p<0.05) sperm maturasyon bozukluklarını (anilin mavi=1. Grup: %42,4, 2. Grup: %41,8, 3. Grup: %67,8; p<0.01) ve DNA fragmantasyonunu (akridin oranj=1. Grup: %44,9, 2. Grup: %45,3, 3. Grup: %67,1; p<0.01) ise artırdığı görülmüştür. BKİ artışının konsantrasyon ve motilite üzerinde klinik anlamlı negatif bir etkisi bulunmasa bile, obez bireylerdeki SDF artışı ile sperm kalitesi bozulup, erkek fertilitesi olumsuz etkilenebilir. Anahtar Kelimeler: Beden kitle indeksi, erkek infertilitesi, obezite, sperm DNA fragmantasyonu
Yatay inkübatörler için kullandığımız CO2 yeterince temiz mi? IN-line filtrelerin embriyo gelişimine etkisi
Bu tez çalışmasında laboratuvarlardaki yatay inkübatörlerde kullanılan CO2'in yeterince temiz olup olmadığı ve In-Line filtrelerin embriyo gelişimine etkileri incelenmiştir. Çalışmamızda CO2 gazının saflığının, embriyo kalitesine etkisini incelemek üzere 35 yaşından genç çiftlerin ICSI tedavisi sonrası 2PN görülen embriyoları kendi içlerinde (kardeş embriyolar) ekstra filtre olan (Grup 1) ve olmayan (Grup 2) şeklinde iki gruba ayrılarak takip edildi. Bu gruplar arasında ki üçüncü gün ve beşinci gün embriyo kaliteleri incelendi. Ayrıca 3 farklı filtre (CODA® XTRA INLINE® FILTERS – BLUE; ORIGIO® Gas Line Filter; REPROCARE GLF30 VOC Holder Filter) embriyo kalitesine etkileri yönünden incelendi. Hayvan deneyleri kısmında ise 10 haftalık dişi BALB/C fareler (n=10) FSH+hCG (5 IU, i.p.) ile uyarılarak yetişkin erkek fareler ile bir araya konuldu. 24 saat sonra vaginal plak görülen fareler sakrifiye edilerek 1-hücreli embriyolar toplandı, ekstra filtre olan ve olmayan inkübatörlerde takip edildi. Western blot yöntemiyle GRP78 seviyesi incelenmek üzere işleme alındı. İstatistiksel analiz Student's t-test ve ANOVA yöntemleri kullanılarak yapıldı ve p<0,05 anlamlı olarak kabul edildi. Sonuç olarak; bu çalışma da IVF laboratuvarında kullanılan CO2 gazların bildirildiği kadar temiz olmadığını ve bu olumsuzluğun ekstra filtre takılarak giderilebileceğini, buna bağlı olarak da stresin azalacağı ve embriyo kalitesinin artacağını gösterilmiştir. CO2 safsızlığının embriyo gelişimi üzerine etkisini Katlanamayan Protein Cevabı (UPR) üzerinden gerçekleştiğini öngörmekteyiz.
İmplantasyon başarısızlığı olan infertil hastalarda endometrial reseptivitenin incelenmesi
Amaç: Tekrarlayan implantasyon başarısızlığı olan infertil hastalarda, endometrial reseptivitenin transkriptomik imzasının tanımlanmasında kullanılan ERA (Endometrial receptivity array) testi ile yapılan kişiselleştirilmiş embriyo transferinin sonuçlarının belgelenmesi ve gebelik oranları üzerine etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Metod: Bu çalışma retrospektif gözlemsel bir çalışmadır. Haziran-2017 ve Nisan-2020 tarihleri arasında öel bir IVF kliniğe başvuran 22-42 yaş arası, iki veya daha fazla taze veya dondurulmuş embriyo transferi yapılan, implantasyon başarısızlığı olan 60 kadın çalışmaya alınmıştır. Bu çalışma Biruni Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu Başkanlığı tarafından onaylanmıştır. Bulgular: NGS yapılmış ve sağlıklı embriyo transferi yapılan hastalardan ERA sonucu 'pre-reseptif' olan 23 kadından 17'sinde β-hCG değeri pozitif çıkmıştır. Blastokist embriyo transferi yapılmış ve ERA sonucu 'pre-reseptif' olan 12 kadından 11'inde β-hCG değeri pozitif çıkmıştır. Üçüncü gün embriyo transferi yapılmış ve ERA sonucu 'pre-reseptif' olan 4 kadından 2'sinin β-hCG değeri pozitif çıkmıştır. ERA sonucu 'reseptif' olan 21 kadından 12'sinde β-hCG değeri pozitif çıkmıştır. Sonuç ve yorum: Tüm hastalara ERA testi yapılmış ve özellikle ERA sonucu 'pre-reseptif' olanlarda yapılan embriyo transferlerinin 'kişiselleştirilmiş bir implantasyon penceresi' zamanlamasına göre yapılması sonucunda daha önce yapılan embriyo transferlerinde implantasyon başarısızlığı olduğu bilinen hastaların gebelik oranlarında iyileşme görülmüştür. İmplantasyon başarısızlığı olan hastalarda ERA testinin rolünün daha iyi aydınlatılması için daha büyük prospektif ve randomize çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Endometrial Receptivity Array (ERA), Endometrium, İmplantasyon Başarısızlığı, İmplantasyon Penceresi.
Ratlarda bilateral ovariektomi ve orşidektomi sonrası gonadal hormonların timus bezi üzerine olan etkilerinin ışık ve elektron mikroskopik incelenmesi
63 5. ÖZET Bu çalışma, prepubertal ve pubertal gonadektominin ve gonadektomiyi takiben verilen çeşitli cinsiyet hormonlarının (testosteron, östrojen ve progesteron) timus bezinde oluşturduğu değişiklikleri, histolojik düzeyde incelemeyi amaçlamıştır. Bu çalışmada kullanılan Wistar-Albino cinsi ratlar, 6 haftalık dişi ve erkek ratları içeren Grup A ve 12 haftalık dişi ve erkek ratları içeren Grup B olmak üzere iki ana gruba ve bunların alt gruplarına ayrıldı. Dişi ve erkek ratlara bilateral gonadektomi yapıldı ve gonadektomi sonrası verilen gonadal hormonların (testosteron, östrojen ve progesteron) timus bezi üzerine olan etkileri ışık ve elektron mikroskopik düzeyde incelendi. Gonadektomiden sonra, tüm gruplarda timus ağırlığı arttı. Gonadektomiden sonra uygulanan testosteron, östrojen, progesteron ve östrojen+progesteron timus ağırlığını azalttı. Progesteron uygulaması da timus ağırlığını azalttı, fakat progesteron ile oluşan azalma istatistiksel olarak anlamlı değildi. Işık mikroskobik incelemede, testosteron ve östrojen uygulamasından sonra timik kortekste, lenfosit yoğunluğunda belirgin derecede bir azalma gözlendi ve azalmanın olduğu alanlarda, epitelyal retiküler hücreler kolaylıkla seçilebiliniyordu. Timus ağırlığındaki azalma ve lenfosit kaybından başka timus bezinde, makrofajların ve mast hücrelerinin miktarında artış, kan damarlarında genişleme ve medullada bağdokunun oluştuğu gözlendi. Elektron mikroskopik olarak, timik lenfositlerde mitokondriyonlarda şişme ve granüllü endoplazmik retikulumda genişleme gözlendi. Benzer gözlemler, östrojen+progesteron uygulamasından sonra da gözlemlendi. Progesteron uygulanmasından sonra timus bezinde histolojik düzeyde herhangi bir değişiklik gözlemlenmedi. Sonuç olarak, çalışma prepubertal ve pubertal gonadektomiyi takiben testosteron ve östrojen uygulanmasından sonra timus bezinin involusyona uğradığını gösterdi. Östrojen ve testosteron uygulanması sonucu oluşan involusyon, timik korteksteki lenfosit populasyonundaki azalmaya bağlıydı.
Prenatal ve postnatal dönemde tavşan mide fundus'unun ışık ve elektron mikroskobik olarak incelenmesi
35 6. ÖZET Bu çalışmada 20 adet dişi ve 4 adet erkek Yeni Zellanda Albino cinsi yetişkin tavşanlar ile bunların çiftleştirilmesi sonucu elde edilen fetüsleri ve yavruları kullanıldı. Prenatal dönemin 19, 21, 23, 25, 27, 29. günleri, postnatal dönemin 1, 5, 10, 15, 20, 30. günleri ve ergin dönem olmak üzere toplam 13 grup oluşturuldu. Sodyum pentotal ( 10-12 mg/kg ) verilerek uyutulan tavşanların mide funduslarından alınan doku örnekleri, ışık ve elektron mikroskobik incelemeler için uygun histolojik yöntemlerle bloklandı. Bu bloklardan hazırlanan kesitler ışık ve elektron mikroskobunda incelendi. Işık mikroskobunda gebeliğin 19. gününde lumeni sınırlayan epitel çok katlıydı ve yer yer invaginasyonlar bulunmaktaydı. Epitel altındaki bağdokusu bezleri içermiyordu. Gebeliğin 21. gününde de mukoza yüzeyi düzensiz ve epitel 2-3 hücre katmanından oluşmaktaydı. Foveola gastrikaların şekillendiği ve bağdokuda mekik şekilli farklılaşmamış hücreler olduğu gözlendi. Fetal dönemin 23. gününde çok katlı epitelin yer yer tek katlı özellik kazanmış olduğu ve ilk bez yapılarının şekillendiği görüldü. Gebeliğin 25. gününde bezler oldukça belirginleşmiş ve bağdoku alanlarını doldurmaya başlamıştı. Fetal dönemin 27. gününde epitel tamamen tek katlı prizmatik yapıdaydı. Foveolalann alt kısımlarında iri nükleuslu asidik sitoplazmalı pariyetal hücreler belirgindi. Gebeliğin 29. gününde mukoza yüzeyinin alcian blue ile kuvvetlice boyandığı gözlendi. Prenatal dönemde yüzey ile müköz boyun hücreleri birbirlerinden tam olarak ayırt edilemedi ve pensipal hücreler de belirlenemedi. Postnatal dönemin 1. gününden itibaren fundus mukozasındaki gelişmenin devam ederek postnatal dönemin 20. gününde hemen hemen ergindeki yapıyı kazandığı görüldü.36 Elektron mikroskobunda gebeliğin 19. gününde epitel tabakasını oluşturan hücrelerin sitoplazmalarında çok az sayıda endoplazma retikulumu kesecikleri ve serbest ribozomlar saptandı. Fetal dönemin 21. gününde hücre sitoplazmalarında glikojen partiküllerine ve hücrelerde sıklıkla mitotik figürlere rastlanması ile hücrelerin farklılaşmaya başladığı belirlendi. Gebeliğin 25. gününde yüzey epiteli ve müköz boyun hücrelerinde az sayıda salgı granülü ile pariyetal hücrelerde intersellüler sekret kanalcıkları gözlendi. Fetal dönemin 27. gününde lumeni döşeyen yüzey müköz hücreler bazale yerleşmiş nükleusları ile belirginlik gösteriyordu. Bu hücrelerde gelişmiş granüllü endoplazma retikulumu ve küçük bir Golgi aygıtı gözlenmekteydi. Postnatal dönemin 1. gününde organel yönünden henüz gelişmeleri tamamlanmamış olan prensipal hücreler görüldü. Bu günden sonra yüzey müköz hücresi ve müköz boyun hücrelerinin salgı granüllerinde, pariyetal hücrelerin mitokondriyonlarında sayıca artışlar ve prensipal hücrelerin granüllü endoplazma retikulumlarında dikkati çeken gelişmelerin oluştuğu gözlendi. Postnatal dönemin 20. gününde ise hücrelerin hemen hemen ergindeki yapıyı kazandıkları tespit edildi.
Hipertiroidli ratların karaciğer, iskelet ve kalp kası üzerine melatonin etkisinin ışık ve elektron miksroskopik olarak incelenmesi
ÖZET Bu çalışmanın amacı deneysel olarak hipertiroidizm oluşturulan sıçanlarda karaciğer, iskelet ve kalp kası dokusunda ortaya çıkan değişiklikleri ve bu değişiklikler üzerine Melatonin'in etkilerini ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelenmektir. Çalışmada kullanılan sıçanlar 3 gruba ayrıldı. Grup I, kontrol olarak kullanıldı, Grup II' ye 3,3\5-Trüodo-L-Thyronine (T3), Grup III'e ise T3+ Melatonin enjekte edildi. Deney sonunda sıçanlardan alman karaciğer, iskelet ve kalp kası doku örnekleri ışık ve elektron mikroskobik olarak incelendi. T3 hormonu verilen grubun iskelet kasında, kontrole göre lif çapında azalma, lif yarılması, perimisyumda yağlanma, merkezde çekirdek kümelenmeleri ve mast hücre artışı gözlendi. Elektron mikroskobik olarak ise mitokondrilerin irileştiği ve I bandlarının daha az belirgin olduğu gözlendi. T3 + Melatonin verilen grupta ise lif yapısı kontrole benziyordu. Grup II ve ÜTün kalp kası yapısı ise genişlemiş membransel yapılar dışında kontrolle benzerlik göstermekteydi. Karaciğer dokusunda ise T3 hormonu verilen grupta sinüzoidlerde genişleme, Kupffer hücre sayısı ve glikojen miktarında artış gözlendi Ayrıca bazı hepatosit sitoplazmaları boya almamıştı. HL grupta ise glikojen miktarı ve Kupffer hücre sayısı T3 verilen gruba, diğer yapılar kontrole benziyordu. Elektron mikroskobik incelemede grup II'nin hepatosit yapısının kontrole benzediği gözlendi T3 + Melatonin verilen grubun hepatosit yapısında mikrovillusların yoğun olduğu, Disse aralığının genişlediği, İto hücrelerinde lipit vakuollerinin sayıca arttığı, Kupffer hücresinin daha aktif olduğu gözlendi Sonuç olarak çalışma T3 enjeksiyonunun karaciğer ve iskelet kası dokularında yapısal düzeyde değişikliğe neden olduğunu, Melatonin hormonunun bu değişiklikler üzerine olumlu bir etki gösterdiğini bununla beraber karaciğer dokusunda bazı değişiklikler meydana getirdiğini göstermiştir. Ancak kalp kası ışık ve elektron mikroskobik düzeyde önemi değişiklikler göstermemiştir.
Prenatal dönemde transforming growth faktör-beta (TGF-Beta)'ya yüksek doz A vitamininin etkilerinin immünohistokimyasal olarak belirlenmesi
Transforming growth faktör p (TGF-p1) izoformları hücresel büyüme ve farklılaşmayı, ekstraselüler matriksin sentezlenmesini ve immüniteyi düzenleyen polipeptidlerdir. Benzer şekilde, retinoidler proliferasyon, farklılaşma, görme, üreme ve embriyonik gelişim gibi bir çok fizyolojik olayda önemli rol oynamaktadırlar. Bu çalışmanın amacı farklı iki gelişim periyodunda yüksek doz retinoik asitin embriyonik gelişim üzerine ve beyin ve kalp dokularında TGF- (32'nin immünohistokimyasal olarak işaretlenmesi üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Çalışmada 52 adet Wistar cinsi dişi sıçan kullanıldı. Ratlara her sabah vajinal smear yapıldı. Proöstrusta olduğu belirlenen dişiler aynı günün akşamı erkek ratlar ile 1:1 eşlendi. Ertesi sabah yapılan vajinal smearde sperm (+) olan sıçanlar gebeliğin 0. gününde sayıldı. Deney grubu gebe sıçanlara gebeliklerinin 8. ve 12. günlerinde tek doz zeytin yağında eritilen 60 mg/kg dozda all-trans retinoic acid oral yoldan verildi. Kontrol grubu sıçanlara sadece zeytin yağı verildi. Kontrol grubu ve deney grubu sıçanlar gebeliklerinin belli günlerinde servikal dislokasyon ile öldürüldü. Uteruslan açılan sıçanların implantasyon ve rezorpsiyon bölgeleri sayıldı. Fötuslann ağırlıkları tartıldı, tepe-kuyruk uzunlukları ölçüldü. Veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. All-trans retinoik asitin etkisiyle oluşan yapısal bozukluklar incelendi. Embriyolar ışık mikroskobik takip serilerinden geçirilip parafin bloklar hazırlandı. Kalp ve beyin dokusundan alınan kesitlere avidin-biotin-peroksidaz yöntemi ile TGF-|32 immünohistokimyasal boyama yapıldı. Gebeliğin erken dönemlerinde uygulanan all-trans retinoik asitin ekzensefali, eksoftalmus, abdominal duvar defektleri ekstremitelerde kısalık gibi gelişim bozukluklarına yol açtığı görüldü. Yapılan immünohistokimyasal çalışma sonucunda TGF-J32 immün reaksiyonunun gebelik gününe ve prenatal 8. günde uygulanan all-trans retinoik asitin etkisine bağlı olarak değişiklik gösterdiği tespit edildi. Gebeliğin 8. gününde uygulanan retinoik asitin 15. günde beyin dokusunda immün reaksiyonda azalmaya, 18. günde ise artışa yol açtığı görüldü. Gebeliğin 12. gününde TOKÜMANT4SYON MEBMİZİuygulanan retinoik asitin beyin dokusunda TGF-J32 işaretlenmesinde belirgin bir değişiklik oluşturmadığı ve kontrol grubu ile benzerlik gösterdiği tespit edildi. Kalp dokusundaki immün reaktivite gebeliğin 20. günü dışındaki gruplarda endokardial ve perikardial tabakalarla sınırlı idi. Prenatal 20 günlük fötal kalplerde miyokardial hücrelerde de immün reaksiyon gözlendi. Fakat uygulanan yüksek doz retinoik asitin kalp dokusundaki TGF-|32 işaretlenmesinde azalmaya yol açtığı görüldü. Sonuç olarak, gebeliğin erken periyodlarında uygulanan all-trans retinoik asitin şiddetli malformasyonlara yol açtığı saptandı. TGF-|32'nin beyin ve kalp dokularındaki işaretlenmesinin, gebelik gününe ve erken gelişim periyodunda uygulanan yüksek doz all-trans retinoik asitin etkisine bağlı olarak değişiklik gösterdiği gözlendi.
Taze testiküler spermler ile gerçekleştirilen ICSI işlemi sonrası elde edilen embriyoların laboratuvar ve klinik sonuçlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmada intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) uygulanmış 1036 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Değerlendirme sonrası üç grupta oluşturuldu; i)Grup 1: ICSI işlemi için taze ejakülat spermi kullanıldı. ii)Grup 2: ICSI işlemi için ejakülatında sperm olmasına rağmen taze testiküler sperm kullanıldı. iii)Grup 3: ICSI işlemi için ejakülatında sperm olmayıp (azospermi) taze testiküler sperm kullanıldı. Bu üç grubun demografik özellikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Grup 1 (%80)'de ICSI sonrası fertilizasyon oranı Grup 2 (%66) ve Grup 3 (%60)'e göre istatistiksel olarak anlamlıydı (p = <0.001). Bununla birlikte Grup 1 (%42.9) 'deki kullanılabilir blastosist oranı Grup 2 (%25) ve Grup 3 (%33.3)'e göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p = <0.001). Sonuç olarak çalışmamız, ejakülatta sperm varsa testiküler sperm kullanımının fertilizasyon ve kullanılabilir blastosist oranı açısından faydası olmadığını ortaya koymaktadır.
Dondurulmuş/çözülmüş testiküler spermler ile gerçekleştirilen ICSI işlemi sonrası elde edilen embriyoların laboratuvar ve klinik sonuçlarının değerlendirilmesi
Dünya çapında erkek infertilitesi prevalansı her yıl giderek artmaktadır. Bu doğrultuda, erkek infertilitesinin hem tanısal hem de terapötik yönetimindeki ilerlemelere rağmen bu konuda araştırmalar devam etmektedir. Bu çalışma, dondurulmuş-çözülmüş ejakülat spermi (kontrol grubu) veya azoospermi tanısı almış mikro-TESE (m-TESE) uygulanan hastalarda dondurulmuş-çözülmüş testis spermi ile gerçekleştirilen intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) sonrası embriyo kalitesi ve klinik performans sonuçlarını karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Çalışmada, Bahçeci Umut Tüp Bebek Merkezi'nde (örnek ve veri toplama- 01.01.2016 ile 31.12.2019 tarihleri arasında) azoospermi tanısı sonucunda mikro-TESE işlemi uygulanmış hasta grubu (Grup AZO-TESE) ve kontrol grubu (Grup EJ) olarak ejakülat spermi kullanılan bireylerin ICSI işlemi sonrası fertilizasyon/blastosist oranları ve demografik özellikleri retrospektif olarak incelenmiştir. Dondurulmuş çözülmüş ejakülat sperm ile ICSI prosedüründen sonraki fertilizasyon oranı, m-TESE'den sonraki ICSI'den istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Grup EJ için fertilize oosit oranı %80 iken Grup AZO-TESE için %60'tı. Daha düşük bir fertilizasyon oranına rağmen azoospermik hasta grubundaki fertilizasyon başarısı literatürle uyumluydu. İki grup arasında blastosist oranları karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Blastosist oranı Grup EJ'de %46 iken Grup AZO-TESE'de %40 olarak hesaplandı. Bu durum ejekülattan veya mikro-TESE (m-TESE) işlemi yapılmış azoospermli hastalardan elde edilen dondurulmuş-çözünmüş sperm ile fertilizasyon sonrasında blastosist oluşum oranlarının hemen hemen aynı olduğunu ortaya koydu.