
117
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Enzootik pnömonili buzağılarda oksidatif stres parametreleri ve serum immunglobülin düzeylerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma enzootik pnömonili buzağılarda oksidatif stres parametreleri [total oksidan seviyesi (TOS), nitrik oksit (NO), malondialdehit (MDA), sialik asit (SA), total antioksidan seviyesi (TAS), süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx), katalaz (CAT), oksidatif stres indeksi (OSI)] ve immunglobülin [immunglobülin A (IgA), immunglobülin G (IgG), immunglobülin M (IgM)] düzeylerinin değerlendirilmesi amacıyla yapıldı. Bu çalışmanın hayvan materyalini Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı kliniklerine getirilen, 2-6 aylık, farklı ırk ve cinsiyetlerde, hayvan sahibinden alınan anamnez bilgileri ve yapılan klinik muayeneler neticesinde "enzootik pnömoni" teşhisi konulan 80 adet buzağı ile kontrol grubu olarak aynı yaş grubunda, farklı ırk ve cinsiyetlere sahip, klinik muayeneleri sonucunda herhangi bir hastalığı bulunmayan 10 adet sağlıklı buzağı oluşturdu. Klinik muayeneleri yapılan bu buzağıların klinik bulguları kayıt altına alındı. Hematolojik ve biyokimyasal ölçümler amacıyla bu buzağılardan kan örnekleri elde edildi. Hematolojik parametrelerden RBC, Hct, MCV ve THR değerleri enzootik pnömonili buzağılarda kontrol grubu buzağılara göre düşük tespit edildi. Enzootik pnömonili buzağılarda Hb, WBC, MCH ve MCHC değerlerinin ise kontrol grubu buzağılara göre yüksek olduğu gözlendi. Ancak, hematolojik parametrelerdeki bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Biyokimyasal analizler sonucunda oksidatif stres parametrelerinden TOS, NO, MDA, SA, OSI düzeyleri enzootik pnömonili hayvanlarda kontrol grubu hayvanlara göre yüksek tespit edildi. Bu parametrelerden NO ve OSI düzeylerinde gözlenen artışlar anlamlı değilken, MDA, SA ve TOS düzeylerindeki artışların istatistiksel olarak önemli olduğu gözlendi. Çalışmada ölçümü yapılan diğer oksidatif stres parametrelerinden TAS, SOD, GPx ve CAT düzeyleri enzootik pnömonili buzağılarda, kontrol grubu buzağılara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük tespit edildi. İmmunglobülinlerden IgA, IgG ve IgM seviyeleri ise istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, enzootik pnömonili buzağılarda kontrol grubu buzağılara göre düşük tespit edildi. Sonuç olarak, enzootik pnömonili buzağılarda oksidatif stresin önemli ölçülerde geliştiği ve hastalığın oluşumunda katkısının olabileceği, hastalığın ortaya çıkmasında ise immunglobülin seviyelerindeki azalmanın önemli etkilerinin olabileceği kanısına varıldı. Ayrıca enzootik pnömonili buzağılarda oksidatif stresin ortadan kaldırılması amacıyla antioksidan uygulamalarının yapılmasının ve buzağıların bağışıklık sistemlerinin güçlendirilmesinin hastalığın oluşma riskini azaltabileceği düşünülmektedir.
Van kedisi'nde görülen sağırlığın insidansı ve göz renklerine göre dağılımı üzerine araştırmalar
Bu çalışmada Van kedisinde görülen sağırlığın insidansı ve göz rengine göre dağılımının ortaya konulması amaçlandı. Bu amaçla Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Van Kedisi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü ve Van İli sınırları içinde bulunan 2 ay ile 8 yaş arası her biri eşit sayıda olan 3 (üç) ayrı grup olmak üzere toplam 300 (üç yüz) adet Van kedisine Otometrics ICS Chartr Ep 200 Klinik ABR cihazı ile işitme testi yapılmıştır. Çalışma sonucunda Van kedileri'nde sağırlık oranı %14.33 olarak belirlenmiştir. Sağırlığın cinsiyet, tüy uzunluğu ile bir ilişkisinin olmadığı, kafasında benek bulunan Van Kedilerinde sağırlığın bulunmadığı görülmüştür. Van kedilerinin duyma eşikleri baz alınarak yapılan değerlendirme sonucunda Van Kedilerinin çoğunluğunun çok iyi işittiği (0-10 dB nHL) ortaya konulmuştur. Van kedilerinde tek taraflı sağırlığın diğer beyaz kedi ırklarına göre çok daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak Van kedilerinde görülen sağırlık oranının diğer beyaz kedi ırkları ile kıyaslandığında daha düşük olduğu ortaya konulmuştur. Yapılan bu çalışma ile Van Kedisi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Van ve çevresinde ABR test sonuçlarına göre sağır olduğu tespit edilen kedilerin çiftleştirilmesinin önüne geçilecektir. İleride yapılacak çalışmalarla Van kedilerindeki sağırlığın insidansının düşeceği düşünülmektedir. Bu çalışma Van kedilerinde yapılan ilk sağırlık çalışması olduğundan ve ileride yapılacak olan çalışmalara ışık tutacağından sunulmaya değer bulundu. Anahtar Kelimeler: Van kedisi, sağırlık, insidans
Koyunlarda çiçek aşısı uygulaması ile birlikte Corynebacterium cutis lizatının immünglobulin düzeyleri üzerinde etkisi
Bu çalışmanın amacı koyunlarda çiçek aşısı ile birlikte Corynebacterium cutis lizatının kullanılmasının immünoglobulin (IgG, IgM, IgA, IgE) seviyeleri üzerine etkisi araştırıldı. Bu amaçla 10 koyuna sadece koyun çiçek aşısı ve 10 koyuna çiçek aşısı ile birlikte 20 mg Corynebacterium cutis lizatı yapıldı. Çalışmada toplam 20 koyun kullanıldı. Tüm hayvanlardan çalışmanın 0. 21 ve 35. günlerde serum immunglobülin, biyokimyasal ve hematolojik parametreler için usulune uygun olarak V. jugularisten kan örnekleri alındı. Serum Ig seviyeleri ELISA cıhazında hazır ticari test kitleri ile bakıldı. Bakılan biyokimyasal ve hematolojik parametrelerde çalışmanın 0. 21 ve 35. günlerinde her iki grupta ve grup içinde istatistiki farklılıklar belirlenmedi. İmmunglobulin seviyeleri açısından her iki grupta IgA seviyelerinde 0. ile 35. günler arasında istatistiki (P<0,05) olarak artış belirlendi. IgG ve IgM seviyelerinde istatistiki olmayan artışlar ve IgE'de ise istatistiki olmayan azalma görüldü. Sonuç olarak koyunlarda çiçek aşısı ile birlikte Corynebacterium cutis lizatının kullanımının Ig seviyelerine etkisinin sınırlı olduğu sonucuna varıldı.
Koksidiyozisle doğal enfekte buzağılarda immünoglobulin (IGA, IGE, IGG, IGM) konsantrasyonlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmada koksidiyozisle doğal enfekte olan buzağıların IgA, IgE, IgG, IgM düzeylerinin belirlenmesi ve enfeksiyona yakalanma ile buzağı immünitesi arasındaki ilişkinin ortaya konması amaçlandı. Çalışmanın materyalini; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi Kliniği'ne gelen ishal veya kanlı ishal bulgularına sahip buzağılardan alınan dışkı örneklerinin natif muayene yöntemi ile Eimeria spp ookisti tespit edilen ve yaşları 21- 44 günlük olan 20 koksidiyozisli ve 10 sağlıklı olmak üzere toplam 30 buzağı oluşturdu. Hematolojik ve biyokimyasal parametrelerin analizi için ttüm buzağılardan V. jugularis' den tedavi öncesi kan örnekleri alındı. İstatistiksel analizde; koksidiyozisli buzağıların kontrol grubuna göre hematolojik parametrelerden WBC, Hct, Mon, MCV (p<0.05) ve Neu (%) (p<0.01) düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanırken, Lym ve MCHC (p<0.05) seviyelerinde düşüş tespit edildi. Koksidiyozisli buzağıların üre ve kreatinin (p<0.05) düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi. Koksidiyozisli buzağıların IgA, IgE, IgG ve IgM konsantrasyon düzeyleri kontrol grubuna göre önemli düzeyde düşük bulundu (p<0.001). Sonuç olarak; koksidiyozisli buzağıların enfeksiyona yakalanma riski ile buzağının immünitesi arasında bir ilişki olduğu ortaya konuldu. Yenidoğan buzağıların koksidiyozis enfeksiyonuna yakalanmaması için pasif transfer yetmezlik düzeyinin belirlenmesi ve yetmezlik görülen buzağıların oral immunoglobulinlerle desteklenmesinin koksidiyal enfeksiyonlara yakalanma riskini azaltacağı kanısına varılmıştır.
Evaluation of kallistatin and some biochemical parameters in rat with experimental liver injury
Kallistatin acts as a negative acute phase protein that reduces expression after lipopolysaccharide-induced inflammation in the liver. In this study, it was aimed to determine whether there is a relationship between the levels of Kallistatin and liver damage in rats with different degrees of liver failure. The material of this study consisted of 32 Wister Albino male rats obtained from Van Yüzüncü Yıl University Experimental Animals Production and Research Center and weighing between 200-400 gr were used. Thirty-two rats were included in 8 rats in each group as to group 1 (control, n=8), group 2 (mild, n=8), group 3 (moderate, n = 8), group 4 (severe, n=8). In order to cause experimental liver damage in rats, carbon tetrachloride (CCl4) solutions of different percentages dissolved in paraffin oil were applied subcutaneously. Group 1: Healthy rats will not be treated with anything other than the normal diet. Rats in this group were named as control (n=8 male rats). Group 2: In this group (n=8 male rats), 25% CCI4 (dissolved in paraffin liquid) solution was applied to each rat at a dose of 2 ml / kg twice a week subcutaneously for 4 weeks. The rats in this group were named as mild group because of mild liver impairment. Group 3: 25% CCI4 (dissolved in paraffin liquid) solution was administered to rats in this group for 4 weeks in 2 ml / kg subcutaneously twice a week (as same as group 2) and the remaining 2 weeks were treated with 2 ml/kg of 50% CCl4 (dissolved in paraffin liquid) solution (for a total of 6 weeks) and the rats in the group were named as the middle group (n=8 male rats) (Table 6). Group 4: the same procedure of group 3 had been applied for this group then proceed with injected subcutaneously of 2 ml/kg of 62.5% CCl4 in paraffin oil treatment for the 2 weeks (on the whole 8 weeks) and this group was named as the severe group (n=8 male rats). Xylazine 60 mg / kg and Ketamine 7.5 mg / kg combinations were administered intramuscularly to rats in group 2 at the 4th week of the study, group 3 at in the sixth week of study, group 4 in the eighth week of the study and control group rats and 20-30 minutes from these applications. Then the rats were sacrificed. Blood samples were taken into anticogulant and non-anticogulant tubes for immediate hematological and biochemical analyzes in the heart of sacrified rats. Hematological parameters, hemoglobin concentration, leukocyte count, platelet count and MCHC values were measured on the same day with the Veterinary Hemogram Device (Veterinary MS4-s-Melet Schloesing Laboratories in France). Blood samples were taken into antiquagulant-free tubes for centrifugation at 3000 rpm for 15 minutes. The sera obtained were stored at - 20 ° C until measurements were made. Serum AST, ALT, LDH and GGT levels were measured by autoanalyser (BS-120 Vet-Mindray) using commercial kits. Serum Rat Kallistatin (Rat Kallistan, Catalog NO: YLA1624RA SERINA4, ELISA kit Ylbiont), Rat collagen typeⅠ(Col I, Catalog NO: YLA0195RA, ELISA kit Ylbiont) and Rat collagen type III (Col III , Catalog NO: YLA0605RA ELISA kit Ylbiont ) levels were measured using commercial ELISA test kits and with the ELISA instrument as specified in the procedure of the test kits. In the statistical analysis of hematological parameters, WBC, Neu, LYM, Mon, PCT levels in liver damage groups were significantly higher than the control group (p<0.05), while MCH and MCHC levels were lower (p<0.05). Although, RBC, Hct and MPV values were found to be mathematically high, and MCV and Hb values were mathematically low, they were not statistically significant (p<0.05). In the statistical analysis of biochemical parameters, in the analysis of serum ALT levels; serum ALT levels of rats with severe liver injury were found to be significantly higher than those of mild and moderate liver injury, whereas ALT levels of mild and moderate liver injury were compared with ALT levels of control group and no significant difference was found. In the analysis of serum AST levels; serum AST levels of rats with severe liver injury were significantly higher than those of rats with mild and moderate liver injury, but there was no significant difference between AST levels of mild liver injury and AST levels of control group. In the analysis of serum GGT levels; Serum GGT levels of rats with severe liver injury were found to be significantly higher than the GGT levels of mild and moderate liver injury rats, whereas there was no significant difference between liver injury groups (mild and moderate) and control group. In the analysis of serum LDH levels; serum LDH levels of rats with severe liver injury; was significantly higher than the LDH levels of rats with mild to moderate liver injury and control group, and also there were no significant difference between mild and moderate in rats belonging to liver injury groups. In the analysis of serum Collagen-I levels; Serum Collagen-I levels of rats with liver injury were significantly higher than those of the control group. Similarly, serum Collagen-III levels of rats with liver injury were significantly higher than those of the control group. The comparison between the groups was statistically exposed a significant difference between the kallistatin levels of mild liver injury and the kallistatin levels of severe liver injury, however there was no difference was found between the kal levels 71 of moderate and severe liver injury groups. Histopathological examination of the liver organ of the liver and control group rats revealed that the liver tissue had normal histological appearance, while the liver tissue of carbontetra chloride (in rats belonging to liver injury groups) showed severe morphological changes. These findings were hydropic degeneration and coagulation necrosis was detected in hepatocytes, especially in the vena centralis and mid-zone regions. Fibrosis was present in some vena centralis (Periacinary fibrosis) and portal areas. The spread of thin collagen bundles from the portal marks to the parenchyma was observed only. Activation was also observed in pericinusoidal myofibroblastic cells. Lymphoid cells mixed with several macrophages were observed to accumulate occasionally in portal scars and liver parenchyma. These changes resulted in cell dissociation and disruption of the liver lobe architecture in the liver parenchyma of heavy CCl4 treatment group rats. When the histopathological examination of the hematological, biochemical parameters and liver tissue of rats with different degrees of liver damage were made with carbontetra chloride, significant changes were found in the control group. The relationship between the severity of liver tissue damage and the Kallistatin levels of the liver tissue of rats with carbontetra chloride (liver injury groups) was demonstrated by both biochemical and hematological parameters. As a result; Changes in the Kallistatin levels of rats with liver injury were found to be significantly low in parallel with the damage to the liver tissue. It was concluded that changes in serum kallistatin levels are an important parameter in determining liver tissue damage levels and evaluating treatment prognosis in the treatment of liver diseases. Key Words: Kallistatin, Liver injury, CCl4, Biochemical parameters
Van kedilerinde ultrasonografi ile böbrek boyutlarının ölçümü ve polikistik böbrek hastalığının insidansının araştırılması
Bu çalışma van kedilerinde ultrasonugrafi ile böbrek boyutlarının ölçümü ve polikistik böbrek hastalığının insidansının araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmanın hayvan materyalini, farklı yaş, farklı cinsiyet ve farklı göz renklerine sahip 80 adet Van kedisi oluşturdu. Hayvanların genel klinik muayeneleri yapıldıktan sonra, ultrasonografi cihazı ile sağ ve sol böbrek ölçümleri (böbrek uzunluğu, böbrek yüksekliği, böbrek genişliği, böbrek hacmi, böbrek korteks uzunluğu, böbrek medulla uzunluğu, abdominal aort ve resitive indeks) yapıldı. Elde edilen bulgular değerlendirilmek üzere kaydedildi. Kedilerde sağ ve sol böbrek USG ile muayene edilerek, polikistik böbrek hastalığı olup olmadığı araştırıldı. Farklı yaş gruplarına ait kedilerin yapılan böbrek ölçümlerinde, hem sağ hem de sol böbrekte ölçümlerin gruplar arası istatistiksel açıdan farklılıklar gösterdiği belirlendi. Bu değerlerin genelde 1. gruptan 4. gruba doğru gidildikçe artış gösterdiği ve yaşa göre böbrek boyutlarında değişiklik olduğu görüldü. Aort çapı ve böbrek resistive indeks değerlerinin ise gruplar arası karşılaştırmalarında istatistiki açıdan önemli değişimlerin olmadığı gözlendi. Ayrıca farklı yaş gruplarında cinsiyet ve göz renklerine göre yapılan ölçümlerin istatistiksel olarak farklılık göstermediği tespit edildi. Bu çalışmada Van kedilerde sağ ve sol böbrek USG ile incelenmiş, hiçbir kedide Polikistik böbrek hastalığı varlığı tespit edilmemiştir. Sonuç olarak; bu çalışmada ilk defa Van kedilerinde ultrasonografi ile polikistik böbrek hastalığının varlığı araştırıldı, çalışmaya dâhil edilen Van kedilerinde hastalığa rastlanmadığı, Van kedilerinde hastalık insidansının çok düşük olduğu belirlendi. Ayrıca bu çalışma ile Van kedilerinde, farklı yaş, cinsiyet ve göz renklerine göre ultrasonografik muayene ile normal böbrek boyutlarının ölçümü tespit edildi. Yaş gruplarına göre böbrek boyutlarının değiştiği, ancak cinsiyet ve göz renklerinin böbrek boyutlarına etkisinin olmadığı sonucuna varıldı
Bronkopnömonili buzağılarda retinol, kolekalsiferol, α-tokoferol ve filokinon düzeylerinin değerlendirilmesi
ASLAN G, Bronkopnömonili Buzağılarda Retinol, Kolekalsiferol, α-Tokoferol ve Filokinon Düzeylerinin Değerlendirilmesi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veteriner İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2025. Bu çalışmada, bronkopnömonili buzağılarda Retinol, Kolekalsiferol, α-Tokoferol ve Filokinon konsantrasyon düzeylerinin belirlenmesi amaçlandı. Bu araştırmanın hayvan materyali; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Polikliniğine gelen bronkopnömoni şikayeti olan, 0-6 ay yaşta, farklı ırk ve cinsiyetlere sahip 40 adet bronkopnömoni teşhisi konulan buzağı ile 10 adet sağlıklı olmak üzere toplam 50 baş buzağı üzerinde yürütüldü. Çalışmaya alınan bronkopnömonili buzağıların klinik muayenelerinden sonra biyokimyasal parametrelerin analizi için vena jugularisten kan örnekleri alındı. Antikoagulantsız (biyokimyasal) tüplere alınan kan numuneleri 3000 RPM/10 dakika santrifüj edilerek ve elde edilen serum örneklerinden A, D, E ve K vitamin konsantrasyonları belirtilen prosedürlere göre analiz edildi. Elde edilen biyokimyasal parametrelerin istatistiksel analizleri, SPSS paket programı kullanılarak değerlendirildi. Elde edilen istatistiksel verilerin analizine göre bronkopnömonili buzağıların Retinol, Kolekalsiferol, α-Tokoferol düzeyleri kontrol grubunun aynı parametrelerine göre önemli düşük tespit edilirken, bronkopnömonili buzağıların Filokinon düzeyleri ise kontrol grubuna göre anlamlı tespit edilmedi. Sonuç olarak; bronkopnomönili buzağıların vitamin konsantrasyonları, sağlıklı buzağılara göre düşük olduğu tespit edildi. Bronkopnömonili buzağılar tedavi edilirken, rutin uygulanan antibakteriyel uygulamalara ek olarak A, D, E ve K vitaminleri içeren vitamin preparatların düzeylerindeki değişimler dikkate alınarak A, E, D ve K vitaminlerini içeren preparatların uygulanmasının tedaviye katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Köpeklerdeki kalp ritim bozukluklarının holter EKG tekniği ile saptanması ve bunların miksomatöz mitral kapak hastalığının farklı seviyeleri ile olan ilişkilerinin araştırılması
Miksomatöz mitral kapak hastalığı (MMVD) köpeklerde en sık rastlanılan ve konjestif kalp yetmezliğine neden olan edinsel kalp hastalığıdır. Ritim bozuklukları, MMVD'li köpeklerde sık rastlanılan bir bulgudur ve bu ritim bozukluklarının görülme sıklığı ve şiddetinin klinik hastalığa sahip hayvanlarda daha yüksek olduğu bilinmektedir. Holter elektrokardiyografi (Holter EKG) kardiyak aritmilerin sıklığını ve frekansını tespit etmek amacıyla, beşeri hekimlikte ve son yıllarda veteriner hekimlik alanında sıklıkla kullanılmaya başlanan bir yöntemdir. Bu tanı yöntemi, hayati tehlike yaratan ciddi aritmilerin saptanmasında, standart EKG yönteminden çok daha hassas ve güvenilirdir. Aynı zamanda ekokardiyografiye ek olarak elde edilen elektrokardiyografik ölçümlerin ve çeşitli ventriküler repolarizasyon belirteçlerinin MMVD'nin tanısal ve prognostik değerlendirmesinde faydalı olacağı düşünülmektedir. Prospektif tez çalışmamızla; preklinik ve klinik MMVD hastalığı olan köpeklerde gelişen ve Standart EKG uygulamalarıyla tespit edilemeyen ritim bozukluklarının ve Holter EKG ile analizi yapılabilecek belirteç parametrelerin, hastalığın farklı seviyelerine göre dağılım ve değişimi ile bunların hastalığın ilerlemesi ile olan ilişkilerini araştırmayı ve hastalığın tanısal ve prognostik metodolojisine katkıda bulunmayı amaçladık. Aynı zamanda bu tez çalışması ile Holter EKG uygulamasını İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı'nda ilk kez gerçekleştirmiş olduk. Bu amaçla çalışmamıza ACVIM sınıflandırmasına göre B1 seviye (n=9), B2 seviye (n=8), C seviye (n=8), D seviye (n=8) ve Sağlıklı (n=8) köpekler dâhil edildi. Tüm köpeklerin hemogram, biyokimyasal kan parametreleri, toraks radyografileri, ekokardiyografileri, NT-ProBNP ve cTnI değerleri, Standart EKG verileri ve Holter EKG kayıtlarının uyku, uyanıklık ve egzersiz dilimleri değerlendirildi. Ayrıca MMVD şiddet sınıflandırması için kullanılan MINE puanlama sisteminin elektrokardiyografik parametrelerle ilişkisi ilk defa değerlendirildi. Çalışmamızda kardiyak remodeling ve konjestif kalp yetmezliği yönünden öngörme yüzdeleri belirlenen parametrelerden en yüksek tanısal başarıya sahip olanı II. derivasyon ve aVF derivasyonundan alınan T dalgası piki ile T dalgasının sonu intervalini gösteren Tpte değeri olarak tespit edildi. Tpte II ve Tpte aVF değerinin kardiyak remodelingi öngörme yüzdeleri sırasıyla; Standart EKG'de %78,1 ve %73,8 (p<0,01 ve p=0,01), Holter EKG uyku diliminde %74,4 ve %76,3 (p<0,01), uyanıklık diliminde %71,2 ve %72,3 (p<0,05), egzersiz diliminde %76,5 ve %74 (p<0,01 ve p=0,01) olarak tespit edildi. Konjestif kalp yetmezliğini öngörme yüzdeleri ise Standart EKG'de %92,1 ve %89,9 (p<0,01), Holter EKG uyku diliminde %82,8 ve %84,9 (p<0,01), uyanıklık diliminde %85,4 ve %87,4 (p<0,01), egzersiz diliminde %85,5 ve %87,3 (p<0,01) olarak tespit edildi. Çalışmamızda Sağlıklı grupta Standart ve Holter EKG'de ritim bozukluğu tespit edilmedi. B1 grubunda Standart EKG'de ritim bozukluğu tespit edilmezken Holter EKG'de %44 oranında supraventriküler ritim bozukluğu tespit edildi. B2 grubunda Standart EKG'de %25 ve Holter EKG'de %50 oranında, C grubunda Standart EKG'de %25 ve Holter EKG'de %87,5 oranında, D grubunda ise Standart EKG'de %75 ve Holter EKG'de %100 oranında ritim bozukluğu saptandı. Sonuç olarak; insanlarda yapılan çalışmaların da gösterdiği gibi ventriküler repolarizasyon belirteçlerinden Tpte'nin kalp ritminden etkilenen QT süresi ve QTc gibi repolarizasyon belirteçlerine göre MMVD hastalığında kardiyak remodeling ve konjestif kalp yetmezliğini öngörmede daha üstün olduğu tespit edildi. Ventriküler repolarizasyon belirteçlerinin ve özellikle Tpte II ve Tpte aVF değerinin MMVD'li hastalarda tanısal ve prognostik değerlendirme ile kardiyak remodeling ve konjestif kalp yetmezliği riskini belirleme açısından klinik pratikte kullanılabileceği görüşündeyiz.
Hepatit ve kolanjiyohepatitli kedilerde melatonin hormonun antioksıdan etkisinin incelenmesi
Bu tez çalışmasının amacı, veteriner hekimlikte kedilerde sıkça görülen hepatit ve kolangiohepatit hastalıklarına yönelik tedaviye ek olarak, 7 gün boyunca melatonin kullanımının tedavi sürecine ve oksidatif stres biyobelirteçlerine etkilerini incelemektir. Karaciğer hastalıkları kedi ve köpeklerde sık karşımıza çıkar. Bu hastalıklar hayvanların yaşam kaliteleri ile ilgili çeşitli sorunlar çıkarabilir ve tedavi edilmedikleri durumlarda hastaların ölümüne yol açabilir. Antioksidanlar, vücutta doğal olarak üretilebildiği gibi ekzojen olarak besinlerden de sağlanabilmektedir. Karaciğer hastalıklarının tedavisinde C vitamini (askorbik asid), E vitamini (a-tokoferol), selenyum, beta karoten, L-karnitin gibi maddeler antioksidan olarak kullanılmaktadır. Bunlardan biri olan melatonin, pineal bezin ana salgı ürünüdür ve hücrelerdeki oksidatif strese karşı işbirliği yaptığı bilinmektedir. Melatonin, sağlıklı bireylerde ve hastalıkların oluşturduğu oksidatif streste önemli antioksidan ve hepatoprotektif etkilere sahiptir. İnsanlarda yapılan çalışmalarda, melatoninin antioksidan etkinliği sayesinde karaciğer hastalıklarının tedavisinde özellikle oksidatif stresi azaltmak suretiyle tedaviye yardımcı olabileceği düşünülmüştür. Bu amaçla son yıllarda insanlarda karaciğer hastalıklarının tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır. Karaciğer hastalığı olan kedi ve köpeklerdeki araştırmalar incelendiğinde bu konuda herhangi bir makale olmadığı görüldüğü için bu çalışma planlanmıştır. Bu amaçla 4 ayrı grup oluşturulmuştur, 1. gruptaki 20 hepatitli hastaya 7 gün boyunca normal karaciğer tedavisi ve Melatonin tedavisi, 2. gruptaki 20 kolangiohepatitli hastaya ise 7 gün boyunca normal karaciğer tedavisi ve Melatonin tedavisi oral olarak uygulanmıştır. 3. gruptaki 10 hepatitli hastaya 7 gün boyunca normal karaciğer tedavisi, 4. gruptaki 10 kolangiohepatitli hastaya ise 7 gün boyunca normal karaciğer tedavisiuygulandı. Hastaların ilk geldikleri gün ile 7. gün sonunda hemogram, biyokimya ve oksidatif stres biyobelirteç ölçümü için kanları alınmıştır. Hemogram tahlilinde MON1 açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptandı (p<0,005). Biyokimya tahlilinde ise hasta grupları arasında ALB 2 (p<0,005), GGT1 (p<0,05) ve T. BİL1 (p<0,05) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklar tespit edildi. Ayrıca, SOD2 değeri, dördüncü grupta ikinci gruba göre, birinci grupta ise ikinci gruba göre daha yüksek bulundu (p<0,05). Melatonin tabletlerinin karaciğer hastalığı olan kedilerdeki antioksidan etkileri, ilaç formu, tedavi süresi ve dozaj gibi faktörler nedeniyle bu çalışmada belirgin olmamıştır. Daha etkili sonuçlar için bu faktörlerin gözden geçirilmesi, melatoninin farklı formlarının kullanılması, tedavi süresinin uzatılması ve dozajın kedilerin ihtiyaçlarına göre ayarlanması önerilmektedir. Bu düzenlemeler, melatoninin antioksidan etkisini artırabilir.
Farklı titrelerde kedi koronavirüs seropozitifliği olan kedilerde akut faz proteinleri ve bazı immun parametrelerin birlikte araştırılması
Feline infeksiyöz peritonitis (FIP), kedilerde Feline koronavirüs (FCoV) enfeksiyonuna bağlı olarak gelişen, çoğunlukla ölümle sonuçlanan sistemik ve progresif bir hastalıktır. Klinik ve laboratuvar bulgularının non-spesifik olması tanıyı karmaşık hale getirmekte ve hastalığın geç dönemde fark edilmesine neden olmaktadır. Bu tez çalışmasının amacı, FCoV antikor titresinin akut faz proteinleri (Alfa-1 Asit Glikoprotein (AGP), Serum Amiloid A (SAA), C-Reaktif Protein (CRP), Haptoglobulin (Hp)) ve Feline interferon gamma (IFN-γ) düzeyleriyle birlikte değerlendirerek, FIP'in erken tanısında önemli olası biyobelirteçleri saptayabilmek ve yüksek antikor titresine sahip asemptomatik kedilerde subklinik FIP riskini ortaya koymaktır. 2021-2024 yılları arasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne iştahsızlık, halsizlik, ishal, kusma, sarılık ve/veya genel durum bozukluğu şikayetleriyle getirilen ırk, cinsiyet fark etmeksizin 1 yaş üzerindeki 84 adet kedi çalışmaya dahil edilmiştir. Kediler, Immunocomb® ELISA yöntemiyle belirlenen FCoV antikor titrelerine göre yedi gruba (S0, S1, S2, S3, S4, S5 ve S6) ayrılarak tüm gruplardaki klinik, hematolojik, biyokimyasal ve immünolojik parametreler detaylı olarak değerlendirilmiştir. Yaş, ırk ve cinsiyetin FCoV enfeksiyonu ve FIP gelişimine etkisi detaylı olarak incelenmiştir. Özellikle 2 yaş altı kediler ile British Shorthair ve Scottish Fold ırklarında FIP gelişim riskinin artabileceği, erkek kedilerde daha yüksek feline coronavirus antikor titresine ve FIP'e özgü klinik semptomlara daha sık rastlandığı belirlenmiştir. Yüksek antikor titreleri, AGP ve SAA düzeylerindeki artışla ilişkili bulunurken, IFN-γ düzeylerinin negatif ve düşük pozitif titre gruplarında daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bu durum, FIP'in gelişiminde hücresel immün yanıtın rolünün önemli olduğunu desteklemektedir. Sonuç olarak, bu çalışmada incelenen tüm parametreler FIP'in ayırıcı tanısına, veteriner klinik pratiğine özellikle feline coronavirüsle enfekte kedilerin yaşam süresi ve yaşam kalitesine önemli katkılar sağlayabileceğini göstermektedir.
Parvoviral enteritisli köpeklerde serum zonulin seviyesinin belirlenmesi ve klinik öneminin değerlendirilmesi
PARVOVİRAL ENTERİTİSLİ KÖPEKLERDE SERUM ZONULİN SEVİYESİNİN BELİRLENMESİ VE KLİNİK ÖNEMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Canine parvoviral enteritis (CPVe) köpekler arasında oldukça yaygın ve çok bulaşıcı bir hastalık olmakla birlikte sağaltımı hala oldukça zordur. Köpeklerdeki CPVe'nin olumlu prognozu için hastalığın erken teşhisi ve tedaviye olabildiğince erken başlanması önem teşkil etmektedir. Yapılan bu çalışmada CPVe'li köpeklerde serum zonulin seviyesinin belirlenmesi ve klinik/prognostik öneminin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada ishal şikayetiyle kliniğe getirilen ve hızlı test kitiyle CPVe tanısı konulan farklı ırk ve cinsiyetteki 10 adet köpek ile klinik ve hematolojik muayene sonucu sağlıklı olduğu belirlenen 10 adet köpek değerlendirilmiştir. Bu amaçla köpeklerin vena cephalica antebrachii'sinden 2'şer ml kan alınıp gerekli incelemeler için antikoagülanlı ve antikoagülansız tüplere konulmuştur. Antikoagülanlı tüplere konulan kan bekletilmeden hemogram analizi gerçekleştirilmiştir. Antikoagülansız tüpe konulan kanın, santrifüj işleminin ardından zonulin testi için örnekler uygun şartlarda saklanmış ve akabinde zonulin testi yapılmıştır. Kontrol grubunu oluşturan sağlıklı köpeklerin en az 1 ay öncesine kadar olan süreçte antibiyotik kullanılmamış olmasına dikkat edilmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular istatistiksel olarak incelendiğinde (ortalama±standart sapma) zonulin seviyelerinde kontrol grubu (1,41±0,54) ile CPVe grubu (15,05±4,15) arasında oldukça önemli ve anlamlı bir istatistiksel farkın (p (p<0,000) olduğu belirlenmiştir. Hematolojik bulguların değerlendirildiğinde; lökosit seviyelerinde kontrol grubu (9,34±2,56) ile CPVe grubu (2,84±1,48) arasında (p<0,000), lenfosit seviyelerinde kontrol grubu (1,7±0,43) ile CPVe grubu (0,83±0,39) arasında (p<0,002), nötrofil seviyelerinde kontrol grubu (6,77±2,53) ile CPVe grubu (1,09±0,57) arasında (p<0,000), eozinofil seviyelerinde kontrol grubu (0,31±0,14) ile CPVe grubu (0,02±0,01) arasında (p<0,000), bazofil seviyelerinde kontrol grubu (0,07±0,04) ile CPVe grubu (0,01±0) arasında (p<0,007), eritrosit seviyelerinde kontrol grubu (7,76±0,36) ile CPVe grubu (6,63±0,52) arasında (p<0,000), hemoglobin seviyelerinde kontrol grubu (17,29±1,24) ile CPVe grubu (13,78±2,24) arasında (p<0,003), hematokrit seviyelerinde kontrol grubu (49,66±2,20) ile CPVe grubu (43,19±7,66) arasında (p<0,014) seviyelerinde istatistiksel farklar bulunmuştur. Grupları oluşturan köpeklerden elde edilen vital bulgulardan kalp vurum sayısı üzerinde yapılan değerlendirmede kontrol grubu (122,28±16,52) ile CPVe (158,6±24,64) grubu arasındaki istatistiksel fark (p<0,003) olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak etiyolojisi farklı olsa da hayvanlarda meydana gelen ishallerde önemli bir travma noktası olan bağırsak mukoza hasarının tespiti için bir biyobelirteç olarak zonulinin kullanılmasının, bağırsak hastalıklarında mukozalardaki mevcut durumun doğru anlaşılarak prognozun olumlu yönde değişmesi, tedavi süresinin kısalması ve yapılacak daha kapsamlı çalışmalarla bağırsak hastalıklarının erken teşhisine olası katkıları gibi hedefleri önemli ölçüde etkileyebileceği görülmektedir. Bu tez çalışmasında elde ettiğimiz veriler sonucunda ise zonulinin CPVe sonucu oluşan bağırsak hasarının ve olası bağırsak geçirgenliğinin tespitinde önemli bir biyobelirteç olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: İshal, kanin parvoviral enteritis, köpek, zonulin,
Hernia diyaframatikalı kedilerde kardiyak biyobelirteçlerin değerlendirilmesi
Bu çalışma, hernia diyaframatikalı kedilerde kardiyak biyobelirteçlerin (NT-proBNP, Troponin I, Troponin T ve H-FABP) konsantrasyonları değerlendirerek tanı açısından önemini araştırmak amacıyla yürütülmüştür. Balıkesir Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Kliniği ve özel veteriner kliniklerine getirilen, radyolojik olarak hernia diyaframatika tanısı konulan 11 kedi ile herhangi bir sistemik ya da kardiyak hastalık belirtisi bulunmayan 9 sağlıklı kedi çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm olguların anamnez, klinik muayene ve radyolojik bulguları kaydedilmiş; kardiyak biyobelirteç konsantrasyonları kediye özgü ticari kitler kullanılarak hormon analiz cihazı ve ELISA yöntemiyle belirlenmiştir. Hernia diyaframatikalı kedilerin çoğunluğunda yüksekten düşme travma nedeni olarak saptanmış; klinik olarak taşipne, dispne ve taşikardi belirgin bulgular olarak gözlenmiştir. Solunum sayısı hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). NT-proBNP ve cTnI konsantrasyonları çoğunlukla referans aralığında kalırken, cTnT ve H-FABP konsantrasyonlarında hasta grubunda önemli oranda yüksek bulunmuştur (p<0,001). Sonuç olarak, cTnT ve H-FABP'nin kedilerde hernia diyaframatika olgularında kardiyak hasarın değerlendirilmesinde yararlı biyobelirteçler olabileceği belirlenmiştir.
Deneysel sepsis oluşturulan ratlarda setirizin ve deksametazon'un TNF-α, interlökin (IL)-1β, IL-2, IL-6, IL-8, IL-10 ve Maresin -1'e etkileri
Sepsis, ölüm nedenleri arasında önde gelen bir konumda bulunmaktadır. Ancak sepsisin etiyopatolojisi henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışma; çekal ligasyon ve delinme (CLP) yöntemi ile sepsis oluşturulan ratlarda setirizin ve dekzametazonun MaR-1, TNF-α, IFN-γ, IL-1, IL-2, IL-6, IL-8 ve IL-10 düzeylerine etkinliğinin araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmada 8-10 haftalık Sprague Dawley cinsi erkek ratlar kullanıldı. Bu ratlar rastgele olarak her bir grupta 7 rat olacak şekilde 7 deney grubuna (grup 1: kontrol, grup 2: sham, grup 3: sepsis, grup 4: sepsis + salin, grup 5: sepsis + setirizin, grup 6: sepsis + deksametazon, grup 7: sepsis + deksametazon + setirizin) ayrıldı. Grup 1 (kontrol) ve grup 2 (sham) dışındaki diğer gruplarda sepsis CLP yöntemiyle oluşturuldu. Grup 4' sadece salin, grup 5'e setirizin, grup 6'ya deksametazon, grup 7'ye setirizin ve deksametazon birlikte uygulandı. Deney başlatılmadan önce tüm ratların fiziksel bulguları ve vücut ısıları kaydedildi. Deneyin 4. saatinde kuyruk venlerinden ve deneyin 16. saatinde vücut ısıları tekrar ölçülerek tüm ratlar sakrifiye edilirken kan örnekleri alındı. Ayrıca deneyin 16. saatinde karaciğer, akciğer, kalp ve böbrek dokuları alınarak histopatolojileri yapıldı. Sepsis gelişen hayvanlarda vücut sıcaklıklarının belirgin şekilde yükseldiği, genel halsizlik, çevresel uyaranlara karşı duyarsızlık ve hareketsizlik gözlemlendi. Sepsis grubundaki (G3, 4, 5, 6, 7) hayvanlarda nötrofil ve beyaz küre sayısının arttığı, lenfosit sayısının azaldığı tespit edildi. Setirizin ve deksametazon uygulanan (G5, 6, 7) gruplarda nötrofil sayılarında anlamlı azalma gözlemlenirken lenfosit sayılarında ise artış gözlemlenmiştir. Sepsise bağlı olarak, diğer (G3, 4, 5, 6, 7) gruplarda kayda değer şekilde artan interlökin miktarlarına karşılık MaR-1 miktarlarının anlamlı (p<0,05) olarak azaldığı görüldü. Setirizin ve deksametazon uygulamasının MaR-1 miktarlarını belirgin şekilde arttırdığı interlökin miktarlarını ise anlamlı (p<0,05) bir şekilde azalttığı belirlendi. Setirizin ve deksametazonun kombine olarak uygulanmasının daha etkili olduğu belirlendi. Bu çalışma sepsisin tanısı ve izlenmesinde MaR-1'in potansiyel bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini, setirizin ile deksametazonun, özellikle de kombinasyonunun sepsis tedavisinde önemli bir seçenek olabileceğini gösterdi.
Kronik enteropatili kedilerde FCEAI skorlaması, mikrobiyota ve IL-17A, IL-17F ve IL-10 ekspresyonu değişimleri analizi
Kedilerde yangısal bağırsak hastalığı, kronik gastrointestinal bulgularına yol açan bir hastalıktır. Etiyopatogenezi tam olarak çözülememiş olsa da altında yatan sebepler olarak; mikrobiyotaya ve luminal antijenlere şekillenen anormal immun yanıt, genetik ve immunoregülatör faktörler olduğu düşünülmektedir. Bu bilgiler ışığında, n=5 sağlıklı kontrol grubu, n=10 kronik enteropatili kediye klinik testler yapılarak olası diğer hastalıklar elendi ve yangısal bağırsak hastalığı teşhisi kolonoskopi ile alınan biyopsi ile histopatolojik olarak yapıldı. Teşhisi yapılan n=10 kronik enteropatili kedilerde FCEAI skorlaması yapıldı. Ardından örneklem gruplarından dışkı ve duodenal biyopsi alındı. Dışkıdan mikrobiyota kompozisyonuna, kolonik biyopsiden ise IL-17A, IL-17F ve IL-10 ekspresyon düzeylerine bakıldı. Bu ikisi arasında ilişki ve yangısal bağırsak hastalığının etiyopatogenezindeki rolü araştırıldı. Gruplar arasında, FCEAI klinik skorlamasında önemli farklar görüldü. Laboratuvar analizinde hastalık ile direkt ilişkili bir bulguya rastlanılmadı. Ultrasonografi, hastalığın en azından orta şiddetli olduğu hastalarda yönlendirici veriler verdiği gözlendi. Kolonoskopi ve kolondan alınacak biyopsinin hastalığın teşhisi ve ayırıcı tanılar için önemli özellikler barındırdığı gözlendi. Mikrobiyota analizinde, operasyonel taksonomik üniteler açısından gruplar arasında toplam değerler arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Araştırılan interlökinler açısından IL-17A ve IL-10, gruplar arasında anlamlı farklar gösterdi (p<0,05). IL-17F açısından ise anlamlı fark bulunamadı (p>0,05).
Kedilerde hipertiroidizm prevalansı ve tiroid bezinin ultrasonografik muayenesi
Amaç: Bu çalışmada kedilerde T4 ölçümü ile hipertiroidizm prevalansının belirlenmesi ve tiroid bezinin ultarasonografik muayenesinin önemi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın hayvan materyalini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniği ve İzmir ili veteriner klinik ve polikliniklerine getirilen, yapılan klinik muayene ve kan testleri değerlendirmeleri sonucu serum total T4 seviyeleri yüksek olan ve semptom gösteren hipertirodizm tanısı koyulan kediler oluşturdu. Çalışmada vakalar ırk, her iki cinsiyet ve yaş farklılıklarına göre ayırt edilmedi. Anamnez alınıp fiziksel muayene sonrası özellikle sabah saatleri tercih edilerek kan örnekleri alınıp ardından boyun bölgesi tıraşlanarak tiroid bezinin ultrasonografik muayenesi gerçekleştirildi. Dağılımların normalite testleri shapiro wilk analizine göre gerçekleştirip verilerin normal dağılım göstermemesi üzerine Mann Whitney U testi ile gruplar arası karşılaştırmalar yapıldı. Tüm analizlerde SPSS 25 programından yararlanılıp p değerinin 0.05 den küçük olduğu durumlar istatistiksel anlamlı kabul edildi. Bulgular: Araştırma kapsamına alınan kediler normotiroidili ve hipertiroidili olarak gruplandı. Çalışmaya dahil edilen kedilerde hipertiroidizm prevalansı %8,6 olarak bulundu. Hipertiroidizm tanısı koyulan kedilerde tiroid bezinin ultrasonografik muayenesinde normotiroidili kedilere göre hacim ve ekojenitelerde anlamlı farklılıklar görüldü. T4 değeri yüksek bulunan kedilerin yaygın olarak 10 yaş ve üzeri olduğu belirlendi. Sonuç: Yapılan çalışma sonucu elde edilen verilere göre hipertiroidizmin şimdiye kadar yapılan çalışmalarla uyumlu olarak özellikle yaşlı kedilerde yaygın bir endokrin hastalık olduğu görülmüştür, tanı aşamasında ultrason muayenesinin bezin değerlendirilmesinde ve hastalığın prognozunun belirlenmesinde yardımcı olacağı düşünülmektedir. Hipertiroidizm şüpheli hastalarda hormonun sirkadiyen ritmi ve etkilendiği diğer şartlar dolayısı ile tanı amaçlı yapılan testlerin belirli aralıklarla tekrar edilmesi önerilmektedir.
Kanin atopik dermatitte zonulin, diamin oksidaz aktiviteleri, bağırsak ultrasonografisi ile klinik skorlamalar
Amaç: Bu çalışmada kanin atopik dermatit tanısı konulan köpeklerde zonulin ve diamin oksidaz (DAO) düzeyleri, abdominal ultrasonografi ile belirlenen bağırsak duvar kalınlıkları (duodenum, jejenum, kolon), epidermal bariyer fonksiyon parametreleri (derinin pH ve hidrasyon düzeyleri) korneometri cihazı ile ölçülerek ve CADESI-04 klinik skorlama sistemine göre değerlendirerek bağırsak-beyin-deri ekseni kapsamında hastalığın sistemik etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın hayvan materyalini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi Hayvan Hastanesi Küçük Hayvan İç Hastalıkları Polikliniklerine getirilen, farklı ırk, yaş, cinsiyetten; Favrot (2010) kriterlerine göre atopik dermatit tanısı konulan (n=20) köpekler ile bu kriterlere uymayan ve herhangi bir dermatolojik lezyonu bulunmayan sağlıklı kontrol grubunu oluşturan (n=20) köpekler oluşturdu. Çalışma kapsamına alınan köpekler zonulin ve DAO düzeyleri, bağırsak duvar kalınlığı, epidermal bariyer parametreleri yönünden değerlendirildi. Verilerin analizinde Shapiro-Wilk, Mann-Whitney U ve Ki-kare testi kullanıldı. Bulgular: Araştırma kapsamına alınan kanin atopik dermatit grubu ve sağlıklı kontrol grubu köpekler karşılaştırıldı. Zonulin (p=0,001) ve DAO (p=0,001) düzeylerinde kanin atopik dermatit grubunda anlamlı değişiklikler bulundu. Epidermal bariyer parametreleri verilerine göre pH (p=0,001) ve hidrasyon (p=0,001) açısından anlamlı değişiklikler bulundu. Ultrasonografik verilere göre kolon duvar kalınlığında (p=0,001) anlamlı değişiklikler bulundu. CADESI-04 klinik skorlaması 88,65 ± 5,63 olarak bulunmuş olup, bu değer yüksek düzeyde lezyon varlığına işaret etmektedir. Sonuç: Yapılan araştırma sonucu elde edilen verilere göre, 'beyin-bağırsak-deri ekseninde' atopik dermatitli köpeklerde intestinal permeabilite artışına eşlik eden intestinal mukozal hasarlanma dermatoloji yerine gastroentero-dermatoloji tanımının kullanımının daha doğru olduğunun bir göstergesidir. Bu yönüyle kanin atopik dermatit de dahil olmak üzere farklı birçok gastroentero-dermatolojik bozukluklarda zonulin ve DAO'nun 'beyin-bağırsak-deri ekseninde' biyobelirteç olarak kullanımının doğru olabileceği söylenebilinir. Yine intestinal permeabilite artışına yönelik sağaltım planlaması bu istikamette gerçekleştirilmeli klinik bulgular ve hastalık aktivite değişimi ilgili biyobelirteçlerle takip edilmelidir. Anahtar kelimeler: Atopi, Bağırsak, Diamin-oksidaz, ultrasonografi, Zonulin.
Beyaz kan hücre (WBC) sayısı yüksek (lökositozis) kedilerde serum amiloid A ve D vitamini düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu tez çalışmasında lökositozlu kedilerde Serum Amiloid A ve D Vitamini düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamına Lökositozlu (n=20) ve sağlıklı (n=10) kedi olmak üzere toplamda 30 kedi dahil edildi. Tüm hayvanlarda, klinik skorlamalar ve serum amiloid A düzeyleri belirlendi. Bulgular: Çalışma grubundaki kedilerde, kontrol grubuna kıyasla fSAA düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Buna karşın, D vitamini düzeyleri bakımından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Elde edilen bulgular doğrultusunda, fSAA düzeylerinin inflamatuvar süreçlerin varlığını ortaya koymada ve lökositozun altında yatan nedenin değerlendirilmesinde güvenilir bir biyobelirteç olduğu sonucuna varılmıştır. D vitamini düzeylerinin ise inflamasyonla olan ilişkisini daha doğru değerlendirebilmek için daha geniş vaka grupları ve kontrol edilen değişkenler ile yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: kedi, lökositoz, serum amiloid A, D vitamini, inflamasyon
Konjestif kalp yetmezliği bulunan köpeklerde intestinal morfolojik değişikliklerin görüntülenmesi: Kalp-bağırsak ekseninde ultrasonografik yaklaşım
Amaç: Bu tez çalışmasında KKY mevcudiyeti olan köpeklerde kardiyovasküler (cTnI, Nt-proBNP, CK-MB, Miyoglobin ve D-dimer) ve intestinal (Zonulin ve DAO) biyobelirteçler ile ekokardiyografik ve intestinal ultrasonografik değişimlerin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Küçük Hayvan Polikliniği'ne başvuran KKY'li köpekler (n=25) ile sağlıklı köpekler (n=10) dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen köpekler, radyografik, ekokardiyografik, intestinal ultrasonografik bulgular ile kardiyovasküler ve bağırsak geçirgenliğine ilişkin biyobelirteçler yönünden değerlendirildi. Verilerin analizinde SPSS programı kullanılarak, Mann-Whitney U, Ki-kare ve Spearman's rho testleri gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışma kapsamında KKY grubu köpekler kendi içerisinde ve sağlıklı grup köpekler ile karşılaştırıldı. Ekokardiyografik verilerin değerlendirilmesi ile KKY grubunda sağlıklı gruba kıyasla daha yüksek sol atriyum/aort LA/Ao (p=0,000), EDV (p=0,045), SV (p=0,019), E/A (p=0,001) ve E/IVRT (p=0,001) değerleri; daha düşük IVSd (p=0,001), IVRT (p=0,000) ve IVRT/(E/A) (p=0,000) değerleri saptandı. Değerlendirilen kardiyovasküler ve bağırsak geçirgenliğine ilişkin biyobelirteçlerden her biri KKY grubunda sağlıklı gruba oranla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek belirlendi. İntestinal ultrasonografi ile belirlenen kolon duvar kalınlığı, KKY' köpeklerde sağlıklılara göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,000), ancak duodenum ve jejunum duvar kalınlıklarında anlamlı bir fark gözlenmedi. KKY'li köpeklerde bağırsak duvar kalınlığının, duodenum ve jejunum kalınlığı ile diyastolik fonksiyon indeksleri arasında zayıf ila orta düzeyde ilişki ve kolon kalınlığı ile E dalgası hızı arasında orta düzeyde pozitif ilişki dahil olmak üzere çeşitli ekokardiyografik parametrelerle anlamlı korelasyonlar gösterdiği görüldü. KKY'li köpeklerde bağırsak duvar kalınlığı ile çeşitli ekokardiyografik parametreler arasında anlamlı korelasyonlar saptandı. Duodenum duvar kalınlığı E, E/A, DT, E/IVRT (zayıf negatif) ve IVRT/(E/A) (orta pozitif) ile korelasyon gösterdi. Jejunum duvar kalınlığı LA/Ao, E/A, DT, E/IVRT (negatif); A, IVRT/(E/A), LVIDs, EF (pozitif) ile koreleydi. Kolon duvar kalınlığı ise E (orta pozitif), IVRT ve E/IVRT (zayıf) ile korelasyon gösterdi. Duodenum ve kolon duvar kalınlığı ile kardiyovasküler ve bağırsak geçirgenliğine yönelik biyobelirteçlerden herhangi biri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki saptanmadı. Jejunum duvar kalınlığı ile cTnI düşük pozitif, miyoglobin ve DAO düşük negatif korelasyon gösterdi. Sonuç: KKY grubu köpeklerde belirgin ve güçlü istatistiksel düzeyde kardiyovasküler ve bağırsak geçirgenliğine ilişkin biyobelirteçlerin sağlıklılara göre yüksek değerleri eşliğinde, kolon duvar kalınlığı artışı belirlenmesi ve bu artışla birlikte ekokardiyografik parametrelerden E dalgası hızının orta düzeyde artışı, IVRT ve E/IVRT değerinin zayıf düzeyde azalışı; düşük örneklem havuzu ile ilişkilendirilmekle birlikte diyastolik disfonksiyon ile kolon disfonksiyonu arasındaki ilişkinin varlığına işaret etmektedir. Kalp-bağırsak eksenine yönelik söz konusu bulgulara yönelik daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak ileri düzey araştırmalar, bu eksen içerisindeki çift yönlü etkileşimlerin patofizyolojik mekanizmalarının aydınlatılmasına ve KY'de GİS değişimlerin potansiyel tanısal ve prognostik değerinin belirlenmesine katkı sağlayacaktır.
Parvoviral enteritis'li köpeklerde idrar karaciğer tipi yağ asidi bağlayıcı protein ( uL-FABP)düzeylerinin değerlendirilmesi
PARVOVİRAL ENTERİTİS'Lİ KÖPEKLERDE İDRAR KARACİĞER TİPİ YAĞ ASİDİ BAĞLAYICI PROTEİN (uL-FABP) DÜZEYLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Sağlam Y. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veterinerlik İç Hastalıkları Programı, Yüksek Lisans Tezi, Aydın, 2025. Amaç: Bu çalışmada, CPE'li köpeklerde idrar L-FABP (uL-FABP) düzeylerinin değerlendirilmesi ve SIRS ve hipovoleminin tek ya da birlikte varlığının uL-FABP'yi nasıl etkilediğinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın materyalini 28 CPE'li (ENF) ve 10 sağlıklı (KON) köpek olmak üzere toplam 38 köpek oluşturdu. ENF grubundaki köpekler SIRS (S+/-) ve hipovolemi (H+/-) varlığına ve yokluğuna göre dört alt gruba ayrıldı. Bu alt gruplar; S-H- (n=6), S-H+ (n=6), S+H- (n= 6) ve S+H+ (n=10) idi. Çalışmaya dahil edilen köpeklerin tanımlayıcı özellikleri ve detaylı fiziki muayene bulguları hasta kabulde kaydedildi. Kan örneklerinden TLS, HCT, serum Cr ve üre konsantrasyonları ölçüldü. İdrar süpernatantından uL-FABP, uCr ve uALB konsantrasyonları ölçüldü ve uL-FABP ve uALB konsantrasyonları uCr konsantrasyonuna bölünerek uL-FABP/Cr ve uALB/Cr indeksi hesaplandı. Bulgular: TLS'nin ana gruplar ve alt gruplar arası istatistiksel değerlendirmesinde anlamlı fark bulunmadı. ENF grubunun ortalama HCT değeri KON grubuna göre yüksek bulundu. Buna karşın alt grupların istatistiksel değerlendirmesinde HCT değerleri anlamlı değildi. Serum üre ve sCr konsantrasyonları arasındaki farklar çalışma ana grup ya da alt grupları arasında anlamlı bir fark yoktu. Üriner biyobelirteçler uL-FABP/Cr ve uALB/Cr düzeyleri gruplar ve alt gruplar arasında anlamlı farklılıklar belirlendi. ENF grubun uL-FABP/Cr ve uALB/Cr oranları KON grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Alt gruplar arası değerlendirmede de bu yüksekliklerin büyük oranda SIRS ve hipovoleminin birlikte bulunduğu S+H+ grubundaki köpeklerden kaynaklandığı dikkati çekti. Sonuç: Bu çalışmada, CPE'li köpeklerde uL-FABP/Cr oranları ilk kez değerlendirildi. CPE'li ve sağlıklı KON grubu arasında geleneksel renal belirteçler olan sCr ve üre konsantrasyonlarında anlamlı bir farklılık gözlenmemekle birlikte özellikle SIRS ve hipovoleminin birlikte bulunduğu olgularda uL-FABP/Cr ve uALB/Cr oranları yüksek bulundu. Bu bulgular, üriner biyobelirteçlerden uL-FABP ve uALB'nin CPE'ye sekonder gelişebilecek akut böbrek hasarının erken dönemde tanımlanmasında potansiyel role sahip olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Akut Böbrek Hasarı, Canine Parvoviral Enteritis, Karaciğer Tipi Yağ Asidi Bağlayıcı Protein, Köpek
Köpeklerde hipotiroid ve hipertiroid insidensinin araştırılması
daha sonra doldurulacaktır
Cryptosporodiosisli buzağılarda oral yolla uygulanan silikon dioksitin sağaltım etkinliğinin araştırılması
Amaç: Neonatal ishalli buzağılarda cryptosporodiosis'in sağaltımına yönelik sınırlı sayıda literatürün bulunduğu göze çarpmaktadır. Söz konusu araştırmalarda etiyolojik nedenlere bakılmaksızın ve hastalık etkenleri belirlenmeden yalnızca ishal baz alınarak değerlendirmeler yapılmıştır. Gereç ve yöntem: Literatürdeki eksikliği gidermeye yönelik olarak ve bu amaçla fakülte kliniğimizde bulunan neonatal ishale ait klinik bulguları mevcut buzağılara (n=20) katı fazlı immunokromatografi yöntemi ile çalışan hızlı test kitleri aracılığıyla ön tanı konuldu. Örnek toplanması ve laboratuvar analizlerinde uygulanacak algoritma: 1) her buzağıda rektumdan direkt taze dışkı toplanması, 2) demografik veri kaydı ve hızlı test kiti ile antijen tayini, 3) laboratuvara numune aktarımı, 4) Sheather's şekerli solüsyonu ile fekal flotasyon, 5) dışkı smear'inin hazırlanarak modifiye Ziehl–Neelsen boya ile muamelesi sonrası mikroskobik muayene olmak üzere teşkil edildi. Bulgular: Olgular öncelikli olarak mono-infeksiyona ilişkin gruplandırılarak, ko-infeksiyon durumundaki buzağılar ise çalışma dışı bırakıldı. İlgili ana gruplar (her grupta n=10'ar) I. grup (Cryptosporidium sp. ile infekte ve silikon dioksit (Zoosorb oral toz) uygulamasında bulunulacak), II. grup (Cryptosporidium sp. ile infekte ve herhangi bir moleküler ajan uygulanmayacak sağaltım grubu) olarak belirlendi. Silikon dioksit uygulanan cryptosporodiosisli buzağılarda 0., 3., 7. ve 10. günlerde ookist sayılarına ait geometrik ortalama ve standard deviasyon değerleri sırası ile 34079,86±101438,4, 0,000±34351,76, 0,000±3738,58, 0,000±5059,64 (p=0,000) olarak saptandı. Sonuç: Ookist sayılarında bu değişim silikon dioksit preparatının (Zoosorb oral toz) anti-cryptospodial etkinliğine yorumlanabilir. Yine 3. ve 7. günlerde silikon dioksit preparatının (Zoosorb toz) uygulandığı buzağılarda kontrol grubuna göre anlamlı derecede (p=0,001) değişen ookist atılımı sağaltım etkinliğine ilişkindi. Bu noktadan sonra silikon dioksitin etkinliği daha detaylı tartışılabilinir. Anahtar kelimeler: Buzağı,crytosporidium, silikon dioksit
Köpeklerde vücut sıcaklığı ölçümünde kızılötesi termometrenin kullanılabilirliği
Amaç: Vücut sıcaklığının doğru ölçümü, bir hastanın gerek incelenmesi gerekse de tanı açısından önemlidir. Günümüzde insanlar için çeşitli non-invaziv termometreler mevcuttur, ancak bunların köpeklerde kullanışlılığı konusunda bir fikir birliği yoktur. Bu çalışmada, köpeklerde iki temassız kızılötesi termometrenin KÖT: VisioFocus PRO 06480 (VKÖT)-İtalya ve Weewell WTN 570 (WKÖT)-Çin vücut sıcaklığının aksiller (A) bölge ve korneadan (K) ölçümleri, KÖT'lerin klinik kullanılabilirliğini değerlendirmek için dijital rektal termometre DRT: Kruuse Digital Thermometer, Katalog No.: 291126 (KDRT)-Danimarka ile karşılaştırıldı. Gereç ve Yöntem: Hastanemize getirilen farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten toplam 150 köpek değerlendirildi. Her bir köpekte vücut sıcaklığı ölçümleri, sırasıyla DRT ile rektumdan ve iki temassız kızılötesi termometreler ile aksiller bölgeden ve korneadan gerçekleştirildi. DRT okumaları referans değer olarak kabul edilerek her iki KÖT'nin hem aksiller bölge hem de korneadaki sıcaklık okumaları bu referans değer (farklılıklar) ile karşılaştırıldı. Ölçüm yöntemleri arasındaki korelasyonlar Spearman, uyumlulukları da Passing Bablok regresyonu ve Bland-Altman testi ile değerlendirildi. Bulgular: Kızılötesi termometreler VKÖT ve WKÖT ile aksiller bölgeden ölçülen medyan vücut sıcaklıkları sırasıyla 38,30 °C ve 37,90 °C olup, bu değerler DRT ölçümünden (38,70 °C) önemli düzeyde (p<0,001) düşük bulundu. Medyan DRT (38,70 °C) ile karşılaştırıldığında, vücut sıcaklığının iki KÖT (VKÖT: 37,50 °C; WKÖT: 37,00 °C) ile kornea ölçümleri de önemli düzeyde (p<0,001) düşüktü. İki KÖT ile aksiller bölgeden ve korneadan ölçülen sıcaklıklar ve DRT arasındaki korelasyonlar zayıftı. Passing Bablok regresyonunda iki ölçüm metodu arasında önemli sabit ve/veya orantısal yanlılık belirlendi. Bland-Altman test, vücut sıcaklığı ölçüm yöntemleri arasında önemli yanlılıklar ve klinik kullanım için kabul edilemeyecek uyum sınırları olduğunu ortaya koydu. Sonuç: Bu çalışmada köpeklerde aksiller bölge ve korneadan vücut sıcaklığı ölçümünde performansı değerlendirilen iki temassız KÖT kolay ve hızlı ölçüm sunmakla birlikte, klinik olarak dijital rektal termometre yerine kullanılabilir değildir.
Buzağılarda klinoptilolit (zeolit) uygulamasının abomazal boşalma oranına etkisi
Amaç: Planlanan araştırma ile buzağılarda ishale karşı koruyucu ve tedavi edici etkinliği bilinen klinoptilolitin (zeolit) 'in abomazal boşalma oranına etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu kapsamda yapılan çalışmada eşit sayıda (n=7) 2 grup olarak belirlenen holstein ırkı, her iki cinsiyetten, süt emme dönemindeki buzağılardan oluştu. Zeolit grubunda bulunan buzağılara süt içerisine zeolit (1 gr/kg) ve asitaminofen (50 mg/kg) ilavesi, kontrol grubuna ise yalnızca asetaminofen ilavesi yapıldı. Kan örnekleri uygulama öncesi 0. dk ve uygulama sonrası 30., 60., 90., 120., 180., 240., 300., dakikalarda olacak şekilde alındı. Bulgular: Plazma asetaminofen konsantrasyonlarının zamana bağlı plazma seviyelerinde değişimler göz önüne alındığında, zeolit ve kontrol grubu buzağıları arasında çalışma sonunda anlamlı değişimlerin bulunmadığı belirlendi. Diğer taraftan her iki grubun maksimum konsantrasyona ulaşma süreleri incelendiğinde Tmax süresinin kontrol grubunda bulunan buzağılarına göre anlamlı derecede düşük olduğu ve zeolit uygulanan buzağılarda asetaminofen emilimin daha yüksek olduğu gözlemlendi. Sonuç: Zeolit uygulanan buzağılarda abomazal boşalma zamanı kontrol grubu buzağılarına göre daha kısa sürede gerçekleşmiştir. İshale karşı profilaktik ve terapötik etkisi bulunan zeolitin, abomazal boşalma üzerine olumsuz bir etki oluşturmadığı ve güvenle kullanılabilecek bir ajan olduğu belirlendi.
Köpeklerde idrar özgül ağırlık ölçümünde bir dijital refraktometrenin kullanılabilirliği
Amaç: İdrar özgül ağırlığı (İÖA), klinik olarak idrar konsantrasyonunu değerlendirmek için kullanılır ve rutin olarak refraktometre ile ölçülür. Köpeklerde İÖA'nın değerlendirilmesinde optik ve dijital refraktometrelerin karşılaştırıldığı çalışmaların sınırlı olması yanında sonuçlarıda bir örneklilik göstermemektedir. Bu nedenle, bu çalışmada İÖA ölçümünde el tipi dijital bir refraktometrenin (EDR) (Atago Pal-Usg Dog) klinikte rutin kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Haziran 2022 - Mayıs 2023 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine farklı nedenlerle getirilen 100 köpekten idrar örnekleri alındı. EDR ve referans yöntem olarak optik el tipi refraktometre (OER) (Atago URC-NE) sonuçları bağımlı t testi, Pearson korelasyon analizi, Passing Bablok regresyonu ve Bland-Altman testi ile değerlendirildi. Ayrıca, EDR için varyasyon katsayısı (VK) ve total analitik hata (TAH) oranları belirlendi. Bulgular: OER ve EDR ile ölçülen ortalama İÖA arasındaki istatiksel olarak anlamlı bir fark (p = 000) belirlenmekle birlikte, iki refraktometre arasında pozitif mükemmel (r = 0,996) bir korelasyon bulundu. Passing - Bablok regresyon analiz; iki refraktometrenin sonuçları arasında sistematik ve orantısal yanlılık olmadığını gösterdi. Bland-Altman testinde OER ve EDR ile elde edilen ölçüm değerlerinin farklarına ilişkin ortalama değeri -0,9 olarak hesaplandı ve EDR ile ölçülen İÖA'nın OER ile ölçülen değerden 1,3 birim büyük, 3 birim küçük bulunabileceği belirlendi. VK değerlendirildiğinde, EDR'nin tekrarlanabilirliğinin oldukça iyi olduğu; TAH değerlendirildiğinde ise bu değerin İÖA için istenen sınırlarda olduğu gözlemlendi. Sonuç: Bu çalışma, köpeklerde EDR (Atago Pal-Usg Dog) ile İÖA'nın güvenli, kolay ve hızlı ölçülebileceğini ve EDR'nin klinik kullanım için uygun olduğunu gösterdi.
Deneysel endotoksemili neonatal buzağılarda trombosit indeksleri ve trombosit sayısı ile ilgili oranlar
Amaç: Deneysel endotoksemili neonatal buzağıların koagülasyon ve immünite profillerinin bir göstergesi olarak trombosit indeksleri ve trombosit sayısı ile ilgili oranların ortaya koyulması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın hayvan materyalini 1-4 haftalık yaşlar arasında 6 adet sağlıklı erkek Holstein ırkı buzağı oluşturdu. LPS (E.coli 0111:B4; Sigma) 1 µg/kg dozda, 100 ml %0,9'luk NaCl solüsyonu içinde çözdürülerek, intravenöz yolla 5 dakikada uygulanarak endotoksemi oluşturuldu. Örneklemeler, LPS uygulaması öncesi (0. saat) ve uygulama sonrası 0.5, 1, 2, 4, 8, 12, 24 ve 48. saatlerde olmak üzere gerçekleştirildi. Hematolojik parametreler, trombosit indeksleri, koagülasyon profili ve trombosit sayısı ile ilgili oranlar değerlendirildi. Bulgular: LPS uygulamasını takiben ortalama WBC (p<0,001), LYM (p<0,001), PLT (p<0,001), PCT (p<0,001) değerlerinde azalış görülürken, aPTT (p<0,01), PT (p<0,01) ve FIB (p<0,05) değerlerinde ise artış tespit edildi. RDWc, MPV ve PDWc değerlerinde meydana gelen değişimlerin ise anlam ifade etmediği tespit edildi. Ortalama PLT/WBC, PLT/LYM değerlerinde görülen önce artış ve sonrasındaki azalış ile RDWc/PLT, MPV/PLT, aPTT/PLT, PT/PLT değerlerindeki artış (p<0,001) ve ortalama FIB/PLT değerindeki (p<0,01) artışta anlamlı fark bulundu. Sonuç: Deneysel endotoksemili neonatal dönem buzağılarda trombosit indeksleri, hematolojik parametreler, koagülasyon profili ve trombosit sayısı ile ilgili oranların farklı düzeylerde değişebildiği ortaya konuldu. Sonuçların, bu konuya ilişkin olarak yapılabilecek olan yeni araştırmalar için yararlı olabileceği düşünülmektedir.
Gastrointestinal inflamasyonlu köpeklerde serum diamin oksidaz, zonulin, laktat ve D-dimer seviyelerinin tespiti
Amaç: İntestinal sistem patojenlere karşı bir savunma bariyeri gibi görev alırken aynı zamanda seçici emilim yoluyla temel besinlerin, iyonların ve diğer bileşiklerin metabolizmada kalmasını veya atılımını düzenler. Sızıntılı bağırsak da denilen patolojik durum bu bariyer işlevi bozukluğunda ve seçici geçirgenlik işlevinde değişiklikler meydana geldiğinde şekillenir. Ölüm veya hastalık, bağırsak duvarından "sızan" toksin ya da patojenlerin sistemik etkilerinin ve sonrasında başlayan inflamatuvar aracıların üretimini içeren bağışıklık tepkisinin bir sonucudur. Sızıntılı bağırsak bu nedenle hem hayatı tehdit eden bağırsak tıkanıklıklarına hem de hayatı olumsuz yönde etkileyebilecek kronik hastalıklara yol açmaktadır. Erken tanı, prognoz ve komplikasyonların öngörülebilmesi ve olguların risk kategorilerine ayrılması amacıyla kullanılan biyobelirteçler klinik kullanımda oldukça yararlıdır. Bu konuda farklı etiyolojik nedenlerle oluşan gastrointestinal inflamasyonda diamin oksidaz, zonulin, laktat ve D-dimer'ın sızıntılı bağırsağın tespitinde diyagnostik biyobelirteçler olarak rutinde kullanımının, teşhis ve sağaltım protokolleri konusunda fayda sağlayacağı düşünüldüğünden, analiz sonuçlarının bu bağlamda değerlendirilmesi çalışmamızın ana hedefi olmuştur. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında en az 1 gündür süre gelen diyare, kusma gibi gastroenteritis semptomları ile getirilen ve en az 1 ay öncesine kadar antibiyotik kullanmamış olan 62 hasta değerlendirilmiştir. Olgular yaş, ırk ve cinsiyet anlamında bir sınıflandırmaya tabii tutulmazken, etiyolojik sınıflandırma dikkate alınmıştır (Tablo 9). Kontrol grubu, aşıları ve antiparaziter tedavileri düzenli yapılan ve klinik olarak sağlıklı bulunan 10 köpekten oluşturulmuştur. Çalışma grubundaki olgulardan herbiri için Vena cephalica antebrachii'den antikoagülanlı tüplere 2'şer ml kan alınarak D-dimer ve laktat ölçümleri gerçekleştirilmiş ve ELISA ile gerçekleştirilecek DAO ve zonulin testi için antikoagülansız tüplere 2' şer ml kan alınıp santrifüje edilen örnekler -80 derecede saklanmış ve ELISA testleri akredite laboratuvarda yapılmıştır. Örneklerin hemolize ya da hiperlipidemik olmamasına dikkat edilmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamına 0-5 yaşlı her iki cinsiyette ve farklı ırklarda 72 adet köpek dahil edilmiştir. Analizleri yapılan hastalarda ortalama ± standart hata yönünden DAO seviyelerinde (ng/mL) kontrol grubu ile parvoviral enteritis grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,0001) anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Yine DAO seviyelerinde (ng/mL) ortalama ± standart hata yönünden kontrol grubu ile corona virüs grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,05) anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Ortalama ± standart hata yönünden zonulin seviyelerinde (ng/mL), kontrol grubu ile Distemper virüs grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,001), kontrol grubu ile miksamatöz ko-infeksiyöz grup arasındaki istatistiksel fark (p<0,05), kontrol grubu ile parvoviral enteritis grubu arasındaki istatistiksel farkların (p<0,01) tamamı anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Laktat seviyelerinde (mmol/L) ortalama ± standart hata yönünden kontrol grubu ile non-infeksiyöz grup ve parvoviral enteritis grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,01), kontrol grubu ile Distemper virüs grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark kontrol grubu ile corona virüs grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,0001), yine kontrol grubu ile giardiazis grubu arasında istatistiksel olarak bulunan farkların (p<0,05) tamamı anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Ortalama ± standart hata yönünden D-dimer seviyelerinde (mg/dL) kontrol grubu ile parvoviral enteritis grubu arasında ve yine kontrol grubu ile miksamatöz ko-infeksiyöz grup arasında istatistiksel olarak fark (p<0,01), kontrol grubu ile Distemper virüs grubu arasındaki fark (p<0,001) anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen köpeklere ait serum örneklerinden elde edilen DAO, zonulin, laktat ve D-dimer verilerinin ortalama ve standart hata değerleri tablolaştırılmıştır (Tablo 14). Verilerin homojenite testleri Shapiro-Wilk analizine göre gerçekleştirildiğinde normal dağılmadığı ve transformasyon işlemlerine normalitenin sağlanamadığı belirlenmiştir. Bu kapsamda non-parametrik test tekniklerinden Kruskall-Wallis ANOVA yardımı ile incelenen parametrelere ait karşılaştırmalar yapılmıştır. Tüm analizler Graphpad Prism 9.2.0 (Dotmatics, Amerika) programında gerçekleştirilmiş olup analizlerde p<0,05 olarak tespit edilen durumlar istatistiksel anlamlı kabul edilmiştir. Sonuç: Analizleri yapılan hastalar ile kontrol grubu arasında anlamlı farklar bulunmuştur. Değişik etiyolojik sebeplerle gastrointestinal inflamasyona sahip köpeklerde DAO, zonulin, laktat, D-dimer, sızıntılı bağırsağın potansiyel biyobelirteçleri olarak umut vadetmektedir. Anahtar Kelimeler: D-dimer, Diamin Oksidaz, Laktat, Sızıntılı Bağırsak, Zonulin
Farklı dermatolojik bozukluğu bulunan köpeklerde kutanöz hastalık aktivitesinin belirlenmesine yönelik epidermal korneometrik analizler ve D-dimer seviyelerinin tespiti
Amaç: Hastalık takibinde biyokimyasal belirteçler, veteriner hekimin hastalığın ciddiyetini, ilerlemesini ve terapötik müdahaleyi sınıflandırmasına izin verir. Çapraz bağlı fibrinin iyi bilinen bir parçalanma/degradasyon metaboliti olan D-dimer, pıhtı oluşumu ve fibrinoliz ile yükselebilir. Bu doktora tezinin amacı, D-dimer konsantrasyonlarını analiz etmek ve köpeklerde birkaç farklı kutanöz hastalık aktivitesinin teşhisindeki önemini ve ayrıca ikinci biyobelirteçlerin erken teşhisi belirlemedeki gücünü değerlendirmekti. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla 5 köpek grubunda D-dimer analizleri yapıldı; (I) Endokrin grupta 10 köpek, (II) Enfeksiyöz grupta 10 köpek, (III) Enfeksiyöz olmayan grupta 10 köpek, (IV) Paraziter dermatozlu 10 köpek, (V) sağlıklı kontrol grubunda 10 köpek. Bulgular: Klinik olarak sağlıklı köpeklerde D-dimer aralığı < 0,1 mg/L idi. D-dimer düzeyleri (ortalama standart hata) açısından sağlıklı grup ile leishmania (p= 0.008), gıda alerjisi (p=0.016), atopik dermatit (AD) (p=0.000), piyoderma (p= 0.000) arasında istatistiksel anlamlılık vardı. Ayrıca uyuz grubuna göre leishmania (p=0.021), piyoderma (p=0.000), AD (p=0.001) ve gıda alerjisi grupları (p=0,034) arasında anlamlılık vardı. Dermatofitozis grubu ise AD (p=0.004) ve piyoderma (p=0.001) grupları arasında anlamlı değişiklikler gösterdi. Ayrıca malassezia ve AD (p=0.054) ve piyoderma (p=0.011) grupları arasında da anlamlı değişiklikler saptandı. Epidermal korneometrik analiz, uyuz (p=0.000), dermatit grubu (p=0.000), pire alerjik dermatit (p=0.034), malesezia (p=0.022), leishmania (p=0.011), dermatofitozis (p=0,044) ve piyoderma (p=0,054) ile sağlıklı grup arasında epidermal hidrasyon (%) ile ilgili önemli değişikliklerin var olduğunu gösterdi. Sonuç: Her iki parametre, D-dimer seviyeleri ve epidermal hidrasyon yorumu, klinik hastalık kanıtı ile kutanöz hastalık aktivitesi sırasında değişmiştir. D-dimer seviyeleri, seçilen hastalıklar sırasında bir biyobelirteç veya kutanöz hastalık aktivitesi olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle, belirli kutanöz enflamatuar durumlarda cilt bozukluklarının yararlı olası bir biyobelirteci olabilir. Anahtar kelimeler: Analiz, D-dimer, Epidermal, Hastalık, Korneometrik, Kutanöz.
Neonatal ishalli buzağılarda intestinal epitelyal bariyer fonksiyonlarının ve intestinal permeabilitenin değerlendirilmesi
Amaç: Buzağı ishallerinde serum Zonulin ve dAo düzeyindeki değişim incelenerek hem literatürdeki boşluğun kapatılması hem de pratik sahada rutin uygulama alanı bulabilecek sonuçlara ulaşılması planlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın hayvan materyalini Aydın ili, buzağı işletmelerinde ya da Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesinde bulunan neonatal ishalli (akut ishal), 1-28 günlük yaşta ve mevcut hızlı test kitleri aracılığıyla ilgili hastalıkların tanısı konulmuş, her iki cinsiyetten ve çeşitli yaş gruplarından 61 buzağı çalışmaya dahil edildi.Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler Kruskall-Wallis ANOVA ve Mann-Whitney U testleri kullanıldı. Bulgular: Bu tez çalışmada, farklı enfeksiyon grupları arasında serum dAo (Diaminoksidaz) düzeyleri (ng/mL) ve serum zonulin düzeyleri (ng/mL) incelendi. Cryptosporidium spp., E. coli, Cryptosporidium + Clostridium perfringens, E. coli + Clostridium perfringens ve Cryptosporidium + Corona virüs grupları ile sağlıklı grubun serum dAo ve serum zonulin düzeyleri ölçüldü. Sonuçlar, her bir grup için aşağıdaki şekilde bulundu: Cryptosporidium spp. grubunda serum dAo düzeyi 7,97 ± 1,86 ng/mL olarak ölçüldü, serum zonulin düzeyi ise 46,71 ± 5,81 ng/mL olarak bulundu. E. coli grubunda serum dAo düzeyi 5,6 ± 0,59 ng/mL olarak tespit edildi, serum zonulin düzeyi ise 76,64 ± 2,80 ng/mL olarak saptandı. Cryptosporidium + Clostridium perfringens grubunda serum dAo düzeyi 7,99 ± 0,55 ng/mL olarak ölçüldü, serum zonulin düzeyi ise 57,14 ± 8,98 ng/mL olarak belirlendi. E. coli + Clostridium perfringens grubunda serum dAo düzeyi 7,38 ± 0,72 ng/mL olarak tespit edildi, serum zonulin düzeyi ise 36,56 ± 6,88 ng/mL olarak saptandı. Cryptosporidium + Corona virüs grubunda serum dAo düzeyi 3,767 ± 0,78 ng/mL olarak ölçüldü, serum zonulin düzeyi ise 46,71 ± 7,11 ng/mL olarak belirlendi. Sağlıklı grubun serum dAo düzeyi 16,91 ± 1,09 ng/mL olarak bulunurken, serum zonulin düzeyi 35,69 ± 3,69 ng/mL olarak saptandı. Sonuç: Bu bulgular, enfeksiyonların bağırsak bariyer fonksiyonu üzerinde etkili olabileceğini ve serum zonulin düzeylerinin bu etkiyi yansıtabileceğini düşündürmektedir.
Sarkoptik uyuzlu köpeklerde dermatoskopik bulgular
Amaç: Sarkoptik uyuz uzun yıllardır bilinmekte ve araştırılmaktadır. Gelişen teknoloji ile tanı ve incelemelerde kullanılan cihazların sayısı da artmaktadır. Bu çalışmada sarkoptik uyuzlu köpeklerde dermatoskopik bulguların değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın hayvan materyalini, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği'ne kaşıntı, alopesi, eritem, kepeklenme, hiperpigmentasyon ve kabuklanma gibi şikayetler ile getirilen 1-9 yaş arasındaki, farklı ırk ve cinsiyetten toplam 15 sarkoptik uyuzlu köpek oluşturdu. Sarkoptik uyuz tanısı, alınan deri kazıntılarının mikroskobik incelemesinde etkenlerin görülmesiyle konuldu. Sarkoptik uyuzlu köpeklerin dermatoskopik muayenesinde vasküler yapıların morfolojisi/düzeni, derideki pullanma paternleri, deride renk değişimleri, kıl folikülünde meydana gelen anormallikler ve diğer lezyonlar değerlendirildi. Çalışma kapsamında elde edilen dermatoskopik bulguların istatistiksel olarak popülasyon içindeki frekans (f) ve yüzde değerleri (%) bulundu. Bulgular: Yapılan dermatoskopik muayene sonucunda çalışmaya dahil edilen köpeklerin 10 (%66)'unda sarı-beyaz kabuklu alanlar, 7 (%46)'sinde zayıf ince kıllar, 7 (%46)'sinde ince sarmal kıllar, 5 (%33)'inde ağaçlaşan kırmızı çizgiler, 3 (%20)'ünde foliküler infundubulumun sarı-kahverengi materyal ile tıkanması, 3 (%20)'ünde kıl halkaları, 2 (%13)'sinde sarkoptik uyuz akarı görüldü. Sonuç: Bu çalışma köpeklerde sarkoptik uyuz tanısında, paraziter etkenin yoğunluğunun ve deri yüzeyindeki parazit sayısının dermatoskopi yönteminin duyarlılığını etkileyebildiğini ve dermatoskopinin doğruluğunu değerlendirecek prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu gösterdi. Ayrıca dermatoloji vakalarında oynayabileceği rolün ortaya konulabilmesi için, dermatoskopinin daha geniş çalışmalar ile değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varıldı.
Parvoviral enteritisli köpeklerde bazı kardiyak biyobelirteçlerin araştırılması
Köpek parvoviral enteritli (CPV) genç yavrularda miyokarditin saptanması için biyobelirteçler üzerine araştırmalar halen devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı, parvoviral enteritte (PVE) EKG, CK-MB, CT-1 ve Gal-3 gibi seçilmiş bazı kardiyak biyobelirteçlerdeki değişiklikleri ortaya koyarak hastalığın enterit formunda miyokardit varlığını belirlemekti. Çalışmanın materyalini 33 parvoviral enteritis (deney grubu) ve 8 sağlıklı aşı programı tamamlanmış 1yaş altı köpek (kontrol grubu) oluşturmuştur. Parvoviral enteritisli köpeklerde anoreksi, ateş, depresyon, kusma ve kanlı/kansız ishal tespit edilmiştir. Teşhis, dışkıda köpek parvovirus antijenini tespit eden hızlı tanı test kiti ile doğrulandı. Tüm köpeklerden kan örnekleri ve EKG kayıtları alındı. Parvoviral enteritisli köpeklere standart tedavi uygulandı. Tüm PVE köpeklerin serum kretin kinaz (CK), kretin kinaz-MB (CK-MB), galaktin-3 (Gal-3) ve kardiyotrofin-1 (CT-1) seviyeleri kontrol grubuna göre daha yüksekti p<0,05. Toplam lökosit sayısı tüm PVE grubunda düşük ve anlamlıydı. 3 aylıktan küçük köpeklerde HGB ve HCT değerleri kontrol grubu ile benzer olmasına rağmen referans limitlerin altında, RDW% ise diğer üç gruba göre daha yüksekti. Kreatinin tüm PVE gruplarında önemli ölçüde azaldı. 3 aylıktan küçük PVE köpeklerinde sinüs taşikardisi tespit edildi. EKG bulgularında kısa QT ve PR intervali <3 aylık PVE grubunda anlamlıydı. Sonuç olarak, EKG değişiklikleri, özellikle <3 aylık PVE köpeklerde miyokard hasarının belirlenmesinde daha belirleyicidir. PVE köpeklerde CK-MB ve CK ile paralel olarak artan Gal-3 ve özellikle CT-1, miyokardiyal hasar ve inflamasyonu ortaya koymada yeni biyobelirteçler olarak değerlendirilebilir. Ancak enteritli miyokardit olgularını ortaya çıkarmak için postmortem incelemeleri olan daha detaylı klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Köpek, Parvoviral enteritis, miyokardit, galaktin-3, kardiyotrofin-1
Köpeklerde seçilmiş vektörel kaynaklı hastalıklarda ekokardiyografik bulgular, kardiyopulmoner biyobelirteçler ve koagulasyon profillerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada seçilmiş vektör kaynaklı hastalıklardan hızlı test kitleri ile Ehrlichiozis, Dirofilariozis, Anaplazmozis, Leishmaniozis ve Babesiozis tanısı konulan köpeklerde ekokardiyografik bulgular, kardiyopulmoner biyobelirteçler (NT-proBNP, cTnI, Miyoglobin, CK-MB, D-Dimer ve cCRP), koagulasyon profilleri (APTT, PT, FİB) ile kandaki hematolojik değişikliklerin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın hayvan materyalini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Küçük Hayvan İç Hastalıkları Poliklinikleri ve İzmir Cat & Dog Veteriner Polikliniği'ne getirilen farklı ırk, yaş ve cinsiyetten daha önce kalp hastalığı geçirmemiş Anaplazmozis, Dirofilariozis, Ehrlichiozis, Leishmaniozis ve Babesiozis ile monoenfekte (n=40) ve koenfekte (n=27) köpekler ile sağlıklı köpekler (n=18) oluşturdu. Çalışma kapsamına alınan köpekler ekokardiyografik bulgular, kardiyopulmoner biyobelirteçler ve koagulasyon profilleri yönünden değerlendirildi. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ANOVA ve Kruskall-Wallis ANOVA testleri kullanıldı. Bulgular: Araştırma kapsamına alınan köpeklerde monoenfekte, koenfekte ve sağlıklı kontrol grubu köpekler karşılaştırıldı. Ekokardiyografik verilere göre LA (p=0,017), LA/Ao (p=0,035), SV (p=0,018) ve FS (p=0,011) değerlerinde anlamlı değişiklikler bulundu. Kardiyopulmoner biyobelirteçlerin analiz verilerine göre CRP (p=0,000), NT- proBNP (p=0,012) ve CK-MB (p=0,004) değerlerinde anlamlı değişiklikler bulundu. Koagulasyon profillerinin analiz verilerine göre PT (p=0,004), APTT (p=0,000), FİB (p=0,000) ve D-Dimer (p=0,000) değerlerinde anlamlı değişiklikler bulundu. Sonuç: Yapılan çalışma sonucu elde edilen verilere göre vektör kaynaklı hastalıkların tanısının yapılabilmesi, hastalığın prognozu ve tedavi seçeneklerinin belirlenmesinde ekokardiyografik muayene, kardiyopulmoner biyobelirteçlerin değerlendirilmesi ve koagulasyon profillerinin değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Ekokardiyografi, Kardiyopulmoner biyobelirteçler, Koagulasyon profili, Köpek, Vektör kaynaklı hastalıklar.
Hipotiroidizmli köpekelerde bağırsak mikrobiyotasındaki değişimlerin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, 3 ila 7 yaş arasındaki hipotiroidi hastası köpeklerde hastalığa bağlı mikrobiyal değişimlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Üç grup oluşturulmuş: sağlıklı köpekler, hipotiroidi tedavisi görenler ve yeni tanı almış hipotiroidi hastaları. Her gruptan hemogram, biyokimya ve fekal mikrobiyom örnekleri alınarak analiz edilmiştir. Bulgulara göre, sağlıklı köpeklerde Sorangium cellulosum düzeyleri yüksek bulunurken, hipotiroidi hastası köpeklerde Thalassobaculum sp. OXR-137 ve Thermococcus sp. Bubb.Bath türleri artmıştır. Yeni tanı almış köpeklerde ise Lactobacillus jensenii ve diğer bazı türlerin yüksek oranları gözlemlenmiştir. Ayrıca, Sphingomonadaceae ve Enterococcaceae aileleri tüm gruplarda değişken oranlarda bulunmuş, hipotiroidi hastalarında Lactobacillaceae, Streptomycetaceae ve Bacillaceae ailelerinin oranları farklılık göstermiştir. İlaç tedavisi gören grupta Lachnospiraceae ve Enterococcaceae düzeyleri daha yüksektir.
Deneysel gebelik toksemisi oluşturulan Yeni Zelanda ırkı tavşanlarda β-hidroksibutirik asit ile subfatin ve bazı diğer adipokinler arasındaki ilişkinin araştırılması
Gebelik toksemisi, birçok hayvan türünde görülen ve yüksek morbidite ile mortaliteye yol açarak ciddi ekonomik kayıplara neden olan önemli bir metabolik hastalıktır. Bu çalışmada, birçok hayvan türünde görülen ve ekonomik kayıplara neden olan gebelik toksemisinin tanısında kullanılan β-hidroksibutirik asit (BHBA) ölçümlerine alternatif veya destekleyici olabilecek, büyük çoğunluğu yağ dokudan eksprese edilen yeni bir adipokin olan subfatin ile adiponektin, leptin, adipsin ve apelin gibi diğer bazı adipokinlerin erken tanıda kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmaktadır. Çalışma materyali, 2.5-3 aylık 24 dişi ve 3 erkek Yeni Zelanda ırkı tavşandan oluşmuştur. Gonadotropin ile östrus senkronizasyonu sağlandı. Hayvanlar çiftleştirildikten sonraki 15. günde transabdominal ultrasonografi ile gebelik teşhisi yapılmıştır. Randomize olarak her grupta 12 hayvan olacak şekilde deney ve kontrol grubu oluşturulmuştur. Tüm hayvanlara çalışma süresi boyunca su ad libitum olarak temin edilmiştir. Kontrol grubuna deney süresince besin madde içeriği belirlenmiş yem ad libitum olarak verilirken Deney grubundaki tavşanlara ise gebeliğin 20. gününden itibaren yalnızca buğday samanı verilerek negatif enerji dengesi oluşturulmuş ve bu yolla gebelik toksemisi indüklenmiştir. Hayvanlardan, senkronizasyon öncesinde (SÖ), çiftleştirmeden bir gün önce (ÇÖ), gebeliğin 15. gününde (G15) ve 23. gününden itibaren doğuma kadar 24 saat aralıklarla kan örnekleri alınmıştır. Alınan kan örneklerinde hematolojik ve biyokimyasal parametreler ile serum adipokin ve immünoglobulin düzeylerinin analizleri gerçekleştirilmiştir. Şiddetli gebelik toksemisi belirtileri gösteren tavşanlar propilen glikol ile tedaviye alınmıştır. Uygulanan tedaviye rağmen gerçekleşen abort sonrasında yavrulardan, Kontrol Grubu'nda ise her anneden rastgele seçilen iki yavrudan karaciğer dokusu alınmıştır. Tüm karaciğer örneklerinden elde edilen doku ekstraktlarında subfatin, adiponektin, leptin, adipsin, apelin ve immünoglobulinlerin düzeyleri ELISA kitleri ile belirlenmiştir. Çalışmada istatistiksel analizler değerlendirildiğinde GTÖ ve GT grubunda kontrol grubuna kıyasla subfatin, adiponektin, apelin ve adipsin düzeyleri anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur, leptin düzeyleri ise farklılık göstermemiştir. Korelasyon bulguları değerlendirildiğinde, adiponektin ile subfatin ve BHBA ile orta düzeyde ve istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir ilişki saptanmıştır. Leptin düzeyleri, adiponektin, apelin, glikoz ve adipsin ile orta düzeyde pozitif korelasyon göstermiştir. Ayrıca adiponektin ile apelin arasında orta düzeyde, adiponektin ile adipsin arasında ise güçlü düzeyde pozitif bir ilişki belirlenmiştir. Bunun yanında apelin ile glikoz arasında da orta düzeyde pozitif korelasyon bulunmuştur. ROC analizi sonuçlarına göre; gebelik toksemisinin tanısında subfatin orta düzeyde (AUC=0.792), apelin (AUC=0.875) ve adipsin (AUC=0.851) iyi düzeyde, adiponektin ise çok iyi düzeyde (AUC=0.946) tanısal performans göstermiştir. Sonuç olarak, gebelik toksemisinde BHBA ve adipokin düzeylerindeki değişiklikler, özellikle subfatinin erken tanı ve risk değerlendirmesinde potansiyel biyobelirteçler olarak önemli rol oynadığı belirlenmiştir. Adipokin düzeylerine dayalı bir risk sınıflandırma sistemi geliştirilmesi, önleyici hekimlikte yeni bir adım olabilir.
Beyin kaynaklı nörotrofik faktör ile kan glikoz ve β-hidroksibutirik asit düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Bu araştırma ile bağışıklık sisteminde de fonksiyonları olduğu bilinen glikoz ve kolesterol metabolizmasını etkilediği saptanan beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF)'ün dengesiz beslenmeye bağlı olarak postpartum dönemde günlük olarak artan süt verimi ile birlikte artan enerji ihtiyacının karşılanamaması sonucu oluşan β-hidroksibutirik asit (BHBA) yükselmesi ile arasındaki ilişkinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Bu doğrultuda, yüksek verimli süt ineklerin özellikle geçiş dönemlerinde yetersiz beslenme nedeniyle artan enerji ihtiyacının karşılanamaması sonucu oluşan negatif enerji dengesine bağlı doğumdan sonraki üçüncü ve dördüncü haftalar içerisinde yaygın olarak görülen ketozis ve geçiş dönemindeki sığırlarda glikoz ve BHBA düzeyi ile BDNF arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma materyalini yüksek süt verimli sağlıklı 12 inek (Geçiş Dönemi Grubu) ile ketozis tanısı konulan 12 inek (Ketozis Grubu) olacak şekilde toplamda 24 süt sığırı oluşturmuştur. BHBA düzeyleri Geçiş Dönemi Grubu'ndaki sığırlarda 1 mmol/L'den düşük ve Ketozis Grubu'ndaki sığırlarda ise 1.4 mmol/L'den yüksek olanlar çalışmaya alınmıştır. Geçiş Dönemi Grubu'ndaki hayvanlardan doğumdan sonraki 3., 15., 30. ve 45. günlerde, Ketozis Grubu'ndaki hayvanlardan ise bir kez usulüne uygun olarak Vena jugularis'ten biyokimyasal analizler için steril cam tüplere ve hematolojik muayeneler için etilendiamintetraasetik asitli (EDTA) tüplere kan örnekleri alınmıştır. EDTA içeren tüplere alınan kan örneklerinden hematokrit değer, total protein ve fibrinojen manuel olarak, glikoz ve BHBA düzeyi hasta başında alınan kan örneğinden şeker/keton ölçüm cihazı kullanılarak, serum nikotinamid adenin dinukleotidin (NEFA) ve trigliserid düzeyleri ise biyokimyasal analizörde kit ile, BDNF düzeyleri ise sığırlar için reaktif olan BDNF ELISA kiti kullanılarak ELİSA okuyucusunda belirlenmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS istatistik paket programı kullanılmıştır. Ketozis ve Geçiş Dönemi Gruplarının 3., 15., 30. ve 45. günlerinde vücut sıcaklığı ortalama değerlerinin sırası ile 39.04±0.71, 38.50±0.60, 38.36±0.44, 38.38±0.51 ve 38.53±0.64 ˚C olduğu; kalp frekansı ortalama değerlerinin sırası ile 67.67±4.06, 76.50±4.44, 74.83±3.76, 76.67±2.31 ve 77.17±1.80 adet/dk olduğu; solunum frekansı ortalama değerlerinin sırası ile 22.83±4.69, 26.92±3.61, 30.25±1.36, 30.50±1.00 ve 30.42±1.08 adet/dk olduğu; rumen hareketi ortalama değerlerinin sırası ile 1.67±1.56, 9.67±1.67, 10.00±1.28, 10.17±0.94 ve 10.83±1.12 ad/5 dk olduğu saptanmıştır. Ketozis Grubu ile Geçiş Dönemi Grupları arasında vücut sıcaklığında istatistiksel farkın olmadığı, rumen hareketinin tüm gruplarda, kalp frekansının 3., 30. ve 45. günlerinde, solunum frekansının ise 15., 30. ve 45. günlerinde p<0.0001 düzeyinde istatistiksel olarak farkın olduğu görülmüştür. Ketozis ve Geçiş Dönemi Gruplarının 3., 15., 30. ve 45. günlerinde BHBA düzeylerinin ortalama değerlerinin sırası ile 2.6±0.88, 0.56±0.18, 0.41±0.14, 0.33±0.19 ve 0.34±0.24 mmol/L olduğu; glikoz ortalama değerlerinin sırası ile 36.17±13.40, 50.33±11.61, 53.75±7.01, 49.58±6.61 ve 46.00±11.54 mg/dL olduğu; NEFA ortalama değerlerinin sırası ile 0.84±0.46, 0.95±0.47, 0.75±0.35, 0.62±0.39 ve 0.63±0.53 olduğu; trigliserid ortalama değerlerinin sırası ile 7.21±1.40, 13.87±7.74, 17.16±6.30, 22.43±7.16 ve 24.25±11.02 mg/dL olduğu; total protein ortalama değerlerinin sırası ile 7.82±1.39, 6.97±0.50, 7.17±1.09, 7.53±0.54 ve 7.45±0.70 g/dL olduğu; fibrinojen ortalama değerlerinin sırası ile 0.65±0.12, 0.68±0.18, 0.55±0.17, 0.58±0.18 ve 0.50±0.22 mg/dL olduğu; hematokrit değer ortalama değerlerinin sırası ile 30.25±5.10, 33.50±3.21, 32.83±3.24, 30.58±2.19 ve 30.00±2.76 % olduğu ve BDNF düzeylerinin ortalama değerlerinin sırası ile 0.22±0.09, 0.21±0.05, 0.21±0.05, 0.24±0.04 ve 0.19±0.05 ng/mL olarak saptanmıştır. Ketozis Grubu ile Geçiş Dönemi Gruplarının 3., 15., 30. ve 45. günlerinde total protein, fibrinojen, NEFA ve BDNF düzeylerinin ortalama değerleri arasında istatistiksel olarak fark belirlenmezken, BHBA düzeylerinin Ketozis grubunda diğer gruplarda p<0.0001 düzeyinde istatistiksel olarak farkın yüksek olduğu ve trigliserid düzeylerinin ise p<0.0001 düzeyinde düşük olduğu görülmektedir. Kan glikoz düzeyinin ise Ketozis Grubunda tüm gruplardan düşük ve istatistiksel olarak farkın Geçiş Dönemi Gruplarının 3., 15. ve 30. günlerinde p<0.001 düzeyinde önemli, 45. günü ortalama değerlerinden ise düşük olmasına rağmen istatistiksel olarak farklılık bulunamamıştır. Glikozun BHBA (p<0.001, r=-0.577), kalp frekansı (p=0.042, r=0.263) ve rumen hareketi (p<0.001, r=0.462) arasında; BHBA'nin trigliserid, (p<0.001, r=-0.487), kalp frekansı (p<0.001, r=-0.603) ve solunum frekansı (p<0.001, r=-0.528), rumen hareketi (p<0.001, r=-0.847) ve vücut sıcaklığı (p=0.010, r=0.330) arasında; NEFA'nın total protein (p=0.025, r=-0.290) arasında; trigliserid'in kalp frekansı (p<0.001, 0.496), solunum frekansı (p<0.001, r=0.541) ve rumen hareketi (p<0.001, r=0.487) ve vücut sıcaklığı (p=0.004, r=-0.366) arasında; total proteinin hematokrit değer (p=0.024, r=-0.291) arasında; vücut sıcaklığının kalp frekansı (p<0.001, r=-487), solunum frekansı (p<0.001, r=-0.439) ve rumen hareketi (p=0.015, r=-0.312) arasında; kalp frekansının solunum frekansı (p<0.001, r=0.586) ve rumen hareketi (p<0.001, r=0.667) arasında; solunum frekansının rumen hareketi (p<0.001, r=0.641) arasında korelasyon saptanırken klinik muayene bulguları ile biyokimyasal parametrelerin BDNF arasında herhangi bir düzeyde korelasyonu saptanmamıştır. Sonuç olarak, bu çalışmada geçiş göneminde bulunan ve ketozis tanısı konan sığırlarda biyokimyasal parametreler ve BDNF konsantrasyonları araştırılmış ve klinik muayene bulguları, biyokimyasal parametreler ile BDNF arasında herhangi bir düzeyde korelasyonu saptanmamıştır.
Deneysel olarak cryptosporidium parvum ile enfekte edilen farelerin ginsenosid RH2 ile tedavisinin değerlendirilmesi
Anti-parazitik enfeksiyonları doğal ürünlerle tedavi etmek için genellikle şifalı bitkilere odaklanılmaktadır. Bu şifalı bitkilerden biri de Cryptosporidiosis enfeksiyonuna alternatif bir tedavi olabileceği düşünülen ginseng bitkisi olabilir. Bu çalışmada, deneysel olarak Cryptosporidium parvum(C. parvum) ile enfekte edilen farelerde bitkisel bir ilaç olan ve anti-tümör, anti-hipertansiyon, anti-viral ve immün regülasyon dahil olmak üzere birçok terapötik aktiviteye sahip olduğu doğrulanan Ginsenoid Rh 2'in anti-kriptosporidiyal aktivitesininin hastalığın klasik tedavisinde kullanılan halofuginon laktatile etkinliğinin araştırılmasının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada, 3-4 haftalık yaşta 20 gr canlı ağırlıkta olan Balb-c fare 50 adet kullanıldı ve 5 gruba ayrıldı. Grup I (n=10): Negatif kontrol grubu (Sağlıklı Grup)her hangi bir işlem uygulanmadı. Grup II, III, IV ve V(n=10) 'taki farelere yedi gün boyunca 0.25 μg/g/gün'e eşdeğer bir konsantrasyonda içme suyunda deksametazon verildi. Enfekte buzağıdan elde edilen C.parvum suşu ile gastrik gavaj kullanılarak oral yolla fareler enfekte edildi. Grup II (n=10): Herhangi bir tedavi uygulanmadı. Enfeksiyon mZn boyama yöntemi ile mikroskobik alanda en az 10⁴ tane ookistin varlığı doğrulandıktan sonra: Grup III (n=10): Antiparaziter ilaç, halofuginon laktatın 100 µg/kg/gün günde birkez oral uygulandı (5 gün). Grup IV (n=10): Dimetilsülfoksit (DMSO) kullanılarak hazırlanan liyofilize Ginsenoid Rh2 ardışık 5 gün boyunca 50 mg/kg/gün dozunda oral yolla verildi. Grup V (n=10) : DMSO kullanılarak hazırlanan liyofilize Ginsenoid Rh2 ardışık 5 gün boyunca 100 mg/kg/gün dozunda oral olarak uygulandı. Fareler deney süresince uygulama öncesinde tartıldı ve ağırlıkları kaydedildi. Günlük olarak gaita toplandı. Deney sonunda nekropsisi yapılan kontrol grubu ile uygulama gruplarındaki farelerin gaitalarında ookistlerin varlığı mZN boyama ile değerlendirilirken farelerin bağırsakları Hematoksilen-Eozin boyama yöntemi kullanılarak hisopatolojik olarak incelendi. Histopatolojik incelemede C. parvum'un farklı gelişim formları ileal dokularda tespit edildi. Gruplar arası parametreler istatistiksel olarak One-Way ANOVA tabi tutularak ve çoklu karşılaştırma testi yapıldı. Her üç tedavi grubunda da (Grup III, IV ve V) tedavi sonunda ookist atılımı tespit edilmedi. Gruplar arasında farelerin canlı ağırlık artışı tedavi süresince Grup I ve II'ye göre Grup III, IV ve V'de istatistiksel olarak önemli (p<0.001) bulundu. Grup II'deki farelerin T0 ile 18. gün arasındaki ookist sayısı ortalamaları 3.70 ± 0.01 ile 5.63 ± 0.09 arasında olup istatistiksel olarak önemli (p<0.001) bir artış tespit edilmiştir. Grup 3'teki farelerin T0 ile T5. gün arasındaki ookist sayısı ortalamaları 3.67 ± 0.02 ile 1.04 ± 0.04 arasında olup istatistiksel olarak önemli (p<0.001) bir azalış tespit edilmiş ve 18. günde ookistte rastlanılmamıştır. Grup 4'teki farelerin T0 ile T5. gün arasındaki ookist sayısı ortalamaları 3.67 ± 0.01 ile 1.09 ± 0.03 arasında olup istatistiksel olarak önemli (p<0.001) bir azalış tespit edilmiş ve 18. günde ookist saptanmamıştır. Grup 5'teki farelerin T0 ile T5. gün arasındaki ookist sayısı ortalamaları 3.69 ± 0.01 ile 0.99 ± 0.03 arasında olup istatistiksel olarak önemli (p<0.001) bir azalış tespit edilmiş ve 18. günde ookistte rastlanılmamıştır. Tedavinin başladığı günde (T0. gün) Gruplar arasında istatistiksel olarak bir fark saptanmamıştır. T1.gün Grup 2 ve Grup V'e göre Grup III ve Grup IV'de istatistiksel olarak azalış bulunmuştur. T2., T3., T4. ve T5. günlerde Grup II'ye göre Grup III, Grup IV ve Grup V'de istatistiksel olarak azalma saptanmıştır. Halofuginon laktat, ginsenoid Rh2'nin yüksek ve düşük doz tedavi gruplarında ileal dokudaki lezyonlarda azalma ve bir miktar epitel ödemi görülürken, ileal kesitlerinin histopatolojik preparatları incelendiğinde villuslar üzerinde C. parvum ookistleri ve C. parvum'un farklı gelişme formları gözlemlenmiştir. Bu çalışma, farelerin tedavi sonrası ookist atılımında mikroskobik değerlendirmelerinde Ginsenoid Rh2 ve halofuginon laktat ile aynı etkiyi yapabileceğini göstermiştir. C.parvum suşu ile enfekte edilen Farelerde Ginsenoid RH2'nin 5 gün boyunca 50 mg/kg/gün ve 100 mg/kg/gün dozunda oral olarak kullanılmasıyla Cryptosporidiosis'in başarılı bir şekilde tedavi edildiği sonucuna varılmıştır. Ancak C. parvum'un ileal dokulardaki bütün gelişim aşamalarına etki etmediği etkenin varlığının tespiti ile belirlenmiştir. Cryptosporidiosis'in tedavisinde Ginsenoid Rh2'in %100 etkili olmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Ginsenosid Rh2, Cryprosporidium parvum, Fare
Köpeklerde bazı paraziter dermatozlarda serum 25 hidroksi vitamin D3 düzeylerinin belirlenmesi
Vitamin D yağda eriyen bir sekostereod prehormon olup; ya diyet ile (Vitamin D2-ergesterol) ya da epidermiste mevcut olan provitamin D3 (kolekalsiferol), 7-Dehidrokolesterol (7 DHCC) den fotosentez yoluyla oluşmaktadır. Epidermiste mevcut olan ProvitaminD3 (proVD3) biyolojik olarak aktif değildir. ProVD3 ultraviyole ışınlarına maruz kaldıktan sonra yine inaktif olan PrevitaminD3 (PreVD3) e fotolize edilir. Bu çalışmada farklı paraziter dermatozu bulunan köpeklerde 25 hidroksi vitamin D3 düzeyinin ölçülmesi ve hastalık aktivitesi ile olan ilişkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda araştırmada; I. Grupta demodektik uyuzlu, II. Grupta sarkoptik uyuzlu, III. Grupta Canine Visceral Leishmaniazis'li, IV. Grupta diğer paraziter dermatozu bulunan olgular çalışma kapsamına alınacaktır. V. Grupta paraziter dermatozlar yönünden negatif (non-infekte) ancak dermatozu bulunan hasta kontrol, son olarak VI. Grupta (n=10) herhangi bir hastalık tablosu bulunmayan (kesinlikle dermatozu mevcut olmayan) sağlıklı köpekler yer alacaktır. Tüm gruplardaki köpeklerde vena cephalica antebrachii'den antikoagulantsız serum tüplerine 2'şer ml kan örneği alınarak santrifüje tabi tutulduktan sonra radioimmunoassay yöntemi ile 25 hidroksi vitamin D3 düzeyleri belirlenecektir. Elde edilen parametrelerin hesaplanması ve karşılaştırılmasında uygun istatistiksel yöntemler kullanılacaktır. Tarafımızdan yapılan literatür taramalarda, yukarıda da kısmen bahsedildiği üzere, Veteriner Dermatolojik çalışmalarda, özelliklede köpeklerde paraziter deri hastalıklarında klinik tabanlı ve D avitaminozunun/hipovitaminozunun ya da hipervitamonuzunun değerlendirildiği bir çalışma belirlenememiştir. Bu çalışmada farklı paraziter etmenlerle dermatitis tanısı konulan köpeklerde vitamin D profilinin araştırılması amaçlanmıştır. Köpeklerde farklı ve seçilmiş bazı parazitolojik hastalıkların vitamin D ile olan ilişkisinin belirlenmesiyle sağaltım protokollerinin değişecebileceği kanaatini taşımaktayız. Elde edilecek verilerin köpeklerde anılan hastalıkların muhtemel Vitamin D profiliyle arasındaki ilişkinin saptanması sonucu literatürdeki bu boşluğun doldurulacağı ve mevcut çalışmalara ve daha sonra özellikle hastalığın prognozu, monitorizasyonu ve belki de sağaltım protokolleri ile ilgili yapılacak çalışmalara temel oluşturacağı kanısındayız. Bunun yanı sıra elde edilebilecek pozitif sonuçların uluslararası literatüre katkı sağlayıp bu anlamda da önemli bir boşluğu gidereceği ve Veteriner İç Hastalıkları ve Parazitoloji alanına katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Proje sonuçlandığı zaman elde edilecek bilimsel verilerin değerlendirilmesi ile gerek ulusal gerekse de uluslararası arenada/kongrelerde sunumu yapılacak ve literatüre katkı sağlanacaktır. Anahtar Kelimeler: 25 Hidroksi vitamin D3, demodikozis, sarkoptik uyuz, canin visceral leishmaniasis, paraziter dermatozlar, vitamin D.
Canine visceral leishmaniasis' in farklı evrelerinde konvensiyonel rutin koagülasyon profili ile D-dimer konsantrasyonunun değerlendirilmesi
Bu çalışmada Canine Visceral Leishmanisis' in farklı evrelerinde trombozise zemin hazırlayan koagülasyon eğiliminin D-dimer düzeyleri ve konvensiyonel rutin koagülasyon profilinin ölçülerek belirlenmesi amaçlandı. Araştırmanın hayvan materyalini 28' i CVL' li, 7' si sağlıklı olmak üzere beş gruba ayrılan toplam 35 köpek oluşturdu. CVL tanısı, hastalıkla uyumlu klinik bulgulardan bir ya da birkaçını gösteren köpeklerin hızlı ELISA prensibiyle çalışan test kitlerive IFAT analizleri ile konuldu. VL tanısı konulan köpekler serolojik, klinik bulgular ile hematolojik ve biyokimyasal bulgular temelinde Leishvet Grubu tarafından bildirilen şekilde evrelendirilerek 4 farklı gruba (her grupta n=7) ayrıldı. Bu bağlamda araştırma grupları; 1. Grup: Evre I (Hafif şiddetli olgular) 2. Grup: Evre II (Orta şiddetli olgular) 3. Grup: Evre III (Şiddetli olgular) 4. Grup: Evre IV (Çok şiddetli olgular) 5. Grup: Sağlıklı kontrol şeklinde belirlendi. Evrelerine göre gruplandırılan CVL' li ve sağlıklı köpeklerin alınan kan örneklerinde evrelemeye ilişkin hematolojik ve biyokimyasal parametreler, idrar örneklerinde protein/kreatinin oranları ile D-dimer konsantrasyonu ve konvensiyonel rutin koagülasyon profili (APTT, PTT, FIB) ölçüldü. Çalışmada elde edilen sayısal veriler, dağılımlarının kontrolünü takiben uygun parametrik veya non-parametrik testlerle gruplararası karşılaştırma (ANOVA) ve parametrelerin ilişkisi ile değerlendirildi. Serum albumin düzeyleri (minimum-maksimum) sırasıyla evre I-IV ile enfekte CVL' li olgularda 2-2.86 mg/dL (evre I); 1.84-3.16 mg/dL (evre II); 1.3-2.76 mg/dL (evre III); 1.3-2.1 mg/dL (evre IV) ve 2-2.5 mg/dL (sağlıklı kontrol grubu) olarak saptandı. Serum kreatinin xiv düzeyleri ele alındığında (minimum-maksimum) evre I, 0.44-1.3 mg/dL; evre II, 0.48-1.3 mg/dL; evre III, 0.6-2.3 mg/dL; evre IV, 0.6-2.6 mg/dL ve sağlıklı kontrol grubunda ise 0.4- 0.8 mg/dL olarak saptandı. Serum total protein düzeyleri sırasıyla evre I-IV ile enfekte CVL' li olgularda (minimum-maksimum) 2.8-8.3 mg/dL (evre I); 5.4-6-8 mg/dL (evre II); 3.86-6.22 mg/dL (evre III); 5.2-8.9 mg/dL (evre IV) ve 3.6-5.8 mg/dL (sağlıklı kontrol grubu) olarak saptandı. Ortama APTT değerleri arasında sağlıklı grup ile evre IV grubu arasında istatistiksel bir fark olduğu (p=0.009) saptandı. PT ve FIB değerleri açısından gruplar arası farklılık yoktu. Ddimer düzeyleri açısından yapılan değerlendirmede sağlıklı grup ile evre III ve evre IV grupları arasında istatistiksel olarak belirgin faklılık olduğu (p=0.009) saptandı.
İşitsel, koku uyaranlarının ve insan temasının barınak köpeklerinin stres seviyeleri üzerine etkilerinin araştırılması
Barınaklar; köpekler için sosyal izolasyon ve çevre değişikliği nedeni ile oldukça stresli ortamlardır. Hayvanlar, çeşitli nedenlerle uzun ya da kısa süreli strese maruz kalmaktadır. Stres, sağlık ve yaşam sürelerine etki etmektedir. Stresi değerlendirmek için endokrinolojik stres belirteçleri faydalıdır. Bu belirteçlerin salyadan incelenmesi, invaziv olmaması açısından kullanışlıdır. Stres, köpeklerde salya kortizol düzeyine bakılarak saptanabilir. Stresin azaltılması için barınaklarda çevresel zenginleştirme yöntemleri kullanılmaktadır. İşitsel uyaranların stres üzerine etkili olduğu hakkında bilgiler bulunmakla birlikte, koku uyaranı ve insan teması ile karşılaştırılması hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Çalışmanın amacı, barınağa yeni kabul edilen köpeklerde stres düzeylerini belirlemek için salyadan kortizol düzeylerini tespit etmek ve bu köpeklerde işitsel, koku uyaranları ve insan temasının strese olan etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla, Bursa Osmangazi Belediyesi Sahipsiz Hayvanlar Doğal Yaşam ve Tedavi Merkezi'ne yeni kabul edilen 1 yaşından büyük, farklı ırk ve cinsiyetten 40 köpek çalışmaya alınmıştır. Köpekler, günde 1 saat gözlemlenmiş ve davranış analizleri yapılmıştır. İşitsel, koku uyaranı, insan teması ve kontrol grubu olmak üzere 4 gruba ayrılmış ve köpeklerin salyalarından 0., 2., 4. ve 9. günlerde kortizol düzeyleri tespit edilmiştir. Çalışma sonunda, tüm gruplarda 0. ve 9. günler arasında (işitsel hariç) kortizol düzeyinde belirgin azalma saptanmasına rağmen, gruplar arasında bir farklılığa rastlanmamıştır. Sonuç olarak, stresin ölçülmesinde kortizolün geçerli bir parametre olduğu bulunmuştur. Stresi azaltmak için kullanılan koku, işitsel uyaranın ve insan temasının etkili olduğu, ancak benzer etkinin kontrol grubunda da görüldüğü saptanmıştır. Kullanılan yöntemlerin stresi 2. günden itibaren azaltmaya başladığı saptanmıştır. Grupların arasında bir fark bulunmaması göz önüne alındığında işitsel, koku uyaranlarının ve temasın birbirine üstünlüğü tespit edilememiştir.
Kalp yetmezlikli köpeklerde hemostazisin değerlendirilmesine yeni bir yaklaşım: Platelet proteomik profili
Kalp yetmezliğinde plateletlerin aşırı artmış aktivasyonuna bağlı komplikasyonlar oluşabilmektedir. Hemostazis ve kardiyovasküler hastalıklar üzerine veteriner hekimlik alanında moleküler düzeyde yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu amaçla bu çalışmada doğal koşullarda kalp yetmezliği gelişen köpeklerde hemostazis (koagülasyon) değişimlerinin platelet proteomik profili ile detaylandırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmada materyal olarak farklı ırk, yaş ve cinsiyetten toplam 20 köpek kullanılmıştır. Çalışmada kontrol grubu (n=10) ve test grubu (n=10) olarak iki grup oluşturulmuştur. Klinik, laboratuvar ve kardiyolojik muayene sonuçlarına göre sağlıklı olan köpekler kontrol grubuna, kronik kalp yetmezliği tanımlanan köpekler de test (hasta) grubuna dahil edilmiştir. Her bir köpekten platelet izolasyonu yapılmış ve pelletler analizlere kadar -80 derecede muhafaza edilmiştir. Platelet proteomları UPLC-ESI/QTOF/MS analizi ile belirlenmiştir. Platelet proteomları Canis lupus familialis'e göre tanımlanmıştır (n=107). Kontrole göre en az P<0,05 düzeyinde ve 1,2 kattan fazla değişim gösteren proteomlar (n=10) anlamlı kabul edilmişlerdir. Kontrole göre test grubunda guanine nucleotide-binding protein subunit alpha-11, apolipoprotein C-III, apolipoprotein A- II ve clusterin düzeylerinin arttığı; C-X-C motif chemokine 10, cytochrome C oxidase subunit 2, cathepsin D, serine/threonine-protein phosphatase PP1-gamma catalytic subunit, creatine kinase B-type ve myotrophin düzeylerinin ise azaldığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak anlamlı değişim gösteren her bir platelet proteinin kalp yetmezliği sürecinde potansiyel biyobelirteç olabileceği ve bu nedenle bu proteinlerin saha çalışmaları ile validasyona ihtiyaç duyduğu kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Köpek, kalp yetmezliği, hemostazis, platelet proteomiği
Atopik dermatitli köpeklerde alerjen spesifik in vitro IgE analizleri
Bu çalışmada atopik dermatitli köpeklerde kan serumunda pratik, non-invaziv, in vitro alerjen spesifik IgE tayinine yönelik olarak Polycheck alerji testinin i) hastalık aktivitesi ile olan ilişkilerinin belirlenmesi ii) kullanılabilirliğinin, iii) tanısal değerinin ve iv)gerek sahada gerekse pratikte öneminin araştırılması amaçlandı. Araştırmanın hayvan materyalini Aydın ili Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi Küçük Hayvan Kliniğine atopik dermatit ön tanısı (kaşıntı, alopesi, kabuklanma, kepeklenme, hiperpigmentasyon, vb.) anamnezi ile getirilen farklı yaşta, her iki cinsiyetten köpekler oluşturdu. I.grupta (n=28), II.grupta (n=15) olacak şekilde ; I. grupta Favrot kriterleri doğrultusunda atopik dermatit bulunan köpekler, II. grupta ise sağlıklı köpekler (atopik dermatit ya da başka herhangi bir hastalığı bulunmayan) yer aldı. Polycheck alerji testine göre (In vitro test sonuçları baz alındığında) D. pteronyssinus (P=0,000), D.farinae (P=0,000), Lepidoglyphus (P=0,002), Kayin/Kızılağaç/Fındık Ağacı (P=0,012), Çavdar poleni (P=0,000), Ot karışımı (P=0,004), Sinirli ot (P=0,001), Kuzu kulağı (P=0,049), Acarus siro (P=0,000), Tyrophagus (P=0,000), Pire (P=0,000) spesifik Ig E konsantrasyonları açısından atopik dermatitli köpekler ve sağlıklı köpeklerin p değerleri arasında istatiksel olarak belirgin farklılıklar tespit edilmiştir. Sonuç olarak atopik dermatit tanısı konulan köpeklerde ilgili alerjenlere yönelik mümkünse desensitizasyon uygulamaları, çevresel alejenlerin ya da gıda bulaşlarının uzaklaştırılması ile immunostimulasyon (mukozal immunite) yapılması gerekliliği söylenebilinir.
Sol ventriküler disfonksiyonlu köpeklerde protrombotik durumun değerlendirilmesi
Bu çalışmada ekokardiyografik muayene sonucu sol ventriküler disfonksiyonu bulunan köpeklerde protrombotik durumun değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma aşamasında toplamda 35 köpekten 25'i hasta grubunu oluştururken, 10'u sağlıklı kontrol grubunu oluşturdu. Ekokardiyografik muayene sonucunda sağ parasternal pozisyonda B Mod ve M mod kullanılarak uzun eksen, kısa eksen ve apikal eksende görüntüler elde edilerek ejeksiyon fraksiyonu, fraksiyonel kısalma, diyastol ve sistol anındaki; interventriküler septum, sol ventrikülün iç çapı, sol ventrikülün dış duvarının ölçümleri alındı. Mitral kapaklar düzeyinde Mitral regürgitasyon varlığı değerlendirildi. Ekokardiyografik muayene sonucunda sol ventriküler disfonksiyonu bulunan hasta grubu köpekler ile sağlıklı kontrol grubu köpeklerde D-dimer, NT-proBNP, CK-MB, cTnI ve Myo gibi kardiyak biyobelirteçler ile APTT, FİB ve PT koagülasyon profilleri değerlendirildi. M-mod ekokardiyografik ölçüm sonuçlarının istatistiksel olarak değerlendirilmesi sonucu hasta gruptaki köpeklerde LA çapında artış (p=0,028), AO/LA oranında ise azalma (p=0,012) saptandı. Hasta ve kontrol grubu köpekler arasında PT zamanı açısından (p=0,001), D-dimer konsantrasyonu ölçümünde (p=0,000), CK-MB enzim aktivitesinde (p=0,023) miyoglobin konsantrasyonu ölçümünde (p=0,000) hasta ve kontrol grubu köpekler arasında istatistiksel açıdan önemli bir fark görüldü. Sonuç olarak sol ventriküler disfonksiyonu bulunan köpeklerde protrombotik durumun değerlendirilmesine yönelik olarak PT zamanı, D-dimer konsantrasyonu, CK-MB enzim aktivitesi ile miyoglobin konsantrasyonun ölçülmesinin önem arz ettiği vurgulanabilir.
Akut renal hasarlı köpeklerde fibrin yıkımlanmasına ait önemli bir biyobelirteç: plazma D-dimer seviyeleri
Bu çalışmada akut renal hasarlı köpeklerde; fibrin yıkımlanması sonucunda oluşan D-dimer'ın hastalığın teşhisinde ve evrelerinin belirlenmesinde hangi oranda yararlı bir biyobelirteç olduğunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniğine getirilen akut renal hasarlı (n=10) ve sağlıklı (n=10) olan farklı ırk, yaş ve cinsiyette toplamda 20 köpek çalışma kapsamına alındı. Anamnez doğrultusunda akut renal hasarı olduğundan şüphelenilen ve serum biyokimyasal analizleri yapıldığında üre ve kreatinin değerlerinde artış tespit edilen ve klinik bulguları akut böbrek hasarı ile uyumlu hayvanlardan tam kan örnekleri alındı. Köpeklerde serum biyokimyasal ve idrar analizler doğrultusunda hastalığın evrelendirilmesi International Renal Interest Society (IRIS) kriterleri doğrultusunda gerçekleştirildi. Kan örneklerinin toplanması amacıyla V. cephalica lateralis, V. saphena antebrachii'den tekniğine uygun olarak sodyum sitrat içeren mavi kapaklı tüplere 2.5 ml kan örnekleri alındı. Kan alım işleminden sonra kan örnekleri, 6.000 rpm'de 5 dakika santrifüje edilerek kan plazması ayrıştırıldı. Ayrıştırılan plazma örneğinden, Finecare FIA system FS-131 cihazı ile D-dimer seviyeleri ölçüldü. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda kontrol grubundaki 10 köpekte D-dimer seviyeleri ortalama olarak 0,56 ± 0,64 (0.10-1.60), akut renal hasarlı köpeklerde 10 olguda D-dimer seviyeleri ortalama olarak 4,59 ± 3,94 (0.2-10.00) bulunmuştur. Akut renal hasarlı ve kontrol grubu köpeklere ait verilerin değerlendirilmesi sonucu akut renal hasarlı köpeklerde D-dimer seviyelerinde istatistiksel anlamlı artış belirlenmiştir (p<0.001). Yapılan çalışmalara paralel olarak böbreklerdeki fonksiyon kaybı ve hasara bağlı olarak D-dimer seviyelerinin, normal biyokimya ve idrar değerlerine sahip hastalara göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. xv Sonuç olarak akut renal hasarlı köpeklerde prefibrinolitik aktivitenin bir göstergesi olarak fibrin yıkımlanma ürünü olan D-dimer seviyelerinin yükselebileceği, normal ve rutin serum biyokimyasal analizlerin yanı sıra D-dimer seviyelerinin de ölçülmesinin gerek prognostik açıdan gerekse teşhis ve sağaltım yönünden önem arz ettiği öne sürülebilir.
Ürtikerli atlarda hematolojik ve serum biyokimyasal muayene bulguları
Bu tez çalışmasında atlarda şekillenen ürtikerin hematalojik ve serum biyokimyasal parametleriyle ilişkisinin ortaya konulması amaçlandı. Çalışmaya dahil edilen atlar sağlıklı (n=20) ve klinik olarak üritker semptomu gösteren (n=15) at olacak şekilde Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğine getirilen ya da saha koşullarında farklı at yetiştiriciliği yapılan haralarda bulunan farklı ırk yaş ve cinsiyetten oluştu. Sağlıklı oldukları belirlenen ve klinik olarak ürtiker tanısı konmuş olan atlardan V.jugularis aracılığı ile tekniğine uygun olarak kan örnekleri alındı. Alınan kan örnekleri ilgili biyokimyasal değerlendirmeler yapılmak üzere laboratuara ivedilikle taşındı. Sağlıklı ve ürtikerli atların hematolojik değerlerinin karşılaştırılmasında NEU, MCH ve MCHC değerlerinin istatisitiksel anlamlı farklılıklar gösterdiği incelenen diğer parametlerde ise herhangi bir anlamlı farklılığın bulunmadığı görüldü. Sağlıklı atlara kıyasla ürtikerli atların NEU değerlerinin daha düşük seyir ettiği (p<0,05), buna karşın MCH ve MCHC konsantrasyonlarının ürtikerli atlarda sağlıklı atlara göre anlamlı düzeyde (p<0,05) düşük olduğu belirlendi. Sağlıklı ve ürtikerli atların biyokimyasal parametreleri incelendiğinde ALP, AST, Total Kolesterol, Kreatinin ve Trigliserid konsantrasyonlarında anlamlı düzeyde değişimler olduğu belirlendi. Söz konusu değişimlerin Total Kolesterol ve Trigliserid seviyelerinde anlamlı azalmalar şeklinde, ALP, AST ve Kreatinin seviyelerinde ise istatistiksel anlamlı (p<0,05) artışlar şeklinde olduğu belirlendi. Sonuç olarak ürtikerli atların hematolojik ve biyokimyasal parametrelerinin değerlendirilmesinde genellemelerin yapılmasından ziyade hastaların söz konusu parametreler yönünden bireysel olarak değerlendirilmesi ve ürtiker semptomunun yanında olası diğer hastalık ya da metabolik değişimler yönünden incelenemesinin daha doğru olacağı kanısına varıldı.
Yavru köpeklerde bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin D kombinasyonun aşı sonrası bağışıklık yanıt üzerine etkileri
Bu araştırmada yavru köpeklerde oral yolla kullanılan bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin d kombinasyonu ile sadece vitamin D'nin aşılama sonrası bağışıklık yanıt üzerine olan etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. Bu kapsamda, çalışmaya 55-65 günlük yaşta, her iki cinsiyetten de olan melez ırkta köpekler (n=21) dahil edildi. Çalışma kapsamına alınan köpekler ticarî karma aşı (Grup 1), karma aşı ile bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin d kombinasyonu (Grup 2), aşı ve vitamin D (Grup 3) uygulanan olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin D kombinasyonunun uygulandığı gruptaki köpeklerin tüy yapısının ve iştahlarının diğer gruplara kıyasla daha iyi olduğu gözlemlendi. Kanin distemper virüsüne karşı gelişen antikor titrelerinin 1. ve 2. rapel aşı sonrasında ilk aşılamaya kıyasla gruplar arasında herhangi bir istatiksel anlamlı farklılığın olmadığı hayvanların hastalıktan korunma açısından yeter antikor titrelerine ulaştığı belirlendi. Kanin parvo virüs aşılamasına karşı gelişen antikor titrelerinde ise ilk aşılama zamanında gruplar açısından istatiksel farklılığın olmadığı buna karşın, 2. rapel aşıların yapıldığı zamanda alınan örneklerde bifidobacterium animalis subs lactis ve vitamin D3 kombinasyonu uygulanan grupta (Grup 2) diğer gruplara kıyasla antikor titrelerinde istatiksek anlamlı farklılığın olduğu belirlendi (P<0,05). Sonuç olarak 2. Rapel aşılamaların yapılmadan önce köpeklerin kanin parvo virüs ve kanin distamper virüse karşı yeterli antikor yanıtın oluştuğu ve bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin D3 kombinasyonunun parvovirüse karşı gelişen antikor yanıt üzerine olumlu yanıtın gerçekleştiği belirlendi.
İshalli kedilerde cryptosporıdıum SPP.'nin araştırılması
Amaç: Cryptosporidium spp. insanlar ve hayvanlarda önemli gastro intestinal hastalıklara sebep olabilen protozoal bir parazittir. Ülkemizde insan ve bazı hayvan türlerinde Cryptosporidium spp. üzerine çeşitli çalışmalar bulunurken ishalli kedilerde Cryptosporidium spp.'nin varlığı üzerine çalışma bulunmamaktadır. Bu tezde özellikle zoonatik özellikte olan Cryptosporidium spp.'nin ishalli kedilerde varlığının araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın hayvan materyalini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne ishal şikayeti ile muayene ve sağaltım amacıyla getirilen, farklı yaş, ırk ve cinsiyette 100 adet ishalli kedi dışkısı oluşturuldu. İshalli kedilerden alınan dışkı örenklerinden hazırlanan preparatlar Kinyon asit-fast boyama tekniği ile boyandı ve mikroskopta incelendi. Mikroskopta x100'lük büyütmede mavi zemin üzerinde boyutları 4,5 x 5,5μm arasında değişen yuvarlak şekilde parlak pembe-kırmızı boyanan Cryptosporidium ookistlerini gösteren yapılar pozitif olarak değerlendirildi. İshalin süresi, dışkı kıvamı, cinsiyet ve yaşa göre Cryptosporidium türlerinin dağılımları arasındaki farklar ki-kare (X2) testi ile değerlendirildi. Bulgular: İshalli kedilerden toplanan dışkı örneklerinde Cryptosporidium spp. varlığı %5 olarak saptandı. Sonuç: Bu çalışmada elde edilen verilere göre ishalli kedilerde Cryptosporidium spp.'nin dikkate almasının önemli olduğu sonucuna varıldı. Elde edilen verilerin ileride yapılacak çalışmalara referans olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Cryptosporidium, İshal, Kediler.
Theileriosisli sığırlarda anemi ve elektrokardiyografik bulguların araştırılması
Bu çalışmada, theileriosisli sığırlardaki anemi derecesine göre kalpte oluşabilecek değişimleri elektrokardiyografi ile tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma, 2019-2020 yıllarında Elazığ yöresinde ve Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi İç Hastalıkları Kliniğine getirilen, doğal olarak T. annulata ile enfekte 24 theileriosisli sığır (hasta grubu) ile yine aynı bölgeden 8 sağlıklı sığır (sağlıklı grup) olmak üzere 1-5 yaşlarda toplam 32 hayvan üzerinde yürütülmüştür. Theileriosis teşhisi konulan toplam 24 adet sığır, hematokrit değer ve eritrosit sayısına göre (aneminin şiddetine göre) her grupta 8 sığır olmak üzere 3 gruba (Grup 1 hafif şiddetli anemi grubu, Grup 2 orta şiddetli anemi grubu ve Grup 3 şiddetli anemi grubu) ayrılmıştır. Klinik olarak theileriosis şüpheli hastaların tekniğine uygun olarak kulak uçlarından alınan kan ile yayma preparatlar hazırlanmış, giemsa ile boyanmış ve ışık mikroskobunda immersiyon objektifi ile T. annulata'nın piroplazm formlarının varlığı tespit edilmiştir. Klinik muayeneler yapıldıktan sonra hematolojik muayeneleri için kan örnekleri hayvanların V. Jugularis'inden steril iğnelerle EDTA'lı hematoloji tüplerine yöntemine uygun olarak alınmıştır. Kan örnekleri bekletilmeden, bir kan sayım cihazı kullanılarak, hematolojik parameteler saptanmıştır. Çalışmaya alınan sığırlar lastik izolasyonlu zeminde ayakta iken, Base Apex (BA) derivayonu uygulanarak, taşınabilir elektrokardiyograf ile elektrokardiyogramları (EKG) elde edilmiştir. Veriler IBM®SPSS 22 paket programı kullanılarak önce normallik analizi yapılmıştır. Gruplar arasında klinik muayeneleri, kan parametreleri ve EKG değerleri varyans analizine (One-Way ANOVA) tabi tutulmuş ve çoklu karşılaştırma testi olarak da Duncan testi kullanılmıştır. Ayrıca aynı değerler arasındaki ilişkinin varlığı Pearson Korelasyon testi kullanılarak ortaya konmuştur. İstatistiksel anlamlılık düzeyi P≤0.05 olarak kabul edilmiştir. Bu çalışmada klinik muayene bulguları incelendiğinde; sağlıklı grubu ile Grup 1 ve Grup 2'deki hastaların kalp ve solunum frekansları ortalamalarında istatistiksel olmayan (P>0.05) artışlar bulunmakla birlikte, Grup 3'de ise tüm gruplara göre istatistiksel artışlar (P≤0.05) saptanmıştır. Vücut sıcaklığı ortalamalarına bakıldığında ise sağlıklı grubuna göre, diğer 3 hasta grubunda da istatistiksel artışlar (P≤0.05) belirlenmiştir. Sağlıklı hayvanların hiçbirinin kan frotisin de T. annulata'ya rastlanmamıştır. Grup 1'de genellikle ++, Grup 2 ve Grup 3'te ise genellikle +++ düzeyinde T. annulata'nın piroplazm formu tespit edilmiştir. Çalışmada hematolojik muayene bulguları incelendiğinde; Grup 1 ve Grup 2 ile sağlıklı grubu arasında ve Grup 3 ile diğer gruplar arasında eritrosit sayısı ve hemoglobin miktarında istatistiksel (P≤0.05) azalışlar bulunmuştur. Hematokrit değer bakımından tüm gruplar açısından istatistiksel (P≤0.05) azalışlar belirlenmiştir. Lökosit sayısı ortalaması bakımından sağlıklı grubuyla karşılaştırıldığında Grup 1'de istatistiksel (P≤0.05) olan azalışlar, diğer gruplarda ise istatistiksel olmayan azalışlar kaydedilmiştir. Bu çalışmada EKG muayene bulguları incelendiğinde; Grup 2 ve Grup 3 ile sağlıklı grubu arasında T dalgası amplitüdünde istatistiksel (P≤0.05) artışlar bulunmuştur. P dalgası, T dalgası, PQ intervali ve QT intervali süresi bakımından, sağlıklı grubuna göre, diğer gruplarda istatistiksel (P≤0.05) azalışlar belirlenmiştir. QRS dalgası süresi açısından, sağlıklı grubuna göre, Grup 3'te istatistiksel (P≤0.05) azalışlar kaydedilmiştir. ST intervali süresi bakımından, Grup 3'te diğer gruplara göre istatistiksel (P≤0.05) azalışlar saptanmıştır. Hayvanların kalp frekansı, hematolojik ve elektrokardiyografik değerleri arasındaki Pearson korelasyon katsayıları incelendiğinde; kalp frekansı ile eritrosit sayısı, hemoglobin miktarı, hematokrit değer, PQ, ST ve QT intervalleri süresi arasında negatif, T dalgası amplitüdü arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Eritrosit sayısı ile hemoglobin miktarı, hematokrit değer, QRS dalgası, PQ, ST ve QT intervalleri süresi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Hemoglobin miktarı ile hematokrit değer, T dalgası amplitüdü arasında negatif, P dalgası, QRS dalgası, PQ, ST ve QT intervalleri süresi arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Hematokrit değer ile QRS dalgası, T dalgası, PQ, ST ve QT intervalleri süresi arasında pozitif korelasyon, T dalgası amplitüdü ile negatif korelasyon saptanmıştır. Sonuç olarak, theileriosisli sığırlarda aneminin derecesine göre kalbin etkilendiği ve bunu da sinüs taşikardi başta olmak üzere bazı aritmilere neden olabileceği, EKG'de T dalgası amplitüdünde artış, QRS dalgası, PQ, ST ve QT intervalleri sürelerinde ise kısalma görülebileceği kanısına varılmıştır.
Portatif bir klinik analizörün sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu belirlemedeki geçerliliğinin araştırılması
Portatif bir analizör olan i-STAT'ın sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu belirlemedeki güvenilirliği hakkında sınırlı bilgi bulunmaktadır. Kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunun portatif bir cihazla belirlenmesi, hayvanın kalsiyum durumunun hızlı bir şekilde değerlendirilmesine ve saha şartlarında etkili bir tedavinin yapılmasına imkân tanır. Bu çalışmanın amacı, i-STAT'ın sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu belirlemedeki güvenilirliğini değerlendirmektir. Bu çalışmada değişik hastalıklara sahip 121 sığır kullanılmıştır. Venöz kan örnekleri kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunun belirlenmesi için i-STAT ve Radiometer ABL 800 analizörlerine uygulanmıştır. Elde edilen veriler karşılaştırma, doğruluk, uyum ve güvenilirliği ortaya koymak için eşli t testi, konkordans analizi, Passing-Bablok regresyon analizi ve Bland-Altman analizine tabi tutulmuşlardır. Radiometer ABL 800 referans metot olarak i-STAT ise test metodu olarak kabul edilmiştir. i-STAT'ın performansı, iki farklı kan iyonize kalsiyum konsantrasyonu eşik değerinde (< 1 mmol/L; <1.18 mmol/L) receiver operating characteristics (ROC) eğrisi ile değerlendirilmiştir. i-STAT ve Radiometer ABL 800 ile ölçülen ortalama kan iyonize kalsiyum konsantrasyonları benzer olarak belirlenmiştir (1.09 vs 1.09 mmol/L; P=.82). i-STAT'ın sonuçlarının Radiometer ABL 800 ile oldukça yüksek korelasyona sahip olduğu tespit edilmiştir (r= 0.98, P < .0001). i-STAT ile ölçülen kan iyonize kalsiyum (Y) ve Radiometer ABL 800 ile ölçülen kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunun (X) regresyon eğrisi Y=-0.108276+1.103448×X olarak ortaya konulmuştur. Benzerlik çizgisinden sapma önemsiz olarak tespit edilmiştir (P = .64). Bland-Altman analizi ortalama hatanın olmadığını belirlemiştir. i-STAT < 1 mmol/L ve < 1.18 mmol/L kan iyonize kalsiyum konsantrasyonu eşik değerlerinde sırasıyla % 100 (95% güven aralığı, 87.7 – 100.0) ve % 94.8 (95 % güven aralığı, 87.2-98.6) sensitiviteye sahip olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak, i-STAT sığırlarda kan iyonize kalsiyum konsantrasyonunu doğru bir şekilde belirlemiş ve özellikle hipokalsemiyi yüksek sensitivite ile tahmin etmiştir. Anahtar Kelimeler: kalsiyum, sensitivite, süt ineği, portatif analizör.
Şanlıurfa yöresindeki süt ineklerinde latent asidotik stresin görülme sıklığının araştırılması
Latent asidotik stres (LAS), enerjice zengin içerikli yem maddelerinin uzun süre alınmasıyla bakteriyel fermentasyon sırasında uçucu yağ asitleri sentezinin ve rezorpsiyonunun artması ve salya sekresyonunun azalması sonucu ortaya çıkar. LAS hayvan sağlığı ve konforunu tehdit eden, verim ve hayvan kayıplarına sebep olan en önemli problemlerin başında gelmektedir. Bu çalışma ile ülkemizdeki süt sığırı yetiştiriciliği yapılan işletmelerde önemli bir sorun olan LAS'ın Şanlıurfa yöresindeki görülme sıklığının belirlenmesi yanında, idrarda net asit-baz atılımının araştırılması, veteriner hekimlerin ilgisini bu konuya çekerek sahada erken tanı ve tedavi hakkında bilgilendirilmesi ve böylece ülke ekonomisine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmada, Şanlıurfa yöresindeki çeşitli süt sığırcılığı işletmelerinden klinik olarak sağlıklı görünen toplam 100 adet süt ineği kullanılmıştır. Çalışma grupları rumen sıvısı pH değerlerine göre belirlenmiş olup, 5.2< pH <6.0 arası LAS grubu (19 inek), pH 6.0-7.2 arası sağlıklı grup (81 inek) olmak üzere iki grup oluşturulmuştur. Hayvanların genel klinik muayeneleri yapıldıktan sonra kan, idrar ve rumen sıvısı örnekleri alınmıştır. Rumen sıvısında fiziksel özellikleri (koku, renk, kıvam, sedimentasyon, flotasyon, pH, infusorya yoğunluğu), metilen mavisi indirgenme süresi, total infusorya sayısı, uçucu yağ asitleri (UYA) tayini araştırılmıştır. Ayrıca kan gazları ile idrarda pH ve net asit-baz atılımı muayeneleri yapılmıştır. İstatistiksel analizler için SPSS Windows version 24.0 paket programı kullanılmış ve P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Kontrol grubu (n=81) ile kıyaslandığında LAS grubu (n=19) ineklerin genel fiziksel muayene bulgularından vücut sıcaklığında istatistiksel olarak fark bulunmazken (p=0.614), kalp ve solunum frekansı ile rumen hareketleri sayısında anlamlı artış (p=0.001) saptanmıştır. Rumen sıvısında metilen mavisi indirgenme süresi (p=0.001), pH (p=0.001) ve infusorya yoğunluğunda (p=0.001) azalma, sedimentasyon süresinde (p=0.001) ve toplam UYA miktarında (p=0.001) artış gözlenirken flotasyon süresi oluşmamıştır. Kan pH'sında (p=0.001) ve pO2 değerinde (p=0.001) azalma belirlenirken, pCO2, BE, HCO3 değerlerinde (p=0.001) artış, idrar pH'sı (p=0.001) ve net asit baz atılımı (p=0.001) değerlerinde azalma tespit edilmiştir. Sonuç olarak; Şanlıurfa yöresindeki süt ineklerinde latent asidotik stresin görülme sıklığı %19 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca rumen içeriği pH'sı ve idrar pH'sı tayinleri yanında idrarda net asit baz atılımı değerlerinin belirlenmesinin LAS tanısında yardımcı bir parametre olarak kullanılabileceği ve sahada kolaylıkla uygulanabileceği kanısına varılmıştır.
Feline infeksiyöz peritonitli kedilerde adenozin deaminaz ve C reaktif proteinin diagnoztik önemi
Bu çalışmada feline infeksiyöz peritonitis'li (FİP) kedilerde serum adenozin deaminaz (ADA-1) ve C reaktif protein (CRP) düzeyleri, hematolojik ve biyokimyasal parametrelerdeki değişimler belirlenerek FİP'li kedilerde hücresel immun yanıtın durumunun tespiti, akut faz yanıtın belirlenmesi ve olası organ yetmezliklerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Ayrıca bu çalışma ile FİP'li kedilerde ilk defa ölçülmüş olan ADA-1 ve CRP düzeylerinin FİP'li kedilerde diyagnostik öneminin belirlenmesi hedeflenmiştir. FİP infeksiyonu özellikle immun sistemi zayıf çok genç ve çok yaşlı kedilerde daha çok görülmekte olup hasta kedilerin teşhisi de oldukça güçtür. Sağlıklı veya hastalığı atlatan kedilerin büyük bir çoğunluğu taşıyıcı olmakta ve diğer kedilere hastalığı sürekli bulaştırmaktadır. Aynı zamanda coronavirusların güçlü mutasyon yeteneği nedeniyle virüsü taşıyan kedilerde immun sistemleri zayıfladığı durumlarda şiddetli ve öldürücü olan FİP enfeksiyonu gelişebilmektedir. Bu kedilerde hücresel immun yanıt daha önemli olup humoral yanıtın yüksek olduğu kedilerde FİP enfeksiyonunu daha kolay geliştiği ileri sürülmüştür. Dolayısı ile FİP'li kedilerde hücresel immun yanıtın durumunu ortaya çıkaracak ve hastalığın teşhisine yönelik prognostik indikatötlerle ilgili çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu amaçla, çalışmada FİP şüpheli ve klinik olarak sağlıklı kedilere hızlı test kitlerinden felin coronavirus (FCoV) antikor ve antijen, felin immunodeficiency (FİV) antikor ve feline leukoma virüs (FLeV) antijen hızlı test kitleri uygulanmıştır. Testler sonucunda, sadece FCoV antikor veya antijen pozitif olan 20 adet kedi ile klinik olarak sağlıklı ve bütün test kitlerinde negatif olan 10 adet sağlıklı kedi çalışmaya dahil edilmiştir. Ayrıca FİP'li kediler klinik bulgular, radyografi ve nekropsi bulgularına göre kuru form (n=10) ve yaş form (n=10) FİP'li olarak gruplandırılmıştır. Bu kedilerden K3EDTA'lı ve aktivatör jelli antikogulantsız tüplere kan alınarak K3EDTA'lı kanlarla hematolojik analizler yapılırken antikougulansız kan örneklerinden elde edilen serumlar ile biyokimyasal analizler yapılmıştır. Ayrıca kuru formdaki kedilerin serum örneklerinde ve yaş form FİP'li kedilerin hem serum hem de peritoneal efüzyon örneklerinde ADA-1 ve CRP düzeyleri kedi spesifik ELISA ile belirlenmiştir. Yapılan hematolojik analizler sonucunda FİP'li kedilerde lökopeni (p<0,001), granulositozis (p<0,001), monositozis (p<0,001), lenfositopeni (p<0,001) ve eritrositopeni (p<0,001) belirlenmiştir. Lökositozis, granülosit ve monosit artışı kaynaklı olup ayrıca bu hayvanlarda orta düzeyde anemi belirlenmiştir. Biyokimyasal analizler sonucunda ise FİP'li kedilerin ALT (p<0,01), LDH (p<0,01), ALP (p<0,01); TP (p<0,01), globulin (p<0,01) düzeyleri kontrol grubuna göre önemli düzeyde yüksek bulunurken FİP'li kedilerin albümin (p<0,01) ve A/G oranları (p<0,01) ise önemli düzeyde düşük bulundu. Kuru formda bulunan kedilerin TP ve G değerleri yaş formda bulunan kedilere göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,05). FİP'li kedilerin ADA-1 (p<0,001) ve CRP (p<0,001) düzeyleri kontrol grubunda yer alan kedilerin değerlerine göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Yaş formda yer alan kedilerin hem serum hem de peritoneal efüzyon örneklerinde yüksek düzeyde ADA-1 ve CRP tespit edilmiş olup bu iki parametrenin hem serum hem de efüzyon düzeylerindeki artışta pozitif korelasyon belirlendi. Yapılan çalışmada FİP'li kedilerin bir kısmında analiz edilen xi parametrelerde önemli değişimler olurken bir kısmında ise sağlıklı kedilere benzer değerler elde edilmiştir. Bunun muhtemel nedenleri kedilerin farklı yaş grubunda bulunması, hastalık süreç ve şiddetinin farklı olmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Bununla birlikte FİP'li kedilerde analiz edilen parametrelerde enfeksiyona bağlı olarak değişim olabileceği gibi, bu kedilerde normal değerlerinde elde edilebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Sonuç olarak, FİP enfeksiyonu kedilerde lenfositopeni, eritrositopeni, granulositozis ve monositozis kaynaklı lökositozis'i de içeren hematolojik değişimlere neden olmaktadır. Ayrıca bu enfeksiyon kedilerde hiperproteinemi, hiperglobinemi ve hipoalbuminemiye neden olarak karaciğer veya böbrek fonksiyonlarını da negatif yönde etkilemektedir. T-lenfosit aktivasyonu ve yangısal durumlarda artan ADA-1 ve pozitif akut faz protein olan CRP düzeylerindeki artış ve buna karşın negatif akut faz protein olan albümin düzeyindeki düşüş FİP'li kedilerde akut faz yanıtın oluştuğunu göstermektedir. ADA-1 düzeyindeki artış FİP'li kedilerde T-lenfosit kaynaklı hücresel immun yanıtın aktif olduğunu göstermektedir. Çalışmada FİP'li kedilerde serum ve peritoneal efüzyon ADA-1 ve CRP düzeylerindeki artışlar ve aralarında tespit edilmiş olan pozitif korelasyon, bu parametrelerin kedilerin FİP enfeksiyonunun tanısında kullanılabileceğini ortaya koymaktadır.
Kedilerde feline coronavirus (FCOV) enfeksiyonu'nun kalsiyum metabolizması ve adenozin deaminaz (ADA) enzimi üzerine etkisi
AraĢtırmanın amacı FCoV ile enfekte ve FĠP belirtileri gösteren kedilerde enfeksiyonun Ca metabolizmasını nasıl etkilediğinin ve hücresel immun yanıtın yeterliliğinin belirlenmesidir. Ayrıca Ca metabolizmasındaki ve ADA-1 düzeylerindeki değiĢimlerin diagnostik bir öneminin olup olmadığının ortaya çıkarılması da hedeflenmiĢtir. Bunlara ek olarak bazı biyokimyasal ve hematolojik analizlerle enfeksiyonun organ veya sistemler üzerindeki etkisinin ortaya konulması da amaçlanmıĢtır. Birçok hastalık durumunda kalsiyum (Ca) metabolizmasının etkilendiği ve hastalıklara bağlı olarak kan Ca düzeylerinin arttığı belirlenmiĢtir. Özellikle tümoral veya granulomatöz oluĢumlarda, kanser olgularında kan Ca seviyesinin önemli düzeyde arttığı ve bu artıĢın diagnostik öneminin olduğu vurgulanmaktadır. Kedilerde FĠP enfeksiyonunda karaciğer, böbrek gibi birçok organda granulomatöz lezyonlar geliĢmekte olup bu hastalıkta Ca düzeyi ile ilgili herhangi bir çalıĢma yoktur. Adenozin deaminaz (ADA-1) insanlarda ve havanlarda özellikle lenfosit kökenli hücresel immun yanıtın yeterliliğinin ölçülmesinde kullanılmakta olup FĠP'li kedilerde ADA ile ilgili herhangi bir çalıĢma yoktur. Bu nedenle sunulan bu araĢtırmada FĠP'li kedilerde Ca metabolizmasının nasıl etkilendiğinin ortaya konulması ve hücresel immun yanıtın ADA-1 ölçülerek durumunun belirlenmesi araĢtırmanın konusunu oluĢturmaktadır. Ayrıca çalıĢmada karaciğer ve böbrekleri ilgilendiren bazı biyokimyasal analizlerle tam kan sayımları yapılacak ve olası organ yetmezlikleri ortaya konulacaktır. Bu çalıĢmada YaĢam Veteriner Kliniği (Konyaaltı/Antalya) getirilen corona pozitif , FIV ve FeLV negatif non- efüziv ve efüziv form kriterlerinin taĢıyan 20 adet FĠP li kedi ile 10 adet corona, FIV, FeLV negatif sağlıklı kedi çalıĢmaya dahil edilmiĢtir. 20 kedinin 10 tanesi efuziv 10 tanesi non- efüziv olarak belirlenmiĢtir. Bu hayvanların klinik muayeneleri yapılarak, solunum sayısı, vücut ısısı, kalp frekansı değerleri kayıt altına alındı. Bu hayvanların tam kan sayımları ve bazı biyokimyasal parametreleri analiz edildi. FĠP li kedilerin hücresel immun durumunu belirlemek için ADA-1 düzeyleri ölçüldü. FĠP'li kedilerin sadece solunum sayıları kontrol grubuna göre yüksek bulunmuĢ olup (p<0,01) kalp frekansı ve rektal derecelerinde istatistiksel olarak önemli farklar belirlenememiĢtir. Yapılan hematolojik analizler sonucunda FĠP'li kedilerin total lökosit (WBC) (p<0,01), granulosit (p<0,01) ve monosit (p<0,01) sayılarında kontrol grubuna göre önemli düzeyde artıĢlar belirlendi. Ayrıca FĠP'li kedilerin total eritrosit (p<0,01) ve lenfosit sayıları (p<0,05) ile HGB konsantasyonları (p<0,05) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düĢük olduğu saptandı Biyokimyasal analizler sonucunda FĠP'li kedilerin ALT (p<0,01), LDH (p<0,05), ALP (p<0,05), TB (p<0,01), TP (p<0,05) ve G (p<0,001) değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek, A(p<0,05) ve A/G (p<0,001) oranının ise daha düĢük olduğu saptandı. Kuru formda bulunan kedilerin BUN, TP, A, G değerlerinin YaĢ formda bulunan kedilerin değerlerine göre daha yüksek, A/G oranının ise daha düĢük olduğu belirlendi. Yapılan anlizler sonucunda FĠP'li kedilerin ADA-1 (p<0,001), PTH (p<0,01), PTHrP (p<0,001) ve P (p<0,01) düzeyleri kontrol grubu kedilerin değerlerine göre önemli düzeyde yüksek olduğu belirlendi. Kesim noktaları dikkate alındığında FĠP'li kedilerin %60'ında ADA-1 ve %25'inde PTHrP düzeylerinde artıĢlar belirlenmiĢtir. PTH, kalsitonin ve D3 vitamini artıĢları ise sadece birer kedide belirlenmiĢtir. Bununla birlikte FĠP'li kedilerin kalsitonin ve vitamin D3, Ca seviyeleri kontrol grubuna göre yüksek olmakla birlikte iki grup arasında istatistiksel olarak herhangi bir fark belirlenemedi. Sonuç olarak FĠP'li kedilerde hematolojik ve biyokimyasal parametrelerde değiĢimler belirlenmiĢ ve bu değiĢimlerin kuru ve ıslak formu arasında fark göstermediği ortaya konulmuĢtur. FĠP'li kedilerin tanısında ADA-1 ve Ca seviyelerindeki artıĢın tanıda etkili bir parametre kabul edilebilir. Anahtar Kelimeler: Adenozin Deaminaz (ADA), Biyokimya, Calcitrol (1,25 dihydroxyvitamin D3), Feline Coronavirus (FCoV), Hematoloji, Kalsitonin (CT), Kalsiyum (Ca), Kedi, Magnezyum (Mg), Fosfor (P), Paratriod Hormon (PTH), Paratriod hormon related-peptid (PRTrP)