C reaktif protein
Bu konu başlığı altında 202 tez
Böbrek yetmezliği ile hastanede yatan hastalarda enfeksiyonların dağılımı ve klinik seyri
Akut ve kronik böbrek yetmezliği ileri yaşla birlikte görülme insidansı artan, komplikasyon ve mortalite oranları yüksek hastalıklarıdır. Akut böbrek yetmezliği tüm hastane başvurularının %1-5'inde, yoğun bakım hastalarının ise yaklaşık %30'unda görülmektedir. Türk nefroloji derneği kayıtlarına göre akut böbrek yetmezliğinde en sık mortalite nedenleri; ilk sırada kardiyovasküler hastalıklar, ikinci sırada enfeksiyon hastalıkları ve takiben solunum yetmezliği ve serebrovasküler olaylardır. Hemodiyaliz hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, malignite, serebrovasküler olaylar ve enfeksiyon hastalalıkları iken; periton diyalizi hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları ve serebrovasküler olaylardır. Türk nefroloji derneğinin kayıtlarına göre hem akut böbrek yetmezliği hem kronik böbrek yetmezliği hastalarında en sık mortalite nedeni kardiyovasküler hastalıkları iken; yapılan bazı çalışmalarda en sık mortalite nedeni enfeksiyon hastalıkları olarak dökümente edilmiştir. Böbrek yetmezliğinde enfeksiyonun tanısı, bozulmuş immün yanıt ve kronik inflamasyon varlığı nedeniyle güçtür. Böbrek yetmezliği, edinilmiş immun yetmezlik olarak da düşünülebilir. Hastalarda ciddi enfeksiyon olmasına rağmen ateş yükselmeyebilir, enfeksiyon bulguları daha silik olabilir. Bu çalışmada 2018 aralık-2020 mart tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi'nde yatan akut ya da kronik böbrek yetmezliği ve enfeksiyon şüphesi olan 426 hasta takip edildi. Hastaların; demografik verileri, böbrek fonksiyon bozukluğu tipleri, böbrek fonksiyon testlerindeki progresyon, elektrolit imbalansı varlığı, karaciğer enzimleri, ateş ve diğer enfeksiyon parametreleri, idrardaki lökosit değerleri, kültür sonuçları, antibiyotik seçimi ve değişim gerekliliği, enfeksiyon odağı, mortalite durumu ve eşlik eden kronik hastalık ya da malignite varlığı kayıt altına alındı. Çalışmamızda böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada yardımcı olacak ve mortalite açısından yol gösterici olabilecek parametreler ortaya konmuştur. Çalışmamızın öne çıkan en önemli bulguları böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada prokalsitonindense CRP'nin daha etkin olduğu, AST ile enfeksiyon varlığı arasındaki pozitif korelasyon varlığı, böbrek fonksiyon testlerinin takibinin ve progresyon miktarının ortaya konmasının hem enfeksiyon varlığı hem mortalite göstergesi olması açısından önemi, böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyonlarda ateşin anlamlı olmadığı, kronik zemini olmayan ABYli olguların KBY olgularına göre daha yüksek mortaliteyle seyrettiği, DM-HT ya da malignensi varlığının tek başına mortaliteyi artırmadığı olmuştur.
Astımlı çocuk hastalarda serum srage düzeyleri ve oksidatif stres ile ilişkisi
Astım; birçok enflamatuar hücre ve medyatörlerin önemli rol aldığı, solunum yollarının tam veya kısmi olarak geri dönüşümlü obstrüksiyonu ile karakterize bir havayolu hastalığıdır. Bu çalışmada, astım tanısı alan 5-15 yaş arası çocukların oksidatif stresin durumunu gösteren dolaşımdaki bir biyobelirteç olan sRAGE düzeylerinin değerlendirilmesi, ayrıca sağlıklı çocukların düzeyleri ile karşılaştırarak oksidatif stres parametrelerinden olan MDA, SOD ve CAT düzeyleri ve serum total IgE, CRP ve tam kan sayım düzeylerinin sRAGE belirteci ile olan ilişkisinin araştırılmasıdır. Aynı zamanda astımda oksidatif stres varlığını ve sRAGE düzeyleri ile ilişkisini araştırmaktır. Namık Kemal Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğine müracaat eden 5-15 yaş arası astım tanısı almış 52 hasta alındı. Kontrol grubu ise 33 sağlıklı çocuktan oluşturuldu. Astım hastaları hastalık aktivitesine göre kendi içinde kontrol düzeyleri iyi (n=6), kısmi (n=31) ve kontrolsüz (n=15) olarak ayrıldı. Serum sRAGE, SOD, MDA, CAT, total IgE, CRP ve hemogram düzeyleri ve demografik bilgileri dosya taraması ile elde edildi. Astımlı çocuklarda serum sRAGE düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,000). Lenfosit, nötrofil ve eozinofil düzeyleri ve total IgE düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0,001, p=0,002, p=0,001, p=0,000). CAT düzeyleri ise astımlı hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,002). Hastalık aktivitesi artmış ağır astımlı hastalarda MDA düzeyleri kısmi kontrollü hasta grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p=0,010). Astımlı hasta grubunda uygulanan korelasyon analizinde SOD ile BKS düzeyleri arasında pozitif ilişki saptandı (p<0,05). Sonuç olarak astımlı hastalarda sRAGE düzeyleri oksidatif stres parametreleri ile anlamlı bir ilişki bulunmuştur. SRAGE oksidatif stres etkilerine karşı koruyucu bir role sahiptir denilebilir. sRAGE'nin astım hastalığının tanı ve takibinde iyi bir belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Mesane kanserinde nardilisin-1 düzeyinin araştırılması
Mesane kanseri (MK), mortalite ve morbidite ile ilişkili bir genitoüriner sistem hastalığıdır. MK taramasında sistoskopi sıklığını azaltmak için ideal bir tümör belirteci henüz bulunamamıştır. Son yıllarda nardilisin meme, mide ve özofagus gibi kanser hücrelerinde yüksek oranda eksprese edildiği ve hücre büyümesini desteklediği gösterilmiştir. Bu çalışmada amacımız mesane kanseri tanı ve takibinde serum nardilisin düzeylerinin rolünü araştırmaktır. Çalışma 49 mesane kanserli hasta ve 34 sağlıklı kontrolden oluşturuldu. MK'li hastalarda serum nardilisin-1 düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0.000). Aynı zamanda serum nardilisin-1 düzeyleri risk değerlendirmesi ve patolojik evresi yüksek olan hastalarda anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.032 p=0.044 sırasıyla). Çoklu tümör varlığında ve tümör büyüklüğü >3 cm olan hastalarda da anlamlı olarak artış gösterdi (p=0.040 p=0.013 sırasıyla). ROC analizinde eğri altında kalan alan nardilisin-1 için 0,748 (p=0,000) bulundu. MK'de sistematik inflamasyon belirteçleri (CRP, NLO ve SII) anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,000, p=0.000, p=0.000 sırasıyla). Aynı zamanda nardilisin-1 düzeyleri ile CRP ve CAO oranı arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,315 p<0.05 r=0,291 p<0.05). Sonuç olarak serum nardilisin-1 düzeyi mesane kanseri tanısında ve progresyonun izlenmesinde kullanılabilecek potansiyel bir biyobelirteç olabileceğini göstermektedir.
Sepsis tanısı alan preterm ve term yenidoğanlarda mikro CRP ve delta nötrofil indeksinin tanısal değeri
Yenidoğan dönemi hayatın ilk 28 günlük sürecini kapsamaktadır. Enfeksiyon etkeni bir mikroorganizma tarafından yenidoğanın herhangi bir dokusunun invazyonuna karşı, yenidoğanın inflamatuar süreçleri içeren mekanizmalar ile oluşturduğu cevabın klinik hali neonatal sepsis olarak tanımlanmaktadır. Neonatal sepsisin ciddi mortalitesi, kliniğinin hızlı kötüleşmesi ve antimikrobiyellerin gereksiz kullanım olasılığı sebepleri ile tanı sürecinde hız ve özgüllük oldukça önem arz etmektedir. Neonatal sepsis için altın standart tanı yöntemi halen kan kültürüdür. CRP ve hemogram gibi kan tetkikleri de tanı sürecinde büyük önem taşımaktadır. Tanıda önemli kan sayımı parametrelerinin modifiye bir hali olan, nötrofil farklılaşması ile nükleer lobülarite değişikliklerini temel alan ve immatür granülosit sayısı olarak ifade edilen delta nötrofil indeksi neonatal sepsisin tanı süreci için büyük önem arz etmektedir. Bu çalışma ile neonatal sepsisin tanısında delta nötrofil indeksi ve Mikro CRP değerlerinin biyobelirteç olarak değeri araştırılmıştır. Klinik veya kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı alan 30 yenidoğan ile 30 kontrol yenidoğan çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. İlgili parametreler tüm örneklemden alınan venöz kan örnekleri ile değerlendirilmiştir. Mikro CRP ile rutin CRP sonuçları pozitif yönlü güçlü ilişkili saptanmıştır (p<0,001; r=0,918). Neonatal sepsis grubunda Mikro CRP ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,905 mg/dL değeri %86,7 sensitivite ve %83,3 spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis grubunda delta nötrofil indeksi ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,95 değeri %90,0 sensitivite ve spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis tanısında Mikro CRP ve delta nötrofil indeksi rutin kullanıma geçmeye aday belirteçler olarak düşünülmüştür.
KOAH'lı hastalarda akut atak ve stabil dönemde pentraksin-3 değerinin inflamasyon göstergesi olarak CRP ile korelasyonu
Kronik Obstrüktif Akciğer hastalığı (KOAH), hava yolu obstrüksiyonu ve parankim harabiyetinin neden olduğu, sık alevlenme ve kronik inflamasyon ile karakterize bir hastalıktır. Hastalığın doğal seyrinde ortaya çıkabilen alevlenmeler; akciğer fonksiyonlarındaki azalmayı hızlandırıp, yaşam kalitesini ve prognozu olumsuz etkiler. Alevlenme sırasında dolaşımda akut faz reaktan proteinleri ve inflamatuvar hücrelerin sayısında artış olmaktadır. C-reaktif protein (CRP) gibi bazı inflamatuar belirteçler KOAH ile ilişkili olup, KOAH'ta yüksek CRP düzeylerinin olumsuz sonuçları ve ateroskleroz gibi kardiyovasküler komplikasyonların gelişimini düşündürmektedir. Ayrıca, KOAH'ın prognozunu ve akut alevlenmelerin tanısını öngördüğü gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, KOAH'ın atak ve stabil dönemlerinde hastaneye başvuru anında bakılan PTX-3 düzeylerinin, CRP (C-reaktif protein), WBC (lökosit sayısı), NLO (nötrofil/ lenfosit oranı) ve TLO (trombosit/ lenfosit oranı) düzeyi ile korelasyonu ve bu düzeylerin KOAH alevlenmelerinde erken tedavi planlaması, komplikasyon gelişimi, yoğun bakım ihtiyacı ve mortalite gibi kötü sonuçların azaltılması için prognostik bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmaktır. Ayrıca plazma PTX-3 ile hastalık semptomları, şiddeti, pnömoni varlığı, dispne ve semptom skalaları ve hava yolu obstrüksiyonu parametreleri arasındaki ilişkiyi belirlemek ve KOAH'lı hastalarda bakteri ile ilişkili alevlenme için potansiyel bir biyobelirteç olabileceği amaçlanmıştır. Çalışmaya Nisan 2022 ve Ekim 2022 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne başvuran ve KOAH alevlenmesi ile yatırılan 35 hasta, stabil dönem KOAH hastalarındaki düzeylerini belirlemek için ise 35 hasta ve sağlıklı bireylerden oluşan 19 kişi kontrol grubu olarak dahil edildi. CRP ve WBC testlerinin sonuçları kaydedildi. NLO ve TLO hesaplandı. Nefes darlığında artış, öksürük, balgam miktarı veya balgam pürülansında artış semptomları olan olgular KOAH alevlenme grubuna alındı. KOAH hastalarının semptomları, dispne skalaları, solunum fonksiyon testi parametreleri, GOLD evreleri, uzun süreli oksijen kullanma durumları kaydedildi. PTX-3 periferik kandan ELISA yöntemi ile çalışıldı. Gruplar arasında PTX-3 değerleri sırasıyla KOAH atak grubunda 2,7 [1,7-11,5], KOAH stabil grubunda 2,6 [0,2-6,5], sağlıklı kontrollerde 2,4 [1,7-3,2] değerlerinde bulunup anlamlı saptanmamıştır. KOAH ve kontrol gruplarında PTX-3 değerleri açısından anlamlı fark olup, PTX-3 değerleri KOAH grubunda daha yüksek bulunmuştur. PTX-3 medyan değeri KOAH grubunda 2,6 [0,2-11,5], kontrol grubunda 2,4 [1,7-3,2] olarak bulunmuştur. Korelasyon analizlerinde KOAH atak grubunda 20 kişinin öksürük şikayeti olup PTX-3 seviyesi ile pozitif yönde korele bulunmuştur [3,5 (1,9-8,8), p=0,040]. İnflamasyon belirteçleri CRP, WBC, NLO ve TLO değerleriyle PTX-3 arasında anlamlı korelasyon bulunmazken, CAT ve mMRC skorları ile PTX-3 arasında pozitif yönde korelasyon bulunmuştur (p=0,002, p=0,007). Ayrıca CAT skoru 20 ve üzeri olan hastaların PTX-3 değerleri, CAT skoru 20'nin altında olanlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. KOAH atak durumu baz alınarak yapılan incelemelerde uzun süreli oksijen kullanım durumunun, öksürük semptomunun ve CAT skorlarının KOAH atak riskini arttıran önemli parametreler olduğu saptanmıştır (sırasıyla 24,488, 6,513 ve 2,500 kat KOAH atak riskini arttırdıkları görülmüştür, p<0,05). Serumda bakılan PTX-3 değerlerinin KOAH akut alevlenme ve stabil hastalar arasında fark olmadığını gösteren çalışmadır. Ancak KOAH'lı hastaların sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek PTX-3 seviyelerine sahip olduğu görülmüştür. Bu da KOAH'ın stabil dönemdeki hastalarda da düşük dereceli sistemik inflamasyonla karakterize olduğunu düşündürmektedir ve KOAH hastalarında PTX-3'ün inflamasyonu gösteren önemli bir belirteç olabileceğini göstermektedir. KOAH'lı hastalarda meydana gelen anormal inflamasyonun sadece akciğerlerle sınırlı kalmayıp sistemik ve kronik inflamasyona neden olduğunu ve her dönemde bu durumun hastalarda gözlenebileceğini düşündürmektedir. Sistemik inflamasyona neden olan mekanizmaları açıklayacak ve bunları belirleyebilecek biyobelirteçler için daha fazla sayıda araştırma yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Pentraksin-3, PTX-3, KOAH, CRP, alevlenme
Psoriasisli hastalarda CT-1, ADMA ve HSCRP düzeylerinin nabız dalga hızı ve klinik parametlerle korelasyonu
Kaplan B, Psoriasisli Hastalarda CT-1, ADMA ve HsCRP düzeylerinin Nabız Dalga Hızı ve Klinik Parametrelerle Korelasyonu Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kardiyovasküler Fizyoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ, 2023. Psoriasis deride keskin sınırlı, eritemli papül ve plaklar üzerinde yerleşmiş, sedefi-beyaz renkle karakterize lezyonları olan sık görülen kronik inflamatuar bir hastalıktır. Hastalığın histopatolojik değişikliklerle seyretmesi ve kronik inflamasyonun neden olduğu değişiklikler sonucu komorbiditeler oluşabilmektedir. T hücrelerin aktivasyonu sonucu inflamatuar maddelerin salınımı ile arter endotel aktivasyonuna yol açtığı görülmektedir. Çalışmamızın amacı biyopsisi olan psoriasisli kardiyovasküler risk faktörü olmayan hasta grup ile sağlıklı kontrol grubu arasında kişilerin CT-1, ADMA ve HsCRP değerlerinin karşılaştırılması, nabız dalga hızı ve günlük yaşamdaki fiziksel düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmamıza Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesinde Dermatoloji polikliniğine başvuran psoriasis tanısı almış ve kardiyovasküler risk taşımayan 38 hasta grup ile 32 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Çalışmamız hasta ve sağlıklı kontrol olarak iki gruba ayrıldı. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, BKI CT-1 ile HsCRP düzeyleri açısından anlamlı fark saptandı. (P<0,001, P=0,000, P<0,014, P=0,000) Daha iyi sonuçlar için daha fazla hasta sayısı olan gruba ihtiyaç duyulmaktadır. Kardiyovasküler riski öngörmede bu değerlerin klinik olarak yol göstereceğini düşünmekteyiz.
Akut pankreatit tanılı olgularda laboratuvar parametrelerinin hastalık prognozunu belirlemedeki etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada SII, PLR, NLR, RDW, BUN/ALB oranı, Monosit/HDL oranı, CRP/ALB oranı gibi invaziv olmayan parametrelerle akut pankreatit şiddetinin önceden tahmin edilmesi ve buna göre uygun tedavi düzenlemeleri ile morbidite ve mortalitenin azaltılması, çalışma sonucu elde edilen verilerle literatüre katkıda bulunulması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışma retrospektif çalışmadır. Süleyman Demirel Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda tanımlayıcı çalışma olarak tasarlandı. Çalışmaya 18 yaş üstü akut pankreatit (AP) tanılı (malignite , romatolojik hastalık ve kronik enfeksiyon tanıları olanlar hariç) olgular dahil edildi. Akut pankreatit tanılı hastalara ait veriler Süleyman Demirel Üniversitesi Otomasyon Sistemi, hasta dosyalarından toplandı, sosyo-demografik bilgiler yanı sıra hastaların özgeçmiş bilgileri, eşlik eden dâhili hastalıkları, başvuru şikâyetleri, başvuru anındaki vital bulguları, biyokimyasal değerleri, başvuru anında ve takibinde çekilen bilgisayarlı tomografi bulguları, hastane yatış süresi ve mortalitesi değerlendirildi. Çalışma sonucunda akut pankreatitli hasta grubunda prognozu etkileyen etmenlerin araştırılması için bazal veriyi sağlamak hedeflendi. Çalışmaya 01.01.2018 ile 01.12.2023 tarihleri arasındaki 153 AP tanılı olgu dahil edildi. Tüm istatistiksel analizler için SPSS 26 (IBM, Armonk, NY, USA) paket programı kullanıldı. P < 0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda AP olgularında yaş ortalaması 64.7 ± 18'di, olguların 77 (%50.3)'si erkek, 76 (%49.7)'sı kadındır. Olguların 105 (%68.6)'inde hafif akut pankreatit, 48 (%31.4)'inde ciddi akut pankreatit olduğu görüldü. Olguların 24 (%15.7)'ünün Balthazar Skorlaması (0-1), 96 (%62.7)'sının Balthazar Skorlaması (2-3), 28 (%18.3)'ünün Balthazar Skorlaması (4-6), 5 (%3.3)'inin Balthazar Skorlaması (7-10)'dur. Olguların 56 (%36.6)'sı 7-10 gün, 51 (%33.3)'i 10 günden fazla, 43 (%28.1)'ü 4-6 gün hastane yatışına sahiptir. Olguların 13 (%8.5)'ünde yoğun bakım yatışı vardır, 8 (%5.2) olgunun ise mortaliteyle sonuçlandığı görüldü. AP olgularında SII düzeyi (p=0.001) ve CRP/ALB düzeyi (p=0.009) hastane yatış süresi uzun olan hastalarda kısa süreli yatanlardan anlamlı olarak yüksektir. Ciddi AP'si olan hastalarda hafif AP'si olan hastalara göre ve Balthazar skorlaması yüksek olan olgularda hastane yatış süresi anlamlı olarak daha uzundur ve YB yatışı anlamlı olarak daha fazladır (p<0.001). BUN/ALB düzeyi yoğun bakım yatışı yapılan hastalarda yatış yapılmayan hastalardan anlamlı olarak yüksektir (p=0.012). Mortaliteyle sonuçlanan olguların BUN/ALB düzeyleri (p=0.032) ve CRP/ALB düzeyleri (p=0.040) sağ kalanlardan anlamlı olarak yüksektir. Ciddi AP'si olan hastalar hafif AP'si olanlara göre anlamlı olarak daha fazla mortal seyretmiştir (p<0.001). Ex olanlarda sağ kalanlara göre Balthazar Skorlaması anlamlı olarak yüksektir (p<0.001). Hastane yatış süresi uzun olan olgular (p=0.005) ve YB'de yatan olgular (p<0.001) daha mortal seyretmiştir. Ciddi AP'si olan olgularda RDW (p=0.005), SII (p<0.001), BUN/ALB (p=0.001) ve CRP/ALB (p=0.035) düzeyleri hafif seyirli AP'si olan olgulara göre anlamlı olarak yüksektir. Balthazar skorları arttıkça SII düzeyleri (p=0.007), BUN/ALB düzeyleri de artmaktadır (p=0.024). Sonuç: AP olgularının %8.5'inde YB yatışı mevcuttur ve olguların %5.2'si mortal seyretmiştir. Bu mortal seyirde AP ciddiyetinin yanında hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik özelliklerinin farklılığı ve eşlik eden komorbiditelerinin de etkisinin olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Yaş hem prognoz tayininde hem de AP'li olguların klinik seyrinde önemli bir parametredir. SII, CRP/ALB düzeyleri hastane yatışının uzamasıyla ilgili bulunmuştur. BUN/ALB düzeyleri YB yatışı üzerinde etkili bulunurken, BUN/ALB ve CRP/ALB düzeyleri mortalite üzerine etkili bulunmuştur. Ranson ve Balthazar skorları yüksek olan olgularda hastane yatışı uzamış, YB'ye yatan olgular daha mortal seyretmiştir. Ranson ve Balthazar skorlarına göre olguların ciddiyetinin belirlendiği bilinmekte olup , literatürdeki çalışmalar ve mevcut çalışmamızdan yola çıkılarak benzer şekilde RDW, SII, BUN/ALB, CRP/ALB düzeylerinin ciddi AP olgularında hafif AP olgularına göre anlamlı olarak yüksek seyrettiği söylenebilmektedir.
COVID-19 pandemisinde farklı branş hekimlerinin kardiyopulmoner resüsitasyona yaklaşımlarının değerlendirilmesi
Amaç: COVID-19 tanısı veya şüphesi olan hastadaki kardiyopulmoner resüsitasyonda, aerosol üreten işlemler için bulaşı azaltmak üzere öneriler içeren kılavuzlar hazırlanmıştır. Çalışmamız bir anket çalışması olup, COVID-19 pandemi sürecinde aktif görev yapıp, KPR uygulamış olan hekimlerin bu önerilere uyum oranlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamıza COVID-19 pandemisinde aktif görev yapmış mavi kod hekimleri ile ameliyathane, servis ve yoğun bakım ünitelerinde görev alıp KPR uygulamış olan hekimler dahil edilmiştir. COVID-19 tanısı veya şüphesi olan hastalarda KPR uygulaması ile ilgili olarak güncellenen kılavuzlardaki öneriler dikkate alınarak bir anket formu hazırlanmıştır. Bu form, 1 Şubat 2021 ve 31 Aralık 2021 tarihleri arasında katılımcılara çevirim içi olarak, branş dernekleri aracılığıyla ulaştırılmıştır. Katılımcılar, Anesteziyoloji ve Reanimasyon, Acil Tıp ve İç Hastalıkları branşlarının ayrıca karşılaştırılması için 3 ayrı branş ve diğer branşlar olmak üzere gruplandırılmıştır. Kişisel koruyucu ekipman (KKE) kullanımı açısından yapılan değerlendirmelerde, tüm önlemler ayrı ayrı ele alındığı gibi, kılavuzlarda aerosol üreten işlemlerde giyilmesi gereken minimum KKE'ler (eldiven, uzun kollu önlük, N95/N99 maske, yüz/göz koruyucu) 'majör koruyucu önlemler' olarak gruplanmış ve ayrıca değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 489 kişi katılmıştır. KKE kullanmaksızın KPR uygulama oranı %34.8 bulunmuş olup, oranın Acil Tıp branşında en yüksek olduğu (%61.4) izlenmiştir (p<0.001). Bununla birlikte, >10 kez KPR uygulamış olanlarda KKE giymeme oranının daha yüksek olduğu (p=0.016) görülmekle birlikte, FFP3 N99 maske ve bone kullanımının yine bu grupta daha yüksek olduğu (p=0.026 ve p=0.012) görülmüştür. Majör koruyucu önlemlere uyma oranının ise %44.9 olduğu, tüm branşlarda benzer olmak üzere %50'nin altında kaldığı izlenmiştir. KKE kullanımının göğüs kompresyonlarını zorlaştırdığı tüm branşlarda yüksek oranda bildirilirken, bu zorluğu tanımlayan kişi sayısının Acil Tıp branşında, Anesteziyoloji ve Reanimasyon branşına göre anlamlı şekilde daha az olduğu izlenmiştir (0.016). COVID-19 sürecindeki KPR uygulamalarına yönelik eğitim almış olma oranı %47.4 olduğu ve bu eğitimin en fazla 'meslek derneklerinin dokümanları' ile alındığı (%56.5) gözlenmiştir. Sonuç: COVID-19 tanısı veya şüphesi olan hastalarda KPR uygulamasında bulaşı azaltmak üzere yapılan önerilere uyum oranının %50'nin altında kaldığı gözlenmiştir. Katılımcıların aldıkları eğitimi, çoğunlukla 'meslek derneklerinin dokümanlarını' kullanarak gönüllülük esasına bağlı aldıkları gözlenmiştir. Güncellenen önerilerin hayata geçirilebilmesinde etkinliği en yüksek olan yüz-yüze eğitimin pandemi sürecinde kısıtlanması ve eğitimlerin sıklıkla gönüllülük esasına bırakılmış olmasının uyumu olumsuz yönde etkilemiş olabileceği sonucuna varılmıştır.
Karın ağrısı olan hastalarda IL-25, pentraksin-3, adiponektin ve CRP seviyelerinin incelenmesi
Karın ağrısı, farklı hastalıkların belirgin bir semptomu olup, teşhis ve tedavisi zor bir süreci içermektedir. Bu çalışmada, karın ağrısı şikâyeti olan hastalarda IL-25, Pentraksin-3, Adiponektin ve CRP (C-reaktif protein) gibi biyobelirteçlerin incelenmesi, hastalığın teşhisinde ve tedavi planının, inflamasyon ve metabolik durumun belirlenmesinde ne tür katkılar sağlayabileceği araştırılmıştır. IL-25 (Interleukin-25), inflamasyon ve immün yanıtta rol oynayan bir sitokin (sinyal protein) olarak bilinir. Karın ağrısı gibi semptomlar, vücutta artmış inflamasyonun bir göstergesi olabilir. IL-25 seviyelerinin ölçümü, iltihaplanma durumunun değerlendirilmesine yardımcı olabilir. Pentraksin-3, vücutta meydana gelen inflamasyon süreçlerinde yer alan bir diğer proteinidir. Hastanın kanında yüksek Pentraksin-3 seviyeleri, inflamasyonun varlığını ve şiddetini gösterebilir. Adiponektin, yağ hücrelerinden salgılanan bir hormondur ve metabolizma üzerinde önemli etkileri vardır. Adiponektin seviyelerinin ölçümü, obezite ve metabolik hastalıklarla ilişkili olabilir ve karın ağrısı şikâyeti olan hastalarda metabolik durumu değerlendirmeye yardımcı olabilir.CRP (C-reaktif protein), karaciğer tarafından üretilen ve vücutta meydana gelen inflamasyonun bir diğer göstergesidir. Hastaların kanında yüksek CRP seviyeleri, akut inflamasyonun veya enfeksiyonun bir belirtisi olabilir ve teşhis ve tedavi planının belirlenmesine yardımcı olabilir. Bu çalışmada, 120 örnek, 94 Hasta grubu (30 akut pankreatit, 32 akut kolit ve 32 akut peritonoit) ve 36 kontrol grubunu içeren prospektif bir araştırmayla yürütülmüştür. Katılımcıların klinik öyküleri alınmış, fizik muayeneleri yapılmış ve karın ağrısının şiddeti belirlenmiştir. Hastalardan alınan kan örnekleri, ELISA yöntemiyle IL-25, Pentraksin 3, Adiponektin ve CRP seviyelerini ölçmek için laboratuvara gönderilmiştir. Laboravuar sonuçlarına göre ilgili analizlerce belirlenen IL-25, Pentraksin-3, Adiponektin ve CRP seviyelerinin kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde ilişikli olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada, ilgili farklılıkların bu hastalarda belirteç görevi görebileceğini göstermeyi ve durumun tedavi edilmesini nasıl etkilediğini görmeyi amaçladık. Anahtar kelimeler: Karın, Ağrısı IL-25, Pentraksin-3, CRP, Adiponektin
Yoğun bakımda sürekli renal replasman tedavisi uygulanan hastalarda Crp/albumin oranının mortalite üzerine etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Böbrek yetmezliği, reanimasyon ünitelerindeki hastalarda sık karşılaşılan bir sorundur. Böbrek fonksiyonlarında azalma ile karakterize olan bu patolojik durumun tedavisi için renal replasman tedavilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada yoğun bakım ünitemizde sürekli renal replasman tedavisi (SRRT) uygulanan hastalardaki Crp/Albümin oranının mortalite üzerine etkisini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Materyal Metod: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği Yoğun Bakım Üniteleri'ne ait dijital arşiv verileri, hastaların doktor anamnezi, laboratuvar sonuçları ve hemşire gözlem formları incelendi. Hastaların demografik özellikleri, yoğun bakıma yatış nedenleri, SRRT sırasında inotrop alıp almadığı incelendi, eğer inotrop alıyorsa hangi ajanı aldığı, SRRT esnasında mekanik ventilasyona ihtiyaç duyup duymadığı incelendi. Hastaların taburculuk ve ex olma durumları değerlendirildi. Hastaların yoğun bakımda ve hastanede toplam yatış süreleri kaydedildi. Hastaların kaç seans SRRT aldıkları, SRRT boyunca kaç ml UF yapıldığı ve kaç saat SRRT aldığı not edildi. Hastalara uygulanan SRRT modalitesi (SVVHD, SVVH, SVVHDF, YSUF) incelendi. SRRT için tercih edilen solüsyonlar incelendi. Hastalara eşllik eden hastalıklar incelendi. Hastalara dört zaman diliminde (yb yatışında, SRRT öncesinde, SRRT sonrası ve taburculuk) Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirilmesi II (APACHE II), GKS, Ardışık Organ Yetersizlik Değerlendirmesi (SOFA), akut böbrek hasarı skorlama sistemleri(RIFLE ve KDIGO), glukoz, üre, kreatinin, albümin, K, Crp/Albümin oranı, Ph, WBC, Hgb, PLT, RDW ve MPV bakıldı. Bulgular: Retrospektif çalışmamıza 2017-2022 yılları arasında toplam 107 hasta dahil edildi ve hastaların %43'ü kadın, %57'si erkekti. Çalışmamızda hastaların ek hastalıkları incelendiğinde %42,1 ile hipertansiyonun (HT) ilk sırada, %31,8 ile diyabetes mellitusun (DM) ikinci sırada olduğu görülmektedir. Ayrıca çalışmamızda olguların yoğun bakıma girişte ortalama APACHE II skoru 22.00±9.00 olarak bulundu. CRRT öncesi 31.00±6.00 olarak bulundu. Çalışmamızda olguların ortalama SOFA skoru hastaneye yatışta 6.00±3.00, CRRT öncesi 10.30±2.10 olarak bulundu. Çalışmamızda YBÜ yatış APACHE II skoru ile mortalite arasında bir ilişki kurulamamıştır. Çalışmamızda hastalarımızın %97,2'si SRRT sırasında mekanik ventilatöre bağlıydı. Hastalarımızın CRRT uygulaması öncesi ve sonrası ölçülen laboratuvar parametrelerini karşılaştırdığımızda üre, kreatinin, CRP ve potasyum değerlerinde anlamlı düzelme olduğunu gördük. Hastalarımızın %82,2'sinin SRRT sırasında inotropik desteğe ihtiyaç duyduğunu bulduk. Çalışmamızda CRP/Albümin düzeyine göre olgularda mortalite görülme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızdaki toplam 107 olgumuzun 101'i mortalite ile sonuçlanmıştır. Çalışmamızda mortaliteye göre hastalarımızın SRRT öncesi-sonrası CRP/Albümin değerleri, istatistiksel anlamda farklılık göstermemektedir. Çalışmamızda ex olan hastalarımızın yoğun bakım yatış ve taburcu takiplerindeki Crp/Albümin değerleri, taburcu olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: SRRT, Hemodiyafiltrasyon, Akut Böbrek Hasarı, Yoğun Bakım
Sağlıklı obez kedilerde seçilmiş serum biyokimyası parametreleri ile serum visfatin ve C-reaktif protein düzeylerinin araştırılması
Veteriner kliniklerine başvurular arasında kedilerde obezite, yaygın klinik problemlerden biridir. Obezite, diabetes mellitus ve hepatik lipidozis gibi diğer durumlar için risk faktörü olmasının yanı sıra sadece etkilenmiş kedilerde morbidite artışına sebep olmaz, aynı zamanda kedinin yaşam süresini de kısaltır. Bir kedide ideal vücut ağırlığının %20'sinden fazla total vücut ağırlığı varlığı, obezite olarak adlandırılır. Kedilerde obezite kozmetik bir sorun olmak dışında osteoartritis, alt üriner sistem hastalığı, oral boşluk hastalıkları, topallık, neoplazi, dermatolojik bozukluklar, hepatik lipidoz ve diabetes gibi çeşitli bozukluklara yol açacağından dolayı obezite varlığında vücutta oluşan patofizyolojilerin anlaşılması, genç kedilerde obezitenin önlenmesi, sağlıklı ve etkili kilo verme programlarının uygulanması oldukça önemlidir. Yapılan çalışmalarda, beslenme ve coğrafik faktörler gibi pek çok etmen tarafından etkilense de, ev kedilerinde obezite prevalansının %60'lara ulaştığı bildirilmektedir. İnsan obezite vakalarına benzer patolojiye sahip kedi obezitesinin patofizyolojisinin çeşitli belirteçler (visfatin ve C-reaktif protein) ve seçilmiş serum biyokimyası parametreleri ile araştırılması klinik olarak sağlıklı görünen canlılarda da yangısal ve/veya patolojik süreçlerin başladığını gösterebilir ve erken müdahaleye imkân sağlar. Düşük dereceli yangısal duruma sebep olan obezite durumunda proenflamatuvar özelliklere sahip güncel biyobelirteçlerin diğer geleneksel belirteç ve parametrelerle araştırılması obez kedilerde yeni diagnostik biyobelirteçlerin keşfedilip klinik pratiğe aktarılmasını sağlayabilir. Bu sebeple bu tez çalışmasının amacı, klinik olarak sağlıklı obez kedilerde seçilmiş serum biyokimyası parametreleri ile serum visfatin ve C-reaktif protein düzeylerinin araştırılıp subklinik patolojilerin belirlenmesi ve elde edilen sonuçlar ile risk altındaki kedilere uygun kilo verme ve tedavi protokollerinin başlatılmasına imkân vermektir. ANAHTAR KELİMELER: Obezite , Biyobelirteç, Diagnoz, Serum Biyokimyası, Kedi
Elektif koroner bypass cerrahisi uygulanan hastalarda preoperatif ve postoperatif pentraxin-3 (PTX3) düzeylerinin karşılaştırılması
Koroner arter hastalığı (KAH), ateroskleroza bağlı gelişen, dünyada mortalite ve morbiditenin başlıca nedenlerinden olan önemli bir sağlık sorunudur. Aterosklerozun temelinde inflamatuar süreç vardır. Koroner arter bypass greft cerrahisi (KABG), KAH tedavisinde önemli ve etkin revaskülarizasyon yöntemidir. SYNTAX skorlama sistemi, anjiyografik olarak KAH ciddiyetinin belirlenmesi ve tedavi planlanmasında kullanılır. Pentraxin-3 (PTX3), pentraksinler ailesine mensup, kardiyak dolaşım içinde sentezlenen inflamatuar biyomarkerdır. Çalışmamızda KABG planlanan hastalarda preoperatif ve postoperatif dönemlerde PTX3 düzeylerinin karşılaştırılması ve SYNTAX skoruyla PTX3 düzeyi ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Elektif KABG uygulanacak 38 hasta çalışmaya alındı. Hastaların preoperatif, postoperatif 7. ve 24. saatlerde PTX3 düzeyleri ölçüldü. Hastalardan, rutin kullanılan kardiyak ve inflamatuar biyomarker düzeyleri eşzamanlı ölçüldü. Hastaların ortalama PTX3 düzeyleri preoperatif 1,22±0,92, postoperatif 7. saatte 71,15±45,93 ve postoperatif 24. saatte 31,38±31,48 ng/ml bulundu. Postoperatif 7. ve 24. saat PTX3 düzeyleri ile SYNTAX skorları arasında pozitif korelasyon izlendi (p=0,001 ve p=0,018). Hastalar SYNTAX skoruna göre 3 gruba ayrıldı. Yüksek SYNTAX skoru grubunda postoperatif PTX3 düzeyleri en yüksek bulundu. Bunu sırayla orta ve düşük SYNTAX skoru grupları izledi. Farklı SYNTAX skoru gruplarında preoperatif PTX3 düzeyleri benzerdi (p=0,104); postoperatif 7. ve 24. saatte PTX3 düzeylerinde ise gruplar arasında anlamlı fark bulundu (p=0,024 ve p=0,021). hsCRP ve PTX3 arasında preoperatif ve postoperatif 7. saatte anlamlı korelasyon bulundu (p=0,001 ve p=0,002). Sonuç olarak PTX3, KAH ciddiyetiyle orantılı olarak artış gösterdiğinden, postoperatif tedavi planlanmasında yol gösterici olabilir.
Sepsiste intravenöz immünoglobülin deneyimimiz
Sepsis, enfeksiyona düzensiz bir konakçı tepkisinden kaynaklanan hayatı tehdit eden organ fonksiyon bozukluğudur. Sepsis ve septik şok, her yıl dünyada milyonlarca insanı etkileyen ve dörtte birini (genellikle daha fazlasını) öldüren önemli sağlık sorunlarıdır. İntravenöz İmmunoglobulin tedavisi alan her hastada bakılan laboratuvar verilerinden albumin, c-reaktif protein (CRP), main platelet volume (MPV), trombosit sayısı (PLT) değişimlerini hesaplamak ve bu değişimlerin sepsisli olgularda sağkalım ve mortalite açısından değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Çalışmamıza Ocak 2010- Aralık 2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Yoğun Bakım Ünitesinde İntravenöz İmmünoglobulin tedavisi alan 130 sepsis tanılı hasta dahil edildi. Hastalar IVIG başlanma zamanına göre; Grup 1 (IVIG<24 saat) (n=75) ve Grup 2 (IVIG>24 saat) (n=55) olarak sınıflandırıldı. Hastaların %53.1'i erkek ve yaş ortalaması 54.16 ± 17.28 olup gruplar arasında istatiksel anlamlı fark saptanmadı. Çalışmada toplam mortalite oranı %51.5'tir. Grup 1 ile grup 2 arasında mortalite açısından istatiksel anlamlı fark saptanmadı. İnotrop kullanan grupta mortalite oranı kullanmayan gruba göre istatiksel olarak daha anlamlı yüksek saptandı (%81.6 ve %9.3, p<0.001). Başvuru anında hastaların sistolik kan basıncı (SKB) ortalaması 106.5 ± 28.4 mmHg, diyastolik kan basıncı (DKB) ortalaması 66.3 ± 17.06 mmHg, serum albumin değeri 2.9 ± 0.63 g/L idi. Bu verilerden SKB, DKB ve serum albumin değerleri ölen grupta yaşayan gruba göre istatiksel olarak daha anlamlı düşük saptandı (p=0.017, p=0.019 ve p<0.001). Yaşayan grupta CRP (Δ CRP), MPV (Δ MPV) değişimlerinde ölen gruba göre istatiksel olarak daha anlamlı azalma saptandı (p<0.001 ve p<0.001). Albumin (ΔAlbumin) ve PLT (Δ PLT) değişimlerinde ise ölen gruba göre istatiksel olarak daha anlamlı artış saptandı (p=0.002 ve p=<0.001). Grup 1'de (IVIG<24 saat) Δ Albumin değişimi istatiksel olarak anlamlı daha iyi saptandı (p=0.040). Bu tez, sepsis hastalarında IVIG verme zamanı ile ilgili devam eden gözlemsel çalışmanın ilk sonuçlarının paylaşıldığı veriler içermektedir. Literatürde bu konuda yayınlanmış sadece iki çalışma vardır. İnotrop kullanan hasta grubunda mortalite oranı istatiksel olarak daha anlamlı yüksek saptandı. Ölen grupta SKB, DKB ve albumin değerleri yaşayan gruba göre istatiksel anlamlı düşük saptandı. Yaşayan grupta CRP (Δ CRP) ve MPV (ΔMPV) değişimlerinde istatiksel anlamlı düşme, albumin (Δ Albumin) ve PLT (Δ PLT) değişimlerinde ise artma saptandı. Grup 1 (IVIG<24 saat) ve Grup 2 (IVIG>24 saat) arasında mortalite açısından anlamlı farklılık saptanmadı.. Grup 1'de (IVIG<24 saat), albumin değişiminde (Δ Albumin), Grup 2'ye oranla istatiksel olarak daha anlamlı artış saptandı. Aynı şekilde PLT değişimi (Δ PLT) ve CRP değişimleri (Δ CRP) grup 1'de grup 2'ye göre sırasıyla daha fazla artış ve daha fazla düşüş olarak gerçekleşti ancak fark istatistiksel anlama ulaşmadı. Bunun nedeni hasta sayısının az olması olabilir. Her ne kadar az hasta popülasyonunda elde ettiğimiz veriler sunulmuş olsa da, Sepsis ve septik şokta erken IVIG tedavisi ile mortalitenin azalacağını düşünmekteyiz. Mortalite ön görücüsü olarak saptadığımız albumin değişiminin, erken grupta anlamlı daha iyi çıkması da bu olasılığı desteklemektedir. Süregelen dönemde, artan hasta sayısı ile daha sağlıklı veriler elde edeceğimizi düşünmekteyiz.
Kolesterol ester depo hastalığının olası ön göstergelerinin araştırılması ve lizozomal asit lipazın referans aralığının belirlenmesi
Giriş ve Amaç: Kolesterol ester depo hastalığı nadir görülen, otozomal resesif kalıtılan lizozomal depo hastalığıdır. Hücre içi triaçilgliserol ve kolesterol esterlerin hidrolizinden sorumlu lizozomal asid lipaz (LAL) enziminin eksikliği veya yetersizliği sonucu oluşur. Sunulan çalışmanın birinci amacı klinik şüphe (hepatik disfonksiyon ve/veya dislipidemi varlığı) olan olgularda LAL eksikliğinin araştırılmasıdır. LAL aktivitesi düşük saptanan olgularda bu düşüklüğün bağlantılı olabileceği biyobelirteçleri belirlemek ve LAL için Türk popülasyonuna ait referans aralığını belirlemek, çalışmamızın ikincil amaçlarıdır. Araştırılan biyobelirteçlerin başında lizozomal hastalıkların tanı ve izleminde kullanılan "kitotriozidaz", non-alkolik steatohepatitde apoptozisten sorumlu "cytokeratin-18", ateroskleroz ve non alkolik steatohepatitte değerli bir gösterge olan hsCRP, ve lipid peroksidasyonunda önemli rolleri olan TBARS ve MPO ile ilişkinin araştırılması planlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 0- 18 yaş aralığında toplam 360 çocuk alındı. 40'ı kontrol; 320'si hepatomegali(+/-), transaminaz yüksekliği(+/-) ve/veya hiperlipidemi saptanan non-obez tarama olguları idi. Bu hastalardan LAL aktivitesi <0.6 nmol/ml/saat Grup 1'i oluşturdu; LAL aktivitesi ≥0.6 nmol/ml/saat Grup 2'i meydana getirdi (Şekil 1). Olguların yaş, cinsiyet, ailede hiperlipidemi öyküsü gibi demografik verileri ve fizik muayene bulguları kaydedildi. Hasta dosyalarından lipid profili, hemogram, biyokimya, koagulasyon parametreleri, abdomen USG ve viral seroloji (HbsAg, Anti Hbs, Anti HCV) sonuçları kaydedildi. LAL aktivitesi çalışılması için kapiller kuru kan örneği; LAL aktivitesi düşük saptanan olgularda kitotriosidaz, hsCRP, cytokeratin-18, MPO ve TBARS çalışılması için eş zamanlı 2 cc düz tüpe kan ayrıldı. Referans enzim olarak sfingomyelinaz çalışıldı. LAL enzim düzeyi enzim inhibisyon (Lalistat 2) yöntemi ile çalışıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan tüm olguların yaş ortancası 5 ( 0-18) yıl saptandı. Bu olguların 154 (%42)'ü erkek, 206 (%58)'sı kız idi. Tarama grubunda akraba evliliği ve ailesel hiperlipidemi anlamlı yüksek saptandı (p<0.05). Boy- ve ağırlık- SDS ortancaları tarama grubunda anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Tarama grubunda LAL düzeyi kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı düşük bulundu (p<0.001), fakat LAL eksikliği (LAL<0.03 nmol/ml/saat) olan olgu saptanmadı. Kontrol ve tarama grupları karşılaştırıldığında hemoglobin ve trombosit parametreleri tarama grubunda anlamlı düşük saptandı (p<0.05). Beklendiği gibi tarama grubunda AST, ALT, total bilirubin düzeyi anlamlı yüksek bulundu (p<0.05). Grup 1 ile kontrol grubu karşılaştırıldığında Grup 1'de ailevi hiperlipidemi öyküsü, ALT, AST ve total bilirubin anlamlı yüksek; Hb, lökosit ve trombosit sayıları anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Ayrıca, Grup 1'de LDL-kolesterol ve trigliserid anlamlı yüksek, HDL-kolesterol anlamlı düşük saptandı (p<0.05). Kontrol ve Grup 1 TBARS düzeyleri (sırası ile: 11.25 (3.75-49.38),14.38 (5-37.5) mmol/ml) anlamlı olarak farklı bulundu (p=0.035). Diğer parametrelerle ilişki saptanmadı. Ayrıca, hepatomegalisi olanlarda hastalarda ortanca LAL aktiviteleri anlamlı olarak düşük saptandı (p=0.013). Tüm çalışma grubu değerlendirildiğinde: LAL düzeyi ile LDL, trigliserid ve ALT arasında negatif korelasyon saptandı. Ayrıca ALT ve trigliserid düzeylerinin sırası ile 1.8 ve 1.4 kat artışları LAL aktivitesinde anlamlı bir düşüşe neden oldukları görüldü. Kadın ve erkek için aynı olmak üzere referans aralık 0.26-6.2 nmol/ml/saat olarak belirlendi. Sonuçlar:KEDH tanısı alan olgu tanımlanmadı. LAL düşüklüğünün ALT, LDL-kolesterol ve trigliserid ile negatif korelasyon gösterdiği saptandı.LAL düşüklüğü TBARS ile ilişkili bulundu. Eve gidecek mesaj: Pediatrik yaş grubunda dislipidemi ve/veya transaminaz yüksekliği LAL enzim aktivitesinde düşüklük ile birliktedir. Anahtar Kelimeler: Lizozomal Asid Lipaz, Kolesterol Ester Depo Hastalığı, Kitotriozidaz, CK-18, hsCRP, MPO, TBARS
Art alan HIV pozitif bireylerde inflamatuvar parametrelerin değerlendirilmesi
Antiretroviral tedavilerin (ART) kullanıma girmesi ile HIV ile yaşayan bireylerde (PLWH) HIV viral yükü her ne kadar önemli ölçüde baskılansa da kronik immün aktivasyona neden olan enflamatuvar süreçler devam etmektedir. Farklı antiretroviral ajanlarla tedavi edilen PLWH'de tedavi başlangıcı ve tedavinin birinci yılındaki inflamatuvar parametrelerdeki değişimi analiz etmeyi amaçladık. Çalışmaya Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Polikliniğinde takipli, 2013 - 2022 yılları arasında yeni tanı alan 18 yaşından büyük 149 PLWH dahil edildi. Tedavi başlangıcında inflamatuvar ve metabolik belirteçlerden Nötrofil-Lenfosit Oranı(NLR), Trombosit-Lenfosit Oranı(PLR), Sistemik İnflamatuvar İndeks (SII), Sistemik İmmun Yanıt İndeks (SIRI), Ortalama Trombosit Hacmi (MPV), Platekrit (PCT), C-Reaktif Protein (CRP), Eritrosit Sedimantasyon Hızı (ESH), Düşük Yoğunluklu Lipoprotein / Yüksek Yoğunluklu Protein (LDL/HDL), CD4/CD8 ve hemogram hastane veri tabanından retrospektif taranarak elde edildi. ART kullanımından 1 yıl sonra belirteçlerdeki değişim hesaplandı ve aynı zamanda farklı ART rejimleri arasında mukayese edildi. 1 yıllık tedavi sonrası virolojik başarı oranı %98,7 idi. ART rejimi altında baskılanmış viremisi olan PLWH'lerde PLR ve ESH istatiksel olarak anlamlı azalırken (p=0,003, p=0,006; sırasıyla), MPV, PCT ve CD4/CD8'de istatiksel olarak anlamlı bir artış saptandı (p=0,039, p<0,001), p<0,001; sırasıyla). Tedavi gruplarından ABC+3TC+DTG, TAF+FTC+BIC ve TDF+FTC+DTG kullanılan rejimlerde PLR anlamlı olarak azaldı (p=0,033, p=0,036, p=0,046; sırasıyla). LDL/HDL oranı yalnızca TAF+FTC+c+EVG alan grupta anlamlı olarak arttı (p=0,002). Sonuç olarak PLWH'lerde kronik inflamasyonun derecesini tahmin etmek için CD4/CD8 ve HIV RNA gibi maliyetli tetkikler olsa dahi kaynakları kısıtlı olan yerlerde klinisyenlere rehberlik edebilecek PLR gibi hesaplanması kolay, ucuz biyobelirteçler tanı ve takipte uygun inflamatuvar marker olabilir.
Mersin Üniversitesi Hastanesi Pediatri servislerinde yatan hastalarda ilaç aşırı duyarlılığı reaksiyonları insidanslarının ve klinik öngörücü özelliklerinin belirlenmesi
Günümüzde teşhis ve tedavi amacıyla kullandığımız ilaçların hızla artışı ile yatan hastalarda ilaç aşırı duyarlılık reaksiyonlarına (İADR) giderek daha sık rastlanmaktadır. Ülkemizde çocukluk yaş grubu hospitalize hastalarda İADR hızını araştıran bir çalışma yoktur. Öte yandan, İADR gelişimini öngören biyobelirteçler giderek önem kazanan bir konudur. Çalışmamızda; hastanemizde çocuk servislerinde yatan hastalarda İADR insidansının, klinik özelliklerinin, etyolojide en çok rol oynayan ilaçların ve bunun yanı sıra biyobelirteç olarak yüksek hassasiyetli C-reaktif protein (hs-CRP), S100A8/A9 (kalprotektin) ve serumda timus ve aktivasyonla düzenlenen kemokin (TARC) seviyelerinin İADR'de klinik seyir ve prognoz ile ilişkisinin belirlenmesini hedefledik. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi pediatri servislerinde; 01.05.2022 - 01.05.2023 tarihleri arasında yatırılan veya günübirlik yatış yapılıp ayaktan tedavi alan çocuk hastalarda gelişen tüm İADR'ler günübirlik vizitlerle prospektif olarak izlenip kayıt altına alındı. Reaksiyon gelişen hastalardan reaksiyonun 1. günü ve 7. günü hs-CRP, kalprotektin ve TARC için kan örnekleri alınarak serum seviyeleri ölçüldü. Biyobelirteç ve laboratuar özelliklerinin karşılaştırılması amacıyla aynı yaş gruplarından 19 sağlıklı çocuk da çalışmaya dahil edildi. Bir yıllık takip süresince toplam 58 hastada 62 reaksiyon tespit edildi. Hastanemizde bu dönemde yatış yapılan toplam 7330 hastada 62 İADR ile tüm pediatri servisleri için yıllık insidans hızı binde 8 reaksiyon olarak bulundu. En yüksek İADR gelişim insidansına sahip bölümlerin çocuk yoğun bakım, çocuk enfeksiyon ve genel pediatri olduğu tespit edildi. Çalışmamızda toplam 62 reaksiyon içinde betalaktam antibiyotiklerle gelişen İADR sayısı en yüksek olmakla birlikte ilaca özgü insidans hızları hesaplandığında en yüksek İADR gelişim insidansına sahip ilaçlar sırasıyla antiepileptik, kemoterapötik ve diğer antibiyotikler olarak bulundu. Toplam 7330 yatarak ya da ayaktan tedavi alan hasta içinde 2 hastada SCAR gelişimiyle yıllık SCAR insidans hızı bin hastada 0,27 hasta olarak bulunmuştur. Çalışmamızda hastaların yaşı 0,2 ile 18 yaş arasında değişmekte olup ortalama yaş 7,7 (7,79±5,30 yaş) dir. İADR'lerin fenotipleri incelendiğinde; %9,6'sı (n=6) anaflaksi, 32,2'si (n=20) makülopapüler erüpsiyon (MPE), %3'ü (n=2) şiddetli kutanöz advers reaksiyonlar (SCAR), %54,8'i (n=34) ürtikerdi. İADR'li hastaların 42'sinde eş zamanlı eşlik eden enfeksiyon bulguları mevcut iken 20'sinde eşlik eden herhangi bir enfeksiyon yoktu. Gelişen ilaç reaksiyonuna ait demografik ve klinik özellikler 0-12 yaş ve > 12 yaş grupları için karşılaştırıldığı zaman sadece yatış/tedavi nedeni olan hastalık ve reaksiyonu ilk fark eden kişi açısından arada anlamlı fark saptandı. Reaksiyon gelişiminin 1. günü alınan hs-CRP, kalprotektin ve TARC düzeylerinin hem tüm hasta grubunda ve hem de kronolojik sınıflama yapıldığında ani tip ve ani olmayan tip reaksiyon olan hasta gruplarının her ikisinde sağlıklılardan belirgin yüksek olduğu görüldü. Ani olmayan tip reaksiyonlarda hs-CRP düzeyi ani tip grubundan daha yüksekti. Ani tip ve ani olmayan tip reaksiyonlar arasında kalprotektin ve TARC düzeyleri açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Kesin kanıtlanan olgular ayrı olarak karşılaştırıldığında da kalprotektin ve TARC düzeylerinin sağlıklılardan belirgin olarak yüksek olduğu ancak hs-CRP düzeyleri açısından anlamlı fark olmadığı saptandı. Kan mutlak nötrofil/lenfosit oranı (ANS/ALS) düzeylerinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Birinci ve 7. gün örnekleri çalışılabilen 28 hastada her iki örnek arasında hs-CRP ve kalprotektin düzeyleri açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu ancak 7. gün düzeyleri daha düşüktü. TARC çalışmasında ise yine 1. ve 7. gün arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu ancak 7. gün düzeyleri daha yüksekti. Kalprotektin, hs-CRP ve TARC düzeyleri 20 MPE ve 2 SCAR'lı hasta arasında karşılaştırıldığında, muhtemelen SCAR olgu sayısının çok düşük olmasına bağlı olarak, istatistiksel anlamlı fark bulunmadı ancak hs-CRP düzeyleri her iki örneklem gününde de SCAR'lı olgularda MPE'e göre daha yüksek buna karşılık kalprotektin düzeyleri MPE'li hastalarda SCAR'lı olgulara göre daha yüksek bulundu. Reaksiyon sırasında akut enfeksiyonu olan hastalar ile enfeksiyonu olmayan hastalar karşılaştırıldığında eozinofil, sedimentasyon, CRP, ANS/ALS, kalprotektin, hs-CRP ve TARC arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı ancak enfeksiyonu olan hastalarda tüm biyobelirteçler, enfeksiyonu olmayanlara göre daha yüksekti. Sonuç olarak; Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri servislerinde yatan çocuk hastalarda yıllık İADR insidans hızı gelişmiş ülkelerde saptanan hızlardan düşük bulunmuş ve ağır ilaç alerjilerinin nadir olduğunu ortaya koymuştur. Reaksiyonun erken döneminde bakılan hs-CRP, kalprotektin ve TARC düzeylerinin yüksek olmasının İADR gelişimini öngörmede başarılı biyobelirteçler olabileceği ancak eşlik eden enfeksiyonların da bu düzeyleri etkileyebileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: ilaç aşırı duyarlılık reaksiyonu, insidans, biyobelirteç, kalprotektin, hs-CRP, TARC
Ratlarda klozapin kullanımı sonrası gelişen siyalore vemiyokardit üzerine N-asetilsistein etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal yöntemlerle incelenmesi
Amaç: Klozapinin ratlarda miyokard, parotis ve serum üzerindeki olumsuz etkilerinin hangi mekanizmalar aracılığı ile olduğunun araştırılması, klozapin ile birlikte proflaktik N- asetil sistein (NAS) kullanımı ile adı geçen yerlerde klozapine bağlı patolojik etkilerin ne düzeyde olduğunun değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: N.E.Ü. KONÜDAM Deneysel Tıp Uygulama ve Araştırma Merkezi'nden temin edilen 350-400 gr ağırlığındaki 36 adet Wistar Albino ırkı ratlardan kontrol grubu, klozapin grubu ve klozapin+NAS grubu olmak üzere üç grup oluşturuldu. 23 gün sonunda ratlar dekapite edildi. Biyokimyasal olarak serumda Troponin I ve C Reaktif Protein (CRP); serum, kalp ve parotiste Total Antioksidan Seviye (TAS), Total Oksidan Seviye (TOS), Oksidatif Stres İndeksi (OSI), Tümör Nekroz Faktör Alfa (TNF-alfa) ve İnterlökin 10 (IL-10) düzeyleri ile ve histopatolojik olarak parotis ve miyokard incelendi, istatiksel analiz yapıldı. Bulgular: Ratlarda oluşturulan kontrol, klozapin ve klozapin+NAS grupları karşılaştırıldığında kalp, parotis ve serumda CRP, Troponin, TNF-alfa, TOS, OSI düzeylerinin en yüksek klozapin grubunda ve en düşük kontrol grubunda; IL-10 ve TAS düzeylerinin en yüksek kontrol grubunda ve en düşük klozapin grubunda olduğu saptanmış olup gruplar arasındaki farklılık istatiksel olarak da anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Klozapine NAS eklenen grupta ise tüm dokuların klozapin grubuna göre inflamasyon ve oksidasyon açısından olumlu yönde etkilendiği görüldü. Kalp histopatolojik açıdan değerlendirildiğinde yalnızca klozapin verilen grupta subendokardiyal ve miyokardiyal alanda lenfosit infiltrasyonu, nükleer dejenerasyon, dejeneratif iskemik değişiklikler başta olmak üzere inflamasyon bulguları daha yaygın gözlenirken klozapin+NAS grubunda daha az inflamasyon gözlendi. Parotis histopatolojik açıdan değerlendirildiğinde yalnızca klozapin verilen grupta periduktal, lobüler ve periglandüler alanda inflamasyon bulguları daha yaygın gözlenirken klozapin+NAS grubunda daha az inflamasyon gözlendi. Klozapin verilen gruplarda parotiste seröz komponentte müsinöz metaplazi tespit edildi. Sonuç: Klozapinin ratlarda serum, parotis ve kalpte hem inflamatuar dengeyi hem de antioksidan dengeyi olumsuz yönde etkilediği, NAS'ın bu olumsuz etkileri hem biyokimyasal hem de histopatolojik yönden istatiksel yönden anlamlı olarak azalttığı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Klozapin, N asetil sistein, miyokardit, siyalore, oksidasyon, inflamasyon, CRP, Troponin I,TNF-a, IL-10, TAS, TOS, OSI
Antikoagülan kullanan romatoid artrit hastalarında eklem tutulumunun şiddetinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada aktif romatoid artriti olan antikoagülan kullanan hastalarda (derin ven trombozu profilaksisi ya da atriyal fibrilasyon, koroner arter hastalığı, pulmoner emboli vb. ek hastalıkları nedeniyle) eklem tutulumunun şiddetinin antikoagülan kullanımı ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Romatoloji Servisinde yatan 2010 ACR/EULAR Romatoid Artrit Sınıflama Kriterleri'ne göre RA tanısı almış, 18-70 yaş arası, bilinen ek romatolojik hastalığı bulunmayan ve romatoid artrit aktivite indeksi DAS28-ESH ve/veya DAS28-CRP≥ 2.6 olan RA atak olarak kabul edilen toplam 42 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcıların 23'ü immobilizasyon ve hareket kısıtlılığı nedeniyle venöz tromboembolizm (VTE) profilaksisi alıyor olup (DMAH) tedavi grubunu, VTE profilaksisi almayan 19 katılımcı ise kontrol grubunu oluşturmuştur. VTE profilaksisi alan (DMAH) RA atak hastalarının hastaneye yatışlarının ilk gününde profilaksi öncesi ve sonrasında bir gün arayla DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, ESH, sabah tutukluğu ve görsel analog skala (VAS) hesaplandı. VTE profilaksisi almayan RA atak hastalarının ise bir gün ara ile DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, ESH, sabah tutukluğu ve VAS hesaplandı. Her iki grupta da anlamlı fark yaratması ihtimaline karşı GLOBAL VAS iki gün de aynı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen grupların demografik verileri karşılaştırıldığında yaş ve tanı süreleri bakımından anlamlı farklılık saptanmamıştır. RA atakta olan DMAH proflaksisi alan ve almayan iki grup karşılaştırıldığında ağrılı eklem, şiş eklem, DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, ESH, sabah tutukluğu ve VAS düzeylerinin ilk ölçümlerinin benzer olduğu görülürken; DMAH profilaksi grubu hastalarının ağrılı eklem, şiş eklem, DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, sabah tutukluğu, VAS düzeylerinin son ölçümlerinin gruplarda anlamlı düzeyde farklı olduğu görülmüştür (p=0,01, p=0,01, p=0,01, p=0,01, p=0,01, p=0,01, p=0,01). DMAH profilaksisi alan grupta ağrılı eklem, şiş eklem, DAS28-CRP, DAS28-ESH, CRP, sabah tutukluğu ve VAS düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulundu. Sonuç: Çalışmamızda VTE profilaksisi (DMAH) alan grupta hastalık aktivitesinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak düştüğü görülmüştür. RA hasta popülasyonu düşünüldüğünde eğer bir kontrendikasyon yok ise mevcut tedaviye eklenecek DMAH tedavisi ile hem hastanın artmış olan VTE riski hem de hastaya verilecek kortikosteroid dozu ve süresi azaltılabilir. Bu da hastalarda gelişebilecek VTE ve olası kortikosteroid komplikasyonlarını azaltmada fayda sağlayabilir
BV2 mikroglial hücrelerinde LPS ile indüklenen inflamasyonda oluşan sitokin değişimlerinin tespit edilip, CRP ve Kininogen-1'in deiminasyonunun western blot ile araştırılması
Nörodejenerasyon; prevalansı hızla artan ve tedavide güçlükler yaşanan birçok nörodejeneratif hastalığın ortak özelliğidir. Posttranslasyonel modifikasyonlardan biri olan deiminasyon (sitrülinasyon) inflamasyona bağlı olarak meydana gelebilir ve bu modifikasyondan Peptidil arjinin deiminaz (PAD) enzimleri sorumludur. Bu çalışmada BV2 mikroglial hücre hattına nöroinflamasyon oluşturmak için LPS uygulaması yapıldı ve sitokinlerden IL-1β'da anlamlı artış gözlemlendi. PAD2, hedeflediğimiz proteinler olan CRP ve Kininojen'deki değişimi belirlemek için RT-PCR yapıldı. PAD2 ekspresyon seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş gözlendi. Fakat Kininojen ve CRP ekpresyonunda anlamlı bir değişiklik olmadı. Deimine proteinlerin tanımlanabilmesi için F95 antikoru ile Western blotlama yapıldı. CRP için beklediğimiz bölgede bant saptandı ve CRP'nin deiminasyon adaylarından biri olabileceği görüldü. PAD ekspresyon seviyesindeki düşüşe rağmen çeşitli protein gruplarında deiminasyon tanımlandı. Bu durum daha çok enzimin aktivitesi ile bağlantılı olarak görülmektedir.
Kanser hastalarında kemoterapinin C-reaktif protein düzeyine ve yaşam kalitesine olan etkileri
Giriş ve Amaç: Bir inflamasyon belirteci ve akut faz reaktanı olan C-reaktif protein, karaciğer ve yağ dokusunda üretilen bir beta globulindir. Günümüz pratiğinde pek çok hastalığın tanısını desteklerken bazı hastalıkların ise takibinde ve alevlenmesinde güvenilir bir belirteçtir. Son yıllarda yapılan çalışmalar göstermiş ki kanser hastalarında bakılan serum CRP düzeyi hastalığın yaygınlığı, hastanın yaşam kalitesi, prognozu ve kemoterapiye yanıtı değerlendirmede kullanılabilmektedir. Biz çalışmamızda, önceden kemoterapi görmemiş hastalarda CRP düzeyi ile yaşam kalitesi ve metastaz ilişkisini, kemoterapinin CRP ve yaşam kalitesine olan etkilerini araştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza katılan hastalar T.C. İstanbul Bilim Üniversitesi Avrupa Florance Nightingale Hastanesi tıbbi onkoloji kliniğine 2009 ve 2010 yıllarında başvuran, daha önce kemoterapi görmemiş gönüllülerden seçildi. Hastalara kemoterapi öncesi, akut infeksiyon tablosu olmadığı fizik muayene ile ekarte edildikten sonra, bazal serum CRP düzeyi bakıldı ve EORTC hayat kalitesi formu QLQ-C30 (versiyon 3.0) dolduruldu. Aynı işlem hastalar üçüncü doz kemoterapi için başvurduklarında tekrarlandı. CRP ölçümü Cobas Integra 400/800 cihazında turibidimetrik (latex) yöntem ile yapıldı. İstatistik analiz SPSS 16.0 programı kullanılarak yapıldı.Bulgular: 57 hasta üzerinde yapılan çalışmada hastalardan ikisi üçüncü kemoterapisini almadan hayatını kaybetti. 36 ileri evre, 19 erken evre, 25'i kadın 30'u erkek toplam 55 hasta çalışmayı tamamlayabildi. Hastaların 6 tanesi akciğer, 9 tanesi kolon, 15 tanesi meme, 12 tanesi mide,1 tanesi karaciğer, 3 tanesi safra yolları, 4 tanesi pankreas, 1 tanesi kemik, 3 tanesi testis kanseri hastası ve 1 tanesi nöro-endokrin tümörlü hastaydı. İleri evre gurubun yaş ortalaması 55,7±11,7 iken, erken evre gurubun yaş ortalaması 52,6±13 olarak bulundu. Her iki gurubun arasında yaş ortalaması bakımından anlamlı bir fark yoktu.( p=0,370 ). İleri evre ve erken evre olgularda CRP düzeylerinin, gerek kemoterapi öncesi( p=0,359 ) gerek kemoterapi sonrası ( p=0,344 ) aralarında anlamlı bir fark bulunamamıştır. İleri evre ( p=0,907 ) ve erken evre ( p=0,113 ) hastaların kemoterapiye başlamadan önceki ortalama CRP değeri ile 3. kür kemoterapi sonrası anlamlı bir düşüş tesbit edilememiştir. Kemoterapi gören hastalarda CRP düzeyi yüksekliği olan hastalarda yorgunluk, ağrı, ishal, uykusuzluk, bulantı ve kusma da artma olurken genel iyilik hali, emosyonel durum, rol performansında ve iştahında azalma olmuştur. Kemoterapi gören hastalarda yaşam kalitesi kriterlerinden genel iyilik halinde( p=0,017 ), rol performansında( p=0,010 ), emosyonel durumunda( p=0,00 ) ve sosyal durumunda( p=0,043 ) anlamlı bir iyileşme söz konusu iken ağrı skorunda( p=0,005 ) ise anlamlı bir düşüş söz konusu olmuştur.Sonuç: Çalışmamızda kemoterapi gören hastalarda CRP düzeyinde anlamlı bir düşüş olmamasına karşın, çalışmadan elde ettiğimiz veriler sonucunda, yüksek CRP düzeyi ile düşük hayat kalitesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Bu veriler sonucunda, kanser hastalarında CRP düzeyi bir yaşam kalitesi işaretcisi olarak değerlendirilebilir. Ancak, daha fazla sayıda hasta ve CRP' nin bağımsız bir değişken olarak yaşam kalitesi belirteci olduğunu gösteren istatistiksel çalışma ve örneklemenin büyüklüne gereksinim vardır.Çalışmayı gerçekleştirdiğimiz kemoterapi gören kanser hastalarında CRP düzeyi ile yaşam kalitesi arasında anlamlı bir ilişki tesbit edilirken, kemoterapi gören hastaların ortalama yaşam kalitesinde anlamlı bir artış olduğu tesbit edilmiştir. Kemoterapinin sanıldığı gibi yaşam kalitesini düşüren bir tedavi yöntemi olmadığı, özellikle ilk üç kürde yaşam kalitesini arttırdığı düşünülebilir.
Plevral sıvı analizinde biyolojik belirteçlerin kullanımı
ÖZETGİRİŞPlevral efüzyonun nedenine yönelik yapılan incelemelerde her zaman etiyoloji aydınlatılamamaktadır. Bu amaçla alternatif testlere ihtiyaç duyulmaktadır. Biz de çalışmamızda farklı plevral efüzyon gruplarında, transuda-eksuda ayrımında, yeni biyobelirteçlerin pro-brain natriüretik peptid (proBNP), tümör nekrozis faktör alfa (TNF- ?), C-reaktif protein (CRP), prokalsitonin (PCT) plevral efüzyon etiyolojisiyle ilişkisini araştırmayı planladık.MATERYAL-METODProspektif yapılan çalışmamızda, çalışmaya Ağustos 2011- Şubat 2012 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran 50 hasta dahil edildi. Hastalardan eşzamanlı plevral sıvı ile venöz kan alınarak, LDH ve protein değerlerine bakılarak, `'Light Kriterleri'ne'' göre transuda ve eksuda ayrımı yapılarak gruplandırıldı. Torasentez ile alınan 2 cc'lik efüzyon örnekleri -80°c `de stoklandı.Analiz için çözülen sıvılarda; Kemilüminesan İmmunassay methodu ile pro-BNP, İmmunfloresan yöntem ile PCT, İmmunometrik Sandviç enzim İmmunassay tekniği ile TNF- ? ve İmmuntribidimetrik yöntem ile CRP değerlendirildi.BULGULARÇalışmamızda elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler SPSS 17.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Verilerin karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi ve ROC eğrileri kullanıldı. Çalışmamızdaki 50 plevral sıvının; 28'i eksuda, 22'si transuda olarak belirlendi. Yapılan analizler sonucunda pro-BNP'nin transuda ?eksuda ayrımında %79.9 oranıyla transuda lehine anlamlı ayırıcılığı tespit edilmiştir. CRP'nin de eksuda lehine % 77.1 oranıyla anlamlı olduğu sonucu elde edilmiştir. Yapılan çalışmamızda TNF- ?, PCT biyobelirteçlerinin transuda- eksuda ayrımında istatistiksel anlamlılığı tespit edilmemiştir.Anahtar Kelimeler: Plevral efüzyon, Transuda ve Eksuda, Yeni Biyobelirteçler
Akut pankreatit tanısı alan hastalarda NRL, PLR, CPR/albumin oranı gibi biyokimyasal parametrelerin hastalığın şiddetini öngörmedeki yerinin retrospektif olarak incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada, Nötrofil/Lenfosit Oranı, Platelet/Lenfosit Oranı, CRP/Albumin, LDH/Albumin ve RDW gibi rutin kan tetkikinden elde edilebilecek belirteçlerin akut pankreatit geliş Ranson ve BİSAP skorları ile hastalığın şiddetini öngörmedeki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Pamukkale Üniversitesi Acil Servisi'ne başvuran ve akut pankreatit tanısı alan hastaların verileri Probel Hastane Bilgi Yönetim Sistemi Üzerinden 31.08.2022 tarihinden itibaren geriye doğru incelenerek %95 güç elde edecek şekilde 210 hasta çalışmaya dahil edildi. Her hasta için NLR, PLR, CRP/Albumin, LDH/Albumin ve RDW değerleri belirlendi ve geliş Ranson ve BİSAP skorları hesaplanarak hastalığın şiddeti ile korelasyonu değerlendirildi. Bulgular: Akut pankreatit tanısı alan hastaların %56,2'si kadın ve 43,8'i erkektir. Pankreatit nedeni olarak biliyer kaynaklı tanı konulan hastalar %84,8 ile çoğunluktaydı. Çalışmaya dahil edilen 18 ile 96 yaş aralığındaki hastaların ortalama yaşları 62,40'dı. Hastaların NLR değer ortalaması 13,03, PLR değer ortalaması 263,09, RDW değer ortalaması 14,21, CRP/ALB değer ortalaması 0,20, LDH/ALB değer ortalaması 9,96 olarak bulundu. Ranson skor ortalaması 1,07 ve BİSAP skoru ortalaması 1,04 olarak bulundu. Ranson skoruna göre 21 hasta şiddetli ve BİSAP skoruna göre ise 16 hasta şiddetli kabul edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 16'sı yoğun bakım yatışı alırken mortalitesi olan 8 hasta vardı. Ranson skoru ile NLR ,PLR ve LDH/ALB arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla p=0,001, p=0,001, p=0,002). BİSAP skoru ile NLR, CRP/ALB ve LDH/ALB arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p=0,01). Yoğun bakım yatışı öyküsü ile NLR ve CRP/ALB arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (sırasıyla p=0,001, p<0,01). Mortalite ile CRP/ALB arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur(p<0,001). BİSAP skoru ile yoğun bakım yatışı ve mortalite arasında korelasyon mevcutken (p<0,001) Ranson skoru ile yoğun bakım yatışı ve mortalite korele bulunmadı(p>0.05). Ranson skoruna göre anlamlı bulunan verilerin ROC analizi sonuçlarına göre NLR cut-off ≥11,87 değerinde ≥ AUC:0,74, sensitivite %71,4 ve spesifite %68,8, PLR cut-off ≥240,28 değerinde ≥ AUC:0,65, sensitivite %66,7 ve spesifite %62,4, LDH/ALB cut-off ≥11,13 değerinde ≥ AUC:0,82, sensitivite %81 ve spesifite %77,2 elde edildi. BİSAP skoruna göre anlamlı bulunan verilerin ROC analizi sonuçlarına göre NLR cut-off ≥12,02 değerinde ≥ AUC:0,74, sensitivite %75 ve spesifite %69,1, CRP/ALB cut-off ≥0,34 değerinde ≥ AUC:0,71, sensitivite %68,8 ve spesifite %65,5, LDH/ALB cut-off ≥9,68 değerinde ≥ AUC:0,67, sensitivite %68,1 ve spesifite %63,9 elde edildi. Sonuç: Çalışmamıza göre NLR ve LDH/ALB her iki şiddet skoru ile anlamlı bulunmuştur. CRP/ALB ise BİSAP, yoğun bakım yatışı ve mortalite ile anlamlı bulunmuştur. Bu sebeple akut pankreatit tanısı alan hastaların başvuru anında yapılacak rutin kan tetkikleri ile elde edilecek NLR, LDH/ALB ve CRP/ALB verilerinin birlikte kullanımının hastalığın şiddetini ve prognozunu öngörmedeki yeri oldukça yüksektir. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, Ranson, BİSAP, NLR, CRP/ALB, LDH/ALB
Akut bilier pankreatit hastalarında tiyol disültif dengesinin prognostik faktörler ile karşılaştırılması
Akut pankreatit pankreas bezinin iltihaplanmasıdır. Klinikte pankreatitin şiddetini belirlemede çeşitli kriterler kullanılmaktadır. Geçmiş dönemde yapılmış çalışmalarda akut pankreatitte oksidatif stresin ciddi düzeyde arttığı gösterilmiştir ve bu düzeylerin hastalığın şiddeti ile alakalı olduğu gösterilmiştir. Fakat kullanılan tüm yöntemler klinik uygulaması zor ve uzun süren yöntemlerdir. Erel ve ark. tarafından geliştirilen yeni bir metodla kanda kolayca ölçülebilen thiol / disülfit düzeyleri çeşitli proliferatif ve enflamatuar hastalıklarda araştırılmış ve bu dengede olan değişikliklerin oksidan parametreler ile korele olduğu izlenmiştir. Biz çalışmamızda akut bilier pankreatit hastalarında tiyol / disülfit düzeylerinin değişikliklerini ilk kez tespit ederek gelecek çalışmalara öncü olmak ve hastalık izlem sürecinde bu verileri kliniğe uyarlamak amacındayız. Ayrıca tiyol / disülfit dzylerinin ilk kez akut pankreatit şiddetini belirlyen prognostik faktörlerle karşılaştırarak kliniğe uyarlamayı amaçladık. Çalışmamızdaki vakaları 39 akut bilier pankreatit hastası ve 39 sağlam kontrol grubu olmak üzere iki grubu ayırdık. Kan örneklemesi yapılarak amilaz, lipaz ve thiol /disülfit dengesine bakıldı. Yapılan değerlendirme sonrası deney grubundaki hastalar kontrol grubuna göre amilaz ve lipaz değerleri anlamlı farklı çıkarken plazma thiol/disülfit dengesinde anlamlı fark saptanamadı. Ayrıca bu hastaların hastaneye yatışında 48.saatinde alınan kanları ile prognostik belirteçler hesaplandı. Prognostik belirteç olarak Ranson kriterleri, APACHE skalası, İmrei skalası, CRP ve prokalsitonin değerleri hesaplandı. Bunlar eş zamanlı tiyol / disültif düzeyleri ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda yalnızca CRP ile tiyol /disülfit düzeyleri arasında prognostik açıdan minimal düzeyde bir anlamlı ilişki bulunmuştur. Yapılacak olan daha geniş kapsamlı çalışmalarla oksidatif dengeyi ortaya koyan plazma thiol / disülfit dengesini daha detaylı şekilde araştırılabilir. Anahtar kelimeler: Pankratit, ranson kriterleri, APACHE skalası, İmrei skalası, CRP ve prokalsitonin, tiyol / disülfi
Akut pankreatit hastalarının CRP-albumin oranı, nötrofil-lenfosit oranı ve glukoz -lenfosit oranı ile hastalığın şiddeti, hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesinde akut pankreatit tanısıyla hospitalize edilen hastalarda hastaneye başvuru anında bakılan CRP-Albumin oranı , Nötrofil-Lenfosit oranı ,Glukoz-Lenfosit oranının hastalığın şiddeti,hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresini öngörmede rolü araştırılmıştır. Bakılan bu parametrelerin birbirine üstünlüklerinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif olarak yürütülmüştür. Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesinde 1 Ocak 2012- 1 Ocak 2022 tarihleri arasında hastaneye yatış yapılan 200 akut pankreatit hastası dahil edilmiştir. Gebe hastalar, aktif malignitesi olan hastalar ve 18 yaş altı hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların başvuru anındaki CRP-albumin oranı, Nötrofil-lenfosit oranı(NLR), Glukoz-lenfosit oranı(GLR) ile hastalığın şiddeti hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresi arasındaki ilişkinin incelenmesi planlanmıştır. Akut pankreatit şiddetini derecelendirebilmek için 2012 yılında yayınlanan revize Atlanta sınıflaması ve Abdominal bilgisayarlı tomografiye dayalı Balthazar Şiddet skoru kullanılmıştır. Hastaların ölçülmüş verileri hastane bilgi sisteminden ve hasta dosyalarından kaydedilmiştir. Verilerin analizi ve istatistiksel değerlendirme SPSS versiyon 26.0 programı ile yapılmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 80 (%40) erkek 120 (%60) kadın olmak üzere toplam 200 akut pankreatit tanılı hasta dahil edildi. Kadın hastaların yaş ortalaması 66,93±17,88 erkek hastaların yaş ortalaması 59,41±19,38 yıldı. 126 (%63) hasta 60 yaş ve üzerindeydi. Ek hastalıklar incelendiğinde 93 (%46,5) hasta sayısıyla en sık hipertansiyon(HT) görüldü. 68(%34) hastanın ek hastalığı yoktu. Etiyolojik incelemede non-biliyer akut pankreatit olan hasta sayısı 89 (%44,5), biliyer akut pankreatit olan hasta sayısı 111 (%55,5) olarak saptandı. Revize Atlanta Sınıflamasına göre 52(%26) hasta hafif, 79(%39,5) hasta orta şiddetli, 69(%34,5) hasta şiddetli; Balthazar Şiddet Skoruna göre ise 150(%75) hasta hafif, 38(%19) hasta orta şiddetli, 12(%6) hasta şiddetli akut pankreatit olarak değerlendirildi. Lokal komplikasyonu olan hasta sayısı 137(%68,5), sistemik komplikasyonu olan hasta sayısı 27(%13,5), organ yetmezliği olan hasta sayısı 42(%21) olarak saptandı. Hastaların hastanede ortalama 9,9±7,6 gün yattığı ve 16 (%8) hastanın exitus olduğu görüldü. CRP/Albumin, NLR, GLR ile Atlanta sınıflaması (p<0,001) ve Balthazar Şiddet skoru (p<0,001; p<0,001; p=0,012) arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulundu. Atlanta sınıflamasına göre şiddetli AP olanları orta ve hafif şiddetli AP olanlardan ayırt etmede CRP/Albumin (p<0,001), NLR (p<0,001), GLR (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %79,7 duyarlılık ve %83,5 özgüllük, NLR değeri için %76,8 duyarlılık ve %64,9 özgüllük, GLR değeri için %71 duyarlılık ve %51,9 özgüllük değerleri elde edildi. Balthazar şiddet skoruna göre şiddetli AP olanları orta ve hafif şiddetli AP olanlardan ayırt etmede CRP/Albumin (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı bulunurken NLR ve GLR istatistiksel olarak anlamsızdı. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %75 duyarlılık ve %85,1 özgüllük oranı elde edildi. Ölen hastaların CRP/Albumin ve NLR düzeyleri yaşayanlardan anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,001; p=0,027). GLR ile hastane içi mortalite arasında ise anlamlı ilişki saptanmadı. ROC analizine göre CRP/Albumin değeri için %68,8 duyarlılık ve %79,9 özgüllük, NLR değeri için %87,5 duyarlılık ve %57,6 özgüllük elde edildi. CRP/Albumin, NLR, GLR ile hastanede kalış süresi arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptandı (p<0,001; p=0,003; p=0,015). Hastanede yatış süresi arttıkça CRP/Albumin, NLR ve GLR değerlerinin arttığı görüldü. Sonuç: Çalışmamız sonucunda CRP/albümin değeri Atlanta Sınıflaması ve Balthazar şiddet skoruna göre şiddetli akut pankreatit hastalarını orta ve hafif şiddetli akut pankreatit hastalarından ayırmada, hastane içi mortalite ve hastanede kalış süresini öngörmede istatistiksel olarak NLR ve GLR ye üstün bir biyobelirteç olarak saptanmıştır. (p<0,001). Kolay ulaşılabilen, ucuz ve basit hesaplanabilen bu parametrelerin akut pankreatit hastalarında hastalığın morbidite ve mortalitesini öngörmede kullanılabileceğini düşünüyoruz. Yapılacak daha kapsamlı, prospektif ve çok merkezli çalışmalar hastalık prognozunu öngörmede yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, CRP-Albümin Oranı, Nötrofil-Lenfosit Oranı, Glukoz-lenfosit Oranı, Atlanta Sınıflaması, Balthazar Şiddet Skoru, Mortalite, Hastanede Kalış Süresi v