Karaciğer hastalıkları
313 theses under this subject heading
Rat karaciğerinde metotreksat ile oluşturulan oksidatif stres üzerine rutinin etkisi
Sunulan çalışmada, rutinin rat karaciğerinde metotreksat ile oluşturulan oksidatif stres üzerine olası koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 24 adet, Wistar Albino rat (2 aylık, erkek) ile Kontrol (K), Metotreksat (M), Rutin (R), Metotreksat ve Rutin (MR) olmak üzere dört grup oluşturuldu. K ve M gruplarına distile su, R ve MR gruplarına ise rutin 50 mg/kg/gün oral gavaj yoluyla on beş gün boyunca verildi. Ayrıca, çalışmanın sekizinci gününde M ve MR gruplarına metotreksat 20 mg/kg, K ve R gruplarına serum fizyolojik (% 0,9'luk) periton içi (i.p.) uygulandı. Çalışmanın on altıncı gününde karaciğer dokuları çıkarıldı. Karaciğer dokularında malondialdehit (MDA), vitamin C, total glutatyon (tGSH), nikotinamid adenin dinükleotit fosfat (NADPH) düzeyleri ile glutatyon peroksidaz (GPx) ve glukoz-6-fosfat dehidrojenaz (G6PD) aktiviteleri belirlendi. M grubunda, diğer gruplara göre MDA düzeyinde artış ve vitamin C düzeylerinde azalış istatistiksel olarak önemli bulundu (p<0,001). M ve MR gruplarında tGSH düzeyinin K grubuna kıyasla düşük olduğu gözlendi (p<0,05). M grubu NADPH düzeylerinde ve GPx aktivitesinde, K grubuna göre önemli düzeyde azalış olduğu belirlendi (p<0,001). R grubu NADPH düzeyi M grubuna göre yüksek, K grubuna göre düşük bulundu (p<0,001). Ayrıca R ve MR grupları GPx aktiviteleri K ve M gruplarına kıyasla anlamlı derecede düşük olduğu belirlendi (p<0,001). Bu çalışmada, metotreksatın karaciğer dokusunda oksidatif hasara yol açtığı ve rutinin metotreksat kaynaklı hepatik hasar üzerinde koruyucu ve iyileştirici etkileri olduğu belirlendi. Sonuç olarak, rutinin kemoterapötik amaçla uygulanan metotreksatın yan etkilerini azaltmada yararlı olabileceği öngörüldü
İn vitro lipopolisakkarit uyarımlı karaciğer yangı modelinde alfa-terpineol'ün etkinliğinin araştırılması
In Vitro Lipopolisakkarit Uyarımlı Karaciğer Yangı Modelinde Alfa-terpineol'ün Etkinliğinin Araştırılması Terpinollerin birçok çalışmada antioksidan özelliklerinden dolayı antikanser, antikonvülsant ve antiülser gibi biyolojik etkileri ortaya konulmuştur. Araştırmanın amacını Ecoli'den izole edilen LPS (lipopolisakkarit)'in karaciğer hücrelerine etkin konsantrasyonda uygulanarak oluşturulan yangı modelinde α-terpineol'ün anti-inflamatuar ve anti-apoptotik gibi biyofonksiyonları araştırılması oluşturdu. Bu amaçla deneme materyali olarak sürekli hücre hatlarından insan orijinli HepG2 hücreleri materyal olarak seçildi. Etken madde olarak seçilen LPS ve α-terpineol, ticari olarak temin edildi ve hücrelere farklı konsantrasyonlarda 24 saat uygulandı. Her iki etken maddenin etkin konsantrasyonları, hücre canlılık testleriyle gerçekleştirildi. Süre sonunda alınan mRNA örneklerinden ise, TNF-α, IL-1β ve IL-10, Kaspaz 3, Bax ve Bcl-2 gen ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı kuantatif polimeraz zincir reaksiyonuyla (qRT-PCR) araştırıldı. Araştırmada elde edilen sonuçlara göre LPS'in farklı konsantrasyonları hücrelere uygulanarak kontrol grubuna göre %11.5 oranında hücre kayıplarına neden olan 50 ng/ml konsantrasyonu modelleme için seçildi. Ancak α-terpineolün LPS ile birlikte kullanıldığında 10 μM konsantrasyonunda hücre kayıplarını % 2.12 oranında önlediği bulundu. Çalışmada gen analizleri değerlendirildiğinde LPS'in TNF-α ve IL-1β gen ekspresyonlarını arttırdığı, α-terpineol uygulamasının ise bu durumu tersine çevirdiği tespit edildi. Yine IL-10 gen ekspresyonu LPS tarafından baskılanırken, α-terpineol tarafından anlamlı düzeyde uyarıldığı da ortaya konuldu. Bununla birlikte çalışmada LPS'in kaspaz 3 ve Bax gen ekspresyonlarını arttırdığı, ancak α-terpineol'ün bu stimülasyonu baskıladığı tespit edildi. Ayrıca buna ilaveten anti-apoptotik Bcl-2 gen ekspresyonları LPS tarafından baskılanırken, α-terpineol tarafından uyarıldığı bulundu. Araştırmadan elde edilen verilerle, monoterpen α-terpineol'ün kısa süreli ve düşük olan proliferatif konsantrasyonunun özellikle patojen kaynaklı karaciğer rahatsızlıklarında alternatif bir tedavi ajanı olabileceği görüldü. Bununla birlikte konunun tam aydınlatıabilmesi için in vivo ve daha ileri düzey araştırmalara ihtiyaç duyulduğu kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Lipopolisakkarit, inflamasyon, α-terpineol, apoptoz.
Polikistik over sendromunda hepatik fibrozisin shear wave elastografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS)'lu kadınlarda kronik inflamasyona sekonder alkolle ilişkili olmayan yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD), steatohepatit (NASH) ve hepatik fibrozis gelişme riski artmıştır. Çalışmanın amacı periostin ve matris metalloproteinaz-3 (MMP-3) serum düzeyleri ve 2D shear wave elastografisi (SWE) aracılığıyla PKOS'ta gelişebilecek karaciğer fibrozisini erken evrede tanımlamaya çalışmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 33 hasta ve 33 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tam kan sayımı, rutin biyokimyasal parametreler, serum androjen düzeyi ve serbest androjen indexi (SAİ), hs-CRP, periostin ve MMP-3 düzeyleri ölçüldü. Tanı amaçlı suprapubik pelvik ultrasonografileri yapıldı. Karaciğer ve over elastositeleri shear wave elastografi tekniğiyle değerlendirildi. Antropometrik ölçümleri kaydedildi. Veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: PKOS'lu grupta kontrol grubuna göre periostin (39,40±19,79, 20,61±11,32 ng/ml) ve MMP-3 (36,83±11,61, 26,66±10,77 ng/ml) düzeyleri yüksek bulunmuştur. Bu durum her iki belirleyici için istatistiki açıdan anlamlılık ifade etmektedir (sırasıyla, p<0,001, p<0,001) Hasta grubumuzda Fib-4 skoruyla periostin arasında (r=0,433, p=0,012); Fib-4 skoruyla kc elastografisi arasında (r=0,374, p=0,032) pozitif korelasyon tespit edilmiştir Gruplar arasında PKOS grubu lehine serum testosteron düzeyi (p=0,044) ve SAİ (p=0,037) açısından anlamlı farklılık mevcuttur. Sonuç: Hasta grubumuzda serum periostin ve androjen düzeyleri yüksek bulunmuştur. Yine bu grupta Fib-4 skoru ile periostin ve karaciğer elastositesi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Bu veriler PKOS'lu olgularda karaciğer fibrozisinin erken dönem tespitinde, Fib-4 skoru yanında serum periostin düzeyi ve 2D-SWE'nin klinik açıdan bize yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: PKOS, karaciğer fibrozis, periostin, MMP-3, 2D-shear wave elastografi
Canlı donör hepatektomide postoperatif komplikasyonlar: İlk 500 olgu
Amaç: Eylül 2005 ve Ağustos 2011 tarihleri arasında canlı vericili karaciğernakli için yapılan ardışık 500 donör hepatektomi olgusunun postoperatifkomplikasyonları Clavien sınıflamasına göre incelendi.Materyal ve metod: Eylül 2007-Ağustos 2011 tarihleri arasında LDLT içinyapılan 500 donör hepatektomiye ait komplikasyonlar retrospektif olarak incelenerekkaydedildi.Bulgular: Ortalama donör yaşı 32.1±4,ortalama takip süresi 32 ay (3 ile 58 ayarası) dır. 451 donöre sağ hepatektomi (%90.2), 14 donöre sol hepatektomi (segment2,3,4) (%2.8), 30 donöre sol lateral segment rezeksiyonu (57) yapılmıştır.Toplam 500 donörün 96'sın da (%19.2) toplam 152 komplikasyon tespit edildi.Donör ölümü hiç olmadı. Sağ hepatektomi yapılan 88 donörde (%19.5), sol hepatektomiyapılan 5 donörde (%35.7) ve sol lateral segmentektomi yapılan 3 donörde (%8,5)komplikasyon gelişti.Gelişen 152 komplikasyonun 76 tanesi (%50) grade I ve 9 tanesi (%6) grade IIkomplikasyonlardı. Gelişen major komplikasyonlardan 28 tanesi grade IIIa (%18.4), 35tanesi grade IIIb (%23) ve 4 tanesi grade IVa idi. Grade IVb ve grade Vkomplikasyonumuz olmadı. Yüz elli iki komplikasyon arasında en sık görülen, 54(%35.5) komplikasyonla safra yolu komplikasyonlarıydı.Sonuç: Deneyimli merkezlerde, uygun hasta seçimi ve yoğun postoperatiftakiple sağlıklı bireylerden kontrol edilebilir düşük morbiditeyle güvenilebilir şekildekaraciğer grefti elde edilebilir.
Sol lob ve sol lateral segment canlı donör hepatektomi sonuçlarımız
Amaç: Karaciğer nakli programına 2006 yılında Turgut Özal Tıp Merkezi?nde başlanılmış olup, günümüze kadar donör morbiditesi olmaksızın, nakillerin % 78.9 CVKN ve %9.8 sol lob CVKN?dir. Bu çalışma ile kliniğimizde canlı vericili sol lob karaciğer nakli için yapılan sol donör hepatektomiye ait sonuçlar retrosepktif olarak incelenmiştir. Materyal ve Metot: Kasım 2006-Nisan 2012 tarihleri arasında, CVKN için yapılan sol lob donör hepatektomiye ait verilerinretrospektif olarak incelenmesi. Bulgular: Sol lob donör hepatektomi olan 60 hasta, çalışmaya dâhil edildi. Ortalama donör yaşı 31.7±8.9 (30/30 erkek/ kadındı) idi. Donörlerin 55 tanesi (%91.6) en az 4. dereceden alıcı ile akrabaydı. 5 tanesi (%8.3) akrabalık dışında donörler idi. On-beş donöre sol hepatektomi (segment 2,3 ve 4) (%25), 45 donöre sol lateral segment rezeksiyonu (%75) yapıldı. Ortalama takip süresi 30± 7.1 (2-58ay) idi. Toplam 60 donörün 12 sinde (%20) toplam 16 komplikasyon tespit edildi. Sol hepatektomi yapılan 6 donörde (%50) ve sol lateral segmentektomi yapılan 6 donörde (%50) komplikasyon gelişti. Gelişen 16 komplikasyonun 7 tanesi (%43.7 ) Grade I ve 2 tanesi (%12.5) Grade II komplikasyonlardı. Gelişen major komplikasyonlardan 4 tanesi Grade IIIa (%25), 3 tanesi Grade IIIb (%18.7) idi. Grade IV ve Grade V komplikasyonumuz olmadı. 16komplikasyon arasında en sık görülen, 7 adet ile (%43.7) safra yolu komplikasyonlarıydı. Donör ölümü hiç olmadı. Sonuç: Sağlıklı bir donör adayında, kendisine fayda sağlamayacak komplike bir cerrahi işleme ait morbidite ve mortalite, kaygılara neden olmaktadır. Deneyimli merkezlerde, uygun hasta seçimi ve yoğun postoperatif takiple sağlıklı bireylerden düşük morbiditeyle güvenilebilir şekilde sol lob karaciğer grefti elde edilebilir.
Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığında red blood cell distribution width ile karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasındaki ilişki
ÖZET İnflamatuar süreçlerin Red Cell Distribution Width (RDW) artışına neden olduğu literatürde yer almaktadır. Bununla ilgili literatürde inflamasyona bağlı RDW artışının olduğu fazlaca çalışma ve makale bulunmaktadır. Bu çalışma nonalkolik karaciğer yağlanmasının patogenezinde rol alan inflamasyonun, RDW üzerine etkisinin olup olmadığını araştırmak için RDW ile karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasındaki ilişkiyi saptamak amacı ile yapıldı. Çalışmaya ultrason (USG) ile karaciğerinde yağlanma tespit edilen 120 vaka alındı. Çalışmaya alınan vakalardan kronik karaciğer hastalıkları, kronik inflamatuar hastalıklar ve anemi çeşitleri ekarte edildi. Çalışmamızdaki vakaların RDW ortalama değeri % 14,06+1,3 olarak saptandı. Çalışmamızın istatistiksel parametreleri: RDW ile USG (yağlanma) arasındaki ilişki p=0,7, RDW ile AST arasındaki ilişki p=0,8, RDW ile ALT arasındaki ilişki p=0,2, RDW ile ALP arasındaki ilşiki p=0,3, RDW ile GGT arasındaki ilişki p=0,5, RDW ile LDH arasındaki ilişki p=0,1 olarak saptandı. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çalışmamızda RDW ile nonalkolik karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasında ilişkinin olmadığı görüldü. Nonalkolik karaciğer yağlanmasında, RDW? in sensitifitesi ve spesifitesi düşük olup, bu nedenle RDW? in nonalkolik karaciğer yağlanmasında öngörülü bir değer olmadığı sonucuna varıldı. Yine de kesin sonuca varmak için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Nonalkolik karaciğer yağlanması, RDW, inflamasyon, karaciğer enzimleri
HBV ve HDV nedeniyle karaciğer nakli yapılan hastalarda HBV nüksü
HBV ve HDV Nedeniyle Karaciğer Nakli Yapılan Hastalarda HBV Nüksü Amaç: İnönü Üniversitesi karaciğer nakli enstitüsünde Mart 2003, Haziran 2013 tarihleri arasında, HBV ve HBV+HDV nedeniyle karaciğer nakli yapılan hastalardaki HBV ve HDV nüksünü araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: İnönü Üniversitesi, Karaciğer Nakli Enstitüsü?nde Mart 2003, Haziran 2013 tarihleri arasında, HBV nedeniyle ve HBV+HDV nedeniyle karaciğer nakli olmuş ve halen yaşamakta olan 312 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Hepatoselüler kanserli olanlar (n=40), Alkolik sirozlu (n=2), Hepatit C?li (n=1), düzenli kontrole gelmeyen hastalar (n=14) dışlandığında, kalan 255 hasta çalışmaya dahil edildi. HBV nedeniyle KN yapılan 127 hasta grup 1, HBV+HDV nedeniyle karaciğer nakli yapılan 128 hasta grup 2 olarak ayrıldı. Nakil öncesi viral serolojisinde HDV Ab pozitifliği HBV+HDV olarak belirlendi. Sonuç : Çalışmaya dahil edilen 255 hastanın 127?si HBV (Grup 1); 128?si HDV(Grup 2) nedeniyle nakil yapılan hastalardı. Hastaların ortlama yaşı 47.31±10.97 yıl idi. Grup 1 için 47.67 ±11.63, Grup 2 için 46.96±10.34 idi. Ortalama takip süreleri 30.25±22.76 aydı. Grup 1 için 30.25 ±24.27, Grup 2 için 30.26 ± 21.26 aydı. Çalışmaya alınan 255 hastanın 13?ünde HBs Ag pozitif saptandı (%5,1). Grup 1?de 9 hastada HBs Ag pozitif (%7,1); Grup 2?de 4 hastada pozitif saptandı (%3,1). İki gurup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0.150). Tartışma : Nakil sonrası HBV nüksü halen karaciğer nakli hastalarının büyük bir problemidir. Merkezimizde uygulamakta olduğumuz proflaksi protokolü sonucunda HBV nüksü oranımız literatüre kıyaslandığında daha düşüktür. HDV koenfeksiyon varlığında, HBV nüksü istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, nakil sonrası HBV nüksü daha az oranda görülmektedir. Ayrıca Nakil sonrası hiçbir hastamızda HDV nüksüne rastlanmadı.
Devam edilemeyen donör hepatektomi olgularımız
Amaç: CVKN organ havuzunu genişletmek için uygulanabilecek güvenli bir yöntemdir. Uygun donor hazırlığı postoperatif morbidite ve mortaliteyi önlemek açısından multidisipliner olarak detaylı bir şekilde yapılmalıdır. Ancak önceden kestirilemeyen donöre ya da alıcıya ait bazı nedenlerle donor ve/veya alıcı operasyonlarına devam edilemediği durumlar ile karşılaşılabilmektedir. Bu çalışmada devam edilemeyen ve farklı aşamalarda sonlandırılan donor hepatektomi olgularımız retrospektif olarak incelenmiştir. Materyal ve Metod: MerkezimizdeMart 2002 tarihinden, 2013 Eylül ayı sonuna kadar toplam 1151 karaciğer nakli yapıldı. Bunların 900?ü (% 78,2) canlı vericili karaciğer nakli olup, 251?i (% 21,8) kadaverik karaciğer naklidir. Bu süre aralığında toplam 935 donör adayı donör hepatektomi için operasyona alınmış ve bunlardan 35?inin (% 3.7) donör hepatektomi operasyonları operasyonun çeşitli aşamalarında beklenmeyen çeşitli nedenlerle sonlandırılmıştır. Bu 35 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiş, operasyonlara devam edilememe ve sonlandırılma nedenleri incelenmiştir. Donör ve recipient adaylarına ait nedenlerdetaylı olarak tartışılmıştır. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 40,6 ± 10,7 idi. Ortalama VKİ?i 26,8 ± 4,1, ortalama hastanede kalış süresi 4,6 ± 1,7 gündü. Bu donör adayları ortalama 19,1 ± 17,7 ay takip edildi. Yedi olguda tek, bir olguda ise üç olmak üzere toplam 10 komplikasyon gelişti. En sık yara yeri enfeksiyonugörüldü. Erken postoperatif dönemde yalnızca bir olguda kanama nedeni ile tekrar operasyon gerekti.Bir olguda ise postopertif sağ plexus brakialis zedelenmesi tespit edildi. Devam edilemeyen donör hepatektomi olgularımızın 26?sı (% 74,3) donöre bağlı nedenlerle, 8?i (% 22,9) alıcıya bağlı nedenlerle, bir tanesi (% 2,9) diğer nedenlerle sonlandırılmıştır. Donöre bağlı nedenlerle devam edilemeyen donör hepatektomi olgularında en sık neden % 40 ile greftte histopatolojik olarak yağlanmanın tespit edilmesiydi. Sonuç: Donör güvenliği açısından intraoperatif beklenmedik bulgular nedeni ile donör hepatektomi operasyonlarının sonlandırılabileceği her zaman akılda tutulmalıdır. Devam edilemeyen donör hepatektomi olgularının sayısını azaltmak için, özellikle operasyon öncesi alıcı ve verici adaylarının, radyoloji ekibi ve organ nakli ekibi tarafınca ciddi bir işbirliği ile değerlendirilmesi gerekmektedir. Ayrıca cerrahi tecrübenin artmasıyla, devam edilemeyen donör hepatektomi olgularının azalacağını düşünmekteyiz.
Kronik karaciğer hastalığı bulunan olgularda özofagus varisi varlığı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızının ilişkisi
Kronik Karaciğer Hastalığı Bulunan Olgularda Özofagus Varis Varlığı Ve Varis Büyüklüğü İle Hepatik Ven Akım Hızının İlişkisi Amaç: Siroz hastalarında ,özofagus varis varlığı ve büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, portal ven çapı, dalak boyutu ve trombosit sayısı arasında korelasyon olup olmadığını tespit etmek ve böylece hastaların takibinde yeni yöntemlerin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Yöntem: Kliniğimize bir yıl içinde başvuran, siroz teşhisi olup varis kontrolü için ve siroz şüphesi olup varis varlığını araştırmak için özofagogastroskopi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların endoskopiden sonra doppler ultrasonografileri yapıldı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, trombosit sayısı, portal ven çapı ve dalak büyüklüğü arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Kriterlere uyan 76 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların 30'u erkek, 46'sı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 61,15 idi. Hastalarda viral etyoloji, bunlardan da HCV ye bağlı siroz daha fazla idi. Trombosit sayısı, dalak çapı, portal ven çapı ve hepatik ven akım hızları, varis derecelerine göre üç grupta karşılaştırıldı, varis büyüklüğü ile parametreler arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Daha sonra hastalar; küçük varis grubu (evre 0 ve evre 1) ve büyük varis grubu(evre 2 ve evre 3) olarak ayrıldı ve aynı parametreler incelendi; dalak büyüklüğü, portal ven çapı ve trombosit sayısı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu, öngördüğümüz şekilde hepatik ven akım hızları açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda, karaciğer sirozu etyolojisinde ülkemizde beklenilenden farklı olarak HCV birinci sıradaydı ve kadın hasta sayısı daha fazla idi. Dalak çapı, portal ven çapı büyük varis grubunda anlamlı şekilde daha büyüktü. Trombosit sayısı ise büyük varis grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi. Hepatik ven akım hızları ile varis büyüklüğü arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Kronik karaciğer hastalığı olan bireylerde endoskopik takibi daha aza indirecek, küçük varisleri tespit edebilen yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu amaçla ultrasonografik yöntemler kullanılabilecek yöntemlerdir. Ancak bu çalışmaların daha büyük ve homojen hasta gruplarında yapılmaya ihtiyacı vardır. ANAHTAR KELİMELER:karaciğer sirozu,hepatik ven akım hızı,trombosit
CEO2 nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkileri
AMAÇ: Bu çalışmada, fare karaciğer iskemi reperfüzyon (İR) modeli öncesinde uygulanan antiinflamatuar özellikteki seryum dioksit (CeO2) nanopartiküllerinin iskemik karaciğer hasarında izlenen inflamatuar süreçler üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlandı. YÖNTEM: Çalışmada kullanılan fare deney grupları, kontrol, sham, İR, çalışma grubu i.p (CeO2 nanopartiküllerin intraperitoneal uygulandığı) ve çalışma grubu o.g (CeO2 grubu nanopartiküllerinin oral gavaj yoluyla uygulandığı) olmak üzere 5 gruba (n=6) ayrılmıştır. İR hasarının saptanmasında plazma laktat dehidrogenaz (LDH), transaminaz (ALT, AST) düzeyleri tayin edildi. Karaciğer doku örneklerinde lipid peroksidasyonu, redükte ve okside glutatyon (GSH ve GSSG) düzeyleri, antioksidan enzim (katalaz, glutatyon-S transferaz, glutatyon redüktaz, glutatyon peroksidaz, süperoksit dismutaz) aktiviteleri ve nötrofil infiltrasyonunun parametresi olarak myeloperoksidaz (MPO) aktivitesi tayin edildi. İR ile indüklendiği öne sürülen proinflamatuar sitokin/kemokinlerin (TNF-, IL-1, IL-1, IL-2, IL-4, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12, IL-17, IFN-) ve matriks metaloproteinazlarının (MMP-2 ve MMP-9) plazma düzeyleri belirlendi. BULGULAR: İR hasarı oluşturulan grupta kontrol ve sham gruplarıyla karşılaştırıldığında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve doku MPO aktivitesinde artış; doku GSH düzeyinde düşüş, doku GSSG düzeyinde artış, doku antioksidan enzim düzeylerinde azalma; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve MMP–2 ve MMP–9 düzeylerinde artış gözlendi. İR protokolünden 24 saat önce CeO2 nanopartiküllerinin i.p. ve o.g. yolu ile uygulanmasının, çalışma gruplarında plazma LDH, AST ve ALT aktivitelerinde, doku lipid peroksidasyonunda ve MPO aktivitesinde azalmaya; doku GSH düzeyinde artışa, doku GSSG düzeyinde düşüşe; doku antioksidan enzim düzeylerinde artışa; plazma prositokin ve kemokin düzeylerinde ve plazma MMP-2 ve MMP-9 düzeylerinde düşüşe neden olduğu saptandı (p<0.001). CeO2 nanopartiküllerinin uygulama yolunun, ölçülen parametrelerin düzeyleri açısından istatistiksel olarak bir fark göstermediği saptandı. SONUÇ: Bu çalışmada elde edilen veriler, CeO2 nanopartiküllerinin İR hasarını önlemede ümit verici bir terapötik ajan olabileceğini önermektedir. Anahtar Kelimeler: İskemi reperfüzyon hasarı, CeO2 nanopartikülleri, karaciğer, fare, inflamasyon
Kronik hepatit B, kronik hepatit C ve Wilson hastalarında karaciğer yağlanmasının ve pankreas yağlanmasının sıklığının araştırılması
Amaç: Merkezimizde tedavi gören kronik hepatit B, kronik hepatit C ve Wilson hastalarının pankreas ve karaciğer yağlanması ile olan ilişkisini analiz edip bir merkezin deneyimi olarak sunmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hepatoloji polikliniğinde takipli non-sirotik Wilson Hastalığı, kronik hepatit B, kronik hepatit C tanısı almış hastalar alınmıştır. Hepatoloji polikliniğinde takipli 3660 hasta retrospektif olarak taranmış olup 1622 kronik hepatit B hastası, 679 kronik hepatit C hastası, 78 Wilson hastalığı olan hasta olduğu tespit edilmiştir. Çalışmaya dahil edilme kriterlerine göre bilgisayarlı tomografi görüntüleri olan 218 kronik hepatit B hastasından 48'ine, 202 kronik hepatit C hastasından 56'sına, 37 Wilson hastasının 35'ine çalışmada yer verildi. Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 55'ti. Pankreas ortalama (tomografik olarak pankreas baş, gövde ve kuyruk bölümlerinin dansitelerinin ortalaması) değerine göre kronik hepatit C (KHC) tanısı olan hastalarda pankreas yağlanması kronik hepatit B (KHB) ve Wilson hastalığı (WH) tanılı hastalara göre anlamlı şekilde artmış saptandı (p:0,003). Hastalar pankreas ortalama, pankreas dalak farkı (pankreas ortalama değerinden dalak dansitesinin çıkarılmasıyla elde edilen dansite değeri) ve pankreas dalak oranına (pankreas ortalama dansitesi ve dalak dansitesi oranı) göre değerlendirildiğinde sırasıyla üç parametrede de karaciğer yağlanması ile aralarında anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,389)(p:0,277)(p:0,590). Pankreas ortalama değerine göre yağlanma olan grupta yağlanma olmayanlara göre eritrosit sedimantasyon hızı (ESR) anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (p:0,025). Pankreas ortalama değerine göre yağlanma olan grupta olmayanlara göre üre anlamlı şekilde düşük bulundu (p:0,024)(p:0,011). Pankreas dalak farkına göre bakıldığında yağlanma olan grupta olmayanlara göre globulin anlamlı olarak yüksek saptandı (p:0,043). Pankreas yağlanması için ortalama, dalak farkı ve dalak oranına göre her üç değerlendirmede de pankreas yağlanması olmayan grubun yaş ortalaması daha düşük bulunmuştur (p:0,001)(p:0,023)(p:0,001). Sonuç: Genel sonuçlara bakıldığında KHC hastalarında diğer iki hastalık grubuna göre anlamlı şekilde pankreas yağlanması olduğu saptandı (pankreas ortalama ve pankreas dalak oranına göre) ( p=0,003 p=0,039). Her üç değerlendirme metoduna göre pankreas yağlanması ile; yaş arasında anlamlı ilişki saptanmışken (p<0,05), karaciğer yağlanması ile istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Pankreas ortalama metoduna göre pankreas yağlanması ile VKİ arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,029). Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit C, kronik hepatit B, Wilson hastalığı, karaciğer yağlanması, pankreas yağlanması
Diyabetik ve diyabetik olmayan fazla kilolu ve obez hastaların NON-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) açısından antropometrik ölçümler, skorlamalar, ultrasonografi ve fibroscan yöntemiyle değerlendirilmesi
Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH), non-alkolik steatohepatit, siroz ve hepatoselüler kanser gibi karaciğer ilişkili komplikasyonlara neden olan, dünyada en sık görülen kronik karaciğer hastalığıdır. Obezite, diyabet, dislipidemi, hipertansiyon ve metabolik sendrom (MetS) NAYKH için metabolik risk faktörleridir. Bu hasta gruplarında NAYKH ve fibrozis varlığının değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda fazla kilolu ve obez hastalar (n=106); diyabetik (n=54) ve diyabetik olmayan (n=52) şeklinde 2 grup halinde incelendi. NAYKH steatoz belirteci olarak ultrasonografi (USG) ve Fibroscan CAP (Controlled Attenuation Parameter) kullanıldı. Fibrozis açısından Fibrometer-4 (FIB-4) skoru, NAFLD Fibrozis Skoru (NFS) ve görüntüleme yöntemi olarak Fibroscan LSM (Liver Stiffness Measurement) ile non-invaziv olarak değerlendirildi. Steatozis ve fibrozis ölçümleriyle; hastaların genel ve antropometrik özellikleri, eşlik eden morbiditeleri ve laboratuar değerleri arasındaki ilişkiler belirlendi. Genel çalışma popülasyonunda NAYKH sıklığı Fibroscan CAP ve USG ile %82,1 olarak bulundu. Diyabetik alt grupta ise Fibroscan CAP ile %90,4, USG ile %94,4 saptandı NAYKH tanısında USG ve Fibroscan CAP benzer etkinlikte iken steatozun derecesini belirlemede Fibroscan CAP daha üstündü. Steatoz ve fibrozisin eş zamanlı ölçülebilmesi, obezlerde XL prob ile ölçüm alınabilmesi Fibroscan'in üstün özellikleriydi. Obezite, diyabet, dislipidemi ve MetS NAYKH ve olası NASH sıklığını arttırmaktaydı. Diyabetiklerde, obezlerde ve metabolik olarak NAYKH ve NASH açısından yüksek riskli gruplarda; steatoz ve fibrozis görüntüleme yöntemi olarak Fibroscan kullanımının faydalı olacağı; fibrozisi öngörmede Fibroscan ile birlikte skorlama yöntemi olarak NFS'nin kullanımı karaciğer biyopsisi ihtiyacını azaltacak uygun bir yaklaşım olacaktır. Anahtar kelimeler: Obezite, Diyabet, NAYKH, NFS, Fibroscan
Nonalkolik steatohepatit hastalarının retrospektif onuncu yıl değerlendirmesi
Çalışmamızın amacı karaciğer biyopsisi yapılıp nonalkolik steatohepatit (NASH) tanısı koyulan ve gastroenteroloji polikliniğinde takibe alınan hastaların; tanı anından itibaren 10 yıllık süreçte takipleri yapılarak tanı anı ve onuncu yıl karşılaştırmalı değerlendirmesinin yapılması, NASH varlığında belirtilen klinik ve laboratuvar parametreleri eşliğinde hastaların onuncu yıl üst batın ultrasonografileri de yapılarak siroza ilerleme, hepatosellüler kanser gelişmesi, mortalite üzerine etkilerinin incelenmesi, hastalığın takibinde kullanılacak klinik parametrelerin belirlenmesi, hastalığın seyrinde etkili olabilecek değişken laboratuvar parametrelerinin tespit edilmesidir. Bu çalışmada; Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde Ocak 2004 – Ocak 2020 tarihleri arasında karaciğer biyopsisi yapılarak NASH tanısı almış 18 yaş üstü hastaların demografik ve klinik özellikleri, laboratuar ve görüntüleme tetkikleri, patoloji raporları, tanı ve tedavileri retrospektif olarak incelendi. Yapılan karaciğer biyopsisi ile tanı almış hastaların 10 yıllık takip süreçlerinde hastaların tanı anı ve onuncu yıl verileri karşılaştırıldı. Varolan komorbid hastalıklar değerlendirildi ve en sık olarak %85,20 (n=23) oranında en sık olarak diyabet varlığı gözlendi. Tanı anı ve 10 yıl sonundaki AST ve ALT ölçümleri incelendiğinde anlamlı farklılık mevcuttu. 10 yıllık takip sonundaki ölçümlerde AST (p=0,017) ve ALT (p=0,002) değerlerinde düşüş gözlendi. Komorbid hastalık olarak diyabet varlığı ve laboratuvar parametresi olarak AST ve ALT değerlerinin düzeyi hastalığın takibinde hastalık gidişatını belirlemek için klinik pratiğimize katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Deneysel tıkanma sarılığı oluşturulan sıçanlarda maresin-1'in karaciğer hasarı üzerinde koruyucu etkilerinin araştırılması
AMAÇ: Safra yollarında meydana gelen obstrüksiyonun sonucunda oluşan tıkanma sarılığıyla safra stazı meydana gelir. Bunun sonucunda başta karaciğer olmak üzere birçok organ etkilenerek çoklu organ hasarı gelişir. Bu çalışmanın amacı; deneysel tıkanma sarılığında patolojik süreçleri yavaşlatmayı hedefleyerek; immünsüpresyona neden olmadan nötrofil infiltrasyonunu azaltarak, inflamasyonun çözünmesine aracılık eden pro-çözücülerden Maresin1'in karaciğer üzerine etkilerini incelemektir. GEREÇ ve YÖNTEM: Toplam 21 sıçan rastgele üç gruba ayrıldı. Sham grubuna laparotomi yapıldı, safra yolları diseke edilip kapatıldı. Vehicle grubunda safra yolları diseke edilip bağlanıp kesildi, 14 gün intraperitoneal dimetil sülfoksit verildi. Mar1 grubuna ise vehicle grubuyla aynı cerrahi prosedür uygulandı, 14 gün boyunca intraperitoneal Maresin1 verildi. Maresin1'in aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, gama glutamil transferaz, alkalen fosfataz, 5'nükleotidaz, total bilirubin, direkt bilirubin, peroksinitrit, malondialdehit, iskemi modifiye albümin, kelch like ECH associated protein1 ve nuclear factor erythroid 2-related factor2 değerleri üzerinde yaptığı değişiklikler analiz edildi. Histopatolojik olarak da portal inflamasyon, interfaz hepatit, fokal nekroz, konfluent nekroz ve fibrozisden oluşan histolojik aktivite indeksine göre analiz edildi. BULGULAR: Maresin1; iskemi modifiye albümin hariç biyokimyasal parametrelerin tümünde anlamlı şekilde düzelme sağladı. İskemi modifiye albümin değerlerinde de düzeme bulundu ancak bu düzelme istatistiksel olarak anlamlı değildi. Patolojik incelemelerde de Mar1 grubunda yine tüm parametrelerde düzelme görüldü ancak bu düzelme portal inflamasyon, konfluent nekroz ve fibrozis skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı bulundu. SONUÇ: Elde edilen sonuçlar Maresin1'in inflamasyonu ve doku hasarını azaltarak tıkanma sarılığında hepatoprotektif etkileri olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmamız, tıkanma sarılığı üzerine Maresin1'in koruyucu etkilerinin ortaya konulduğu ilk çalışma özelliği taşımaktadır. Anahtar sözcükler: Biliyer atrezi, Keap1, Maresin1, Nrf2, Tıkanma sarılığı
Hepatosteatoz ve omentin-1 ilişkisi
Giriş: Çocukluk çağı obezitesi ülkemiz ve dünyada artmakta olan bir problemdir ve birçok komorbite ile birliktedir. Hepatosteatoz (NAFLD) çocuklarda en sık görülen karaciğer hastalığıdır, obezite ile de yakından ilişkilidir. Omentin-1 insülin duyarlılaştırıcı etkisi ortaya konmuş, vücut kitle indeksi ile negatif korelasyon gösterdiği tespit edilmiş bir adipokindir. İnsülin direnci ve hepatosteatoz arasındaki ilişki iyi bilinmektedir dolayısı ile omentinin hepatosteatoz patogenezinde rolü olabileceği varsayılabilir. Obez çocuklarda omentin-1 düzeyleri incelenmiştir ancak literatürde hepatosteatozu olan obez çocuklardaki omentin-1 düzeyleriyle ilgili yeterli çalışma yoktur. Çalışmamızda hepatosteatozu olan ve olmayan obez çocuklarda omentin-1 düzeylerini inceleyerek çocukluk çağında görülen hepatosteatoz ile omentin-1 arasındaki olası ilişkiyi ortaya koymayı ve hepatosteatoz patogenezini aydınlatmaya katkı sunmayı hedefledik. Yöntem ve gereçler: Hastanemiz çocuk endokrinoloji ve genel çocuk polikliniğine Ekim 2017 ve Nisan 2018 tarihleri arasında başvuran 12-18 yaş arası, ergenliği başlamış (puberte evre ≥ 3) ve obezitesi (vücut kitle indeksi standart sapma skoru (VKİ SDS) ≥%95) olan 134 hastanın antropometrik ölçümleri yapıldı, kan basıncı değerleri ve rutin kan tetkikleri kaydedildi. İnsan omentin-1 ELISA kiti ile çalışılmak üzere serum jelli tüpe 2 ml kan ayrıldı. Tüm hastalara hepatosteatoz tespiti ve evrelemesi (evre 1, 2 ve 3) için üst batın ultrasonografisi (USG) yapıldı. Kan verme sürecinde omentin-1 için kan ayrılamayan, kronik hastalığı veya sendromik obezitesi olan ve antidiyabetik ilaç kullanan olgular çalışma dışı bırakıldı. Bulgular: Hepatosteatoz olan ve olmayan gruplar yaş ve cinsiyet açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktu. Hepatosteatozu olmayan olgularda (n=44) ortanca omentin-1 düzeyleri 11.02 ng/ml ve hepatosteatoz tanılı olgularda (n=38) ortanca omentin-1 düzeyleri 10.50 ng/ml olarak bulundu. İki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0.823). Ağır hepatosteatozu olan (evre 2- 3) olguların ortanca omentin-1 düzeyleri 9.45 ng/ml, hafif hepatosteatozu olan olguların (evre 1) ortanca omentin-1 düzeyleri 9.75 ng/ml olarak ölçüldü (p=0.954). Sonuç: Çalışmamızda obez çocuklarda saptanan hepatosteatoz ile omentin-1 düzeyleri arasında bağlantı saptanmamıştır. Ancak evre 2-3 hepatosteatozlu hastaların sağlıklı kontroller ve hepatosteatozu olmayan obezlerle karşılaştırılacağı daha fazla olgu sayısıyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Omentin-1'in hepatit oluşturan durumlardaki rolünün aydınlatılması da NAFLD patogenezindeki yerinin anlaşılmasında katkı sağlayabilir.
COVID-19 pnömonisi ile hastaneye başvuran hastalarda karaciğer fonksiyon testlerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: 2019 sonbaharında ortaya çıkan bir SARS-CoV-2 hibrit virüs infeksiyonu olan COVID-19 salgını şiddetli akut alt solunum yolu infeksiyonuna neden olarak mortal seyretmektedir. Bu çalışmada yeni ortaya çıkan bu hibrit virüsün tanı anında karaciğer testlerinde oluşturabileceği anormallikleri incelemeyi amaçladık. Hasta ve Yöntemler: Retrospektif tasarımlı çalışmamıza COVID-19 infeksiyonunun ilk dalgasında Şubat 2020-Nisan 2020 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran ve COVID-19 infeksiyonu şüphesi ile toraks BT çekilerek COVID-19 pnömonisi tanısı alan, bilinen karaciğer hastalığı, hepatotoksik ilaç kullanımı ya da COVID-19 infeksiyonu dışında mortaliteye yol açabilecek komorbid hastalığı olmayan ardışık 100 hastayı çalışmaya aldık. Bu hastalarda karaciğer enzim anormallik sıklığını belirledikten sonra yaşayanlarla hastanede ölenleri 2 guruba ayırdık ve guruplar arasındaki farklılıkları araştırdık. Bulgular: Hastaların 59'u (%59) erkekti. Yaş median 59, (range 16-88) yıldı. Hastaneye başvuru sonrası 83 (%83) hasta yaşamına devam ederken, 17'si (%17) hastanede öldü. Yaşayanların 47'si (%56.6) hastanede ölenlerin ise 10'u (%58.8) erkekti. Median yaş yaşayanlarda 57 yıl (range 16-85), hastanede ölenlerde 70 y (range 48-88)'dı. Hastaların %33'ünde AST, %2'sinde ALT, %3.7'sinde ALP, %46.2'sinde GGT yüksekti. Yaşayanlarla hastanede ölenler arasında univaryet analizde yaş (p=0.003), AST (p<0.001), ALT (p=0.016), GGT (p=0.006), albümin (p=0.001), INR (p=0.024), Crp (p<0.001), ve ferritini (p<0.001) anlamlı olarak farklı saptadık. Multivaryet analizde ise sadece ferritin anlamlıydı (Rölatif Risk (%95 Güven Aralığında 1.003 (1.000-1.005, p=0.037)). Korelasyon testlerinde yaşayanlarda AST; ALT (r=0.593, p<0.001), ferritin (r=0.585, p<0.001) ve crp (r=0.528, p<0.001) ile iyi derecede, CK ile orta derecede ilişkiliydi (r=0.410, p<0.001). Hastanede ölenlerde AST; ALT ile çok iyi derecede (r=0.905, p<0.001), lökositle iyi derecede (r=0.673, p=0.003), CK (r=0.341) ve trombosit (r=0.345) ile zayıf bağıntı gösterirken albümin ile orta derecede ters bağıntılıydı (r=-0.448). Sonuçlar: COVID-19 infeksiyonunda başlangıçta AST ve GGT'nin yükseldiğini fakat mortalite ile ilişkili olmadıklarını belirledik. Bu iki enzim yüksekliğinin karaciğer yağlanması ile ilişkili olabileceğini düşünüyoruz. Bu nedenle hepatosteatoz gelişiminin patoloji temelli çalışmalarla aydınlatılması gerektiğini düşünüyoruz.
Karaciğer sirozlu olgularımızda sirotik kardiyomiyopatiyle ilgili belirli biyokimyasal ve ekokardiyografik parametrelerin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Karaciğer sirozu, dünyanın pek çok bölgesinde ve ülkemizde en önemli ölüm nedenlerinden biridir. Sirotik hastalarda, kardiak fonksiyon bozukluğu olduğu, sistolik, diastolik disfonksiyon ve elektrofizyolojik anormallikler bulunduğu bilinmektedir. Çalışmamızda karaciğer sirozu olan hastalarda bazı ekokardiyografik ve biyokimyasal parametrelerin sirotik kardiyomiyopati ile ilişkisini araştırdık.Materyal metod: Ağustos 2009 ile Mayıs 2011 yılları arasında iç hastalıkları ve gastroenteroloji polikliniğinden takipli 44 karaciğer sirozlu hasta (24 erkek ve 20 kadın) ve 30 kişi kontrol grubu (16 erkek ve 14 kadın) olarak çalışmaya alındı. Çalışmada; elektrokardiografi (EKG), ekokardiografi, Pro-BNP ve diğer biyokimyasal belirteçler değerlendirildi. Sonuçlar SPSS (SP-SPSS versiyon 16) ile istatistiksel olarak analiz edildi.Bulgular: 44 karaciğer sirozlu hastanın Child-Pugh sınıflamasına göre 24'ü (%54.5) Child-Pugh C evresindeydi. Olguların 25'inde (%56.8) sirozun etyolojisi HBV idi. Pro-BNP değeri hasta grubunda 156.41±153.56 pg/ml ve kontrol grubunda 25.71±30.11 pg/ml (p< 0.001) olarak tespit edildi. EKG'de sirozlu hastalardaki QTc: 0.40 ± 0.03 sn ve kontrol grubunda QTc: 0.38 ± 0.03 sn (p: 0.016). Ekokardiografik parametrelerden sol atriyum diyastol çapı hasta grubunda 3.98±0.54 , kontrol grubunda 3.46±0.45 olarak saptandı (p<0.001). Sağ ventrikül doku doppler incelemesinde myokardial performans indeksinin hasta grubunda 0.27±0.05, kontrol grubunda 0.23±0.06 değer olduğu görüldü ( p: 0.01 ). Septumdan alınan değerlere göre hasta grubunda hesaplanan MPİ: 0.41±0.09, kontrolde 0.36±0.07 (p: 0.02) bulundu. Buna karşın konvansiyonel yöntemlerle hesaplanan sol ventrikül MPİ değeri benzerdi. E/A, EDZ değerinde anlamlılık tesbit edilmedi. E/E' değeri hastada 10±3, kontrol grubunda 8±2 (p? 0.05 ) idi.Sonuç: Ekokardiografik olarak konvansiyonel yöntemlerle ölçülen parametreler açısından karaciğer sirozlu hastalar sol atrium çapı dışında normallerden farklı değildir. Ancak doku doppler ekokardiografi parametrelerinden IVS MPI, RV MPI ve E/E' değerlerinin karaciğer sirozlu olgularda bozulmuş oldukları belirlendi. Ayrıca sirotik hastalarda normallere göre QTc uzaması mevcuttu. ProBNP değeri de sirotik hastalarda normallere göre yüksek bulundu.. Tüm bu bulguların sirotik kardiyomiyopati ile ilgili olabileceğini düşünüyoruzAnahtar kelimeler: Siroz, kardiyomiyopati, pro-BNP, ekokardiografi, doku dopplerekokardiografi
Detection of polymorphism and mutation in gilbert syndrome gene in patients with suspected hepatitis
This study aims to estimate the levels of liver enzymes in patients with liver disorders or similar symptoms like yellowing skin and eyes, abdominal pain, lethargy, or who have a genetic history of Gilbert syndrome. 100 sample were collected, with age range 20 to 50 years, in addition to 100 healthy volunteers, with age range 22 to 48 years. There was a great difference in GPT, GOT and G6PD enzyme concentration and total bilirubin between the two groups. Genetic study results showed that the genotype (TC) had the highest frequency of 10 % in patients versus the control group of 1%. The genotype (TT) had a frequency of 90% in patients compared to 99 % in control group. The results also showed that the genotype (GC) had the highest rate of 6% in patients. The genotype (GG) had a frequency of 94 % in patients compared to 100 % in control group. As a conclusion from 200 sample, the blood groups O and A have the highest frequencies among patients, indicating that these blood groups may be more susceptible to elevation bilirubin in patients with liver disorders. The differences in serum level of G6PD between study groups referred that this enzyme may have an important role in hyperbilirubinemia condition among patients. High frequency of genotypes TC of G6PD Aures (143 T→C) and GC of UGT1A1 (position 179G>C) genes polymorphisms in patients in comparison with control, indicated that these genotypes may play an important role in variation in the level of G6PD, abnormality in liver enzymes as well as hyperbilirubinemia.
The study on some liver enzymatic activities among patients with liver disease in Al-Diwaniyah province
The liver is the largest organ in human body. Facilitates digestion, energy storage, and waste elimination. Infectious factors like hepatitis A, B, and C are the cause of many ailments. Liver disease may also be exacerbated by the use of drugs, poisons, and large quantities of alcohol. Those who have developed cirrhosis or fatty liver disease are not alone. In addition to liver cancer. Fluctuations in liver enzyme levels are a common diagnostic and treatment challenge in general clinical practice. It might be challenging to sort through all of the potential diagnosis, even for a seasoned physician. Focusing on certain liver enzymes has allowed the researchers to ascertain whether or not a patient is suffering from liver disease. The ELISA technique was employed to look into liver enzymes, obtained results showed that protein levels had dropped, including albumin. Enzyme levels of ALT and AST changed by increasing during liver infection. In conclusion, Aminotransferase levels can vary from normal to over 10 times the upper limit of normal, depending on the degree of liver elevated enzymes due to cardiovascular disease. The total protein cutoff value of 5.8 is used to diagnose liver disease, while the albumin cutoff value of 3.95 is used as a good predictor of liver illness.
The effect of overweight and obesity on liver biochemical markers in children and adolescents
Obesity is characterized by associating with the progression of different metabolic disorders. In this study, the relationship between obesity and non-alcoholic fatty liver disease (NAFLD) was investigated by taking liver enzymes, lipid profile and serum protein carbonyl content as variables of comparison. The study was included 50 healthy lean people, 40 obese people with healthy liver, and another 40 obese people with NAFLD. The age comparison among the three groups gave non-significant changes, while the body mass index of obese people at both groups was significantly higher than lean control, and non-significant between them. The activities of AST, ALT, ALP, LDH, and GGT were significantly increased in the serum of NAFLD obese patients compared to control, while ALT, ALP, and LDH were increased significantly in healthy obese people compared to control. AST, and GGT were observed to be significantly higher in NAFLD obese people compared to healthy obese people. Lipid profile parameters were significantly altered in obese people at both groups, but only triglycerides and VLDL were showed significant higher levels in NAFLD obese patients compared to healthy obese people. The level of protein carbonyl was increased in both of obese groups compared to control, and further significant higher levels were observed in NAFLD obese patients compared to healthy obese people
The relationship between alcoholic liver disease and non-alcoholic liver disease with obesity, diabetes and protein malnutrition
In patients undergoing bariatric surgery, the prevalence of NAFLD ranged from 37 to 91%, with the increase in this prevalence being linearly proportional to the increase in BMI, with the presence of central obesity. Alcoholic hepatitis is due to major liver damage with inflammation and destruction of liver cells; appears more abruptly and can be very serious. Patients typically present with yellowing (jaundice), malaise, nausea, vomiting, abdominal pain, and fever. It is important to highlight those numerous studies have been carried out with a proteomic approach in tissue samples from animal models of obesity, which have provided relevant information to clarify the molecular mechanisms involved in this disease; however, it is necessary to consider the limitations of animal models in the interpretation of the studies and their extrapolation to obesity in humans. Finally, cirrhosis associates a significant destruction of liver cells with a marked scarring process (fibrosis) that significantly alters the architecture of the liver, compromising its functions. Initially, patients may have almost no symptoms, but if their evolution continues, they may present accumulation of fluids in the abdomen (ascites), digestive bleeding, behavioural disorders (encephalopathy) and even a liver tumor.
Study of some biochemical parameters in patients with hepatitis B in al-anbar governorate/iraq
The Hepadnaviridae family includes the hepatitis B virus, a partially double-stranded virus. Anyone may get infected with acute HBV, whether or not they're sick. Symptoms of a significant HBV infection include muscle pains, tiredness, and a lack of energy. The present work focuses on the impact of hepatitis B on liver function tests and a number of biochemical indicators. The results showed a huge discrepancy between the mean Age in (year) and VITB12 scores. However, the statistical significance of the discrepancies between GGT and ALP's approaches is low. Men and women in group A had significantly different mean values for the aforementioned biomarkers than did men and women in group B, who served as controls (P 0.05). According to the Pearson correlation analysis test for connection between VITB12 and other chemical tests, there seems to be a significant association between the R-value and VITB12. (VITB12) exhibited a substantial link with (GGT), however (ALP), GPT, GOT, TG, Tc, and FBS had no correlation with (VITB12). Research shows that viral hepatitis is more prevalent among the elderly and those who are weak in vitamin B12. The GPT and GOT both have substantial statistical differences from the other two groups.
Assessment and association of some biochemical parameters in patients with liver cirrhosis in baghdad city
Cirrhosis of the liver is characterized by the pathological creation of regenerating clusters ringed by fibrous bands as a consequence of chronic liver injury, which results in portal congestion and end-stage fatty liver. Therefore to conduct a field study to find out the causes of liver cirrhosis and to find the most susceptible age range to the disease among women and men and to find the most accurate tests to diagnose the disease. The study included (100) samples (59) men and (49) women in the age range between 45-66 years old. Divided into two groups known as patient group and control group. The control group included 29 healthy men and 21 women. The patient men group divided into 15 suffered from hepatitis disease, 10 suffered from fatty liver, 5 were alcoholic hepatitis while the patient women group divided into 15 suffered from hepatitis disease, and 5 suffered from fatty liver. Some significant chemical tests were performed such as AST, ALT, Bilirubin, FBS, CHO, TG, HDL, LDL, D3, and B12. It can be concluded that there are significant differences for all chemical tests mentioned.
Correlation between liver damage and anemia
The most prevalent complication of liver damage for human beings is anemia, hematological disorders are usually related to liver illnesses, and many people have anemia from a variety of causes, bleeding is a serious cause of anemia, with a high mortality rate, and anemia is exacerbated by blood coagulation problems. Each case of anemia has a unique etiology, therefore it's critical to get started on the right treatment right once. The primary goal is to determine whether there is a relationship between the severity of liver damage and hemoglobin levels, all participants are required to provide written informed permission, the experimental testing was done in Dhi Qar Province laboratory in Iraq. In this work, ten parameters including age, weight, WBC, Hb, iron, ferritin, GOT, GPT, hs CRP, and albumin were measured in patients in the anemia for the patients' group and healthy group. The results of this study noticed that there is a positive correlation between Hb and iron. Also, a positive correlation was recorded between GPT and GOT with ferritin, a negative correlation was recorded between WBC and Hb. Also, a negative correlation was recorded between ferritin, GOT, GPT with Hb. İn addition, a negative correlation was recorded between ferritin, GOT, GPT with iron