Tiroid hastalıkları
199 theses under this subject heading
Tiroidektomi yapılan hastalarda ses kalitesini etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Bu çalışma tiroidektomi yapılan hastalarda ses kalitesini değerlendirmek amacıyla yapılan prospektif bir çalışmadır. Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'ne Mayıs 2019-Mart 2021 tarihleri arasında total tiroidektomi planlanan 62 hasta araştırıldı. Hastalarda aralıklı sinir monitörizasyonu kullanıldı. Sinir monitörizasyonunda sinyal kaybı yaşanmayan grupta ses kalitesi değerlendirildi. Hastaların preoperatif, postoperatif 1. ay, postoperatif 3. ay, postoperatif 6. ayda ses kalitesi objektif (akustik ve aerodinamik analiz) ve subjektif testlerle (SHİ-10, SİYKÖ) değerlendirildi. Objektif analizde anlamlı fark görülmedi (p>0,05). SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerinde preoperatif ve postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı farklar görüldü (p<0,05). Rezeksiyon öncesi ve sonrası, sağ-sol rekürren sinir, sağ-sol vagus siniri amplitüt değerleri karşılaştırıldı. Her iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Cinsiyete göre, sağ-sol R1, R2, V1, V2 değerleri karşılaştırıldı, kadınlarda sol V1 amplitüdü daha yüksek bulundu (p=0,031). Sinir monitörizasyonu verileri ile objektif parametreler, SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerinin korelasyonu araştırıldı. F0 parametresi postoperatif 1. ay (p=0,008) ve F0 6. ay (p=0,012) disseksiyon sonrası ve öncesi sağ rekürren siniri amplitüt farkı ile F0 postoperatif 6. ay değeri sol vagus disseksiyon sonrası ve öncesi amplitüt farkı ile pozitif korelasyon gösterdi (p=0,043). NHR parametresi ise postoperatif 1. ay sağ rekürren disseksiyon öncesi ve sonrası sinir amplitüt değişimi ile negatif korelasyon gösterdi (p=0,022). Malign ve benign hastalar, sinir monitörizasyon verileri, akustik parametreler, aerodinamik parametreler, SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerine göre karşılaştırıldı. S/Z parametresi 6. ay (p=0,013) değeri ve ameliyat öncesi SHİ-10 anketinde (p=0,048) her iki grup arasında anlamlı fark vardı. Çalışmada sinir monitörizasyonunun sinyal kaybı gelişmeyen hastalarda foniatrik değerlendirmede güvenli olduğu gösterildi. Tiroidektomi öncesi ve sonrası ses bozukluğu değerlendirilmesinin önemli olduğu vurgulandı.
Radyoaktif iyot refrakter diferansiye tiroid kanserli hastalarda sorafenib kullanımının etkinliğinin retrospektif incelenmesi
Tiroid kanserleri genel olarak iyi prognozlu kanserlerdir ve çoğunluğu tiroid follikül epitel kökenlidir. Papiller tiroid kanseri (PTK), folliküler tiroid kanseri (FTK), hurthle hücreli tiroid kanseri (HHTK) ve az diferansiye tiroid kanseri diferansiye tiroid kanserleri (DTK) olarak isimlendirilmektedir. Genel olarak cerrahi ve radyoaktif iyot (RAI) tedavisine iyi yanıt verirler. Bu kanserlerin az bir kısmı daha agresif bir forma dönüşerek RAI tedavisine direnç geliştirir ve RAI refrakter DTK olarak isimlendirilirler. RAI refrakter DTK tedavisinde tirozin kinaz inhibitörleri önemli bir tedavi seçeneği haline gelmiştir. Sorafenib tirozin kinaz inhibitörü olup RAI refrakter DTK tedavisinde kullanılmaktadır. Çalışmamızda radyoaktif iyot refrakter (RAIR) diferansiye tiroid kanserli hastalarda sorafenib kullanımının etkinliğinin retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 2010-2022 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde endokrinoloji ve onkoloji polikliniklerinde RAIR-DTK tanısı ile takip edilen ve tedavi olarak sorafenib kullanan 19 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. On üç hasta papiller tiroid karsinomu, 5 hasta folliküler tiroid karsinomu ve 1 hasta az diferansiye tiroid karsinomu tanısı almıştı. Medyan progresyonsuz sağkalım (PFS) 16,1 ay, medyan genel sağkalım (OS) 36,2 ay olarak bulundu. Sadece akciğer metastazı olmasının, yaşın 55'den büyük veya küçük olmasının, tanının PTK veya FTK olmasının ve cinsiyetin PFS'ı etkilemediği görüldü. Tam yanıtlı hasta yoktu. Objektif cevap oranı %15,8, hastalık kontrol oranı %84,2 olarak bulundu. Hastaların %63,2'sinde yan etki görüldü ve en sık görülen yan etki el-ayak sendromuydu. Çalışmamızda RAIR-DTK tanılı hastalarda alt gruplardan bağımsız olarak sorafenib kullanımının PFS üzerine olumlu etkisi olduğu gösterilmiştir.
Tiroid tümörlerinin histopatolojik özelliklerinin prognozla ilişkisi ve Anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığı
Giriş ve Amaç: Tiroid kanserleri, tüm kanserlerin yaklaşık olarak %3.1'ini oluşturmakta olup, bunların da %80-85 ise papiller tiroid karsinomudur (PTK). PTK oldukça iyi prognoza sahip olmasına rağmen, nadiren agresif davranış göstermektedir. Çalışmamızda, PTK'nın histopatolojik özelliklerinin prognoz ile ilişkisinin ortaya konması ve tiroid tümörlerinde anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığının anlaşılması hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı sisteminde kayıtlı, 2005-2020 yılları arasında papiller tiroid karsinomu tanısı alan 2660 olgu çalışmaya alındı. Olgular agresif klinik gidişata göre genel liste ve esas liste (n=293) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İmmünohistokimyasal çalışmada malign tiroid tümörleri ve benign neoplastik ve non-neoplastik olguları içeren, TROP2 için 306 ve anneksin A1 için ise 150 vaka seçildi. Bulgular: Esas listede yer alan 293 olgunun 98'i (%33,4) erkek, 195'i (%66,6) kadın olup, kadın/ erkek oranı 1.99'du. 264 olguda (%90) lenf nodu, 11 olguda (%3,7) uzak organ metastazı mevcuttu. 33 olguda (%11) hastalık kaynaklı ölüm görüldü. Tümör 162 olguda (%55) bilateral, 149 olguda (%51) ise multifokaldi. Olguların 204'ünde mikroskobik ekstra tiroidal yayılım (ETE) ve 7'sinde makroskopik ETE izlendi. Toplamda 173 olguda "tall cell" varyant komponenti mevcuttu. İmmünohistokimyasal çalışmada, TROP2 ile PTK'da sensitivite %63,5 ve spesifite %100 olarak hesaplanmış olup, anneksin A1 ile tüm tiroid malignitelerinde sensitivite %83,8 ve spesifite %82,8 olarak bulundu. Sonuç: Histopatolojik incelemede tiroid tümörlerinde; erkek cinsiyet, >1cm tümör çapı, bilateralite, mikroskobik ETE, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı ve başta "tall cell" varyant olmak üzere tümör varyantlarının prognoz ve rekürrens üzerinde etkili olduğu görülmüştür. İmmünohistokimyasal olarak ise tiroid karsinomlarında anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal amaçlı kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
Papiller tiroid kanseri boyun metastazını saptamada FDG PET etkinliğinin değerlendirilmesi
Son yıllarda popülaritesinin artmasıyla birlikte FDG PET çeşitli malign hastalıklarda tanısal yöntem olarak sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bizim çalışmamızda papiller tiroid kanseri tanılı vakalarda boyun lenf nodu metastazlarını saptamada FDG PET etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Bu retrospektif çalışmamızda Ocak 2012-Mayıs 2021 yılları arasında kliniğimize başvuran, tiroid bezinde papiller kanser tanısı histopatolojik olarak doğrulanmış olan ve boyun lenf nodlarına yönelik cerrahi girişim yapılmış 68 hasta dahil edildi. Hastalarımızın operasyon öncesinde çekilen FDG PET görüntülemeleri ve raporları incelendi. Histopatolojik tanı ile FDG PET görüntülemeleri ve raporları eşleştirildi. Çalışmamıza dahil edilen 68 hastanın 56'sı histopatolojik olarak papiller kanser tanısı almış olup 12 hastanın histopatolojisi negatif olarak raporlanmıştır. Histopatolojisi pozitif olan 56 hastanın 49'unda FDG PET tutulumu mevcut olup, negatif gruptaki 12 hastanın 3'ünde tutulum gözlenmemiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre servikal metastazları saptamada FDG PET'in sensitivitesi %87.5 ve spesifitesi %25 olup boyun metastazının saptanmasında diğer tetkiklerle birlikte önemli bir yol göstericidir.
İyot refrakter tiroid karsinomunda refrakterliği belirleyen faktörlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: İyot refrakterliğe neden olan sebeplerin tespit edilmesi ve iyot alımında sorumlu olan NIS (Sodyum İyot Simportu) de oluşabilecek bozuklukların iyot refrakterliği ile ilişkili olabileceği düşünülerek kliniğimize başvuran iyot refrakter tiroid karsinomu tanılı hastaların klinik ve patolojik özelliklerini ve SLC5A5 NIS membran proteinini kodlayan gen ekspresyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışma, 01/01/2013-15/09/2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniğine başvuran iyot refrakter tiroid karsinom tanılı 32 hasta ve refrakter olmayan 51 hastanın biyokimyasal parametreleri, histopatolojik tipleri ve FDG-PET/BT, BT, MRG, USG görüntüleme bilgileri ve NIS protein SLC5A5 gen değerlendirilmesi incelendi. Bulgular: İyot refrakter tiroid karsinom grubundaki ortanca±SD yaş değeri 56,56 ± 15,22 iken kontrol grubunda 46,82 ± 12,43 idi ve hasta grubunun medyanı 55 (46,5 -70 ) iken kontrol grubunun ise medyanı 48 (38 -55) idi. Bazal Tg ortanca±SD değeri hasta grubunda 3588,11 ± 8975,48 iken kontrol grubunda 310,46 ± 1796,86 idi. Hasta grubunun medyan değeri 278 (65-724 ) iken 3,21 (0,66 -23,7) idi. Refrakter tiroid karsinomlu kemoterapi alan 13 hastanın ortalama yaşı 65,77 (standart sapma:12,58), kemoterapi almayan 19 hastanın ortalama yaşı 50,26 (standart sapma:13,80). Tedavi almayanların yaş ortalaması hasta grubundaki alanlara göre daha düşüktür. Tüm bu parametreler ve istatiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,05). SLC5A5 gen ekspresyonu iyot refrakter olmayan PTK grubunda azalmış, iyot refrakter PTK grubunda artmıştır. Sonuç: Diferansiye tiroid karsinomu hastalarında iyot refrakterliğinin gelişiminde ileri yaş (yaş>55) ve postoperatif tiroglobulin düzeyi yüksekliği (278 ng/ml) etkilidir. Ayrıca iyot refrakter tiroid karsinomu olan hastalarda ileri yaş varlığı, kemoterapi gerekliliği ile ilşkilidir. Radyoaktif iyot refrakter tiroid karsinomunda benign dokulara göre SLC5A5 gen ekspresyonu artarken radyoaktif iyot duyarlılığı durumunda azlmıştır. SLC5A5 gen ekspresyonununda ortaya çıkan farklı yöndeki ekspresyon değişimleri RAI refrakter hastalığın patofizyolojik mekanizmasını daha iyi anlayabilmek için yol gösterici olabilir Anahtar kelimeler: İyot Refrakter Tiroid Karsinomu, NIS (Sodyum İyot Simportu), SLC5A5.
İyot refrakter papiller tiroid karsinomunda PTTG-1 (Pituitary tumor transforming gene 1) gen ekspresyonunun değerlendirilmesi
Papiller tiroid kanseri (PTK), tiroid kanserlerinin en yaygın görülen türüdür. PTK'nın prognozu genellikle iyi olmakla beraber radyoaktif iyot (RAİ) tedavisine yanıt alınamayan refrakter (RAİ-R) hastaların prognozu oldukça kötüdür. PTK patogenezinde son yıllarda moleküler mekanizmalar üzerinde durulmaktadır. Pituitary Tumor Transforming Gene-1 (PTTG-1), bazı çalışmalarda tiroid kanserleri ile ilişkili saptanmış bir proto-onkogendir. Çalışmamıza 26 RAİ-R PTK, 15 klasik PTK, 12 multinodüler guatr (MNG) tanılı kontrol hastası olmak üzere toplam 53 kişi dahil edildi. Çalışmamızda RAİ-R PTK'da PTK'na göre PTTG-1 gen ekspresyonu kat değişimlerinin istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek olduğu görülmüştür (1.99 vs 1.73, p= 0.751). Bu durum RAİ-R PTK'ların daha az iyot tutmasına ve RAİ ablasyon tedavisine cevabının daha kötü olmasına katkıda bulunuyor olabilir. RAİ-R PTK hastalarında PTTG-1 gen ekspresyon düzeyi ile TG, anti-TG, NLR, yaş, metastaz çapı, tümör yarılanma zamanı, suvmax değerleri ve cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0.05). PTTG-1'in PTK'daki rolünü daha iyi anlayabilmek için gelecekte MNG yerine sağlıklı kontrol grubu kullanılarak, daha fazla sayıda hastada ve sadece tümöral doku elde etmek için yapılmış mikroskobik örnekler kullanılarak PTTG-1 geni çalışılan ileri çalışmalar gerekmektedir.
Subklinik hipotiroidi hastalarında serum adropin düzeyinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Tiroid bezinden salgılanan tiroid hormonları, tüm vücut hücrelerinin büyüme ve gelişmesi ile enerji metabolizması üzerinde düzenleyici etkisi olan hormonlardır. Subklinik hipotiroidi ise, artmış serum tiroid uyarıcı hormon (TSH) konsantrasyonu yanında tiroksin (fT4) ve triiyodotironin (fT3) seviyelerinin referans aralıkları içinde olması durumudur. Hipotiroidi öncüsü olabilen subklinik hipotiroidi; özellikle metabolik sendrom, insülin direnci, kardiyovasküler sistem hastalıkları, endotelyal fonksiyon bozukluğu ve ateroskleroz gelişiminde etkili olabilmektedir. Adropin, esas olarak karaciğer ve beyinde enerji homeostazı ile ilişkili gen (Enho) tarafından kodlanan bir peptit hormonudur. Glikoz ve lipid homeostaz dengesinde ve insülin direnciyle yakından ilişkilidir. Karaciğer, beyin, kalp, böbrek, pankreas ve gastrointestinal sistem gibi birçok doku ve organda üretilir. Çalışmamızın amacı; SKH hastalarında adropin seviyesinin değişip değişmediğini saptamak ve böylece subklinik hipotiroidinin klinik sonuçlarında ve patofizyolojisinde aracı bir markır olup olmayacağını tespit etmektir. Materyal ve Metot: Çalışmaya akut veya kronik hastalık ve antitiroid ilaç dahil herhangi bir ilaç kullanım öyküsü olmayan gönüllüler alındı. TSH düzeyine göre bireyler subklinik hipotroidi (TSH: 5-10 mIU/l ) (n:41) ve ötroid kontrol (n:43) olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gönüllülerin biyokimyasal parametreleri, tiroid fonksiyon testleri, serum adropin düzeyleri çalışıldı ve sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (BMI) açısından istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p >0,05). İki grup arasında adropin düzeyi SKH grubunda 136.75± 41.87 ng/ml iken; kontrol grubunda ise 220.65± 64.93 ng/ml olarak tespit edilmiştir ve gruplar arasında serum adropin düzeyine göre istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.001). Adropin düzeyi ile TSH arasında negatif bir korelasyon saptanırken (r:-0.765; p:<0.001) ; FT3 ve FT4 ile anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (r: -0.033; p: 0,765, r: 0.075; p:0,496, sırasıyla). Sonuç: SKH hastalarında kontrolleri ile kıyaslandığında serum adropin düzeyi anlamlı düşük saptamıştır. Bunun nedeninin adropin sentezi yapılan dokuların, tiroid hormon düzeyi ile gelişen patofizyolojik veya metabolik olaylarla direk veya indirekt mekanizmalar üzerinden ENHO gen ekspresyonunu etkilemesinden kaynaklanacağını düşünmekteyiz. Bu olası mekanizmaları aydınlatabilmek için daha fazla çalışmaya gerek duyulmaktadır Anahtar Sözcükler: Adropin, subklinik hipotiroidi, metabolik sendrom, insülin direnci, ateroskleroz
Hashimato tiroiditi olan hastalarda nötrofil/lenfosit oranının değerlendirilmesi
Amaç: Hashimato tiroiditi (HT), otoimmün etyolojiye sahip en sık görülen tiroidit formudur. Edinsel hipotiroidizmin de en sık görülen nedeni olup histopatolojik olarak tiroid parankiminde diffüz mononükleer hücre infiltrasyonu, parankimal atrofi, fibrozis ve oksifilik hücre metaplazisi ile kendini gösterir. Nötrofil/Lenfosit oranı(NLO) subklinik inflamasyonun ucuz ve kolay bir göstergesidir. Bu çalışmada HT tanısı olan hastalarla, sağlıklı kişilerin Nötrofil/Lenfosit oranları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Bu çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne 01/06/2020-01/06/2022 tarihleri aralığında başvuran 18-70 yaş aralığında, Hashimato Tiroiditi tanısı almış hastalar ve kontrol grubu olarakta ek herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı kişilerden oluşturuldu. 50 Vaka ve 50 Kontrol grubu olmak üzere 100 kişi alınmıştır. Hastanesin Nücleus sistemi retrospektif olarak taranmış ve belirtilen tarihler aralığında başvuruda Hemogram, CRP, TSH, T4, T3, Anti-TPO, Anti-Tiroglobulin ve Tiroid USG bakılmış hastalar; Hashimato Tiroiditi tanısı alan hastalar (vaka grubu) ve sağlıklı kişiler (kontrol grubu) olarak ikiye ayrılmıştır. Vaka ve Kontrol grubu arasındaki Nötrofil/Lenfosit oranı(NLO) arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmadaki gruplar arasında yaş ortalaması, cinsiyet, Lenfosit, Hemoglobin, Hematokrit, CRP, T3, T4 arasında anlamlı fark yoktu. HT hasta grubunda Lökosit, Nötrofil, TSH ortalama değerleri sağlıklı gruba göre yüksek bulunmuştur ve istatistiksel olarak anlamlıdır(sırayla p:0.026, p<0.001, p:0.002). HT grubunun Nötrofil/Lenfosit oranı 2.14(1-3,76) ve sağlıklı hasta grubunun Nötrofil/Lenfosit oranı(NLO) 1.48(0.81-3.5) bulundu. Gruplar arasında fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,001). Hasta grubunda HT tanısında da kullanılan anti-TPO ve anti-Tiroglobulin değerleri kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. Sonuç: HT grubunun NLO'su (2.14 [1-3.76]), kontrol grubuna göre (1.48 [0.81-3.5]) anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.001). NLO subklinik inflamasyonun ucuz ve kolay bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. HT tiroid bezinin lenfositik enflamasyonu ile giden, belirgin bir inflamatuar yük ile karakterize hastalıktır. Bu çalışmada kontrollere kıyasla HT hastalarında görülen artmış NLO değeri kronik inflamasyonun bir sonucu olması muhtemeldir. Anahtar Kelimeler: Hashimato Tiroiditi, Nötrofil/Lenfosit oranı
Correlation between thyroid disorder and anemia
The purpose of this study was to find out how hypothyroidism and hyperthyroidism affect the levels of haemoglobin. It was found that there was a link between thyroxin and haematological markers. We found that the average age of people in the hyperthyroidism, hypothyroidism, and control groups was 36.9±5.3, 33.3±3.6, and 27.33±4.19, respectively. The BMI showed that hypothyroidism (31.1±3.0, p-value 0.001) and hyperthyroidism (26.0±3.5, p-value 0.020) are very different from the controls (22.73±1.99). Thyroid problems comparing patients and controls There are statistically important differences between the levels of TSH hormone in patients and controls (p value 0.001). Using Iron Pane characteristics to compare patients and controls Ferritin levels are different between patients and controls (p = 0.001), but neither TIBC nor iron levels are different in a significant way. the link between people with thyroid disease and healthy people as measured by a hematological parameter It was found that there wasn't much difference between the patient group and the control group. The current study found that there were no significant differences between the mean RBC values for control, hyper, and hypo (hyper = 4.52±0.512, hypo = 4.315±0.541, and control = 4.8±0.552) (p value >0.05). The correlation and changes for HB were also not significant (11.89±1.9, 11.863±1.48, and 12.87±1.53, p value >0.05).
Thi Qar şehrindeki hipertiroid hastalarında hipertirodizmin karaciğer enzimleri üzerindeki etkisinin incelenmesi
Tiroid bezi insan vücudunun metabolizmasında büyük önem taşır ve tiroid hormonlarının vücut ağırlığı, termojenez ve lipoliz üzerinde derin etkileri vardır. Bu etkilere esas olarak tiroid hormonlarının iskelet kası ve yağ dokusu üzerindeki etkisi aracılık eder. Tiroid hormonları; Karaciğer üzerindeki etkisiyle yağ asitleri, kolesterol ve karbonhidrat dengesini de düzenleyebilir. Çalışmamızı Shatra General Hospital'da 100 hasta (65 erkek ve 35 kadın) üzerinde, bazı sonuçları yorumlamak ve tiroid hormonlarının işlevlerindeki artış veya azalmanın etkisini incelemek amacıyla gerçekleştirdik. Çalışmamız sonucunda, çalışılan hastaların çoğunda TSH değerinin T4 ve T3 hormonlarında (tiroid aktivitesi) artışla azaldığını ve TSH'deki bu düşüşün ALT, AST ve ALP enzimlerinde artışa ve GGT enziminde hafif bir artışa karşılık geldiğini bulduk. İstatistiksel çalışma sonucunda özellikle kadınlarda tiroid bezi ile ferritin arasında pozitif bir ilişki bulduk. Konjestif karaciğer aktivitesinin evresi ile AST, ALT, ALP, GGT seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı. Karaciğer fonksiyon testleri ve tiroid hormonları karşılaştırıldı. AST, ALT, ALP, GGT seviyeleri ve artan tiroid aktivitesi arasında bir ilişki vardır. Bu ilişki, tiroid bezinin aktivitesindeki artışın vücudun aktivitesinde artışı neden olacağını açıklamaktadır. Sonuç olarak karaciğer enzimleri de dahil olmak üzere vücut dokularındaki yıkım ve yapı süreçlerinden yani karaciğerde basit sorunlara neden olan tüm vücudun aktivitesini arttırdığı anlamına gelmektedir. Anahtar Kelimeler: Enzim, hepatotoksisite, karaciğer, Tiroid
Göğüs kanseri ve hiperlipidemili kadınlarda P53 gen polimorfizminin moleküler ve biyokimyasal çalışması
Göğüs kanseri, kalıtımsal, biyokimyasal değişiklikler ve fizyolojik bozuklukların yanı sıra çevresel ve yeme alışkanlıklarının etkileri gibi çeşitli nedenlere bağlı olduğu için Asyalı kadınlar, özellikle Iraklı kadınlar arasında yaygın bir hastalıktır. Bu çalışmanın odağı, en önemlileri tiroit bozuklukları ve kan plazmasındaki lipit seviyeleri olan bu değişikliklerden bazılarının araştırılmasına ve ayrıca p53 geninin polimorfizmi başta olmak üzere moleküler düzeydeki değişikliklerin incelenmesi üzerinedir. 100 kişiden oluşan örneklem için göğüs kanseri olan kadınlar içinden 50 örnek ve kontrol grubu olarak sağlıklı kadınlar içinden 50 örnek alınmıştır. Toplam Kolesterol, Trigliseritler ve lipoproteinlerin konsantrasyonunu ölçmek amacıyla biyokimyasal yöntemler benimsenmiş ve tiroit hormonlarının (T3, T4, ve TSH) konsantrasyonunun ölçülmesi amacıyla ELISA tekniği benimsenmiştir. Etkilenen kadınlarda hem bazı önemli biyokimyasal değişiklikler hem de moleküler düzeyde değişiklikler olmuştur. 2021, 73 sayfa ANAHTAR KELİMELER: Göğüs Kanseri, Lipidler, Tiroid bozuklukları, p53 geni
Assessment of thyroid function, vitamin D and some biochemical variables in hemodialysis patients
Vitamin D binds to the intracellular nuclear receptor VDR, which is expressed in macrophages, monocytes, dendritic cells, T and B lymphocytes, and others. These cells produce the enzymes needed to metabolise vitamin D. Vitamin D receptors interact with 1,25(OH)2D3, generated by 25(OH)D-1-hydroxylase. Vitamin D3 has extensive impacts on numerous lines of defence cells, indicating its importance in immune- mediated changes and autoimmunity. It controls CD4+ T cell differentiation and activation. It suppresses the activation of TCD4+ Th1 cells, lowering the production of IFN-γ, IL-2, and TNF-α, resulting in enhanced CD4+ Th2 T cell proliferation and production of IL-4, IL-5, and IL-10. Multiple sclerosis symptoms worsen in winter and spring when vitamin D levels are low, according to research. Vitamin D pills reduce these symptoms in women, according to studies. Clinical investigations using vitamin D analogues in individuals with DM1 showed that the condition was managed, with a drop in glycated haemoglobin and an increase in plasma C-peptide levels, indicating the prospective relevance of this therapy. Further research is needed.
Implciating of serum iron, ferritin, tibc on patients developed hypothyroidism
Recent research has focused on hypothyroidism, which is a prevalent medical disease caused by thyroid hormone insufficiency. If left untreated, it may cause major health problems and even death. Overt or clinical primary hypothyroidism is defined as thyroid-stimulating hormone (TSH) values above the standard range and free thyroxine concentrations below the reference range due to the wide variety of clinical presentation and overall lack of symptom specificity. TSH values that are above the reference range but free thyroxine concentrations that are within the normal range are what constitute mild or subclinical hypothyroidism. Mild or subclinical hypothyroidism is generally considered to be an early symptom of thyroid failure. The study was conducted in the Al-Kindi Teaching Hospital and in the period from February 2022 to April 2022. The clinical study included 100 patients divided two groups 50 patients primary hypothyroidism, and 50 patients with subclinical hypothyroidism. In addition to fifty volunteers from the control group. The three groups of the study were divided into two groups, 35 adults and 15 children The results indicated a significant increase in all levels of thyroid hormones, Anti- TPO, Iron, Ferritin, TIBC, Iodine, and Urea in both groups, adults and children. While FBS, creatinine showed a significant increase in the adult group, the children groups showed a significant decrease compared with control
Evaluation of lipid profile, thyroid hormones levels, and antioxidants in Iraqi thyroid patients
The purpose of this study is performed to examine the association of dyslipidemia in thyroid disorder patients and hypovitaminosis D, B12 in Iraqi patients. In the two groups (patients and controls), the study indicated that there were indications that the mean age, weight and body mass index in the group of patients were altered in hypothyroid patients. The average lipid profile was in the two groups, indicating that there were indications that the average total cholesterol was less statistically significant in hypothyroid patients, while the result of triglycerides, HDL, LDL and VLDL in the group of patients there was no significant relationship. Statistic. Regarding Superoxide Dismutase (Sod), it was found to be significantly lower in the patient group. Regarding TSH, T3 and T4, it was found that they were significantly higher in the patient group. Vitamin D and B12, were not found to be significantly higher in the patient group. The study confirmed that there was a between TSH with age, weight, cholesterol, LDL, T3 and T4 in hyroid Patients.
Acil servisten dahiliye yoğun bakıma yatan hastalarda tiroid hormon düzeyleri ile mortalite arasındaki ilişki
Acil Servisten Dahiliye Yoğun Bakıma Yatan Hastalarda Tiroid Hormon Düzeyleri İle Mortalite Arasındaki İlişkiAmaç: Yoğun bakımda yatan yaşlı hastalarda mortalite oranı oldukça yüksektir. Bu çalışmada dahiliye yoğun bakıma yatan 55 yaş üstü hastaların mortalitesini tahmin etmede yardımcı olan tiroid hormonları ve glasgow koma skalası, akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirmesi II, basitleştirilmiş akut fizyolojik skor II, kullanılarak bunların birbirleriyle olan ilişkisi saptanmaya çalışıldı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 48'i (% 65,8) erkek, 25'i (% 34,2) kadın olmak üzere toplam 73 hasta alındı. Hastalarda mortaliteyi tahmin etmek için kullanılan belirteçler olarak; yaş, akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirmesi II, basitleştirilmiş akut fizyolojik skor II, glasgow koma skalası, serumda lökosit sayısı, hemoglobin, c reaktif protein, serbest triiyodotironin, serbest tiroksin, tiroid stimüle edici hormon, protrombin zamanı, aktive parsiyel tromboblastin zamanı, albumin, ferritin belirlendi.Bulgular: Eksitus ve taburcu olan hastalar arasında yaş ortalaması istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ortalama yatış süresi ise anlamlı bulundu.Prognostik belirteçlerinden, akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirmesi II, lökosit sayısı, c reaktif protein, protrombin zamanı, serbest triiyodotironin, serbest tiroksin, tiroid stimüle edici hormon ve hemoglobin'in istatistiksel olarak mortalite ile ilişkisi bulunamadı. Ferritin, aktive parsiyel tromboblastin zamanı, glasgow koma skalası, basitleştirilmiş akut fizyolojik skor II'nin yüksekliği ve albümin düşüklüğü ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu.Sonuç: Dahiliye yoğun bakım ünitesi'ne yatan 55 yaş üstü hastaların mortalite tahmininde; basitleştirilmiş akut fizyolojik skor II, glasgow koma skalası, ferritin, albümin, aktive parsiyel tromboplastin zamanı, ölçümlerinin kullanılabileceği tespit edildi.
İnce iğne aspirasyon biyopsi sonuçları malignite yönünden şüpheli olan tiroid nodüllü olgularda preoperatif değerlendirmede F-18 FDG PET/PT `nin rolü
Amaç: İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) sonucu malignite kuşkusu taşıyan tiroid nodüllü olgularda preoperatif değerlendirmede F-18 FDG PET/BT'in rolünü ortaya çıkarmaktır.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalında, prospektif olarak 2009-2011 yılları arasında Genel Cerrahi ve Endokrinoloji polikliniklerine başvuran, tiroid nodülü olan, İİAB yapılmış ve sonuçları malignite kuşkusu (foliküler neoplazi kuşkusu, hurtle hücreli neoplazi kuşkusu) gelen 46 hastanın, lobektomi veya total tiroidektomi yapılmadan önce tüm vücut F-18 FDG PET/BT çekilerek, tiroid nodüllerindeki FDG tutulum paternleri ve SUVmax değerleri, postoperatif histopatolojik sonuçları ile karşılaştırıldı.Bulgular: Toplam olgu sayısı, 40 (% 87,0) kadın ve 6 (% 13,0) erkek olmak üzere 46 hastadır. 46 olgunun patoloji sonuçlarına göre 29 (% 63) tanesi benign, 17 (% 37) tanesi malign histopatolojik tanıları almıştır. Tiroid USG bulgularının değerlendirilmesinde; 46 olgunun 19 (% 41,3) tanesinde tek (soliter), 27 (% 58,7) tanesinde ise 2 ve 2'den fazla (multiple) nodüller izlenmektedir. 19 soliter nodülün 9 (% 47,4) tanesi malign, 10 (% 52,6 ) tanesi ise benign patolojilere sahip hastalarda izlenmiştir. Nodül iç yapıları değerlendirildiğinde; 33 (% 71,7) olguda solid, 13 (% 28,3) olguda ise mikst, (solid ve yer yer kistik yapılar içeren) nodül izlenmiştir. Tiroid nodüllerinin USG görünümleri; 21 (% 45,7) olguda izoekoik, 23 (% 50,0) olguda hipoekoik ve 2 ( % 4,3) olguda ise hiperekoik görünümdedir.Olguların SUVmax değerleri karşılaştırıldığında; malign olgularda ortalama 5,6 ± 3,5, benign olgularda ise 3,8 ± 4,2, tüm olgularda ortalama 4,5 ± 4,0 `dır. Malign ve benign histopatolojik tanı almış olgularda SUVmax değerleri arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmamıştır.(p=0,160). F -18 FDG PET/BT değerlendirmelerinde, FDG tutulum görünümlerine göre olgular; fokal tutulum, diffüz tutulum, irregüler tutulum ve normal bazal tutulum olarak 4 ana kategoriye ayrıldı. Malign histopatolojik tanılı 17 olgudan 15 (% 88,2) olguda fokal tutulum, 1 (% 5,9) olguda irregüler tutulum ve 1 (% 5,9) olguda ise normal bazal tutulum izlenmektedir. Benign histopatolojik tanılı olgulardan 17 (% 58,6) olguda tiroid bezinde irregüler FDG tutulumu, 8 olguda (% 27,6) bazal tutulum, 2 olguda (% 6,9) diffüz tutulum ve 2 olguda (% 6,9) fokal tutulum paternleri izlenmiştir. Malign olgularda istatistiksel olarak anlamlı şekilde en çok fokal FDG tutulum paterni izlenmiştir.(p=0,001)Sonuç: Ultrasonografik incelemede, nodüllerin soliter ve multiple olması, ekojenite özellikleri ve çapları arasında benign- malign ayrımında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. PET/BT değerlendirmede benign ve malign olgularda ayırt ettirici bir SUV max eşik değeri izlenmemiştir. Malign ve benign nodüller arasındaki en ayırt ettirici özelliğin F-18 FDG tutulum paterninde olduğunu saptadık. Malign olgularda tiroid nodüllerinde belirgin şekilde fokal tutulum paterni izlenmektedir. Bizim yaptığımız bu çalışma İİAB sonuçları malignite yönünden şüpheli olan tiroid nodüllü olgularda, F-18 FDG PET/BT'in hasta yönetiminde önemli rol oynayabileceğini göstermektedir.Anahtar Sözcükler; F-18 FDG PET/BT, FDG tutulum paterni, SUVmax, İİAB, tiroid nodülü.
Otoimmün tiroiditli hastalarda serum adropin, vasküler endotelyal büyüme faktörü, C1q/tümör nekroz faktör ilişkili protein 9, yüksek duyarlıklı C-reaktif protein ve nitrik oksit düzeyleri
Hashimoto tiroiditi (HT) ve Graves hastalığı (GH) en sık görülen otoimmün hastalıklardır. Son zamanlarda yeni çalışmalarda immün sistemin endotelyal disfonksiyon ve ateroskleroz patogenezinde önemli rol oynadığı gösterilmiştir. Adropin yeni keşfedilmiş bir peptid olup enerji homeostazı ve endotel fonksiyonlarının regülasyonu ile ilişkilidir. C1q/tümör nekroz faktör ilişkili protein 9 (CTRP9) özgün bir adipokin olup immünmodülatör ve vasküler etkileri vardır. Bu çalışmada, otoimmün tiroid hastalıkları (OİTH) ile adropin, CTRP9, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α), nitrik oksit (NO), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hs-CRP) arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniği'nde takip edilen 35 GH'li hastayı, 35 HT'li hastayı ve 35 sağlıklı kişiyi inceledik. Tüm hastalarda ve kontrol grubunda biyokimyasal ve hormonal parametreler değerlendirildi. Adropin, CTRP9, TNF-α, NO ve VEGF analizleri immünoassay kitlerle çalışıldı. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, lipid profilleri ve tiroid hormon seviyeleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Serum adropin ve hs-CRP düzeyleri GH'li hastalarda sağlıklı kontrol grubuna oranla anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla p=0,036 ve p=0,004). HT'li hastalarda adropin seviyeleri kontrol grubuna oranla yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi. GH ve HT gruplarında serum CTRP9, NO, VEGF ve TNF-α düzeyleri sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0,05). Elde ettiğimiz veriler TNF-α, VEGF, CTRP9 ve NO seviyelerinin HT ve GH olanlarda anlamlı olarak yüksek olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar her iki hasta grubunda otoimmün tiroidite bağlı oluşan sistemik kronik inflamasyon varlığının endotelyal disfonksiyon gelişimine katkısı olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca endotelyal disfonksiyon ve ateroskleroz gelişiminde geleneksel risk faktörlerinden bağımsız olarak NO, TNF-α, VEGF ve CTRP9, OİTH'de takip ve prognoz değerlendirmesi açısından kullanılabilecek parametrelerdir. Adropin düzeylerindeki artış otoimmünite ile ilişkili olabilir ve OİTH değerlendirmesinde yararlı olabilir. Ancak OİTH ile adropin ve CTRP9 arasındaki etkileşim mekanizmasını tespit edecek başka çalışmalara ihtiyaç vardır.
Primer hipotiroidizimde elektromiyografik değişikliklerin değerlendirilmesi
Tiroid hastalıkları dünyada ve ülkemizde yaygın olarak rastlanan bir hastalık grubudur. Bu konuda yapılan çalışmalar Türkiye'de toplumun önemli bölümünde tiroid hastalığı veya riski bulunduğunu ortaya koymaktadır. Tiroid hormon eksikliği vücuttaki tüm organ ve dokuları etkiler. Bu nedenle eksikliğinde çok çeşitli semptomlar görülebilir. Hipotiroidizm, birçok sistem gibi nöromuskuler sistemi de etkileyerek nörolojik belirti ve semptomlara yol açar. Erişkinlerde en sık görülen semptomlar; kolay yorulma, halsizlik, çabuk üşüme, kilo artışı, kabızlık, menstrüel düzensizlik ve kas kramplarıdır. Bu retrospektif çalışmada, primer hipotiroidizm tanılı, serum TSH değeri 10uIUm/L ve üzeri olan hastalar ile tiroid fonksiyonları normal olan, polinöropatiye yol açacak hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubunun nörolojik semptomlar ve elektromyografik (EMG) bulgular açısından karşılaştırılması amaçlandı.
Radyoiyot tedavisi almış tiroid kanseri hastalarında hastalık algısının anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Çalışmamızda kliniğimizde son bir yıl içerisinde total tiroidektomi sonrası radyoaktif iyot-131 tedavisi görmüş iyi diferansiye tiroid kanseri hastalarında hastalık algısı, anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi değerlendirilmesi yapıldı. Yeni tanı ve tedavi sürecinde olan ve tedavisi tamamlanıp 6. ay iyot-131 ile tüm vücut taraması yapılmış TSH supresyonu ile kontrolleri devam eden hastaların hastalığa uyumunun, anksiyete ve depresyon semptomlarını tetikleyip, yaşam kalitesini olumsuz etkileyip etkilemediği araştırıldı. Tüm hastalara değerlendirildikleri sırada Hastalık Algısı Ölçeği (HAÖ), SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği ve sosyo-demografik form uygulandı. Çalışmaya katılan olguların yaş ortalaması 40.62±10,28 yıl idi. 84 (%84,0) kadın,16 (%16,0) erkek olgu vardı.72 olgu güç kaybı yaşadığını belirtmiş ve bunun %60'ı bu belirtiyi hastalıkla ilişkilendirmiştir.60 hasta soluk almada güçlük yaşadığını ifade ederken yüzde 48'i bunu hastalıkla ilişkilendirmiştir. Ağrı belirtisi %40'ta kalmıştır, sonuç differansiye tiroid kanserli olgularda ağrı şikayetinin hastalığın belirleyici bir semptomu olmadığı yönündedir. Kilo kaybı bulgusu hastalıkla ilişkilendirilen en az sayıda belirti olurken çoğu kadın olan olguların asıl şikâyeti 'kilo alma' oldu. Ayrıca, hastalarda hastalığı anlayabilme boyutunda dikkat çekici düşüklük bulundu. Yaşam kalitesi ölçeklerinde puanlar hafif düşük izlendi. Bunun yanında olgularımızda belirgin olarak yüksek yorgunluk ve güç kaygısı, düşük yaşam kalitesi, emosyonel rol güçlüğü ve fiziksel rol güçlüğü tespit edildi.
Subklinik tiroit hastalıklarında etiyoloji ve klinik seyir
Giriş: Serum tiroit-stimulan hormon (TSH) ölçüm yöntemlerinde 1960'larda radioimmunoassay metodolojisine dayanan testlerin geliştirilmesi ile anormal TSH ve normal sınırlarda T3 ve T4 konsantrasyonuna sahip hasta grupları tanımlandı. Serum TSH konsantrasyonunun referans aralığının dışında olduğu, tiroksin ve triiodotironin konsantrasyonlarının normal olduğu durum subklinik tiroit hastalığı olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışma klinik pratikte sıkça karşılaşılan subklinik tiroit hastalıklarının klinik özellikleri ve doğal seyirlerine dair bilgi edinmek amacıyla düzenlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Aralık 2013 - Temmuz 2014 tarihleri arasında endokrinoloji polikliniğine başvuran, 31 subklinik hipotiroidizm ve 73 subklinik hipertiroidizm hastası dahil edildi. Hastalar mutlak endikasyonlar dışında tedavi verilmeksizin takip edildi. Hastaların sonuçları yüzde, ortalama, ortanca, minimum görülen değer ve maksimum görülen değer olarak ifade edildi. İstatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 20.0 yazılımı kullanılmıştır. Bazal TSH ve lipid profili değerlerinin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi, eşleştirilmiş örneklemler t-testi ve Wilcoxon testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya 104 hasta alındı. Hastaların 73'ü (% 70,2) subklinik hipertiroidizm, 31'i (% 29,8) subklinik hipotiroidizm ile takip edildi. Tüm hastaların % 16,3'ünde (n:17) anti-tiroglobulin antikorları; % 31,7'sinde (n: 33) anti-TPO antikorları pozitif bulundu. Subklinik hipertiroidizm grubunun % 23'ünde anti-TPO, %11'inde anti-tiroglobulin antikorları pozitif bulundu. Subklinik hipertiroidizm grubunda hastaların bazal serum TSH değerleri ortalaması 0,18 mIU/L (% 95 CI 0,162- 0,2088 mIU/L; min: 0,01mIU/L, maks: 0,33mIU/L), normal dağılıma uymayan bu değerlerin ortancası ise 0,22mIU/L idi. hesaplandı. Bazal serbest T3 değerleri ortalaması 3,13 pg/ml (% 95 CI 3,02-3,23pg/ml; min: 2,28 pg/ml, maks:4,23 pg/ml), bazal serbest T4 değerler ortalaması 0,87 ng/dl (% 95 CI 0,8487-0,9036 ng/dl; min:0,5 ng/dl, maks: 1,12 ng/dl) hesaplandı. Subklinik hipertiroidizm grubunda hastaların %49,3'ünün 6 aylık takip süresinde spontan iyileştiği görüldü. Subklinik hipertiroidizm grubunda bazal TSH değerlerinin ortancalarının tedavisiz iyileşen grup ile tedavi başlanan veya subklinik hipertiroidi tablosunda devam eden hastalardan oluşan gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Mann-Whitney U testi p değeri: 0,026). Subklinik hipertiroidizm grubundan spontan iyileşen hastaların hastalık sırasında ve iyileşme sonrasında tekrarlayan ölçümlerindeki lipid profili değerlerinin ortancaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Subklinik hipertiroidizm grubundaki 24 hastada (% 32,9) otonom fonksiyon gösteren nodül veya nodüller saptandı. 12 hastanın (% 16,4) subklinik hipertiroidizm etiyolojisinde Graves hastalığı; 7 hastanın (% 9,6) etiyolojisinde ise subakut tiroidit olduğu düşünüldü. 3 hastada (% 4,1) Hashitoksikoza bağlı subklinik hipertiroidizm saptandı. Subklinik hipotiroidizm grubunda hastaların bazal serum TSH değerleri ortalaması 6,85 mIU/L (% 95 CI 6,4331-7,2598 mIU/L; min: 5,5 mIU/L, maks: 9,23 mIU/L), normal dağılıma uymayan bu değerlerin ortancası ise 6,7 mIU/L hesaplandı. Bazal serbest T3 değerleri ortalaması 2,98 pg/ml (% 95 CI 2,8315 - 3,1433 pg/ml; min: 1,97 pg/ml, maks: 3,8 pg/ml), bazal serbest T4 değerler ortalaması 0,79 ng/dl (% 95 CI 0,747 - 0,8317 ng/dl; min: 0,61 ng/dl, maks: 1,13 ng/dl) hesaplandı. Subklinik hipotiroidizm grubunda anti-TPO antikorlarının saptanma sıklığı % 51,6, anti- tiroglobulin sıklığı % 29 hesaplandı. 6 aylık takip süresi boyunca hastaların % 51,6'sı tedavisiz normal tiroit fonksiyonlarına döndü. Subklinik hipotiroidizm grubunda bazal TSH değerlerinin ortancalarının tedavisiz iyileşen grup ile tedavi başlanan veya subklinik hipotiroidi tablosunda devam eden hastalardan oluşan gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Subklinik hipotiroidizm grubundan spontan iyileşen hastaların, hastalık sırasında ve iyileşme sonrasında tekrarlayan ölçümlerindeki lipid profili değerlerinin ortancaları arasında fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Subklinik hipotiroidizm grubundaki 16 hastanın (% 51,6) etiyolojisinde Hashimoto tiroiditi olduğu düşünüldü. Tartışma ve Sonuç: Subklinik hipotiroidizm ve subklinik hipertiroidizm aşikar tiroit hastalıklarına benzer bulgular verebilir. Subklinik tiroit hastalıklarının tedavi edilip edilmemesi kararında, tedaviden görülecek fayda ve tedavi verilmemesi durumunda hastalığın doğal seyri göz önünde bulundurulmalıdır. Çalışmamızda saptadığımız yüksek spontan iyileşme oranları, bu hastaların kardiyak patolojilerin varlığı veya gebelik gibi mutlak endikasyonlar dışında tedavi edilmeden takip edilmesi gerektiğini gösterir. Kısa süreli subklinik tiroit fonksiyon bozukluğunun metabolik sonuçları, çalışma sonuçlarımıza göre, aşikar tiroit hastalıklarında olduğu kadar kesin değildir. Kalıcı subklinik tiroit hastalığının takip ile doğrulandığı hastalarda, etiyoloji ve semptomlar tedavi için yol gösterici olmalıdır. Anahtar Kelimeler: Subklinik tiroit hastalık, hipertroidizm, hipotroidizm, anti-TPO, TSH
Hashimoto tiroiditli hastalarda serum fetuin-a ve osteoprotegerin düzeyi ile ateroskleroz arasındaki ilişki
Hashimoto tiroiditi otoimmün tiroid hastalığıdır. Ateroskleroz, dünyada en sık görülen ölüm nedenidir ve ciddi morbiditeye neden olur. Aterosklerozda arterlerin subintima tabakasında lipidler, karbonhidratlar, fibröz doku, kalsiyum gibi maddelerin lokal birikimlerinin oluşturduğu patolojik bir durum söz konusudur. Hipotiroidi hastalarında LDL kolesterol absorbsiyonun artması, endotel disfonksiyonu, hiperkoagulabilite, diastolik hipertansiyon gibi klasik risk faktörlerinin ateroskleroz riskini arttırabileceği üzerinde durulmasına rağmen artmış riskin mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Son yıllarda, aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar için yeni risk faktörleri tanımlanmaktadır. Bunlar; fetüin-A, osteoprotegerin (OPG), vasküler endotelial growht faktör (VEGF), fibroblast growht faktör-23 (FGF-23) ve interlökin-6 (IL-6) dır. Biz bu çalışmamızda hashimoto tiroiditi tanılı hastalarda serum fetüin-A, OPG, VEGF, FGF-23, İL-6 düzey tesbiti ile KİMK, brakial arter dilatasyon ölçümü yaparak sağlıklı populasyona göre ateroskleroz ile ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Kontrol grubunun medyan yaşı 30.42+9,6 hasta grubunun medyan yaşı ise 31.85+7.13 saptandı. Her iki grupta da 10 erkek 30 kadın çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında FMD-sonra ölçümleri FMD-önce ölçümlerine göre anlamlı derecede yüksek olup bu fark kontrol grubunda daha belirgindi (p=0,001,p=0,001). KİMK, hashimoto hastalarında kontrol grubuna göre daha fazla saptandı ve bu istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,033). Fetüin-A (p=0,37), OPG (p=0,33), FGF-23 (p=0,35), IL-6 (p=0,69) düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. VEGF istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,024). Hashimoto hastalarında; fetuin-A, osteoprotegerin, FGF-23 ve interlökin-6 düzeylerini sağlıklı populasyona göre farklı bulamadık Dolayısıyla ölçümü yapılmış olan bu parametreleri ateroskleroz ile ilişkilendirmek mümkün olsa da elimizdeki veriler halen yeterli değildir ve daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır
Hipotroidi, subklinik hipotroidi hastaları ve ötroid bireylerde dehidroepiandrosteon sülfat, dheas/kortizol oranı, depresyon, ankisiyete ve benlik saygısı değerlerinin karşılaştırılması
Tiroid hastalıkları bazı psikiyatrik hastalıkların gelişiminde katkı sağlayabilir. Hipotiroidi ve subklinik hipotiroidi hastaları değerlendirildiğinde birçok psikiyatrik hastalık ile birlikte görüldüğü tespit edilmiştir. DHEAS ve kortizol böbrek üstü bezinden salgılanan hormonlardır. Hipotiroidi ve subklinik hipotiroidi hastalarında normal hastalara göre DHEAS düzeyi farklı seyredebilmektedir. Ayrıca tiroid hormon anormallikleri çeşitli psikiyatrik hastalıklar ile ilişkili olabilir. Bununla birlikte tiroid hormon anormalliklerinin, DHEAS düzeyinin farklılaşmasına neden olduğunu ortaya koyan çeşitli çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada, DHEAS, DHEAS/kortizol oranı sonuçları ile hipotirodi ve subklinik hipotiroidisi olan hastalardaki psikiyatrik hastalıkların düzeyini belirlemek ve sağlıklı bireyler ile hasta bireyler arasındaki farkları ortaya koymak amaçlanmaktadır. Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran50 hipotiroidi, 50 subklinik hipotriodisi olan hasta ve 50 sağlıklı birey olmak üzere toplam 1500 olgunun dahil edildiği çalışmada; Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Ölçeği kullanılmıştır. Bununla birlikte hastaların boy, kilo, bel çevresi, distolik ve diyatolik basınçları da kaydedilmiştir. Araştırma bulgularına göre, hipotiroidi grubunun BMİ'si ötiroidi grubundan anlamlı derecede yüksektir. Ötiroid grubunun DHEAS,DHEAS/kortizol, T3 ve T4 düzeyleri diğer gruplarınkinden anlamlı derecede yüksek iken; yine aynı grubun kortizol düzeyi diğer gruplarınkinden anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Hipotiroidi grubunun TSH düzeyi diğer gruplarınkinden anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Hipotiroidi grubunun depresyon ve anksiyete puanları subklinik hipotiroidi ve ötirod grubundan; subklinik hipotiroidi grubunun depresyon ve anksiyete puanları ötiroid grubundan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte, hipotiroidi grubunun benlik saygısı puanı subklinik hipotiroidi ve ötirod grubundan; subklinik hipotiroidi grubunun depresyon puanı ise ötiroid grubundan anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Tiroid hastalıkları tanısında TSH ölçümü baz alındığından; her üç grup TSH değerleri göz önüne alındığında; TSH seviyelerindeki artış depresyon ve anksiete puan ortalamaları ile pozitif yönde ilişki gösterir iken benlik saygısı puan ortalamaları ile negatif yönde ilişkili bulunmuştur.
Tiroid nodüllerinin benign-malign ayırımında arfı bulguları ile ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu prospektif çalışmanın amacı ve B-mod ultrason ile birlikte non-invaziv bir method olan ARFI (Acoustic radition force impulse, virtual touch quantification (VTQ)) elastografi ölçümleri ile benign ve malign tiroid nodüllerinin ayrımında ve malignite öngörüsünde histopatolojik bulgular referans standart alınarak sonuçlarla karşılaştırma yapılacaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 82 hastadan 93 tiroid nodulü dâhil edildi. Tüm hastalara histopatolojik örnekleme öncesi konvansyonel US incelemesi ve virtual touch quantification (VTQ) kullanılarak elastografi incelemesi yapıldı. Konvansiyonel inceleme ile tiroid nodülü lokalizasyonu, boyutu, tiroid nodülünün ekojenitesi, kalsifikasyon varlığı veya yokluğu, kanlanma paterni, kenar düzeni ve halo varlığı veya yokluğu değerlendirildi. Her bir nodülden ortalama 5 ölçüm yapılarak SWVortalama değerleri hesaplandı. Diagnostik performans ise receiver operating characteristic (ROC) analizi ile değerlendirildi. En iyi eşik değerler Youden indeks ile belirlendi. Tiroid nodüllerinin benign ve malign ayrımında histopatolojik tanı referans standart olarak belirlendi. Bulgular: Histopatolojik olarak 64 tiroid nodulü benign 29 tiroid nodülü malign olarak raporlandı. Benign tiroid nodüllerinde SWVortalama değerleri ortalama 2.14 ± 0,59 m/sn, malign tiroid nodüllerinde nodlarında SWVortalama değerleri ortalama 3,63 ± 0,66 ölçüldü. SWVortalama değerleri malign tiroid nodüllerinde benign tiroid nodüllerine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edildi (p<0.001). ROC eğrisi kullanılarak SWVortalama için en iyi eşik değer 2,77 m/sn belirlenmiş olup SWVortalama için benign ve malign tiroid nodüllerini ayırt etmede sırasıyla duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngörü değeri ve doğruluk oranları yüzdeleri %96.55, %90.62, %80.78, %98.46 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: ARFI ölçümlerinin, B-mod ve renkli doppler ultrason görüntüleme ile birlikte uygulanarak benign-malign tiroid nodülü ayırmında ayırıcı tanıya katkı sağlayacağı, nodüllere uygulanan gereksiz biyopsi ve cerrahiyi azaltması açısından US-elastografinin shear wave tekniğinin nicel değerleri ile ileriki yıllarda geleneksel yöntemler arasında yerini alabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Tiroid nodülü, shear wave elastografi, ultrason, VTQ
Tiroid hastalıklarında IgG4 düzeyi
Giriş ve Amaç: IgG4, B lenfositlerin antijenlerle uyarılması sonucunda sentezlenen ve vücuttaki organların pek çoğunda inflamasyon ve bunun sonucunda fonksiyon bozukluğu yaratan bir oto antikor olup IgG4 ilişkili hastalıkların temelini oluşturmaktadır. IgG4 ilişkili hastalıkların görüldüğü bir organ da tiroid bezidir. Tiroid bezinin hastalıklarının IgG4 seviyesini ölçmek, klinik etkilerini gözlemlemek ve ülkemizdeki sıklığını öğrenmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 22/04/2021 ile 18/11/2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvuran hastalar dahil edildi. Hastaların demografik, öz geçmiş, soy geçmiş ve ilaç kullanım öyküsü bilgileri not edildi. IgG4 ve diğer laboratuvar parametrelerine bakıldı. Sistemde yer alan ultrasonografi sonuçları not edildi. Bulgular: Çalışmamıza 143 kadın (%72), 56 erkek (%28) toplam 199 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı median 44,48 ± 15,02 yıl, tanı süresi median 4 (3.5-5.5) yıldı. IgG4 ≥ 135 mg/dl olan hasta sayısı 35 (%17.6), IgG4 / IgG ≥ %8 olan hasta sayısı ise 56 (%28.1) idi. Graves hastalığı, Hashimoto tiroiditi, tiroid nodülü ve kontrol grubunun IgG4 ve IgG4 / IgG seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi. Graves hastalarında IgG4 ≥ 135 mg/dl ve IgG4 / IgG ≥ %8 olan gruplarda sT3, sT4 ve Hertel skoru istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Hashimoto tiroidi grubunda istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Kontrol grubunda ise IgG4 seviyesi literatürdeki oranların çok üzerinde bulundu. Sonuç: Çalışmamızda IgG4 ve IgG4 / IgG seviyeleri açısından 4 grup birbiri ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. IgG4'ün Graves hastalığında tiroid hormon yüksekliği ve oftalmopati şiddetine etkisi olabileceği düşünülmüştür. Kontrol grubunda literatüre göre oldukça yüksek oranda saptanan IgG4 pozitifliği açısından Türkiye popülasyonunda ileri araştırmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: IgG4, IgG4/IgG, Graves, Oftalmopati, Türkiye