Tiroid hastalıkları

Bu konu başlığı altında 222 tez

Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Normokalsemik hiperparatiroidili hastalarda metabolik sendrom bileşenlerinin retrospektif incelenmesi

Çalışmamızda, takip ettiğimiz nHPT'li hasta grubunun MetS bileşenlerini kontrol grubuyla retrospektif karşılaştırmayı amaçladık. MetS'in kardiyovasküler hastalıklar ve buna bağlı morbidite ve mortalitede artışa sebep olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak; nHPT'li grupta MetS bileşenleri oranı yüksek bulunursa, bu gruptaki hastaların takip ve tedavi yönetimine katkı oluşturabileceğini düşündük. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğinde takip edilmekte olan nHPT'li 88 hasta ve yaş, cinsiyet özellikleri bakımından benzer 80 kişilik kontrol grubunun verileri retrospektif olarak değerlendirildi. MetS ile ilişkili olarak kaydettiğimiz boy, kilo, BKI, BÇ, KÇ, sistolik ve diyastolik KB'ları, APG, TK, HDL-K, LDL-K ve TG verileri kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Normokalsemik hiperparatirodili hasta grubunun 79'u (%89) kadın, 9'u (%11) erkek, yaş ortalaması 59,36±9,33 olarak saptandı. Bu profile benzer olarak seçilen kontrol grubunun da 70'i (%87,5) kadın, 10'u (%12,5)'u erkek, yaş ortalaması 56,64±10,73 olarak benzerdi. Her iki grup NCEP-ATP III MetS tanı kriterlerine göre değerlendirildiğinde, nHPT'li grupta 27 kişide (%32,9), kontrol grubunda ise 18 kişide (%22,5) MetS saptandı. Böylece nHPT'li hastalarda kontrol grubuna göre MetS sıklığında artış tespit edildi (p=0,032). Metabolik sendrom parametreleri ayrı ayrı incelendiğinde nHPT'li hasta grubunda BÇ ortalaması 105,54±13,72 cm, kontrol grubunda 94,81±14,56 cm saptandı. KÇ ortalaması nHPT'li grupta 117,27±13,22 cm, kontrol grubunda 110,56±11,16 cm olarak saptandı. Böylece nHPT'li grupta BÇ ve KÇ, Ca metabolizma bozukluğu olmayan kontrol grubuna göre istatistiki anlamlı derecede artmış bulundu. nHPT'li grupta ortalama sistolik KB düzeyi 135,73±20,64 mm Hg, diyastolik KB düzeyi 83,72±10,77 mm Hg bulundu. Kontrol grubunda ise ortalama sistolik KB 131,12±82,37 mm Hg, diyastolik KB 82,72±9,17 mm Hg olarak tespit edildi. İki grup arasında istatistiksel anlamlılık tespit edilmedi. Laboratuvar değerleri incelendiğinde hasta grubunda ortalama APG düzeyi 109,78 mg/dl iken, kontrol grubunda ortalama 96,58 mm Hg tespit edildi. Böylece nHPT'li hasta grubunda kontrol grubuna göre APG düzeyi anlamlı olarak artmış saptandı (p<0,001). Lipid profili incelendiğinde ise TK, LDL-K, TG düzeyleri nHPT'li grupta kontrol grubuna göre anlamlı artmış bulunurken, HDL-K düzeylerinde anlamlı fark bulunmadı. Böylece nHPT'li hastaların kontrol grubuna göre lipid profili anlamlı derecede daha bozulmuş saptandı. Sonuç olarak; nHPT'li hastalarda MetS sıklığının fazla olduğu ve MetS bileşenlerinden özellikle BÇ, KÇ, APG ve lipid profilinin kontrol grubuna göre daha kötü olduğu tespit edildi. Çalışmamızdan çıkardığımız sonuçlar doğrultusunda, nHPT'li hasta grubunu genel popülasyona göre MetS ve tedavisi açısından daha yakından takip etmemiz gerektiğini, buna bağlı gelişebilecek kardiyovasküler hastalık riski açısından daha dikkatli olmamız gerektiğini söyleyebiliriz.

HiperparatiroidizmMetabolik sendromRetrospektif çalışmalar+2
Osman Alp Baykut
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tiroid hastalığı dışı sebeplerle başvuran hastaların tiroid fonksiyon testlerinin incelenmesi

Tiroid hastalıkları polikliniğimizde çok sık karşılaşılan hastalıklardandır ve bunlardan sıklıkla tiroid nodülleri ile karşılaşılır. Bir hastanın tiroid durumu hakkında karar verebilmek için şikayetlerini, fizik muayene bulgularını ve tiroid fonksiyon testlerini hep birlikte değerlendirmek gerekir. Klinik pratikte TSH ölçümü ile sT4 düzeyine bakılması önerilmektedir. İlk değerlendirme sonrasında tiroid fonksiyon durumuna göre anti tiroid peroksidaz, anti tiroglobulin ve TSH reseptör antikor düzeyi bakılarak otoimmün tiroid hastalıklarının varlığı araştırılmalıdır. Gerekli hastalarda tiroid ultrasonografisi tiroid sintigrafisi, I-131 uptake testleri tanı aşamasında yol gösterici olabilmektedir. Genel itibariyle poliklinik çalışma şartları yüzünden hasta tiroidinin muayene edilememesi veya muayene edilse bile nodülün ele gelmeme ihtimalinden ötürü, tiroid bezi hastalığına sahip kişilerde tiroid ultrasonografi sonucu önemlidir. Ultrasonografide saptanan nodülün bulgularına göre gerektiğinde tiroid İİAB ile değerlendirilmelidir. Bu çalışmada amacımız polikliniğimize Temmuz 2013-Temmuz 2022 yılları arasında tiroid dışı sebeple başvuran ve bilinen hiçbir tiroid hastalığı bulunmayan hastalarda tiroid fonksiyon testlerinin ve tiroid ultrasonografi patolojilerinin incelenmesidir. Özellikle nodüler tiroid hastalıklarının görülme sıklığını tespit etmek, nodülün sayı ve lokalizasyon özelliklerinin otoantikor, yaş, cinsiyet, İİAB sonucu ile karşılaştırmaktı. Bu amaçla önceden tiroid hastalığı olmayan, tiroid dışı sebeple polikliniğimize başvuran, kortizol benzeri ilaç kullanmayan, 18 yaşını geçmiş ve tiroid USG de patolojik bulgusu olan ardışık 124 hasta retrospektif analiz edilmiştir. Hastaların %76,61'i (n:95) kadın, %81,45'i (n:101) 30-70 yaş aralığındadır.Tiroid ultrasonografide multinodüler guatr %44,35 (n:55), tek nodül içeren tiroid %23,38(n:30), hashimato tiroiditi %21,77 (n:27),Tiroid nodülü ve hashimato tiroiditi birlikteliği %8,06 (n:10), Graves hastalığı %2,42 (n:3) olarak bulundu. Nodüler tiroid patolojisine sahip hastaların %76'sı kadındı. Tek nodüllü tiroid patolojilerinin %53.3'ü solda, multinodüler guatrın %54.5'inde en büyük nodül sağda bulunuyordu. Nodüler tiroid patolojilerinin %66.6'sı ötiroidi, %13'ü hipotiroidi, %10.7 subklinik hipotiroidi, %9.5 subklinik hipertiroidiydi; ayrıca nodüler tiroid hastalarında tanı anında hipertiroidiye rastlanmadı. En büyük nodülü solda olan multinodüler guatr hastalarında ötiroidi ve hipotiroidi oranı diğer nodüler patolojilere göre daha fazla bulundu. Hashimato tiroiditi için ortalama tanı yaşı kadınlarda daha düşük saptandı. Hashimato tiroiditi hastalarının %27 sine nodül eşlik ediyordu. Hashimato tiroiditi olan hasta sayısı 27 olup bunların içinden sadece ANTİ TG yüksek olan %11.5(n:3) ; sadece ANTİ TPO yüksek olan %22.9(n:6), her ikisinin yüksek olduğu %65.6(n:18) hasta gözlendi.Hashimato tiroiditi için ANTİ TPO pozitifliği daha anlamlı bulundu.Tek tiroid nodülü olup sol dominant olan hastalarda ANTİ TPO pozitifliği, sağda olma durumuna göre daha yüksek oranda görüldü.Tiroid nodüllerinin otoantikorlarla ilişkisi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var.TSH ile ANTİ TPO ve ANTİ TG arası ilişki incelendi. ANTİ TG negatif olan hastalarda, TSH düzeyi yüksek olduğu zaman ANTİ TPO pozitiflik oranı anlamlı yüksek, TSH normal olduğu zaman ANTİ TPO negatiflik oranı anlamlı yüksek bulundu. Tersi durumda ANTİ TG ile TSH arası ilişki saptanmadı. Tiroid otoantikorları genelde otoimmün tiroidit durumlarında yüksek saptanır, çalışmamızda nodüler tiroid hastalıklarının bir kısmında da yüksek saptanmış olup bunların bir kısmında da tarama testi olarak kullandığımız TSH düzeyide normal bulunmuştur. Çalışmamızda TSH düzeyini düşük, normal ve yüksek olarak ayırdıktan sonra her bir grup için ayrı ayrı ultrasonografigrupları ile yaş grupları(18-29, 30-70, 70+) arasında ilişkiye bakıldı ve anlamlı bir ilişki saptanmadı; aynı TSH grupları cinsiyet ile tiroid ultrasonografi bulguları ile de kıyaslandı ve aralarında anlamlı fark saptanmadı.

OtoantikorlarTiroid fonksiyon testleriTiroid hastalıkları+4
Atakan Doğan
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tiroid ameliyatı yapılacak hastaların ameliyat öncesi açlık süresinin fizyolojik parametrelere etkisi

Bu araştırma tanımlayıcı bir çalışmadır. Araştırma Malatya İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Cerrahi Servisinde toplam 6 ayda tamamlandı. Araştırmanın örnekleminine 40 tiroidektomi ameliyatı geçiren hasta oluşturdu. Araştırmada etik kuruldan, hastalardan, tıp fakültesi hastanesi başhekimliğinden gerekli izinler alındıktan sonra araştırma yapıldı. Hasta tanılama formu, hastaların yaşam bulgularını değerlendirme formu, hastaların laboratuvar değerlerinin belirlendiği formu, hastaların ameliyattan 3 gün sonra yara yeri değerlendirme formu kullanılarak araştırma verileri toplandı. Araştırma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların normal dağılımın incelenmesi için Kolmogorov-Smirnov testi kullanıldı. Normal dağılım gösteren veriler için bağımlı gruplarda t testi, normal dağılım göstermeyen veriler için bağımlı gruplarda Wilcoxon testi ve tekrarlı ölçümler için Friedman testi kullanıldı. Araştırma sonucu olarak nabız, vücut sıcaklığı, HbA1C değeri, açlık süresi uzadıkça etkilenebileceği belirlendi. Başka hasta gruplarında yapılan ameliyatlarda ve popülasyonu daha yüksek tiroid ameliyatı olan hastalarda açlık süresinin etkisinin yaşam bulgularına, yara yerine ve kan laboratuvar değerlerine etkisinin incelenmesi için yeni araştırmalarında yapılması gerektiği önerildi. Anahtar Kelimeler:Tiroidektomi; Açlık süresi; Semptomlar; Hemşirelik

AçlıkBelirti ve semptomlarCerrahi-kulak-burun-boğaz+3
Ceren Aslantaş
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Papiller tiroid kanserinde ilk tedavi cevabı indetermine yanıt olan hastaların periyodik boyun ultrasonografi bulgularının değerlendirilmesi

Papiller tiroid kanseri (PTK), en sık görülen tiroid kanseri türüdür. Görüntüleme yöntemlerinin daha sık kullanılmasıyla PTK insidansı giderek artmaktadır. Her ne kadar diferansiye tiroid kanserli hastaların takibine yönelik Amerikan Tiroid Birliği rehberi ve Dinamik Risk Sınıflaması (DRS) ile önerilerde bulunulsa da, taramalarda boyun ultrasonografi değerlendirmesinin uygulama sıklığına dair bir konsesus bulunmamaktadır. Bu çalışma ile, DRS'ye göre ilk yıl tedavi cevabı indetermine yanıt olan PTK hastalarında aktif izlemde boyun ultrasonografinin lokorejyonel rekürrens veya hastalık nüksünü saptayabilme gücünün değerlendirilmesi amaçlandı. Ayrıca, elde edilen veriler ile indetermine yanıt hastalar için ultrasonografik tarama sıklığının belirlenmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmamıza merkezimizde PTK tanısı alan, total veya totale yakın tiroidektomi operasyonu yapılan, en az üç yıl boyun ultrasonografi takibi bulanan, tüm ATA risk sınıflarından 477 hasta dahil edildi. Hastaların ilk tedavi yanıtı değerlendirmesi sonrasında üç yıl içerisinde yapılan ultrasonografi görüntüleme sonuçları retrospektif olarak kayıt edildi. Boyun ultrasonografisi lenf nodu bulguları, Avrupa Tiroid Derneği (ETA) Kılavuzu baz alınarak mikrokalsifikasyon varlığı, yuvarlaklık indeksi, vaskülarite tipi, hilum varlığı ve ekojenite değerlerine göre şüpheli, indetermine veya benign olarak sınıflandırıldı. Bu üç grubun tanım kriterlerine uymayan lezyonlar ise nonspesifik bulgular olarak tanımlandı. Remisyon sonrası biyokimyasal veya yapısal hastalık geliştiren hastalar nüks olarak kabul edildi. Ek olarak, tedavi yanıtı değerlendirildikten sonraki üç yıl içinde yapılan ultrasonografi görüntülemeleri için sensitivite, spesifite, pozitif prediktif değer (PPD), negatif prediktif değer (NPD) ve doğruluk hesaplandı. Sonuç olarak, tüm kohortun takip süresi ortanca 76 aydı (26-240). Tüm kohortun %24.5'inin ilk tedavi cevabı indetermine yanıt olarak saptandı. İndetermine yanıt grubunda boyun ultrasonografinin bölgesel hastalık nüksünü saptamada; sensitivite %100, spesifite %88.8, PPD %8.5, NPD %100, doğruluk %88.9 olarak hesaplandı. İlk sene tedavi yanıtı indetermine yanıt grubu olan üç hastada (%2.6) nüks görüldü. Bu hastalardan bir hastada ikinci yılda, iki hastada ise üçüncü yılda nüks saptandı. Bu bulgular değerlendirildiğinde, indetermine yanıt grubundaki hastaların ilk üç yıl boyunca, yılda birkez serum tiroglobulin, seum anti-tiroglobulin antikoru ve boyun ultrasonografi ile değerlendirilmesi, üçüncü yıl sonunda hastalık bulgusu saptanmayanlarda ise takibe yalnızca serum tiroglobulin ölçümü ile devam edilmesi önerilebilir. İndetermine yanıt grubunda yer alan hastaların USG ile takip sürelerinin belirlenmesi için verilerimizi destekleyecek çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir.

NeoplazmlarNüksSınıflandırma+4
Fadime Sinem Ardıç
Hacettepe University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Radyoaktif iyot tedavisi alan hastalarda erken görülen semptomlar, semptom yönetimi ve anksiyete düzeyi arasındaki ilişki

Kansere yakalanan kişi sayısı günümüz dünyasında hem gelişmiş hemde gelişmekte olan ülkelerde hızlıca artmaktadır. Tiroid kanseri de bu artan kişi sayısı arasında önemli bir çoğunlıktadır. Cerrahi tedavi ile tiroidektomisi yapılan hastaya tamamlayıcı tedavisini almak için radyoaktif iyot tedavisi verilir. Planlanan bu çalışma radyoaktif iyot 131 tedavisi alan hastalarda semptom şiddeti, başetme düzeyi ve anksiyete düzeylerini ele aldığından literatürde önemli bir eksikliği gidermesi amaçlanmıştır. Çalışmada örneklem yapılmamış olup tam sayım yöntemi ile Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Nükleer Tıp Ünitesi'ne başvuran 60 hasta üzerinden 17.01.2022-31.05.2022 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmanın evrenini bu tarihler arasında başvuru yapan ve çalışmaya dahil etme kriterini taşıyan tüm hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmada 'hasta tanıtım formu', 'I-131 tedavi sonrası görülen semptomlar formu', 'I-131 uygulama sonrası ilk 48 saatte semptomla baş edebilme durumu' ve 'durumluk ve sürekli anksiyete ölçeği' kullanıldı. Hastalarda yüksek doz radyoaktif iyot bulunulduğu göz önüne alınarak dahili telefon ile görüşme yapıldı. Verilerin analizi SPSS 21.0 programı ile yapıldı. Araştırmanın verilerinin istatiksel analizinde: hastanın sosyo-demografik özelliklerinin değerlendirilmesi, frekans ve yüzde, ortalama ve standart sapma, medyan, minimum ve maksimum değerlendirme kullanıldı. Ölçek puanlarının değerlendirilmesinde aritmetik ortalama, standart sapma, medyan, minimum ve maksimum değerlendirme, normallik durumlarını değerlendirmeye yönelik istatistik analizler, ölçeklerin puanları arasındaki ilişkiyi değerlendirmede corelasyon testleri, ölçeklerin güvenirliği analizinde güvenirlik testleri (Cronbach Alfa Katsayı) kullanıldı. Ölçeğin sosyo-demografik özelliklerine göre karşılaştırmasında varyans analiz testleri; normal dağılımda, ikili karşılaştırmada, bağımsız t testi, üçlü karşılatırmada One Way ANOVA testi ve post hoc testler, normal olmayan dağılımda ikili karşılaştırmada, Mann Whitney U testi, üçlü karşılatırmada, Kruskal Wallis testi, etkileyen faktörleri belirlemede regresyon analizi testleri kullanıldı. Fark ve ilişkilerde anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. Çalışmaya katılan hastaların %76,7'si kadın, %23,3'ü erkek hastalardan, %68,3'ü ev hanımı, % 31,7'sinin farklı meslek gruplarında çalıştığı, %78,3'inin Van ilinde ve %21,7'sinin Van ili dışında ikamet ettiği saptandı. Araştırmada çıkan bulgulara göre ağız kuruluğunun ikinci 24 saatte arttığı boyun derialti dokularinda yaygın ağrısiz ödemin de ikinci 24 saatte hafif arttığı gözlemlendi. Kusma, uyku bozukluğu, alopesi-saç dökülmesi, boyunda ağrı ve uyuşma hissinin hastalarda yüksek bir oranında ya hiç olmadığı yada çok az olduğu görüldü. Genel vücut ağrısı, bulantı, boyunda ağrı, baş ağrısı, iştahsızlık, nefes darlığı tat bozukluğu ve tükenmişlik sendromlarının ise ikinci 24 saatte anlamlı bir artış olduğu gözlemlendi. Çalışmaya katılan hastaların çoğunluğunda ağız kuruluğu, boyun deri altı dokularda yaygın ağrısız ödem, kusma, uyku bozukluğu, saç dökülmesi-alopesi, burun kanaması, tükenmişlik, uyuşma hissi, iştahsızlık ve tat bozukluğu semptomlarına karşı başedebildiği gözlemlendi. Nefes darlığı semptomuna karşı başedenler yüksek olmasına rağmen başedenler ile kısmen başedenler arasındaki farkın az olduğu görüldü. Genel vücut ağrısı ile boyunda ağrı semptomların da hastaların çoğunda kısmen başedebildikleri gözlemlendi. Bulantı ve baş ağrısı semptomların da hastaların çoğunluğunun semptoma karşı başedemediği tespit edildi. Ağız kuruluğunun, tat bozukluğunun ve boyun derialtı dokularında yaygın ağrısız ödemin durumluk ve sürekli kaygı ölçeklerine göre semptomun olup olmaması kaygıya herhangi bir etkisinin olmadığı görüldü. Uyku bozukluğu, iştahsızlık, nefes darlığı ve tükenmişlik semptomlarında durumluk kaygı ölçeğine göre bu semptomlar ile başedemeyen hastaların kaygı seviyelerinde yükseklik tespit edildi. Bu semptomların geliştiği hasta grubunda sürekli kaygı ölçeğine göre kaygılı olmadığının tespiti yapıldı. Genel vücut ağrısı, bulantı, uyuşma hissi, baş ağrısı ve boyunda ağrı semptomlarına karşı başedemeyen hasta gruplarında durumluk ve sürekli kaygı ölçeklerine göre daha kaygılı oldukları gözlemlendi. Anahtar Kelimeler : Radyoaktif Iyot, Semptom Yönetimi, Anksiyete.

AnksiyeteBelirti ve semptomlarNeoplazmlar+3
İbrahim Yıldız
Haliç University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

25 hidroksi vitamin D3 ve tiroid antikorlarının tiroid benign-malign neoplazmlarıyla ilişkisi

Tiroid kanserleri endokrin sistemin en yaygın malign tümörlerindendir. Tüm malignitelerin yaklaşık % 1'ini kapsar ve yıllık insidans yükselmeye devam etmektedir. Bazı retrospektif ve metaanaliz çalışmalar; düşük D vitamin düzeylerinin, bazı kanser türlerinin (kolorektal, meme, prostat ve mesane kanseri) oluşma riskini artırabiliceğini göstermiştir. Ayrıca, D vitamini yetersizliğinin ileri evre kolorektal, meme ve prostat kanserinde metastaz ve rekürrens insidansında artış ile ilişkisi gösterilmiştir. Pozitif tiroid antikorları insidansı, tiroid karsinomlarındagenel nüfusta olduğundan yaklaşık iki kat daha fazladır. Ayrıca tiroid antikorlarının preoperatif değerlendirmesi tiroid nodüllerinde malignite öngörüsü ve papiller tiroid karsinomu şiddetinin öngörülmesi açısından önerilmektedir. Çalışmamızda bölgemizde tiroid nodülü nedeniyle tiroidektomi yapılmış olan hastalarda D vitamini düzeyi, tiroid antikorların benign-malign neoplazmlarla ilişkinin araştırılması amaçlandı. METOD: Bu çalışmayı; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi (YYÜ) Hastanesi endokrinoloji polikliniğine başvuran ve tiroid nodülü nedeniyle tiroidektomi yapılmış 179 hastadan oluşturduk. Etik kabul yüzüncü yıl üniversitesi tıp fakültesi etik kuruldan alındı. Hastalar için çalışmaya alınma kriterleri; yakın zamanda kan transfüzyonu yapılmamış olmaması, tedavi amaçlı herhangi bir ilaç ve mineral takviyesi almamış olması, kronik böbrek yetmezliği olmaması ve totale tamamlayıcı tiroidektomi olmuş hastalarda eski patoloji sonucunun bilinmesi olarak belirlendi. Hastaların tiroidektomi yapıldığı tarihteki D vitamini ve tiroid antikorları retrospektif olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmaya tiroid nodülü tanısı konulan ve Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda takip ve tedavileri yapılan toplam 179 olgu alındı. D vitamini düzeyleri ortalama 15.016±5.3579 ng/ml saptandı. Hastaların yaş ortalaması 44.97±14.139 olarak saptandı. Çalışmamıza dahil ettiğimiz 179 hastadan toplam 95 hastada Antitiroglobülin antikor, 58 hastada Antitiroid peroksidaz antikorları tetkik edilmişti. Çalışmamızda tiroid benign-malign neoplazmlarıyla D vitamini düzeyi, tiroid antikorları arasında anlamlı ilişki yoktu. Çeşitli tiroid patolojileri D vitamini düzeyi açısından karşılaştırıldığında anlamlı sonuç olmamakla birlikte (p:0.056) en düşük D vitamini düzeyi foliküler tiroid kanseri (ort:9.967 ng/ml) grubunda tespit edildi. SONUÇLAR: Düşük D vitamin düzeylerinin bazı kanser türlerinin (kolorektal, meme, prostat ve mesane kanseri) görülme riskini arttıdığı bilnmektedir. Bizim çalışmamızda da D vitamini eksikliği tiroid kanseri hastalarının neredeyse tamamında mevcuttu. D vitamini düzeyi ile benign-malign neoplazm arasında herheangi bir ilişki saptamadık. Yalnız vaka sayısı az olmakla birlikte foliküler tiroid kanseri hastalarının en düşük D vitamini konsantrasyonlarına sahip olduğunu gördük. Pozitif tiroid antikoru insidansı, diferansiye tiroid kanseri hastalarında genel nüfusta olduğundan yaklaşık iki kat daha fazladır. Tiroid nodüllerinde tiroid antikor varlığının, şüpheli veya malign sitoloji için bir risk faktörü olabileceği önerilmiştir. Çalışmamızda tiroid antikorlarıyla benign-malign neoplazm arasında da herhangi bir ilişki saptamadık. D vitamini, tiroid antikorları ve tiroid benign-malign neoplazmaları arasındaki ilişkiyi daha iyi gösterebilmek için daha kapsamlı ve prospektif dizayn edilmiş çalışmalara ihtiyaç vardır.

AntikorlarKolekalsiferolNeoplazmlar+5
Osman Ekinci
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Van YYÜ endokrinoloji kliniğinde haziran 2017-Haziran 2018 yılları arasında yapılan tiroid ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Tiroid kanseri en sık görülen endokrin bez malignitesidir ve tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB) tiroid nodülü değerlendirmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır (1). Biz çalışmamızda; TİİAB patoloji sonuçlarını yaş, cinsiyet, TSH değeri, nodülün boyutu ve lokalizasyona göre değerlendirmeyi, tekrarlayan TİİAB ın sonuçlara etkisi olup olmadığını araştırmayı ve opere olan hastalarda cerrahi tanı ile TİİAB sonuçlarının uyumunu, merkezimizdeki malignite oranını belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Haziran 2017-Haziran 2018 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Polikliniğinde tiroidde nodül nedeniyle TİİAB yapılmış, yaşları 18-80 arasında olan 631 hastanın hastane kayıtları retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, TSH değeri, nodül boyutu, lokalizasyonu, TİİAB patoloji sonuçları, tekrarlayan TİİAB varlığı ve tekrarlayan TİİAB patoloji sonuçları, ameliyat geçiren hastaların cerrahi patolojik tanısı ve nodüllerin tek mi yoksa multinodüler mi olduğu gibi parametreleri analiz ettik. Bulgular: Çalışmamızda 559'u (%88,6) kadın, 72'si (%11,4) erkek olmak üzere yaş ortalaması 45,5±12,8 olan toplamda 631 hasta yer almıştır. Ortalama nodül boyutu 2,09±1 cm, ortalama TSH değeri 1,34±1,46 mU/mL olarak bulundu. Yaş ile nodül boyutu arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,040, r:0,08). TSH ile benign, malign ve atipik TİİAB patoloji sonucu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p=0,012). Benign, malign ve atipik patolojisi olan hastalarda ortalama TSH değeri sırasıyla 1.19 ± 1.09 mU / mL, 1.4 ± 0.83 mU / mL ve 1.727 ± 2.6196 mU / mL idi. Buna göre, TSH malign ve atipik sitolojisi olan hastalarda daha yüksek bulundu. Total tiroidektomi yapılan 84 hastanın tiroid patoloji sonuçlarının 50'si (%59,5) malign, 34'ü (%40,5) benign olarak raporlandı. Malign patoloji tanısı alan 50 hastanın 39'u (%78) multinodüler (MNG), 11'i (%22) tek nodül içermekteydi. Cerrahi sonrası malignite tanısı III almış hastalarda multinodülerite soliter nodüle kıyasla daha fazla görülmüştür (p=0,031). Cerrahi yapılmış ve sonucu malignite çıkmış 50 hastanın 31'i en son TİİAB da malignite (%62), 13 atipik, 3 ü benign 3 ü yetersiz olarak rapor edilmiştir. Tekrarlayan biyopsiler merkezimizin malignite oranı yetersiz olan hastalar dışlandıktan sonra %11, tüm hastalar dahil edildiğinde ise %7,7 olarak saptanmıştır. Çalışmamızda TİİAB duyarlılığı %91,2, özgünlüğü %60, Pozitif Prediktif Değeri (PPD) %83,8, Negatif Prediktif Değeri (NPD) %75, Yanlış Negatiflik Oranı %8, Yanlış Pozitiflik Oranı %40 olarak saptanmıştır. Sonuç: Cinsiyet, yaş, nodül yeri, nodül boyutu ile malign ve benign patoloji sonucu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Çalışmamızın duyarlılığı, PPD, yanlış negatiflik oranı literatüre uygun bulunurken, özgüllük ve NPD'nin literatüre göre biraz düşük olduğu ve yanlış pozitiflik oranın ise yüksek olduğu görülmüştür.

Biyopsi-iğneTeşhisTiroid bezi+4
Esra Akkuş Duyan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) tanılı hastalarda tiroid nodül sıklığı

Amaç: Çalışmamızda, toplumda oldukça sık görülen tiroid nodüllerinin Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) tanılı hastalardaki sıklığını tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız 01.11.2019 - 31.12.2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde gerçekleştirildi. Çalışmaya 40-80 yaş arası toplam 105 KOAH tanılı hasta dahil edildi. GOLD 2020 raporuna göre KOAH'ın tanısı konuldu ve sınıflandırılması yapıldı. Katılımcıların tıbbi özgeçmişi, tütün ve/veya biyomas yakıt dumanına maruz kalma öyküleri yüz yüze görüşülerek sorgulandı. Hastaların boy, kilo, bel çevresi ve oksijen saturasyonları ölçüldü. Vücut kitle indeksleri (VKİ) hesaplandı. Hastane elektronik kayıt sisteminden retrospektif olarak katılımcıların hemoglobin, hematokrit, Tiroid stimülan hormon ve kan gazı değerleri incelendi. Hastalara solunum fonksiyon testi ve tiroid ultrasonografisi yapıldı. Tiroid nodüllerinin olup olmadığı, varsa boyutu, sayısı, yeri, isthmus kalınlıkları ve tiroid volümleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza katılan hastaların 34'ü kadın 71'i erkekti. Ortalama yaşları 63.7 ± 9.4, ortalama tiroid volümleri 16.1 ± 9 mL idi. 105 hastanın 69'unda (%65.7) tiroid nodülü saptandı. Gold A, B, C, D gruplarına göre nodülü olanların yüzdesi sırasıyla; %18.8, %27.5, %20.3 ve %33.3 idi. Tiroid nodülü olanların bel çevreleri nodül olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla; 109.6 ± 16.5 cm, 102.3 ±18.7 cm; p:0.044). GOLD grup A'dan D'ye doğru ilerledikçe hastaların VKİ'lerinin arttığı gözlendi. Bel çevresinin nodül varlığı ile pozitif korelasyonu olduğu görüldü. Bel çevresinin; VKİ, tiroid volümü ve isthmus kalınlığı ile de pozitif korelasyonu mevcuttu. Sonuç: Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız KOAH hastalarında tiroid nodül sıklığını araştıran ilk çalışmadır. Çalışmamızda KOAH tanılı hastaların %65.7'sinde tiroid nodülü saptadık. Bel çevresi artışının nodül varlığı için bir risk faktörü olduğunu tespit ettik.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifBel çevresi+4
Gülçin Miyase Sönmez
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tamamlayıcı tiroidektomi materyalinde histopatolojik sonuca etki eden faktörler

Tiroid kanserleri endokrin kanserleri içinde en sık görülen malignitelerdir. Tiroid kanserlerinin tedavisinde tiroidektomi önemli bir yer tutmaktadır. Ameliyat öncesi klinik değerlendirme, radyolojik görüntüleme, moleküler ve biyokimyasal testlere rağmen tiroid kanserlerinin bir kısmına ancak histopatolojik inceleme ile tanı konulabilmektedir. Tiroid cerrahisindeki ilerlemelere, kullanılan inovatif cerrahi enstrümanlara ve tiroid cerrahisinde uzmanlaşmış cerrahlara rağmen tiroidektomi sonrası ciddi komplikasyonlar görülebilmektedir. Bu komplikasyonları azaltmak için günümüzde, total tiroidektomiden, daha konservatif bir cerrahi yaklaşım olan hemitiroidektomi yönünde bir eğilim mevcuttur. Hemitiroidektomi sonrası hangi hastalara tamamlayıcı tiroidektomi yapılması gerektiği hususunda ise tartışmalar devam etmektedir. Çalışmamızda hemitiroidektomi sonrası tamamlayıcı tiroidektomi yapılmış 60 hasta ile aynı dönem içerisinde total tiroidektomi uygulanmış gruptan seçilen 60 ardışık hastanın(TİİAB: BETHESDA-3,4 veya 5) verileri karşılaştırıldı. Bu çalışmada; 01.01.2014-01.10.2019 tarihleri arasında kliniğimizce 1619 hastaya tiroid cerrahisi yapılmış olduğu belirlendi. Bu hastalardan 1191'ine ''Total tiroidektomi'', 321 hastaya ''Hemitiroidektomi'', 60 hastaya ise hemitiroidektomi patoloji sonucu malign olduğu için 2.cerrahi olarak ''Tamamlayıcı tiroidektomi'' uygulanmıştı. Malignite şüphesi nedeniyle ilk cerrahisinde hemitiroidektomi yapılan hastaların %83,5'inin total tiroidektomi ve onun komplikasyonlarından korunduğunu belirledik. Total tiroidektomi yapılan hastaların tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastalara göre hastanede yatış sürelerinin daha uzun olduğu görüldü ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Total tiroidektomi grubunda, cerrahi patolojisi malign hastaların %17,7'sinde karşı lobda da malignite olduğu görüldü. Hemitiroidektomi sonrası tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastaların %23,3'ünde maligniteye rastlandı. Tamamlayıcı tiroidektomi patoloji sonucunun benign veya malign olması durumunun postop hipokalsemi gelişme oranı üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı belirlendi. İstatistiksel anlamlı olarak, primer cerrahi sonrası 10-90.günler arasında tamamlayıcı tiroidektomi yapılmasının, 90.günden sonra yapılan cerrahiye göre daha yüksek oranda komplikasyona ve daha uzun süre hastanede yatışa neden olduğunu tespit ettik. Hemitiroidektomi yapılan hastalarda, patoloji tipinin, yaşın, tümör çapının ve serum TSH seviyesinin karşı lobda malignite görülmesi üzerine anlamlı ektisinin olmadığı görüldü. Bu çalışma ile hemitiroidektomi yapılan hastalarda karşı lobda malignite durumunu yüksek doğruluk oranıyla tahmin edecek belirteçleri araştırdık. Çalışmamız neticesinde, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da tamamlayıcı tiroidektomi materyalinde malign histopatolojik sonuca etki eden faktörler olarak, erkek cinsiyet ile Papiller tiroid karsinomu(PTC) birlikteliği, 45 yaş üzerinde erkek cinsiyet, ilk cerrahi patolojide ilave risk faktörlerinin erkek cinsiyet ile birlikteliği, tamamlayıcı tiroidektominin sol tarafa uygulanması ve tiroglobulin(TG) düzeyinin 30ng/mL üzerinde olmasını tespit ettik. Yine çalışmamızın sonucunda tamamlayıcı tiroidektominin, total tiroidektomiden daha düşük komplikasyon oranına sahip olduğunu belirledik. Kesin endikasyon olmadıkça, hemitiroidektominin total tiroidektomiye tercih edilebileceğini ve hemitiroidektomi sonrası endikasyon varlığında tamamlayıcı tiroidektominin düşük morbidite ve güvenle yapılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler; Total tiroidektomi, hemitiroidektomi, tamamlayıcı tiroidektomi, zamanlama, komplikasyon.

KomplikasyonlarPostoperatif komplikasyonlarTiroid bezi+2
Ali Riza Karayıl
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Opere diferansiye tiroid kanserli hastalarda tirotropin supresyon tedavisinin kardiyak fonksiyonlar üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmada opere Diferansiye Tiroid Kanseri (DTK)'li hastalarda Tiroid Stimulan Hormon (TSH) supresyon tedavisinin kalp hızı varyabilitesi (heart rate variability; HRV) ve QT dispersiyonundaki (Qtd) değişimi; ritm bozuklukları ve diyastolik fonksiyonlar üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Uşak Eğitim Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniği'nde, 30 Haziran 2021 - 31 Aralık 2022 tarihleri arasında yapılan bu kesitsel çalışmaya total tiroidektomize DTK'li, en az bir yıldır levotiroksin (L-T4) supresyon tedavisi alan 125 hasta dahil edilmiştir. Olgular revize edilmiş Amerikan Tiroid Derneği (ATA) kılavuzu risk gruplarına göre, TSH düzeyi (i) <0,1 mIU/L olanlar, (ii) 0,1-0,5 mIU/L arasında ve (iii) 0,5-2 mIU/L arasındaki olguları kapsayacak şekilde üç gruba ayrılmıştır. İlk iki grup TSH supresyon grubu, son grup ise TSH replasman (kontrol) grubu olarak tanımlanmıştır. Hastalar standart 12 derivasyonlu elektrokardiyogram (EKG), 24 saatlik ritm holter, standart ve doku dopler ekokardiyografi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Tiroid Stimulan Hormon (TSH) değeri 0,5-2 mIU/L olan 43 (%34), 0,1-0,5 mIU/L olan 55 (%44) ve 0,1mIU/L'in altında olan 27 (%22) hasta bulunmaktadır. Olguların %90,4'ü kadındır ve yaş ortalaması 42±6 yıldır. Diğer demografik verilerde gruplar arası farklılık bulunmamaktadır (yaş, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi (VKİ)). 24 saat ritm holter analizlerinde atriyal fibrilasyon, atriyal prematür kontraksiyon, ventriküler prematür kontraksiyon ve kalp hızı varyabilitesi (HRV) sıklığı açısından; supresyon ve replasman grupları arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Ekokardiyografik değerlendirmede TSH değerleri 0,1 mIU/L'in altında olan hastaların sol ventrikül diyastol sonu çapı (EDD) TSH değerleri 0,5-2 mIU/L aralığında olan replasman grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (45,35±3,54 ve 42,74±6,08; p=0,016). Erken diyastolik dolum mitral kapak velositesi (E) değeri, TSH değerleri 0,1-0,5 mIU/L arasında olan hastalarda TSH değeri 0,5-2 mIU/L aralığında olan replasman grubundan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (0,7(0,6-0,8) ve 0,84(0,7-0,98); p=0,010). Supresyon gruplarında QTd ve QTc dispersiyonu (QTcd) süreleri replasman grubuna göre anlamlı olarak daha uzun saptanmıştır. Multivariate regresyon analizlerde TSH'nin QTd (β =-0,299; p=0,002) ve QTcd (β =-0,300; p=0,002) değerlerini diğer değişkenlerden bağımsız olarak etkilediği tespit edilmiştir. TSH değeri azaldıkça QTd ve/veya QTcd süresi uzamaktadır. Sonuç: Diferansiye Tiroid Kanserli hastalarda TSH supresyon tedavisinin QTd, QTcd ve diyastolik fonksiyonlar üzerine etkileri olabilir. Klinik pratikte DTK'li hastalarda QTd ve QTcd'nin değerlendirilmesi, kardiyovasküler riskin saptanması ve TSH supresyon yoğunluğunun ayarlanması için klinisyenlere önemli ipuçları sağlayabilir. Bununla birlikte uzun vadede bu hastalarda anlamlı bir aritmi riski artışı olmadığı gösterilmiştir. TSH baskılama tedavisinin ATA kılavuzunda tanımlanan risk sınıflandırmasına göre yapılması ve devam eden risk değerlendirmelerine göre revize edilmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Diferansiye tiroid kanseri, Tirotiropin supresyon tedavisi, kardiyak fonksiyonlar, Heart rate variability, QT dispersiyonu.

KalpKalp fonksiyon testleriNeoplazmlar+3
Semih Çelik
Uşak University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Belirteç değerlerinin monoton olmaması durumunda genelleştirilmiş ROC eğrilerinin parametrik ve parametrik olmayan yöntemlerle kestirilmesi ve en iyi kesim noktalarının saptanması

Sağlık alanında, düşük veya yüksek değerlerin hastalığın göstergesi olduğu tanı testleri ile sıklıkla karşılaşılır. Monoton bir azalış ya da artış gösteren bu tanı testleri için ROC analizi kullanılır. Ancak, bazı tanı testlerinin hem düşük hem de yüksek değerleri hastalığın göstergesidir. Monoton bir azalış ya da artış göstermeyen bu tanı testleri için genelleştirilmiş ROC (gROC) analizi kullanılmalıdır. Bu amaçla tiroid hastalığını tanılamak için kullanılan, yüksek ve düşük değerleri hastalığın göstergesi olan T4 (Tiroksin) testi ele alınmıştır. gROC analizinde, pozitifliği tanımlamak için alt ve üst kesim noktası olmak üzere iki kesim noktası belirlenir. T4 testinin farklı alt ve üst kesim noktalarında, hastalıklı ve sağlıklı bireylere ilişkin testin yanlış pozitif oranın (1-seçicilik) doğru pozitif oranına (duyarlılık) karşı noktalanması ile gROC eğrisi elde edilir. gROC eğrisi altında kalan alan (gAUC), rastgele ve birbirinden bağımsız olarak seçilen hastalıklı bir bireyle sağlıklı bir bireyin doğru bir sınıflandırma alt kümesinde olma olasılığını verir. gROC eğrisi ve gROC eğrisi altında kalan alan, tanı testinin veri yapısına göre parametrik ve parametrik olmayan yöntemlerle elde edilir. T4 (Tiroksin) testine ilişkin parametrik ve parametrik olmayan yöntemlerle gROC analizi yapılmıştır. Analizler için R programlama dilinde, parametrik yöntemlerde "movieROC" paketi ve parametrik olmayan yöntemlerde "nsROC" paketi ile ilgili fonksiyonlar kullanılmıştır. Hasta veya sağlıklı bireylerin belirteç değerleri, normal dağılıma sahip olmadığında parametrik olmayan yöntemler parametrik yöntemlere göre daha iyi sonuçlar verir. Bu çalışmada, hasta bireylerin T4 testinin dağılımı normal dağılım göstermediği için parametrik olmayan yöntemler daha iyi sonuçlar vermiştir. En iyi kesim noktalarının belirlenmesi için Youden indeksi kullanılmıştır.

BiyobelirteçlerBiyoistatistikROC analizi+6
Ela Buluttekin
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Medüller tiroid karsinomonun doku invazyonu ve tümör anjiojenezinde PEDF, VEGF, NF-KB'nın rolü

Çalışmada PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 proliferasyon indeksi faktörlerinin MTK doku progresyonunda rolü ve tümör anjiojenezi ile olan ilişkisi incelenmiştir. Hacettepe Üniversitesi Patoloji anabilim dalı'nda 01.01.2000 tarihi ile 31.12.2015 tarihleri arasında arşivlenmiş, hastalardan total veya subtotal tiroidektomi sonrası patolojiye gönderilen/çıkarılan 37 doku örneğini retrospektif olarak inceledik. Hastaların klinikopatolojik özellikleriyle ilgili bilgiler hastanenin otomasyon sisteminden temin edildi. Hastaların klinikopatolojik özellikleri olarak sporadik veya kalıtsal, TNM evrelendirme, tek veya multifokal odak, rekürens veya bölgesel veya uzak metastaz, progresyonsuz sağkalım süresi (PFS) ile ilgili verileri değerlendirildi ve uygun patoloji doku örneklerinin Pigment epithelium-derived factor (PEDF), Vascular endothelial growth factor (VEGF), Nuclear factor kappa B (NF-kB), Ki-67 boyamaları sonucu elde edilen ekspresyon seviyeleriyle olan ilişkisi karşılaştırıldı. Bu karşılaştırma sonucunda VEGF ekspresyon seviyeleri ile PFS arasında istatiksel açıdan negatif yönde orta düzeyde bir ilişki bulundu (rho = - 0,407, p = 0,019) ve Ki 67 proliferasyon indeksi ekspresyon seviyeleri ile tek veya multifokal odak özellikleri arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptandı (p = 0,070). Çalışmada PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 proliferasyon indeksi faktörlerinin tümör anjiojeneziyle olan ilişkisini, bu bağlamda Microvessel density (MVD) arasında olan korelasyonunu değerlendirmek için hastaların uygun patoloji doku örneklerinin PEDF, VEGF, NF-Kb, Ki-67 boyamaları sonucunda elde edilen ekspresyon seviyeleri ile uygun patoloji doku örneklerinin CD 31 ile boyamasından elde edilen sonuçlarıyla karşılaştırdık. Bu karşılaştırma sonucunda ise istatiksel açıdan herhangi bir anlamlı ilişki bulunamadı. Sonuç olarak MTK tümör dokusunda PEDF ekspresyon seviyeleri ile tümör anjiojenezi ve doku progresyonu arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Çalışmamız PEDF'ün MTK doku progresyonundaki rolünün ve tümör anjiojeneziyle olan ilişkisinin değerlendirilmesi üzere literatürde ilk kez yapılan bir araştırmadır ve iii MTK tümör dokusunda PEDF ekspresyon seviyeleriyle tümör doku progresyonu ve tümör anjiojenezi arasındaki korelasyonun daha iyi anlaşılabilmesi için daha ileri araştırmaların yapılmasına gerek duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Medüller tiroid karsinom (MTK), Pigment epithelium derived factor (PEDF), Vascular endothelial growth factor (VEGF), Nuclear factor kappa B (NF-kB), Ki-67 proliferation index, MVD (Microvessel density), anjiogenezis, invazyon

AnjiyogenezKi-67Neoplazmlar+5
Gulnar Kazımzade
Hacettepe University
2022
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Bir grup tiroid hastasının panoramik görüntülerinde laringeal kartilaj kalsifikasyon varlığının değerlendirilmesi

Yumuşak doku kalsifikasyon/ossifikasyonları; normalde kemikte biriken minerallerin yumuşak dokuda birikmesi şeklinde tanımlanır. Diş hekimliğinde sıklıkla kullanılan panoramik görüntülerde laringeal kartilaj kalsifikasyonu, karotid arter kalsifikasyonu, tonsilolit, sialolit, lenf nodu kalsifikasyonu ve stilohiyoid ligament kalsifikasyonu en sık karşılaşılan yumuşak doku kalsifikasyonlarıdır. Tiroid ve tritiseöz kıkırdaklar larinks kıkırdakları içinde en fazla kalsifikasyon gösteren kıkırdaklardır. Hiyalin kıkırdak yapısında olduklarından yaş ilerledikçe kalsifiye olma eğilimi gösterirler. Tiroid kıkırdağın kalsifikasyonu hayat boyu devam edip yaşla birlikte artmaktadır. Tiroid hastalıkları toplumda çok sık karşılaşılan hastalıklar olup kemik metabolizması dahil birçok sistemi etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı tiroid hastalarının panoramik görüntülerinde tiroid ve tritiseöz kıkırdak kalsifikasyon varlığının araştırılmasıdır. Çalışmamızda Ocak 2019 ile Mart 2021 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı'na başvuran 18 yaş ve üzeri 173 bireyin (82 çalışma grubu, 91 kontrol grubu) panoramik görüntüleri incelenmiştir. Çalışma grubu ve kontrol grubu arasında kalsifikasyon görülme yaşı benzer bulunmuştur. Bununla birlikte tiroid hastalarında sağlıklı gruba göre tiroid ve tritiseöz kartilaj kalsifikasyon görülme sıklığı anlamlı derecede daha fazla bulunmuştur (p=0,000). Bu sonucun sebebi olarak tiroid bezindeki mekanik ve hormonal değişimlerin kalsifikasyonları etkileyebileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Kalsifikasyon, laringeal kıkırdak, panoramik radyografi, tiroid hastalıkları

Kalsifikasyon-fizyolojikLaringeal kıkırdaklarLarinks+3
Şeyda İriağaç
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tedaviye mükemmel yanıt veren papiller tiroid kanserinde ultrasonografi ile aktif izlem sonuçları

Tıbbi görüntüleme kullanım yoğunluğundaki artış, insidental olarak saptanan düşük riskli papiller tiroid kanseri (PTK) insidansında artışa yol açmıştır. Güncel çalışmalarda, dinamik risk sınıflandırmasının (DRS) rekürrens riskini öngörmede Amerikan Tiroid Derneği risk sınıflamasından üstün olduğunu gösterilmiştir. Bununla birlikte, DRS'na göre düşük riskli sayılan vakalarda takipte uygulanan tarama metotlarının uygulama sıklığı konusunda tartışmalar devam etmektedir. Bu çalışma ile, PTK'de tedavi yanıt gruplarına göre rekürrens sıklığı ve boyun ultrasonografi ile aktif izlemin lokorejyonel rekürrens hastalık saptayabilme gücünün değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma kohortuna merkezimizde PTK tanısı alan ve total veya totale yakın tiroidektomi operasyonu geçirmiş, en az üç yıl takibi bulanan, tüm ATA risk sınıflarından 398 hasta dahil edildi. Hastaların tedavi yanıt değerlendirildikten sonraki üç yıl içerisinde yapılan ultrasonografi görüntülemeleri retrospektif olarak incelendi. Bulgular, Avrupa Tiroid Derneği Kılavuzu baz alınarak mikrokalsifikasyon varlığı, yuvarlaklık indeksi, vaskülarite tipi, hilum varlığı ve ekojenite seviyesine göre şüpheli, indetermine veya benign olarak değerlendirildi. Bu üç grubun tanım kriterlerine uymayan lezyonlar ise nonspesifik bulgular olarak tanımlandı. Ek olarak, tedavi yanıtı değerlendirildikten sonraki üç yıl içinde yapılan ultrasonografi görüntülemeleri için pozitif prediktif değer (PPD) ve negatif prediktif değer (NPD) hesaplandı. Ortanca takip süresi 81 aydı (30-240). İzlem boyunca sadece sekiz hastada nüks saptandı. İlk sene tedavi yanıtı mükemmel olan hastalarda nüks oranı %0,4 saptandı. İlk sene tedavi yanıtı mükemmel olan hastalarda nüks, yanıt değerlendirmesinden en geç bir yıl sonra, mükemmel olmayan grupta ise iki yıl sonra görüldü. Atipik USG bulguları nedeni ile ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılan olgularda malignite saptama oranı mükemmel yanıt grubunda dokuz vakada bir iken, yapısal tam olmayan yanıt grubunda ise bu oran %100'e ulaştı. Çalışma kapsamında nonspesifik olarak tanımlanan lenf nodlarında maligniteye rastlanmadı. Tedavi yanıtı değerlendirildikten sonraki üç yıllık periyodik ultrasonografi görüntülemesinin kümülatif PPD, tedavi yanıtı mükemmel olmayan gruba kıyasla oldukça düşük (%2'ye karşın %31) bulundu. Mükemmel yanıtı olan grupta nüksün görüldüğü birinci yıl için ise, PPD %10 olarak saptanırken, diğer grup için bu oran üç kat daha fazla olarak bulundu. Sonuç olarak, tedaviye mükemmel yanıt alınan vakalarda ve takipte tedavi yanıtı mükemmele dönen olgularda birinci yıldan sonraki izlemde nüks takibinin yalnızca klinik muayene ve stimule edilmemiş serum Tg ile yapılması yeterli olabilir.

NeoplazmlarNüksSınıflandırma+4
Berçemhan Yazırlı
Hacettepe University
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tiroid hücrelerinde bisfenol a'nın toksik etkileri ve selenyum bileşiklerinin koruyucu rolünün değerlendirilmesi

Bisfenol A (BPA) polikarbonatların ve epoksi reçinelerinin üretiminde kullanılan bir kimyasal maddedir. İnsanlar, bu maddeye gündelik yaşamda oral, inhalasyon ve dermal yolla yaygın olarak maruz kalır. Östrojenik etkileri olduğu; endokrin bozucu bir madde olarak değerlendirildiği bildirilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda BPA'nın tiroid bezinin homeostazını ve tiroid hormon üretimini etkileyebildiği ve tiroid hormon reseptörleriyle etkileşebildiği belirlenmiştir. Tiroid, birim ağırlık başına böbrekle birlikte selenyum içeriği en yüksek olan dokudur. Selenyum başlıca diyetle alınan esansiyel bir eser elementtir. Tiroid hormon sentezinde görev alan deiyodinazların yapısında bulunur. Ayrıca, yapısında bulunduğu antioksidan selenoproteinler ile tiroid bezini oksidatif strese karşı korur. Organik ve inorganik formdaki selenyum bileşiklerinin fizyolojik dozlarda alımı, organizmada birçok kimyasalın oluşturduğu zararlı etkilere karşı koruyucu olabilir. Sunulan bu tez çalışmasında, BPA'nın insan papiller tiroid kanseri hücre hattı (B-CPAP) üzerindeki toksik etkileri ve BPA toksisitesi üzerinde selenyumun suplemantasyonunun modifiye edici etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. BPA'nın B-CPAP hücrelerinde oluşturduğu sitopatolojik değişiklikler, sitototoksisite, oksidan/antioksidan parametreler ve apoptoz değerlendirilmiş; BPA ile birlikte inorganik selenyum (sodyum selenit, SS) ve organik selenyum (selenometionin, SM) uygulamasının olası koruyucu rolü belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, BPA'nın B-CPAP hücrelerinde oksidatif stres oluşumuna, hücre içi ROS düzeylerinde ve lipit peroksidasyonda artışa ve total glutatyon (GSH) düzeylerinde azalmaya yol açtığını göstermektedir. Ayrıca, BPA'nın bu hücrelerde sitopatolojik değişimlere ve apoptoza neden olduğu belirlenmiştir. Selenyum bileşiklerinin ise, bu hücrelerde BPA ile indüklenen sitopatolojik değişikleri, oksidan/antiosidan statü değişimlerini ve apoptozu azaltabileceği yönünde bulgular elde edilmiştir. BPA'nın B-CPAP hücrelerinde yol açtığı oksidatif stresin, bu hücrelerde BPA toksisitesi altında yatan mekanizmalardan biri olduğu sonucuna varılmıştır. İnorganik ve organik selenyum bileşiklerinin ise, tiroid hücrelerinde antioksidan işlevleriyle BPA toksisitesine karşı kısmi olarak koruyucu etkilerinin olabileceği gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Bisfenol A, selenyum, oksidatif stres, apoptoz, B-CPAP hücre hattı

ApoptozisBisfenol AHücre dizisi+7
Erhan Tan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tiroid fonksiyon bozukluğu olan gebe hastaların demografik özelliklerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Tiroid hastalıkları maternal ve fetal olumsuzluklara sebep olabileceği için bunların gebelik sırasında doğru tanı, takip ve tedavisi özel önem gerektirmektedir. Gebelikte tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesinde öncelikli olarak TSH beraberinde FT4 kullanılmaktadır. Hipotiroidizm, hipertiroidizm ve tiroid otoimmünitesi, sırasıyla %2-%3, %0,1-%0,4 ve %17 oranlarında görülmektedir. Tiroid nodüllerinin prevalansı %3 ile %21 arasında değişmektedir. Yaş ve gebelik sayısı arttıkca nodül sayısında artış olduğu görülmektedir. Aynı zamanda TSH yüksekliği ile nodül sayısında artış olduğu tespit edilmiştir. ANTİ-TPO pozitif olan hipotiroidisi olan gebe kadınlarda prematüre doğum riskinin artırdığı görülmektedir. Biz de çalışmamızda gebe kadınlarda tiroid hastalıkları sıklığını, nodül sıklığını, otoimmuniteyi, otoimmunite ile prematüre doğum arasında ilişkisini araştırmak istedik. Gereç ve Yöntem : Çalışmamız: 11 kasım 2017 ve 3 mayıs 2017 tarihleri arasında 100 gebe hasta ile yapılan prospektif bir çalışmadır. 18 yaş üstü, önceden tiroid hastalığı olmayan, polikliniğimizde yeni tanı alan 100 gebe hasta değerlendirildi. Tiroid antikorları ve tiroid fonksiyon testleri değerlendirildi. Çalışma hastalarına tiroid ultrasonografi yapılarak özellikler kaydedildi. Tüm sonuçlar çalışma verilerine kaydedilerek SPPS versiyon 22.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmada gebe hastaların yaş ortalaması (29+/-5.97) saptandı.100 gebe hastanın %56'si 1. trimester, %17'si 2. trimester, %27'si 3.trimesterde olan hastalar idi. Hastaların otoantikor düzeylerinden ANTİ-TPO %16'sı pozitif, ANTİ-TG %5'i pozitif saptandı. Hastaların 24'ünde (%24) nodül izlendi. Hipertiroidisi olan hastaların 1'inde(%8.3) TRAb pozitif görüldü. Hastalarda yaşla nodül sıklığı arasında ilişkiye bakıldı ve anlamlı fark bulunamadı(p> 0.05). TSH yüksekliği ve yaş ile nodül arasında ilişki değerlendirildi, anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hastaların 1 'i (%1) Graves, 81'i (%81) subklinik hipotiroidi, 7 'si (%7) klinik hipotiroidi, 11 'i (%11) gestasyonel tirotoksikoz idi. Doğum yapan 45 gebe hastanın verilerine ulaşılarak prematüre doğum sıklığı 7 hastada (%15.6 ) saptandı. ANTİTPO pozitif ile prematüre doğum arasında ilişki değerlendirildi ve anlamlı fark saptan madı(p>0.05). xi Sonuç: Bizim çalışmamızda gebelerde tiroid hastalıkları ile nodül sıklığı, otoimmunite ve prematüre doğum arasında ilişki değerlendirilmiş olup, istatiksel anlamlı sonuç bulunamamıştır. Ancak hasta sayısının kısıtlı olması nedeniyle daha geniş kapsamlı çalışma serilerine ihtiyaç olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: gebelik, tiroid hastalıkları, nodül, prematüre doğum, otoimmunite

DemografiDoğum-prematürGebelik+5
Gunel Bayramova
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tiroid nodüllerinde TIRADS skorlamasının etkinliğinin araştırılması

TİROİD NODÜLLERİNDE TIRADS SKORLAMASININ ETKİNLİĞİNİN ARAŞTIRILMASI AMAÇ: Çalışmamızın amacı TIRADS skorlama sisteminin tiroidin nodüler büyümelerinde malign ya da benign etiyolojinin ortaya konulmasındaki etkinliğinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırmaya 155 olgudaki 172 tiroid nodülü dahil edildi. Olguların 131'i kadın 41'i erkekti.Tüm olgularda nodüller dijital radyoloji arşivindeki görüntüler tiroid ultrasonografisi konusunda 10 yıldan fazla deneyimi olan bir radyolog ya da 4 yıl deneyimli diğer radyolog tarafından retrospektif olarak değerlendirildi. Tüm olgularda nodüllerin lokalizasyonu, solid ya da parsiyel kistik oluşu, boyutu, ekojenitesi, kenar özelliği, mikrokalsifikasyon varlığı, yüksekliğin genişlikten büyük olup olmaması değerlendirildi. Bu değerlendirmelerin sonucunda nodüllerin ekojenite, kenar özelliği, mikrokalsifikasyon varlığı, yüksekliğin genişlikten büyük olması özellikleri ile yapılan bir skorlama sistemi olan TIRADS skorları hesaplandı. Bu skorlamaya göre; normal tiroid bezi TIRADS 1; kistik nodüller, geniş santral kistik komponent içeren nodüller, spongioform morfolojideki nodüller, Hashimato tiroiditi zeminindeki hiperekoik nodüller TİRADS 2 (benign); solid komponent varlığı dışında kuşkulu özellik barındırmayan izo ve hiperekoik nodüller TİRADS 3 (olası benign); solid ve hipoekoik özellikte olan nodüller TİRADS 4a (düşük riskli), solid komponenti olup, hipoekojenite dışındaki malignite kriterlerinden birini içeren nodüller 4b(orta derecede riskli), hipoekojenite dışındaki herhangi iki veya üç kuşkulu kriter içeren nodüller TİRADS 4c(yüksek riskli), dört kuşkulu özellik içeren nodüller TİRADS 5(yüksek olasılıkla malign) olarak sınıflandırıldı. Tüm olguların sitolojik ve histopatolojik tanısı elde edildi. Tüm nodüllerin TİRADS skorları sitolojik ve histopatolojik tanı ile karşılaştırıldı. BULGULAR: 155 olguda bulunan 172 tiroid nodülü değerlendirildi. Bu nodüllerden 142'si benign, 30'u maligndi. Bu malign nodüllerden 26'sı papiller karsinom (23'ü klasik tip, 2'si foliküler varyant, 1'i onkositik varyant) iken 3 nodül medüller tiroid karsinomu, 1 nodül ise folliküler karsinom tanısı aldı. Tek değişkenli analizler sonucunda; belirgin hipoekojenite, kenar düzensizliği, mikrokalsifikasyon ve yüksekliğin genişlikten büyük olması gibi kuşkulu sonografik özellikler ile II nodülün malignitesi arasında anlamlı ilişki saptandı. Yapılan çok değişkenli analizde kuşkulu sonografik özellik sayısı arttıkça nodülün malignite riskinin arttığı görüldü. Bu değerlere göre malignite riskini en fazla arttıran özellik mikrokalsifikasyon varlığı oldu. Nodüllerin hangi TIRADS skorundan itibaren doku tanısı gerekliliği, üç ayrı cut-off değeri belirlenerek incelendi. Birinci grupta 1.5 cm den büyük TIRADS 3 nodüller ve daha yüksek TIRADS skorlu tüm nodüller yer aldı. Malignite açısından duyarlılık, ve negatif öngörü değeri yüzdeleri sırasıyla %100 ve %100 olarak hesaplandı. İkinci gruba TIRADS 4a ve daha yüksek skorlu tüm nodüller dahil edildi. Malignite açısından duyarlılık ve negatif öngörü değeri değeri yüzdeleri sırasıyla %90 ve %96,6 olarak hesaplandı. 3.gruba TIRADS 4b ve daha yüksek skorlu tüm nodüller dahil edildi. Malignite açısından duyarlılık ve negatif öngörü değeri yüzdeleri sırasıyla %76,7 ve %93,9 olarak hesaplandı. SONUÇ: Kuşkulu sonografik bulguların sayısına dayanan TIRADS skorlama sistemi tiroid nodüllerine yaklaşımda, nodüllerin malignite riskinin öngörüsünde ve İİAB kararının verilmesinde etkili bir skorlama sistemidir. Anahtar kelimeler: Ultrasonografi; TIRADS; tiroid.

ElastografiTiroid beziTiroid hastalıkları+3
Fatih Gülpınar
Ege University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde Ocak 2005 ile Mayıs 2014 yılları arasında tiroid operasyonu olan basedow-gravesli,hashimoto tiroiditli ve nodüler guatrlı hastalarda tiroid kanseri görülme sıklığının retrospektif olarak değerlendirilmesi

TİROİD KANSERİ ENDOKRİN SİSTEMDE EN FAZLA GÖRÜLEN KANSER TÜRÜDÜR. BASEDOW-GRAVES VE HASHİMOTO TİROİDİTİ EN SIK GÖRÜLEN OTOİMMUN TİROİD HASTALIKLARIDIR. BASEDOW-GRAVES VE HASHİMOTO TİROİDİTİ HASTALIKLARININ TİROİD KANSERİ İLE OLAN İLŞKİLERİ TARTIŞMALI BİR KONUDUR. ÇALIŞMANIN AMACI TİROİD OPERASYONU OLMUŞ,TİROİD BEZİNDE NODÜL BULUNAN BASEDOW-GRAVES VE HASHİMOTO TİROİDİTİ HASTALARININ PATOLOJİ SONUÇLARINI İNCELEYEREK,BU HASTALIKLARIN TİROİD KANSERİ GELİŞİMİ ÜZERİNE OLAN ETKİLERİNİ DEĞERLENDİRMEKTİR.

Graves hastalığıGuatrGuatr-nodüler+5
Şahin Bedir
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tiroidin kapsüllü folliküler paternli tümörlerinde EZH1 ekspresyonunun ve kapsül özelliklerinin ayırıcı tanıya katkısının araştırılması

Tiroidin folliküler paternli tümörleri; folliküler adenom, folliküler karsinom, papiller karsinomun folliküler ve enkapsüle varyantları, hurthle hücreli adenom ve hurhtle hücreli karsinomdur. Bu antitelerin tanıları histopatolojik inceleme ile mümkündür, tedavi ve prognozları ise farklılık gösterir. Histopatolojik tanıda bazen teknik sebepler bazen de gözlemciler arası farklılıklar zorluk yaratabilir. Bu sebepten bu antitelerin ayırımlarını daha objektif bir temele oturtacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Enhancer of zeste homolog 1 geni (EZH-1), histon H3 trimetilasyonunda görev alan polycomb kompleksinin subuniti olarak görev yapar ve hücre proliferasyonunda etkili olur. EZH-1 mutasyonlarının malign tümörlere kıyasla benign tiroid tümörlerinde daha çok izlendiğine dair çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmalar referans alınarak folliküler paternli tiroid tümörlerinde EZH1 ekspresyonu hem immünohistokimyasal hem de real time PCR yöntemi ile araştırılacak bu ekspresyonun klinik ve histopatolojik verilerle ilişkisi değerlendirilecek ve sonucuna göre günlük pratikte kullanım imkanlar ve ayırıcı tanıya katkısı araştırılacaktır. Çalışmanın bir diğer amacı da bu tümörlerin kapsüllerinin nitelik ve nicelik özelliklerinin yine ayırıcı tanıya katkısının araştırılmasıdır.

Gen ifadesiMutasyonTeşhis+5
Fadime Eda Gökalp Satıcı
Mersin University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Modeling the dynamics of thyroid hormones and related disorders

In this study, a dynamic simulation model for thyroid hormone system is constructed. The objective of this work is to first generate the dynamics of the hormones involved in thyroid hormone system in healthy body, and then to adapt the model to portray the dynamics of certain common thyroid disorders. The ultimate aim is to provide a platform for scenario analysis to support medical education, training and research, without risking patients? health. Initially, the model structure is tested by standard structure validity tests. After the validation part, four common thyroid disorders are simulated. Firstly, Graves? disease, the most common source of hyperthyroidism, is addressed. Goiter formation, effect of iodine availability on the severity of the disease, and increased T3/T4 ?a commonly used diagnostic measure in hyperthyroidism? are all well captured by the model. Other typical behaviour of hormones and glands are also well mimicked by simulations. Secondly, iodine deficiency, one prevailing cause of hypothyroidism, is discussed for two different levels of daily iodine intake. The model was able to depict all the characteristic changes including the goiter formation and increase in T3/T4 in these two scenarios, both independently and comparatively. Thirdly, the transient inhibitory effect of excessive iodine intake on thyroid gland is discussed. The model is able to demonstrate the enlargement in thyroid volume and the mild decline in thyroid hormones. Lastly, a condition called subacute thyroiditis, a common disorder in which thyroid gland is exposed to inflammation, is analysed. The typical triphasic clinical course of subacute thyroiditis, comprised of thyrotoxicosis, hypothyroidism and normal thyroid functioning is well represented by the model. In conclusion, with respect to both qualitative and quantitative information in literature, and interviews with the medical doctors, the model exhibits an acceptable degree of validity and is able to cover a wide range of thyroid-related disorders.

Simulation modelSystem dynamicsThyroid gland+3
Oylum Şeker
Boğaziçi University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Subklinik hipertiroidili hastalarda aortik stiffness ve augmentasyon indeksinin incelenmesi

Amaç: Subklinik hipertiroidi serum tiroid stimulan hormon düzeyinin referans aralığının altında ve serum serbest tiroid hormon düzeylerinin normal referans aralığında olduğu durum olarak tanımlanır. Subklinik hipertiroidi tablosunun atriyal fibrilasyonda artış, diyastolik fonksiyonlarda bozulma gibi kardiyovasküler bozukluklarla ilişkisi bilinmektedir. Kardiyovasküler hastalıkların başında ise büyük arter hastalıkları gelmektedir. Bu çalışmada da subklinik hipertiroidi tablosunun kardiyovasküler mortalite ve morbiditenin öncüsü büyük arter hastalıkları ile ilişkisini, aortik stiffness ve augmentasyon indeksi değerleri ile araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamız Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine Aralık 2022-Mayıs 2023 arasında başvuran, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden, 46 subklinik hipertiroidili hasta ve 51 ötiroid kontrol grubu kişi üzerinde prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya dâhil edilenlerin demografik verileri, laboratuar değerleri ve 24 saatlik TA Holter cihazı ile tespit edilen nabız dalga hızı ve augmentasyon indeksi değerleri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda subklinik hipertiroidi grubundaki hastaların nabız dalga hızı değerleri ötiroid kontrol grubundakilerden istatistiki olarak anlamlı farklılık oluşturacak şekilde yüksek bulunmuştur(p=0,031). Buna karşın subklinik hipertiroidi ile ötiroid kontrol grubunun augmentasyon indeksi bakımından gruplar arasındaki farklılık istatistiki olarak anlamlı değildir (p=0.501). Sonuç: Bu çalışma göstermektedir ki kardiyovasküler mortalite ve morbiditenin öngördürücüsü olan aortic stiffness için subklinik hipertiroidili hasta grubunda farkındalık oluşmalı, hastalar diğer kardiyovasküler risk faktörleri ile birlikte değerlendirilmeli, subklinik hipertiroidi tedavisi bu riskler göz önünde bulundurularak düzenlenmelidir. Anahtar kelimeler: Subklinik hipertiroidi, nabız dalga hızı, kardiyovasküler hastalık

Arteryel oklüzif hastalıklarAterosklerozHipotiroidizm+4
Hamdi Turhan
Necmettin Erbakan University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Geriatrik popülasyonda yaş gruplarına göre tiroid stimulan hormon düzeyi

Amaç: Tüm dünyada yaşlı nüfus sürekli olarak artmaktadır. Tiroid bozuklukları genel popülasyonda olduğu gibi yaşlı nüfus arasında da yaygınlaşmaktadır. Yaşlılarda tiroid bozukluklarının semptom ve bulgularının spesifik olmaması, eşlik eden tiroid dışı hastalıklar ve kullanılan ilaçlar tanı koymayı zorlaştırmaktadır. Yaşlanma ile tiroid hormon fizyolojisinin değişmesine bağlı olarak tiroid stimulan hormon (TSH) için yaşa özel referans aralıklarının ortaya çıkması da tanı koymanın zorluğunu arttırmaktadır. Yaşlılarda TSH düzeyinin kognitif fonksiyonlar, depresyon, kardiyovasküler olaylar, mortalite, kırılganlık, osteoporoz gibi birçok parametre ile ilişkisi incelenmiştir. Ancak yaş gruplarına göre normal TSH düzeyini araştıran çalışmalar kısıtlıdır. Çalışmamızın amacı, geriatri polikliniğinde değerlendirilen hastaların yaş aralıklarına göre TSH düzeylerinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Geriatri Bilim Dalı polikliniğinde değerlendirilen hastalardan herhangi bir tiroid hastalığı teşhisi olan, levotiroksin (LT4) tedavisi alan, daha önce tiroid cerrahisi geçirmiş ve/veya radyoaktif iyot tedavisi almış olanlar ile tiroid fonksiyonlarını etkileyebilecek ilaç kullanımı ve akut hastalık durumu olan hastalar dışlanmıştır. Geri kalan hastaların TSH düzeyleri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 212 hastanın %59,4'ü kadındı. Hastaların yaş ortalaması 73 bulundu. Hastalar yaş gruplarına göre üç alt gruba kategorize edildi. 65-74 yaş grubunda 132 (%62,3), 75-84 yaş grubunda 59 (%27,8) ve 85 yaş ve üstü yaş grubunda ise 21 (%9.9) hasta değerlendirildi. 85 yaş ve üstündeki hastaların TSH düzeyi, 65-74 yaş grubundaki hastalara kıyasla daha düşüktü (p = 0,024). Ancak genel olarak yaş artışı ile TSH düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: 65 yaş ve üstü popülasyonda, artan yaş ile TSH düzeyi değişmemektedir. Ancak 85 yaş ve üstü, çok yaşlı kişilerde, 65-74 yaş grubundaki kişilere göre TSH düzeyi azalmaktadır. Anahtar Kelimeler: tiroid fonksiyonları, geriatrik hasta

GeriatriTiroid fonksiyon testleriTiroid hastalıkları+2
Ayşegül Uçkun
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalına başvuran ve hipertiroidi tanısı alan olguların başvuru ve izlem özelliklerinin belirlenmesi

Giriş ve Amaç: Hipertiroidi çocukluk çağında erişkinlere kıyasla nadir görülen, kısmen bu nedenle tanısı gecikebilen, izlem ve tedavisine yönelik kanıta dayalı önerilerin eksik olduğu bir hastalıktır. Hipertiroidinin en sık nedeni olan Graves hastalığının tedavisi ülkeler içinde ve arasında farklılıklar göstermekte olup hastanın yaşına, tercihlerine, hastalığın ciddiyetine ve guatr boyutuna bağlı olarak değişmektedir. Bu çalışmada Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi (AÜTF) Çocuk Endokrinoloji Bilim Dalına başvuran ve hipertiroidi tanısı alan hastaların başvuru ve izlem özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Eylül 2005 - Ocak 2023 tarihleri arasında başvuran ve 0-18 yaş arasında olup hipertiroidi tanısı alan hastalar dahil edildi. Hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelenerek; başvuru özellikleri ve yakınmaları; antropometri, fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme bulguları kaydedildi. Hipertiroidi etyolojisi, aldıkları tedavi, tedaviye yanıtları ve izlem süreleri değerlendirildi. İstatistiksel analiz Statistical Package for Social Sciences (SPSS, Versiyon 26.0, Chicago,IL.) ile yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 63 hastanın %65,1'i kız cinsiyette olup tüm olguların yaş ortalaması 11,7±4,95 yıldı. Hastaların 48'i (%76,2) Graves hastalığı tanısı alırken etyolojik nedenlerde ikinci sıklıkta Haşitoksikozis (n=9, %14,3) görüldü. Graves hastalığı tanısı alan olguların 31'i (%64,6) kız olup (kız/erkek oranı 1,82); yaş ortalaması 12,03±4,52 yıl olarak saptandı. Haşitoksikozis tanısı alan 9 hastanın 8'i (%88,9) kız cinsiyette olup yaş ortalaması 14,94± 3,44 yıl idi. En sık başvuru yakınması çarpıntı idi. Olguların 7'sinde (%11,1) oftalmopati saptandı. Olguların 38'inde (%60,3) Anti-TG (Anti tiroglobulin antikor), 50'sinde (%79,4) Anti TPO (Tiroid peroksidaz antikoru), 45'inde (%71,4) TRAb (TSH reseptör antikoru) pozitif bulunmuştu. Hipertiroidi ile başvuran 63 hastanın 60'ına antitiroid ilaç (ATİ) tedavisi başlanmıştı. Ötiroidiye ulaşma süresi ortalama 7±8,29 ay iken, hastaların %71,4'ünün tedavi başlangıcından sonra 6 ay içinde ötiroidiye ulaştığı saptandı. Ortalama tedavi süresi 25,03±22,9 ay olup tedavinin süresi Graves hastalığı tanısı alanlarda Haşitoksikozis tanısı alanlara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha uzundu (p=0,002). Hipertiroidi ile başvuran 63 olgunun izlem süresi ortalama 36,9±32,3 ay idi. Graves hastalığı ile izlenen ve ATİ tedavisi alan olgularda izlem süresindeki remisyon oranı %22,9 iken; 48 olgunun 15'inde (%31,3) izlem sırasında en az bir kere relaps saptandı. İlk kez relaps saptanan hastalarda tedavi kesiminden relapsa kadar geçen süre ortalama 8,4±5,02 ay olup; %76,9'unda tedavi kesiminden sonraki ilk 12 ay içinde relaps görüldü. Hipertiroidi ile izlenen 63 hastanın 11'ine (%17,5) total veya parsiyel tiroidektomi uygulanmış olup; en sık cerrahi tedavi gerekçesi (%25) uzun süreli ATİ tedavisi ile remisyon sağlanamamasıydı. Büyük guatrı olanlarda (p=0,004), oftalmopati varlığında (p=0,018), tiroid bezi volümü (p=0,044) ve tiroid bezi volüm SDS'si daha büyük olanlarda (p=0,001) tiroidektomi daha sık idi. Tiroidektomi yapılanlarda yapılmayanlara oranla ötiroidiye ulaşma süresi (p=0,0015) ve TRAb negatifleşme süresinin (p=0,022) daha uzun olduğu saptandı. Sonuç: Bu çalışma ile hipertiroidi ile izlenen 63 olguyu ve merkezimizin 18 yıllık deneyimini bildirdik. Hipertiroidili çocuk ve adolesanların büyük çoğunluğunda, ATİ tedavisi ile ilk 6 ayda ötiroidi sağlanabilir. Graves hastalığı ile izlenen çocuklarda ATİ tedavisi ile düşük bir oranda uzun vadeli remisyon sağlanabildiği görülmüş olup; büyük guatr, oftalmopati varlığında ve uzun süreli tedavi ile biyokimyasal ötiroidinin ve TRAb negatifliğinin sağlanamadığı hastalarda kalıcı tedavinin gerekmesi muhtemeldir. Anahtar sözcükler: Hipertiroidi, Graves hastalığı, Tiroidit

Endokrin bezlerEndokrin sistemGraves hastalığı+4
Ceren Yüceer Pelioğlu
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Clock geni RS1801260 ve RS11932595 polimorfizmlerinin tiroid kanseri gelişimi ve prognozu üzerine etkisi

Amaç: Sirkadiyen ritim genleri hücre döngüsü, apoptozis, DNA tamiri dahil olmak üzere çeşitli fizyolojik yolaklarda görevli olup sirkadiyen ritim genlerinin çeşitli kanser türleri ile ilişkisi saptanmıştır. Çalışmamızda sirkadiyen ritimde görevli CLOCK geni üzerinde bulunan RS1801260 ve RS11932595 tek nükleotit polimorfizmleri ile endokrin sistemin en sık kanseri olan tiroid kanseri arasındaki ilişkiyi araştırmayı hedefledik. Çalışmamızın kansere yatkın bireylerin tespitine katkı sağlayabileceği, tiroid kanserinde yeni prognostik faktörlerin keşfini sağlayabileceği, tiroid kanserinin patogenezinde görevli genetik yolakların bir kısmını aydınlatabileceği ve bu alandaki yeni çalışmalara öncülük edebileceğini düşünmekteyiz. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız olgu-kontrol çalışması olarak tasarlanmış olup çalışmamıza AÜTF Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları kliniğinde takipli 150 tiroid kanseri tanılı olgu ile ve 150 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Katılımcılardan elde edilen periferik kan örneğinden DNA izolasyonu yapılarak CLOCK genindeki RS1801260 ve RS11932595 polimorfizmleri PCR-RFLP (polymerase chain reaction restriction fragment length polymorphism) metodu ile analiz edildi. Katılımcıların antropometrik ölçümleri, uyku kalite skoru ve klinik verileri toplandı. Bulgular: CLOCK geni RS11932595 mutant GG genotipi ve G aleli frekansı tiroid kanseri grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı. Tiroid kanseri riski G-Aleline sahip olanlarda azalmış olarak saptandı (OR=0,707 p<0,05). Yaptığımız çok değişkenli analize göre RS11932595 normal AA genotipte olma durumu, mutant GG genotipe göre tiroid kanseri gelişme riskini 3,59 kat arttırmaktadır (p<0,05 OR=3,59). RS1801260 polimorfizmi ile tiroid kanseri gelişimi arasında ilişki saptamadık. Ancak tümör boyutunun 1 cm altında olmasıyla ve aynı anda birden fazla tümör odağına sahip olmayla ilişkili olduğunu saptadık(p<0.05). RS1801260 polimorfizminin lenf nodu metastazı ve nüks ile ilişkisi gözlenmekle birlikte çok değişkenli analiz ile değerlendirildiğinde istatistiksel anlamlılık taşımadığı görüldü. Olgu grubumuzda nüks riski ile tip 2 diabetes mellitus varlığı ve stimüle TG düzeyleri arasında istatistiksel anlamlılık taşıyan korelasyon saptadık (p<0.05). Sonuç: CLOCK geni RS11932595 polimorfizmlerine sahip olmak tiroid kanseri gelişim riskini azaltmaktadır. CLOCK geni RS1801260 polimorfizmi ise tiroid kanserinde tümör histopatolojik özellikleri üzerinde etkilidir.

CLOCK geniGenlerNeoplazmlar+5
Berkay Soysal
Ankara University
2023
00

İlgili konular