Türk-Rus ilişkileri
113 theses under this subject heading
Dış politika krizlerinin Türk-Rus ilişkilerine etkileri: Uçak krizi örneği
Suriye İç Savaşı kapsamında Türkiye ile Rusya'yı karşı karşıya getiren en önemli olay 24 Kasım 2015 tarihinde meydana gelen uçak düşürme vakasıdır. Hatay Yayladağı mevkiinde bir Rus bombardıman uçağının Türk hava sahasını ihlal etmesi ve defalarca uyarılmasına rağmen uyarıları dikkate almayarak ihlale devam etmesinin sonucunda Türk Hava Kuvvetleri tarafından düşürülmesi neticesinde Türkiye ile Rusya arasında bir dış politika krizi başlamıştır. 1950'li yıllardan beri ilk defa NATO üyesi bir ülkenin Rus uçağını düşürmesi sebebiyle bu hadise Türk ve dünya basınında geniş yer bulmuş ve tedirginlik yaratmıştır. Kriz, Türk-Rus ilişkilerini derinden etkilemiştir. Krizin tamamen çözülmesi yaklaşık 8 ay sürmüştür. Krizi en az hasarla atlatabilmek için taraflar kendi pozisyonlarına göre farklı kriz yönetim tekniklerini benimsemişlerdir. Çalışmada, tarafların krizi yönetirken kullandığı teknikler incelenmiş ve krizin ikili ilişkiler üzerinde yarattığı etkiler değerlendirilmiştir. Çalışma, krizin patlak vermesine sebebiyet veren olayların ele alınması ve Uçak Krizi'nin kriz yönetimi açısından değerlendirilmesi noktasında önemli olacaktır.
Türk – Rus güvenlik ilişkilerinde bir rekabet ve işbirliği alanı olarak Karadeniz
Karadeniz, Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından küresel ve bölgesel aktörlerin önem verdiği bir alan olmuştur. Yaşanan siyasi gerginlikler ve çatışmaların gölgesinde, istikrarsızlığa yol açabilecek gelişmelere karşı devletlerin bir araya gelerek güvenlik ve işbirliği ortamı yaratılmasına önem verilmiştir. Rusya-Gürcistan Savaşı ve Rusya ile Ukrayna arasında krize neden olan gelişmeler sonucunda yaşanan kırılmalar devletler arasında olası çatışma ihtimalini gözler önüne sermiştir. Bu durum Karadeniz'in barış, güven ve istikrarına yönelik belirsizliği önlemede işbirliği fırsatlarına daha fazla önem verilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Karadeniz'in önemli aktörlerinden arasında yer alan Türkiye ve Rusya'nın ilişkileri havzada yaşanan gelişmelerden etkilenmesine rağmen 2000'lerden itibaren siyasi ve ekonomik alanlarda birlikte hareket ederek işbirliğinin geliştirilmesine önem verilmiştir. Bu çalışmada Karadeniz Havzası'nda yaşanan gelişmeler ışığında Türkiye ve Rusya'nın güvenlik ilişkilerine olan etkisi incelenmiştir. Havzadaki artan istikrarsızlığa karşı Türkiye ve Rusya ilişkilerinde mutlak kazançlarını ön planda tutarak geliştirilen işbirliğiyle birlikte havza güvenliğinin sağlanabileceği önerilmiştir. Bu durumun hem Türkiye hem de Rusya'nın ilişkilerinde işbirliği fırsatlarının değerlendirilmesine imkân sağlayabileceği düşünülmektedir.
1774 tarihli Elçilik Hatıratı ve XV. -XVIII. yy. Osmanlı-Rus ilişkileri
Yapmış olduğumuz bu çalışmada, XVIII. Yüzyıl Osmanlı-Rus siyasi ilişkilerini bir ölçüde vermeye çalışıldı. Çalışmamızda, Başbakanlık Osmanlı Arşivi belgelerinden, Osmanlı Türkçesi ile yayınlanmış eserlerden ve Latin alfebesiyle yazılmış eserlerden faydalanıldı. Öncelikli olarak; sefâretnâmelerin tanımından ve mevcut sefâretnâmelerin sayılarından bahsedildi. Akabinde Osmanlı-Rus münasebetlerinin başladığı 15. Yüzyıldan itibaren diplomatik ilişkilerden bahsedildi. Diğer tarafdan 1774'de imzalanan Küçük Kaynarca antlaşmasının 27. maddesi gereğince müsalâhayı kuvvetlendirmek amacıyla Rumeli Beylerbeyliği rütbesi ve Büyük Elçi sıfatıyle bu göreve memur edilen Abdülkerim Paşa'ya görevi gereği teslim olunan eşyaların listesinin olduğu ?1188 Tarihli Müfredât Defteri?ne, ?Sefâretle Rusya'ya Gidecek Abdülkerim Paşa'ya Küçükçekmece'den Edirne'ye Kadar Verilecek Mekülata Dair Defterli Arz'' ın transkribine ve tablolaştırlmasına yer verildi. Ayrıca yolculuk esnasında konaklanılan menziller, konaklama süreleri tablolaştırıldı. Çalışmamızda sefâretnâme metninin daha önce Aslı İlikmen tarafından transkrib edilen çalışmasındanda faydalınalarak günümüz türkçesine çevrildi. Son olarak çalışmamızda; Sefâretnâme'nin, bir Osmanlı devlet adamının bakış açısıyla Rusya toplumu ile ilgili gözlemleri içermesi bakımından önemli bir tarihi kaynak olduğu göze çarpmaktadır. İki devletin tarihi seyiri içerisindeki ilişkilerinde birbirine iyi gözle bakmadığını ve iki tarafın da dini ve siyasi emellerinin zaman zaman çakıştığını ve birbirlerine diplomaside üstünlük sağlama çabalarının ne boyutlarda olduğuna dair genel bir çerçeve içerisinde bilgilere yer verildi.
XXI.yüzyılda Türk-Rus ilişkileri (2000-2020)
Bu çalışmada 21. Yüzyılda Türk-Rus ilişkileri kapsamlı bir şekilde ele alınmaktadır. Türk-Rus ilişkilerinin geçmişine baktığımız zaman iki toplum arasındaki ilişkileri VI. asırdan itibaren başlatmak mümkünse de kaynaklar ilk resmi ilişkiyi 1492 yılından itibaren başlatırlar. Türkiye-Rusya ilişkilerinin Soğuk Savaş sonrası 1990'lı yıllarından itibaren daha da önemli hale geldiği görülür. SSCB'nin dağılmasından sonra Türk-Rus ilişkileri yeni bir boyut kazanır. 1990'lı yıllar, iki ülke arasındaki münasebetlerde birçok sorunlarla karşılaşıldığı yıllar olarak da bilinir. Rekabetin de ağır bastığı bu dönemin en önemli alanını ekonomik-ticari ilişkiler oluşturur. 1990'lı yıllardan günümüze kadar olan sürede ekonomik ve ticari ilişkilerin her zaman siyasi ilişkilerini gölgede bıraktığını söylemek yerinde olur. Üç bölüm halinde ele aldığımız bu çalışmanın birinci bölümünde 2000 yılına kadar Türk-Rus ilişkilerinin tarihi gelişimi, ikinci ve üçüncü bölümlerde ise 2000-2020 yılları arasındaki siyasi, diplomatik, askeri ve güvenlik konularındaki ilişkiler ile ekonomik ve ticari ilişkiler detaylı bir şekilde ele alınmaya çalışılmıştır. Araştırmamızda gördüğümüz kadarıyla ekonomik ve ticari ilişkiler iki ülke arasındaki işbirliğinde lokomotif rolünü üstlenerek siyasi, askeri iv ve güvenlik konuları ile üçüncü ülkelerle olan ilişkilere de farklı bir nitelik kazandırmıştır. Bunun en dikkat çekici göstergesi olarak iki ülke arasında hızla artan dış ticaret cirosunu ve 2000'li yılların başından itibaren günümüze kadar iki ülkenin yönetiminde bulunan liderlerin büyük çabasını belirtmek gerekir. Bu yıllarda ekonomik ortaklık zemininde yeniden şekillenen ikili ilişkiler bağlamında birçok stratejik projeye imza atılıp hayata geçirilmiştir. İki ülke arasındaki ilişkilerinde genel olarak henüz tam anlamıyla stratejik ortaklık seviyesine ulaşmasa da ekonomik-ticari ve enerji gibi alanlarda stratejik boyuta çıktığı görülür. Çalışmamızda şu da görülmüştür ki, Türk-Rus ilişkilerinde yakalanan ivme ve ilişkilerin iyi bir düzeyde olması, bölgesel istikrar ve ortak çıkarlara da hizmet etmektedir. Bu noktadan hareketle yaptığımız araştırmada 2000-2020 yılları arasında Türk-Rus ilişkilerinin nasıl bir seyir izlediği ve iki ülke arasında siyasi-diplomatik, ekonomik-ticari, askeri-güvenlik ve enerji alanındaki ilişkilerin nedenleri ve sonuçları kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır.
2014 sonrası Türkiye-Rusya ilişkileri: Kompartmanlaştırma stratejisi etrafında ittifak arayışları
Yeni dünya düzeninde uluslararası ilişkilerin aktörleri olarak devletlerin birbirleriyle bağlarının artması, onları daha fazla işbirliği yapma eğilimine yöneltmektedir. Devletler arasında uyuşmazlık yaşandığı zamanlarda, taraflardan birinin yaptırım uygulaması, artık karşı tarafa olduğu kadar yaptırım uygulayan tarafa da zarar verebilmektedir. Bu nedenle devletler kriz zamanlarında dahi ilişkileri sürdürebilmenin yollarını araştırmaktadırlar. Uzun bir geçmişe sahip Türkiye ve Rusya devletlerinin, tarihsel süreçte farklı koalisyonlarda bulunarak sık sık karşı karşıya gelmeleri sebebiyle, ilişkileri inişli çıkışlı bir halde ilerlemiştir. Bu iki devletin uyuşmazlık ve çatışma alanlarında dahi ilişkilerini koparmayışları, araştırılması gereken bir kapsam ortaya çıkarmaktadır. Kompartmanlaştırma stratejisi, iki devletin aralarındaki rekabet konularını yok saymadan, belli noktalarda diyaloğa devam etmelerini sağlayan ve böylece ilişkilerin tamamen kopmasını önlemeyi amaçlayan bir stratejidir. Buradan hareketle çalışmada, kompartmanlaştırma stratejisiyle Türkiye ve Rusya'nın ortak çıkar alanlarında ilişkilerini nasıl ilerletebildiği sorusundan yola çıkılmıştır. Çalışmada iki devlet arasındaki krizler ve eş zamanlı ilerleyen işbirlikleri tespit edilerek, farklı tarihlerde yapılan kompartmanlaştırmaların kıyasıyla Türkiye-Rusya ilişkileri literatürüne farklı bir bakış açısı kazandırılmıştır. Literatürde çoğunlukla 2014 yılı sonrasında iki devlet arasında bu stratejinin kullanılmadığına yönelik yorumlamalara mukabil çalışmada söz konusu stratejinin bu tarihten sonra da kullanıldığı ve gelecekte de kullanılabilecek bir yöntem olarak, tek bir döneme ya da teori içerisine sığdırılmaması gereken bir araç olduğu fikri savunulmuştur. Bu minvalde kompartmanlaştırma stratejisinin taraflar arasındaki ilişkilere sürdürülebilirlik sağladığı, ayrıca iki devletin birbirlerinin her dış politika hamlesini onaylaması anlamına da gelmeyerek, aktörler arasındaki farklı konumlanışlarını kabul ederek hareket etmelerini sağladığı tespiti yapılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kompartmanlaştırma Stratejisi, Türkiye, Rusya, Karşılıklı Bağımlılık.
Türkiye'nin Rusya ile olan siyasi ilişkisinin ticari ilişkisine etkisi
Türkiye ile Rusya arasındaki siyasi ilişkilerin, iki ülke arasındaki ticari ilişkilere etkisi, Türk ve Rus devletleri arasında resmi diplomatik ilişkilerin kurulmasına kadar uzanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, 1991 yılından günümüze Türkiye ile Rusya Federasyonu arasında gerçekleşen siyasi ilişkilere bağlı olarak, bu siyasi ilişkilerin iki ülke arasındaki ticari ilişkilere, özellikle de Türkiye'nin dış ticareti üzerindeki etkilerini incelemektir. 1991 yılında SSCB'nin dağılmasının ardından Türkiye ve Rusya arasında yıllardır süregelen ilişkiler, günümüzde yeni bir boyuta taşınmıştır. Özellikle son yıllarda meydana gelen uçak krizi sonrası yaşanan sorunlar Türkiye'nin dış ticaretini doğrudan etkilemekte olduğundan, akademik anlamda da incelenmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmada son yılların siyasi gelişmeleri (olumlu/olumsuz) incelenmiş ve bu gelişmeler sonrası iki ülke arsındaki ticari ilişkiler rakamlarla ortaya konmuştur. Ortaya konan bu rakamsal verilerden yola çıkarak iki ülke arasındaki siyasi ilişkilerin ticari ilişkiler üzerinde önemli etkileri olduğu saptanmıştır. İki ülke arasındaki siyasi ilişkiler istikrarlı ve olumlu bir şekilde geliştiğinde, bu durum ticari ilişkilere de olumlu yansımakta ve iki ülke arasındaki ticaret hacmi artmaktadır. Ancak, ülkeler arasında bir siyasi kriz yaşandığında, bu durum ticari ilişkileri de olumsuz etkilemektedir. Türkiye ve Rusya arasında yıllar boyunca süregelen inişli çıkışlı ilişkiler sebebiyle iki ülke arasında güven sorununu oluşmuştur. Ayrıca birkaç önemli siyasi konuda fikir ayrılığı da mevcuttur. Bu nedenlerle iki ülke arasında siyasi sorun çıkma olasılığı her zaman yüksektir. Bu sorunların da ülke ekonomilerine olumsuz etkileri göz önünde bulundurularak iki ülke liderleri son yıllarda hassas bir dış politika yürüterek yaşanabilecek krizleri önlemeyi başarmaktadırlar. Anahtar kelimeler: Türkiye, Rusya, ticari ilişkiler, siyasi ilişkiler, dış ticaret
Akkuyu Nükleer Güç Santrali anlaşması sonrası Türkiye-Rus ilişkileri
Sanayileşme ve hızlı nüfus artışının beraberinde getirmiş olduğu enerji gereksinimi, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri büyük sorunlar ve yeni açılımlar içine sürüklemiştir. Özellikle cari açığın en büyük kalemini oluşturan fosil yakıt ithalleri, gelişim sürecindeki Türkiye'yi gün geçtikçe dışa bağımlı hale getirmektedir. Hem yenilenebilir kaynaklardaki yetersizlik hem de öz kaynakların kullanımındaki problemler; ülkeyi birçok enerji anlaşması yapmanın, enerjiyle ilgili sürekli olarak değişen politikalar üretmenin yolunu açmıştır. Ulusal ve uluslararası çıkarlar bağlamında iş birliği içerisinde olmanın zorunluluğu sonucunda Türkiye ve Rusya hem ekonomik hem de siyasi açıdan birbirini etkilemekte, farklı düzeylerde bağımlı ilişkiler geliştirebilmektedir. Bu çalışma söz konusu ilişkileri etkileyen faktörlerin neler olduğunu ve bu düzeylerin hangi seviyede seyrettiğini açıklamayı amaçlamaktadır. Özellikle Türkiye'nin enerji ihtiyacını karşılarken ekonomik ilişkiler yürüttüğü çevre ülkelerinde meydana gelen siyasi istikrarsızlaşmalar ve çatışma gibi sorunlar; enerji güvenliği konusunda önemli problemlere yol açabilmektedir. Bu sebeplerle SSCB dağılması sonrası Kafkasya üzerinden Batı'ya taşınacak olan enerji kaynakları konusunda hem gelir elde etme hem de stratejik önem sağlama düşüncesi, Türkiye ve çevre ülkelere göre nispeten daha istikrarlı Rusya'yı aynı sahada çalışmaya sürüklemiştir. Türkiye'nin enerji ihtiyacını kendi kaynaklarından karşılayamaması ve Rusya ile iş birliğinin AKP iktidarı sonrası Erdoğan-Putin diplomasisiyle ivme kazanması, enerji alanında birlikteliği sağlarken; Türkiye'nin enerjiye olan talebini karşılayabilmek adına Mersin Akkuyu'da bir nükleer güç santrali kurulması yönünde iki ülkenin anlaşmasına yol açmıştır. Tez çalışmasında iki ülke arasındaki ilişkiler ekonomik çerçevede incelenmiş ve Akkuyu Nükleer Güç Santrali anlaşmasının da ilişkilere etkisi analiz edilmiştir. Bulgular sonucunda; uzun süreli doğal gaz boru hattı anlaşmalarının iki ülkeyi birbirine karşılıklı olarak bağlaması zincirine; Akkuyu NGS anlaşması da eklenince, özellikle Türkiye açısından olası bir ilişki bozukluğunda ülkeye etkisinin büyük olacağı sonucuna varılmış ve ülkenin enerji bağımlılığının kaynak çeşitliliğine gidilerek çözülebileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Enerji, bağımlılık, Akkuyu, Nükleer Güç Santrali, Rusya, doğal gaz
85/3 numaralı Rusya Ahkam Defteri'nin değerlendirme ve transkripsiyonu
Çalışmamızda 85/3 Numaralı Rusya Ahkam Defteri'nin tamamında konu olan Rusya ve Osmanlı devletleri arasındaki ile siyasi, ekonomik ve güvenlik meseleleri ayrıca, karşılaşılan problemlerin çözümlerini içeren belgeler incelenmiştir.Bunun yanı sıra hükümlerde önemli bir yere sahip olan ticari faaliyetlere Rus tüccarların, karadan ve denizden Osmanlı pazarına dahil olduklarını Rus gemileri Karadeniz tarafına Osmanlı Devletinden aldığı ürünleri taşıdığını beyan eden belgeler defterde yer almaktadır
TBMM Hükümeti'nin Bolşevizm algısı, Anadolu Hareketi ve Bolşevikler (1920-1922)
Bu çalışmada 1917 Bolşevik İhtilali'nden sonra Rusya'da iktidara gelen Bolşevikler ile Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığının temelini oluşturan Anadolu Hareketi'ni yöneten TBMM Hükümeti arasında gerçekleşen ilişkilerin hangi boyutlarda olduğu, her iki tarafın birbirinden nasıl ve ne düzeyde etkilendiği, TBMM Hükümeti için Bolşevizm ne ifade ettiği incelenmiştir. Türk Milli Mücadelesini zafere ulaştıran Mustafa Kemal Paşa, Anadolu Hareketi'nin başına geçtiği andan itibaren İtilaf Devletlerine karşı Sovyet Rusya ile ilişki kurmuştur. Anadolu Hareketi'nin Sovyetler ile başlattığı temasları TBMM Hükümeti sürdürmüş, bu süreç içerisinde Anadolu'da ve yurtdışında bulunan Bolşeviklerde faaliyetlerini artırmıştır. Çalışmamızda Sovyet Rusya ile kurulan ilişkilerin sonucunda Anadolu Hareketi ve Mustafa Kemal Paşa'nın karşısına siyasal bir güç olarak ortaya çıkan Bolşevikler ve Bolşevizm'in nasıl algılandığı incelenmiş, buna karşı TBMM Hükümeti'nin tavrı ele alınmıştır.
Büyük Taarruz'dan Lozan Barış Anlaşması'nın imzalanmasına kadar Türk-Sovyet ilişkileri
Türkiye'nin kurtuluş savaşı süresince tam bağımsızlık prensibine zarar vermeyecek biçimde destek aldığı devletlerden biri de Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti olmuştu. Türkiye, Büyük Taarruz sonrasında Doğu Trakya ve boğazlar bölgesinin geri alınabilmesi için İzmir'in ardından Çanakkale ve Kocaeli önlerine doğru iki kol halinde askerî harekâtına devam ederken de bu destekten faydalanmak istemişti. Bu süreçte, İtilaf Devletleri ve müttefikleriyle beliren savaş tehlikesine karşı kararlı bir duruş sergileyen Ankara, İtilaf Devletleri'nin 23 Eylül'deki anlaşma teklifine hemen bir cevap vermemiştir. Moskova'nın Balkanlarda askeri baskı yapmasını bekleyen Türkiye, özellikle İngiltere'yi yalnız bırakarak Doğu Trakya ve boğazları barış görüşmeleri öncesinde geri almayı hedeflemiştir. Ancak Sovyet yönetimi, boğazlarda Türk denetimini İngiliz varlığına tercih etmekle birlikte, bu kritik noktada Türkiye'yi tatmin etmeyen, hatta kuşkuya sevk eden ikircikli bir tutum izlemiştir. Ankara'nın destek taleplerine kesin bir yanıt vermekten kaçınan ve onu ileri harekâtını sürdürmeye teşvik eden Moskova, Kafkaslarda da askeri hazırlıklara girişmiştir. Hal böyle olunca Sovyetlerin amaçlarını kestiremeyen Ankara, İtilaf Devletleri'yle anlaşma yolunu seçmiş ve Millî Mücadele'nin askeri safhasını bitiren Mudanya Mütarekesi'ni imzalamış, böylece İstanbul ve boğazlar İtilaf işgali altındayken barış görüşmelerine başlamayı kabul etmek zorunda kalmıştır. Moskova, Mudanya görüşmelerini ve Türkiye'nin Doğu Trakya'yı tek kurşun atmadan geri almasını izlemekle yetinmiştir. Lozan Konferansı'nda ele alınacak olan boğazların statüsü ise buralarda nüfuz elde ederek topraklarını güneyden gelebilecek saldırılardan koruma endişesi içinde olan Moskova için büyük önem arz ettiğinden, Sovyetler görüşmelerin tamamında yer almak istemiş, fakat bunda başarılı olamamıştır. Boğazların statüsünün Moskova Anlaşması uyarınca çözüme kavuşturulmasını bekleyen Sovyetler, bu konuda da istediğini alamamıştır. Lozan'da Türkiye ile ortak bir cephede buluşamayan Moskova yönetimi ile Ankara yönetimi arasında Lozan süreci güvensizlikler ve zoraki yakınlaşma girişimlerine sahne olmuştur. Sınırlarını çizdiğimiz bu süreçteki Türk-Sovyet münasebetleri, çalışmamızda sorgulayıcı bir bakış açısıyla neden-sonuç ilişkisine bağlı olarak aydınlatılmaya çalışılmıştır.
Rusya'nın Ortadoğu Politikası ve onun Türkiye-Rusya ilişkilerine etkisi
Arap Baharı'ndan sonra Rusya Ortadoğu'ya dair politikalarında daha da agresif tutum sergilemeye başlamıştır. Arap Baharı rüzgarı Suriye'ye etki etmesinden sonra Rusya burada tutumunu açıkça ifade etmiştir. Suriye iktidarını destekleyen Rusya, Amerika ve diğer Batılı devletlere karşı İran ve Çin'le beraber işbirliği yapmıştır. Putin'in 2007 Münih konuşması Rusya'nın yeni dünya düzeni istemesinin habercisi olmuştur. Rusya Amerika'nın öncülük ettiği tek kutuplu dünya düzenine karşı Suriye Krizi'nden sonra daha da agresif tutum sergilemiştir. Bu tezde Rusya'nın Ortadoğu, Akdeniz ve diğer bölgelerde izlediği politikalarının bölge ülkelerini ve özellikle Türkiye'yi nasıl etkilediğine dair sorularına cevap aranmıştır. Anahtar kelimeler: Rusya, Ortadoğu, Türkiye, Arap Baharı, Akdeniz
Türk Sovyet ilişkilerinin Türk basınına yansıması (1918-1990)
Birinci Dünya Savaşı sırasında Çarlık Rusya'da yaşanan Bolşevik İhtilali sonrasında Sovyetler Birliği kurulmuştur. Türkiye'nin Milli Mücadele döneminde Sovyetlerle ilk ilişkiler başlamıştır. Özellikle Atatürk ve Lenin döneminde Türk-Sovyet ilişkileri olumlu gelişmiştir. Sovyet Rusya Lozan Barış Antlaşması'nda Türkiye'nin yanında yer almıştır. 1925 yılında Türkiye ve Sovyet Rusya arasında Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması imzalanmıştır. Ayrıca Boğazlarda Türk hâkimiyetini kesinleştiren Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nde de Sovyet Rusya'nın desteği olmuştur. Bu olay basında genişçe bir yer almıştır. Fakat Atatürk döneminden sonra ilişkiler bozulmuştur. İkinci Dünya Savaşı esnasında Türkiye'nin savaşa girmesi için Sovyet Rusya'nın Türkiye üzerinde baskısı olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet Rusya'nın Boğazlarda üs ve bazı toprak talepleri ilişkileri daha da bozmuştur. Bu konu Türk basınında geniş yer tutmuştur. Dalgalı bir seyir izleyen Türk-Sovyet ilişkileri Türkiye'nin NATO'ya girmesi ile birlikte daha da gerginleşmiştir. Kıbrıs konusunda ilk başlarda Rumları destekleyen Sovyet Rusya zamanla Türkiye ile aynı görüşü savunmuştur. Bu da ilişkilerin normalleşmesini sağlamıştır. Türk-Sovyet ilişkilerinin normalleşme sürecinde karşılıklı ziyaretler yaşanmıştır. Bu ziyaretler basında sıkça yer almıştır. 20 Ağustos 1991 tarihinde ise SSCB'de bir darbe yaşanmış ve SSCB yıkılmıştır. Türkiye Sovyetler Birliği'nin dağılması ile kurulan cumhuriyetlerle ilişkiler kurmuştur. Anahtar Kelimeler: Türkiye, Türk Basını, Bolşevik İhtilali, Sovyetler Birliği, Boğazlar, Dış Politika.
1787?1792 Osmanlı-Rus Savaşı
XVIII. yüzyıl Osmanlı siyasi tarihinde Rusya ile olan ilişkiler önemli bir yere sahiptir. Özellikle bu yüzyılın ikinci yarısında Rusya ile yapılan mücadeleler Osmanlı Devleti için bir kırılmanın başladığı dönem olarak da ele alınabilir. Küçük Kaynarca Antlaşması ile başlayan bu süreç, 1787?1792 Osmanlı-Rus ve Osmanlı-Avusturya savaşı ile birlikte iyiden iyiye kendini hissettirerek, Osmanlı Devleti'ni hızlı bir şekilde bir gerileme ve dağılma süreci içine sürüklemiştir.Bu dönemde Kırım Hanlığı hâkimiyeti için iki devlet arsında ciddi mücadeleler yaşanmış ve Kırım, Osmanlı Devleti egemenliğinden çıkarak, Rusya hâkimiyeti altına girmiştir. Bu şekilde Rusya Karadeniz'e tamamen yerleşerek, başta boğazlar olmak üzere, bu bölgedeki tehdidini iyice arttırmıştır. Bundan sonra, Rusların güneye inmesini istemeyen ve çıkarlarını korumak peşinde koşan İngiltere ve Fransa gibi batılı devletler bir yandan edindikleri siyasi ve ekonomik hakları daha da genişletmek isterken diğer taraftan da Rusya'nın bu bölgede daha fazla güçlenmesine engel olmak istiyorlardı. Bütün bu gelişmeler Osmanlı Devleti'nin güçlü devletler arasında bir denge siyaseti yürüterek varlığını devam ettirme zorunluluğunu doğurdu. Artık Osmanlı Devleti toprakları, başta Rusya olmak üzere, birçok Avrupa devletinin rekabet alanı haline geldi.Anahtar Kelimeler: Kırım Hanlığı, Rusya, Yaş Antlaşması, Ziştovi Antlaşması
Piyasa ekonomisine geçiş süreci ve sonrasında Türkiye – Rusya federasyonu ekonomik ilişkiler
Politika yapıcıları tarafından seçilen ekonomi politikası ve bu politikanın sağlıklı işleyişi ülkelerin ekonomik yapısının gelişmişliği üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Bu bağlamda merkezi planlı ekonomi ile yeterli iktisadi büyümeyi sağlayamayan eski sosyalist ülkeler piyasa ekonomisine geçmeyi tercih etmişlerdir. 1990'lı yılların başında Sovyet Birliği'nin dağılması ile önemini kaybeden sosyalist sistemin yerini alan piyasa iktisadi yapısı, bazı ülkelere kısa sürede Avrupa Birliği kapılarını açsa da bazı ülkeleri beklenmedik bir takım şokla karşı karşıya bırakmıştır. Yaşanan şoku atlatma sürecinde olan ülkeler için geçiş ekonomileri terimi ortaya çıkmıştır. Geçiş ekonomileri, merkezi planlı ekonomiyi terk ederek, piyasa ekonomi sistemine geçiş reformlarını gerçekleştirmeye çalışan eski sosyalist ülkeleri ifade etmektedir. Piyasa ekonomisine geçiş sürecinde fiyatların serbest olması beraberinde üretim düşüşlerini getirmiştir. Bu süreçte eski sosyalist ülkelerden biri olan Rusya Federasyonu, ekonomik gücünü kaybetmiş ve iç karışıklıklar ekonomik buhranı ortaya çıkarmıştır. Piyasa ekonomisine geçiş sürecinde ekonomik buhranda olan Rusya Federasyonu, sahip olduğu enerji kaynaklarının ve yabancı sermaye yatırımlarının etkinliği için ekonomik ilişkilerinin Sovyetler Birliği dönemine dayandığı Türkiye ile daha fazla yakınlaşmayı tercih etmiştir. Rusya'nın, Türkiye ile ekonomik bağlarını sıkı tutmak istemesinin nedenlerinden biri coğrafi yakınlık diğeri ise her iki ülke ekonomilerinin birbirini tamamlayıcı nitelikte olmasıdır. Öte yandan, Türkiye Rusya Federasyonu açısından büyük ticari bir pazardır. Bu çalışmada Türkiye - Rusya Federasyonu ekonomik ilişkilerini, dış ticaret, müteahhitlik hizmetleri, enerji kaynakları ve turizm açısından istatistiki veriler kullanılarak nitel araştırma yöntemi ile analiz edilmiş, iki ülke arasında yaşanan siyasi gerginliklerin ekonomik dalgalanmalara neden olduğu, dolayısıyla da her iki ülke ekonomisinin bu durumdan olumsuz yönde etkilendiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Geçiş Ekonomisi, Ekonomik İlişkiler, Piyasa Ekonomisi, Türk - Rus İlişkileri
Enerji bağlamında Türkiye-Rusya Federasyonu ekonomik ilişkiler
Bu çalışmanın amacı Türkiye-Rusya ilişkilerinin enerji boyutu ile ele alınmasıdır. Bu nedenle çoğunluğu uluslararası kuruluşlarca yayımlanmış istatistiki veriler kullanılarak Türkiye ve Rusya Federasyonu'nun enerji profilleri incelenmiştir. Türkiye'nin sahip olduğu veriler mevcut kaynakların tüketimi karşılamadığını ve ithalatın zorunlu olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda enerji kaynakları bakımından zengin bir coğrafyaya sahip olan Rusya Federasyonu ise tüketiminden fazla üretim kapasitesine sahiptir. Rusya iktisadi kalkınmasını sağlamak için bu kaynakları pazarlamak durumundadır. Rusya ve Türkiye arsındaki ilişki karşılıklı bağımlılık teorisi ile açıklanabilmektedir. Buna göre iki ülke de bir diğerinin yokluğundan negatif etkilenecektir. Türkiye-Rusya ilişkilerinin temelini karşılıklı bağımlılık oluşturmakla birlikte asimetrik bir bağımlılıktan söz edilebilir. Türkiye günden güne artan enerji ihtiyacını karşılamak adına Rusya ile bir öncekinden daha geniş kapsamlı projelere imza atarken Rusya'nın Türkiye ile olan ticaretini aynı oranda artırmadığı görülmektedir. Türkiye'nin Rusya'ya karşı verdiği dış ticaret açığı sürdürülebilir değildir. Enerji alanında Rusya'ya bağımlılığın azaltılması adına sürdürülebilir temiz enerji kaynaklarının kullanımına ağırlık verilmeli, elektrik üretiminde hidrolik enerji tercih edilmeli, kömür ile çalışan santrallerde taş kömürü yerine linyit kullanımı teşvik edilmelidir. İthalatın zorunlu olması durumunda başta Azerbaycan ve ABD gazı olmak üzere alternatif tedarikçiler de tercih edilmeli, dünyadaki rekabetçi ortamdan faydalanılmalıdır.
Türkiye-Rusya enerji ilişkileri (1995-2005)
Türk-Rus enerji ilişkileri "çok boyutlu ortaklık" düzeyine ulaşmıştır. Dünyadaki her ülkenin enerjiye olan ihtiyacının hızla arttığı artık bir gerçektir. Güçlü ve rekabet edebilen bir ekonomi olmanın ön şartı enerji erişimine bağlıdır.Rusya Dünya'nın en büyük gaz üreticisi ise dünyanın en büyük gaz piyasası da Avrupa'dır. İşte burada Türkiye'nin konumu onu bu denklemde önemli aktör kılmaktadır.Türkiye dünyada, enerjide çözümün bir parçası olmak istiyor. Rusya ve diğer bölge ülkelerinden gelen gazı ve petrolü en kısa ve ucuz yoluyla Avrupa'ya aktarmak istiyor. Bu çerçevede Türkiye birkaç projeyi gerçekleştirmiş durumunda; Mavi Akım (Doğalgaz), Bakü-Tiflis-Ceyhan (Petrol), İran-Türkiye (Doğalgaz), Irak-Türkiye (Petrol) ve Rusya-Türkiye (Doğalgaz). Ancak bu hatlar bile küresel enerji aktörü olmaya etmemektedir. Türkiye daha fazla rol üstlenmek istemektedir. Bu yönde atılan önemli adımları vardır. Boru hatlarının sayısını artırmayı amaçlamaktadır, inşa ve proje halinde olan boru hatları; Nubucco (Doğalgaz), Rusya-Türkiye-İsrail (Doğalgaz), Türkmenistan-İran-Türkiye (Doğalgaz), Türkmenistan-Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye (Doğalgaz), Mısır-Türkiye (Doğalgaz), Irak-Türkiye (Doğalgaz) ve Türkiye-Yunanistan-Avrupa (Doğalgaz).Nabucco Projesi`nin, önemi büyüktür ve enerji alanında, Türkiye'nin jeopolitik konumunu çok iyi kullanması gerekir çünkü Türkiye'nin jeopolitik konumu dünyanın rağbetindedir diyebiliriz. Türkiye'nin enerji diplomasisi ile ilgili yürüttüğü çalışmaların en önemli yapı taşlarından birisi Nabucco Projesidir.Türkiye kendi enerji kaynaklarını tam olarak değerlendirememektedir. Türkiye ve Rusya'nın yenilenebilir kaynakları, rüzgar, güneş, sıcak sular ve deniz dalgalarından elde edilen enerji genel tüketim oranlarında çok düşük seviyelerde kalıyor. Ayrıca, Türkiye'nin sahip olduğu bor madenlerinin kaderi belirsizliğini korumaktadır.Dünya enerji piyasasının önemli aktörleri; ABD, AB, Çin, Rusya ve Japonya. Bu aktörleri göz önüne almadan hiçbir büyük projenin gerçekleşmesi mümkün olmuyor. Burada Rusya ile Türkiye'nin enerji işbirliği ön plana çıkmaktadır. İki ülkenin enerji politikaları ve bu alandaki önemli kuruluşlarının faaliyetleri onları hiç olmadığı kadar yakınlaştırmaktadır. Rusya kendi enerji kaynaklarını en güvenli şekilde uluslararası piyasalara ulaştırma gayretindedir, Türkiye ise enerji zengini komşu ülkelerin bu önemli değerlerini başka ülkelere aktararak hem maddi hem de siyası kazanç elde etme peşindedir.Türkiye'nin önem verdiği bir başka enerji bölgesi de Orta Asya Devletleridir. Bu devletlerle kültürel, etnik ve tarihi yakınlığı bulunan Türkiye, onlarla enerji işbirliği olanaklarını değerlendirmek istemektedir. Ülkemiz bu bölgede Rusya ile rekabet içinde olsa da çeşitli enerji projelerini tasarlayarak hayata geçirmeye çalışmaktadır.Türkiye'nin Rusya ile kuracağı ?Avrasya Birliği?, dünyada bilinen tüm dengeleri değiştirecektir. Bu oluşum ?Avrupa Birliği? gibi ekonomik, siyasal ve kültürel birlik olabilir. Bu birliğin her iki ülkeye çok büyük fırsatlar sunacağına inanmaktayım.
Türkiye Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu dış ticareti: Rusya pazarı ve Güney Rusya bölgesi iş potansiyeli araştırması
Karadeniz komşumuz Rusya Federasyonu (RF), Türkiye ile tarihi, siyasi ve ticari ilişkilerimiz nedeniyle stratejik olarak en önemli ülkelerin başında gelmektedir. Rusya Federasyonu 2012 yılı verilerine göre 26.6 milyar ABD doları toplam ithalatımızda ilk sırada yer alırken, 6.6 milyar ABD doları ihracatımızla 4. sırada bulunmaktadır. RF ile yürütülen son derece başarılı siyasi ilişkiler ticari anlamda da kendisini göstermiş olup ivme her geçen gün yukarı yönlü artış göstermektedir. Türkiyenin doğal kaynaklarının az olması, RF'nin de bu bağlamda güçlü olması nedeniyle özellikle doğal gaz ve petrol ürünleri ithalatı ağırlıklı olarak bu ülkeden yapılmakta ve dış ticaret açığımız önlenemez şekilde yükselmektedir. RF ile uzun süredir devam etmekte olan bavul ticareti azalış eğiliminde olsa da bu ülke hala Türkiye?nin ihracatında önemli bir yer tutmaktadır. RF'nin Ağustos 2012'de Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) üyeliği, dünya ticaretinde yaşanan en büyük serbestleşme adımlarından biri olmuştur. RF'nin DTÖ'ye katılımı ile DTÖ dünya ticaretinin çok büyük bir oranını temsil eder hale gelecektir. Bu üyelikle beraber söz konusu ülkede DTÖ'nün uluslararası ticarette koyduğu kuralların hâkim olması ile tarifelerin düşürülmesi, ithalat ve ihracat üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması ve bunun ardından bu ülke ile ticaret yapan firmaların daha şeffaf, açık ve öngörülebilir bir ticaret sürecine sahip olmaları beklenmektedir. Bu tezin amacı, RF'nin tarihi, sosyo kültürel ve coğrafi yapısı, siyasal ve yasal çerçevesi hakkında bilgi vererek bu ülkeyi biraz daha yakından tanımak, RF'nin Türkiye Cumhuriyeti ile tarihi, siyasi ve ekonomik münasebetlerini tahlil ederek RF?nin temel ekonomik verileri, Türkiye ile ticareti, öne çıkan sektörler ve ülkenin en büyük 200 şirketinin yanında Güney Rusya?da yerleşik dış ticaret odaklı firmalar hakkında bilgi vererek şirketlerin daha sağlıklı iletişim ve işbirlikleri kurmasına zemin hazırlamaktır. Güney Rusya iş potansiyeli alan çalışması ile de mevcut güncel durumu analiz edip sorunlar ve somut sonuçlarla RF ile ticaret yapan ve yapmak isteyenlere yol gösterici olmaktır. 33 firma ile yapılan anket çalışması sonuçları da paylaşılarak Rusya ile iş yapmanın zorlukları ve avantajları hakkında sorunlar ve öneriler derlenmiştir. Ayrıca ülkemiz ihracatçılarına T.C. Ekonomi Bakanlığı ve Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB) destekleri hakkında bilgi vererek ihracatçılarımızın Rusya ve diğer ülke ihracatlarına katkı sunmak, Rusya pazarının incelenmesi ve son zamanlarda yaşanan çeşitli sorunların ortadan kaldırılması, mevcut Pazar payının arttırılmasına yönelik öneriler sunmaktır.
Uluslararası hukukta angajman kuralları: Türkiye'nin Rus savaş uçağını düşürmesi
Uluslararası Hukukta, belirlenen notam belgelerinde ilan edilen angajman kural-larına göre; hava sahasının başka ülke platformlarıyla ihlal edilmesi durumunda angajman kurallarını ilan eden devlet, ihlali gerçekleştiren devleti "saldırgan" olarak addedip uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde müdahale etme yetkisine sahiptir. Bir örnek olarak; bir devletin hava sahasına izinsiz giriş yapan bir savaş uçağına, bir devletin ilan ettiği angajman kuralları çerçevesinde müdahale edilmesi meşru görülmektedir. Bu ko-nudaki en somut örneklerden birisi, tez kapsamında irdelenecek olan Türk Hava Kuv-vetleri'nin 24 Kasım 2015 tarihinde bir SU-24 Rus Savaş Uçağını angajman kuralları çerçevesinde düşürmesi olayıdır. Bu tez içeriğinde; Angajman kuralları, Savaş Uçağı Düşürülmesinin Hukuki Bo-yutları, Kuvvet Kullanma, Kuvvet Kullanmanın İstisnaları, Meşru Müdafaa Hakkı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Rusya Federasyonu'na ait bir savaş uçağını düşürmesinin hukuki incelemesi ele alınacaktır. Bu tez kapsamında; Türkiye ve Rusya'nın Ortado-ğu'da karşı karşıya gelmesi noktasından hareketle, 24 Kasım 2015 tarihinde Türkiye tarafından düşürülen SU-24 Rus savaş uçağı örnek teşkil etmek üzere, Angajman Kural-ları çerçevesinde savaş uçağı düşürmenin hukuki olduğu, bir devletin hava sahasına izinsiz girilmesi durumunda, o devletin meşru müdafaa hakkının bulunduğu ve uçak düşürme dahil olmak üzere her türlü savunma durumuna geçebilmesinin mümkün olacağı çıkarımlarında bulunulacaktır.
Sovyetler Birliği Döneminde Kırgızistan
Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra kurulmuş olan yeni Türk devletlerinden birisi de Kırgızistan olmuştur. Yüzölçümü yönünden fazla büyük olamamakla birlikte doğusunda Doğu Türkistan (Sincan-Uygur Özerk bölgesi), batısında Özbekistan, kuzeyinde Kazakistan ve güneyinde Tacikistan bulunmaktadır.Kırgızistan coğrafi olarak; Bişkek, Issık-Köl, Tanrı Dağları, Celalabad ve Oş bölgeleri olarak beş kısımdan oluşmaktadır. Yüzölçümü 198.500 km2, nüfusu 5.18 milyon olup başkenti Bişkek'tir.Kırgızistan bölgede ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel boyutlarıyla yeniden yapılanma, çağdaş medeniyeti yakalama da büyük çaba sarf etmektedir.Bağımsızlıktan günümüze kadar bilhassa Türkiye ve komşularıyla ilişkilerini geliştirme çabasındadır. Bu nedenle Sovyetler Birliğinin yıkılışından sonra bu eksikliklerini gidermede demokrasiye ve serbest ekonomiye geçişi en iyi şekilde uygulama projelerini ortaya koymak için din, gelenek ve milli hasletler yönünden de kendilerini bulma çabasında büyük gayret göstermeleri gerekmektedir.Kırgızlar bağımsızlık sonrası Askar Akayev döneminde büyük atılımlar yapmışlardır. Sanayi, tarım, ziraat ve turizmde atılımlar yaparak yer altı zenginliklerini kendi menfaatleri doğrultusunda kullanma çabasına girmişlerdir.Hala pek çok tehditlerle uğraşmak zorunda kalan Kırgızistan emin adımlarla yoluna devam etmektedir.
Hâkimiyet-i Milliye gazetesine göre Türk-Rus ilişkileri ( 1920-1923 )
I. Dünya Savaşı sonunda Mondros Mütarekesi imzalanmış ve Batılı Emperyalist Devletler bu antlaşmanın yedinci maddesine dayanarak Osmanlı Devleti topraklarını işgal hareketine girişmişlerdir. Ülke topraklarının işgal edilmesi üzerine Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde ?Milli Mücadele? hareketi başlamıştır. Ve Türk milletinin ?Milli Mücadele? hareketinden haberdar olmasını sağlamak amacıyla Anadolu Müdâfaa-i Hukûk Cemiyeti adına Mustafa Kemal Paşa tarafından ?Hâkimiyet-i Milliye? gazetesi kurulmuştur. Ancak bu mücadelede başarılı olmak için yalnızca halkın bu harekete katılması yeterli olmayacaktır. Savaşmak için gerekli imkânları sağlayacak emperyalist emeller beslemeyen bir devletin yardımına ihtiyaç duyulmuştur. Mustafa Kemal Paşa aynı düşmana karşı savaşmamız ve aynı doğrultuda bir mücadele vermemiz nedeniyle bu devletin Rusya olması gerektiğine karar vermiştir. Ve bu doğrultuda dış politikayı yönlendirmek amacıyla Millî Mücadele'nin Anadolu'dan yükselen sesi olan ?Hâkimiyet-i Milliye? gazetesini yani basın politikasını en iyi şekilde kullanmayı bilmiştir. Bu çalışma ?Milli Mücadele? döneminde yayınlanmaya başlayan gazetenin Türk-Rus ilişkilerini nasıl yansıttığını ve verilen mücadeleyi nasıl yönlendirdiğini 1920 ve 1923 yılları içerisinde incelemektedir. Bu sürede konumuzla ilgili olan bütün haberler taranıp Arap harflerinden Latin harflerine transkribe edilmiş ve zamanın şartları göz önüne alınarak incelenmiştir. Yayınlanan haberlere bakıldığında Türk-Rus ilişkilerinin her yönüyle gazete sütunlarına taşındığı, olumsuz hiçbir yazının yazılmadığı ve Türklerle Rusların emperyalizme karşı verdikleri ortak mücadele nedeniyle dost olmaları gerektiğinin vurguladığı görülmektedir. Ayrıca ?Hâkimiyet-i Milliye? gazetesinin Millî Mücadelenin liderleri tarafından çıkarıldığı göz önüne alınırsa bir devleti kurmak için sadece askeri ya da siyasi politikanın değil basın politikasının da ne derece ustalıkla yürütülmesi gerektiği anlaşılacaktır.Anahtar Sözcükler1.Milli Mücadele2.Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi3.Türk-Rus4.Chicherin5.Dış Politika6.Moskova Antlaşması
Avrupa'nın iki ötekisi olarak Türkiye ve Rusya'nın ittifak arayışı
Irak, Suriye, Lübnan ekseninde yeniden kurgulanan Orta Doğu politikasında, Türkiye'nin kendisine biçilen rolü, yeni Orta Doğu haritasıyla birlikte kabul etmemesi oyun kurucu olamasa da oyun bozucu bir noktada konumlanması bu darbe (15 Temmuz 2016) girişiminin uluslararası sacayağını oluşturabilir. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan, Irak ve Suriye'de bu oyunu bozacağız demiştir. Batı, Türkiye'de yönetimin değişmesini istiyordu. Özerk bir dış politika yapımından da son derece rahatsızdır. Örneğin; Halep kuşatmasını delen Türkiye oldu. Bir zaman vekâlet savaşlarıyla Türkiye'yi zayıflatmaya çalışsalar da baktılar ki olmuyor, darbe yapalım dediler. İçerideki piyonları da kırk yıldır özenle büyüttükleri Fetöcülerdir. Tabi denklemin içine dört yıldır Putin'i yıkmaya çalıştıklarını, Rusya-Türkiye yakınlaşmasını istemediklerini de koymak lazım. Bu tabloda uçak düşürme hadisesi (24 Kasım 2015), aslında Türkiye'yi yalnızlaştırma çabası olarak da görülebilir. Çünkü uçak düşürme hadisesinden sonra Batı destek vermekten ziyade Orta Doğu'da Türkiye'yi iyice kıskaca almış ve işin tuhaf tarafı da gerek Erdoğan'a gerekse Putin'e yöneltilen eleştiriler aynıdır: Otoriterleşme. Bu aynı zamanda iç kamuoyundaki algı operasyonunun da bir parçası olmuştur. Batı her şeyi iyi kurgulamıştır, Türkiye'nin bir taraftan dışarıda elini kolunu bağlamaya çalışırken, diğer taraftan içeride halk desteğini azaltma gayreti içerisindedir. Anahtar Kelimeler: Rusya, Türkiye, Öteki Algısı, Kimlik, İttifak.
Azerbaycan`ın Sovyetleştirilmesi
120 ÖZET 1905 Devrimiyle Rusya'nın her tarafında olduğu gibi Azerbaycan'da da örgütlü siyasi faaliyetler başladı. Burada RSDİP, KADET, SD gibi Rusya çapında çalışan partilerin dışında bölgesel meselelere ağırlık veren Difai, Himmet, Müsavat gibi partiler kuruldu. Bu bölgesel partilerin ve siyasi çalışmaların temsil ettiği yerel hedefler ve tutumlar 1917 Şubat ihtilali ile önem kazandı. Rusya'da Çarlık Rejiminin sona erip yerine geçici hükümetin kurulmasından sonra Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan'ın dahil olduğu Transkafkasya bölgesinde geçici yönetimin idare organı olarak Transkafkasya Özel Komitesi kuruldu. Ancak Ekim devrimiyle Rusya'da iktidara Bolşevikler gelince bölgedeki yerel siyasi partilerin öncülüğünde Transkafkasya komiserliği kuruldu. Rusya'nın idare şeklini belirleyecek olan kurucu meclisin Ocak 1918'de Bolşevikler tarafından dağıtılmasından sonra Transkafkasya ile Rusya arasındaki ipler koptu. Bundan sonra kurucu meclis için yapılan seçimlerde bölgeden seçilen temsilcilerden oluşan bir meclis oluşturularak Transkafkasya'da federasyonu ilan edildi. Bölgenin kaderini bundan sonra büyük devletlerin aldığı tavırlar belirlemiştir. Osmanlı Devleti Transkafkasya federasyonu ilan edildikten sonra bu devletle diplomatik ilişkiler kurarak barış anlaşması yapmak üzere harekete geçti. Osmanlı Devleti'nin amacı 1914 yılındaki sınırlan'na kavuşmaktı. Fakat Osmanlı Devleti'nin bu yönde sunduğu barış şartları, Transkafkasya Federasyonunun Gürcü, Azeri ve Ermeni temsilcileri arasında büyük anlaşmazlıklara sebep olmuş ve neticede Bölgede 1918 başlarında Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan devletleri ortaya çıkmıştır.121 Azerbaycan Cumhuriyeti kurucu meclis seçimlerinde bölgede en fazla oyu alan Müsavat Partisi'nin oluşturduğu hükümetle bağımsız bir devlet olarak dış münasebetlere girişmiştir. Azerbaycan'ı Mondros mütarekesine kadar Osmanlı Devleti, Çarlık Rusyasınm hakim olduğu sahadaki hükümetleri tanımayan Bolşevik istilasına karşı Azerbaycan'ı himaye etmiştir. Bundan sonra bölgeye gelen İngilizler ise iç muhalefet nedeniyle 1919 yılı ortalarında bölgeyi terk etmek durumunda kalmıştır. Bu sırada Bolşevikler ise Rusya'da duruma iyice hakim olmaya başlamış ve Azerbaycan önünde bir Engel olan Denikin'i de bertaraf ederek. Azerbaycan'a yönelme fırsatını ele geçirmişlerdir. Nitekim Kızıl ordu Azerbaycan'a yöneldikten sonra, Azerbaycan Komünist Partisinin ültimatomunu kabul emek zorunda kalan Azerbaycan Milli Hükümeti iktidarı komünistlere bıraktı. Azerbaycan'ın siyasi olarak sovyetleştirilmesi 30 Aralık 1922 tarihinde TSSFC'ni meydana getiren cumhuriyetlerden biri olarak SSCB'ye katılmasıyla sona erdi. Sovyet yönetimi bundan sonra komünizm ideallerinin yaygınlaşması ve benimsenmesi için kültür politikasına ağırlık verdi, sosyal hayatın bütün alanlarında komünizm idealleriyle çelişen her şeye cephe alınarak yok edilmeye çalışıldı. Alfabe değişiklikleri, edebi çevrelerin baskı altında tutulması, İslam dinine karşı başlatılan kampanyalar ve eğitim şahsında yapılan bazı düzenlemeler hep bu amaca yönelikti.
Soğuk Savaş döneminde Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkisi (1945-1965) ve Türk dış politikası, cilt 1
Rusya (Sovyetler Birliği), gerek Türkiye gerekse dünya politikası açı sından çok önemli bir konuma sahiptir. Rusya'nın bu konumu, çarlık ve ko münizm dönemlerinde olduğu gibi, günümüzde de devam etmektedir. Sov yetler Birliği, özellikle Soğuk Savaş döneminde, hem dünya politikasının hem de Türk dış politikasının oluşumunda belirleyici bir rol oynamıştır. Soğuk Sa vaş döneminde Türk-Sovyet ilişkilerinin incelenmesi, aynı zamanda bu dö nemde Türk-Amerikan ilişkilerinin, hatta Türkiye'nin genel olarak Batı ile iliş kilerinin de incelenmesi anlamına gelmektedir. 1945-1965 döneminde Türk-Sovyet ilişkileri, gerek Soğuk Savaş dö neminin uluslararası politikası, gerekse Türk ve Sovyet dış politikaları bağla mında derinlemesine incelenerek, Türk ve Sovyet (Rus) zihniyetlerinin bu ülkelerin dış politikalarının oluşumuna etkisi ve dış politikayı ne ölçüde yön lendirdikleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ayrıca, iki ülke arasında suni ola rak oluşturulan gerginlik döneminin, Soğuk Savaş döneminden ne kadar et kilendiği ve Soğuk Savaş dönemini ne kadar etkilediği üzerinde de durul muştur. (Post-revizyonist yaklaşım) Soğuk Savaş dönemindeki Türk-Sovyet ilişkileri bilinmeden, Türk dış politikasının en gergin olduğu dönemde, yani Soğuk Savaş döneminde Tür kiye'nin kendi bekasını korumak için geliştirdiği politikaların ve reflekslerin yorumlanması mümkün değildir. Türk dış politikasının genel gidişatının, ulaşmak istediği hedeflerin ve bölgesel güç olabilmesinin ip uçlarına Soğuk Savaş döneminde yoğun olarak rastlanmaktadır. Türkiye bu dönemde, sağ ve sol aydınların haklı olarak eleştirdikleri gibi, Amerika ve NATO'nun fazla etkisi altında kalarak "denge politikasından uzaklaşmış, Amerika'ya tek yanlı tam bağımlı hale gelmiş ve zaman zaman yumuşamaya (detant) bile karşı çıkarak, Soğuk Savaş taraftarı bir dış politika izlemiştir. Ayrıca Soğuk Savaş dönemi, iki süper güç ile aynı anda gizli bir denge politikası izleyen Türkiye'ye, bölgesel güç olmanın dışında izleyeceği politikaların, Türk dış politikasının genel çizgisini bozacağını açıkça göster miştir.530 Cumhuriyet döneminde Türk dış politikasını oluşturanların geliştirdiği önemli bir varsayım da, "Gerginlik dönemlerinde Türkiye'nin öneminin arttığı, yumuşama dönemlerinde ise azaldığı" düşüncesidir. Bu varsayım yanlış ol mamakla birlikte, söz konusu varsayımın ön plana çıkması, Türkiye'yi, ger ginlik dönemlerinin uzun sürmesi için gayret göstermeye, hatta suni gerginlik dönemleri yaratmaya itmiştir. Oysa gerginlik dönemleri, Türkiye'nin özellikle Amerika'ya tek yanlı tam bağımlılığının daha da arttığı ve dış baskı nedeniyle ulusal çıkarlarını zorunlu olarak ikinci plana ittiği dönemler olmuştur. Amerika'nın savunma stratejisindeki değişiklik, 1960'lı yıllarda Türk dış politikasını derinden etkilemiştir. Türk-Amerikan ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen, hatta iki ülke arasında Türkiye açısından güven bunalımına yol açan bir çok olayın (Küba krizi ve Kıbrıs sorunu gibi) temelinde bu stratejik değişiklikler vardır. 1954 yılından itibaren, Soğuk Savaş'ın eski hızını kay betmesi üzerine Amerika nezdinde stratejik önemini kaybeden Türkiye, Sov yetler Birliği'nin 1957 Ekiminde Sputnik'i uzaya fırlatması ve kıtalararası ba listik füzeler konusunda ilerleme sağlamasıyla tekrar önem kazanmıştır. An cak, Amerika'nın denizaltılardan atılabilen kıtalararası Polaris füzelerini geliş tirmesi ve Kitlevi Mukabele doktrini (Massive Retaliation) yerine Esnek Mu kabele doktrinini (Flexible Response) kabul etmesiyle, Türkiye'nin Amerika nezdindeki stratejik önemi tekrar azalmıştır. Esnek Mukabele doktrininin uygulanması sonrasında, Türkiye'nin Amerika nezdindeki stratejik öneminin azalması, Küba krizinde yansımasını bulmuş ve Kıbrıs sorunu ile artarak devam etmiştir. Bu durum, Türkiye'yi, Amerika'dan bağımsız politikalar izleyerek, Amerika nezdinde tekrar önem kazanma gayretine sürüklemiştir. Türkiye'nin, Sovyetler Birliği ve Avrupa ile yakınlaşmasını bu çerçevede yorumlamak lazımdır. 1960'iı yılların ortasından itibaren, Türkiye'nin Küba krizi sırasında gı yabında pazarlık konusu yapılması, Johnson mektubu (5 Haziran 1964) ve hemen akabinde Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin'in Sovyetler Birliği'ni ziyareti (30 Ekim-6 Kasım 1964) sonrasında, Türk dış politikası önemli bir değişim sürecine girmiştir. Türk dış politikası, Amerika önderliğindeki Batı ile yakın ilişkiler kuran "tek odaklı bir politika" olmaktan çıkarak, "çok yönlü bir531 politika" olma yoluna girmiştir. Sovyetler Birliği ile ilişkilerin normalleşmesi yönünde atılan adımlar, Balkan ve Orta Doğu ülkeleriyle düzeltilen ve gelişti rilen ilişkiler, Türk dış politikasına çok yönlü bir nitelik kazandırmıştır. Bu dönemde Türkiye'nin, Sovyetler Birliği ile ilişkilerini düzeltmek is temesinin ötesinde bölgesel güç olmanın yollarını aradığı, bunun da, kom şuları ve bölge ülkeleriyle dostane ilişkiler kurmaktan geçtiğinin farkına var dığı anlaşılmaktadır. Türkiye, Soğuk Savaş dönemi gibi tek yanlı tam bağım lılığın en üst seviyede olduğu dönemlerde dahi, tarihi misyonunun da zorla masıyla bölgesel güç olmanın yollarını aramış ve dış politikasını da buna göre düzenlemiştir. Türkiye'nin yükselen ulusal burjuvazisi, kendi ulusal çıkarlarını Ame rika'nın global çıkarlarına tercih ederek, Türk dış politikasının çok yönlülüğe geçişini desteklemiş ve hızlandırmıştır. Bu bağlamda Türkiye, tarihi misyonu ve ulusal çıkarları ile global dünya arasında bir denge kurabilirse, jeopolitik öneminin ötesinde stratejik önemini de sürekli hale getirebilecektir. Böylece, hem bölgesel güç olacak hem de bölgesinde liberal ekonomi ve demokrasi nin örnek ülkesi haline gelerek, konjonktürel değişimlerden asgari düzeyde etkilenecek ve sadece jeopolitik önemini ileri sürerek dış yardım bulma tela şına düşmeyecektir. Türkiye'nin bölgesel güç olma isteğinin ve tarihi geçmişinin bu mis yonu Türkiye'ye bir anlamda zorunluluk olarak yüklemesi, ayrıca varlığını ve bekasını devam ettirebilmesi ve stratejik önemini konjonktürel olmaktan çıka rarak devamlı hale getirebilmesi gibi nedenler, Türkiye'yi çok yönlü dış poli tika izlemeye yöneltmiştir. Gelişen ulusal burjuvazinin Türk dış politikasında değişim talebinin ve Türkiye'nin Amerika'ya tek yanlı tam bağımlılık politika sının, Türkiye'nin dış politika taleplerini karşılayamaz hale gelmelerinin öte sinde, Türkiye'nin tarihi birikimi ve misyonu Türkiye'yi bölgesel güç olmaya zorlamaktadır. Soğuk Savaş döneminde Türk-Sovyet ve Türk-Amerikan iliş kilerinin izlediği seyri de bu durumun en somut göstergesidir.
Yaş Türkistan dergisine göre Türkistan milli mücadelesi
264 ÖZET Türkistan Türkleri 1917-1924 yılları arasındaki mücadelelerinde müstakil devlet kuramamanın yanında dil, eğitim, ülkü birliğini de gerçekleştiremediler. Rusya'nın Türk ülkelerine doğru yayılması, 1552'de Kazan Hanlığını yıkmasıyla başladı. XIX. yüzyıl sonunda ise, Osmanlı Devleti ve Doğu Türkistan dışındaki bütün Türk bölgeleri bir bir Rusya'nın eline geçmiş bulunuyordu. Müstemleke ruhu ile hareket eden Rusya, Türkistan'ı gerçek manada ekonomik sömürüsü haline getirirken; yerli ahaliyi idarî mekanizmadan uzaklaştırarak, yönetimi tamamen kendi inisiyatifine aldı. Rus idaresi altında Türkistanlılar, kendi yurtlarındaki diğer azınlıkların sahip oldukları haklardan dahi mahrum oldular. 1905 Rus İhtilâli ile Türkistan'da uyanış devri başladı. "Usûl-i Cedit" hareketi ile birlikte eğitim ve düşünce hayatında önemli ilerlemeler görüldü. Çok sayıda gazete ve dergi de yayın hayatına geçti. Kahire ve İstanbul'a çok sayıda talebe gönderildi. Aydınlar mümkün olduğunca Rusya Üniversitelerinde kendilerini yetiştirmeye çalıştılar. İlerisi için siyasi yapılanma bu dönemde gerçekleşmeye başladı. Türkistanlılar Duma'ya temsilci gönderme haklarını kullanarak, haklarını yetkili kurullarda da savunma imkânı buldular. Açılan yeni okullar sayesinde yenilikçi ve değişik görüşlere sahip yeni bir nesil ortaya çıktı. Bununla birlikte Ceditçiler hedeflerine tam olarak ulaşamadılar. Bunda Rusya'nın olduğu kadar, muhafazakâr çevrenin olumsuz etkileri de görüldü. Ceditçiler yenileşme konusunda Ruslardan çok muhafazakâr ulema ile mücadele etmek durumunda kaldılar. Rus baskısının dayanılmaz bir hal aldığı, halkın savaş nedeniyle ağır vergiler altında ezildiği bir sırada, Çarlık Rusya'sının Türkistanlıları amele olarak askere almak istemesi, Türkistan'da büyük bir ayaklanmanın patlak vermesine neden oldu. 1916 isyanı çok kısa zamanda Türkistan'ın bir çok bölgesine yayıldı.265 Organizasyondan ve liderden yoksun bu isyan, Rusları çok uğraştırmışsa da şiddetle bastırıldı. 1917 Şubat ihtilâlinden sonra oluşan hürriyet ortamında Türkistanlılar, çeşitli kurultay, ve kongrelerle bir çok kez bir araya geldi. Ekim ihtilâlinden sonra ise Bolşevikler, "bütün halklara bağımsızlık" vaat ettiler. Bu dönemde Türkistanlılarda muhtariyet fikri olgunlaşmaya başladı. İlk önce Başkurtlar, ardından Kazaklar Alaş-Orda adıyla hükümetlerini kurdular ve teşkilatlanmaya başladılar. Sonrasında Hokant'ta Türkistan Milli Muhtariyeti ilân edildi. Fakat bu muhtar hükümetler eski sömürgeci zihniyetle hareket eden Bolşevikler tarafından yıkıldılar. Böylece millî ve anti-Sovyet Basmacı Hareketi başlamış oldu. Belirli bir plân ve liderden yoksun olarak başlayan Basmacılık Hareketi; Enver Paşanın 1921 yılında Buhara'ya gelmesine kadar, bölgesel mahiyet arz ediyordu. Liderler arasında ise rekabet vardı. Enver Paşa'nın hareketin başına geçmesi, yeni bir başlangıç oldu. Hedefi tam bağımsızlık olan hareket için, Basmacı liderlerinin tam desteğini almak mümkün olmadı. Emir taraftarı olan İbrahim Bek Lakaylı gibi güçlü liderler ise millî hareketi sürekli baltaladılar. 1922' de Enver Paşanın şehit olmasıyla Basmacılık Hareketi hızım kesti ve 1923 yılından itibaren Sovyetleri rahatsız edebilecek bir güç olmaktan çıkarıldı. Bundan sonra Ruslar, 1924 yılında Türkistan'ı kabile esaslarına göre taksim ederek kendisine bağlı Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan gibi sözde Cumhuriyetleri yarattılar. İdarî, eğitim, din, kültür,vb. bir çok sahada Türkistan'da Rus emperyalizmi kendisini gösterdi. Milli istekler boğuldu.