European
133 theses under this subject heading
Winston Churchill'in askeri geçmişi ve II. Dünya Savaşı öncesi Batı Avrupa analizi
Bu yüksek lisans tezi, Sir Winston Churchill'in askerî ve siyasi kariyerini, II. Dünya Savaşı öncesi Avrupa ülkelerinin askerî hazırlıkları ve stratejik planları üzerindeki etkisi bağlamında kapsamlı bir biçimde incelemektedir. Tezin birinci bölümü, Churchill'in stratejik düşünce yapısı ve liderlik yeteneklerinin kökenlerini anlamak amacıyla 1874–1940 dönemini detaylı şekilde ele almaktadır. Bu bölümde, aristokratik kökenlerinden Sandhurst'teki eğitimine; Hindistan, Sudan ve Güney Afrika'daki ilk çatışma deneyimlerinden parlamentodaki siyasi mücadelelerine kadar geniş bir yelpaze sunulmaktadır. I. Dünya Savaşı'ndaki Çanakkale Harekâtı ve Batı Cephesi deneyimleri, onun askerî karar alma süreçlerine yaklaşımını belirleyen temel faktörler olarak analiz edilmektedir. Bu bölüm, Churchill'in 1940'ta başbakanlığa yükselişiyle sona ermekte ve liderlik karakterinin temel dinamiklerini ortaya koymaktadır. Tezin ikinci bölümü ise, savaş öncesi Avrupa'nın stratejik ve askerî durumunu anlamak amacıyla Fransa, Hollanda, Belçika ve İngiltere'nin hazırlıklarını karşılaştırmalı bir perspektifle değerlendirmektedir. Analiz, özellikle Fransa'nın Maginot Hattı'na dayalı statik savunma doktrini, Hollanda ve Belçika'nın tarafsızlık politikalarının yarattığı kırılganlıklar ile İngiltere'nin koloniyel ve stratejik askerî yerleşimlerine odaklanmaktadır. Ayrıca, Churchill'in liderliği ve stratejik önerilerinin söz konusu ülkelerin hazırlıklarına ve Müttefik stratejilerine olan etkisi, tarihsel kanıtlar ışığında titizlikle incelenmektedir.
Kırım Savaşı'nın kökenleri (1848-1853)
Bu çalışma, 1848 yılında başlayan isyanlarla Britanya, Fransa ve Rusya arasındaki 1815 yılında geliştirilen koalisyonun (Viyana Sistemi) çözülmesini ve gelişen olaylarla Osmanlı Devleti'ne karşı Rusya'nın başlattığı Kırım Savaşı'nın kökenlerini ele almaktadır. Birinci bölümde, 1815'de gelişen Viyana Sistemi'nin neden çalışamaz hale geldiği ve bunun sonucunda Rusya ve Britanya'nın rekabetinin tetiklendiği değerlendirilmektedir. İkinci bölümde ise bunun sonucu olarak 1848'de Avrupa'da başlayan isyanlardan ve nihayetinde Osmanlı İmparatorluğu'na etkilerinden bahsedilmektedir. Üçüncü bölümde İngiltere, Fransa, Rusya ve Osmanlı devletlerinin siyasi çekişmeler ve Kutsal Yerler Meselesi konusundaki anlaşmazlıklar ele alınmaktadır. Dördüncü bölümde ise Karadağ sorunu ve Prens Menşikov'un misyonu ile savaşın nihai sebepleri ortaya konmaya çalışılmaktadır.
16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa'da Osmanlı ve Safevi halıları: Etkileşim ve rekabet
16. ve 17. Yüzyıllarda Avrupa'da Osmanlı ve Safevi Halıları: Etkileşim ve Rekabet başlıklı çalışmanın ana konusunu Osmanlı dönemi Anadolu halıları ile Safevî dönemi İran halılarının Avrupa'daki rekabet ve etkileşiminin erişilebilen arşiv kayıtlarındaki ayrıntılar ile içinde halı tasviri tespit edilen resim sanatı örneklerinin değerlendirilmesi ve ulaşılan sonuçların ilgili kültürlerin tarihsel süreçleriyle karşılaştırılarak yorumlanması oluşturmaktadır. Ayrıca yine çalışma kapsamında söz konusu etkileşimin Portekiz, İspanya, Hollanda gibi farklı Avrupa kültürlerinin kendi halı ve düz dokuma geleneklerini oluşturma ve/veya geliştirmeleri noktasındaki etkileri incelenmektedir. Erken dönemlerden itibaren Avrupa'nın doğu halılarına büyük bir ilgisi olduğu bilinmektedir. Anadolu-Türk kültürüne ait halılar özelinde 13. yüzyıldan itibaren kesintisiz olarak takip edebildiğimiz bu süreçte, coğrafi keşifler ve yoğunlaşan ticari faaliyetler neticesinde zengin bir sınıf oluşturmaya başlayan Avrupa'da bu halılara olan talebinin daha da arttığı görülmektedir. Osmanlı halıları özellikle 15. yüzyıl ile birlikte Avrupa genelinde soyluların ve tüccarların zenginlik göstergesi olarak masa örtüsü veya perde olarak kullanılmaya, koltuk ve sandalye gibi mobilyaların yüz kaplaması olmaya; heyetler arasında diplomatik hediyeler olarak değerlendirilmeye, soğuk kilise oturaklarının üzerine ve cenaze törenlerinde tabutların altına serilmeye varan farklı alanlarda karşımıza çıkmaktadır. İran halılarının Avrupa çapında tanınır hale gelmesi ise ancak 16. yüzyılda tarih sahnesine çıkan Safevî Devleti ile birlikte izlenebilmektedir. Şah I. Tahmasb döneminde yoğunluk kazanan Safevî-İran halı dokumacılığı, özellikle Şah I. Abbas zamanında gerçekleştirilen atılımlar sayesinde Avrupa'da hızla yaygınlaşarak piyasaya hâkim durumdaki Osmanlı halılarına ciddi bir rakip haline gelir.
Türkiye ihracatında multimodal taşımacılık: İhracat yüklerinin Romanya Constanta liman üzerinden Avrupa'ya dağıtım örneği"
Rekabet, uluslararası ticaretin gelişimi ve taşımacılığın altyapı ile ilgili gelişimi sonucunda ortaya çıkan ve hızla büyüyen konteyner taşımacılığı olan multimodal taşımacılık gerek şirketlerin maliyet ve diğer bir çok avantajı barındıran bir taşımacılık türü gerek ise ülkelerin ekolojik ve liman trafiklerinin gelişimi açısından stratejik olarak da önem vermiş olduğu bir taşımacılık türü olarak günümüzde karşımıza çıkmaktadır. Avrupa'nın multimodal taşımacılık açısından yani bir çokmodu tercihli olarak kullanabileceği ve altyapı olarak da önemli limanlarından biri olan Roman 'yanın Köstence limanı üzerinden uygulama örneği diğer alternatif bağlantıları bulunan Avrupa limanları ile incelenmiştir. Köstence Limanı Karadeniz kenarında bulunması, stratejik olarak desteklenmesi, demiryolu, karayolu ve özellikle de nehir bağlantısı ile çok daha makul konteyner taşıma maliyetleri olduğundan dolayı ön plana çıkmaktadır. Özellikle Türkiye'nin Avrupa'ya ihracat dağıtımı açısında önemli bir noktada olan Köstence Limanı bu tez dahilinde multimodal taşımacılık açısından incelenmiştir.
Avrupa tiyatrosunda sahne ve seyirci ilişkisi
'Avrupa Tiyatrosunda Sahne ve Seyirci İlişkisi' başlığını taşıyan, bu yüksek lisans tez çalışması; tarihsel süreci içerisinde, 'sahne ve seyirci ilişkisini incelemek', tartışmaları bugün dahi geçerliliğini koruyan 'seyircide bir eylem alanının mümkün olup olmadığı' ve de 'seyirci algısını belirleyen ögeler' hususunda bir araştırma yapmak gayesiyle ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan ilk olarak sanat olgusu içerisinde alıcı kavramı incelenerek; alıcının, sanat eseri ve sanatçı ile birlikte eşit öneme sahip olduğu belirlenmiştir. Daha sonra alıcının tiyatrodaki karşılığı olan seyirci kavramı araştırılarak, sahnenin tamamlayıcı ögesinin seyirci olduğu ve sahnede yaratılanı kendi bakış açısıyla anlamlandırma yetisine sahip olduğu vurgulanmıştır. Bir şimdiki zaman sanatı olarak görülen tiyatro sanatı, aynı zamanda da bir eylem sanatı olarak değerlendirilmektedir. Hannah Arendt'in eylem tanımlamasında yer alan eylemin sürekliliği göz önüne alındığında; sahnede başlayan her bir eylem, yeni bir eylemi de beraberinde getirmektedir. Bu eylemsellik sahne üzerindeki oyuncuyu etkilediği gibi aynı zamanda edilgen konumdaki seyircileri de bu eylemselliğe sürüklemektedir. Yani seyircinin eylemliliği; oyunu kendi bilgi ve kültür birikimi, yaşantıları, psikolojik durumu gibi pek çok veri ışığında değerlendirme, analiz etme ve yorumlama yetisi olarak kabul edilebilmektedir. Bu bağlamda belirtilmelidir ki her ne kadar bir yönetmen sahnelediği oyun çerçevesinde seyirciye ulaşmak üzere yola çıksa da seyircinin tiyatro eserinden alımlaması farklılıklar gösterebilmektedir. Yapılan tez çalışmasının da temel problemi olarak belirlenen bu durum; tez içerisinde seyirci algısının felsefik ve psikolojik veriler çerçevesinde değerlendirilmesine sebebiyet vermiş; seyirci algısını belirleyen ögeler de sahne üzerinde yer alan göstergeler üzerinden örneklendirilmiştir. Hiç şüphesiz ki yönetmenler; sahnelemelerini, seyirci ile buluşması adına yaratmakta ve bu yolla seyirciye anlatmak istediklerini göstermek üzerine kurgulamaktadırlar. Eğer ki bir yönetmen, seyirci algısını gözetmek ve hedef kitlesini bilmek suretiyle oyuna yöneliyorsa; seyirci ile kurduğu ilişki daha çok netlik kazanacaktır. Bu tez çalışmasının hipotezi olarak da belirlenen bu düşünce yapısından yola çıkılarak; Patrice Pavis'in alımlamanın koşulu olarak sunduğu psikolojik, toplumbilimsel ve antropolojik olmak üzere üç alandaki inceleme yapısı; yönetmenlerin sahneleme sürecinde, seyircinin olanak ve olanaksızlıklarını gözlemleyebileceği bir yaklaşım olarak incelenmiştir. Bu yöntemle; bir yönetmenin sahnelemesi gereken oyunu nitelendirmesi kolaylaşabileceği ve seyirciyle iletişimine de katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.
Türk kültürünün Avrupa'daki etkileri ve Türk Kırmızısı
Başka bir kültürle herhangi bir şekilde karşılaşmadan, tanışmadan, alış-veriş yapmadan, savaşmadan varlığını sürdüre gelmiş bir kültürden söz etmek pek mümkün değildir; özellikle Türkler gibi hareket halindeki bir toplum için. Türkler bu tarihi yolculukta, Çin, Hint, İran, Roma medeniyetiyle temas etmiştir. Dahası, Çin, Hint, İran, Roma topraklarında savaşmış, tanışmış, kalmış, yaşamış, imar etmiş, hükmetmiştir. Zorunlu ya da gönüllü temas; tanışıklığı ve ister istemez etkileşimi beraberinde getirmiştir. Türkler, kuşkusuz bu yolculuk öncesi ve sırasında edindiği birikimi günlük hayatın bir parçası haline getirerek ayakta kalmış, nihayetinde sahip olduğu kültürel donanımla 15., 16. ve 17. Yüzyıllarda dünyada Prof.Dr. Halil İnalcık'ın dediği gibi ''Prestij Toplum'' haline gelmiştir. Haliyle prestij toplumun ürettiği "Prestij Kültür" Avrupa'da kolayca yayılma zemini bulmuştur. Türk Dünyası ile Avrupa devletleri arasında temas noktaları Osmanlı Devleti eliyle, onun Avrupa içlerine sokulmasından sonra çarpıcı bir biçimde artmıştır. Osmanlı maddi kültürü Avrupa içlerinde, kendi kültürünü tebaasına dayatma politikası olmamasına rağmen yayılma zemini bulmuştur. Osmanlılar daha çok, doğu ile batının tarıma dayalı medeniyetlerinin çeşitli kültürel elemanlarının uzun mesafeler arasında aktarılmasını sağlayan ortamı yaratmışsalar da tarım dışı istisnaları yok değildir ve az da sayılmaz. Nesilden nesile kültürel aktarımın bir çıktısı olan, kimya ve tekstil sektörüyle doğrudan ilgili "Türk Kırmızısı" olgusu gibi. Yüzyıllarca nesilden nesile aktarılan Türk Kırmızısı boyama usulü 17. Yüzyılda Osmanlı topraklarında boyanan pamuklunun haslığı ve parlaklığı nedeniyle Avrupalı tüccarların dikkatini çekmiştir. Aynı yüzyılda Avrupa, Hindistan gibi pamuk üretim merkezlerinde sömürgeler edinmiş, pamuktan ucuz ve hafif kumaş elde etme yöntemlerini geliştirmiş, üretimini arttırmış, pamuğun kullanımını yaygınlaştırma çabaları bir yüzyıl boyunca sürmesine rağmen istenilen pazar yakalanamamıştır. Sebebi ise kolonilerdeki dikim alanlarından Avrupa'daki kumaş fabrikalarına taşınan pamuğun istenilen kalitede boyanamamasıdır. Avrupalı tüccarlar bunun için Bursa'da üretilen, talebin artmasıyla Edirne ve İzmir'e taşınan Türk Kırmızısı'nın üretim aşamalarına dikkat kesilmiş, önce formülü sonra da Türk boya ustalarını Avrupa'ya taşımaya başlamışlardır. Bu endüstriyel casusluk gayretleri netice vermiş, kısa zamanda bugünkü Fransa, İngiltere, Almanya, İsviçre ve Hollanda'da Türk Kırmızısı boyama fabrikaları açılmıştır. Bu merkezlerde üretilen Türk Kırmızısı kumaşlar Türk Kırmızısı markasıyla tüm dünyaya satılmıştır. Milli kültürümüzün önemli bir çıktısı olan Türk Kırmızısı'nın Avrupa'daki tarihsel varlığı ve uygulanışı kuşkusuz, 17. Yüzyılda pamuk üretiminin yaygınlaşmasıyla, tekstil sektörüyle, kimya bilimiyle, endüstri devrimiyle doğrudan ilgilidir
11 Eylül 2001 sonrası Avrupa'da İslamfobi'nin yükselişi
11 Eylül 2001 tarihinde ABD'ye düzenlenen terör saldırısı sonrası Avrupa ve tüm dünyada İslam korkusu ya da İslam düşmanlığı olarak tanımlanan İslamofobi insanlığın ortak sorunu haline dönüşmüştür. İslamofobi ile birlikte Müslümanlara yönelik ayrımcılık, şiddet, taciz ve küçük düşürme gibi birçok suç işlenmiştir. Medyanın kullandığı ayrımcı söylem ve stratejiler, aşırı sağ siyasetçilerin benimsediği politikalar Müslümanlara karşı işlenen bu suçların artmasına neden olmuştur. Radikal terörizm, İslamofobiyi tetikleyen unsurların başında gelmekle birlikte tek unsur değildir. Bunun yanında Müslümanların yaşam biçimleri, Batı ile entegre olamamaları, dini bayramlar ve ritüelleri, göç, Müslüman kadınların giyimi ve İslam'daki yeri gibi nedenler de İslamofobiyi tetikleyen unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca Batılı ülkelerin de mücadele konusunda yeterli ve etkili stratejilerinin bulunmaması İslamofobiyi arttıran etmenler arasındadır. Bir insanlık suçu olarak değerlendirilen İslamofobi'ye karşı gerekli önlemler alınmadığı takdirde Avrupa'da yaşayan Müslüman ve Hristiyan halk arasında sorunların artarak devam edeceği değerlendirilmektedir. Bu nedenle AB, ırkçılıkla mücadele, Müslüman göçmenlerin topluma entegrasyonu konusunda çalışmalar yaparak İslamofobi ile mücadele etmektedir. Ancak AB tarafından yürütülen çalışmalar yeterli değildir.
A historical, comparative approach to state formation in Europe and the Ottoman Empire: From the Medieval ages to the modern era
This thesis starts from a dissatisfaction with essentialistic approaches to the formation of modern nation-states in Europe and across the former territories of the Ottoman Empire. There has always been a Eurocentrist tendency to create a dichotomy of feudalism vs non-feudalism (or Oriental Despotism, or the Asiatic Mode of Production), and to derive or deduce all subsequent development from these supposedly unchanging identities. This is a fundamentally monocausal perspective. It overlooks the contingent, multifactoral unfolding of history. Against it, I follow a historical sociology that is not strictly deterministic, but allows for accidents, including mistakes on the part of (and from the perspective of) the various actors involved. Thus an attempt is made to look beyond the basic historical fact of fief-based states in both East and West, to the different power configurations resulting therefrom. To that beginning, I add, first, the impact of the Military Revolution on the genesis of the modern state. Second, I add the impact of Nationalism, filling up existing containers with new content to go from the modern state to the nation-state. Third, by bringing in imperialism and colonialism, I try to go outside Europe to see what happened elsewhere. This kind of comparative exercise is a valid sub-field for civilization studies.
The role that The idea of Europe has played in Albania'sforeign policy during the post-communist era"
"The role that the 'Idea of Europe' has played in Albania's foreign policy in the postcommunist era", is a thesis on Albania's foreign policy based on the social constructivist approach represented by Ted Hopf, which connects the domestic identities of a state with its foreign policy using the social cognitive theory of identity. According to this approach, the way a state identifies itself in relation to another state, shapes the interests of the former in relation to the latter, thus influencing its foreign policy choice. Concretely, this paper seeks to explain Albania's pro-European orientation through its domestic identities, specifically the way Albania identifies itself in relation to Europe. Using Hopf's method, the identification that Albania makes of itself in relation to Europe will be uncovered by analysing the Albanian postcommunist public discourse. Based on the findings, we will try understand the role that the idea of Europe has played in the way Albania identifies itself in relation to Europe, and through this its impact in Albania's foreign policy choice. Through this analysis we aim to make a modest contribution to the understanding and forecasting of Albania's foreign policy.
Barok çalgı sine keman -viola d'amore- ile osmanlı barok dönemi ve avrupa barok müziğinin etkileşiminin araştırılması
Barok Çağ olarak bilinen dönem, 17. ve 18. yy'ları kapsamaktadır. Avrupa barok müzik ortamında viola d'amore (aşk violası) adıyla bilinen ve popüler olan çalgının, 18. yy. ortaları itibariyle Osmanlı saray musikisi ortamında görülmeye başladığı biliniyor. Bu çalışmanın amacı; Avrupa menşeili violler ailesine mensup bir enstrüman olan sine kemanın kökenleri, icracıları, bestecileri ve organolojik açılardan araştırılmasıdır. Köklerinin Hindistan, Orta Doğu, Orta Asya ve Türkiye'de olduğu bilinen yaylı sazların, asırlar içerisinde birçok gelişim gösterdikleri bilinmektedir. Bu sazlar Ravanastron, ıklığ, rebap, rebec, ayaklı keman, lira de braccio ve fidel olarak incelenmiştir. Sine keman, violler ailesine mensup bir enstrüman olarak bilinmektedir. Viollerin özellikleri ve çalınış biçimleri dolayısıyla farklılık gösterirler. Bu tez içerisinde farklılıklar incelenmiş ve violler grubu enstrümanları sırasıyla; treble viola da gamba, tenor viola da gamba, viola da gamba, bas viola da gamba, viola da bastarde, baryton (viola di bordone) ve viola da braccio olarak verilmiştir. Gerek saraydaki görevleri ve gerekse seyahatleri sebebiyle Osmanlı İmparatorluğu'na gelerek, araştırma imkanı bulan yabancı müzikologların gözlemleri, tespitleri, hatıraları ve kaleme aldıkları belge ve seyahatname gibi kitapların ışığı altında Osmanlı ve şark müziği, kullanılan enstrümanlar ve sine keman hakkında önemli bilgiler elde ediyor; aynı şekilde bu sazlardan pek çoğunun ve tezimizin konusu olan sine kemanın yapımı, ölçüleri, telleri ve akordu hakkında fikir sahibi oluyoruz. Avrupa'da viola d'amore olarak bilinen sine kemanın hiçbir kopukluk olmaksızın orada kullanılmaya devam edildiğini ve Barok orkestralarının vazgeçilmez enstrümanı olduğunu görüyoruz. Ancak ilk defa kemani Corci (1680?-1765?) tarafından sarayda çalındığı bilinen bu saz üç asır boyunca çok popüler olmasına ve bu popülerliğini devam ettirmesine rağmen bu yıllardan sonra cazibesini kaybetmeye ve unutulmaya başlamıştır. Bu tez konusunun seçilmesindeki en önemli etkenlerden birisi, unutulmaya yüz tutan sine kemanın ihyası, genç kuşaklara tanıtılması ve sevdirilmesi amacını taşımaktadır.
Osmanlı barok dönemindeki keman repertuarı ile Avrupa barok dönemindeki keman repertuarı arasındaki farklılıklar
Bu çalışma Osmanlı ve Avrupa Barok dönemini kapsayan 1600-1750 yılları arasındaki 150 yıllık bir zaman dilimi içerisinde yer alıyor. Bu dönemde keman çalgısının taşıdığı nitelikleri biçimsel, dönemsel özellikleri incelenmiştir. Avrupa ve Osmanlı Barok keman repertuarı teknik ve yapım konusunda araştırılması amaç edinmiştir. Ayrıca Avrupa ve Osmanlı'da çalgı yapımcılığı üzerine önemli ustaların tanıtılması amaçlanmıştır. Barok dönem müziği bilinenin aksine, yalnızca Avrupa klasik müziğine ait bir dönem değildir. Özellikle bu dönemde Avrupa'dan İstanbul'a çeşitli nedenlerle gelen besteci ve müzisyenler o dönemde Osmanlı topraklarında yaşayan müzisyenlerle etkileşim halinde bulunmuştur. Bunun sonucunda eserlerde ortak noktaların var olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Barok, Keman, Ayaklı Keman, Osmanlı Barok, Avrupa Barok.
20. yy Avrupa dans tiyatrosunun gelişimi ve Türkiye izleği
Hareket ederek bir dil oluşturma ve anlatım şekline dönüştürme ihtiyacının ilk insandan günümüze kadar kendi döneminin ihtiyaçlarına karşılık gelecek biçimde şekillenerek devam ettiği bilinmektedir. İnsanların konuşma dili olmasına rağmen, hareketleri ve beden diliyle anlaşmaları ilk insandan günümüze kadar her zaman tercih edilen bir yol olmuştur. Tarihsel süreçlerin, savaşların, göçlerin, yoğun duygu durumlarının, yaşanılan coğrafyanın fiziki veya sosyolojik yapısına bağlı olarak şekillendiği düşünülen hareket ve beden dilinin oyuncular ve koreograflar tarafından tiyatro sanatına katkıda bulundukları söylenebilir. Sıcak savaş içinde olan Avrupa ülkelerinin 19.yüzyıl sonlarına doğru ortaya çıkan dışavurumculuk kavramından etkilendiği bilinmektedir. Dışavurumcu oyuncu ve koreografların sosyal ve siyasi olarak zorlu geçen bu süreç içinde yaptıkları sanatsal üretimler dans tiyatrosunun tarihsel gelişimi açısından başlangıç noktası olarak bilinmektir. Kısa süre içinde Avrupa'da kabul gören ve gelişim sürecini hızlandıran dans tiyatrosu eserleri ve sanatçıları yeni bir anlatım dilinin öncüleri olarak görülebilirler. Almanya ve Hollanda gibi Avrupa ülkelerinde gelişen bu ortak dilin gelişiminin zamanla tüm Avrupa ülkelerinde kendine yer bulduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Avrupa, Dans, Tiyatro.
Avrupa'da yaşayan Türklerde dini kimlik ve aidiyet algısı: Sandıklı örneği
Araştırma 1960'lı yıllarda başlayan 1970'li yıllarda ivme kazanan ve bugün hala varlığını sürdüren dış göç sürecinde Avrupa'ya yerleşen Sandıklılı Türklerin dini kimlik ve aidiyet algılarını ele almaktadır. Bu bağlamda Avrupa'da yaşayan Sandıklılıların göç, dini kimlik ve aidiyet kavramlarına yükledikleri anlamlara değinen araştırmanın saha çalışması Sandıklı ilçesinde yapılmıştır. Araştırmanın verileri Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde ikamet eden ve tatil için ilçeye gelen 22 kişilik bir örneklem grubuyla derinlemesine görüşme tekniği ile elde edilmiştir. Araştırmamızda iki temel bölüm bulunmaktadır. İlk bölümde literatür taraması yapılmış genel anlamda göç, dini kimlik ve aidiyet tanımlamalarına ve bunlar arasındaki ilişkiye yer verilmiştir. İkinci bölümde bulgular kısmında ise görüşülen bireylerden elde edilen veriler çözümlenerek yorumlanmıştır. Araştırmamızda örneklem grubunu oluşturan Sandıklılı Türklerin birçoğunda milli, dini ve kültürel değerlerini koruma eğilimi hakimdir ve bu bireylerin göç ettiği ülkedeki toplumla uyum içerisinde yaşadığı tespit edilmiştir. Bu manada Türk kültür ve değerlerini benimseyen bireylerin varlığı dikkat çekmektedir. Katılımcılarımız kendilerini Türkiye'ye ait hissettiğini ifade etmiş ve Avrupa kültürüne ayak uydursalar da Türk değer, örf ve âdetlerini unutmadıklarını dile getirmişlerdir. Ayrıca dini yönlerini ve milli benliklerini ortak bir noktada buluşturarak dinsel kimliklerine ve aidiyet bağlarına vurgu yapmışlardır. Araştırmamızın katılımcıları Müslüman ve Türk kimliklerinden dolayı sosyal ve kamusal alanda çeşitli şekilde ötekileştirmeye maruz kaldıklarını ifade etmişlerdir. Ancak, islamofobi ve ötekileştirme kaynaklı herhangi olay ya da davranışla karşılaşmadığını dile getirenler de bulunmaktadır. Araştırmamıza göre Sandıklılı Türkler ile Avrupa halkı arasında ülkelere göre kültürlerarası iletişimin farklı düzeylerde gerçekleştiği tespit edilmiştir. Sonuç olarak Avrupa'da altmış yılı aşan bir süredir hayatlarını idame ettiren Sandıklılı Türklerin iv kimliklerinin ve aidiyet algılarının oluşumunda ve korunmasında dinin kuşatıcı ve baskın etkisi görülmektedir.
Modern Türk kimliği inşasında Avrupa imgesi
19. yüzyılda Osmanlı'nın iç yapısında Batı ile bütünleşme düşüncesi yolunda Tanzimat Fermanı'nın getirdiği reformlarla başlayan, anayasal yönetimlerin (1876 I. Meşrutiyet ve 1908 II. Meşrutiyet ) ilanıyla devam eden modernleşme çabaları Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğunda da devam etmiştir. Cumhuriyet dönemi, seküler ve modern bir ulus devlet yaratma yolunda yapılan inkılapların üzerine oturduğu temel eksenler Türk ulus kimliğinin inşası, uygar medeniyetler seviyesine çıkma ve laikleşme olgusunun topluma yayılması olmuştur. Modern ulus devletlerin ve kimliklerin dünya sahnesinde yer almaya başlaması ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti'de Türk ulus kimliğini ön plana alan yeni bir kimlik inşa sürecine girmiştir. Bu çalışmanın temel amacı Türk kimlik inşasını tarihsel süreçler içerisinde analiz ederek, ulus kimliğinin oluşumunda Avrupa imgesini (Türk ulus kimlik inşasında Avrupa etkisini) incelemektir. Bu doğrultuda tüm kimliklerin alt yapısını oluşturan kimlik kavramı ve unsurları üzerinde çalışma başlatılmıştır. Daha sonra Türk kimliğinin tarihsel süreç içerisinde nasıl ortaya çıktığı ve nasıl inşa edilmeye başlandığı çok yönlü olarak incelenmiştir. Son olarak bu tezde Avrupa uygarlığının ve kimliğinin ortaya çıkışı ve Türk kimlik inşasında nasıl bir etki yarattığı üzerinde durulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus kimliğini inşa etmek için yaptığı inkılaplar çeşitli boyutlarla incenlenmiş ve bu inkılapların gerçekleşmesinde etkili olan unsurlar belirtilmiştir.
Orta Çağ Avrupa el yazmalarındaki illüstrasyonların çizgi roman sanatına uyarlanması ve bir çizgi roman uygulaması
İllüstrasyonlar, kitaplardaki anlatımın pekişmesine yardımcı olmak için kullanılmaktadır. Kitap illüstrasyonu yapımının kökenleri ise Orta Çağ'a kadar dayanmaktadır. Orta Çağ'daki Avrupa el yazmalarındaki minyatürler kitaplardaki olayların anlatımına hem yardımcı olmuştur, hem de sayfa tasarımlarının estetik birer öğesi olarak kullanılmıştır. Bazı Orta Çağ Avrupa el yazmalarının sayfa tasarımlarındaki illüstrasyonları incelendiğinde çizgi romanın atası kabul edilebilecek bulgulara ulaşılmaktadır. Bu bilginin bize göstermiş olduğu örnekler doğrultusunda günümüz çizgi romanın kökenini Orta Çağ minyatürlerinde aramamız gerekliliğini ortaya koymaktadır. Orta Çağ'dan sonra bazı sanat akımlarıyla ve ideolojik propaganda amaçlı tasarımlarla uğraşan insanlar, Orta Çağ'ın resimsel estetiğini referans alarak eserler üretmişlerdir. Ayrıca 21. yüzyılda çağdaş sanatçılar bazı Orta Çağ imgelerini kullanmaktadırlar. Bu tez çalışmasında öncelikle, Orta Çağ Avrupa minyatürlerinin gelişimi ve grafik tasarım ile ilişkisi anlatılmıştır. Orta Çağ Avrupa'sındaki estetik üslup, el yazmaları ve kültürel yapı incelenmiştir. Daha sonra çizgi roman sanatının kökenleri ve üretim yöntemleri incelenmiştir. Yüzyıllar önce yapılmış olan el yazmalarındaki minyatürlerin, dijital ortama taşınan ve çağdaş baskı teknikleriyle üretilen örnekleri araştırılmıştır. Ayrıca çizgi roman sanatının gelişiminde minyatür sanatının etkisi örneklerle anlatılmıştır. Uygulama çalışması olarak Orta Çağ Avrupa el yazmalarındaki minyatürlerde kullanılan üslup ile günümüz çizgi roman tekniklerinin bir araya getirilmesi ve seçilmiş bir eserin resimlemesi yapılmıştır. Bu sayede minyatürlerin modern üsluplarla çizgi roman üretiminde yer alması amaçlanmıştır. Orta Çağ Avrupa minyatür üslubu günümüz çizgi romancılığında yeni bir görsel ifade şekli olarak kullanılmalı mıdır? Sorusunun cevabı aranarak sonuçları bu tezde ortaya konulmuştur. Anahtar sözcükler: Çizgi roman, orta çağ, minyatür, illüstrasyon, el yazmaları, grafik tasarım.
Avrupa ve Amerika patent sistemlerinde, farmasötik nanoteknolojinin patent korunmasına dair kapsam ve sınırlamalar
Bir nesnenin milyarda birine "nano" denilmektedir. Farmasötik nanoteknoloji ilaç hazırlanırken kullanılan maddelerin test ve deneylere dayalı olarak içerik oluşturulması işleminde yararlanılan bir bilim olup hem ilacı hem de üretim yöntemini ifade etmekte kullanılır. Genel olarak eczacılık, tıp, biyoloji ve kimya başta olmak üzere malzeme, fizik gibi başkaca alanları da içerisine alacak şekilde multidisipliner şekilde vücut bulmaktadır. Farmasötik nanoteknoloji dünya çapında en inovatif konulardan biridir. İnovasyon, üretim ve ekonomi birbirinden ayrılamazlar. Bu ilişkiyi koruyabilmek için patent sistemi kurulmuştur. Bu çalışmada, önce nanoteknoloji ve farmasötik nanoteknoloji hakkında kısa bilgi verilmiş sonrasında ABD, Avrupa ve Türkiye patent sistemleri incelenmiştir. Tüm patent sistemlerinde, insan ve hayvan vücuduna uygulanan cerrahi, tedavi ve teşhis usullerinin, bu usullerde kullanılan ürünler, terkip ve malzemeler istisna olmak üzere patentlenemeyeceği anlaşılmıştır. Bu nedenle hiçbir farmasötik nanoteknoloji tedavi sürecinin, yani cerrahi, teşhis ve tedavi usulünün patentlenemeyeceği sonucu çıkmıştır. Ancak, bu usullerde kullanılabilecek farmasötik nanoteknoloji ürünleri yasak kapsamından istisna tutulmuş olduklarından patentleri kabildir. Bunun yanında, mevcut haliyle patent sistemlerinde farmasötik nanoteknoloji alanında bazı güçlükler yaşanmaktadır. Karşılaşılan sorunlar tez çalışması içerisinde detaylandırılmış, USPTO, EPO ve TÜRKPATENT veri tabanlarında bir deneme gerçekleştirilerek bu sorunlar deneyimlenmiş ve çözüm önerileri sunulmuştur. Anahtar Sözcükler Hukuk, Farmasötik Nanoteknoloji, Patent, Avrupa Patent Sistemi, Amerika Patent Sistemi
Regional refugee protection: A comparison of Europe and the middle east
By displacing more than half of the country's pre-war population, the conflict in the Syrian Arab Republic has become the catalyst for one of the biggest humanitarian and refugee crises of our time. The flow of more than 5.6 million people forced to leave their homeland has directly affected two regions: Europe and the Middle East. In order to enrich and fill certain gaps in the literature, this thesis provides an analysis of the legal framework of refugee protection from a regional perspective. By focusing on the case of people fleeing the Syrian Arab Republic, it evaluates the respective legal frameworks of the two regions and critically examines the legal grounds for protection therein. Moreover, by undertaking country case studies from both regions, this thesis also highlights the intricacies and shortcomings of the respective regional frameworks as reflected in the contradictory policies and stances of Germany, Hungary, Lebanon and Saudi Arabia toward refugees. It argues that the refugee protection frameworks of Europe and the Middle East are the antithesis of each other. In Europe, we can observe a well-developed and deep-rooted regional cooperation, more or less harmonised norms and institutions whereas the Middle East is characterised by the lack of legal foundations and norms of refugee protection with weak institutions and strong state sovereignty. However, in light of the protection outcomes for refugees fleeing the Syrian Arab Republic, both regions seem to have failed in terms of efficient responsibility sharing and adequate response to the needs of refugees.
Küresel ekonomik kriz ve Avrupa borç krizinin Türkiye hisse senedi piyasası üzerindeki etkileri: Olay çalışması yaklaşımı
Dünya, son yirmi yılda iki önemli ekonomik krizle karşılaşmıştır. Bunlardan biri küresel ekonomik kriz, diğeri ve daha güncel olanı ise Avrupa borç krizidir. Her iki ekonomik kriz de dünyadaki ülkeler üzerinde geniş bir dramatik etki yaratmıştır. Bu dramatik etki, hisse senedi piyasalarında yaşanan düşüş, iflaslar, işsizliğin artması, yaşam koşullarının zorlaşması ile örneklenebilir. Bu çalışmanın ana amacı birbirini takip eden iki ekonomik krizin Borsa İstanbul'u nasıl etkilediğini araştırmak ve kriz dönemlerinde piyasanın etkinliğini analiz etmektir. Bu amaçla, BIST'in küresel ekonomik kriz ve Avrupa borç krizi haberlerine olan duyarlılığı, olay çalışması yöntemiyle tahmin edilmiştir. Bu çalışmada yirmi yedi ekonomik, politik ve sosyal haber, olay olarak kullanılmıştır. Çalışmada kullanılan veriler 2000 - 2017 yılları arasındaki BIST100 (XU100), BIST Mali (XUMAL), BIST Sınai (XUSIN) ve BIST Hizmetler (XUHIZ) endekslerinin günlük kapanış fiyatlarıdır. Çalışma sonucunda her iki kriz döneminde de anlamlı negatif anormal ve kümülatif anormal getirilere rastlanmıştır, ancak bunlar küresel finansal kriz döneminde miktar olarak daha fazladır. Bu nedenle küresel ekonomik krizin Borsa İstanbul üzerinde Avrupa borç krizinden daha fazla negatif etkisi olduğu görülmüştür. Ayrıca, bu kriz dönemlerinde piyasadan anlamlı kümülatif anormal ve anormal getiriler elde edilmesi nedeniyle piyasanın etkin olmadığı sonucuna varılmıştır.
Oğuznamelerde ve Kuzey Avrupa mitik anlatılarında it-barak halkı
Oğuzname'de Oğuz Han'ın savaşta yenemediği tek ve özel bir halk olarak geçen kuzeydeki İt-Baraklar (dünya litaratüründe Köpek-Kafalılar olarak bilinir) bugüne kadar bu destanın merkeze konduğu müstakil bir araştırmaya konu olmamıştır. Destanların Güney Ural ve İdil nehri çevrelerine yerleştirdikleri görülen İt-Baraklar, Oğuz Han'ın büyük fetih hareketindeki en zor ve en baştaki hamleyi teşkil ederler. Oğuzname'nin İslam öncesi ve sonrası nüshalarında farklılıklar vardır, ancak İt-Barak bahsi ortak bir ögedir ve ayrıntıyla anlatılır. Biz de çalışmamızda çeşitli Oğuzname yazmalarının İt-Baraklar bahsini karşılaştırmalı olarak ele aldık. Vurgulu anlatılan bu topluluk hakkında başka halkların kayıtlarında da bahislerin bulunması beklenir. Nitekim İt-Barak öğesi, çok fazla değişmeyen suretlerle Kuzey halklarının mitolojilerindeki ortaklıklardan biridir ancak bu sadece Kuzey anlatılarının değil, neredeyse tüm dünyanın anlatılarındaki ortak bir bahis haline gelmeyi başarmış bir konu halindedir. Türk târihi, edebiyatı, folkloru, dili ve kültürü hakkında birçok öğe taşıyan Oğuzname'nin değişik yazmaları karşılaştırmalı olarak incelendiğinde, bir bütün olarak ortak bir mirasın yansıması şeklinde karşımıza çıkar. Dünyanın beşeri coğrafyasını şekillendiren en önemli oyuncu olan Türklerin bu etkinliği ve mirası elbette temas halinde oldukları halkları ve kültürlerini de etkileşmiştir. İt-Barak bahsinin çıkış noktası, var oluşluğu, tarihiliği ve tarihteki yeri ayrıntılandırılarak bu üzerinde çok düşünülmemiş konunun muğlâklığının giderilmesi ve daha somut şekilde açıklanması adına özellikle Kuzey toplulukları merkeze alınarak dünyadaki tüm bahisle incelenmiştir. Halkların teması sayesinde bu yayılımın oluşması doğal bir süreç olarak görünse de, çıkış noktasının Türklerin anayurdunun etrafındaki yerler, yani batıda İsveç'ten ve doğuda Mançurya'ya kadar olan bölge olması ayrı bir önem arz etmektedir. Çalışmamız, Oğuzname ve Kuzey mitolojileri olarak sınırlanmış görünse de, doğuda Çin ve Hint mitolojilerinde, güneyde Yunan ve Roma mitoloji ve eserlerinde, batıda Germen halklarının anlatılarında dahi İt-Barak halkının veya benzer yapıların izlerine değinilmiştir. Yenilmez savaşçılar olarak tersim edilen İt-Baraklar, vahşi doğalarıyla tüm halkların ötekileştirdiği, korkunçlaştırdıkları bir halk olarak karşımıza çıkarlar. İt-Barak halkı bahsinde diğer bir önemli konu ise, Ortaçağ ve öncesinde maske ya da vücut zırhı kullanımının temas halinde oldukları toplulukların algılarına etkisidir. Günümüzde çağdaş tarihçilerin üzerinde durdukları "Berserk Deliliği Sendromu" tam olarak bu hususa parmak basmıştır. Avrupa'nın kuzeyinde German kabilelerine korku salan Berserkler, kafalarına geçirdikleri hayvan postları ve vücutlarına zamk ile yapıştırdıkları postlar ile tanımlanmışlardır. İt-Barakları köpek kafalı olarak nitelendirilmesi bu tezahür ile ilişkilendirilebilse de, yerleşik toplumların savaştıkları İt-Barak halkını maske ya da zırh giymiş olarak tasvir etmemesi az çok medeniyet ile tanışmış halkaların algıda seçiciliği yapabilmesi ihtimalini kuvvetlendirir. Ancak bu tam anlamıyla bir gerçeklik de ortaya koymamaktadır. Buna ek olarak, İt-Barakların benzer görünümlerinden kabul edebileceğimiz Kurt-Adam görünümü de büyük ölçüde onların ya da dünyada bilinen adıyla Köpek-Kafalıların zaman içerisinde evrime uğramış halidir. Bu durum hem tarihsel hem de kültürel olarak ciddi veriler ile desteklenmektedir. Tüm dünyada tarih ve mitolojilerde tezahür ve bahsi bulunan İt-Barak halkının en uzun ve ayrıntılı bahsinin Türk tarihinin en önemli eserlerinden biri olan Oğuzname'de yer alması konunun bizim açımızdan ehemmiyetini ortaya koymaktadır. İt-Barak bahsinin ayrıntılı ve kapsamlı bir şekilde ele alınmasının Türk ve dünya literatürüne katkısı oldukça önemlidir. Çalışmamızın sonunda ulaştığımız sonuçlar bu önemi daha bir vurgulamıştır.
Evolution of the keyboard prelude as a genre in Europe: A textural and stylistic approach
The objective of this study is to examine solely a genre, "prelude" for keyboard and piano, through a textural and stylistic approach. By doing so, it is aimed to create a bridge between the textural structures of preludes and how they are perceived by pianists at the core of performance. Having observed all the textural and stylistic aspects of the selected preludes related to the indicated time intervals, the organism of a genre which is especially important for the keyboard literature is deeply examined. Thus, it is targeted to identify to what distinct the preludes in Europe have common properties.
Modern sanatın doğuşunda kadın imgesi: Türk ve Avrupa resim sanatı karşılaştırması
Nesne olarak sanat yapıtı ve izleyicisi arasındaki ilişki, sanat tarihinin en önemli kırılmalarından birinin yaşandığı 19. yüzyıl ortalarından itibaren yeni bir boyut kazanır. Bu kırılma, sanat yapıtının yalnızca seyredilmek üzere yaratılmış edilgen bir nesne olma özelliğini yok eder. Özne olarak sanatçı ya da izleyiciyle, sanat yapıtının kendisi arasındaki bağımsız ilişki bozulur. Yerine sanat yapıtının da izleyicisi gibi etken olarak özneleştiği bir yer değiştirme ilişkisi kurulur. Modern sanatın düşünsel temelini oluşturan bu ilişki, sanat yapıtını yaşayan bir nesne olarak kurar. Sanatçı, kendisini bir başkası olarak sanat yapıtında yeniden var eder ve bu düşünce 20. yüzyıl sanatını olanaklı kılan bir anlayışa zemin hazırlar. Kadın imgesi ise özne ile nesnenin birbirleri arasında eridiği bu ilişkide tarihsel ve toplumsal bağlamda önemli referans veren bir araştırma alanı sunar. Avrupa'da Sanayi Devrimi; Osmanlı Devleti'nde ise Tanzimat Dönemi'nde başlayan toplumsal anlamda modernleşme hareketleri içerisinde kadınlar sosyal modernleşme dinamikleriyle özdeşleştirilmiş yeni bir kimlikle karşımıza çıkarlar. Batı sanatında Êduard Manet (1832-1883), Türk sanatında ise Osman Hamdi Bey (1842-1910) ile birlikte görmeye başladığımız etken kadın imgeleri, modern resmi açıklamak için önemli birer araştırma alanı olmakla birlikte kültür tarihini anlayabilmek için sosyolojik bir referanstırlar. Bu çalışmada 19. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar hem Avrupa hem de Türk resmindeki kadın imgesi, özne ile nesne arasındaki ilişki çerçevesinde karşılaştırmalı olarak incelenmiş ve bu ilişkinin her iki toplumda yaşanan modernleşme hareketleriyle olan etkileşimi ortaya koyulmaya çalışılmıştır.
Turkish and European perspectives on Syrian migration since 2011
Migration is as old as history of mankind, but it has become one of the world's biggest problems today. Turkey has been exposed to growing migration wave, because of its location in proximity to crisis regions in the Middle East. The European Union (EU) has been disturbed from this issue because the refugees who crossed the border of Turkey are based on the boundary of Fortress Europe. Both Turkey and EU need to timely address this problem, as both of them are faced with an irreversible refugee influx. Turkey and EU have approached differently and produced different policies about recent migration wave. In this study, the civil war which began in Syria after 2011, the wave of Syrian migration towards Turkey, and Turkey and EU's approach will be examined. First, the perspectives of Turkish government, NGOs and people will be evaluated. Second, European Commission, NGOs and people's approach to subject will be analyzed. Finally, the aid from Turkey and EU, and differences in the policies implemented will be compared. During the study, public opinion polls, EU Commission reports and Disaster and Emergency Management Presidency (AFAD) reports will be used. Turkish authorities consider that EU couldn't receive enough initiative. On the other hand, EU is assessing the situation differently. This thesis aims to find out an answer to an extent and degree of European and Turkish policy convergence. Key Words: European Union (EU) and Turkey: refugees, humanitarian aid, international cooperation, migration policy
Syrian refugees and the politics of migration in Europe: An ontological security perspective
This thesis examines the effects of the mass arrival of Syrian refugees to European politics by using the concept of ontological security. It focuses on the identity dimension of the issue by depicting the relationship between ontological security and the anti-refugee discourse and policies of states. The main argument of the thesis is as follows: the reason for the rise of anti-refugee discourse and the policies of exclusion of refugees is the sense of disruption in ontological security. Two states, Germany and Hungary, are used as case studies within the period between 2015 and 2017. The research collects data from sources through the literature based on the concept of ontological security to establish the theoretical framework of the thesis; media outlets to make a discourse analysis of declarations, interviews and party programs of political actors and; the examination of legal documents and political developments to determine the exclusion methods of states. In the discursive realm, the thesis identifies three main themes in the discourse producing process in case countries. In the exclusionary realm, the thesis examines two types of exclusion: physical and legal. The thesis intends to indicate that the ontological insecurity arising from the mass arrival of Syrian refugees brings the same conclusion even in two different countries, Hungary and Germany: anti-refugee discourse and policies.
Soğuk Savaş Dönemi'nde Türk muhafazakarlığının batı algısı
Bu tezin amacı, Türkiye'de popülaritesi yüksek olan, milliyetçilik, İslamcılık ideolojileriyle de yakın ilişkisi nedeniyle karmaşık bir düşünce olan Türk muhafazakârlığının, Soğuk Savaş Dönemi'ndeki Batı algısını incelemektir. Bunun için ilk bölümde, Batı muhafazakârlığının doğuşu, gelişimi ve özellikleriyle birlikte incelenmiştir. İkinci bölümde, Türk muhafazakârlığının özellikleri ve Osmanlı Devleti'nden erken Cumhuriyet Dönemi'ne kadar ki gelişimine bakılmıştır. Üçüncü bölümde, Soğuk Savaş Dönemi'nde Türk muhafazakâr düşün adamlarının (Peyami Safa, Cemil Meriç, Necip Fazıl, Nurettin Topçu) Batı algısı incelenmiştir. Dördüncü bölümde ise, bu dönemde siyasette aktif olarak yer alan, muhafazakâr Türk siyaset adamlarının (Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş) görüşlerine başvurulmuştur. Batı'nın tekniğine karşı olumlu tavır alan Türk muhafazakârları, Batı'nın kültürüne karşı çıkmışlar; teknik alanda Batı'dan yararlanılmasını savunurlarken; kültür alanında Batı değerlerine karşı çıkmışlardır. Bununla birlikte Soğuk Savaş Dönemi'nde komünizm ve SSCB tehdidinin etkisiyle Batı ile siyasal ve askeri ittifaklara da genelde sıcak bakmışlardır.