Turkish history
242 theses under this subject heading
Doğu Türkistan'dan 1950'li yıllarda Türkiye'ye göç eden kazakların tarihi ve sosyo-ekonomik gelişimi
Doğu Türkistan'daki Çin zulmünden kaçarak önce Keşmir sonra Hindistan ve Pakistan'a gelen Kazaklar daha sonra buradan Türkiye'ye göç etmişlerdir. Kazaklar, Doğu Türkistan'dan Türkiye'ye göç ettikten sonra Türkiye'de çeşitli illere yerleşmişlerdir. Buralarda tarım ve hayvancılık ile meşgul oldular. Köylerde geçimin zorlaşmaya başlamasıyla birlikte İstanbul'a göç etmişler, burada önce el emeği ile çeşitli ürünler yapmışlar, deri işine girmişler, plastik fabrikaları kurmuşlardır. Bu dönemde Kazaklar arasında eğitim konusuna önem verilmemiştir. Ancak deri ve plastik işlerinin duraklamaya başlamasıyla beraber eğitim konusu önem kazanmıştır. Bu süreçten itibaren Kazaklar ortak atalardan gelme akrabalarının yurdu olarak benimsedikleri Türkiye'de pek çok meslek dalında görünmeye başlamışlardır. İstanbul'a geldikten sonra çeşitli ilçelere yerleşen Kazaklar İstanbul Güneşli'de "Kazakkent" adıyla müstakil bir yerleşim kurmuşlardır. Bugün Türkiye'de kendi kültürlerini devam ettiren Kazaklar yıllar içinde çok büyük mesafeler kat etmişlerdir.
XIII. yüzyıl Orta Asya Moğollarında sosyal ve kültürel yapı
Cengiz Han, üstün liderlik vasıfları sayesinde Moğolları tek bir bayrak altında toplamayı başarmıştır. Bu başarı, Moğolların, dünya tarihinde unutulmayacak bir imparatorluk kurmalarına ve özellikle Avrupa ve İslam coğrafyalarında derin bir iz bırakmalarına neden olmuştur. Dünyanın 1/3'ünü idaresi altına alan Moğolların tarihi, doğal olarak merak edilmiş, bu konuda birçok araştırma yapılmış ve günümüzde de bu araştırmalar devam etmektedir. Moğolların kendi içlerindeki savaşları bitirmeleriyle birlikte bozkırlarından çıkarak çevrelerindeki devletleri teker teker boyundurukları altına almaları XIII. yüzyıla rastlamaktadır. XIII. yüzyıl Orta Asya Moğollarının sosyal ve kültürel yapılarına bakıldığında ise homojen bir yapıdan ziyade heterojen bir yapı ortaya çıkmaktadır. Proto-Moğollardan başlayarak Türklerle yüzyıllardır birlikte yaşamaları, iki milletin birçok ortak noktasının oluşmasına zemin hazırlamış ve bunun sonucunda Türkleşmiş Moğollar ve Moğollaşmış Türkler ortaya çıkmıştır. XIII. yüzyılda Hristiyan, İslâm ve Çin kültürleriyle sürekli bir etkileşim söz konusudur. Bu etkileşim sosyal ve kültürel açıdan önemli bir değişimi de beraberinde getirmiştir. Özellikle proto-Moğollardan beri süregelen ve bunun bir yansıması olan Cengiz Yasaları'nda kendini gösteren sosyal ve kültürel yapılarındaki değişim açıkça gözlemlenmektedir. Bu değişimin en önemli sebebi ise Moğolların boyundurukları altına aldıkları halklara karşı uyguladıkları hoşgörü anlayışlarıdır. İlerleyen zaman içerisinde dörde bölünen Moğol İmparatorluğu'nda ortaya çıkan hanlıkların sosyal ve kültürel yapılarındaki değişiklikler, tebaalarındaki hâkim unsurun lehine olacak şekilde değişime uğramıştır. Bu değişim, Orta Asya'dan uzaklaştıkça daha belirgin bir hâl almıştır.
Cengiz sonrası dönemde Çağatay coğrafyasında (Türkistan) bölgeselleşme ve yerelleşme (1226-1599)
Cengiz Han, dağınık Moğol kabilelerini bir araya getirerek tek bir bayrak altına toplayarak kurduğu imparatorluğunun kurumsal yapısında meritokrasiye dayalı atamalar yapmıştır. Moğol İmparatorluğu kısa zamanda sınırları genişlemesinde ve başarılarında başat faktör olmuştur. Cengiz Han, henüz ölmeden evvel büyük imparatorluğunu 4 oğlu arasında tek bir merkezden yönetilecek şekilde paylaştırırken, aynı zamanda onlara rehberlik edecek ve ulusunu teşkil edecek 4 Noyan/Ulus Emiri ve onların idare ettiği binlik kuvvetler tahsis etmiştir. Tıpkı imparatorluğun uluslara tımar edilmesi gibi uluslarda kendi içerisinde hana bağlı idari merkezlere bölünmüş ve bu merkezlerin başına ulus emirleri geçmiştir. Kurulan hanlıklarda muktedir olmayan hükümdarlar yüzünden yaşanan otorite boşluğu, bozkır aristokrasisinin ananeleri ve kalıtımsal ayrılacaklar elde eden ulus emirlerinin, yerelleşerek merkezi otoriteyi tehdit etmelerine mümkün kılmıştır. Artık ulus emirleri, hanlık seçimlerinde karar alıcı organ olmuş ve hatta kendi menfaatleri doğrultusunda hanların tahta çıkmasını desteklemiş yahut tahttan indirmiştir. Böylece rekabet ortaya çıkarken, Cengiz Han'ın neslinden gelen hanlar, emirlerin kendi meşruiyetini sağlama aracı haline gelmesine neden olmuştur. Türkistan'da ise Çağatay Hanlığı'nın yıkılmasına paralel olarak güç kazanan kabile beylerinden biri olarak Emir Timur, gerçekleştirdiği kabile içi siyaset, seferler ve karizmatik liderliğiyle döneminin en güçlü siyasi yapılarından birini vücuda getirmiştir. Ancak onun ölümünden sonra halefleri onun kadar muktedir bir hükümdar olamamış, siyasi arenada destek bulma adına kabile beyleri ve din adamlarına soyurgallar yoluyla toprak ihsan etmişlerdir. Taht kavgaları ve verasetteki belirsizlik Timurlular Hanedanı'nın sonunu getirirken bölgede yükselen Cengiz soylu Şeybaniler Hanedanı bölgeyi hakimiyeti altına almıştır. Şeybaniler, hakimiyette ortaklık ve toprakların idari merkezler şeklinde bölünmesi yoluna gitmiş ve bu durum merkezin gücünü sınırlar hale gelmiştir.
Avrupalı seyyahların gözünden Babürlü Sultanı Cihangir döneminde içtimâî hayat
Babür Şah, 1526 yılında Babürlü Devleti'ni kurmuştur. Babür'ün oğlu Hümayun'un döneminde, 1540-1555 yılları arası Babürlüler Hindistan'ı kaybetmiş olsalar da, daha sonra egemenliklerini yeniden tesis etmişlerdir. Hümayun'un oğlu Ekber dönemi, Babürlü devletinin siyasi, askeri, idari, dini, kültürel ve içtimai yönlerden pekişmesi ve Hindistan'da sağlam temellere dayanması anlamına gelmektedir. Çalışmamızın ana konusu olan Babürlü tarihinin Cihangir dönemi, Ekber döneminde gerçekleştirilen reform ve düzenlemelerin devlet ve toplum nezdinde yansımalarının en iyi şekilde görülebildiği bir devri teşkil etmektedir. Bundan başka Cihangir dönemi Avrupalı seyyahların ticari kaygılarla Hindistan'a akın etmeye başlamaları sebebiyle de ayrı bir önem taşımaktadır. Hazırladığımız bu tezde Hindistan'ı ziyaret etmiş olan yabancı seyyahların Cihangir devri içtimaî hayatına dair görüşleri ve notları değerlendirilmiştir. Thomas Roe, Edward Terry, Francisco Palsaert, William Hawkins, William Finch, Thomas Coryat, John Jourdain, Pietro Della Valle, Joannes De Laet, Fernao Guerreiro, Joseph De Castro gibi Avrupalı seyyahların eserlerinin yanı sıra Cihangirname, Babürname, Hümayunname gibi hatıratlar da kullanılmıştır. Çalışma, giriş bölümü haricinde üç ana bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında tezin konusu, amacı, önemi ve yöntem belirtildikten sonra çalışmada kullanılan kaynaklar verilmiş ve Cihangir'in ölümüne kadar olan Babürlü Devleti'nin siyasi olayları aktarılmıştır. Tezin birinci bölümü, Babürlü ülkesinin genel yapısını ihtiva eden coğrafya, iklim, ticaret ve şehirler ile sürdürülmüştür. İkinci bölümde; din, suçlar-cezalandırmalar, sosyal devlet anlayışı, doğum, eğitim, evlilik, ölüm, giyim-kuşam ve yemekler üzerinden Cihangir dönemi toplumu anlaşılmaya çalışılmıştır. Son bölümde ise Cihangir döneminde gerçekleştirilen törenler, şenlikler, bayramlar ve eğlenceler hakkında bilgi verilmiştir. Durbar, darşan, tartı merasimi, nevruz, hayvan güreşleri, av, bayramlar, çeşitli oyunlar ve diğer birtakım eğlenceler üçüncü bölümde ele alınan konulardan bazılarını oluşturmaktadır. Çalışmamızın sonucunda yabancı seyyahların eserlerinin Cihangir dönemi içtimai hayatının aydınlatılmasındaki önemi ortaya konulmuştur. Ayrıca Babürlülerde dinamik ve çok kültürlü bir sosyal hayatın mevcut olduğu anlaşılmıştır. Özellikle Türk, İslam ve Hinduizm kültürlerinin bir araya gelmesi ile bir Babürlü kültürü meydana gelmiştir.
Türk tarihinde Şuşa (1750- 8 Kasım 2020)
Bu çalışmada, Azerbaycan ve Türk Dünyası'nın kadim şehirlerinden biri olan Şuşa'nın incelenen süreç içerisinde yaşadığı siyasi, askeri, sosyal, iktisadi ve kültürel gelişimi ortaya konulmuştur. Araştırmada, nitel araştırma yöntemlerinden biri olan tarihi doküman inceleme tekniği kullanılmıştır. Bu bağlamda hem Türkiye hem de Azerbaycan ilmi kaynaklarından istifade edilmiştir. Çalışmada belirlenen konu çerçevesinde Karabağ'ın coğrafi ve tarihi durumu kapsamından bölgenin stratejik önemine dikkat çekilmiştir. Bu bağlamda Rus yönetimi tarafından Azerbaycan'ı parçalayan Hanlıklar dönemini, Karabağ'a planlı bir şekilde Ermenileri yerleştirmesi, Karabağ hanlarından Penahali Han döneminde Şuşa'nın kuruluşu, Safevi-Afşar-Kaçar dönemleri, Bolşevik ve Taşnak katliamları, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde bölgenin durumu, eğitim, sosyo- kültürel ve sanatsal yönleriyle Şuşa yöresinde yetişen dünyaca ünlü şahsiyetler ele alınmıştır. Ayrıca Şuşa'nın Sovyetlere geçiş süreci, Moskova yönetiminin Karabağ politikası, Birinci Karabağ Savaşı öncesi Ermenilerin ayrılıkçı faaliyetleri, Sumgayıt olayları, 20 Ocak Bakü katliamı, toprakların işgali, Hocalı soykırımı, işgale yönelik BM ve AGİT kararları, Rusya başta olmak üzere emperyal güçlerin 30 yıllık oyalama ve öteleme politikası farklı açılardan ortaya konulmuştur. Bilhassa 'Şuşa Zaferiyle Sonuçlanan Toprakların İşgalden Kurtuluşuna giden süreç olan Nisan 2016 Tovuz olayı, ardından tüm dünyanın canlı olarak izlediği 44 günlük II. Karabağ Savaşı ve bu savaşın seyrini değiştiren Rusya, ABD, Avrupa özellikle İran'ın Ermenistan yanlısı tutumu irdelenmiştir. Anahtar sözler: Türk, Azerbaycan, Kafkasya, Karabağ, Şuşa, Zafer.
Konya vilayetinde kaçakçılık faaliyetleri (1867-1914)
Bu çalışmada, Osmanlı Devleti'nde yaşanan siyasî, sosyal ve ekonomik gelişmelerin ve değişimlerin etkisiyle 1867-1914 yılları arasında Konya Vilayetinde meydana gelen kaçakçılık faaliyetleri mercek altına alınmıştır. Söz konusu etkiler sonucunda vergi ve yasa ihlalleri neticesinde kaçakçılığın arttığı tespit edilmiştir. Kaçakçılık faaliyetlerinin artmasından dolayı vilayette hem kaçakçılık suçları yaygınlaşmış hem de asayiş problemleri ortaya çıkmıştır. Merkezî idare ve vilayet yetkilileri, kaçakçılık faaliyetlerini takip ederek bunların engellenmesine yönelik çözüm arayışına girmiştir. Çalışmada, öncelikle Osmanlı Devleti'nde kaçakçılığı ortaya çıkaran unsurlar sorgulanmaktadır. Bununla birlikte Avrupalı ve yerli tüccarların, devlet personellerinin ve gayrimüslimlerin ortaya çıkan denetim boşluklarını nasıl kullandıkları ele alınmıştır. Buna karşın, Osmanlı hükümeti ve taşradaki yerel yöneticiler, kaçakçılık faaliyetlerini yasal ve idarî yöntemlere başvurarak çözümlemeye çalışmış ve kaçakçılığın engellenmesi için birtakım önlemler almışlardır. Bu önlemler kapsamında gümrük, silah, barut, tuz, tütün ve dinamit ile ilgili hazırlanan yasal düzenlemelerin ortaya çıkış süreçleri, sebep ve sonuçları üzerinde durulmuştur. Ayrıca kaçakçılığı bir çıkar aracı olarak kullananların beşerî ve coğrafî faktörleri nasıl kullandıkları da irdelenmiştir. Son olarak Konya Vilayetinde, merkezi idarenin ve yerel görevlilerin kaçakçılık faaliyetlerine karşı aldıkları tedbirlerin başarılı olup olmadığı ile kaçakçılığın iktisadî, siyasî ve idarî sonuçları üzerinde durulmuştur.
Erken modern Osmanli literatüründe biyoçeşitlilik: Bitkiler
Bu tez çalışmasında Osmanlıların biyolojik çeşitlilik konusunda bitkiler özelinde ne tür bir bilgiye sahip oldukları, bilginin referans kaynaklarının neler olduğu ve bu bilgiyi hangi alanlarda kullandıkları sorularına cevap aranmıştır. Bu çalışma Erken Modern Dönemi (15-18. Yüzyıllar) kapsamaktadır ve coğrafi alan olarak Türkçe konuşan nüfusun yoğun yaşadığı Diyâr-ı Rûm bölgesine odaklanılmıştır. Bu bölgede yaşayan ortalama okur-yazar kitlenin ulaştığı metinler esas alındığı için ağırlıklı olarak Osmanlı Türkçesinde telif edilmiş metinler tercih edilmiştir. Bu dönemde bilim dili olarak Arapçanın etkisi halen mevcut olmakla birlikte Osmanlı Türkçesi de özellikle 17. ve 18. Yüzyıldan itibaren bilim çevrelerinde önemli ölçüde tercih edilmiştir. Erken Modern Dönem, dünyada yeni keşiflerin yapıldığı ve Antikite bilgisinin yerinin yeni bilgi arayışlarıyla dolduğu bir dönemdir. Bu dönemde dünyada var olan bitki çeşitliliği bilgisi artmış ve bazı bitkiler de hızla küresel ticaretin bir metası haline gelmiştir. Osmanlıların Avrupa'da başlayan doğanın keşfi rüzgarına ne kadar yelken açtığı ve nereye kadar gidebildiği bu tezin aradığı bir diğer cevaptır. Osmanlı müellifleri klasik dönemde Orta Çağ İslam literatürünü miras alıp kendilerine uyarlamış ve ihtiyaçları ve merakları çerçevesinde bu mirası şekillendirmiştir. Avrupa'da keşiflerin neticesinde üretilen yeni bilgilere de yine merak ve ihtiyaçları ölçüsünde ilgi göstermiş ve onları kendi paradigmaları çerçevesinde yorumlayıp kullanmıştır. Sonuçta Osmanlı'daki bilim üretimi, eklektik ve pragmatik özellikleri haizdir. Bu alanda bu çalışmada Osmanlıların bilim devrimi olgusunda nasıl bir sınav verdiğinin tartışması yapılmıştır. Bitki çeşitliliği bilgisi alanında Osmanlıların kendilerini ne ölçüde güncelledikleri de tespit edilmeye çalışılmıştır.
Doğal kaynak laneti ve Kazakistan'ın ekonomik politikaları
Bu tez çalışmasında, Kazakistan'ın siyasi, iktisadi ve sosyo-ekonomik tarihinin, bağımsızlık öncesi ile karşılaştırmalı olarak, doğal kaynak laneti tezi çerçevesinde incelenmesi amaçlanmıştır. Tezin temel iddiası, geniş maden, petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip Kazakistan'ın, bağımsızlığının ilk 25 yılında doğal kaynakların dış satımından elde ettiği rantı imalat sanayiine yönlendiremediği, bunun temel sebebinin ise doğal kaynak laneti olarak adlandırılan olgu olduğudur. Tez çalışmasında, Kazakistan'a ilişkin veriler, doğal kaynak laneti tezinin teorik altyapısı ve Kazakistan dahil farklı ülkeler için yapılan çalışmaların sonuçları ışığında, tarihsel bir bakışla incelenmiştir. Sonuç olarak, Kazakistan, bağımsız devlet olarak ilk 25 yılının sonunda, ekonomisi doğal kaynaklara ve kısmen bu kaynakları kullanan metal işleme, petrokimya gibi endüstrilere dayalı bir ülke olarak tanımlanabilir. Doğal kaynak laneti tezi kapsamında öngörülen çoğu mekanizmanın Kazakistan için önemli ölçüde geçerli olduğu söylenebilir. Hollanda hastalığı, ekonomik büyümenin düşmesi, ekonominin çeşitlendirilememesi, ihracatın doğal kaynaklara bağımlılığı, enerji ve sermaye yoğun üretim yapısının güçlenmesi, kurumsal ve yönetsel kalitenin düşüklüğü, insan sermayesine yeterince yatırım yapılamaması Kazakistan için geçerli tespitler olmuştur.
Türk Kültürü Dergisinde milli kimlik: Sosyal ağ analizi ve içerik analizine dayalı bir inceleme
Bu çalışma, Türk Kültürü dergisinin 1962-1980 döneminde yapılan yayınlarında, milli kimlik temasını yansıtan yazıların incelenmesini kapsamaktadır. Tezin amacı, "milli kimlik" kavramı perpsektifinde Türk Kültürü dergisinde yapılan yayınları inceleyerek, derginin yayın politikası ve yayın karakterini/kimliğini ortaya koymaktır. Çalışmada esas olarak, söz konusu derginin, belirlenen dönem ve konu evreninde yayınlanan 200'ün üzerinde makale, ayrıntılı bir tarama yöntemiyle seçilerek araştırma örneklemi haline getirilmiştir. Veriler ve yöntem bakımından araştırmada, yeni nesil bir metod olan sosyal ağ ve muhteva analizi yöntemi kullanılmıştır. Bu metoda dayanarak, derginin belirlenen dönem kapsamında niceliksel olarak yazar ve kavram analizi yapılmıştır. Analiz sonucunda ortaya çıkan tabloya göre, milli kimlik perspektifinde Türk Kültürü dergisinin sık kullandığı kavram haritası göz önüne alınarak, başta belirlenen dergi materyalinin ayrıntılı incelemesinin, hangi konular ekseninde bir değerlendirmeye tâbi tutulacağı belirlenmiştir. Dergide, milli kimlik perspektifini yansıtan yazılarıyla öne çıkan yazarların makaleleri incelenmiş ve bu doğrultuda derginin yayın karakteri ve politikası tahlil edilmiştir. Bu bakımdan araştırma, yeni bir yöntem olan ağ analizi metodu ve klasik tasnif ve değerlendirme yönteminin kombinasyonu interdisipliner bir çalışma ile Türk Kültürü dergisinin yayın kimliğini ortaya koymaya odaklanmıştır. Muhteva analizinde ortaya çıkan kavramlardan hareketle, milli kimlik perspektifinde öne çıkan kavram ve konular temelde üç ana başlık altında değerlendirilmiştir: Milli Kimliğin Toplumsal Tabanı, Milli Kimliğin Mimarı ve İnşaa Araçları, Milli Kimliğin Asli Unsuru: Milli Dil. Bu doğrultuda yazılan makalelerden örnek pasajlar verilerek ilgili konuya yönelik derginin yaklaşımı genel bir çerçevede değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, daha uzun bir dönemi kapsayan bir araştırma ile genişletilmesi gerektiği düşünülen şu temel bulgu elde edilmiştir: Türk Kültürü dergisi yazılarında milliyetçiliğin hâkim olduğu bir kimlik imgesi görülmektedir. Dil, tarih ve kültür bağlarından oluşan milliyetçilik, derginin kimlik algısının en dikkat çeken yanıdır. Yazılar genel olarak dil, kültür ve bu ikisiyle ilişkili bir tarihi arka planı konu almaktadır. Anahtar Sözcükler: TKAE, Türk Kültürü Dergisi, Milli Kimlik, Sosyal Ağ ve Muhteva Analizi, Kaynakça Info, Milli Dil, Basın
Türk edebiyatında konusunu Türk tarihinden alan romanlar (2003)
Bu çalışmada 2003 yılında neşredilen ve konusunu Türk tarihinden alan tarihî romanları inceledik. Bu dönemde neşredilen on bir tarihî romanı, zaman, mekân, şahıslar ve bakış açısı unsurlarını göz önünde bulundurarak tahlil ettik. Zaman bölümünde; kozmik zaman, kronolojik zaman, sosyal zaman unsurlarını ortaya koyduk. Mekân bölümünde, mekânları belli özelliklere göre sınıflandırdık. Şahıslar bölümünde kahramanları, tarihî/yaşamış şahsiyetler, tarihî olmayan, yaratma şahsiyetler, cinsiyetlerine, eğitim durumlarına, mesleklerine, sosyal durumlarına ve milliyetlerine göre kahramanlar şeklinde sınıflandırdık. Bakış açısı bölümünde ise, romanlarda kullanılan anlatım yöntemlerini kısaca anlatarak, yazarların görüşlerini ortaya koyduk.
Türk edebiyatında konusunu Türk tarihinden alan romanlar (2004)
Bu çalışmada 2004 yılında yayımlanan ve konusunu Türk tarihinden alan tarihî romanları inceledik. Çalışmamıza konu olan dokuz romanın "zaman", "mekân", "kahramanlar" ve "bakış açısı" unsurlarını tahlil ettik. Zaman bölümünde, vak'a zamanını tespit edip sosyal ve kozmik zaman unsurlarının vak'a seyrine etkisini ortaya çıkarmaya çalıştık. Mekân bölümünde, romanlarda bahsi geçen mekânları sınıflandırdık. Bu mekânların romanlardaki önemini tespit etmeye çalıştık. Kahramanlar bölümünde karakterleri, yaratma şahsiyetler, tarihî şahsiyetler diye ayırıp cinsiyetlerine, eğitim durumlarına, mesleklerine, milliyetlerine ve sosyal durumlarına göre sınıflandırdık. Bakış açısı bölümünde romancının hangi bakış açısı ile romanı kaleme aldığını belirlemeye çalıştık. Anahtar Kelimeler: Tarihi roman, Türk tarihi, Roman.
İslamiyeti kabul etmeden önceki Uygurların sosyokültürel hayatı
Tezimizde, İslamiyet'i kabul etmeden önce Gök Tanrı dinini ardından Maniheizm ve Budizm'i benimseyen Uygurların Göktürk Devleti'ni yıkarak kurdukları Orhun Uygur Devleti sonradan Koçu, Kansu devletleri ve yaşadıkları coğrafyadaki sosyokültürel hayatı incelenmiştir. Uygurlara ait edebiyat, sanat, din ve kültür eserleri XX. yüzyılın başından itibaren kazı çalışmalarıyla ortaya çıkarılmıştır. Uygurlar bu eserlerini şehirciliğe verdikleri önem ve yazıyı kullanmak gibi medenî hayatın olmazsa olmazlarını, kültürel uğraşlar ile tamamlamıştır. Çalışmamızda yine çeşitli yazı sistemlerini kullanarak, tarihi süreçlerinde farklı dinleri benimseyerek arkalarında kültürel öneme sahip birçok yazılı eser bırakmış olan Uygurların siyasi tarihi de sırasıyla ele alınmıştır. Uygurlar yaşadıkları coğrafyada Murtuk, Bezeklik, Turfan, Sengim, Karabalgasun ve Kızıl gibi pek çok şehri sanat merkezi haline getirmiştir. Uygurların yaşadıkları çeşitli bölgelerde yapılan kazılarda Uygur kültürüne ait pek çok heykel, duvar resmi, mimari yapı ve belgeler gün ışığına çıkartılmıştır. Çalışmamızda, dönemin siyasi ve tarihî kaynaklarının yanında Uygurca yazılmış çok sayıda metin de ana kaynak olarak kullanılmıştır. Tezimizde, öncelikle üç ayrı bölüm halinde yer alan Orhun Uygur Devleti, bu devlet yıkıldıktan sonra kurdukları Koçu, Kansu devletleri ve Uygurların sosyokültürel hayatı açıklanmıştır. Açıklamaların ardından bu süreçlerdeki siyasi tarihin analizi, din, edebiyat, sanat ve kültür alanlarındaki katkıları ve etkileri ortaya konularak Uygurların eski inançlarıyla yaşam kültürü, bütünlük içinde verilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: İslam Öncesi Dönem; Sosyokültürel Yapı; Uygurlar
Hâciblik kurumunun ortaya çıkışı ve gelişimi
Tarihi oldukça eskiye dayanan hâciblik kurumu sözlükte araya girmek, mâni olmak, birinin bir yere girmesini engellemek; örtmek, gizlemek anlamlarına gelen hacb kelimesinden gelmektedir. Bir kişinin bir yere girmesine engel olan kimse, kapıcı demektir. Divan-ı Lügati't Türk'te, tayandı kelimesinden gelen tayangu, mabeynci anlamında kullanılan özgün sözcük şeklinde verilmiştir. Hâciblik görevinin ilk defa Muaviye (661-680) veya Abdülmelik bin Mervan (685-705) zamanında kurulduğuna dair görüşlerden hangisinin daha doğru olduğu kesin şekilde tespit edilememiştir. Hâcibliğin Abbasi hilafetinde ve Endülüs Emevi Devleti'nde daha ilk zamanlardan başlayarak mevcut olduğu bilinmektedir. Hâciblik, İslam coğrafyasında farklı uygulamaları bulunan kurumların başında zikredilmekte ve makam, konum, sayı ve saygınlık yönünden farklılıklar göstermektedir. Devlet teşkilat yapısı içerisinde kendisine yer edinen hâcibler, sadece saray içinde görev yapmakla kalmamış, Genellikle hükümdara eşlik etmiş, onların en yakın sırlarına vakıf olmuşlardır. Bu sebeple hükümdara vezirden daha yakın olduğu kabul edilmektedir. Bunların yanı sıra hâciblerin padişaha vekalet ettikleri, onlar adına hutbe okudukları ve hükümdarların mührünü taşıdıkları da belirtilmektedir. Bu kadar geniş yetkilere sahip olan bu kurum zaman zaman devlet yapısı için tehlike unsuru olarak görülmüştür. Başa geçen küçük yaştaki hükümdarların yetkilerini suiistimal etmemeleri adına bazı hükümdarların hâciblik kurumunu kaldırdıkları ifade edilmektedir. Yapılan çalışmalarda hâciblik kurumu devletlerin kuruluş ve gelişme dönemlerinde değil, daha çok yükselme, büyüme ve yıkılma dönemlerinde ortaya çıktığı belirtilmektedir. Osmanlı Devleti'nin ilk dönemi ile Kanunî dönemi mukayese edildiğinde, bu durum açık bir şekilde görülebilir. Hz. Peygamber ve ilk dört halife dönemlerinde hâcibliğin kurum olarak olmadığı kabul edilmektedir. Halk ve devlet adamlarının iç içe olduğu, halk ile tebaa arasına izin istemek dışında aracı koymanın caiz görülmediği bir dönem olarak kabul edilmektedir. Belli bir müddet sonra emniyet endişesi ve devlet işleri üzerinde rahat bir şekilde çalışılması düşüncesiyle, devlet adamlarını koruyan ve onların halkla olan münasebetlerini düzenleyen şahıslara yani hâciblere ihtiyaç duyulduğu belirtilmektedir. Ancak bunun şartlar ve zaruretlerle sınırlı olması gerektiği dilr getirilmektedir. Aksi halde hükümdarların/halifelerin halktan kopmuş olacakları belirtilmektedir. Devletin siyasi ve idari teşkilat yapısının anlaşılabilmesi için hâciblik kurumu büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple hâciblik konusu çalışılmıştır.
Hokand Hanlığı'nda bir Kırgız kadın general:Kurmancan Datka (1811-1907)
XIX. yüzyılda Alay Hanışası unvanıyla bilinen, ömrü ve yaptığı etki ile Türkistan coğrafyasına mal olmuş, Türk tarihinin bilinen ilk kadın generali Kurmancan Datka'nın (1811-1907), hayatı ve siyasî faaliyetleri tezin konusunu oluşturmaktadır. Kırgız bir ailede bugünkü Kırgızistan'ın ikinci büyük şehri olan Oş'ta 1811'de dünyaya gelen Kurmancan, Türk Tarihinde Datka (General) unvanı ile taltif edilmiş bilinen ilk kadındır. Zamanın şartlarına göre iyi bir şekilde yetişmiş ve eğitim görmüş olan Kurmancan, Hokand Hanlığı'nda üst düzey görevli olan Alimbek Datka ile evlendikten sonra, Hokand Hanlığı'nda ve Kırgız halkının siyasetinde etkin bir konuma yükselmiştir. Eşi Alimbek Datka'nın öldürülmesinden sonra Güney Kırgızistan'daki Kırgızların liderliğini yapan Kurmancan Datka, Hokand Hanlığı'nın 1876'da Rusya'ya ilhak edilmesinden sonra, oğullarıyla birlikte Rus işgaline karşı mücadele etmiş, ancak dönemin ağır şartlarını göz önünde bulundurarak onlarla bir anlaşma yapmak zorunda kalmıştır. Böylece 1876 yılının sonundan 1990'lı yıllara kadar Güney Kırgızistan Rus hâkimiyeti altına girmiştir. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bu tezin birinci kısmında Türkistan'daki Hanlıklar Dönemi olarak adlandırabileceğimiz Hive, Buhara, Hokand Hanlıkları ve ayrıca Doğu Türkistan'daki Kaşgar Hanlığı ile ilgili bilgilere yer verilirken, ikinci kısımda Kurmancan Datka'nın Hayatı ve siyasi faaliyetlerine, üçüncü kısımda ise Rusların Orta Asya'yı işgali ve Kurmancan Datka'nın Rus emperyalizmine karşı verdiği İstiklal mücadelesine yer verilmiştir. Kurmancan Datka ile ilgili ülkemizde yeterli çalışma bulunmadığından genellikle Rusça, Kırgızca ve Özbekçe kaynaklar tercüme edilerek yararlanılmıştır. Ayrıca imkânlar dâhilinde Kırgızistan ve Özbekistan arşivlerinden istifade edilerek ilk elden bilgilere ulaşılmaya çalışılmıştır.
Cengiz Han dönemi ve sonrasında Moğollarda göçebe yaşam ve ekonomik yapı
Atlı göçebe kültürünü hayat tarzı olarak seçen Moğollar, küçük kabileler hâlinde ve göçebe şeklinde Mançurya'dan, Altaylara, Altaylardan Gobi Çölüne kadar uzanan bir alanda yaşarlardı. Avcılık ve yağmacılıkla geçinirler, hayvancılıkla uğraşırlardı. Yiyeceklerini daha çok hayvani gıdalardan sağlarlardı. Çok az bir sayıda da olsa İnsan eti yiyenleri dahi vardı. Koyun, sığır, deve, at, merkep, katır, domuz yetiştirirlerdi. 1206 yılında Cengiz Han önderliğinde birliklerini sağlayan Moğollar Orta Asya, Anadolu, Avrupa'nın siyasi tarihinde oldukça etkili bir rol oynayacakları dönemi başlatmışlar, büyük fetihler yapmışlar, birçok büyük devleti tarih sayfalarından silmişlerdir. Cengiz Han ve ardıllarıyla birlikte toplum olma yoluna giden ve devletleşen Moğollar zamanla hayvancılık, ziraat, imar ve ticaret alanında büyük bir gelişme göstererek iktisadi, sosyal ve kültürel olarak da tarihin akışına yön vermişlerdir. Çalışmamızda böylesine önemli bir tarihe sahip olan Moğollar'ın siyasal tarihinden kadarbüyük bir öneme sahip olan sosyal, kültürel ve ticari yapısı ele alınmıştır. Tezin giriş bölümünde kültür kavramı, Moğollar toplum yapısı ve yaşadıkları coğrafya ele alınmış, birinci bölümde ise göçebe toplumlar ve yaşayışları, ikinci bölümde de Moğol coğrafyasının özellikleri, hayvancılık, hayvanlardan sorumlu memurlar, hayvancılığın inanç ve yaşam boyutuna yansıması, at kültürü, avcılık, hayvan deri ve yünlerinden elde edilen giyim-kuşamlar, süs eşyaları ve çadırlar, üçüncü bölümde ise mutfak eşyaları, hayvansal yiyecekler, bitkisel yiyecekler, hayvansal içecekler, bitkisel içecekler, dördüncü bölümde de ticaret, sanayi, ziraat, vergi, toprak yönetimi, ticaret yolları ve ulaşım, istila ve yağma gibi konular ele alınmıştır.
Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemini esas alan tarihi romanlar
Bu çalışma, Osmanlı Devleti'nin kuruluş sürecini dolayısıyla Osman Gazi'nin hayat süresi olarak adlandırılan dönemi konu alan tarihî romanları kapsamaktadır. Tezin amacı, Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemini esas alan romanların tarihi veriler ile ilgisini tespit etmektir. Bu tespit için her romanda yer alan, tarihi gerçekliğine ulaşılabilinen, kaynaklar ve romanlar arasında çelişki barındıran, tartışmalı olay, kişi ve zamanlar seçilmiştir. Tezin kapsamı içerisinde yer alan romanlar, roman yapı unsurları ile ele alınmış ve tarihî gerçeklik temelinde, gerçeklik ve kurmaca ilişkisi içinde tahlil edilmiştir. İncelenen romanlarda önemli görülen, çelişki taşıdığı düşünülen olay, kişi ve zamanlar tarihi araştırmalar ve roman verileri birlikteliğiyle anlamlandırılmıştır. Romanlarda önemli görülen, çelişki taşıdığı düşünülen olay, kişi ve zamanlar ile alakalı tarihi kaynaklardaki verilerin kendi arasındaki ortaklık ve farklılıkları incelenmiştir. Bu ortaklık ve farklılıkların romanlar üzerindeki etkisi tahlil edilmiştir. Tarihî romanların gerçekliğe bağlı kalmak kaydı ile kurmaca bir dünya yarattığı ve bu kurmaca dünyanın tarih-edebiyat ilişkisine etkileri incelenmiştir. Çalışmamıza konu alan romanların genel amacının öğreticilik olduğu tespit edilmiştir. Romanların tamamının tarihi gerçeklikleri pragmatist amaçlarla seçme işleminden geçirdikten sonra kurguladıkları görülmüştür. Bu romanların tarihi verilerden uzaklaşan kurguları sebebiyle amaçlarına hizmet etmedikleri önerilmiştir. İncelenen tarihi kaynaklar arasındaki çelişki ve uyumsuzlukların romanları etkilediği, tarihi romanlar arasındaki uyuşmazlıkların romanlara paralel şekilde yansıdığı tespit edilmiştir. Bu çalışma esnasında Edebiyat, Tarih ve Felsefe bilim veri ve yöntemlerinden yer yer yardım alınmıştır.
XIII. yüzyıl Bizans tarihyazımında Türk imajı
IV. yüzyıldan itibaren Bizans İmparatorluğu ile karşı karşıya gelen Türklerin Konstantinopolis merkezli Bizans tarihyazımında, tarihi süreçte meydana gelen değişimlere bağlı olarak Türk İmajının nasıl bir değişim süreci izlediği oldukça ilgi uyandıran bir problem olarak tarihçilerin ilgisini çekmektedir. XI. yüzyıla kadar, özellikle Balkanlar ve Karadeniz'in kuzeyinden Bizans İmparatorluğunu tehdit eden Türkler (İskitler-Kumanlar) Bizans tarihçileri tarafından Antikçağ geleneğinden gelen kavramla "Barbar" olarak nitelendirilmiştir. Bizans tarihyazımında XI-XII. yüzyıllarda meydana gelen Bizans-Selçuklu mücadelesi çerçevesinde ve genellikle çatışmacı ilişkilerin gölgesinde şekillenen Türk imajının, IV. Haçlı Seferi ile oluşan olağanüstü koşullar neticesinde XIII. yüzyılda farklı bir boyuta evirildiği dikkati çekmektedir. 1204 yılında meydana gelen bu olayla başkent Konstantinopolis'in Latin Haçlılar tarafından işgalinin ve yağmalanmasının ardından Bizans İmparatorluğu, başkentten kaçan hanedan ailelerinin kurduğu yeni siyasi yapılarla varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Dolayısıyla bu tarihten itibaren Bizans'ın Anadolu'daki Türklerle ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştır. XIII. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye Selçuklularının Anadolu'da siyasi ve kültürel birliği sağlaması ve diğer halkları kontrolü altına alması, Türklerin Bizans kaynaklarında daha fazla yer almasına sebep olmuştur. İki güç arasında yaşanan siyasi gelişmeler/çatışmalar zaman zaman devam etse de Türklerin varlığının artık kabullenildiği, politik, ekonomik, kültürel ve akrabalık da dâhil çeşitli düzeylerde komşuluk ilişkilerinin tesis edildiği bir sürece girilmiştir. Bu gelişmeler Bizans tarihyazımına olumlu veya olumsuz bir şekilde yansımıştır. Buna bağlı olarak doğrudan ilişki içerisine girdikleri "ötekilerin" durumundan daha fazla bahsetmişlerdir. XIII. yüzyılda meydana gelen bu "Türk İmajı" değişimini dönemin belli başlı kaynakları olan Niketas Khoniates, Georgios Akropolites, Georgios Pakhymeres gibi tarihçilerin eserlerinde açık bir şekilde görmek mümkündür. Bu çalışma bahsedilen yüzyılda yazılan Bizans tarih eserlerinde Türk İmajının önceki yaklaşımlardan nasıl bir farklılık arz ettiğini, bunun muhtemel sebeplerini ve nasıl bir imaj oluştuğunu tartışmayı amaçlamaktadır.
Moğol destancılık geleneği ve Moğolca Cangar Destanı
Destanlar, bir milletin maddi ve manevi değerleri ile hayata bakış tarzını yansıtan ve coğrafi sınır tanımayan folklor ürünleridir. Moğollar, yaratıcı düşünce ve becerilerini yansıtan ve nesiller boyunca sözlü olarak aktarılan epik gelenekleri içerisinde Cangar, Gezer, Han Harangui, Bum-Erdene gibi ünlü ve büyük pek çok destanı bugüne taşımışlardır. Yüzlerce hatta binlerce dizeden oluşan ve özel melodilerle anlatılan Moğol kahramanlık destanları, Moğol halkının kahramanlık tarihinin en iyi koleksiyonu olarak kabul görmektedir. Moğolların kültürel mirasının muhteşem ifadeleri olan bu destanlar, dünya çapında da pek çok çalışmanın konusu olmuştur. Moğolca konuşan halkların günlük yaşamını, geleneklerini, dünya görüşlerini, ahlaki ve estetik değerlerini, arkaik ritüellerini yansıtan Cangar Destanı; cangarçi olarak adlandırılan anlatıcıları vasıtasıyla asırlarca halkın arasında yaşamış ve zamanla daha fazla popülerlik kazanarak manevi kültürün önde gelen sözlü yaratımlarından biri haline gelmiştir. İçinde efsaneler (domog), masallar (ülger), iyi dilekler (yerööl), kasideler (magtaal), beddua-lanetler (haral), atasözleri (züir tsetsen ügs) şarkılar (duu) ve tarihi olaylar barındıran, insanların tarihi ve kültürel hafızasını temsil eden Cangar, bu bağlamda bir tür ansiklopedi olarak kabul edilmektedir. Cangar araştırmalarının başlangıcının üzerinden neredeyse iki yüz yıl geçmiş; bu süreçte derleme, inceleme ve yayınlama çalışmalarında önemli mesafeler kat edilmiştir. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğunlaşan ilgi neticesinde anlatının detaylı analizlerini içeren karşılaştırmalı tipolojik çalışmaların da dâhil olduğu pek çok monografi, makale ve bilimsel tez hazırlanmıştır. Orta Asya ve Moğol halklarının destansı mirasında özel bir yere sahip olan Cangar Destanı'nın Kalmukya, Sincan Uygur Özerk Bölgesi ve Moğolistan olmak üzere üç büyük ulusal versiyonu bulunmaktadır. Moğol destancılık geleneği ve Moğolca Cangar Destanı üzerine hazırladığımız bu çalışmada destan metni Türkiye Türkçesine aktarılmış ve genel olarak Moğol destancılık geleneği, özel olaraksa Cangar Destanı, oluşum, konu, icra, araştırılma tarihi, kahramanlar vb. hususlar açısından değerlendirilmiştir.
Bozkırda devlet: Hükümdar, hanedan ve boylar
Bazı teoriler İç Asya tarihindeki büyük siyasî olayları Çin tarihindekilerin sonucu olarak değerlendirir. Bozkırlıların aynı ekonomik faaliyetlerle geçinen yeknesak ve özellikle tarım ve zanaat ürünlerine erişmek için Çin'e bağımlı oldukları öncülünden hareket eden teoriler, boylarüstü bozkır devletlerinin kuruluşunu Çin'den ürün getirme ihtiyacıyla açıklar. Aynı teoriler bozkır devletlerinin paydaşlarının Çin'den getirilen ürünleri paylaştığını ve boylarüstü devletlerin iç dinamiklerinin bütünüyle buna bağlı olduğunu savunur. Bu tez çalışmasında bahsi geçen teorilerin sınanması ve alternatif bir teori oluşturulması için uğraşıldı. Öncelikle İç Asya imparatorluklarının sınırları içinde yaşayan toplulukların ekonomik faaliyetlerine dair kaynaklar incelenerek İç Asya'nın ekonomik çeşitliliği tespit edildi. Ardından bozkırlıların siyasal örgütlenmelerinin devlet sayılıp sayılmayacağı üzerinde durularak boyların bozkırda devletin ilk ve köklü formu olduğu açıklandı. Boylarüstü devletlerin kuruluşu incelenerek fırsat, güç ve liderlik kapsamındaki iç dinamiklerin dış dinamiklerden çok daha etkin olduğu ayrıca kuruluş süreçlerinin Çin ile bozkır arasındaki ekonomik ilişkilerle bağlantısının zayıflığı görüldü. Boylarüstü devletlerin paydaşlarının hükümdar, hanedan mensupları, kurucu boylar olduğu, aralarındaki bölüşümün nesnesinin de siyasal, askerî ve ekonomik çıkarlar olduğu; ekonomik çıkarların Çin'den alınan haraç değil vergi yoluyla tebaadan alınan ürünler olduğu tespit edildi. Bozkır – Çin siyasî ilişkilerinde Kuzey Çin, Gobi'nin güneyi, Güney Mançurya ve Tarım Havzası bölgelerinin mücadele alanı olduğu, buraları kontrol eden tarafın rakibini baskı altına aldığı görüldü. Boylarüstü devletlerin yıkılışında başat rolü hanedanın içindeki çatışmaların oynadığı tespit edildi. Ayrıca yıkılışın kurucu boyların çözülmesi veya bağlı boyların dağılması şeklinde iki türü olduğu görüldü.
Risale der Keyfiyyet ve Kemiyyet-i Arazi-yi İrân ve Turân" adlı tarihi-coğrafi eseri
İşbu tez XVIII–XIX. yüzyıllarda yaşamış olan Nasiriddin bin Emir Şahmurad tarafından Fars dilinde kaleme alınan "Risale der keyfiyyet ve kemiyyet-i arazi-yi İrân va Turân" ("İran ve Turan topraklarının niceliği ve niteliği") adlı eserinin değerlendirmesi, eser metni ve Türkçe tercümesinin hazırlanmasını kapsamaktadır. Nasiriddin, Buhara hükümdarı Emir Şahmurad'ın (1785-1800) oğluydu. Emir Şahmurad'ın yerine Buhara tahtına oturan Emir Haydar'ın (1800-1826) kardeşi Nasiriddin'le olan ilişkileri güven sorunu sebebiyle bozulmuş ve Nasiriddin, Merv'den kaçarak İran'a sığınmış, ardından da Osmanlı ülkesine geçmiştir. Osmanlı Payitahtına gelen Nasiriddin, Sultan Mahmut'un (1808-1839) tercümanı Mehmet Efendi Örfî'nin ricası üzerine söz konusu "Risale der keyfiyyet ve kemiyyet-i arazi-yi İrân va Turân" eserini kaleme almıştır. Nasiriddin eserinde İran ve Turan topraklarını eyaletlere bölerek tasniflemiş ve her eyaletin sınırları, şehirleri, yöneticileri, devlet gelirleri, nüfusu, asker ve askerî mühimmat sayıları, ürettiği malları, doğal zenginlikleri gibi birçok önemli bilgileri aktarmıştır. Anahtar Sözcükler Nasiriddin Bek, Risale der keyfiyyet ve kemiyyet-i arazi-yi İrân va Turân, Coğrafya, Buhara Hanlığı, Orta Asya, İran, Osmanlı İmparatorluğu, Örfî Paşa.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni meselesinin İngiliz basınına yansımaları (1914-1918)
Ermeni Meselesi XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başında, Osmanlı Devleti için hem idari hem siyasi hem de diplomatik açıdan önemli bir sorun olmuştur. Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmesi ile bu mesele çok farklı bir boyuta taşınmıştır. Savaş sürecinde yaşanan Tehcir hadisesi, günümüzde de güncelliğini koruyan birçok tartışmanın başlangıç noktasıdır. Bu çalışmada Birinci Dünya Savaşı sırasında, Türk ve Ermeni ilişkilerinin savaş koşullarında aldığı halin, İngiliz basınındaki yansımaları sistematik olarak incelenmiştir. Bu inceleme Ermeni Meselesi ve Tehcir konusunda yapılmakta olan bilimsel çalışmalara, basın tarihi bağlamında katkı sunmayı amaçlamaktadır. Gazete ve benzeri yazılı basın malzemeleri, tarihi olay ve olguların analizinde toplum psikolojisini anlamak bakımından değerli bir kaynaktır. Bu sebeple, araştırmanın temel unsuru olarak 1914 ve 1918 yılları arasında yayımlanmış olan İngiliz gazeteleri birincil kaynak olarak ele alınmıştır.
Çin'de yaşayan Salarların sosyo-kültürel yapıları üzerine bir araştırma
Bu araştırmada, günümüzdeki Çin topraklarında 800 yıldır yaşayan Salarların sosyo-kültürel yapıları, inançları, kimlik algıları ve kendilerini hâkim grup içerisinde nasıl gördükleri ele alınıp incelenmiştir. Salarlar bir Türk topluluğu olmasına rağmen, Türkiye'de Salarları konu alan çalışmalar ve Salarlar üzerine araştırma yapan araştırmacı sayıca azdır. Bu sebeple, Salarların sosyo-kültürel yapıları araştırılmış, kimlik algıları ile diğer kültürler ile olan temas süreçleri incelenmiştir. Böylece, literatürde eksik olduğu düşünülen Salar kültür araştırmalarına katkı sağlanmıştır. Araştırma Çin'in Çinghay Eyaleti'ne bağlı Şunhua Salar Özerk İlçesinde 18 katılımcılının katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucunda, (i) Salarların İslam inancına ilişkin yaşam biçimlerini kabul ettikleri ve bunu güncel hayatlarında da devam ettirdikleri, (ii) tarihsel süreçler içerisinde birçok farklı kültürel grup ile temas ettikleri ve bu temasların sonucunda birçok grup ile kültüre etkileşime girdikleri, (iii) kendilerini müslüman ve Çin vatandaşı olarak tanımladıkları, (iv) Çin kültürü ile olan kültürel temaslarına bağlı olarak başta dil olmak üzere bir çok alanda Çin kültüründen etkilendiklerine ilişkin bulgulara ulaşılmıştır.
Memlûk Devleti, Delhi Türk Sultanlığı ve Türkiye Selçukluları'nda Saltanat Nâipliği
Saltanat nâipliği bir müessese olarak her Türk-İslam Devleti'nde mevcut olan bir makam değildi. Bununla beraber var olduğu her devlette de aynı derecede pozisyona ve nüfuza sahip bulunmamaktaydı. Devletlerin merkezine ve eyaletlere tayin edilen saltanat nâiplerinden merkezde yer alan saltanat nâipleri saltanata yakın olmaları sebebiyle eyalet saltanat nâiplerinden farklı olarak iktidar üzerine doğrudan müdahil olabilme şansına sahipti. Çalışmamızın konusunu oluşturan Memlûk, Delhi Türk ve Türkiye Selçuklu Devletleri'nin merkezde yer alan askeri kabiliyete sahip saltanat nâipleri, idari işlerde de tecrübe sahibiydiler. Saltanat nâipleri sahip oldukları bu askeri, siyasi kabiliyetleri ve ayrıca kendilerinde bulunan meziyetleri ile devletlerin yönetim anlayışları çerçevesinde, hizmet ettikleri devletlerin yöneticilerinin başa geçmesinde veya hal edilmesinde belirgin bir şekilde rol oynamışlardır. Hatta onlardan sultanlık makamına dahi çıkanlar mevcuttur. Biz bu çalışma ile belirttiğimiz saltanat nâiplerinin iktidar üzerindeki etkilerini siyasi bağlamda öncesinde müstakil olarak her üç devlet üzerinde örnekleri ile ele aldık. Daha sonra ise bu saltanat nâiplerinin pozisyonlarının ve etkilerinin benzer ve farklı olan yerlerini tespit ederek karşılaştırmalı olarak bir değerlendirmede bulunup bunun akabinde bir sonuca ulaşmaya çalıştık. Anahtar Sözcükler Saltanat Nâipliği Makamı, Saltanat Nâibi, Niyâbet, İktidar, Gulam, Memlûk Devleti, Delhi Türk Sultanlığı, Türkiye Selçuklu Devleti
XII. yüzyıl Moğolistan coğrafyasındaki konar-göçerlerin içtimai yapısı
Bu çalışmada, temel olarak XII. yüzyıl Moğolistan cografyasındaki ulus'ların sosyal yapısını yeniden incelenmektedir. Uzun yıllardır XII. yüzyıl Moğollarının sosyal yapısına ait çalışmalara etki etmiş olan Marksist Tarih Teorisi ve Sosyal Evrim Teorisine göre her konar-göçer toplumunun sosyal yapısı şu şekildedir: "Gens (kandaş bir grup) – Fratri (birkaç genslerden oluşur) – Aşiret (birkaç fratrilerden oluşur) – Aşiret federasyonu (birkaç aşiretlerden oluşur) kurulur. Yani kan bağı üzerine dayalı akrabalık (kabilesel) düzenidir. Bu görüşün doğru ya da yanlış olduğunu değerlendirmek ve yanlış ise XII. yüzyıl Moğolistan coğrafyasındaki konar-göçerlerin sosyal yapısının ne şekilde olduğuna dair bir görüş ortaya koymak amacıyla bu çalışma hazırlanmıştır. XII. yüzyıl Moğolistan coğrafyasındaki konar-göçerlerin sosyal yapısı, devlet düzeni, idarî taksimatı, akrabalık düzeni ve sürek av düzeni ile hayvancılık düzeni dört bölüm, on iki alt başlık altında incelenmeye çalışılmıştır. Bu çalışmadan elde edilen başlıca sonuçlar; 1. XII. yüzyıl Moğollarının devlet idarî taksimatı yeniden çizilmiştir. Ulus kendi içerisinde iki büyük yönetim koluna ayrılır. Kollar ise güre'en'lere ayrılır. Kağan ya da han tarafından bir (sol) kol idare edilir ve diğer (sağ) kol ise kağanın tayin ettiği taizi unvanı taşıyan yönetici tarafından idare edilir. Bir kolu oluşturan her güre'en birer bey egemenliğindedir. Onlar beraber göç etmekte ve yeni bir yere yerleşirken birçok komşu güre'en'i de kurmaktaydılar. 2. V. Y. Vladimirtsov'dan başlayarak uzun zamandır birçok bilim adamı tarafından "Moğolca oboq kavramı, XII. yüzyıl Moğollarının devlet idarî taksimatının ana birimidir." şeklinde ileri sürülen görüşün doğru olmadığı anlaşılmıştır. Fakat, Moğolca oboq, uruq, yasun olmak üzere ana kavramlar hakkında yeniden inceleme yapılarak XII. yüzyıl Moğollarının akrabalık düzeni ortaya konulmuştur. Böylece, XII. yüzyılda Moğolistan coğrafyasında bulunan uluslardaki kol, güre'enlerden oluşan devlet idarî taksimatı ve oboq, yasun ve uruq başta olmak üzere çeşitli kavramlardan oluşan akrabalık düzeninin de aynı anda bulunduğunu ispatlamış olduk. 3. XII. yüzyıl Moğolistan coğrafyasında bulunan "konar-göçer hayvancılık düzeni"ni ve "sürek avı" düzenini ayrıca anlattık. Hayvancılık sistemi içerisinde o zamanki sosyal yapıya sıkı bir şekilde bağlı özel bir besicilik düzeni bulunduğu için o dönemdeki hayvancılık düzeni üzerine yeniden inceleme yaptık. Sonuçta, aile (ayil) usulü ile hayvancılık yapılması, oba (hot ayil düzeni) şeklinde hayvancılık yapılması ve reislere ait büyük hayvancılığın besicilik düzeni gibi konar-göçer hayvancılık içerisinde üç farklı besicilik düzeninin aynı anda birlikte bulunduğunu ispatlamış olduk.