Acıbadem University
Discipline

Plastic, Reconstructive and Aesthetic Surgery

Acıbadem University

190

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ayaktan ele serbest vaskülarize eklem transferi

El, vücudumuzun en karmaşık organlarından biridir ve insanların çevresiyle olan etkileşim ve iletişiminde etkin bir rol oynamaktadır. Bu nedenle, el parmakları vücudun en sık yaralanan organıdır. Bu yaralanmalar içerisinde, elin küçük eklemleriyle iştirakli yaralanmalar göreceli olarak nadir görülmelerine rağmen, tedavisi ve iyileşme süreci zorlu yaralanmalardır. İdeal tedaviyle bile çoğunlukla sekel bırakarak iyileşirler. Bu sekel, el fonksiyonlarını bozarak mesleki faaliyetleri ve günlük yaşam kalitesini kötü yönde etkilemektedir. Eldeki, sekel ile iyileşmiş, hareketi kısıtlı, kontrakte, deforme, ağrılı artroz ve sertlik içeren proksimal interfalangeal (PİF) eklemlerin rekonstrüksiyonu tarih boyunca plastik cerrahları zorlayan bir süreç olagelmiştir. Rekonstrüksiyon alternatiflerinden, artrodez hareketsiz bir eklem dezavantajını taşırken, hareketli alternatif olan eklem protezleri, bölgenin ince yumuşak doku örtüsü ve hassas anatomisinden ötürü potansiyel komplikasyonları beraberinde getirmektedir. Özellikle genç ve aktif çalışan olgularda, uzun dönemde aşınma, protez gevşemesi, eklem dislokasyonu ve enfeksiyon gibi sorunlar sıklıkla ortaya çıkmaktadır. Ayak 2. parmağının donör alan olarak kullanıldığı serbest vaskülarize eklem transferi, otojen dokuyla kompozit rekonstrüksiyona izin vermesi, yeterli stabilite ve eklem hareket açıklığı sağlaması, sentetik materyallerin uzun dönem dezavantajlarını taşımaması, çocuklarda epifiz plağının transferiyle büyüme potansiyelini koruması ve minimal donör alan morbiditesi nedeniyle el parmaklarının rekonstrüksiyonunda önemli seçeneklerden biridir. Çalışmamızda ayaktan ele serbest vaskülarize (PİF) eklem transferi yapılan 7 olgu incelendi. Olguların ameliyat öncesi ve sonrası (1. yılda), aktif-pasif eklem hareket açıklıklığı (ROM), kavrama (grip) ve pinch kuvvetleri ölçüldü, ayrıca DASH anketi uygulanarak cerrahinin, hastanın günlük yaşamına ve mesleki faaliyetlerine etkisi değerlendirildi. Ortalama değerlere bakıldığında, aktif hareket açıklığının (ROM) ameliyat öncesi 3,6 derece iken ameliyat sonrası 24,1 dereceye; yine pasif hareket açıklığının 11,9'dan 31,6 dereceye yükseldiği görüldü. Kavrama kuvvetinde 52,1 pound'dan 58,6 pound'a; pinch kuvvetinde ise 5,1 pound'dan 5,9 pound'a yükselme saptandı. DASH skorlarının ortalamasındaki 41,3'ten 30,3'e olan gerilemeyle, fonksiyonel olarak iyileşme ve başarı sağlandığı lehine yorum yapılabilir. Uygun endikasyon, dikkatli planlama ve özenli cerrahi teknikle, hastaların günlük aktivitelerinde ve mesleki fonksiyonlarında yaşam kalitesini artıran bir sonuç alınabileceği gösterildi.

İsmail Melih Kuzu
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Botulinum toksininin kas hacmi üzerine etkisi: Deneysel çalışma

Estetik cerrahide kırışıklıkları düzeltmek için kullanılan Botulinum Toksin A (BTx-A)'nın klinik uygulamalarda tekrarlayan dozlarda kullanıldığında kas hacmini azalttığı bilinir. Bu etki masseter kas hipetrofisi olan hastalarda kası inaktive ederek kas hacmini azaltmak ve kontur deformitesini düzeltmek amacıyla da kullanılmıştır. Ancak etkisi geçtikten sonra kaybolan hacim geri kazanılmaktadır. Her ne kadar klinik olarak yoğun kullanılan bir tedavi modalitesi olsa da literatürde artan ve tekrarlayan dozlarda BTx-A uygulanmasının kas hacmi üzerine etkisini volumetrik (kantitatif) olarak gösteren bir çalışma bulunamadı. Sıçanlarda gastroknemius kası BTx-A araştırmaları için iyi bir modeldir. Bu çalışmada da gastroknemius kasına yapılan artan ve tekrarlayan dozlardaki BTx-A enjeksiyonu uygulamasının volumetrik MR yardımı ile kas hacmi üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada ağırlıkları 300-350 gr arasındaki 48 adet erkek Sprague Dawley sıçan kullanıldı. Sıçanlar 6'şar adetlik 8 gruba ayrıldı. BTx-A enjeksiyonundan önce ve öngörülen zaman aralıklarında gastroknemius kas hacmini değerlendirmek için volumetrik MR çekimleri yapıldı. Tüm gruplarda sıçanlarda sağ alt ekstremitede vertikal insizyonu takiben diseksiyonla gastroknemius kasına ulaşıldı. 1. ve 5. gruplarda serum fizyolojik (SF), diğer gruplarda BTx-A enjeksiyonu kas içine enjekte edildi. Kas hacimleri BTx-A uygulamasının yapıldığı 0. günde (uygulamadan önce), BTx-A etkinliğinin maksimum olduğu 36. günde, BTx-A etkisinin sonlandığı 60. günde, tekrar doz yapılan grupların ikinci dozunun etkinliğinin maksimum olduğu 96. günde ve ikinci doz etkisinin sonlandığı 120. günde olmak üzere tüm gruplarda toplam 5 kez MR çekilerek değerlendirildi. Yapılan incelemeler sonucunda tek doz enjeksiyon yapılan gruplara bakıldığında 0. gün-36. gün kas hacimlerinin ortalama değerlerindeki azalma 2., 3. ve 4. gruplarda istatistiksel olarak anlamlı bulundu. 0. gün-120. gün kas hacimlerindeki ortalama değişimler karşılaştırıldığında, 2. grupta 120. gün sonunda kas hacminde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenmediği halde, 3. ve 4. grupta 120. gün sonunda 0. gündeki kas hacmine göre gastroknemius kasında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu gözlemlendi. 0. gün-36. gün kas hacmi değişim yüzdesini incelediğimizde; Grup 6'dan Grup 8'e gidildikçe; 2., 3. ve 4. gruplarda olduğu gibi doz artırıldıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olduğu görüldü. Grup 6 ile Grup 8 kıyaslandığında ise doz arttıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olması istatistiksel olarak da anlamlı bulundu. 6., 7. ve 8. gruplar, 60. gün tekrar dozları yapıldıktan sonra incelendiğinde ise 96. gündeki kas hacmi yüzdesinin 60. güne göre tüm gruplarda kontrol grubuna kıyasla daha fazla azaldığı ve bunun istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Bu grupların kendileri arasındaki ilişkilerine baktığımız zaman ise Grup 6'dan Grup 8'e gidildikçe doz artırıldıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olduğu görüldü. Grup 7 ile Grup 8 ve Grup 6 ile Grup 8 kıyaslandığında ise doz arttıkça kas hacmi yüzdelerinde daha fazla azalma olduğu görüldü ve bu istatistiksel olarak anlamlı bulundu.

Botulinum toksinleriCerrahi-plastikEstetik+6
Mustafa Ekrem Güleş
Bezmialem Vakıf University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Posttravmatik stres bozukluğunun flep yaşayabilirliğine etkisi

Rekonstrüktif cerrahide fleplerle onardığımız doku defekti olan hastaların önemli miktarını travma hastaları oluşturmaktadır. Bu hastalardan psikiyatrik semptomları olanlarına psikiyatri konsültasyonu istenip antidepresan tedavi başlanırken, semptom göstermeyen hastalara psikiyatrik tedavi verilmemektedir. Literatürde Posttravmatik Stres Bozukluğunun (PTSB) ve kullanılan antidepresan ilaçların flep sağ kalımı üzerine etkilerine dair bir araştırma bulunamadı. Bu çalışmada travma hastalarında gelişen PTSB ve kullanılan farklı türdeki antidepresan ilaçların flep sağ kalımına etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada ağırlıkları 300-350 gr arasındaki 42 adet erkek Sprague Dawley sıçan kullanıldı. Sıçanlar 7'şer adetlik 6 gruba ayrıldı. Ratlarda PTSB oluşturulacak gruplarda Single Prolonged Stres (SPS) modeli uygulandı. 1 hafta sonra antidepresan alacak gruplara ilaçları başlandı. 1. Grup (sham) da SPS uygulanmadı ve antidepresan verilmedi. 2. Grup(kontrol) da SPS uygulandı ama antidepresan verilmedi. 3. Grup da SPS uygulandı ve Paroksetin verildi. 4. Grup da SPS uygulandı ve Duloksetin verildi. 5. Grup da SPS uygulandı ve Amitriptilin verildi. 6. Grup da SPS uygulandı ve Rasajilin verildi. İlaçlar başlandıktan 2 hafta sonra ratların sırtından kranial bazlı 3x9 cm çaplı random paternli deri flebi derin fasyanın üzerinden kaldırılarak sütüre edildi. Ardından 1 hafta daha antidepresan tedaviler devam etti. 28 günün sonunda fotoğrafik, biyokimyasal ve histolojik analizler yapıldı. Fotoğrafik analiz için "SketchAndCalc Area Calculator" (iCalc inc. U.S.A.) programı kullanıldı. Histolojik analiz için yine tüm sıçanlardan belirlenen flep bölgelerinden doku örnekleri alınarak uygun işlemler ve boyama yapıldıktan sonra örnekler Nikon (Eclipse 920248, U.S.A.) ışık mikroskobunda değerlendirildi ve görüntüler Nikon (MDS-Fi2-U3 (U.S.A.)) kamera ile tam uyumlu görüntüleme yazılımı ile bilgisayar ortamına aktarıldı. Tüm grupların; 200' lük büyütmede (X20) 5 farklı alandan olacak şekilde epitel kalınlığı ölçüldü. Biyokimyasal analiz için histolojik örnek alınmasından sonra kalan flebin en distal bölgeden doku örneği alınarak, HIF1a, Siklofilin A, MMP2, MMP9, VEGF, EGF, IL1b, IL6 ve TNFα miktarı ELISA kitleri ile spektrofotometrik olarak ölçüldü. Çalışmamızın fotoğrafik analizinde kontrol grubu ile sham ve deney grupları arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Sham grubu ile antidepresan alan gruplar arasında anlamlı fark (p>0,05) bulunmamıştır. Ayrıca deney grupları arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda epidermis kalınlığı en yüksek olan grup, Grup 3 olarak saptanmıştır. Grup 3 ün epidermis kalınlığı sham grubunun da üzerinde bulunmuştur. Sham grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmasına (p<0,05) rağmen, kontrol grubu ile deney grupları arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sham grubu ile Grup 3, Grup 4, Grup 5 arasında anlamlı olmamasına rağmen, Grup 6 ile anlamlı fark bulunmuştur. Doku HIF1α, CycA, MMP2, MMP9, VEGF, EGF, IL1β, IL6 ve TNFα analizlerinde tüm grupların sham grubuna göre anlamlı derecede (p<0,05) yüksek olduğu saptandı. 3.Grup ile kontrol grubu arasında MMP2, VEGF, EGF, IL1β ve TNFα düzeylerinde anlamlı fark bulundu. Sonuç olarak tedavi almamış PTSB'nin flep yaşayabilirliği azalttığı görülmüştür. Kullanılan ilaçların ise istatistiksel olarak birbirine üstünlüğü olmadığı saptanmıştır.

Antidepresif ajanlarCerrahi fleplerGref yaşaması+3
Mustafa Ünal
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mandibula kondil kırıklarında açık ve kapalı tedavi yaklaşımlarının, yayınlanmış klinik çalışmalarının meta-analizi ile yapılan sistematik derleme

Kondil kırıkları, mandibulanın sık karşılaşılan kırıklarındandır. Kondil kırıkları açık redüksiyon internal fiksasyon veya kapalı-konservatif yaklaşımlarla tedavi edilmektedir. Bu çalışmamızda açık ve kapalı yaklaşımların tedavi sonrası maksimum ağız açıklığı, laterotrüzyon ve protrüzyona etkisinin karşılaştırılması için meta-analiz planlandı. Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Tıp Kütüphanesinin online biyomedikal veri tabanı olan Pubmed'te İngilizce dilinde "mandibula kondil kırıklarında cerrahi ve cerrahi olmayan tedavi" , "tek taraflı kondil kırıklarında açık ve kapalı tedavi", "mandibula kondil kırıklarında açık ve konservatif tedavi", "mandibula subkondil kırıklarında cerrahi ve konservatif tedavi", "mandibula kondil kırıkları ve cerrahi komplikasyonları" "Mandibular subkondiler kırıkların açık ve kapalı tedavisinin sonuçları", "kondil kırıklarında açık ve kapali tedavi" anahtar kelimelerini tarandı. 652 makale tespit edildi. Dahil edilme kriterlerimize uyan 10 yayının bilgisi sistematik olarak toplandı. 4 çalışma kontrollü klinik çalışma, 2 çalışma retrospektif ve 4 çalışma da randomize kontrollü çalışma idi. Yayınlardan; çalışmaların tasarımı, kullanılan teknik, tedavi sonrası maksimum ağız açıklığı (MAA), laterotrüzyon, protrüzyon, yaş, takip süresi, fasiyal sinir hasarı, ağrı, maloklüzyon bilgileri kaydedildi. Maksimum ağız açıklığı meta-analizine 9 çalışma dahil edildi. Açık ve kapalı ameliyat grupları arasında MAA parametre değerleri standartlaştırılmış ortalama farkı rastgele etki modeline göre 0,244 (%95 GA [-0,317 0,804] , p=0,393, t=0,855) olarak belirlendi. P değerinin 0,05 den büyük olduğu görüldü. Bu sonuçlara göre yapılan meta-analize göre kritere giren yayınlarda açık ve kapalı tedaviler arasında MMA parametresi değerlerinin ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi.Laterotrüzyon meta-analizine 7 çalışma dahil edildi. Açık ve kapalı ameliyat grupları arasında MAA parametre değerleri standartlaştırılmış ortalama farkı rastgele etki modeline göre 0,350 (%95 GA = -0,090 0,791, p=0,117, t=1,416) olarak belirlendi. P değerinin 0,05 den büyük olduğu görüldü. Bu sonuçlara göre yapılan meta-analize göre kritere giren yayınlarda laterotrüzyon parametresi değerlerinin ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi. Protrüzyon meta-analizine 6 çalışma dahil edildi. Açık ve kapalı ameliyat grupları arasında MAA parametre değerleri standartlaştırılmış ortalama farkı rastgele etki modeline göre 0,417 (%95 GA= -0,157 0,994, p=0,155, t=1,424) olarak belirlendi. P değerinin 0,05 den büyük olduğu görüldü. Bu sonuçlara göre yapılan Meta analize göre kritere giren yayınlarda protrüzyon parametresi değerlerinin ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi. Sonuç olarak yapılan meta-analizde erişkin mandibula kondil kırıklarında uygulanan açık ve kapalı teknik yaklaşımlarının tedavi sonrası dönemde maksimum ağız açıklığı, laterotrüzyon ve protrüzyona etkileri arasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı.

Kırık fiksasyonu-ekstramedüllerKırık fiksasyonu-içMandibula+3
Ali Yeniocak
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Donör alana trombositten zengin plazma infiltrasyonunun alınan yağ grefti eldesi üzerindeki etkisi

Giriş: Plastik cerrahide, yağ grefti uygulamaları sık yapılan işlemlerdendir. Mevcut yağ greftinin alıcı alandaki sağ kalım oranını arttırmak için yapılan çok sayıda çalışma vardır. Donör alandaki yağ dokusunun alımı öncesinde, bu bölgeden alınacak greftin sağ kalımını arttırmak için, donör alandaki yağ dokusunun biyolojik faktörlerle uyarılması ve ''priming'' sürecinden geçirilmesinin, literatürde yapılmamış olduğunu yaptığımız taramalarla saptadık. Çalışmamızda; sıçanlarda donör alana uygulanan trombositten zengin plazma infiltrasyonunun (TZP) alınan yağ grefti eldesi üzerinde oluşturduğu değişikliklerin ve yağ greftinin sağ kalımına etkisinin çeşitli parametreler kullanılarak ortaya konulması amaçlanmıştır Yöntem: Çalışmaya 30 adet, ağırlıkları 300-350 gr arasında değişen, erkek Sprague-Dawley tipi sıçanlar her grupta n6 sıçan olacak şekilde random olarak 4 gruba bölündü. 6 sıçan ise TZP hazırlamak için kullanıldı. Kontrol grubuna serum fizyolojik, çalışma grubuna ise TZP uygulaması yapıldı. Uygulama sonrası, kontrol ve TZP grubunun yarısı 1. haftada, diğer yarısı ise 2. haftada olmak üzere sol ingunal yağ yastıkçığından yağ grefti örnekleri alınarak sakrifiye edildi. Alınan yağ grefti örnekleri üzerinde, histolojik analiz (ışık mikroskopu ve immünohistokimyasal incelemede, yağ dokusu histolojik görünümü, inflamasyon durumu, fibrotik değişiklikler, damar sağlığı ve sayısı açısından) ve biyokimyasal analiz ile (IL-1β, IL-6, TNF-α, EGF, VEGF, CK18-M30, TAS ve TOS düzeylerinin ELISA kitleri ile ölçümü) değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS Windows Version 24.0 paket programında, Shaphiro- Wilk, Student t ve Mann Whitney U testi kullanıldı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda IL-1β, IL-6, TNF-α gibi proinflamatuar belirteçlerin seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük saptandı (p<0.05). VEGF ve EGF seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre yüksek saptandı (p<0.05). CK18-M30 seviyeleri, TZP grubunda, 1. ve 2. haftada, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük saptandı (p<0.05). Kontrol grubunun TOS değerlerinin, TZP grubunda gözlenen değerlere kıyasla, 1. haftada, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p=0,002). Fakat 2. hafta gözlenen TOS değerlerinin her iki grupta benzer olduğu saptandı (p=0,180). TZP grubunun TAS değerlerinin, kontrol grubunda gözlenen değerlere kıyasla, her iki haftada da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Kontrol grubunun OSI değerlerinin TZP grubunda gözlenen değerlere kıyasla her iki haftada da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Histolojik incelemelerde, 1. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerinin kontrol grubuna göre daha fazla damar içerdiği görüldü. 1. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerde, sağlam yağ dokusu alanlarının dışında, kontrol grubuna oranla, daha az dejenere olan yağ doku alanları ve çevresinde nekroze alanlar görüldü. İnflamasyon belirtisi olan, inflamatuvar hücre infiltrasyonu izlenmedi. Kontrol grubuna göre daha sınırlı ve daha az alanda fibrotik bağ dokusu görüldü. 2. hafta TZP grubu yağ dokularına ait kesitlerde, sağlam yağ dokusunun azaldığı ve nekroze doku alanlarının arttığı dikkati çekti. Fibrotik bağ dokusu olduğu izlendi, ancak 2. hafta kontrol grubu kadar belirgin bir artış yoktu. İnflamasyon belirtisi olan inflamatuvar hücre infiltrasyonu izlenmedi. Sonuç: Çalışmamızda; bakılan mevcut parametrelerden yola çıkarak elde edilen sonuçlara göre istatiksel açıdan TZP grubunda kontrol grubuna göre oksidatif strese daha dayanıklı, apoptozis oranı daha az, neovaskülarizasyon potansiyeli daha yüksek, inflamasyondan daha az etkilenen yağ hücrelerine ait bulgular ortaya çıkması ve özellikle 1. haftadaki değerlerin daha dramatik olması, bizleri ''delay'' süresi için 1 haftanın yeterli olacağı düşüncesine götürdü. Mevcut çalışmamızın ortaya koyduğu verilerin, yağ grefti uygulamalarında farklı bir bakış açısı kazandıracağını ve yağ greftinin sağ kalımı bakımından yeni çalışmaların kapılarını açacağını düşünmekteyiz.

Adipoz dokuCerrahi-plastikDonörler+5
Ufuk Durgun
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsan amniyotik sıvısı kökenli hücre kültür medyumunun silikon protez çevresindeki kapsül oluşumuna etkisi

Giriş: Silikon meme implantları son elli yıldır meme büyütme ve mastektomi sonrası meme rekonstrüksiyonu için kullanılmaktadır. Kapsüler kontraktür, meme protezi etrafındaki reaktif kapsülün kalınlaşması, memenin sıkılığına yol açması ile ortaya çıkan olgudur. Bu durum, estetik ve rekonstrüktif meme cerrahisinin en yaygın komplikasyonlarından biridir. Bu nedenle literatürde pek çok ajan, allogreft veya doku mühendisliği (üçboyutlu meme kalıplarının kullanılması ve içerisine yağ transferinin gerçekleştirilmesi) gibi yöntemlerin protez çevresi kapsül oluşumuna etkisi çalışılmıştır. Biz ise çalışmamızda bu amaçla ACCM'nin (insan amniyotik sıvısı kökenli hücre kültür medyumu) ve YDKKH'nin (yağ dokusu kaynaklı kök hücre) hem tekbaşına hem de birlikte ugulanmasının protez çevresi kapsül oluşumu üzerindeki etkinliklerinin karşılaştırılmasını amaçladık. ACCM olarak amniyotik sıvı hücrelerinin ve koryon villus hücrelerinin in vitro kültür eldesinde kullanılan bir besin ortamı olan AmnioMax TM C-100 (AmnioMAX TM C-100 ve AmnioMAX TM II Complete Media,Life Technologies, 5791 Van Allen Way, Carlsbad, California 92008) kullanıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 250-300 gr arasında Sprague Dawley 26 adet dişi sıçan kullanıldı. 26 sıçan rastlantısal olarak, kontrol, 3 çalışma grubu (sadece ACCM, sadece YDKKH-yağ doku kaynaklı mezenşimal kök hücre, ACCM + YDKKH) ve YDKKH temin edilecek gruplar şeklinde (2 sıçan) kullanıldı. Sıçanlara paravertebral insizyon ile pannikulus karnozus altında, paravertebral kasların üzerinde 1x1 cm boyutunda cep hazırlandı. İmplant yerleştirmeden önce: Grup 1 (Kontrol) hazırlanan cebe 0,5 cc normal salin enjekte edildi. Grup 2 (ACCM) de cebe 0.5 cc ACCM enjekte edildi. Grup 3 (YDKKH): Cebe 0,5 cc YDKKH enjekte edildi. Grup 4 (ACCM+YDKKH): Cebe 0.5 cc ACCM ve 0.5 cc YDKKH enjekte edildi. Ardından implant cebe yerleştirildi. Sıçanların tümü 2. ayın sonunda sakrifiye edilerek cerrahi alandaki periprostetik kapsüller eksize edilerek çıkarıldı. Kapsül kalınlıkları ile morfolojik analiz yapıldı. Histopatolojik ve biyokimyasal incelemeler için doku örnekleri alındı. Elde edilen veriler Shaphiro wilk testi ile istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında TGFβ-1 ve 2, IL-2, TAS, TOS ve OSI parametre ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı oldukları tespit edildi (p<0,05). Kombine gruptaki deneklerin TGFβ-1ve 2 (31,18±13,11 ve 20,79±6,9), IL2 (14,4±2,34), TOS (0,24±0,06) ve OSI (0,53±0,12) ortalamasının diğer gruplara göre anlamlı düzeyde düşük olduğu izlendi. TAS ortalamasının (0,47±0,09) ise Kombine grupta diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi. Gruplar arası miyofibroblast belirteci olan α-SMA oranlarının değerlendirilmesi ile immünreaktivite şiddetleri karşılaştırıldı. İmmünreaktivite şiddetlerinin kıyaslanması sonucu Kontrol grubundaki deneklerin tümünde şiddetli düzeyde immünreaktivite (%100) gözlenmişken, ACCM grubundaki deneklerin çoğunluğunda (%66,7), Kombine gruptaki deneklerin ise tamamında zayıf düzey immünreaktivite gözlendi. Sonuç: Çalışmamızda bakılan mevcut parametrelerden yola çıkarak elde edilen sonuçlara göre, ACCM ve YDKKH'nin kombine uygulandığı grubun oksidatif strese daha dayanıklı, daha zayıf immünreaktivite düzeyine sahip olup periprostetik kapsül oluşumundan sorumlu fibroblastların davranış paternini değiştirerek kapsül oluşumunu daha fazla azalttığını düşünmekteyiz.

Amniotik sıvıHücre kültürüMeme+3
Turan Mehdızade
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

0-6 yaş grubu çocuklarda el yaralanmalarının retrospektif analizi: Klinik çalışma

El yaralanmalarıyla modern yüzyılda her yıl artan oranlarda karsılasılmakta ve acilservislere basvuran hastaların yaklasık 1/5'ini olusturmaktadır. 0-6 yas grubu elyaralanmalarının analizi, yaralanma riskleri ve olası önlemler ile tedavi yaklasımlarıyla ilgililiteratürde az sayıda çalısma vardır.Çalısmamızda Ocak 2006- Ocak 2011 yılları arasında klinigimizde el yaralanmasınedeniyle tedavi edilen, 0-6 yas grubundaki 507 çocuk geriye dönük olarak incelendi. Olgularyaralanmanın türü, nedeni, yerlesimi, tedavi yöntemi ve sonucu açısından degerlendirildi.Nedenler sırasıyla ezilme ve sıkısmalar (%55 ), kesici cisimlerle olanlar (%31,5),yanık (%6,4), düsmeler (%3,1 ), atesli silah yaralanmaları (%1,3 ) ve yabancı cisim (%1,8 ),enfeksiyon ( 0,8 ) izlemekteydi.368 olgu (%72,6) evde, 139 olgu (%27,4) ev dısında yaralanmıstı. Yaralanmalarilkbahar ve yaz mevsimlerinde daha sıktı (%76). Saat 14-20 arası yaralanmalar günün digersaatlerine göre daha fazlaydı (%80). Sag/sol elde görülme oranı 2/1'di.Olguların 321'i (%63,5) basit, 185 `u (%36,5) ise kompleks yaralanmaydı.Olguların %14'ü yatırılarak tedavi edildi. %88,5 acil, %11,5 elekti sartlarda ameliyat edildi.Olguların %75,3'ünde (382 olgu) parmak ucu yaralanması tespit edilmistir. Buyaralanmaların en sık nedeni parmagın kapıya sıkıstırılmasıdır.Bunlardan %32,3'ü ( 164 olgu ) primer sutur, %43'ü (218 olgu) tırnak yatagı onarımı,%1,3'ünde (7 olgu) yabancı cisim çıkartılması, %4,6'inde (23 olgu) kompozit greftleonarım,%18,6 (94 olgu) lokal flep ile onarım yapılmıstır.0-6 yas grubu el yaralanmalarıyla ilgili literatürde çok az sayıda çalısma oldugubilinmektedir. Çalısmamızda bu yas grubu yaralanmalarının yalnızca analizini yapmak degil,aynı zamanda olası risk faktörleri ve korunma yöntemlerinin alınabilmesi için bir veri tabanıolusturmak da amaçlanmıstır.0-6 grubundaki sakatlık ve ölümlerin baslıca nedenlerinden biri olarak kazalargösterilmistir. Cografik ve yas grupları arasında degisse de kapalı bölgede olan kazalar tümkazaların %25'ini olusturur. Ülkemizde yapılan bir çalısmada ise bu oran %18-25oranındadır. 1-7 yas grubunu içeren baska bir çalısmada ise çocukların üçte birinin son bir yıliçinde ev kazası geçirdigi belirtilmistir.Anahtar Kelimeler: 0-6 yas, El Yaralanmaları, Retrospektif Arastırma.

ElEl yaralanmalarıRetrospektif çalışmalar+2
Azimet Özdemir
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Resveratrolün sıçan random deri fleplerinin yaşayabilirliği üzerine etkisi: Deneysel çalışma

Random paternli cilt flepleri doku defektlerinin kapatılması amacıyla plastik cerrahide sık kullanılır. Flep boyu uzadıkça, flep vaskülaritesini etkileyecek bir travma varlığında ve/veya flep planlamasının hatalı yapıldığı durumlarda flebin kan akımı kritik düzeylere düşebilir. Flep yaşayabilirliğini arttırmak için sempatolitik, direkt vazodilatatör, antitrombotik ve antikoagülan ajan kullanımı, kanın reolojik özelliklerini değiştirme, antioksidan ilaçlar kullanılması gibi yaklaşımlar mevcuttur. İskemiye maruz kalan bölgede serbest oksijen radikalleri ve nötrofil birikimi doku hasarına neden olur. Oluşan toksisiteyi önlemek için bir çok çalışma yapılmıştır. Resveratrol, bitkiler tarafından travmatik zedelenme veya fungal saldırılara karşı sentezlenir. Yapılan çalışmalarda resveratrolün anti-agregan, anti-oksidan, anti-enflammatuar ve vazodilatasyon etkileri olduğu bildirilmiştir. Bu etkileri göz önüne alınarak resveratrolün flep yaşayabilirliğini arttıracağı düşünülerek çalışma planlandı. Resveratrolün flep yaşayabilirliğini olumlu yönde etkilediğinin gösterilmesi ile ilacın insana uygulanması mümkün olacaktır.Bu çalışma İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü'nde yapıldı. Deney hayvanı olarak 24 adet Sprague-Dawley cinsi erişkin dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 8'er adetten oluşan üç gruba ayrıldı. Sıçanlara flep kaldırma işlemi uygulandı. İlk dozu cerrahi işlemden 1 saat önce olmak üzere toplam 7 gün boyunca intraperitoneal yoldan günde 1 kez verilmek üzere 1.gruba izotonik NaCl, 2.gruba Dimetilsülfoksit(DMSO), 3.gruba DMSO'da çözdürülmüş 1 mg/kg resveratrol enjekte edildi. Postoperatif 7. günde sıçanların sırt bölgesindeki flepler dijital fotoğraf makinesi ile fotoğraflandı. Nekroz alanının flep boyutuna oranı Adobe Photoshop CS2 programı ile hesaplandı. Postoperatif 7. günde doku örnekleri alındı ve bütün hayvanlara ötenazi uygulandı. Histopatolojik incelemede birim alandaki kapiller ve enflamatuar hücre sayımı yapıldı. Sonuçlar Mann Whitney U testi ve ANOVA Varyans analizi ile değerlendirildi.Bütün sıçanlar deney sonuna kadar canlı kaldı. Operasyon sonrası 7. günde bütün fleplerde nekroz hattı belirgin şekilde oluştu. Flep canlı alanı pembe-beyaz renkte ve normal tonusta iken nekroz bölgesi siyah renkte ve sert idi. Postoperatif 7. gün yapılan yaşayabilirlik değerlendirmesinde resveratrol grubunun yaşayan flep oranının kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Histopatolojik olarak da resveratrol grubunda kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede birim alanda daha fazla kapiller, daha az enflammatuar hücre olduğu bulundu.Çalışmamızda preoperatif başlanan ve postoperatif 7 gün boyunca devam edilen 1 mg/kg sistemik resveratrol uygulamasının flep yaşayabilirliğini arttırdığı gösterilmiştir. Flep cerrahisi planlanan hastalara operasyon öncesi ve sonrası sistemik resveratrol uygulaması ile komplikasyonların, hastanede yatış süresinin, ek cerrahi girişimlerin azalacağı düşünülmektedir.

Cerrahi fleplerDeriDeri nakli+4
Ali Cem Akpınar
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Onkolojik rezeksiyon sonrası kemik defektlerinin Desellülerize Kemik Skaffoldu ile desteklenmiş Serbest Fibula Flebi ile onarımı

Giriş ve Amaç Kas-iskelet sistemi insan vücuduna hareket kabiliyeti sağlayan ana sistemdir. İskelet sistemini oluşturan kemik kaynaklı tümörlerin veya kemik invazyonu gösteren yumuşak doku tümörlerinin onkolojik rezeksiyonları sonrası oluşan defektlerin rekonstrüksiyonu güncel ve çok yönlü bir konudur. Ekstremite yerleşimli tümörlerin rezeksiyonu amacı ile ampütasyon yapılması ile başlayan süreç biyolojik (kemik greftleri, kemik flepleri ve kemikle entegrasyon sağlayabilecek materyaller) veya biyolojik olmayan (endoprotez, internal fiksatör vb. materyaller) yöntemlerin kullanımının yaygınlaşması, cerrahi öncesi neoadjuvan ve cerrahi sonrası adjuvan tedavilerin (kemoterapi, radyoterapi, immünoterapi) gelişmesi ile bu tümörlerin tedavisinde uzuv koruyucu cerrahiler ön planda tercih edilmeye başlamıştır. Bu tedaviler arasında endoprotezle rekonstrüksiyon kolaylığı açısından, allogreftler ile rekonstrüksiyon hızı ve düşük ek deformiteler açısından avantajlı görülse de kemik flepleri ve özellikle fibula kemik flebi farklı modifikasyonlar ile kullanılabilmesi (çift namlulu, uc-uca, kemik grefti ile birlikte, kemik skaffoldu ile birlikte), eşlik eden cilt ve kas defektlerini eş zamanlı giderebilmesi, vaskülarizasyonunun korunması nedeniyle fizyolojik bir kemik iyileşmesi süreci sağlaması nedeniyle sağkalım ve fonksiyonellik açısından avantajlıdır. Uzun kemiklerin homeostazının sağlanmasında hormonal faktörlerin yanında en önemli faktörlerden biri kemiğin üzerine yüklenen mekanik strestir (Wolff yasası). Fibula kemik flebinin, alıcı bölgeye transferi sonrası, mekanik stres altında bırakıldığında bu homeostatik adaptasyonu gösterip hipertrofiye uğradığı birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu nedenle fibula kemik flebi, alıcı kemik ile çap farkı gösterdiği durumlarda bile rekonstrüksiyon amaçlı kullanılabilir. Fibula flebinin hipertrofik adaptasyonu zaman için gelişen ve uzun süren bir süreçtir. 3 seneye kadar devam ettiği raporlanmıştır. Hastaların rekonstrüktif ameliyatlar sonrası erken fonksiyonel iyileşme göstermeleri ve sosyal hayata adaptasyonlarının sağlanması amacı ile Capanna ve ark. tarafından allogreft ile fibula flebinin kombine kullanımı tanımlanmıştır. Bu teknikte hastalık bulaşının önlenmesi amacı ile işlenmiş kemik allogreftler defekte yerleştirilen fibula flebi çevresine yerleştirilerek hem fonksiyonel iyileşmenin hızlandırılması hem de erken dönem fibula flebinin kırılma riskinin azaltılması amaçlanmıştır. Ancak ulaşım zorluğu, ek maliyet ve düşük mekanik yük taşıma kapasiteleri nedeniyle popülarize olamamıştır. Sıvı nitrojen ile işlenmiş kemik tümörlerinin devitalize olduğu ve proliferatif potansiyellerini kaybederek zaman içinde desellülerize oldukları Yamamato ve ark. tarafından gösterilmiştir. Bu teknik kullanılarak kişinin kendisinden çıkarılan tümörlü kemik doku işlem sonrası desellülerize kemik skaffoldu olarak rekonstrüktif cerrahilerde kullanılabilir. Bu çalışmanın amacı, onkolojik rezeksiyonlar sonrası oluşan kemik defektlerinde rezeke edilen tümörlü kemik dokunun sıvı nitrojen ile desellülerize edilmesiyle elde edilen kemik skaffoldu ile fibula flebinin kombine kullanımının onkolojik güvenirliğini, radyolojik ve fonksiyonel sonuçlarını, benzer defektlerin fibula flebi ile onarımı yapılan hastalar ve literatür ile karşılaştırarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem Bu çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu 09.08.2023 tarihli ve 2023/239 numaralı onayı ile 1 Haziran 2010-1 Haziran 2022 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı ve Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı tarafından yapılmış olan onkolojik cerrahi sonrası oluşan femur ve tibia kemik defektlerinin tek başına fibula flebi (F) veya kemik skaffoldu ile desteklenmiş fibula flebi (FS) ile rekonstrüksiyonu sağlanan ve 12 aylık takip sürelerini tamamlayan hastaların retrospektif analizi ile yapıldı. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, ek hastalıkları ve tıbbi geçmişleri kaydedildi. Hastaların sahip oldukları tümörlerin tipleri, lokalizasyonları, boyutları ve cerrahi öncesi neoadjuvan kemoterapinin veya radyoterapinin detayları araştırıldı. Uygulanan ameliyat tekniği, ameliyatta oluşan kemik defektinin boyutu, kullanılan fibula flebinin alındığı bacak, bilateral fibula kullanılıp kullanılmadığı, kemik skaffoldu ile kombine kullanım durumu, çift namlulu (double barrel) kullanılıp kullanılmadığı ameliyat notlarından ve dijital arşiv kayıtlarından araştırıldı. Cerrahi sonrası adjuvan kemoterapi ve radyoterapi tedavisi alma durumları, erken ve geç dönem komplikasyonları incelendi. Hastaların fonksiyonel iyileşmelerini değerlendirmek amacı ile cerrahi sonrası 3. ay, 6. ay ve 12. ayda değerlendirilen MSTS skorları not edildi. Cerrahi sonrası 3. ay, 6. ay ve 12. ayda çekilen anteroposterior ve lateral direkt grafiler üzerinden RUST skorlarının modifikasyonu kullanılarak yüzdelik kaynama skorları hesaplandı. Ayrıca cerrahi sonrası erken dönem ve 1. yılda aynı açıdan çekilen standardize direkt grafiler üzerinden de Boer ve Wood'un tanımladığı formül kullanılarak kemik hipertrofileri değerlendirildi. Çalışmadaki hastaların bilgileri Statistical Package for the Social Sciences version 23 (SPSS Inc, Chicago, IL) programı üzerinden kaydedildi ve tablolaştırıldı. Tanımlayıcı metotlar ile ortalamalar ve dağılımlar bulundu. Nominal verilerin karşılaştırılmasında bağımsız örnekler t-testi kullanıldı. Kategorik veriler ki-kare testi kullanılarak karşılaştırıldı. Sonuçlardan %95 güven aralığında, p<0,05 değerinde olanlar anlamlı kabul edildi. Bulgular Yapılan tarama sonucu sonucu dahil edilme ve dışlanma kriterlerine göre çalışmaya uygun 34 hasta bulundu ve verileri incelendi. 34 hastanın 18'i erkek, 16'sı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 30,9±17,6 yıldı. En genç hasta 7 yaşında, en yaşlı hasta 65 yaşındaydı. Hastaların yaşları 10-20 yaş aralığında ve 50 yaş civarında olacak şekilde bimodal dağılım göstermekteydi. 19 hastanın (%56) defektleri tek başına fibula flebi ile (F) ve 15 hastanın (%44) defektleri ise desellülerize kemik skaffoldu ile desteklenmiş fibula flebi ile (FS) onarıldı. Hastaların patolojik tanıları incelendiğinde 13 hastada Ewing sarkomu, 6 hastada kondrosarkom, 6 hastada osteosarkom, 3 hastada malign mezenkimal tümör (MMT) alt tipleri (liposarkom, pleomorfik MMT, indiferansiye MMT), 3 hastada adamantinoma, 2 hastada dev hücreli kemik tümörü ve 1 hastada sinovyal sarkom olduğu saptandı. Hastaların %76'sının (n=26) neoadjuvan kemoterapi, %38'inin (n=13) neoadjuvan radyoterapi, %62'sinin (n=23) adjuvan kemoterapi ve %15'inin (n=5) adjuvan radyoterapi aldığı görüldü. Kemik defektlerinin bulunduğu anatomik bölgeler incelendiğinde 6 hastada sağ femur, 12 hastada sol femur (toplam femur n=18), 11 hastada sağ tibia, 5 hastada sol tibia (toplam tibia n=16) defektine sahipti. Femoral defekti olan hastaların 6'sında (%33) ve tibial defekti olan hastaların 9'unda (%56) kemik skaffoldu ile desteklenmiş fibula flebi kullanıldı. Hastaların %47'sinde (n=16) monitörizasyon veya cilt defektlerinin onarımı amacı ile osteokutanöz fibula flebi kullanıldı. Osteokutanöz flep kullanımı FS grubunun %46,7'sini (n=7) ve F grubunun %47,4'ünü (n=9) oluşturmaktaydı. 4 hastada (%11,8) pediküllü fibula flebi kullanıldı ve bu hastaların 3'ünde kombine onarım sağlandı. 2 hastada (%5,9) çift namlulu şekilde (1 hastada osteotomize tek fibula flebi ve 1 hastada bilateral fibula flebi) skaffoldu kullanılmaksızın onarım sağlandı. Hastaların kemik defekt uzunlukları incelendiğinde çıkarılan kitlenin uzunluğu ortalama 15,4±5,9 cm idi. Tek başına fibula flebi kullanılan hastalarda defekt boyutu ortalama 12,8±4,5 cm, kemik skaffoldu ile desteklenen fibula flebi grubunda ise defekt boyutu ortalama 18,6±6,0 cm idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Bütün hastalar incelendiğinde kullanılan fibula fleplerinin uzunluğu ortalama 19,7±7,6 cm olarak bulundu. Gruplar ayrı ayrı incelendiğinde fibula flep uzunluğu F grubunda ortalama 17,9±8,2 cm iken, FS grubunda ortalama 21,9±6,5 cm olarak bulundu. Çift namlulu onarım sağlanan iki vaka dışlanarak yapılan istatistiksel karşılaştırmada fibula fleplerinin defektten uzun olması ve FS grubu fleplerinin F grubu fleplerinden uzun olması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Ameliyat sonrası hastaların %65'inin yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) yatışları oldu. Bu hastalar YBÜ'de ortalama 3,5±2,1 gün kaldı. Tüm hastalar incelendiğinde YBÜ'nde kalınan gün sayısı ortalama 2,2±2,4 idi. Gruplar incelendiğinde; F grubunda ortalama 2,0±2,3 gün, FS grubunda ise ortalama 2,5±2,5 gün YBÜ yatışı oldu. Gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,52). Hastaların cerrahi sonrası toplam hastanede kalış süreleri ortalama 10,0±5,5 gündü. Gruplar ayrı ayrı incelendiğinde F grubunun ortalama 10,4±5,8 gün, FS grubunun ise ortalama ise 9,5±5,3 gün hastanede kaldı. Gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,65). Hastaların kontrollerinde MSTS skorlama sistemi ile yapılan değerlendirmede 3. ay ortalama MSTS skorları %55,5±5,8 (F:%53,7±6,0, FS:%57,8±5,0), 6. ay MSTS skorları %71,0±6,8 (F:%68,3±6,8, FS:%74,4±5,3) ve 12. ay ortalama MSTS %85,3±7,4 (F:%85,1±8,2, FS:%85,6±6,6) olarak hesaplandı. Gruplar arası MSTS skorları arasındaki fark cerrahi sonrası 3. ay ve 6. ayda istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Cerrahi sonrası 12. ay kontrollerinde MSTS değerleri incelendiğinde ise aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,86). Ameliyat sonrası adjuvan kemoterapi tedavisine başlanma süresi (n=23) ortalama 35,1±11,9 gündü. Gruplar ayrı ayrı incelendiğinde F grubu (n=14) ortalama 33,9±14,0 gün, FS grubu (n=9) ise ortalama 37,0±8,2 gün sonra kemoterapiye başladı. Gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,55). 7 hastada (%21) erken dönem (yara yeri enfeksiyonu) ve 9 hastada (%26) geç dönem (kontraktür, uzuv kısalığı, kaynama problemleri, implant kırılması) komplikasyonları görüldü. Bütün komplikasyonlar göz önünde bulundurulduğunda kemik skaffoldu ile desteklenmiş fibula flebi (FS) ve tek başına fibula flebi (F) grupları arasında fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,58). Komplikasyonlar ayrı ayrı incelendiğinde yara yeri enfeksiyonu oranları (p=0,37), debridman ihtiyacı (p=0,43), kontraktür riski (p=0,45) ve kaynama problemleri (p=0,43) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Uzun dönem takipte 6 hastada (%17,7) uzak metastaz görüldü. Hastalarda ampütasyon veya lokal nüks gözlenmedi. Hastaların 3. ay, 6. ay ve 12. ay kontrollerinde çekilen direkt grafileri değerlendirilerek hesaplanan RUST skorları sırasıyla %56,3±9,3, %75,5±8,8 ve %92,9±9,8 idi. Gruplar ayrı ayrı incelendiğinde 3. ayda F grubu %54,4±8,9 ve FS grubu %58,6±9,5, 6. ayda F grubu %73,7±8,1 ve FS grubu %77,8±9,3 ve 12. ayda F grubu %92,5±9,4 ve FS grubu %93,3±10,7 ortalama RUST skorlarına sahipti. Kontrollerde gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,19/p=0,18/p=0,82). Aynı açılı standardize grafiler kullanılarak hesaplanan kemik hipertrofi değerleri 12. ayda ortalama %15,50±5,94 idi. Gruplar ayrı ayrı incelendiğinde F grubu kemik hipertrofi ortalaması %15,97±3.93 ve FS grubu kemik hipertrofi ortalaması %14,89±7,91 idi. Gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,53). Ancak dağılımlar incelendiğinde fibula grubu normal bir dağılıma sahipken, FS grubu %8 ve %22 değerlerinde yoğunlaşan bimodal bir dağılıma sahipti. Tartışma Yeni bir ameliyat tekniğinin klinik pratiğe girmesi ve yer edinebilmesi için mevcut tekniklerle kantitatif ve kalitatif metodlar kullanılarak karşılaştırılması ve uzun dönem sonuçları ile birlikte güvenilirliğinin gösterilmesi gerekmektedir. Onkolojik kemik defektlerinin rekonstrüksiyonunda kullanılacak bir teknik için bakılması gereken parametreler onkolojik güvenlilirliğinin (rekürrans, adjuvan tedavi başlangıcına kadar geçen süre vb.) gösterilmesini, komplikasyon oranlarının karşılaştırılmalı analizini, radyolojik ve fonksiyonel iyileşmelerinin karşılaştırılmalı analizini içermelidir. Bu çalışmada yer alan hastaların hiçbirinde 12. ayda kontrollerinde lokal nüks gözlenmemiştir. Adjuvan tedavi alacak olan hastalar (n=23, %68) cerrahi sonrası öncelikle kemoterapi tedavisine başlamıştır. Kemik skaffoldu ile desteklenmiş fibula flebi (FS) grubundaki hastalar (n=9) ortalama 37,0±8,2 gün, tek başına fibula flebi (F) grubundaki hastalar (n=14) ise ortalama 33,9±14,0 gün sonra adjuvan tedavilere başlamıştır. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmaması ve hastalarda nüks görülmemesi tekniklerin onkolojik güvenilirlerini göstermesi ve cerrahi sonrası tedavilerin gecikme olmadan sağlanması açısından önemlidir. Cerrahi sonrası 7 hastada erken dönem yara yeri komplikasyonları ve 9 hastada geç dönem komplikasyonları (kontraktür, uzuv kısalığı, kaynama problemleri, implant kırılması) görülmüştür. Yara yeri komplikasyonları ihtiyaca göre basamaklandırılarak medikal tedavi ve bölgesel yara bakımı, debridman veya debridman sonrası sekonder flepler ile yönetilmiştir ve uzuv kaybı veya flep kaybı görülmemiştir. Yara yeri enfeksiyon oranları (F:%26,3, FS:%13,3), debridman sonrası flep ihtiyacı (F:%15,8, FS:%6,7) ve kaynama problemleri (F: %5,3, FS:%13,3) üzerinden yapılan istatistiksel analizde bir fark bulunmamıştır. Sonuçlar allogreft ile kombine fibula flebi (Capanna tekniği) ve sıvı nitrojenle işlem görmüş otogreft ile kombine fibula flebi çalışmalarında belirtilen kemik kaynama problemleri ve revizyon ameliyatları ile uyumlu bulunmuştur. Radyolojik değerlendirmelerde hastaların takip muayenelerinde çekilen direkt grafileri kullanılarak 3. ay, 6. ay ve 12. ay kemik kaynama skorları ve fibula fleplerinin 12. ay hipertrofi oranları kullanılmıştır. Gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. RUST skorlama sisteminin kemik flebi ile onarım için tasarlanan modifikasyonunda kemik kaynama skorları 3.ayda (F:%54,4, FS:%58,6), 6. ayda (F:%73,7, FS:%77,8) ve 12. ayda (F:%92,5, FS:%93,3) olarak hesaplanmıştır. Kemik hipertrofi oranlarının hesaplanmasında standardize çekim açıları kullanılmıştır. F grubunda %15,97±3.93, FS grubunda %14,89±7,91 oranında hipertrofi gerçekleştiği bulunmuştur. Kemik hipertrofisinin sağlanması için fibula fleplerinin yük paylaştırma (load-sharing) tekniği ile fiksasyonu ve bu nedenle mevcut kemik defektlerinde daha uzun şekilde alınması önemlidir. Ortalama kemik defekti 15,4±5,9 cm (F:12,8±4,5 cm, FS:18,6±6,0 cm) iken, ortalama fibula flebi uzunluğu 19,7±7,6 cm olarak bulunmuştur. Kemik skaffoldu ile desteklenmiş fibula fleplerinin daha uzun defektlerde tercih edildiği ve kullanılan fibula fleplerinin mevcut defeklerden uzun olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Kemik kaynaması sonrası hipertrofinin 3. yıla kadar devam ettiği çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir ancak erken dönem kemik hipertrofisinin gösterilmesi de kemik kaynama skorlarıyla birlikte değerlendirildiğinde kemik skaffoldu ile kombine fibula flebinin tek başına fibula flebine göre erken dönemde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha iyi kaynama sağladığını ve 12. ayda tek başına fibula flebine göre kötü sonuçlara sahip olmadığını göstermektedir. Fonksiyonel sonuçlar hasta bakımından onkolojik güvenliliğin yanı sıra en önemli sonuç olarak düşünülebilir. Hastaların kontrollerinde MSTS skorlama sistemi ile yapılan değerlendirmede işleme göre MSTS skorları arasındaki fark cerrahi sonrası 3. ayda (F:%53,7±6,0, FS:%57,8±5,0) ve 6. ayda (F:%68,3±6,8, FS:%74,4±5,3) istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Cerrahi sonrası 12. ayda (F:%85,1±8,2, FS:%85,6±6,6) fark anlamlı değildir ancak literatür yaygın olarak bildirilen 12. ay MSTS skorları ile uyumludur. Fibula flebinin kemik skaffoldu ile desteklenmesinin öncelikli amacı erken dönem fibula flebi kırıklarının önlenmesi ve hastaların erken fonksiyonel kazanım sağlamalarıdır. Bu nedenle cerrahi sonrası 12. ayda benzer skorlara sahip olmaları beklenebilir. Sonuç Literatürde mevcut olan allogreft ile kombine fibula flebi ve sıvı nitrojen ile işlem görmüş otogreft ile kombine fibula flebi çalışmalarında karşılaştırmalar genellikle tek başına allogreft/kemik skaffoldu ile yapılmıştır. Bu çalışmada tümörlü kemik segmentinin sıvı nitrojen ile işlenmesi sonrası elde edilen kemik skaffoldu ve fibula flebinin kombine kullanımını onkolojik, radyolojik ve fonksiyonel parametreler üzerinden tek başına fibula flebi kullanımı ile ve literatür ile karşılaştırarak tek başına fibula flebine göre kötü olmayan sonuçlara sahip olduğu gösterilmiştir. Cerrahi sonrası fonksiyonel değerlendirmelerde ise erken dönemde tek başına fibula ile yapılan rekonstrüksiyonlara üstünlüğü gösterilmiştir. Takip süresinin uzatılması ve hasta sayısının artması ile daha derinlemesine bir analiz mümkün olacaktır. Ayrıca, kemik hipertrofisi yerine kemik integrasyonunun ve volümetrik kemik hacminin değerlendirilmesini sağlayacak tekniklerin geliştirilmesi kemik iyileşmesinin daha iyi değerlendirilmesini mümkün kılacaktır. Anahtar Kelimeler: Capanna Tekniği; Fibula Flebi; Kemik Rekonstrüksiyonu; Kemik Skaffold; Onkoplastik Cerrahi; Otogreft; Vaskülarize Fibula Grefti

Mehmet Fatih Çamlı
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trombositten zengin fibrin'in blok, ezilmiş ve doğranmış kıkırdağa etkisi

Giriş: Burun ameliyatlarında; burun iskeletindeki zayıflık, burunda çeşitli bölgelerde meydana gelen kontur deformiteleri ve düzensizliklerde otolog kıkırdak greftleri ideal greft materyali olarak kullanılmaktadır. Literatürde kıkırdakların blok halinde kullanılması, küp şeklinde doğranması ve ezilmesi gibi çeşitli yöntemler tarif edilmiştir. Ancak her yöntemin kendine özgü avantaj ve dezavantajları bulunmaktadır. Otolog kıkırdak greftlerinin canlılığını ve kalıcığını artırmak, rezorbsiyonunu önlemek, alıcı alanda dağılmasını ve migrasyonunu azaltmak için çeşitli prosedürler uygulanmıştır. Ancak, literatürde bahsi geçen uygulamalar günümüzde olası risk ve problemlere nihai anlamda çözüm getirememiştir. Bu çalışma ile; biyolojik bir doku ürünü olan trombositten zengin fibrin (TZF)'in otolog kıkırdak greftleri üzerindeki potansiyel etkilerinin incelenmesi, farklı formlardaki otolog kıkırdak greftleri ile en uygun kombinasyonunun bulunması ve bu sürecin biyolojik ve fizyolojik mekanizmalarının aydınlatılmaya çalışılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmada ortalama ağırlığı 3000 g (2500 g - 3500 g) olan 24 adet 4-6 aylık Yeni Zelanda tavşanı kullanılmıştır. Her deneğin tek kulağından alınan otolog kıkırdak greftleri blok, ezilmiş ve doğranmış kıkırdak şeklinde altı gruba ayrılmıştır. Blok, ezilmiş ve doğranmış kıkırdaklar kontrol grubuna, TZF ile kombine edilen blok, ezilmiş ve doğranmış kıkırdaklar ise çalışma grubuna dahil edilmiştir. Tavşan venöz kanından santrifüj yoluyla elde edilen, standardizasyonu ve eşit dağılımı sağlanan TZF ile kombine edilen otolog kıkırdak greftleri, kontrol grubu ile karşılıklı olarak deneklerin sırtında paraspinal alanda birbirinden eşit uzaklıklarda subkütan ceplere implante edilmişlerdir. 8 hafta sonra implante edilen subkütan ceplerden çıkartılan otolog kıkırdak greftleri ve TZF ile kombinasyon ürünleri histopatolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal incelemeye alınmışlardır. Kıkırdak dokularının canlılık, proliferasyon ve kondrojenez özelliklerine bakılmıştır. Kıkırdak matriks molekülleri, kollajen ve elastik lif yapıları incelenmiştir. Hücre dışı moleküller ve büyüme faktörlerinin biyobelirteçleri değerlendirilmiştir. Bu konuda gruplar arası çalışması daha önce yapılmamış olan anjiyojenez, oksidatif stres ve apoptoz belirteçleri incelenmiştir. Verilerin analizi için IBM SPSS Statistics 26.0 programı kullanılmıştır. Tanımlayıcı bulgular için veriler ortalama ve standart sapma olarak verilmiştir. Tek yönlü Anova testi kullanılmıştır. Varyans homojenliği Levene testi ile kontrol edilmiştir. Farklılıkları belirlemek üzere tamamlayıcı post-hoc analizi olarak Tukey ve Games-Howell testleri kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmamızın biyokimyasal analizleri doğrultusunda ELISA ile yapılan ölçümlerde STK-18 M30, TOS ve OSI parametrelerinin düzeylerinin TZF ile kombine edilmiş doğranmış, blok ve ezilmiş kıkırdak gruplarında kontrollerine kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük olduğu, HPR, VEGF, GAG, TGF-β1, bFGF, HIF-1α, PDGF, COMP, TAS ve EGF parametrelerinin ise düzeylerinin sırasıyla kontrol doğranmış , blok ve ezilmiş kıkırdak gruplarına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu gösterilmiştir (p < 0,001, p < 0,01, p < 0,01). Histopatolojik ve immünohistokimyasal inceleme bulgularına göre TZF ile kombine edilmiş doğranmış ve blok kıkırdak gruplarında, periferik proliferasyon alanlarının yoğun izlendiği, kollajen, elastik lif ve kıkırdak ESM proteoglikan miktarının daha fazla olduğu görülmüştür. Kontrol ezilmiş kıkırdak grubu kesitlerinde ise belirgin histopatolojik değişikliklerin olduğu, hücre sağ kalımının azaldığı, kıkırdak dokuda yüksek düzeyde dejenerasyonun ve matriks hasarının meydana geldiği, bunun yerini fibrotik bağ dokusu ve kemikleşmenin aldığı izlenmiştir. Grup içi karşılaştırmalarda hem TZF ile kombine edilen gruplarda hem de kontrol gruplarında otolog doğranmış kıkırdak greftleri ve blok kıkırdak greftlerinin, otolog ezilmiş kıkırdak greftlerine göre hücre sağ kalımlarının daha iyi olduğu, dejenerasyon oranlarının daha az olduğu ve kıkırdak ESM matriks bileşenleri yönünden daha zengin oldukları gösterilmiştir. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen sonuçlara göre, TZF'nin otolog kıkırdak greftlerinde canlılık, hücre sağ kalımı ve hücre proliferasyonu gibi süreçlerde olumlu etkilerinin görüldüğü, anjiyojenezde etkin rol alan faktörlerin düzeylerini artırdığı, kıkırdak dokusu ESM molekülleri üzerinde düzenleyici rol aldığı ve incelenen süre aralığında enflamasyonu azalttığı gösterilmiştir. TZF'nin doku rejenerasyonu için destekleyici görevi gören, büyüme faktörlerini ve kök hücreleri bir arada tutan, doğal yollarla meydana gelmiş fibrin yapı iskeletinin; büyüme faktörleri ve sitokinleri yavaş ve kontrollü olarak salınımının bu sürece önemli ölçüde katkı yaptığını düşünmekteyiz. Aynı zamanda TZF'nin daha önce otolog kıkırdak greftleri üzerinde incelenmemiş olan oksidatif stres belirteçleri ve apoptotik süreçte hücre sağ kalımı lehine görev üstlendiğini düşünmekteyiz. Bu çalışma ile otolog, aşırı duyarlılık reaksiyonuna sahip olmayan, enfeksiyon riski az, jelatinöz ve membranöz yapısı sayesinde kıkırdak greftlerinin bir arada form oluşturmasına yardımcı olabilecek ve olası migrasyon problemlerini en aza indirebilecek, düşük maliyetli ve hızlı elde edilebilir biyolojik bir doku ürünü olan TZF'nin burun ameliyatlarında olası komplikasyonların en aza indirilebilmesi ve daha öngörülebilir sonuçlar elde edilebilmesi için uygun endikasyonlarda doğranmış ve blok kıkırdak greftlerinin TZF ile birlikte başarılı bir şekilde kullanılabileceğini düşünüyoruz.

Ahmet Kirazoğlu
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preoperatif rinoplasti simülasyonunda nazion ve pronazale noktalarının belirlenmesinde yeni bir yöntem: Altın üçgen

Burun, yüzün ortasında yer alan ve yüz karakteristiği üzerinde büyük etkisi en belirgin olan yüz yapılarından biridir. Burnun şekillendirilmesi süreci olan rinoplasti, yüz algısı üzerindeki önemli etkisinden dolayı estetik cerrahide en sık yapılan işlemler arasında öne çıkmaktadır. Rinoplasti planlamasında kimin tercihleri dikkate alınmalıdır, hangi noktalara dikkat edilmelidir, planlama ve işlem sırasında hangi yöntemler uygulanmalıdır? Bu sorular rinoplastinin tarihsel gelişim sürecine ve rinoplasti literatürünün olgunlaşmasına yön vermiştir. Bu tez çalışmasında; geometrik altın üçgenin rinoplasti planlamasında kullanılarak sistematik, kapsamlı yeni bir planlama yöntemi oluşturulması ve bu yöntemin estetik açı, oranlara uyum ve geçerliliğinin incelenmesi ve bu yöntemle oluşturulmuş simülasyon görsellerinin estetik beğeni düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem 18-30 yaş arası rinoplasti adayı 49 hasta çalışmaya davet edilmiş, dışlanma kriterlerine sahip olanların çalışma dışı bırakılması sonrası 30 kadın hasta çalışmaya dahil edilmiş olup siyah arka fondan 30 cm mesafede, sağ profilden, objektif-yüz mesafesi 2 metre olacak şekilde iPhone 15 ProMax (Apple Inc. Kaliforniya, ABD) 35 mm lensi ile kamera flaşı kullanılarak RAW (ham) formatta fotoğrafları çekilmiştir. Çekilen görseller GeoGebra Geometri (sürüm 6.0.840, International GeoGebra Institute) programında altın üçgen yöntemiyle analiz edilerek temelde nazofasial açı manipülasyonu ile pronazale ve nazion noktalarının tespiti sayesinde kılavuz noktalar belirlenmiştir. Bu görsellerdeki kılavuz noktalara uyularak Adobe Photoshop 2024 (25.7.0 sürümü, Adobe Inc., Kaliforniya, ABD) programında rinoplasti simülasyonu gerçekleştirilmiştir. Yöntem başarısını test etmek için; SurveyMonkey online anket sistemi (https://tr.surveymonkey.com) üzerinden fotoğrafları çekilen 30 hastanın ve anketi tamamlamış (yıllık rinoplasti vaka sayısı 50 ve üzeri olan) 20 cerrahın simülasyon öncesi ve sonrası görsellerdeki burunları beğeni düzeyleri, hastaların rinoplasti ve planlamaya bakış açısını sorgulayan anket soruları, cerrahların görsellerdeki vertikal radiks seviyesi, radiks yükseliği, tip rotasyonu ve projeksiyonu ile ilgili teknik değerlendirmelerini içeren anket soruları sorgulanmıştır ve Geogebra uygulamasında simülasyon öncesi ve sonrası görsellerde yüz estetik açı ve oranlarını kapsayan ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Bunlar: total fasial konveksite açısı, fasial konveksite açısı, nazofrontal açı, nazofasial açı, nazomental açı, nazolabial açı, nazal taban açılanması, nazal tip (septodorsal) açı, kolumella-lobular açı; nazal/orta yüz uzunluğu oranı, nazal projeksiyon/nazal uzunluk oranı, Powell-Humphrey oranı, Goode oranı, Crumley-Lanser 1 oranı, Crumley-Lanser 2 oranıdır. Toplanan verilerin analizleri R istatistiksel yazılımı (Wenables, Simith ve R Development Core Team, 2002) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırma sürecinde, istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak p < .05 değeri benimsenmiştir. Bu, elde edilen sonuçların %95 güvenilirlikle istatistiksel olarak anlamlı kabul edildiği anlamına gelmektedir. Bulgular Yapılan çalışma sonucunda, hasta(n:30) ve cerrah(n:20) değerlendiricilerin 100 birimlik VAS beğeni düzeyi ortalaması sırasıyla 41.3 (22.6-64.1) ve 32.8 (19.4-45.8) olan presimülasyon görsellerinin(n:30) Altın Üçgen yöntemiyle rinoplasti simülasyonu sonucunda hasta ve cerrah beğeni düzeyi ortalamaları sırasıyla 81.9 (76.3-89) ve 73.2 (63.2-78.6) olarak değerlendirilmiştir. Cerrah ve hasta beğeni uyumları incelendiğinde presimülasyon (r:0.86) ve simülasyon(r:0.80) durumlarında yüksek düzeyde korelasyon göstermiştir, fakat cerrahların hastalara göre hem presimülasyon hem de simülasyon görsellerinde 100 üzerinden sırasıyla 8.7 ve 8.5 puan daha düşük puan verdikleri saptanmıştır. Hasta ve cerrah değerlendiricilerin kendi içerisindeki uyumu incelendiğinde hasta grubu için presimülasyon ve simülasyon korelasyon ICC değeri sırasıyla 0.48 ve 0.45; cerrah grubu için 0.54 ve 0.72 olarak saptanmıştır. Beğeni düzeyinlerinde her iki değerlendirici grubunda simülasyon sonrası değerler öncesine göre 100 üzerinden 40 puan artış gözlenmiştir. Cerrah teknik değerlendirmelerinde 20 cerrahın görüşlerinin mod değeri alınarak tespit edilen ortak görüşlerde vertikal radiks seviyesi 29/30, radiks yükseliği 28/30, projeksiyon 29/30, rotasyon 29/30 hastada ideal olarak gözlenmiştir. Bu teknik değendirmelerde ideal cevapları ile cerrah simülasyon VAS değerlendirmeleri arasındaki ilişki incelendiğinde korelasyon katsayıları sırasıyla 0.44, 0.67, 0.51, 0.49 saptanmıştır (p < .0001). Simülasyon öncesi ve sonrası hasta görsellerinin açı ve oran ölçümleri karşılaştırıldığında nasofasial açı (29°-32°), nazal taban açılanması (99°-106°), nazal projeksiyon/nazal uzunluk oranı (0.61-0.64), ve Goode oranında (0.59-0.61) simülasyon öncesi duruma göre ortalamalarda artış saptanmıştır (p<0.05). Nazofrontal açı (147°-142°), nazal uzunluk/orta yüz uzunluğu oranı (0.69-0.66), Powell Humphrey oranı (3-2.8), Crumley Lanser 1 (3.64-3.45) ortalamalarında azalma saptanmıştır (p<0.05). Cerrah simülasyon değerlendirmesi beğeni düzeyi (VAS-B) puanlarında daha düşük (%27 alt limit) ve daha yüksek (%27 üst limit) puan ortalamasına sahip 9 hastanın ölçümleri incelendiğinde sadece nazal tip açısı ortalamasında (79.5°'den 82.2°'ye) anlamlı artış gözlenmiştir (p<0.05). Korelasyon analizi sonuçlarına göre, cerrah simülasyon öncesi değerlendirme beğeni düzeyi (VAS-A) puanları ile Crumley Lanser 2 (r: 0.38, p: 0.038) ve total fasial konveksite açısı (r: 0.37, p: 0.041) arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyonlar sergilemiştir. Nazolabial açı ile VAS-A arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönlü korelasyon tespit edilmiştir (r:-0.38, p: 0.037). Cerrah simülasyon beğeni düzeyi (VAS-B) değerlendirmeleri ile açı ve oran ölçümlerinin ilişkisi incelendiğinde anlamlı korelasyon gösteren sonuç saptanmamıştır. Simülasyon öncesi ve sonrası görsellerden (n:60) oluşan grubun cerrah VAS puanları ve ölçüm değerleri incelendiğinde nazofasial açı (r: 0.58, p: 0.0001), nazal taban açılanması (r: 0.38, p: 0.003), Goode Oranı (r: 0.37, p: 0.003) nazal projeksiyon/nazal uzunluk (r: 0.31, p: 0.015) ölçümleri VAS ile istatistiksel anlamlı ve pozitif korelasyon gösterirken, nazofrontal açı (r: -0.61, p: 0.000), Powell Humphrey (r: -0.39, p: 0.002,) nazal uzunluk/orta yüz uzunluğu (r: -0.36, p: 0.004) ölçümleri VAS ile istatistiksel olarak anlamlı ve negatif korelasyon göstermektedir. Hasta anket verileri incelendiğinde katılımcıların yaş ortalaması 26 (21-30) saptanmış, eğitim düzeyi %73 lisans-%23 yüksek lisans seviyesinde gözlenmiştir. Hastaların %53'ü "çok sık'', %17'si ise "sık'' oranda cerrahların rinoplasti ameliyat sonrası hasta sonucu paylaşımlarını incelemektedir. Burun ameliyatından beklentilerinde "Estetik görünümü ön plandadır'' görüşü %90 oranında katılıyorum cevabı alırken, "Burnumun fonksiyonelliği (rahat koku ve nefes almam) ön plandadır'' görüşü %92 katılıyorum cevabı almıştır. "Planlamada doktor beğeni algısına güvenirim.'' görüşü %73,3 oranında katılıyorum cevabı alırken, "Planlamada kendi beğeni algım ön plandadır.'' görüşü %90 oranında katılıyorum cevapları almıştır. Hastaların tamamı simülasyonun hasta-hekim iletişimini artırdığı görüşüne katılıyorum cevabı vermiştir. Hastaların %90'ı simülasyon görselinin sonucu büyük oranda vadetmesini beklemektedir. Kalan %10 ise tam sonucu vadetmesini beklemektedir. Anket soruları ve simülasyon öncesi hasta burun beğeni düzeyi (VAS-A) değerlendirmeleri arasındaki ilişki lojistik regresyon analizi ile incelendiğinde, "Burun Estetiği olma düşüncesiyle doktorların ameliyat sonrası hasta paylaşımlarını incelerim." sorusu için "Nadiren" (β : 3.354, p < 0.001), "Bazen" (β : 3.474, p < 0.001), "Sık" (β : 4.063, p < 0.001) yanıtları arasında VAS skorları üzerindeki etkiler artarak devam etmiş ve en yüksek etki "Sık" yanıtlarında anlamı ve pozitif gözlemlenmiştir. "Çok Sık" (β: 1.024, p: 0.028) kategorisinde pozitif etki azalma göstermiştir. "Ameliyat öncesi simülasyonla oluşturulmuş sonuç ameliyat sonrası sonucumla alakalı:'' sorusu için "Kesin sonucu vadetmesini beklerim" yanıtı (β: -1.8761, p < 0.001) ise VAS üzerinde negatif ve anlamlı bir etki göstermiştir. Tartışma Cerrah ve hasta gruplarının kendi içerisindeki korelasyon düzeyi farkları ve aralarındaki beğeni düzeyi farkları incelendiğinde cerrahların eğitimleri ve rinoplasti ilkelerine hakimiyetleri nedenli kendi gruplarıyla daha uyumlu puanlama yaptıkları düşünülmüştür. Cerrahların presimülasyon yani doğal görsellerdeki deformiteleri mesleki tecrübeleri ve eğitimli gözleriyle daha iyi tespit edip daha düşük beğeni düzeyi göstermesi, simülasyon görsellerinde ise var olan görselin daha iyi olabileceği kanısıyla tatminin düzeylerinin daha düşük kalması beğeni düzeyinin hastalara göre daha düşük kalmasına yol açıyor olabilir. Simülasyon öncesi ve sonrası beğeni düzeyleri, simülasyon sonrası beğeni düzeylerindeki artış miktarı ve değerlendirici gruplarının uyum düzeyleri literatür verilerini destekler niteliktedir. Cerrah grubu beğeni düzeyi literatürdeki bazı çalışmalarda çalışmamızdakinin aksine hasta grubuna göre daha yüksek saptanmıştır. Bu durum cerrahların çok daha kötü görünümlü burunlarla aşina olmasına bağlanmıştır. Cerrah anketinde sorgulanan ortak görüşlerinden yola çıkarak bu tekniğin 100 hastanın en az 93'ünde dört parametrenin herhangi birinde (vertikal radiks seviyesi, radiks yüksekliği, tip rotasyonu ve projeksiyonu) ideal düzeyi sağladığı söylenebilir. Altın Üçgen simülasyon yöntemi beğeni düzeyi artışı sağlarken, teknik parametrelerde de ideal düzeyleri sağlamaktadır. Simülasyon sonrası görsellerde estetik açı ve oranların literatürdeki referans aralıklarına uyumu artmış ve simülasyon öncesine göre ölçüm aralıklarının azaldığı gözlenmiştir. Bu uyum artışı , varyasyonların azalması ve ölçümlerin ideal değerlere yaklaşması yöntemin farklı yüz açı ve oranlarına sahip kişilerde benzer başarı gösterdiğini düşündürmektedir. Çalışmamızda nazal tip açısının daha yüksek VAS-B skoru (%27 üst limit) alan simülasyon görsellerinde 82° düzeyinde yer aldığı ve minimum 78° maksimum 85° olduğu gözlenmiştir. Buradan yola çıkarak rinoplasti planlamasında nazal tip açısının Farkas tarafından belirlenmiş referans aralığı (73°-81°) üst sınırlarında yani yaklaşık 82°'de oluşturularak beğeni düzeyine katkı sağlayacağı düşünülebilir. Cerrah simülasyon önce beğeni düzeyi (VAS-A) değerlendirmelerinde nazolabial açı referans aralığına (95°-115°) göre üst sınıra yakın ve daha yüksek açıya sahip burunların daha düşük VAS-A puanları ile değerlendirmesi cerrahların hasta değerlendirmelerinde ön planda rotate ve aşırı rotate bulduğu burunları daha düşük beğeniyle puanladıklarını göstermektedir. Total yüz konveksitesi değerlendirmesinde ideal referans aralığında (134.5°-143.5°) üst sınıra daha yakın olan görsellerin ise daha yüksek VAS puanları ile ilişkili olduğunun gözlenmesi, burun projeksiyonu glabella ve pogonion düzlemine göre arttıkça total yüz konveksitesi açısı azalacağı için ön planda projekte ve aşırı projekte olan burunların cerrah hasta değerlendirmelerinde daha düşük beğeniyle değerlendirildiğini göstermektedir. Crumley Lanser 2 ile VAS-A arasında pozitif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon tespit edilmiştir, bu da cerrahların preoperatif hasta değerlendirmesinde; orta yüz ve alt yüz uzunluğuna ve alar kıvrımın vertikal yerleşim hattına göre (yani orta yüz projeksiyonuna göre), burun over projeksiyonunun daha az olduğu görselleri ön planda daha yüksek beğeni düzeyiyle puanladığını göstermektedir. Bu analizler göstermiştir ki araştırma grubumuzda yer alan presimülasyon görsellerinde ön planda rotasyon ve projeksiyon ideal değer üst sınırlarından artış gösterdikçe alt sınırda ve daha düşük olan değerlere göre cerrah beğeni düzeyi azalmaktadır. Presimülasyon ve simülasyon görsellerinin birleştirilmesiyle oluşturulan 60 görsellik grupta açı ve ölçümlerinin cerrah VAS skorlarıyla ilişkileri incelendiğinde; nazofasial açı (32°-35°), nazal taban açılanması(105°-110°), Goode oranı üst referans değerlerinde (0.6-0.63 aralığında) VAS puanlarının daha yüksek saptanması daha olası gözlenmiştir. Nazofrontal Açı 140° değerine, Powell Humphrey oranı ise 2.8-2.7'e doğru azalma gösterdikçe yüksek VAS puanlarına ulaşılmasına katkı sağlamaktadır. Nazofrotal açı alt sınırı literatürde Türk toplumunda 136°- 149 derece gözlenmiş, buna göre radiks derinliği daha belirgin yani orta yüz derinliğini belirginleştiren, yüksek rampa (high ramp) konseptine uygun olarak nitelendirilebilecek burunların daha yüksek beğeni düzeylerine sahip olduğu düşünülebilir. Powell-Humphrey verisi incelendiğinde literatürde 2.8-3 düzeylerinde ideal değerler gösterilmişse de araştırma grubumuzda üst dudağa göre burun projeksiyonu oranın daha az olduğu Powell Humphrey'nin önerdiği 2,8 düzeyi ve yakın alt değerlerindeki burunlar daha yüksek beğeniyle değerlendirilmektedir. Doktor paylaşımlarını inceleme sıklığı hasta simülasyon öncesi beğeni düzeyi (VAS-A) ilişkisine bakıldığında "nadiren''-"sık''-"bazen'' cevaplarında sırasıyla beğeni düzeyleri artarken "çok sık'' takip eden kişilerde ise akut bir düşüşle beğeni düzeyi diğer kategorilere göre azalmıştır. Buradan yola çıkarak paylaşımları takip etmede belirli bir düzeyden sonraki görsel maruziyetinin algıda seçiciliği ve detaycılığı artırarak doğal burun beğeni düzeyinde olumsuz etkiler oluşturduğu söylenebilir. Simülasyon görselinin tam sonucu vermesini isteyen katılımcıların VAS puanlarının diğerlerine göre daha düşük olduğu gözlenmiştir. Bu katılımcılar beklentisi daha yüksek mükemmeliyetçi kişiler olması sebebiyle burun presimülasyon görsellerini daha düşük puanlıyor olabilirler. Sonuç Altın üçgen yöntemiyle rinoplasti simülasyonu, farklı yüz tipleri ve yüz açı-oranlarına sahip rinoplasti adayı genç kadın hastalarda simülasyon öncesi ve sonrası görsellerde literatürle uyumlu düzeyde yüksek beğeni artışı elde edilmesini sağlar. Cerrah değerlendirici grubunda da uyumlu olarak yüksek beğeni artışı gözlenmektedir. Literatürde tanımlanmış yüz ve burun açı-oranlarının ideal referans değerlerini ve radiks-tiple ilgili cerrah teknik değerlendirmelerinde ortak ideal görüşünü sağlayan rinoplasti ameliyatı planlamasında kullanılabilecek düşük maliyetli, tutarlı ve güvenilir bir yöntemdir. Bu tez çalışması, tecrübesi kısıtlı genç cerrahlara kolay ve geniş kapsamlı bir rinoplasti planlama yöntemi sağlamaktadır. Yüze bütünsel yaklaşımıyla rinoplasti teknik değerlendirmesi ve planlanlamasında öne çıkan uyum ve oranların derlenip yorumlanmasında değerli bir literatür katkısı sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Rinoplasti Planlaması; Nazion, Pronazale; Altın Üçgen; Preoperatif Rinoplasti Simülasyonu; Görsel Analog Skala; VAS; Burun Güzelliği; İdeal Burun.

Yusuf Erbayat
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rinoplastide high septal ve low septal koruyucu tekniklerin karşılaştırılması

Giriş ve amaç Burun, yüzün en ortasında ve en anteriorunda yer alan yapı olup, hem yüz karakteristiğinin belirlenmesi hem de yüz güzelliğinin değerlendirilmesinde önemli bir yere sahiptir. Son onyıllarda popülerliği iyice artan rinoplasti ameliyatının en çok ilgi gören tekniklerinin başında gelen koruyucu (preservation) rinoplasti, burnun hem yumuşak dokusu hem de tip ve dorsum bölgelerini içeren bir değişimi kapsamasıyla beraber, en büyük değişikliği burun sırtına olan yaklaşımda ortaya çıkarmaktadır. Koruyucu rinoplasti başlığı altında birçok teknik geliştirilmiş olup, bunlar temelde burun dorsumu ve burun septumuna yapılan müdahaleler olarak iki gruba ayrılabilir. Septum manevraları ile septum üzerinde farklı seviyelerde kesiler yapılarak burun dorsumunun hareketlenmesi ve dorsumun yani supratipten radix'e kadar olan hattın tamamının burun içerisine farklı oranlarda düşürülerek, burun sırtının düzleşmesi sağlanır. Bu bağlamda teknikler (burada high ve low) kendi cerrahi mekanizmaları gereği, supratip ve kemer(hump) bölgelerinde farklı miktarlar ve oranlarda düşüşler sağlamakta, bu farklılıklar detaylıca değerlendirilip anlaşılırsa, doğru teknik seçimiyle hem cerrahi sonuçlar hem de karar verme mekanizmaları açısından cerraha büyük kolaylık sağlanacaktır. Bu tez koruyucu rinoplastide en sık kullanılan septal teknikler olan 'high' ve 'low' tekniklerin supratip ve kemer(hump) bölgesi üzerinden burun sırtına olan etkilerini ayrı ayrı değerlendirip karşılaştırmak amacıyla planlanmıştır. Gereçler ve yöntem 2022-2024 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesine başvurmuş ve rinoplasti ameliyatı gerçekleştirilmiş 16-35 yaş aralığındaki hastaların dosya ve fotoğraf kayıtları geçmişe dönük olarak taranmış ve bu hastalardan çalışma kriterlerine uyan 'High septal' grubunda 20, 'Low septal' grubunda 10 hastadan toplamda 30 kişilik çalışma grubu oluşturulmuştur. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası 1. yıl fotoğrafları mavi fon önünde, profilden ve baş pozisyonu Frankfurt horizontal düzlemine paralel olacak şekilde, hasta-kamera mesafesi 70 cm tutularak Redmi Note 10s 26 mm odak uzaklıklı lensi kullanılarak çekildikten sonra bilgisayar ortamına aktarılıp Adobe Photoshop 2025 üzerinde her hastanın ameliyat öncesi ve sonrası fotoğrafları üst üste getirilerek örtüştürülmüştür. Sıfır derece meridyeni alar kıvrıma yerleştirerek ameliyat öncesi supratip ve kemer(hump) noktaları ile ameliyat sonrası sonrası supratip ve kemer noktarı belirlenerek, vertikal alar düzlemden indirilen dikmeler ile bu bölgelerin projeksiyonları metrik olarak ölçülmüştür. Elde edilen bu veriler kullanılarak her iki teknikte de ameliyat öncesi-sonrası burun kemeri yüksekliği ile supratip yüksekliğinin birbiriyle ilişkisini değerlendirmek amaçlı 4 adet parametre oluşturuldu. Supratip farkı / kemer farkı oranı 1.parametre ile, supratip farkı / ameliyat öncesi supratip değeri ÷ kemer farkı / ameliyat öncesi kemer değeri (Normalize oran) 2.parametre ile, ameliyat sonrası burun sırtı eğimlerini hesaplamak amaçlı vertikal alar düzlem-dorsum teğeti ve nazofasyal açı varyasyonları kullanılarak elde edilen değerler 3.parametre olarak ve tertil düzeylerine göre supratip yükseklik farkı ortalamaları arasındaki varyasyon 4.parametre ile değerlendirildi. İstatistiksel analizler ve hesaplamalar için IBM SPSS Statistics 26.0 (IBM Corp. Released 2019. IBM SPSS Statistics for Windows, Version 26.0. Armonk, NY: IBM Corp.) ve MS-Excel 2024 programları kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular Çalışmada, 1. ve 2. parametre ile high septal ve low septal tekniklerin burun dorsumunda oluşturdukları değişikliklerin supratip bölgesine etkisi değerlendirilmiştir. Supratip farkı / kemer(hump) farkı oranı kemer bölgesindeki düşüşe supratip bölgesinin ne ölçüde tepki verdiğini gösteren oransal ölçütü gösterir. Bu parametre için ortalama değerler high septal grupta 1.625, low septal grupta 0.817 hesaplanmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya çıkmıştır. High septal hastalarda ortalama değer 1'in üzerinde çıkarken low septal hastalarda 1'in altında çıkması, high septal tekniklerde supratipteki yükseklik değişiminin kemerde gerçekleştirilen değişimden daha büyük olduğunu, low septal tekniklerde ise kemerdeki yükseklik değişiminin supratipe azalarak yansıdığını gösterir. Normalize oran (Supratip farkı / supratip preop) ÷ (kemer farkı / kemer preop), yukarıda bahsedilen oranın hastanın ameliyat öncesi supratip ve kemer değerlerine bölünmesi ile elde edilen orantıdır. Hastaların ameliyat öncesi değerlerinin elde edilecek sonuca etkisinin minimalde tutulması amacıyla kullanılmıştır. Ortalama değerler, high septal grupta 1.098, low septal grupta 0.560 çıkmış olup, iki grup arasında anlamlı fark mevcuttur. İki grup arasında supratip değişimlerinin burun kemeri(hump) değişimine korelasyonlarının farklı olduğunun görülmesinin ardından, bu farklılığın ameliyat sonrası burun dorsumuna yansımasını açısal olarak da karşılaştırma amaçlı 3 farklı açı değeri ölçülmüş olup açı 1 için dorsum teğeti – vertikal alar düzlem açısı, açı 2 için dorsum teğeti – glabella-pogonion açısı, açı 3 için nasion – pronasale – glabella-pogonion açısı (Nazofasyal açı) teğetleri kullanılmıştır. 3 açı için de tüm hastalar dahil edilerek yapılan istatistiksel değerlendirmede iki grup arasında anlamlı fark bulunamamış olup, veri analizinde grup içi homojenliğin sağlanması amacıyla aykırı gözlemler belirlenmiş ve analiz dışında bırakılmıştır. High septal grubundan 45,4° ve low septal grubundan 29,8° açısal değerlere sahip aykırı iki vaka çıkarıldığında, low grup ortalaması 37,04°, high grup ortalaması 33,71° olup istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir. Aynı 2 hasta Açı 2 ve Açı 3 değerlendirmeleri için de gruplardan çıkarıldığında ise, Açı 2 ve Açı 3 için ortaya çıkan değerler anlamlılığa ulaşmamıştır. 4. parametre ile supratip bölgesindeki postoperatif değişimin (supratip farkı), dorsal kemer çıkarımı miktarına (hump farkı) bağlı olarak nasıl değiştiği incelenmiştir. Amaç, supratip cevabının yalnızca artıp artmadığını değil, bu artışın şeklinin değerlendirilmesidir. Her iki grupta da hastalar, kemer farkına göre artan sırayla üç eşit gruba (tertil) ayrılmış; bu üç tertildeki supratip farkı ortalamaları ve ortalamalar arası farklar hesaplanmıştır. High septal grubunda supratip farkındaki artış, ilk iki tertilde daha belirgin olup, son tertile geçişte artış hızı azalmaktadır. Bu durum, supratip cevabının belirli bir noktadan sonra doygunluğa ulaştığını düşündürmektedir. Low septal grubunda ise supratip cevabı istikrarlı artmakta olup, kemer(hump)çıkarımına supratip cevabının daha güçlü ve ivmelenen bir şekilde gerçekleştiğini göstermektedir. Tartışma Hastaların 1. ve 2. parametre ile değerlendirilen ameliyat sonrası supratip yüksekliklerinde gerçekleşen değişimin kemer yüksekliklerinden gerçekleşen değişim ile karşılaştırılması ,bu hastalarda burun kemerinin düşürülmesi sırasında yapılan manevraların supratipi nasıl ve ne ölçüde etkilediğini göstermektedir. High septal grubunda ortalama 1 mm lik kemer (hump) düşüşüne kıyasla 1.625 mm'lik supratip düşüşü gerçekleşmiş olup, low septal gurubunda ortalama 1 mm'lik kemer düşüşüne oranla 0.817 mm'lik supratip düşüşü gerçekleşmiştir. High septal yaklaşımda supratip yüksekliğinde gözlenen değişim, kemer bölgesine (hump) uygulanan rezeksiyon miktarından daha büyük oranda gerçekleşirken; low septal teknikte ise kemer yüksekliğindeki azalma, supratip bölgesine daha düşük bir etkiyle yansımaktadır. High septal tekniklerde dorsum düzleştirilirken, alttaki septal kıkırdağın bir kısmının eksize edilmesiyle elde edilen esneklik ile 'keystone' alanı fleksiyona uğrar, aynı zamanda septumdan subdorsal kıkırdak şeridinin çıkarılmasının ardından oluşan boşluğa dorsumun düşürülmesi ile impaksiyon etkisi meydana gelir. Konveks dorsumların düşürülmesi sırasında 'keystone' alanının açılması, dorsumun açılanma biçimini değiştirerek geometrik olarak daha uzun bir dorsuma sebep olur. Bunun sonucunda ÜLK'lar scroll alana doğru uzayarak projeksiyonunu arttırır ve alt lateral kıkırdağın sefalik segmentiyle üst üste binen bu fazla kıkırdak dokusu cerrahi sırasında eksize edilir. Dolayısıyla kemer (hump) ve supratip altından subdorsal kartilajın çıkarılması ile elde edilen düşüşe ek olarak kaudal ÜLK'nın da eksizyonunun yapılmasının supratipteki bu fazla düşüşe katkı sağlayacağı düşünülebilir. Aynı zamanda bu kaudal fazlalığın çıkarılması sırasında W-noktasında da bir eksizyon gerçekleştirilip W-noktası daha kraniyale çekilmiş olacağından supratip noktasına denk gelen bu bölgenin kraniyale çekilmesi ile de supratip projeksiyonunda düşüş meydana gelecektir. High septal teknikte 'saddle' deformitesi yapabildiği için supratip alanda fazla kartilaj rezeksiyonundan kaçınılması gerektiği literatürde bahsedilmesine rağmen bunun mekanik sebeplerini açıklayan bir çalışma olmayıp, çalışmamızda high septal tekniğin bu mekaniğinden dolayı ameliyat sırasında supratip yüksekliğinin korunmasının ve subdorsal eksizyonun, supratip bölgesinde ortalama düşüşün daha fazla olacağı hesap edilerek planlanmasının daha iyi supratip kontrolü için önemi ortaya koyulmuştur. Low septal tekniklerde ise quadrangular kıkırdak üzerine temelde iki kuvvet uygulanmakta olup, bunlar impaksiyon ve quadriangular kartilajın yeri değiştirilirken uygulanan rotasyon kuvvetidir. Bu rotasyon hareketi septumun kaudalini yukarı kaldırıp supratip bölgesinde dolgunluğa yol açmaktadır. Low septal tekniklerde supratip bölgesinin kemer (hump) bölgesi kadar düşmemesi ve supratip yüksekliğindeki değişimin kemer bölgesindeki değişimden daha az olarak gerçekleşmesi de bu kuvvetlerin etkilerine dayandırılmıştır. Low septal tekniklerde supratip dolgunluğu- 'pollybeak' deformitesinden sakınılması açısından, septum tabanı eksizyonlarının bu değişimler dikkate alınarak gerçekleştirilmesinin faydalı olacağı sonucuna varılabilir. Literatürde low septal teknikte inferior şeridin eksizyonu sırasında ANS'ye yakın bölgelerden az kıkırdak çıkarılmasının septal kıkırdağın yeterli rotasyonu sağlayarak üzerine oturtulabilmesi için ANS'ye yakın alanda daha yüksek olan kıkırdak çıkıntısı elde etme açısından önemli olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızda ise low septal tekniklerin supratip dolgunluğu oluşturma riski olduğu için buna sebep olan rotasyon hareketinin kontrollü yapılması gerektiği, ANS'ye yakın kıkırdak septumdan gerektiğinden daha az eksizyon yapılmaması gerektiği ortaya çıkmış, yeterli miktarda alınmazsa da supratipin yüksek kalarak dorsumda istenilen proporsiyonlar elde edilemeyeceği görülmüştür. High septal ve low septal tekniklerin burun dorsumunda meydana getirdiği bu değişiklikler 3. parametre ile değerlendirildiğinde de desteklenmektedir. Aykırı hastalar çıkarıldıktan sonra vertikal alar düzlem ve burun dorsum teğeti (Açı 1) kullanılarak elde edilen burun sırtı eğimi açılarına bakıldığında, high septal grup anlamlı şekilde düşük, low septal grup ise yüksek açı değerlerine sahip olup, ameliyat sonrası supratipteki düşüş oranlarının high septalde daha fazla, low septalde ise daha az olması ile uyumlu izlenmektedir. Açı 2 ve 3 ölçüm tekniklerinde olduğu gibi, nazofasyal açı veya burun dışı yüz sefalometrik noktaları dikkate alınarak yapılan açı ölçümleri burun sırtının gerçek eğimini doğru olarak yansıtmakta yetersiz kalmıştır. Hastaların ameliyat sonrası supratip bölgesindeki değişimin kemer yüksekliği ile korelasyonunun değerlendirilmesi amacıyla ise 4.parametre kullanılmıştır. Bu korelasyon incelendiğinde high septal teknikte kemer düşüşüne karşılık gelen supratip düşüşünün kemer büyüklüğü arttıkça kemer yüksekliğiyle aynı oransal doğrultuda artmadığı, gittikçe artış hızının azaldığı ve doyuma ulaştığı görülmüştür. Yani supratipteki depresyon (saddling) eğilimi gittikçe azalmakta, kemer (hump) büyüdükçe supratip kontrolü görece kolaylaşmaktadır. Bu durum supratipteki çevre yumuşak dokuların geciken uyumunun ve yarattıkları geri tepme (recoil) etkisinin supratipteki düşüşü yavaşlatması olarak yorumlanabilir. Aynı zamanda geometrik olarak değerlendiğinde dorsum kemeri (hump) büyüdükçe kemer yayının uzunluğunun kemer yüksekliğine oranının gittikçe artmasına, yani hump büyüdükçe eksize edilmesi gerekecek olan ÜLK miktarının teorik olarak katlanarak artmasına rağmen 4. parametrede görüldüğü gibi supratip alanına taşan miktar göreceli olarak azalmaktadır. Bunun sebebi kemer (hump) yüksekliği arttıkça ÜLK'ların yatay yayılma (splay) ve bombeleşme eğilimlerinin scroll alana taşma eğilimlerinden daha fazla olmaya başlaması ile açıklanabilir. Bu da literatürde ÜLK'ların bu yatay yayılma ve bombeleşmelerinin önüne geçme amaçlı genellikle low septalde ve bazı yüksek kemerli high septal hastalarda olmak üzere ballerina manevrası önerilmesine açıklama getirerek yüksek kemerli hastalarda LKA disseke edilmesi ve ÜLK'larda oluşan gerilimin düşürülmesinin (Ballerina manevrası) önemini vurgulayan niteliktedir. Low septal teknikte 4. parametre değerlendirildiğinde kemer düşüşüne karşılık gelen supratip düşüşünün kemer büyüklüğü arttıkça kemer yüksekliğiyle daha benzer oranda arttığı ve artış hızının gittikçe ivmelendiği görülmüştür. Yani kemer büyüdükçe supratip düşüşü görece arttığı için, tekniğin supratipte dolgunluk yapma eğiliminin gittikçe azaldığı ortaya çıkmıştır. Supratipi dolduran etkinin rotasyonla elde edildiği göz önüne alındığında, kemer büyüdükçe kemeri düşürmek için impaksiyon etkisiyle elde edilen etkinin rotasyonla elde edilene kıyasla daha fazla öne geçtiğini düşündürmektedir. Low septal tekniklerde quadrangular kartilaja rotasyon ile uygulanan kuvvete karşı burnun uyguladığı ters yönlü yumuşak doku kuvvetleri kemer (hump) tekrarına(relaps) yol açmaktadır. Çalışmada bu parametrenin analizinde bu rotasyonel etkinin kemer büyüdükçe rölatif azaldığının görüldüğü göz önüne alınırsa, daha büyük kemerlerde low septal tekniklerin kullanması cerraha kolaylık sağlayacaktır. Bakıldığında çalışmada her iki tekniğin de daha yüksek kemerli burunlarda kendi teknik altyapılarına has dezavantajlarının azaldığı görülmekte olup, dorsal koruyucu (preservation) tekniklerin yüksek projeksiyonlu burunlar için de uygun nitelikte olduğu sonucu çıkarılabilir. Sonuç Literatürde high septal ve low septal dorsal koruyucu (preservation) rinoplasti teknikleri için yayınlar mevcut olmasına rağmen bu teknikleri birbiriyle karşılaştıracak veya dorsum üzerinde etkilerini değerlendirmiş bir yayın bulunmamaktadır. Çalışmada gerçekleştirilen, high septal ve low septal tekniklerin kemer ve supratip bölgelerinde oluşturdukları etkilerin değerlendirilmesi bu güncel konseptlerin nasıl çalıştığına ışık tutmaktadır. Hastaya uygulanacak dorsal koruyucu rinoplasti tekniği seçerken yalnızca kemer projeksiyonu ve septal-dorsal deviasyon gibi değişkenlerin göz önüne alınmasının ötesinde ameliyat öncesi burun kontürü, kemer ve supratip oranları da hesaba katılarak yapılan teknik seçiminin ameliyat sonrası hedeflenen dorsal kontürü elde etmede faydalı olacağı konusunu gündeme getirmiştir.

Cerrahi-plastik
Reha Furkan Ekici
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek gerilim elektrik yanıklarında fleplerin kullanım alanları

AmaçBu çalışmanın amacı; yüksek gerilim elektrik yanığı sonrası oluşan geniş ve vital dokuları açıkta olan defektlerin erken debridmanı ve olası en kısa sürede güvenilir, kanlanması iyi bir fleple rekonstrüksiyonu, anatomik bölgelere göre flep seçiminde bir algoritma oluşturmak ve hastada maksimum fonksiyonel kazanç elde edilmesidir. Bu amaca hizmet edecek flebin seçimi istenilen hedefe ulaşmada önemli bir faktördür.Gereç ve YöntemRetrospektif ve klinik olarak yapılan bu çalışmada,1988- 2008 yılları arasında yüksek gerilim elektrik yanığına maruz kalan toplam 633 hastadan fleple onarımı yapılan 103 hasta incelendi. Hastalar cinsiyet, yaş, yanık yüzdesi, ek travma, fasyotomi sayısı, amputasyon seviyesi, yatış süresi, flep çeşitleri ve komplikasyon parametrelerine göre incelendi. Yüz üç hastada toplam 138 fleple onarım yapıldı. Üst ekstremitede defekti olan 88 hastadan 45'ine groin flep, 15'sına pediküllü kas veya kas-deri flebi, 15'ine lokal fasyokutan flep, 5'ine submammarial flep, 2'sine adipofasyal ?turn-over? flebi, 2'sine serbest latissimus dorsi (LD) flebi, 2'sine pediküllü ters akımlı dorsal metakarpal arter (TADMF) flebi, 1'ine pediküllü superfisial eksternal pudental arter (SEPA) flebi uygulandı, 1'ine pediküllü rektus abdominis miyokutan flep. Alt ekstremite defekti olan 29 hastadan 9'una sural flep, 4'üne serbest LD flebi, 10'una lokal fasyokutan flep, 3'üne adipofasyal ?turn-over? flebi, 1'ine faysa flebi, 1'ine fasyokutanöz ada flebi, 1'ine pediküllü gastroknemius kas flebi uygulandı. Skalp defekti olan 19 hastadan 10' una lokal skalp flebi, 3' üne serbest LD kas veya kas-deri flebi, 2'ne fasya flebi,1'ne serbest transvers rektus abdominis miyokutan (TRAM) flebi,1'ine fasyokutanöz ada flebi, 1'ine serbest serratus kas flebi, 1'ine pediküllü trapezius miyokutan flebi uygulandı. Penis yokluğu olan 2 hastadan 1' ine serbest fibula osteokutan, diğerine ise serbest radial önkol fasyokutan flebi uygulandı. Bu onarımlar sonucunda anatomik bölgelere göre flep seçiminde bir algoritma oluşturuldu.Hastalar postoperatif 1, 3, 6, 12 aylık ve sonra da yıllık periyodlarla takip edildi. Bu takipler sonucu gerekli hastalara fonksiyonel amaçlı girişimler uygulandı.BulgularHastalar ortalama 31 ay takip edildi. Bu süre içinde sekonder girişimleri yapılan hastalarda flep adaptasyonunun iyi olduğu görüldü. Yüz otuz sekiz flepten 3 serbest LD flebinde,1 pediküllü gastroknemius kas flebinde,1 groin flepte ve 2 lokal fasyokutan flebinde tam ve 19 farklı flepte parsiyel nekroz gelişti. Bu fleplerin 6'sında enfeksiyon ve 1'inde hematom olduğu görüldü.SonuçSonuç olarak; yüksek gerilim elektrik yanığı sonrası oluşan defektlerin erken seri debridmanı ve debridman sonrası açıkta olan vital yapıların biran önce uygun bir fleple rekonstrüksiyonu önemlidir. Mevcut defektlerin rekonstrüksiyonu için oluşturulan algoritmaya uygun olarak; üst ekstremitedeki defektlerin groin flebiyle, pediküllü LD kas veya kas-deri flebiyle veya defekt etrafında sağlam dokular mevcutsa lokal fasyokutan fleplerle, alt ekstremite defektlerinde sural ve serbest LD kas flebiyle, skalp defektlerinde skalp veya serbest fleplerle ve penis rekonstrüksiyonunda serbest fleplerle onarım yapıldığı hastalarda rekonstrüksiyonun daha başarılı ve uygun olduğu sonucuna varılmıştır.

AlgoritmalarCerrahi fleplerCerrahi-plastik+3
Rauf Kerimov
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda genişletilmiş sırt ada flebi modelinde yeni bir cerrahi geciktirme tekniği

Amaç: Yara bakımına dirençli, karmaşık yaraların tedavisinde flep ile rekonstrüksiyon önemli bir seçenektir. Literatürde flep yaşayabilirliğini arttırmaya yönelik pek çok cerrahi geciktirme yöntemi mevcuttur, ancak sıçanlarda genişletilmiş sırt ada flebi modelinde, flebi çift perforatörlü hazırlayıp, sonra tek perforatöre indirgeyerek uygulanan cerrahi geciktirme yöntemine rastlanmamıştır. Çalışmamızda, cerrahi geciktirme uygulanan ve uygulanmayan sıçanların flep nekroz miktarlarının karşılaştırılması, flep yaşayabilirliğinin bu yeni yöntemle arttırılabileceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 190-350 gr arasında değişen 23 adet erişkin Sprague-Dawley cinsi erkek sıçan araştırmada kullanılmıştır. Kontrol grubuna 10, deney grubuna 13 sıçan dahil edilmiştir. Kullanılan flep modeli ?genişletilmiş sırt ada flebi modeli?dir. Kontrol grubundaki sıçanlarda sol derin sirkümfleks ilyak arter korunmuş, ameliyattan 7 gün sonra fleplerde meydana gelen nekroz miktarları saptanmıştır. Deney grubundakilerde ise sol derin sirkümfleks ilyak arter ve sol lateral torasik arter korunarak çift perforatörlü flep hazırlanmış, 7 gün sonra sol lateral torasik arter kesilerek sol derin sirkümfleks ilyak arter tabanlı, tek perforatörlü flep modeline dönüştürülmüştür. İlk ameliyattan 14 gün sonra fleplerde meydana gelen nekroz miktarları saptanmıştır.Bulgular: Kontrol grubunda fleplerin ortalama nekroz yüzey alanı 5,4 cm2 (% 7,6) iken deney grubunda 0,17 cm2 (% 0,22) olarak saptanmıştır. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,000).Fleplerde nekrozun, literatürdeki nekroz lokalizasyonlarından farklı olarak flep distalinin tamamında değil, sadece flep sağ üst köşesinde oluştuğu saptanmıştır.Sonuç: Çalışmamızın sonucuna göre fleplere uygulanacak bu yeni cerrahi geciktirme yöntemi ile flep yaşayabilirliği anlamlı şekilde artmaktadır.Fleplerde nekrozun flep sağ üst köşesinde meydana gelmesi, iki lateral torasik arter damarlı bölgeler (anjiozomları) arasında Acartürk ve ark. tarafından tanımlanan ?santral? vene ve bu venin ?ara? bir damarlı bölge olarak davranmasına bağlanabilmektedir.

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikDeri nakli+3
Güllü Korkmaz Solmaz
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde jigantomastili hastalarda uygulanan serbest mem başı ve süperomedial pediküllü meme küçültme tekniklerinin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmamızın amacı kliniğimizde jigantomastili hastalara uygulanan serbest meme başı greft tekniği ve süperomedial pedikül ile yapılan meme küçültme ameliyatlarını karşılaştırarak hangi hastaya hangi yöntemin kullanılmasının uygun olacağını göstermektir.Gereç ve Yöntem: Bu amaçla retrospektif olarak 2006 ? 2011 Haziran tarihleri arasında yapılmış olan 220 jigantomastili hastanın 118 tanesine ulaşıldı. 67 hasta serbest meme başı greft tekniği ile 51 hasta ise süperomedial pediküllü meme küçültme tekniği ile ameliyat edildi. Tüm hastaların yaş, boy, kilo, vücut kitle indeksi (BMI), doğum sayısı, sosyoekonomik - kültürel seviye, meslek, ek sistemik hastalık varlığı, sigara kullanımı, preop ölçümlerde elde edilen sağ ve sol sternal çentik areola nipple mesafesi, perop dönemde sağ ve sol memeden çıkarılan dokunun formol kullanılmadan önceki ağırlığı, toplam çıkarılan miktar, postop sternal çentik areola nipple mesafesi, ameliyat süresi, hastanede kalış süresi, komplikasyon varlığı, sekonder girişim yapılıp yapılmaması kaydedildi. Memnuniyet durumları 5 üzerinden derecelendirildi.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların % 81,4'ü ev hanımı, % 82,2'si orta ve düşük sosyoekonomik seviyeye sahipti. Grup I hastalarının yaş ortalaması 47,3±10,7, Grup II hastalarının ise 37,4±11,5 bulundu. Grup I hastalarının BMI ortalaması 37,1±6,0 kg/m2, Grup II hastalarının ise 32,1±5,4 kg/m2 bulundu. Ek hastalık oranlarına baktığımızda Grup I`deki hastaların % 38,8'inde, Grup II'deki hastaların ise % 15,7'sinde ek sistemik hastalık varlığı tespit edildi. Bu oranlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grup I hastalarından çıkarılan toplam doku miktarı 3636,2±1038,4 gr, Grup II hastalarından çıkarılan toplam doku miktarı ise 2324,8±450,6 gr olarak saptandı. Komplikasyon ve memnuniyet oranlarına bakıldığında her iki grupta anlamlı bir fark saptanmadı. Grup II'de dört areola nekrozu meydana geldi. Çalışmaya alınan hiçbir hastada sistemik komplikasyona rastlanmadı.Sonuç: 1000 gr'dan daha fazla doku çıkarılması gereken jigantomastili hastalarda seçilecek yönteme karar verirken hastanın yaşı, BMI'i, ek hastalık varlığı, postmenapozal dönemde olup olmaması göz önünde bulundurulmalıdır. 40 yaş üstü, postmenapozal dönemde bulunan, BMI'i 30'un üzerinde olan ve ek sistemik hastalığı olan kişilerde hiç düşünmeden serbest meme başı küçültme tekniği kullanılmasını klinikçe önermekteyiz. Diğer koşullarda süperomedial pediküllü meme küçültme tekniği oldukça güvenli bir şekilde uygulanarak uzun dönemde daha kalıcı fonksiyonel ve estetik sonuçlar sağlamaktadır.Anahtar Sözcükler:Meme hipertrofisi, jigantomasti, serbest meme başı greft ile meme küçültme tekniği, süperomedial pediküllü meme küçültme tekniği.

Cerrahi-plastikMemeMeme uçları
Aysun Bölükbaşı Mamak
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ortognatik cerrahide kullanılan otolog kemik grefti ve hayvansal kaynaklı greft materyalinin (Bioteck S.R.L. osteoplant-flex system) postoperatif sefalometrik sonuçlarının stabilite üzerine etkisinin karşılaştırılması

Ortognatik cerrahinin amacı; yüzün iskelet ve diş yapısındaki bozuklukları düzeltmektir. Lefort I osteotomisi ve saggittal split ramus osteotomisi maksillomandibuler deformitelerin düzeltilmesinde en sık kullanılan iki yöntemdir. Son 30 yılda pek çok gelişme görülmesine rağmen günümüzde bu tekniklerin komplikasyonları, karşılaşılan relaps oranları ve bunları azaltmak amacı ile yapılan araştırmalar devam etmektedir.Lefort I osteotomileri sonrası maksillada oluşan kemik defekt' lere otolog kemik grefti veya değişik yapıda greft materyallerinin kullanımının, postoperatif dönemde stabilite üzerine etkilerinin olumlu sonuçlandığı bilinmektedir.Bu çalışmada; Çukurova Üniversitesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı 'ında 2003-2011 yılları arasında gelişimsel maloklüzyon nedeni ile ortognatik cerrahi uygulanmış 80 hasta incelendi. Otolog kemik grefti veya hayvansal kaynaklı greft materyali kullanılan hastaların, postoperatif dönemde greft materyallerinin stabilite üzerine etkilerinin sefalometrik sonuçları, retrospektif olarak karşılaştırıldı.Cerrahi öncesi, cerrahiden 1 hafta sonra ve en az 1 yıl sonraki lateral sefalometrik sonuçlar iskeletsel relaps yönünden değerlendirildi.Hastaların lateral sefalogramları üzerinde maksillanın horizontal ve vertikal düzlemdeki hareklerinin sefalometrik analizi yapıldı. Cerrahi sonrası dönemde tespit edilen relaps oranları ve cerrahide kullanılan greft materyalleri arasında bir ilişki olup olmadığı istatiksel olarak değerlendirildi. Operasyon sonrası oluşan relaps oranları literatür verileri ile karşılaştırıldı.

Cerrahi-oralCerrahi-plastikDentofasiyal yapı+7
Mahmut Gökdoğan
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Melatonin ve N-asetilsisteinin sıçanlardaki McFarlane flep beslenmesi üzerine etkileri

Giriş Ve Amaç: Flepler açık yaraların kapatılmasında sıklıkla kullanılırlar. Ancak fleplerin uç kısmında meydana gelen beslenme problemleri, bazen önüne geçilemez bir sorun olarak kar?ımıza çıkar. Bu sorunlarla ba?a çıkmak için literatürde periferik vazodilatöler, antitrombotik ajanlar, antioksidanlar gibi birçok farmakolojik ajanlar ve cerrahi geciktirme i?lemleri uygulanmı?tır. Antioksidan ajanların serbest radikalleri yok etmek yolu ile flep ya?amı üzerine olumlu etkileri bilinmektedir.Bu deneysel çalı?manın amacı melatonin ve N-asetilsisteinin flep ya?amı üzerine olası etkilerini göstermek, bu etkileri birbirleriyle kar?ıla?tırmak ayrıca birlikte uygulanan bu ajanların flep ya?amında nasıl bir etki olu?turacağını incelemektir.Materyal Ve Metod: Ağırlıkları 200?250 gram arası olan 40 adet Wistar Albino cinsi sıçan kullanıldı. Yapılan çalı?mada 10?ar sıçandan olu?an 4 grup olu?turuldu. Sıçanlarda 9x3 cm.lik McFarlane flep modeli kullanıldı. 1 gruptaki sıçanlara (n=10) flep elevasyonu sonrası 1 hafta boyunca intraperitonal olarak serum fizyolojik verildi. 2. Gruptaki sıçanlara (n=10), aynı i?lemi takiben 1 hafta boyunca intraperitoneal 10 mg/kg melatonin, 3. gruptaki sıçanlara (n=10), 1 hafta boyunca intraperitoneal 40 mg/kg N-asetilsistein 4. gruptaki sıçanlara (n=10) ise 1 hafta boyunca intraperitoneal 40 mg/kg N-asetilsistein ve 10 mg/kg melatonin verildi. 1 hafta sonunda deney sonlandırılarak sırt fleplerin topgrafik incelemesi için fotoğraflama, flepteki damarlanma yapısı için transilluminasyonla inceleme ve histopatolojik inceleme için flepten biyopsi yapıldı.Bulgular: Flep nekroz alan oranları kontrol grubunda ort. % 41,5±10,1, 2. grupta % 22,2±12,5, 3. grupta %22,3±7,8, 4. grupta % 22,2±10,0 olarak hesaplandı. Kontrol grubundaki nekroz oranları diğer gruplarla kar?ıla?tırıldığında p=0,002 olarak bulundu ve istatiksel açıdan anlamlı olarak kabul edildi. Fleplerden alınan tam kat örneklerin histopatolojik incelemelerde nekroz oranları ve yerle?imleri, ödem, inflamasyon, damar proliferasyonu bulguları incelendi. Kontrol grubundaki nekroz bulguları diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı ?ekilde (p=0,001) artmı? bulundu. Kontrol grubundaki damar proliferasyonu bulguları diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı ?ekilde (p=0,035) azalmı? bulundu. Ayrıca 2. Gruptaki damar proliferasyonu diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde (p=0,029) yükselmi? bulundu. Kontrol grubundaki ödem ve inflamasyon bulguları ise diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı kabul edilmeyecek düzeyde (p>0,05) artmı? bulundu.Sonuç: Melatonin ve N-asetilsisteinin flep beslenmesi üzerine olumlu etkileri saptanmı?ken bu iki ajanın flep beslenmesine etkileri açısından önemli bir fark saptanmamı?tır. Ayrıca melatonin ve N-asetilsisteinin birlikte kullanımı ile etkinliklerinde flep beslenmesi yönünden bir artı? saptanmadı. Önemli antioksidan ajanlar olan melatonin ve N-asetilsistein, flep beslenmesini arttırmak, distal nekrozları önlemek amacıyla klinikte kullanılabilir.Anahtar Kelimeler: Antioksidanlar, flep beslenmesi, melatonin, N-asetilsistein, McFarlane flebi

AntioksidanlarCerrahi fleplerMelatonin+2
Süphan Tunç
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otolog doku veya implant ile yapılan meme rekonstrüksiyonlarında kullanılan farklı onarım yöntemlerinin karşılaştırılması

Otolog Doku Veya İmplant İle Yapılan Meme Rekonstrüksiyonlarında Kullanılan Farklı Onarım Yöntemlerinin Karşılaştırılması Meme kanseri, dünyada kadınlar arasında deri kanserlerinden sonra en sık görülen kanserdir. Ortalama 70 yaşına kadar yaşayan kadınlarda yaşam boyu meme kanserine yakalanma oranı %12 olarak hesaplanmıştır. Meme kanseri cerrahisi uygulanan hastalarda meme dokusunun kısmen veya tamamen çıkarılması sonucu önemli bir uzuv kaybının yarattığı yıkım, meme rekonstrüksiyonu seçeneklerinin gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla azaltılabilmektedir. Diğer yandan rekonstrüksiyon seçeneklerinin yıllar içerisinde gelişmesi, farklı rekonstrüksiyon yöntemlerinin farklı endikasyonlarla uygulanmasını arttırmış ve bu konuda standardizasyon eksikliğini gözler önüne sermiştir. Bu konuda yapılan çalışmalar halen kısıtlıdır. Hasta için en uygun tedavi seçeneğinin tekrarlanabilir ve güvenilir kriterler baz alınarak yapılabilmesi, bu konuda seçim yaparken daha nesnel bir yaklaşımla hastayı değerlendirmeyi ve daha sağlıklı kararlar vermeyi sağlar. Bu çalışmada 2000-2013 yılları arasında kliniğimizde mastektomi sonrası meme rekonstrüksiyonu amaçlı uygulanan iki seanslı implant ve otojen doku ile meme onarımı yapılmış 60 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu karşılaştırmada; hastaların yaşı, sigara kullanımı, postoperatif radyoterapi ve kemoterapi öyküsü, mastektomi çeşidi, operasyon süresi, operasyon sayısı, operasyon zamanlaması, hastaların hastanede yatış süresi, günlük hayatlarına dönüş süresi, komplikasyonlar ve hasta memnuniyeti çeşitli parametreler kullanılarak sorgulanmış ve hasta bazlı kullanılabilecek bir tedavi algoritması belirlenmiştir.

Cerrahi-plastikMastektomiMeme+3
Emrah Efe Aslaner
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kutanöz malign mealanom olgularının retrospektif analizi

Kutanöz Malign Melanom Olgularının Retrospektif Analizi Kutanöz malign melanom, tedavi edici veya önleyici birçok çalışma yapılmasına rağmen tüm dünyada, insidansında hızlı artış gösteren kötü prognozlu deri kanseridir. Ülkemizde, malign melanomla ilgili yapılan epidemiyolojik çalışmalar ve hastalık sağ kalım analizleri sınırlıdır. Bu çalışmalar sadece belli coğrafik bölgelerin prevalansını yansıtmaktadır. Bu çalışmada kliniğimizde tedavi edilen malign melanom hastaların; demografik özellikleri, hastalığın karekteristik özellikleri, evreleme amaçlı Sentinel Lenf Nodu Biyopsisi uygulamaları, tedavi yaklaşımları ve sağ kalım süreleri, retrospektif olarak değerlendirilmiş olup, güncel literatür bilgileriyle karşılaştırılarak, Türkiye'deki, malign melanom epidemiyolojisine katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniğinde, Ocak 2004-Aralık 2013 yılları arasında 10 yıllık dönemi kapsayan, takip ve tedavileri yürütülen 137 kutanöz malign melanomlu hasta geriye dönük olarak incelenmiştir. Hastaların ortalama takip süresi 33 (8-116) aydır. Hastaların yaşı, cinsiyeti ve tümörün lokalizasyonun, sağ kalım süresini belirleyici faktörler olmadığı saptanmıştır(p>0,271). En sık baş boyun bölgesi ve alt ekstremite bölgesinde malign melanom görülürken, daha az sıklıkta üst ekstremite bölgesi ve gövdede gözlenmiştir. En sık görülen ve prognozu en kötü olan histopatolojik alt tip olarak, nodüler malign melanom (%46,7) olduğu belirlenmiştir. Genel sağ kalım süresi 69.8±4.8 ay olarak saptanmıştır. Sentinel Lenf Nodu Biyopsisi uygulanan malign melanomlu hastalarda, Breslow kalınlığı 4mm üstünde (%50.4), Clark invazyon düzeyi 4-5 (%80) veya ülserasyon varlığında(%43.1); mikrometastaz riskinin arttığı, istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p:<0.008). Sentinel lenf nodu biyopsisi sonucu negatif olan yüksek riskli hasta grubunun takibinde (Breslow kalınlığı: 4mm den büyük, Clark invazyon düzeyi 4-5, ülserasyon varlığı, nodüler malign melanom, baş boyun yerleşimli malign melanomlar), % 23 hastada nüks ve metastaz saptanmıştır. Hastalığın karekteristik özellikleri olan Breslow kalınlığı, Clark invazyon düzeyi, histopatolojik alt tipi, mitotik indeksi, ülserasyon ve SLNB sonucu olarak mikrometastazın varlığı, sağ kalım süresini belirleyen bağımsız faktörler olarak saptanmıştır(p:0,0001). Bu çalışmada; Breslow kalınlığı, Clark invazyon düzeyi, histopatatolojik alt tip, SLNB sonucu olarak mikrometastaz saptanması, mitotik indeks ve ülserasyon varlığı belirleyici prognostik faktörler olarak saptanmıştır. Hastalarının; demografik verileri, sağ kalım süresi ve histopatolojik alt tiplerin sıklığı, batı popülasyonundaki malign melanom hasta verilerinden farklı olduğu belirlenmiştir.

Fırat Acar
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan S1 perforatör bazlı sırt flebi tabanına yerleştirilen doku genişleticinin farklı hacimlerde ekspansiyonuna perforatör damarın cevabı

Amaç: Bu çalışmada tavşan S1 perforatör bazlı sırt flebine yapılacak ekspansiyonun pedikülden kan akımına ve damar çapına etkisinin renkli Doppler ultrason ile; perforatörün tunika medya ve adventisya tabakalarının kalınlığına etkisinin histopatolojik inceleme ile ve flep vaskülaritesine etkisinin anjiyografi ile araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 12 adet Yeni Zelanda cinsi tavşanın sağ ve sol S1 perforatörlerine renkli Doppler ultrason yapılarak sistol tepe akım hızı, diyastol sonu akım hızı, diyastol ortası akım hızı, ortalama akım hızı, rezistivite indeksi ve pulsatilite indeksi ve damar çapı ölçüldü. Tavşanların sol taraflarına doku genişletici yerleştirildi, sağ tarafları kontrol grubu olarak kullanıldı. 4 tavşana 150cc, 4 tavşana 200cc, 4 tavşana 250cc ekspansiyon yapıldı. 3 haftalık ekpansiyon süresi sonunda tekrar renkli Doppler ultrason yapıldı. Sonuçlar karşılaştırıldı. Deney ve kontrol grubunun S1 perforatör bazlı flepleri tek parça olarak kaldırıldıktan sonra fleplerin anjiyografisi yapıldı ve vaskülaritedeki değişiklik karşılaştırıldı. Deney ve kontrol grubunda perforatörlerden biyopsi alınarak tunika medya ve tunika adventisya tabakalarının kalınlıkları karşılaştırıldı. Bulgular: Deney grubunda daha belirgin olmak üzere deney ve kontrol grubunda ekspansiyonla damar çapının arttığı görülmüştür. Deney grubunda rezistivite indeksi azalırken kontrol grubunda arttığı saptanmıştır. Deney ve kontrol grubunda pulsatilite indekslerinde değişim saptanmamıştır. Anjiyografiler değerlendirildiğinde deney grubunda vaskülarite artışı dikkat çekmektedir. Perforatörlerin tunika medya ve tunika adventisya kalınlıkarında farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Perforatör flep tabanına yerleştirilen doku genişleticinin ekspansiyonu ile perforatör damar çapı artar, rezistivite indeksi azalır, pulsatilite indeksi değişmez. Ekspanse edilen flebin komşu anjiyozomunun arterinin damar çapı ve rezistivite indeksi artar. Komşu anjizomda olan bu değişiklik, ekspansiyonla açılan "choke" anastomozlar vasıtasıyla kanı ekpanse edilen anjiyozoma yönlendirmek için meydana gelmiş bir adaptasyon olabilir. Ekpanse edilen perforatör flebin vaskülaritesi artar. Perforatörün tunika medya ve adventisya tabakalarının kalınlığında değişiklik olmaz. Anahtar kelimeler: perforatör flep, doku genişletme, renkli Doppler Ultrason, perforatör çapı, rezistivite indeksi

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikDoku büyümesi+3
Ömer Kokaçya
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

1993-2013 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi yanık ünitesinde tedavi gören pediatrik olguların retrospektif analizi

Amaç: Yanık vücudun karşılaşabileceği ağır travmalardan biri olup pediatrik yaş grubunun hassas fizyolojik dengelerini dramatik olarak etkilemektedir. Yanığın akut dönemde yarattığı komplike klinik seyri tedavi etmek ve sonrasında gelişen morbidite ile başa çıkmak ancak deneyimli kliniklerde başarılabilir. Çalışmamızda 1993-2013 yılları arasında takip edilen 1155 hastayı retrospektif olarak değerlendirerek yıllar içinde demografik dağılımda ve tedavi sonuçlarında görülen değişiklikleri saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1993-2013 yılları arasında yanık ünitemize takip edilen ve sağlıklı olarak verilerine ulaşılabilen 1155 pediatrik (0-18 yaş) olgunun başvuru yılları, yaş grupları, cinsiyetleri, yanık yüzdeleri ve derecelerini, başvurdukları mevsim ve aylar, ikamet ettikleri yerler, ilk başvuru merkezleri, kliniğimize ilk başvuru günleri, uygulanan tedavi şekilleri, tedavi sonuçlarına ve eksitus olan hastaların mortalite nedenleri değerlendirilmiş ve sonuçlar SPSS 17. 0 paket programı ile analiz edilmiştir. Çalışmada tedavi sonucunu etkileyen risk faktörlerinin belirlenmesinde Lojistik Regresyon analizi kullanılmış olup, tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0. 05 olarak alınmıştır. Bulgular: Hastaların ortalama yanık yüzdesi 21 ve ortalama yaşı 6. 2'dir. En sık görülen yanık tipi haşlanma tipi yanık olduğu saptanmıştır. En sık mortalite alev yanıklarına bağlı görülmektedir. Mortalite oranımız % 20. 3 olarak bulunmuş olup yıllar içinde azalma göstermektedir. En sık sebep sepsis iken, akut böbrek yetmezliği ve gastrointestinal kanamalara bağlı ölüm yıllar içinde azalmıştır. Sonuç: Tüm bulgular irdelendiğinde; yaş, yanık yüzdesi ve yanık derecesinin mortaliteyi etkileyen bağımsız risk faktörleri olduğu bulunmuştur. Yanık yüzdesi mortalite ihtimalini 1.2 kat, yanık derecesi ise 10.1 kat arttırmaktadır. Yanıklar özellikli planlama gerektiren sağlık problemleri kapsamında olup çocuklarda takip ve tedavi süreci çok daha karmaşık seyretmektedir. Tedavide multidisipliner ekibinin görev aldığı özelleşmiş ünite ve merkezler olmadan bu sorunun aşılması mümkün değildir. Bu konuda halkı bilinçlendirmek ve asgari önlemlerle bu travmanın önüne geçmeye çalışmak ise atılması gereken en önemli adımdır. Anahtar Kelimeler: Pediatrik, Yanık, Mortalite, Risk faktörü, Yanık etiyolojisi

EtyolojiMortalitePediatri+5
Gökçen Oran
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizce tedavi edilen Suriye iç savaşı mağduru pediatrik hastaların değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç; Yaşanan iç savaş sonucu sağlık sistemleri çöken Suriyeli hastalar Türkiye sınırını geçerek tıbbi yardım almak amacıyla hastanemize başvurmuşlardır. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniğince opere edilen Suriye iç savaşı mağduru çocuk hastaların operasyon nedenlerini, tedavi seçeneklerini ve sonuçlarımızı değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem; Çalışmamız içingerekli izinlerin alınmasının ardından 2012Ocak- 2015 Temmuz ayı içerisinde kliniğimizde ameliyat edilmiş Suriyeli çocuk hastalar dosya kayıtlarından retrospektif olarak incelendi. Araştırmamızda yaş, cinsiyet, etyoloji, operasyon bölgesi ve rekonstrüksiyon seçeneklerimiz tanımlandı. Bulgular; Opere edilen Suriyeli çocuk hasta sayısı 73 olarak saptandı. Bu hastaların 47 tanesi (%64,3) erkek, 26 tanesi (%35,7) kız çocuğu idi. Yaş ortalaması 6,46 olarak bulundu. Suriyeli çocuklar en sık konjenital nedenlerle (n:44) opere edildi, ikinci sırada ise savaş yaralanmaları (n:25) yer aldı. En sık konjenital anomali yarık dudaktı (n:17) ve en sık rekonstrüksiyon seçeneği olarak Millard yöntemi (n:16) ile onarım uygulandı. En sık savaş yaralanması nedenleri ise blast etkisi sonucu oluşan doku defektleri (n:11) ve termal yanıklardı (n:11). Sonuç;Yaşanan iç savaşı sonucu hem kendi kliniğimiz hem de diğer kliniklerde artan travmatik hastalarla ilgilenmek için yara bakım timi kurduk. Kompleks yaralanmaları olan ve zorlayıcı fizyolojiye sahip çocuk hastalarla baş etme konusunda ekipçe deneyim kazandık. En sık başvuru nedeninin konjenital hastalıklar olması savaşın neden olduğu sağlık sorunlarının sadece savaş cerrahisi ile sınırlı kalmadığını göstermiş oldu. Anahtar Kelimeler;Suriye iç savaşı, Yanık,Travma, Flep, Çocuk

CerrahiCerrahi fleplerCerrahi-plastik+7
Berat Çiğdem
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İkinci derece derin temas yanığı rat modelinde botulinum toksin A'nın yara iyileşmesine etkisi

Giriş ve Amaç: Yanık hem mortalite hem morbidite açısından insanoğlu için çok önemli fiziksel ve psikolojik bir travmadır. Yanığın hem erken hem de uzun dönem tedavisi halen sorun olmaya devam etmektedir. Botulinum toxin A daha önce; hiperkinetik ve distonik bozukluklar, spastisite, fasiyal asimetri, reyno fenomeni, migren tedavisi, post operatif pektoral kas spazmı, flep pedikülüne geciktirme ve hipertrofik skar amacı ile kullanılmıştır. Botulinum toxin A' nın inflamasyon fazı üzerine olan etkileri incelediğinde yanık sonrası staz zonunda oluşan inflamasyonada etkili olabileceği düşünülebilir. Bu çalışmanın amacı Botulinum toxin A' nın yanık sonrası staz zonunda meydana gelen yara iyileşmesine olan etkisinin incelenmesidir. Materyal ve Metod : Çalışmada 20 adet 200-225 gram erişkin Spraque-Dawley cinsi rat kullanıldı. Kontrol grubu 10 adet, botox grubu 10 adet olacak şekilde 2 gruba ayrıldı. Yanık işleminden önce 90 mg/kg Ketamin-HCl (Ketalar®, Pfizer) ve 10 mg/kg Xylazin-HCl (Rompun®, Bayer) karışımı intramusküler verilmesiyle anestezi oluşturuldu. Ratların sırtında kaynar suda bekletilmiş metal blok ile 2. derece derin yanık oluşturuldu.Yanık sonrası kontrol grubuna serum fizyolojik, botox grubundaki her bir rata 9 IU botulinum toxin A verildi. Yedi gün sonra tüm ratlara kuyruk venlerinden işaretli radyoaktif madde (Technetium 99 methoxyisobutylisonitrile) verildi. Daha sonra yanık sırt alanları eksize edildi sintigrafik görüntüleme yapıldı. Ardından bu spesmenler histopatolojik inceleme amacı ile formaldehit ile fikse edildi. Hemotoksilen eosin ve Masson trikrom yöntemleri kullanılarak staz zonundaki fibrozis düzeyleri, granülasyon, inflamatuar yanıt, vaskülarizasyon ve epitelizasyon değerlendirildi. Bulgular: Sintigrafik görüntülemede staz zonundaki viabilite botox grubunda anlamlı bir şekilde daha yüksek bulundu. Botox grubunda kontrol grubuna göre epitelizasyon anlamlı bir şekilde daha yüksek bulundu. İnflamasyon ve granülasyon dokusu botox grubunda daha düşük tespit edildi. Fibrozis ve vaskülarizasyon açısından gruplar arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuçlar: Yanık staz zonu iyileşmesinde inflamatuvar yanıtın kontrol altına alınması hasarın azaltılmasında etkilidir. Bu öngörüden yola çıkarak çalışmamızda botulinum toxin A'nın inflamasyonun erken fazını baskılayıp yanık staz zonunda geri dönüştürülebilir hasarın azalmasına neden olabilir. Çalışmamızda botulinum toxin A uygulanan staz zonunda antiinflamatuvar etki görülüp staz zonundaki hasarın azaldığı tespit edilmiştir. Bu yönüyle botulinum toxin A'nın daha geniş çalışmalarla desteklenerek yanık hasarının azaltılması açısından kullanılabileceği öngörülmüştür. Çalışmamızın sonucunda botulinum toxin A'nın bu mekanizmaların moleküler düzeyde gösterilmesi için immünohistokimyasal çalışmalara ihtiyaç duyulacağını düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler : Staz zonu, Botulinum toxin A, İnflamasyon

Botulinum toksinleriSıçanlarYanıklar+3
Serkan Sabancıoğullarından
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık redüksiyon ve konservatif yaklaşılan izole kondil fraktürlü postop son 10 yılın hastalarının geriye dönük klinik ve radyolojik olarak kıyaslamalı değerlendirmesi

Mandibula kırıklarında en fazla etkilenen bölge kondil bölgesidir ve bu tür yaralanmalarda primer etiyolojik faktör trafik kazalarıdır. Mandibula kırıklarının tedavisinde ana hedef, kırık kemik segmentlerinin anatomik redüksiyonu ve stabilizasyonu sonucu, en az morbidite ile fonksiyonu yeniden sağlamaktır. Tedavi seçenekleri arasında, intermaksiller fiksasyon tekniklerinden oluşan kapalı redüksiyon ve açık redüksiyon teknikleri mevcuttur. Bu tedavi yöntemlerinin seçiminde pek çok faktör göz önünde bulundurulmalıdır. Bunlar; hastanın yaşı, genel durumu, mandibulanın kemik yapısı, mevcut dişler, kırığın tipi ve lokalizasyonu, tek ya da multipl olması ve enfeksiyon varlığıdır. Bu derlemede; yetişkin ve çocuk hastalarda, son on bir yılda mandibular kondil kırıklarına farklı cerrahi tedavi yaklaşımları güncel literatür bilgileri eşliğinde retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Yapılan klinik muayeneye ek olarak görüntüleme ile tedavi yöntemine karar verme açısından literatüre ışık tutabileceğini düşündüğümüz sonuçlar elde edilmiştir.

Konservatif tedaviKraniyofasiyal yapıMaksilla+4
Oben Karakuş
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deri eki tümörü olgularının retrospektif analizi

Giriş ve amaç: Deri tümörleri tüm dünya çapında en yaygın olarak gözlenen tümörlerdir. Deri eki tümörleri (DET), farklı yönlerde diferansiye olan, histolojik özellikleri deri eklerine benzeyen neoplazmlardır. Çoğu benign özellikte olup nadiren de olsa malign karakterde olan deri eki tümörleri de gözlenebilmektedir. Deri tümörlerinin genetik, kimyasal, hormonal, beslenme, viral ve çevresel gibi çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Bir çok deri eki tümörü her yaş aralığında görülebilmektedir ve bazılarının ekstrakutanöz eş değerleri bulunsa da çoğu deriye özgüdür. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde tedavi edilen deri eki tümörü bulunan hastaların epidemiyolojik özelliklerinin incelenmesi, hastaların cinsiyet ve yaş açısından değerlendirilmesi, tümörlerin boyut, yerleşim yeri ve histolojik tip açısından değerlendirilmesi, hastalarda tedavide kullanılan operasyon tekniklerinin değerlendirilmesi ve malign deri eki tümörü bulunan olguların reeksizyon, nüks, sentinel lenf nodu biyopsisi, lenf nodu diseksiyonu, mortalite durumları ve mortalite süreleri açısından değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışma Mayıs 2010 ve Mayıs 2022 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği'nde tedavi edilen benign ve malign deri eki tümörlü 219 olgu (benign:159, malign:60) üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Çalışma Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nin Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği'nde yatan hastaların arşiv dosyalarındaki verilerden yararlanılarak oluşturulmuştur. Bulgular: Çalışmamızda 219 olgunun 159'unda (%72,6) benign deri eki tümörü görülürken 60'ında (%27,4) malign deri eki tümörü görülmüştür. Çalışmamızda benign deri eki tümörü bulunan olguların 62'si (%39) kadın hastalardan ve 97'si (%61) erkek hastalardan, malign deri eki tümörü bulunan olguların ise 34'ü (%56,7) kadın hastalardan ve 26'sı (%43,3) erkek hastalardan oluşmuştur. Literatürde yapılan çalışmalarda benign deri eki tümörlerinin malign deri eki tümörlerinden fazla olduğu izlenmiştir (18,85,86). Çalışmamızda yer alan benign deri eki tümörü bulunan olguların yaş ortalaması 45,37±22,68 yıl (min-max: 1-93) olduğu ve malign deri eki tümörü bulunan olguların yaş ortalamasının 72,51±14,13 yıl (min-max: 24-96) olduğu izlenmiştir. Yaş ortalamaları bakımından gruplar arasındaki farkın istatistiki yönden anlamlı olduğu gözlenmiştir (p<0,05). Benign deri eki tümörlerinde erkek olgularda yaş ortalamasının (46,07±23,21 yıl) kadın olgulardan (44,94±22,01 yıl) yüksek olduğu gözlenmiştir. Malign deri eki tümörlerinde kadın olgularda yaş ortalamasının (75,53±12,4 yıl) erkek olgulardan (68,54±15,42 yıl) yüksek olduğu gözlenmiştir. Deri eki tümörlerinin görülme sıklığı açısından değerlendirdiğimiz olgularımızda benign olguların 40'ında (%25,2) sebase nevüs, 29'unda (%18,2) pilomatriksoma bulunurken, malign olguların 17'sinde (%28,3) porokarsinom, 12'sinde (%20) sebase karsinom bulunduğu saptanmıştır. Benign deri eki tümörlerinde kadın olgularda en sık pilomatriksoma (15 hasta, %9,43) ve hidradenoma (13 hasta, %8,18) türleri izlenirken, erkek olgularda sebase nevüs (30 hasta, %18,87) ve pilomatriksoma (14 hasta, %8,81) türleri izlenmiştir. Malign deri eki tümörlerinde kadın olgularda en sık porokarsinom (10 hasta, %16,67), sebase karsinom (8 hasta, %13,33) ve prolifere trikilemmal tümör (8 hasta, %13,33) türleri izlenirken, erkek olgularda porokarsinom (7 hasta, %11,67) ve trikilemmal karsinom (7 hasta, %11,67) türleri izlenmiştir. Çalışmamızda benign deri eki tümörü olgularının 22'sinin (%16,4) skalpte ve 17'sinin (%12,7) malar bölgede bulunduğu, malign deri eki tümörü olgularının 10'unun (%16,67) göz kapağında ve 9'unun (%15) malar bölgede bulunduğu gözlenmiştir. Literatürde yapılan çalışmalarda deri eki tümörü olgularının en sık baş ve boyun bölgesinde olduğu izlenmiştir (87,92,93). Çalışmamızda yer alan benign lezyonların ortalama boyutunun 1,47±1,41 cm olduğu gözlenirken malign lezyonların ortalama boyutunun ise 3,13±2,58 cm olduğu tespit edilmiştir. Benign lezyonlarda, fibrofolliküloma türünde ortalama boyutun (10 cm) ve keratinöz kist (Trikilemmal tip) türünde ortalama boyutun (2,83±2,82 cm) diğer türlerden yüksek olduğu izlenmiştir ve leyzon türüne göre lezyon boyutları arasındaki farkların istatistiki yönden anlamlı olduğu gözlenmiştir (p<0,05). Malign lezyonlarda, prolifere trikilemmal tümör türünde ortalama boyutun (4,65±3,15 cm) ve trikoblastik karsinom türünde ortalama boyutun (4,50±3,57 cm) diğer türlerden yüksek olduğu izlenmiştir ve leyzon türüne göre lezyon boyutları arasındaki farkların istatistiki yönden anlamlı olduğu gözlenmiştir (p<0,05). Benign deri eki tümörüne sahip kadın olgularda lezyonların ortalama boyutunun (1,47±1,51 cm) erkeklerde (1,45±1,34 cm) yüksek olduğu izlenmiştir. Malign deri eki tümörüne sahip kadın olgularda ortalama lezyon boyutunun (3,24±2,69 cm) erkeklerde (3,07±2,55 cm) daha yüksek olduğu izlenmiştir. Çalışmamızda benign deri eki tümörü bulunan olguların 15'ine (%9,43) greft uygulaması, olguların 114'üne (%90,57) primer onarım yapılmıştır. Malign deri eki tümörü bulunan olguların 19'una (%33,93) flep uygulaması, olguların 22'sine (%39,29) greft uygulaması ve olguların 15'ine (%26,79) primer onarım yapılmıştır. Benign olgularda primer onarım en sık sebase nevüs (36 hasta, %22,64) ve pilomatriksoma bulunan hastalara (29 hasta, %18,24) yapılırken greft ile onarım ise en sık sebase nevüs (4 hasta, %2,52) ve hidradenoma bulunan hastalara (4 hasta, %2,52) yapılmıştır. Malign olgularda greft ile onarım en sık porokarsinom (7 hasta, %12,5) ve prolifere trikilemmal tümör (6 hasta, %10,71) bulunan hastalara yapılırken flep ile onarım ise en sık sebase karsinom (5 hasta, %8,93) ve trikoblastik karsinom (5 hasta, %8,93) bulunan hastalara yapılmıştır. Malign hastaların 9'unda (%15) reeksizyon uygulanmıştır ve 8'inde (%13,33) nüks gelişmiştir. Malign hastaların 7'sine (%11,66) sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmıştır ve trikoblastik karsinom tanılı bir hastada sonuç pozitif gelmiştir. Malign hastaların 5'ine (%8,33) lenf nodu diseksiyonu yapılmıştır ve porokarsinom tanılı bir hastada sonuç pozitif gelmiştir. Malign grupta radyoterapi verilen iki (%3,33) olgu yer almaktadır ve kemoterapi alan olgu bulunmamaktadır. Bir (%1,66) olguda sistemik metastaz olduğu tespit edilmiştir. Malign deri eki tümörü tanısı almış olguların 26'sında (%43,33) mortalite gelişmiştir. En çok mortalite gelişen olgular porokarsinom (13 hasta, %21,67) ve trikoblastik karsinom (7 hasta, %11,67) bulunan olgular olmuştur. Mortalite gelişen olguların yaş ortalamasının (75,65±15,88 yıl, min:24 max:96 ) yaşayan olgulardan (70,09±12,34 yıl, min:33 max:90) daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Mortalite gelişen olguların lezyon boyutu ortalamasının (3,27±2,77 cm, min:0,5 max:10) yaşayan olgulardan (2,99±2,533 cm, (min:0,3 max:12) daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Olgularda mortalite gelişimine etki eden değişkenler incelendiğinde yaş, lezyon türü ve lezyon boyutunun etkili faktörler olduğu, cinsiyetin mortalite gelişimine etki etmediği saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda deri eki tümörlerinin çoğunun benign olduğu izlenmiştir. Benign lezyonların erkek hastalarda, malign lezyonların kadın hastalarda fazla olduğu izlenmiştir. Malign lezyonlar yaşlı hastalarda , benign lezyonlar ise daha genç hastalarda izlenmiştir. Benign lezyonların bulunduğu olgularda en sık yerleşim yerlerinin skalp ve malar bölge olduğu, malign lezyonların bulunduğu olgularda ise en sık yerleşim yerlerinin göz kapağı ve malar bölge olduğu izlenmiştir. Benign lezyonu bulunan olgularda en sık sebase nevüs ve pilomatriksoma türlerinin olduğu ve malign lezyonu bulunan olgularda en sık porokarsinom ve sebase karsinom türlerinin olduğu izlenmiştir. Benign lezyonların tedavisinde en sık primer onarım yapılırken, malign lezyonların tedavisinde en sık greft ile onarım yapılmıştır. Malign deri eki tümörleri agresif olabilen, nodal tutulum ile uzak metastaz yapabilen ve mortalite ile seyredebilen tümörlerdir. Deri eki tümörlerinde erken tanı ve nüksün önlenmesi açısından hastaların takiplarinin düzenli aralıklarla yapılması önemlidir. İnsanlara deri kanseri belirtileri ve güneşten korunma yöntemleri hakkında bilgi verilmelidir. Anahtar Kelimeler: deri eki tümörü, benign tümör, malign tümör

Apokrin bezleriCerrahi-plastikDeri hastalıkları+6
Seçkin İlmaz
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda rekombinant insan epidermal büyüme faktörü ile ön koşullandırmanın yağ grefti yaşayabilirliğine olan etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Plastik estetik ve rekonstrüktif cerrahi pratiğinde doku hacminin arttırılmasında, skar düzeltilmesinde, vücut konturlarının şekillendirilmesinde ve vücut gençleştirme gibi alanlarda yağ greftleri sıkça kullanılmaktadır. Otolog yağ grefti uygulamalarının avantajları, kolay elde edilebilir olması, kolay uygulanması, tekrarlanabilir olmasıdır. Otolog doku olması nedeniyle doku yabancı cisim reaksiyonları ile karşılaşılmamaktadır (1,2). Her zaman hedeflenilen hacmin elde edilememesi, öngörülemeyen yağ grefti kayıplarının olması ise en büyük dezavantajlarıdır. Yapılan araştırmalara göre otolog yağ grefti uygulamaları sonrasında değişen oranlarda rezorbsiyonların olduğu izlenmiştir (3,4). Otolog yağ greftindeki adiposit yaşayabilirliğini artırmak için çok sayıda çalışmalar yapılmıştır (5). Fakat plastik, estetik ve rekonstrüktif cerrahi uygulamalarında kabul edilmiş standart bir uygulama henüz yoktur (3). Yağ grefti sağkalımını arttırmak için alıcı sahada neovaskülarizasyonu artırmak gerektiği düşünülmektedir (6). Epidermal büyüme faktörünün (EGF) neovaskülarizasyonu arttırarak otolog yağ grefti sağkalımını arttırdığı bilinmektedir fakat literatürde rekombinant insan epidermal büyüme faktörü (rhEGF) ile yapılacak olan ön koşullandırmanın otolog yağ greft yaşayabilirliğine olan etkisi üzerine çalışma yapılmadığı görülmüştür (6). Bu çalışmada literatürdeki sıçan modellerine uygun olarak yağ grefti uygulamasından 1 hafta önce interskapuler bölge dorsaline rhEGF uygulanarak yapılacak ön koşullandırmanın yağ greftinin yaşayabilirliğine olan etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: 24 adet Wistar Albino cinsi olan ve ağırlıkları 300±50 gram olan erkek sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar randomize olarak n=8 olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. 1. gruptaki sıçanların sağ inguinal bölgesinden alınarak hazırlanan tek parça halindeki 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölge dorsalinde cilt altında hazırlanan poşa yerleştirildi. 2. gruptaki sıçanların interskapüler bölge dorsalinde cilt altına 0.5 cc rhEGF subkutan olarak uygulandıktan 1 hafta sonra sağ inguinal bölgeden hazırlanan 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölgede cilt altında oluşturulan poşa yerleştirildi. 3. gruptaki sıçanların interskapuler bölge dorsalinde cilt altına 0.5 cc %0.9 serum fizyolojik subkutan olarak uygulandıktan 1 hafta sonra sağ inguinal bölgeden hazırlanan 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölge dorsalinde oluşturulan poşa yerleştirildi. 3 grupta yer alan sıçanların yağ greftleri yerleştirildikten 8 hafta sonra cilt altı poşlardan çıkartılıp ağırlık ve hacimleri ölçüldü. Tüm gruplardaki deneklerin yağ greftlerinde normal adiposit varlığı, fibrozis, inflamasyon, vasküler yoğunluk, nekrozis, kist-vakuol oluşumu histopatolojik olarak incelendi. Hacim ve ağırlık karşılaştırması, histopatolojik verilerin değerlendirilmesi istatistiksel olarak yapıldı. Bulgular: 3 grup arasında deneklerden elde edilen yağ greftlerinin ağırlıkları istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmadı (p=0,579). Histopatolojik verilerin istatistiksel analizinde kist-vakuol oluşumu, inflamasyon, normal yağ dokusu oran arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Nekrozis, fibrozis ve vasküler yoğunluk açısından 3 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda rhEGF ile yapılan ön koşullandırma ile yağ greftlerinin yaşayabilirliği değerlendirildiğinde 8. hafta sonunda greft ağırlıkları, normal yağ dokusunun oranı, kist-vakuol şiddeti ve inflamasyon şiddeti açısından anlamlı sonuç bulunmazken, nekrozis, fibrozis ve vasküler yoğunluk oranları açısından anlamlı sonuçlar bulunmuştur. Çalışmamızda rhEGF ile yapılan ön koşullandırma sonucunda yağ greftinin vasküler yoğunluk şiddetinin azaldığı, nekrozis ve fibrozis şiddetinin arttığı görülmüştür. Bu nedenle rhEGF ile yapılacak ön koşullandırmanın yağ grefti yaşayabilirliğini arttırmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: yağ grefti, yağ grefti sağkalımı, rekombinant insan epidermal büyüme faktörü

Adipoz dokuCerrahi-plastikEpidermal büyüme faktörü+4
Aydın Önen
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nano yağ grefti uygulamasının flep vaskülarizasyonuna etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Flep cerrahisi, doku defekti onarımında kullanılan temel tekniklerden biridir. Klinik pratikte görülen ve cerrahi başarıyı doğrudan belirleyen en önemli komplikasyon ise flep distalinde görülen nekrozdur. Bu sorunu çözmek amacıyla, son yıllarda flep iyileşmesini destekleyip hızlandırma potansiyeline sahip çeşitli farmakolojik ajanlar, kök hücre uygulamaları ve rekombinant büyüme faktörleri yoğun bir şekilde araştırılmaktadır. Son yıllarda rejeneratif özellikleri ile oldukça popüler olan nano yağ grefti, yağ dokusunun mekanik olarak emülsifiye edilmesi ile elde edilen bir yağ grefti türüdür. Mekanik emülsifikasyon sırasında adipositler parçalanırken mezenkimal kök hücreler canlı kalmaktadır. Böylece bu hücrelerden salınan büyüme faktörleri sayesinde nano yağ grefti hacimsel destek olmanın ötesinde rejeneratif özellikleri ile dikkat çekmektedir. Bu çalışmada, sıçanlarda oluşturulan random paternli dorsal deri flebi modellerinde nano yağ greftinin vaskülarizasyon ve diğer histolojik iyileşme parametreleri üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Materyal ve Metot: Çalışmada 40 Wistar albino sıçan dört gruba ayrıldı. Nano yağ grefti, sıçanların inguinal yağ yastıkçıklarının mekanik emülsifikasyonu ile hazırlandı. Gruplarda farklı dolaşım paternine sahip flep modelleri kullanıldı. Postoperatif 14. günde sakrifikasyon sonrası flepler eksize edilerek histopatolojik incelemeye alındı. İnflamasyon, fibroblastik aktivite, neovaskülarizasyon, reepitelizasyon ve nekroz parametreleri semikantitatif olarak değerlendirildi. Sonuç: Nano yağ grefti uygulamasının inflamasyonu ve fibroblastik aktiviteyi azalttığı, reepitelizasyonu artırdığı, nekrozu ise azalttığı gözlendi. Neovaskülarizasyon açısından ise anlamlı bir fark izlenmedi. Anahtar kelimeler: Nanofat, flep, vaskülarizasyon, inflamasyon, fibrozis

Cerrahi fleplerNeovaskülarizasyon
Doğancan Güven
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Süperomedial pediküllü meme küçültme ameliyatında tümesan kullanımının ameliyat sonrası hemoglobin değerleri üzerine etkisi: Retrospektif çalışma

Amaç: Bu çalışmada, süperomedial pedikül ile meme küçültme ameliyatı yapılan hastaların turnike altında tümesan infiltrasyonunun, kanama miktarı üzerine anlamlı etkisi olup olmadığının literatüre katkı sağlamasını hedeflendi. Gereç ve Yöntem: 01.01.2018-01.07.2019 tarihleri arasında wise pattern ile süperomedial pediküllü olacak şekilde planlamış ve küçültme mamoplastisi yapılmış 64 hastanın bilgileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların 42 kadarında 200 cc tümesan kullanılmış, 22 kadarı ise tümesansız ameliyat edilmiş olarak gözlendi. Anestezi hazırlık işlemleri doğrultusunda istenmiş olan tam kan sayımları sonuçlarından hemoglobin (Hgb), hematokrit (Hct) ve platelet (Plt) sayısal değerleri not edildi. Ameliyat sonrası ilk 3 saat içerisinde alınan tam kan sayımı örneklerinden aynı değerler ayrıca not edildi. Ameliyat öncesi dönemde bakılan hemoglobin değerleri Grup-1'de 12,87 iken, Grup-2'de 13,11'di. Benzer şekilde Grup-1'deki hastaların hematoktrit değerleri ortalama 39,13, Grup-2'deki hastaların ise 39,78'dir. Ameliyat öncesi platelet değerleri Grup-1'de 294.095,24, Grup-2'de 298.136,36 olarak raporlanmış. Ameliyat sonrası dönemde Grup-1 deki hastaların hemoglobin değerleri ortalama 11,27, hematokrit değerleri ortalama 34,52 ve platelet sayıları ortalama 268.261,90 olarak kaydedilmiş. Grup-2'deki hastalar için ise hemoglobin değerleri ortalama 10,90, hematokrit değerleri ortalama 33,51 ve platelet değerleri ortalama 257.454,55 olarak saptanmış. Grup-1'de ortalama hemoglobin düşüşü ile Grup-2'deki hemoglobin düşüşü karşılaştırıldığında p değeri 0,012 olarak saptandı. Benzer yöntemle hematokrit farkı p değeri 0,02; platelet için i ise 0,1 olarak hesaplandı. Bulgular: Grup-1'de ortalama hemoglobin düşüşü ile Grup-2'deki hemogram düşüşü karşılaştırıldığında p değeri 0,012 olarak saptandı. Benzer yöntemle hematokrik farkı p değeri 0,02; platelet için ise 0,1 olarak hesaplandı. Sonuç: Meme küçültme ameliyatlarında ılımlı derecede kanama meydana gelmektedir. Kanama miktarının azaltılması hastanın erken mobilize olmasına, daha erken taburcu olmasına ve sosyal hayatına daha hızlı dönmesine olanak sağlar. Tümesan kullanımı, uygulaması kolay, ameliyatta kan kaybını anlamlı derecede azaltan ucuz, etkili ve güvenli bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: meme küçültme, süperomedial pedikül, tümesan

AnesteziCerrahi-plastikHemoglobinler+4
Deniz Yıldırım
Aydın Adnan Menderes University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gigantomasti nedeniyle cerrahi uygulanan hastaların serum ve patoloji örneklerinde visfatin düzeylerinin incelenmesi Retrospektif çalışma

Amaç: Çalışmada erişkin ve adölesan yaşta gigantomasti nedeniyle opere edilen hastaların serum visfatin düzeyleri, genç yaşta meme büyüklüğü olmayan veya gigantomasti tanısı almadan başka nedenlerle opere edilmiş hastalardaki serum visfatin düzeyleri ile karşılaştırılmıştır. Visfatinin meme hipertrofisine etkisi olabileceği düşünülerek gigantomasti etyopatogenezine ışık tutması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 2019 yılında BKİ 20 kg/m² ve üzerinde bilateral meme büyüklüğü veya jüvenil meme hipertrofisi tanısı konarak opere edilmiş 31 adet gönüllü hasta (grup 1) / (çalışma grubu) ve meme büyüklüğü olmayan veya gigantomasti tanısı konmamış ancak başka nedenlerle opere edilmiş BKİ 20 kg/m² ve üzerinde olan 7 adet gönüllü hasta (grup 2) / (kontrol grubu) dahil edilerek yapıldı. Hastaların preoperatif hazırlık süreci için alınan biyokimya kan örneklerinin bir kısmı, visfatin düzeyi ölçümü için EDTA'lı tüpte santrifüj edilerek, serum olarak ayrılıp, -80º C derecede saklandı. Bulgular:Mann Whitney U testi sonuçlarına göre, jüvenil gigantomasti hastalarının serum visfatin düzeyleri (Median= 10,38), kontrol grubu serum visfatin düzeylerinden (Median= 5,53) anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (U=42,00, p= 0,011). Mann Whitney U testi sonuçlarına göre, jüvenil gigantomasti hastalarının beden kitle indeksi (Median= 26,62) ile kontrol grubu beden kitle indeksi (Median= 24,17) arasında anlamlı düzeyde fark saptanmamıştır. (U=77,50 , p= 0,249). Mann Whitney U testi sonuçlarına göre, jüvenil gigantomasti hastalarının yaşları (Median= 29) , kontrol grubu yaşları (Median= 30) arasında anlamlı düzeyde fark saptanmamıştır. (U=77,00 , p= 0,438). Pearson korelasyon analizinde, serum visfatin değerleri ile beden kitle indeksi arasında anlamlı ilişki görülmemiştir (r=-0,212, 38, p= 0.2). Bununla beraber, serum visfatin değerleri ve beden kitle endeksi arasındaki ilişki ters yönde bir orantıdır. Sonuç: Yüksek serum visfatin düzeylerinin meme hipertrofisi etyopatogenezinde yer alıyor olabilir. Ancak visfatin; visseral adipoz doku gibi farklı alanlardan da sekrete edilebildiğinden ötürü, serum visfatin düzeylerinin, meme büyüklüğü veya visfatin ilişkili endokrinolojik patolojilerin tanı ve tedavisine katkısının nasıl olacağının tespiti için ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca serum visfatin değerlerinin kanser, hormonal parametreler ve kronik inflamasyon gibi süreçlerden etkilenmesi nedeniyle; hastaların menstürel sikluslarını, subklinik enfeksiyonlarını veya tanı almamış kanser olgularını ekarte ederek yapılacak olan yeni kontrollü çalışmalar gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Visfatin, gigantomasti, jüvenil meme hipertrofisi

Cerrahi-plastikHipertrofiMeme+2
Ahmet Aşçıoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yağ doku kökenli kök hücre uygulamasının perforatör flep yaşayabilirliği üzerine etkisi

Flep cerrahisi sırasında, defekt bölgesini örten flep dokusu çoğunlukla transfer edilen dokunun en distalidir. Beslenmesinde bozukluk olmaması, yeterli dolaşımının sağlanması yapılan cerrahi girişimin başarılı olması için en önemli kriterdir. Bu amaçla literatürde pek çok farmakolojik ajanın yanı sıra, son yıllarda popülerlik kazanmış olan kök hücreler de kullanılmaktadır. Adipoz kökenli kök hücrelerin neovaskülarizasyonu arttırdığı önceki çalışmalarda kanıtlanmıştır. Bu çalışmada plastik cerrahide günümüzde sıklıkla kullanılmakta olan perforatör fleplerin, yağ doku kökenli kök hücre verilerek yaşayabilirliğinde artışın gözlemlenmesi hedeflendi. Deney için, 18 adet dişi erkek ayrımı gözetilmeksizin Wistar Albino sıçan kullanılarak 3 grup oluşturuldu. Sıçanların dorsal bölgelerinden 3x12cm'lik literatürde daha önce tanımlanmış olan posterior uyluk perforatör flebi kaldırıldı. İlk grup kontrol grubu olarak seçildi. Flep, herhangi bir işlem yapılmadan yerine iade edildi. 2. Grupta flebe 0,3ml subkutan serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. 3. gruba 3x106 ünite kök hücre subkutan olarak enjekte edilerek fleplerin yerlerine iadesi yapıldı. Hayvanların tümü 7. günün sonunda sakrifiye edildi. Sağlıklı zon, geçiş zonu ve nekrozdan olmak üzere 3 adet biyopsi alınarak histopatolojik olarak incelendi. Makroskopik görüntüleri fotoğraflanarak dijital ortamda incelendi. Sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Sonuç olarak yağ doku kökenli kök hücre uygulaması yapılan fleplerin, kontrol ve sham gruplarına göre yaşayabilen kısmında istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğu görüldü. Ayrıca histokimyasal ve immunokimyasal olarak, enjeksiyon bölgesinde kök hücrenin varlığı, kapiller yoğunluğun arttığı, eNOS, iNOS, IL-1 ve IL-6 gibi inflamatuar belirteçlerin, bez ve kıl folikülü sayısında artış olduğu görüldü. Bu olumlu etkilerin, klinik kullanımda perforatör flep nekroz oranlarını azaltmada ve iyileşmeyi hızlandırarak hastane yatış süresinin kısalmasında kullanılabileceği düşünülmektedir. İnsanda perforatör flepler üzerinde uygulanabilecek yağ doku kökenli kök hücrelerin terapötik dozu, olası yan etkileri ve prognoza katkıları için ileri klinik çalışmalar gerekmektedir.

Adipoz dokuCerrahi fleplerCerrahi-plastik+4
Merve Özkaya Ünsal
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidrojen sülfürün iskemik sıçan cilt fleplerinde zamana karşı koruyucu etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: İskemi reperfüzyon (İ/R) hasarı, üzerinde birçok çalışma yapılmasına rağmen fizyopatalojik etkileri henüz tam olarak aydınlatılamamış, oldukça karmaşık bir süreçtir. Bu durum vücutta farklı bölgelerde ve dokularda karşımıza çıkmaktadır. Travma, replantasyon ve mikrovasküler flep cerrahisinde, şok, sepsis, organ transplantasyonu, pankreatit, stent uygulamaları, anjioplasti, abdominal aort anevrizması cerrahisi, flep cerrahisi, testis torsiyonu, bağırsak strangülasyonu gibi nedenlerle meydana gelebilir. Hidrojen sülfür (H2S) üzerinde çokca çalışılan bir gazotransmitter olup yapılan çalışmalarda iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisi gösterilmiştir. Bu çalışmada amaç, sıçan kasık bölgesinden hazırlanan vasküler saplı ada flebinde iskemi reperfüzyon hasarı oluşturarak hidrojen sülfürün etkisini zamana göre incelemektir. Hidrojen sülfürün (H2S) zamana göre etkisinin incelendiği parametreler; doku nötrofil sayımı, biyokimyasal lipid peroksidasyon ürünü olan malondialdehit (MDA), elektron mikroskobunda apopitoz ve hücresel aktivitelerin incelenmesidir. Bu çalışmayla hidrojen sülfürün Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi pratiğinde kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal Metod: Ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen 'wistar albino' sıçanlar; 4 gruba (grup 1, grup 2, grup 3, grup 4) ayrıldı. Her grup kendi içinde 2 subgruba ayrıldı; grup a(kontrol), grup b(H2S). Her grupta cilt flepleri kasık bölgesinden 6x4 cm olacak şekilde yüzeyel epigastrik arter pediküllü ada flep olarak eleve edildi. A gruplarına (kontrol grubu) iskemi öncesi ek müdahalede bulunulmadı. B gruplarına (H2S grubu) ise iskemiden 20 dakika önce kuyruk veninden final konsantrasyonu 10µM olacak şekilde hidrojen sülfür sıvı halde enjekte edildi. Flepler iskemi saatlerine göre; grup 1(1 saat), grup2(2 saat), grup3(3 saat), grup4(6 saat), femoral arter ve ven kan akımları ayrı ayrı mikroklipslerle durdurularak iskemide bırakıldı. Daha sonra flepler iskemi saatlerine (1, 2, 3, 6 saat) göre eleve edilerek mikroklipsler alındı ve kan akımı tekrar sağlandı. 12 saatlik reperfüzyon sonrası, sıçanlar servikal dislokasyon ile sakrifiye edilerek doku örnekleri alındı. Alınan örneklerden; iskemik dokudaki nötrofil sayımı, biyokimyasal olarak lipid peroksidasyonunun son ürünlerinden olan MDA (malondialdehit) ölçümü ve elektron mikroskobisi ile dokudaki iskemi reperfüzyon hasarı değerlendirildi. Bulgular: Tüm saatlerde (1, 2, 3 ve 6) elektron mikroskobisi incelemesinde; hidrojen sülfürün iskemi reperfüzyon hasarına ve apoptozise karşı hücresel düzeyde koruma sağladığı görüldü. Birinci, 2. ve 3. saatlerde doku nötrofil sayısında istatistiksel olarak anlamlı (p=0,035) düşüş saptandı. Doku MDA ölçümünde ise hidrojen sülfürün 1. saatte istatistiksel olarak anlamlı (p= 0,026) düşüş saptandı. Altıncı saat doku nötrofil sayımı ve doku MDA ölçümünde ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Sonuçlar: Literatürde H2S'in cilt fleplerine I/R hasarına karşı koruyucu etki mekanizması ve yarılanma süresi hakkında çok az veri olup çalışmamızda bu konu detaylı şekilde irdelenmiştir. Çalışma sonucunda cilt fleplerinde hidrojen sülfürün reperfüzyon hasarına elektron mikroskobik bulgularda tüm saatlerde antiapoptotik etkilerinin olduğu görülmüştür. Buna karşın erken dönemde sitoprotektif ve antiinflamatuar etkisinin olduğu (iskemi sonrası 1., 2., 3. saatlerde) ancak geç dönemde (6.saat) bu etkisinin olmadığı görülmüştür. Bu bulgularla H2S'in I/R hasarına karşı yeterli koruyucu etkiyi sağlamak için, tekrarlayan uygulamalarla veya farklı dozlarda verilmesinin uygun olabileceği düşünülmüştür. Daha geniş çalışmalarda H2S'in cilt flepleri üzerinde etkilerinin detaylı incelenmesinden sonra Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi pratiğine girebileceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Cilt flebi, Hidrojen Sülfür, İskemi, Reperfüzyon, Sıçan

Cerrahi fleplerDeriHayvan deneyleri+4
Ensari Yavuz
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda silikon blok yerleştirilmesi sonrası radyoterapi verilerek kapsül kontraksiyonu oluşturma modelinde insan rekombinant epidermal büyüme faktörünün kapsül kontraksiyonuna etkisinin araştırılması

Amaç: Plastik cerrahi pratiğinde meme kanseri nedeniyle mastektomi sonrasında implant ile meme rekonstruksiyonu ve estetik amaçlı meme protezi uygulamaları sık yapılan operasyonlardır. Meme protezi uygulanan hastalarda kapsül kontraksiyonu önemli bir komlikasyon olup, bu çalışmada sıçanlarda silikon blok yerleştirilmesi sonrasında radyoterapi verilerek, kapsül kontraksiyonu oluşturma modelinde insan rekombinant epidermal büyüme faktörünün (hrEGF) kapsül kontraksiyonuna etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada sıçanlarda radyoterapi verilerek kapsül kontraksiyonu oluşturma modeli örnek alınmış ve elde edilen verilerin histopatolojik inceleme yapılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Kronik inflamasyona bağlı gelişen kapsül kontraksiyonu azaltmak amacıyla EGF kullanılarak kapsül kontraksiyonunun azalacağı düşünülmüştür. Çalışmada her grupta altı sıçan olmak üzere 24 sıçan kulanılmıştır. Birinci grupta sıçanlara radyoterapi verilmeden 63 gün takip edildi. İkinci, üçüncü ve dördüncü gruplarda ise sıçanlara birer hafta arayla her uygulamada 9, 78 Gray olmak üzere iki kez radyoterapi uygulandı. Çalışmada üçüncü gruba birer gün ara ile üç doz, dördüncü gruba ise birer gün ara ile altı doz rhEGF verilerek çalışamanın 63. gününde sıçanlar sakrifiye edilerek incelendi. Bulgular: Araştırmada dört farklı grubun kronik yangı, nötrofil, eozinofil, kollagen, vasküler proliferasyon, yangı hücresi ve kapsül kalınlığı ölçüm değerleri incelenerek istatistiksel değerlendirmesi yapılmıştır. Çalışmada kronik yangı , eozinofil, yangı hücresi değerleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemiştir. Nötrofil düzeyleri, kollajen miktarı, vasküler proliferasyon ve kapsül kalınlıkları incelendiğinde hepsinde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak deney gruplarında artmış bulunmuştur. Ancak deney grupları arasında anlamlı fark izlenmemiştir. Sonuç: Çalışmada farklı hrEGF dozları kullanılmış olup kapsül kontraksiyonu üzerinde belirgin etkisi izlenmemiştir. Etkinliğin değerlendirilmesi amacıyla başka çalışmalarda farklı dozlar ve süreler göz önünde bulundurulabilir. Anahtar Kelimeler: Kapsül Kontraksiyonu, Meme Protezi, Epidermal Büyüme Faktörü

DaralmaDaralma-patolojikEpidermal büyüme faktörü+7
Yavuz Tuluy
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda oluşturulan interpolasyon flebi modelinde İnsan Rekombinant Epidermal Büyüme Faktörü kullanımının neovaskülarizasyon ve pedikül ayrılma süresine etkisi

Amaç:Plastik cerrahi pratiğinde interpolasyon flepleri geniş ve derin defektlerin kapatılmasında sıklıkla tercih edilen flepler arasındadır. Ancak klinik pratikte pedikül ayrılması için en az 2-3 hafta beklenmesi hala ciddi bir problem teşkil etmekte olup bu durum hastaların hastanede kalma sürelerini uzatmakta, çeşitli morbiditelere sebebiyet vermekte ve bunlara bağlı olarak hastane masraflarını artırmaktadır. Epidermal Büyüme Faktörü (EGF) klinik pratikte yara iyileşmesini artırmak için kullanılan bir ajandır. İnterpolasyon fleplerinde pedikül ayrılma süresinin alıcı yataktan gelişen neovaskülarizasyona bağlı olduğu bilinmektedir ve bu süreç yara iyileşmesi aşamalarını içermektedir. Bu çalışmamızda erken dönemde yapılan pedikül ayrılmasında EGF'nin flep üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışmada Wistar albino cinsi olan ve ağırlıkları 200±50 gram arasında değişen 36 adet dişi ve erken sıçan kullanıldı. Sıçanlar ağırlık ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin kontrol ve çalışma grubu olarak 2 ana gruba ayrıldı. Her ana grup kendi içinde 3 alt gruba ayrıldı. Tüm deneklerin sırt bölgesinden 1 adet kranial bazlı 5x5cm boyutunda, derinin tüm katmanlarını ve tabanda panniculus karnosus'u da içeren random cilt flebi eleve edildi. Tabandaki defektin 2,5cm' lik bölümü primer kapatılırken flep, distalde kalan 5x2,5cm' lik defekte inset edildi. Çalışma grubundaki deneklere flep inseti öncesi ¾'ü alıcı tabana,¼'ü de yara dudaklarına olacak şekilde toplamda 20 mikrogram tek doz Epidermal Büyüme Faktörü enjeksiyonu yapıldı. Kontrol grubundaki deneklere herhangi başka bir madde enjeksiyonu yapılmadı. Postoperatif 8., 11. ve 14. günlerde her alt gruptaki 6 adet sıçanın proksimal pediküllerine ayırma işlemi yapıldı. Pedikülü ayrılan her flep ayırma işlemi sonrası yedi gün boyunca takip edildi. Yedinci gün sonrası her flebin fotoğrafları çekildi ve histopatolojik örnekler de yine aynı günde alındı. Fotoğraflar Adobe Acrobat Reader DC 2021 programına aktarılarak her flepteki yaşayan alanlar ve nekroz alanları piksel ve yüzde olarak ölçülerek karşılaştırıldı. Tüm deneklerin flepleri histopatolojik olarak incelenerek reepitelizasyon, yangı, fibroblastik aktivite, granülasyon dokusu formasyonu ve neovaskülarizasyon parametreleri üzerinden karşılaştırıldı. Bulgular:İstatistiksel sonuçlar değerlendirildiğinde kontrol grubundaki alt grupların kendi içinde yapılan yaşayan flep alanı ve nekroz alanları karşılaştırmaları arasında anlamlı fark olduğu (p=0.009) ancak çalışma grubundaki alt gruplar arasında yaşayan flep alanları arasında anlamlı fark olmadığı izlenmiştir (p=0.115). Histopatolojik sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildiğinde postoperatif 8. günde pedikül ayrılması yapılan çalışma grubunda, aynı gün pedikül ayrılması yapılan kontrol grubuna göre fibroblastik aktivite, granülasyon dokusu ve neovaskülarizasyonun anlamlı olarak daha yüksek olduğu (p<0.05), postoperatif 11. günde pedikülü ayrılan çalışma grubunda, aynı gün pedikülü ayrılan kontrol grubuna göre granülasyon dokusu düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu (p=0.023) ve postoperatif 14. günde pedikülü ayrılan çalışma grubunda, aynı gün pedikülü ayrılan kontrol grubuna göre neovaskülarizasyon düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu izlenmiştir (p=0.027). Sonuç:Çalışmamızın sonucunda interpolasyon fleplerinde Epidermal Büyüme Faktörü uygulanması sonrasında yaşayan flep alanı açısından 11. günde anlamlı sonuçlar alınmışken, histopatolojik değerlendirme sonuçlarında farklı günlerde pedikül ayrılması yapılan tüm gruplarda özellikle neovaskülarizasyon olmak üzere farklı parametrelerde anlamlı sonuçlar alınmıştır. Çalışma Epidermal Büyüme Faktörü kullanımının yara iyileşmesini hızlandırdığını ve neovaskülarizasyon üzerinde olumlu yönde etkisi bulunduğunu göstermiştir. İnterpolasyon fleplerinin Epidermal Büyüme Faktörü tedavisiyle daha erken dönemde ayrılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler:interpolasyon flebi, pedikül ayrılması, rekombinant insan epidermal büyüme faktörü

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikEpidermal büyüme faktörü+4
Aziz Parspancı
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulslu elektromanyetik alanın sıçan kas dokusu iskemi reperfüzyon hasarına etkisi

Giriş ve Amaç: iskemi, bir dokuya gelen kan akıĢının azalması veya durması olarak tariflenir. Reperfüzyon ise dokuya tekrar kan akıĢı sağlanmasına verilen isimdir. Dokulara gelen kan akımındaki bu değiĢiklikler, dokuda bir hasar bırakır. Bu hasar; oluĢan iskeminin nedenine, süresine ve Ģiddetine, ayrıca reperfüzyona bağlı olarak geliĢmektedir. OluĢan bu hasara iskemi reperfüzyon(Ġ-R) hasarı adı verilir. Ġ-R hasarı birçok mekanizmanın eĢlik ettiği kompleks bir patofizyolojik süreci barındırmakla birlikte, bu mekanizmaların aydınlatılması, hasarın önüne geçebilecek çözümler için bir arayıĢ doğurmuĢtur. Cerrahi ve farmakolojik olarak çok sayıda çalıĢma yapılmasına rağmen, Ġ-R hasarını geri döndürebilecek güvenli bir tedavi günümüzde halen bulunamamıĢtır. Pulslu elektromanyetik alan (PEMA) tedavisi, uzun yıllardır kullanılan, baĢta kemik iyileĢmesi olmak üzere yara iyileĢmesi, doku rejenerasyonu ve antiinflamatuar özellikleri kanıtlanmıĢ bir tedavi modalitesidir. ÇalıĢmamız, sıçan alt ekstremitesinde oluĢturulan Ġ-R hasarı sonrası PEMA uygulamasının iskelet kasındaki hasara olan etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: YaĢları 4-6 ay arasında olan, baĢlangıç ağırlıkları 250-350 g arasında değiĢen 40 adet Wistar-Albino türü erkek sıçan, 4 farklı gruba ayrıldı. Grup 1, kontrol grubu olup hiçbir uygulama yapılmamıĢtır (n=10). Grup 2, 3 ve 4'teki sıçanların alt ekstremitelerinde hindlimb iskemi yöntemine uygun olarak femoral arter-ven sistemindeki kan akıĢı mikroklipsler ile durdurularak 4 saat iskemi oluĢturulmuĢtur. 4 saat sonra reperfüzyon sağlanmıĢtır. Grup 2'ye herhangi bir tedavi uygulanmamıĢtır (n=10). Grup 3'te Ġ-R hasarı oluĢturulduktan sonra 30 gün boyunca günde 1 saat PEMA tedavisi uygulanmıĢtır (n=10). Grup 4'te Ġ-R hasarı oluĢturulduktan sonra 30 gün boyunca günde 2 saat PEMA tedavisi uygulanmıĢtır (n=10). 30 gün sonra sıçanların alt ekstremiteleri makroskopik olarak Ġskemi Skoru ile değerlendirilmiĢtir. Kuyruk veninden indosiyanin yeĢili (ICG) uygulaması sonrası SPY cihazı ile alt ekstremite perfüzyonu görüntülenmiĢ ve haritalanmıĢtır. Değerlendirme sonrası sıçanlar sakrifiye edilerek gastroknemius kaslarından örnekler alınmıĢtır. Alınan örnekler ıĢık mikroskobu ve elektron mikroskobunda incelenmiĢtir. Ayrıca kas fonksiyonlarını biyofiziksel olarak incelemek için izole organ banyosuna alınarak kasların izometrik kasılma güçleri değerlendirilmiĢtir. Bulgular: Ġskemi Skoru'na göre yapılan makroskopik değerlendirme sonucu tüm gruplar Normal olarak değerlendirilmiĢtir. SPY cihazında yapılan görüntülemelerde yüzdesel olarak haritalandırma yapıldığında Grup 3 ve Grup 4'teki perfüzyonun Grup 2'den daha iyi olduğu, Grup 1'e benzediği izlendi. IĢık mikroskobunda lökosit yoğunluğunun, Grup 3 ve Grup 4'te azaldığı, bu gruplar arasındaki karĢılaĢtırmada Grup 3'teki azalmanın daha çok olduğu izlendi. Lenfosit yoğunluğunun Ġ-R oluĢturulan tüm gruplarda arttığı izlendi. Neovaskülarizasyon kapiller yoğunluğu ile değerlendirilmiĢ olup, PEMA uygulanan Grup 3 ve Grup 4'te anlamlı derecede arttığı gözlenmiĢtir. Elektron mikroskobunda yapılan incelemede Grup 3 ve Grup 4'teki kas dejenerasyonlarında geri dönüĢ olduğu gözlenmiĢ olup, Grup 4'teki morfolojinin Grup 1 ile benzer olduğu izlenmiĢtir. Ġzometrik kas kasılması değerlendirmesinde kasılma XI kuvvetleri karĢılaĢtırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p<0.01). Grup 1 ve Grup 4 benzer kuvvetlere sahip olarak izlendi. Kasılma süreleri karĢılaĢtırıldığında gruplar arasında anlamlı farklılık izlendi (p<0.024). GevĢeme süreleri arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi. Sonuçlar: Literatürde PEMA uygulamasının etkileri üzerine birçok çalıĢma mevcut olup, baĢta kemik olmak üzere dokuların iyileĢmesi ve antiinflamatuar etkileri gösterilmiĢtir. Fakat Ġ-R hasarı üzerine yapılmıĢ az sayıda çalıĢma olması ve bu çalıĢmalarda Ġ-R hasarı sonrasındaki fonksiyon kaybının değerlendirilmemesi, bizim çalıĢmamızı farklı kılmaktadır. PEMA uygulaması, Ġ-R hasarı mekanizmasında yer alan birçok yolak üzerinde etkisi olması, hasar oluĢtuktan sonraki iyileĢme sürecinde hızlandırıcı etkileri olması ve sistemik yan etkilerinin olmaması nedeniyle tedavi seçeneği olarak değerlendirilebilir. Ayrıca Ġ-R hasarı sonrası iskelet kasında geliĢen güç kaybının restore edilmesinde etkili olması, PEMA tedavisini diğer tüm tedavi modalitelerinden farklı bir yere taĢımaktadır.

Alt ekstremiteElektromanyetik alanlarHayvan deneyleri+6
Ahmet Umut Yuvacı
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda mobil ve immobil bölgenin yağ greft viabilitesine olan etkisinin araştırılması

Giriş ve amaç: Plastik, estetik ve rekonstrüktif cerrahi pratiğinde yağ greftleri, doku augmentasyonunda, vücut konturlarının şekillendirilmesinde ve yüz gençleştirmede , skar revizyonlarında sıkça kullanılmaktadır. Otolog yağ greftlerinin avantajları kolay elde edilebilir olması, tekrarlanabilir olması, kolay uygulanabilir olmasıdır. Otolog doku olması nedeniyle yabancı cisim reaksiyonları ile karşılaşılmamaktadır(1). Her zaman istenilen hacmin elde edilememesi, öngörülemeyen rezorbsiyonların olması en büyük dezavantajlarıdır. Yapılan araştırmalara göre otolog yağ grefti uygulamaları sonrasında değişen oranlarda rezorbsiyonların olduğu izlenmiştir (2,3). Otolog yağ greftinde adiposit yaşayabilirliğini artırmak için çok sayıda çalışmalar yapılmıştır (2). Fakat plastik, estetik ve rekonstrüktif cerrahide rutine girmiş standart bir uygulama henüz bulunmamaktadır (4). Literatürde vücuttaki mobil (hareketli) ve immobil (hareketsiz) bölgenin yağ greft yaşayabilirliğine etkisi üzerine çalışma yapılmadığı görülmüştür. Bu çalışmada yeni bir sıçan modeli oluşturularak sıçanın hareketli ve hareketsiz bölgelerinin yağ greftiyle olan ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmada 24 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Hareketli ve hareketsiz bölge olarak sıçanda alıcı saha olarak yeni bir model tanımlandı. 1. deney grubunda sıçanın sağ inguinal bölgesinden alınan yağ grefti, ağırlık ve hacimleri ölçülerek, hareketsiz bölge olarak seçilen skalpte cilt altında açılan poşa tek parça halinde yerleştirildi. 2. deney grubunda sıçanın sağ inguinal bölgesinden elde edilen yağ grefti ağırlık ve hacimleri ölçülerek hareketli bölge olarak seçilen servikal bölge dorsal yüzünde cilt altında oluşturulan poşa tek parça halinde yerleştirildi. Her iki gruptaki yağ greftleri 6 haftanın sonunda yerleştirildikleri poşlardan çıkarılıp ağırlık ve hacimleri ölçüldü. Histopatolojik olarak adiposit varlığı, fibrozis, inflamasyon, vasküler yoğunluk, nekroz , kist -vakuol oluşumu incelendi. İstatistiksel olarak hacim ve ağırlık karşılaştırması ,histopatolojik verilerin değerlendirilmesi yapıldı. ix Bulgular: 1. ve 2. grup arasında yağ greftlerinin ağırlıkları istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı bir fark izlenmedi (p> 0,05). Histopatolojik verilerin istatiksel analizinde kist- vakuol oluşumunda , inflamasyonda, normal yağ dokusunda, nekrotik yağ dokusunda ,fibroziste her iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Vasküler yoğunluğun grup 1'de daha fazla olduğu görüldü ve istatiksel olarak yapılan değerlendrimede anlamlı bulundu (p<0,05). Tartışma ve sonuç: Plastik cerrahi pratiğinde yağ grefti yaygın olarak olarak kullanılmaktadır. Çalışmamızda yeni bir sıçan modeli tanımlanarak hareketli ve hareketsiz bölgenin yağ greft yaşayabilirliği üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Hareketli ve hareketsiz bölgede 42 gün beklemenin ardından çıkan yağ greftlerinin ağırlıkları kıyaslandığında anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Histopatolojik olarak yapılan incelemede hareketsiz bölgedeki yağ greftlerinde vasküler yoğunluğun daha fazla olduğu ortaya çıkmıştır. Yağ greft sağ kalımını artırmaya yönelik çok sayıda çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalardan bir kısmı sağ kalımı artırmak için yağ greftinin vaskülaritesini artırmaya yönelik olmuştur. Vaskülarite artışı bazı çalışmalarda antioksidan madde kullanımı , neovaskülarzasyonunu tetikleyici ajanlar ile sağlanılmaya çalışılmıştır(3). Bu çalışmaların sonucunda vaskülarite artışında anlamlı bulunan araştırmalar mevcuttur. Fakat rutin prosedürde uygulamaya geçmemiştir. Bizim çalışmamızda vaskülarizasyonu artırmak için yardımcı ajanlara gerek kalmadan hareketiz bölgeye yerleştirilen yağ greftlerinde vasküler yoğunluğun arttığı ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. Vasküler yoğunluk artışı ile birlikte uzun dönem yağ greft sağ kalımlarında artış olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda sıçanlarda yağ greft uygulamaları için hareketli ve hareketsiz bölgelerin kıyaslanması açısından yeni bir sıçan modeli tanımlanarak literatüre kazandırılmıştır.

Adipoz dokuCerrahi-plastikSağkalım+2
Gökçen Çakır Bozkurt
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep; yeni bir deneysel model

Cilt defektlerinin onarımında muskulokutan flepler önemli yer tutmaktadır. Muskulokutan fleplerde kas kitlesinin deri ile birlikte flebe dahil edilmesinin sebebi, çoğu zaman kas kitlesinin derinin beslenmesi için aracı olmasıdır. Dikkatli bir diseksiyon ile deriye ulaşan perforatör kas içinden pediküle kadar izlenip, kas flebe dahil edilmeden sadece cilt flebi kaldırılabilir. Böylece donör sahadaki komplikasyon oranı azaltılmış olup, alıcı sahada da gereksiz hacim oluşumunun önüne geçilebilir(11) . Sıçanlarda birçok flep modeli tanımlanmış olmasına rağmen, perforatör tabanlı flep modellerinin popülaritesi gün geçtikçe artmaktadır(25). Perforatör fleplerin klinik kullanımının artması bizleri sıçanlarda yeni perforatör flep modelleri bulmaya zorlamaktadır(21). Bu çalışmada aksiller arterin lateral torasik dalının cilde ulaşan perforatörü üzerinden cilt flebi kaldırılarak, birinci hafta sonunda yaşayan alan tespit edilmesi planlanmıştır.Çalışmamızda, 400-450 gr ağırlığında wistar albino sıçanlar kullanılmış olup, hayvanlar 7 gruba ayırılmıştır: Grup I: Sham grubu, hiçbir işlem yapılmadı n:6, Grup II: Kontrol grubu, 3x2 cm boyutunda cilt adası perforatör kesilerek kaldırıdı n:6, Grup III: Kontrol grubu, 3x6 cm boyutunda cilt adası perforatör kesilerek kaldırıldı n:6, Grup IV: 3x2 cm boyutunda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup V: 3x6 cm boyutunda lateral torasik arter tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup VI: 3x2 cm boyutunda posterior thigh tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6, Grup VII: 3x6 cm boyutunda posterior thigh tabanlı perforatör flep kaldırıldı n:6. IM 75mg/kg Ketamine-HCL ve 10mg/kg Xylasine-HCL uygulamasıyla anestezi sağlandı ve deney gruplarına cerrahi uygulandı. Postoperatif 7. günün sonunda, anestezi altında, tüm deneklerin flep nekroz ve yaşayan alan ölçümleri yapılıp, canlı flep alanından yaklaşık birer cm2'lik olmak üzere histopatolojik değerlendirme için doku biyopsisi alındı. Hayvanlar anestezi altında sakrifiye edildi. Grup 2 ve grup 3 de, 12 sıçanda da, perforatörü kesilerek kaldırılan tüm cilt adaları nekroza gitti. Grup 4 de, 6 sıçanda da lateral torasik arter perforatörü ile kaldırılan 3x2 cm boyutunda ki fleplerin tamamı yaşadı. Grup 5 de, 6 sıçanda da lateral torasik arter perforatörü ile kaldırılan 3x6 cm boyutunda fleplerin 3x2 cm lik kısmı yaşadı. Grup 6 da, 6 sıçanda da posterior thigh perforatörü ile kaldırılan 3x2 cm lik fleplerin tamamı yaşadı. Grup 7 de, 6 sıçanda da posterior thigh perforatörü ile kaldırılan 3x6 cm lik fleplerin 3x3 cm lik kısmı yaşadı. Bu çalışmayla, 400-450 gr wistar albino sıçanlarda, lateral torasik arter perforatörünün aynı yerden cilde ulaştığı ve 3x2 cm bir cilt adasını beslediği gösterildi. Böylelikle çeşitli flep çalışmalarında kullanılabilecek yeni bir deneysel model oluşturuldu.

ArterlerCerrahi fleplerCerrahi tedavi+3
Zülfükar Ulaş Bali
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign deri tümörlerinin retrospektif analizi ve nüks oranlarının değerlendirilmesi

Derinin malign tümörleri arasında bazal hücreli karsinom (BHK), skuamöz hücreli karsinom (SHK), malign melanom (MM) , bazoskuamöz karsinom ve deri eki tümörleri yer alır. Biyolojik davranışları oldukça farklı olan bu tümörler içinde bazal hücreli karsinom vakaların büyük bir kısmını oluşturur. Sıklık olarak sonrasında sırasıyla skuamöz hücreli karsinom, malign melanom ve deri eki tümörleri gelir (1) . Bu çalışmanın amacı, kliniğimizde tedavi edilen malign deri tümörlü hastaların, epidemiyolojik özellikleri , tutulan bölge ve histopatolojik tiplerin belirlenmesi, tedavi yaklaşımları ve nüks oranlarının retrospektif olarak değerlendirilmesidir. Çalışma , Ocak 1995 - Aralık 2014 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp fakültesi (CBÜTF) Hastanesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniğinde tedavi edilen malign deri tümörlü 1280 olgu üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Hastaların 701'i erkek (%54,8), 579'u (%45,2) kadındı. Ulaslararası yayınlarda da deri kanserlerinin erkeklerde daha sık görüldüğü bildirilmektedir. Yaş ortalaması 65,6 (min:20-max:97) olarak saptandı. 1280 hastada toplam 1436 lezyon mevcuttu ve bu lezyonların ortalama boyutu 15,8 mm (min:1 mm - max:30 cm) idi. Tümörlerin en sık yerleşim yerinin baş-boyun bölgesinde olduğu görüldü. Hastalarda en sık histopatolojik tanı %60 oranla BHK sonrasında sırayla %29,6 SHK, %5,5 MM, %3,8 deri eki tümörü, %1,6 bazoskuamöz tümör olarak bulundu. Yapılan diğer çalışmaların çoğunda da sıklık sırasının benzer şekilde olduğu dikkati çekmektedir (101,102,103). BHK tanısı olan hastaların yaş ortalaması 65,2 idi. Hastaların %48,2'sinin kadın, %51,7'si erkek olduğu saptandı. Tümörün en sık baş-boyun bölgesine yerleştiği görüldü. SHK tanısı olan hastaların yaş ortalaması 67,6 idi. SHK direkt olarak kümülatif güneş hasarı ve yaşla ilişkilidir. Hastalığın güneşe maruz kalan baş boyun ve ekstremitelerde gelişme ihtimali daha yüksektir. Bizim çalışmamızda da hastaların %39,7'sinin kadın, %60,2'sinin erkek olduğu, tümörün en sık yerleşim yerinin ise baş-boyun bölgesi olduğu görüldü. Deri kanserleri içinde malign melanom üçüncü sıklıkta bildirilen deri kanseri tipidir (101,102,114). Bizim çalışmamızda da %5,5 oran ile üçüncü sıklıkta görülen deri kanseri tipi malign melanom idi. Hastaların yaş ortalaması 60,9 idi. %50,6 hastanın kadın, %49,3 hastanın erkek olduğu, en sık yerleşim yerinin sırasıyla birinci sıklıkta yanak ve ayak, ikinci sıklıkta gövde olduğu görüldü. Malign melanomlu hastaların histopatolojik incelemeleri sonucunda %26,7 hastada nodüler melanoma, (%22,5) olguda yüzeyel yayılan melanoma, %22,5 hastada akral lentiginöz melanoma, %18,3 hastada lentigo melanoma, %9,8 hastada insitu melanoma tespit edildi. Deri eki tümörü tanısı olan hastaların yaş ortalaması 60,3 idi. Hastaların %50'si kadın, %50'sinin erkek olduğu görüldü. Tümörün en sık gövde, ikinci sıklıkta skalpte, daha az sıklıkta diğer bölgelerde yerleştiği görüldü. Bazoskuamöz tanısı olan hastaların yaş ortalaması 72,1 idi. Hastaların %43,4'ü kadın, %56,5'inin erkek olduğu görüldü. Tümörünün en sık burunda (%30,4) yerleştiği görüldü. Malign melanomlu hastalarda verilerine ulaşılabilen toplam 70 hastanın ortalama tümör kalınlığı 4,33 mm olarak tespit edildi. Karasoy ve ark. yaptıkları çalışmada tanı anında olguların çoğunun Clark seviyesini 4 olarak bulduklarını belirtmişlerdir (117). Bizim çalışmamızda da %61 oran ile Clark seviyesi 4 olarak bulundu. Ülkemizde yapılan bu tip epidemiyolojik çalışmalarda bulunan benzer sonuçlar, erken tanı ve toplumun bu konuda bilinçlendirilmesinin önemini açıkça ortaya koymaktadır. Analizler sonucunda primer onarım yapılan hastaların oranı %33,2 idi. Lezyonun çıkarılması sonrasında %29,7 hastaya deri grefti, %38,5 oranında flep uygulandığı tespit edildi. %1,6 hastaya ise amputasyon uygulandığı görüldü. Hastalardan toplam 38 (%2,9)'ine bölgesel lenf nodu disseksiyonu yapıldığı, bunlardan 16'sının MM tanılı, 22'sinin SHK tanılı hastalar olduğu tespit edildi. Ameliyat sonrası düzenli takibe gelen hastalarda gelişen nüks oranlarına bakıldığında, toplam %4,5 hastada nüks geliştiği görüldü. Cerrahi tedavisi sonrası tümörün yeri ve boyutu, histopatolojik özellikleri, uygulanan tedavi yöntemi, cerrahi tedavi uygulandı ise tedaviyi uygulayan cerrahın tecrübesi nüks oranlarını etkileyebilir. BHK tanılı 765 hastanın %3,3'nde, SHK tanılı 373 hastanın %6,7'sinde, MM tanılı 75 hastanın %6,6'sında, deri eki tümörü tanılı 52 hasta nın %1,9'da, bazoskuamöz hücreli karsinom tanılı 19 hastanın %5,2'sinde nüks geliştiği görüldü. Özellikle bazal hücreli kanserde rekürrenslerin tamamının, skuamöz hücreli kanserde ise % 80'inin baş boyun bölgesinde görülmesi, kozmetik ve fonksiyonel kaygılardan dolayı, cerrahların lezyonu daha dar sınırla eksize etmeye eğilimli olmasından kaynaklanabilir. Baş boyun bölgesinde lokalize melanoma dışı deri kanserlerinin eksizyonunda kozmetik ve fonksiyonel kaygılardan dolayı cerrahi eksizyon sınırı daraltılmamalıdır. Sonuç olarak, deri kanserli hastaların takiplerinin düzenli aralıklarla yapılması, yeni deri kanseri oluşumu ve nüksün erken tanısında önem taşımaktadır. Ayrıca ulusal kanser kayıtlarının düzenli tutulması, insanların deri kanseri belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında bilinçlendirilmesi ile deri kanserinin erken tanı ve tedavisinde de önemli adımlar atılabilir.

Deri neoplazmlarıKarsinoma-yassı hücreliMelanom+3
Murat Yaman
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnkomplet eksize edilen bazal hücreli karsinomaların prognozu ve prognoza etki eden faktörlerin incelenmesi

Literatürde inkomplet eksize edilmiş bazal hücreli karsinomalarınrekürrens oranları geniş dağılım göstermekte olup (%30 - 67), rekürren BCC'nin destrüktif özelliği iyi bilinmektedir (15, 16).Cerrah inkomplet eksize edilmiş bir BCC ile karşılaştığında derhalgeniş re - eksizyon ya da klinik izlem konusunda ikileme düşmektedir (21).Çoğu yayında derhal reeksizyon önerilmekte ise de aslında sadece olguların1/3 kadarı reeksize edilmekte, çoğu izlenmektedir (17, 39).Bu çalışmanın amacı Bazal hücreli karsinomaların cerrahi tedavisinietkileyen faktörlerin araştırılması ve daha uygun cerrahi yöntemlerinbelirlenmesi; inkomplet eksize edilen bazal hücreli karsinomaların prognozuve prognoza etki eden faktörlerin retrospektif yöntemlerle incelenmesidir.nkomplet eksizyona neden olabilecek klinik ve morfolojik özelliklerisaptamak, bu durumla karşılaşıldığında ne gibi bir yol izlenmesi gerektiğinitartışmaktır.Bu çalışmada Celal Bayar Üniversitesi Plastik Cerrahi Kliniğin' de1995-2005 yılları arasında eksize edilmiş ve en az bir yıllık takiplerisağlanabilmiş 299 bazal hücreli karsinomalı hastanın 369 adet lezyonuretrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar ortalama 43.21 aylık takip (12 -132 ay) edildi.71 lezyonda (% 19,2) inkomplet eksizyon saptandı. % 15.7' si (n=58)lezyonda sadece yan cerrahi sınırda, % 1.6' sı (n=6) sadece derin cerrahisınırda, % 1.6' sı (n=6) ise hem derin hem yan cerrahi sınırda devametmekteydi. Baş-boyun bölgesindeki inkomplet eksizyonların oranı % 19.1' i(n= 66) idi. En sık inkomplet eksize yapılan alt grup infiltratif alt grup olaraksaptandı. En sık inkomplet eksize edilen tümör yerleşimi eşit sıklıkta olupnasolabial ve kulak heliksiydi (%33). 71 inkomplet eksizyonun 12 tanesi re -eksize edildi (% 16.90), 59 tanesi izleme alındı (% 83.09). Re - eksize edilenlezyonların patolojik incelemesinde sadece 2 tanesinde tümör saptandı (%16.67). Diğer 10 tanesinde (% 83.34) patolojik sonuç kronik yangısalinfiltrasyon olarak değerlendirildi.369 lezyonda toplam 11 yıllık takiplerde 34 olguda (% 9.2) rekürrensgörüldü. Komplet eksize edilmiş lezyonlarda rekürrens % 6.7 (n= 19),inkomplet eksize edilmiş lezyonlarda rekürrens % 21.1 (n=15) olarakbulundu. Bu oran istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05).nkomplet eksize edilmiş lezyonların re - eksizyon grubunda (% 25) ,takip grubunda ise n= 14 (% 23) rekürrens bulundu.Ortalama rekürrens zamanı 37 ay idi (1- 96 ay). Rekürrens en sıkpostoperatif 1. yılda görülmekteydi. En sık rekürrens gösteren bölge kulakheliksi idi. Gövdeden eksize edilen tümörlerin hiçbirinde rekürrensgörülmezken, baş-boyun bölgesinde % 10.3 rekürrens saptandı.Rekürrenste etkili faktörler tümörün alt grubu, hastanın yaşı (45 yaş altıgrupta daha sık), baş-boyunda yerleşim, der5in cerrahi sınırda devam etmeolarak bulundu. Rekürrens oranımız literatür verilerine göre uyumlu bulundu.Nodüler ve ülseronodüler alt grupta hem inkomplet eksizyon, hem derekürrens açısından oranlar diğer alt gruplara göre daha düşük bulunmuştur.Kadın cinsiyette, 45 yaş altı grupta, burun ve alt göz kapağındayerleşik tümörlerde, lezyon başlangıç zamanı ile operasyon arasında geçensüre arasında 23 ay ve altında olduğunda inkomplet eksizyona daha fazlarastlanmaktadır.Çoğu inkomplet eksizyon olgusunda klinik izlem kabul edilebilir birtedavi seçeneği olup çalışmamızda olguların sadece % 16.90' ı re - eksizeedilmiştir. Çoğu rekürrens erken dönemde saptanmış olup en az 5 yıl, amatercihen 10 yıl hastalar yakın klinik takip altında tutulmalıdır.Tümörün lokalizasyonuna, histolojik tipine, hastanın yaşına göreözelleştirilmiş tedavi yöntemi izlenmeli, her olgu ayrı ayı değerlendirilmelidir.nkomplet eksizyon durumunda derhal re - eksizyon literatürde rastlandığıkadar tercih edilen yöntem olmayıp hastalar takiple de izlenebilmekte, uygunkriterler saptanmalıdır. BCC tedavisinde cerrahi sınırlar temiz olsun olmasınen az 10 yıl takip edilmelidir.Bu çalışmanın sonuçları, eksizyon sınırlarının kozmetik ve fonksiyonelkaygılar gibi çeşitli nedenlerle dar tutulmasının kanser rekürrensini artırdığınıdüşündürmektedir.Anahtar sözcükler: Bazal hücreli karsinoma, eksizyon, rekürrens

Sema Özden
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Denerve kas fleplerinde İrisin'in kas atrofisi üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Doku defektlerinin onarımında flepler yaygın olarak kullanılır, flepin beslenmesi ve adaptasyonunda, defekt alanına, hastanın eşlik eden hastalıklarına ve flebe ait pek çok patofizyolojik değişiklikler rol oynamaktadır. Özellikle kas fleplerinde flep disseksiyonu sonrasında iyatrojenik olarak denerve hale getirilen flepte atrofi ve yağlı dejenerasyon meydana gelmekte olup, erken ve geç dönem komplikasyonlar ortaya çıkabilmektedir (yara ayrışması, atrofiye sekonder olarak flep altındaki doku ve organik olmayan materyallerin ekspoze olması gibi). Bu çalışmada İrisin 'in ratlarda M. kuadriseps femoris denerve kas fleplerinde denervasyona sekonder gelişen atrofi ve dejenerasyonu önleme etkisi incelendi. Işık mikroskopisinde kas liflerinde dejeneratif değişiklikler, nükleus yapısı değerlendirildi, immünohistokimyasal değerlendirmede miyozin ağır zincir 2 antikorları kullanılarak preparatlardaki boyanma miktarlarına göre semikantitatif değerlendirme yapıldı. Bu çalışmanın amacı İrisin 'in denerve kas fleplerinde kas atrofisi üzerine olan etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 250 ile 450 gram arasında değişen 24 adet Wistar-Albino erkek sıçan 3 gruba ayrıldı. İlk grup (n=8) kontrol grubu olarak belirlendi ve sadece sol inguinofemoral insizyonla girilerek kuadriseps femoris kas flebi femoral sinir transeksiyonu ile hazırlandı. İrisin grubunda da aynı şekilde sol inguinofemoral insizyonla girilerek kuadriseps femoris kas flebi femoral sinir transekte edilerek hazırlandı. 3. gruba herhangi bir cerrahi girişim yapılmadı. Ardından irisin grubuna intraperitoneal 40 ng/kg dozunda haftada 3 kere, 3 hafta boyunca enjeksiyon yapıldı. Kontrol ve denerve kas grubuna hacimce İrisin'e eşdeğer salin enjeksiyonu yapıldı. 3 haftanın sonunda denekler sakrifiye edildi ve kontrol grubu, İrisin+denerve kas grubu ve denerve kas grubundaki sıçanların bilateral M. kuadriseps femoris kasları eksize edildi, kasların ağırlıkları ölçüldü ve ardından histopatolojik olarak ışık mikroskopisinde nükleus yerleşimleri, inflamatuar hücre varlığı, miyobfibril dejenerasyonu, yağlı dejeneasyon, vakuolizasyon ve miyofibril atrofisi ve immünihistokimyasal olarak miyozin ağır zincir 2 proteini miktarı değerlendirildi. Bulgular: Histolojik, immünohistokimyasal inceleme ve fiziksel ölçümlerin kıyaslanması sonrasında, denerve edilmiş M. kuadriseps femoris kas flepleri üzerinde 3. Haftanın sonunda İrisin 'in atrofiye karşı koruyucu etkisi istatistiksel olarak anlamlı şekilde gözlemlendi, kas liflerinde dejeneratif değişiklikler, heterokromatin boyanma, nükleusta piknotik değişiklikler gibi histolojik parametreler semikantitatif olarak değerlendirildiğinde İrisin uygulamasının istatistiksel olarak denerve kas fleplerinde koruyucu olduğu gözlendi (p<0.005 ).MYH2 ekspresyonu immünohistokimyasal olarak değerlendirildiğinde MYH2 ekspresyonunun İrisin uygulanan grupta belirgin olarak arttığı istatistiksel olarak gözlendi(p<0.005). M. kuadriseps femoris kas ağırlıkları karşılaştırıldığında irisin verilen grubun kas ağırlıkları, irisin verilmeyen gruba kıyasla belirgin olarak korunduğu gözlemlendi. İnflamasyon açısından tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. Sonuç: Bu çalışmada İrisin 'in denerve kas fleplerinde atrofi ve dejenerasyona karşı koruyucu olduğu gözlenmiştir. İrisin 'in, kas kasılmasında önemli rol oynayan MYH2 (Miyozin Ağır Zincir 2) proteinlerinin denervasyon sonrası degradasyonunu önlediği ve ekspresyonunu arttırdığı söylenebilir. Ayrıca, İrisin 'in kas kütlesindeki azalmayı önleyerek, travma veya tümör cerrahileri sonrası sinir hasarında bazal sinir uyarısından yoksun kalan kas fleplerinin dejenerasyonunun önlenmesinde ve reinnervasyon cerrahileri yapılana kadar kas atrofisini önlemek konusunda, yaşlanmaya ve diğer hastalıklara bağlı olarak kas kütlesi kaybını önlenmesinde olası bir terapötik ajan olduğu değerlendirmesi yapılabilir. Anahtar Kelimeler: Denervasyon, Denervasyon atrofisi, İrisin, Kas atrofisi

Cerrahi fleplerKas atrofisiKas denervasyonu
Yankı Görkem Keskin
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda silikon implant uygulamasına bağlı kapsül formasyonuna dna topoizomeraz II inhibitörü-doksorubisin' in etkisi

Giriş ve Amaç: Kapsül kontraktürü, meme büyütme ve mastektomi sonrası meme rekonstrüksiyonu amacıyla kullanılan silikon implantların etrafında gelişen anormal ve şiddetli bir yabancı cisim reaksiyonudur. Bu hasta gruplarında re-operasyona en sık yol açan komplikasyonların başında yer alır. 1970'li yıllarda tanımı ve sınıflaması yapılan bu klinik antitenin önlenmesi ve tedavisi üzerine halihazırda birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen patofizyolojisi henüz net olarak ortaya konamamış, buna paralel olarak yüz güldüren tedavi yöntemleri bulunamamıştır. Bu nedenle deneysel ve klinik çalışmalarla yeni koruyucu ve tedavi edici ajanların araştırılmasına ihtiyaç vardır. Doksorubisin; meme kanseri, mesane kanseri, kaposi sarkom, lenfoma, lösemi gibi onkolojik hastalıkların tedavisinde kullanılan DNA topoizomeraz II inhibitörü kemoterapötik bir ajandır. Ek olarak kollajen sentezinde esansiyel bir enzim olan prolil 4-hidroksilaz enzimini inhibe eder. Bu çalışmadaki amacımız silikon implant yerleştirilmesini takiben oluşan kapsül formasyonuna Doksorubisin' in etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Yaşları 4-6 aylık, ağırlıkları 250 ile 300 gr arasında değişen 24 adet Wistar – Albino cinsi dişi sıçan 3 farklı gruba ayrıldı. Grup 1 (n=8), kontrol grubu olup herhangi bir girişimsel işlem yapılmamıştır. Grup 2 (n=8), deney kontrol grubu olup sırt bölgesinde panniculus carnosus altına silikon implant yerleştirildi ve ek bir ilaç tedavisi olmadan takip edildi. Grup 3 (n=8), Doksorubisin grubu olup benzer şekilde implant yerleştirildikten sonra 0.günden itibaren dört hafta boyunca haftada bir kez 4 mg/kg/hafta dozunda Doksorubisin hidroklorür implantın yerleştirildiği poşa enjekte edilerek takip edildi. Deneyin 28.günü denekler sakrifiye edilerek alınan örnekler ışık mikroskobisi ile değerlendirildi. İmmünohistokimyasal yöntemlerle Tumor Necrosis Factor - alpha (TNF-α), İnterlökin-6 (IL-6), Collagen I ve alpha- Smooth Muscle Actin (α-SMA) düzeyleri değerlendirildi. Bulgular: Işık mikroskobik incelemede deney kontrol ve Doksorubisin grubunda kapsül oluşumu gözlendi. Deney kontrol grubunda kapsülü oluşturan kollajen liflerin dağınık yapıda olduğu, bütünlüğünün bozulduğu görüldü. Aynı zamanda inflamatuar hücre infiltrasyonunun varlığı tespit edildi. Doksorubisin grubunda kollajen liflerinin daha düzgün bir dağılım gösterdiği görüldü. Bununla birlikte, herhangi bir inflamatuar hücre infiltrasyonunun varlığı izlenmedi. İmmünohistokimyasal incelemede deney kontrol grubunda COL-1, α-SMA, TNF-α ve IL-6 immünreaktiviteleri Doksorubisin grubuna göre daha belirgin pozitiflikte izlendi. Her iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada Doksorubisin' in silikon implant etrafında gelişen kapsül formasyonu ve devamında gelişebilecek kapsül kontraktürüne karşı koruyucu olduğu gözlenmiş ve bu etkisi histopatolojik olarak desteklenmiştir. Deney kontrol grubunda belirgin inflamasyon ve kapsül formasyonu izlenmiştir. Buna paralel olarak COL-1, α-SMA, TNF-α ve IL-6 düzeyleri Doksorubisin grubunda anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Bu bulgular Doksorubisin' in silikon meme implantı yerleştirilmesi sonrası inflamasyon şiddetini azaltarak kapsül kontraktürünü önleyebileceğini işaret etmektedir. Anahtar Sözcükler: Doksorubisin, Kapsül Kontraktürü, Meme İmplantı

Aydın Ural
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Paralel ve V-Y ilerletme flepli zıt yönlü multipl Z-plastilerin kazanç yönünden karşılaştırılması-Deneysel Çalışma

Plastik cerrahide kontraktür bantlarının açılması için en sık kullanılan teknik Z-plastidir.Başlıca kullanım alanları: kontraktürlerin açılmasında, insizyon şekli olarak özellikle elde kontraktür oluşumunun önlenmesi amacıyla ve skarların düzeltilmesinde kullanımdır.Özellikle üç durumda çok fazla göze çarpan önemi vardır. Bunlar;1.Uzunlukta kazanç sağlanarak kontrakte skar tedavisi,2.Ana kolun yönünün değiştirilmesi ile fasial skar tedavisi ve3.Özellikle elde olmak üzere bazı elektif ve acil cerrahi girişimlerde skar kontraktürünü önlemektir.Z-plastinin planlanmasında en uygun açı 60?' dir. Çünkü açı küçüldükçe fleplerde dolaşım problemi olabilir ve istenen uzama sağlanamaz. Fleplerin geniş açılı olması ise fleplerin transpozisyonunu zorlaştırır.Kontraktür hattının uzun olması durumunda tek bir Z-plasti ile istenen sonuç alınamaz. Nedeni ise transvers yönde oluşan kısalmadır. Z' nin ana kolunun her iki tarafında yeterli miktarda deri bulunamayabilir. Bu durumda multipl Z-plasti tercih edilir. Ayrıca özellikle fasial skar tedavisinde de multipl Z-plasti ile daha iyi sonuç elde edilir.Bu deneysel çalışmada birbirine paralel 3' lü Z-plasti ile zıt yönlü 3' lü Z-plasti uzama yönünden karşılaştırıldı. Toplam 15 sıçanın her iki inguinal bölgesi bacaklarına 250' şer gramlık ağırlıklar flasterle bantlanarak gerildi. Sonra sağ inguinal bölgelerine toplam 3 cm uzunluğunda paralel 3' lü multipl Z-plasti, sol tarafa ise yine 3 cm uzunlugunda zıt yönlü 3' lü multipl Z-plasti uygulandı. Operasyon sonrası hemen ölçüm yapıldı ve istatiksel olarak değerlendirildi. Elde edilen derideki uzama zıt yönlü 3' lü multipl Z-plastide daha fazla bulundu.Bu çalışma ile zıt yönlü 3'lü multipl Z-plasti ile sağlanan deri kazancının paralel yönlü 3'lü multipl Z-plastiyle elde edilenden daha fazla olduğunu tespit ettik.

Ummahan Özaslan
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Flep yatağı izole edilmiş sıçan dorsal cilt flebi yaşayabilirliğine sildenafil sitratın etkilerinin araştırılması

Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniklerinde cilt defektlerini kapatmak için random paternli cilt flepleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Fakat iskemiye bağlı flep distalinde oluşan nekroz hala ciddi bir prblem olup tedavi sürecini ve ekonomik yükü artırmaktadır. Son yıllarda bitkisel, doğal ürünlerle birlikte birçok farmakolojik ajan bu sorunu çözmek amacıyla kullanılmıştır. Flep dolaşımını artıran sildenafil hem gözlem hem de histopatolojik olarak incelendi ve değerlendirildi. Sildenafil verieln grupta flep yaşayabilirliğinin arttığın, yeni damar oluşumu ve kollajen artışında fazlalık olduğu görüldü. Böylece sildenafilin sıçan sırtında oluşturulmuş random patern flepte olumlu etkileri klinik olarak gösterilmiş oldu.

Flap sistemiFosfodiesterazRastgele+1
Emin Sır
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan kulağı modelinde doksorubisin'in hipertrofik skar üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Hipertrofik skarlar kozmetik problemlere neden olmakla birlikte kaşıntı, ağrı, eklemlerde kontraksiyon gelişimi gibi fonksiyonel problemlere de yol açmaktadır. Hipertrofik skar ve keloidin oluşmadan önce önlenmesi tedavi etmekten daha önemlidir. Skar immatür ve örtü epiteli intakt iken erken tanı koymak tedavi sonucunu etkileyen en önemli faktördür. Hipertrofik skar ve keloid patogenezi hakkında yeterli bilgiye sahip olmamamız tedavide genel olarak yeterli sonuçların alınmamasına neden olabilir. Literatürde pek çok tedavi şekli tanımlanmıştır. İntralezyonel steroid enjeksiyonu, topikal silikon jel uygulaması ve basınç tedavisi günümüzde hipertrofik skar ve keloidlerin en çok kabul gören ve en yaygın kullanılan konservatif tedavi seçenekleridir. Kullanılan diğer tedavi yöntemleri arasında cerrahi eksizyon, kriyoterapi, radyoterapi, lazer tedavisi, interferon uygulanması, kolşisin, A ve E vitaminleri, kalsiyum kanal blokörleri, antihistaminikler, pentoksifilin, bleomisin, siklosporin, allantoin ve soğan ekstresi içeren kremler bulunur. Doksorubisin; küçük hücreli akciğer kanseri, sarkomalar, lösemiler, meme, over, tiroid ve mide kanserlerine karşı kullanılan antrasiklin türevi antineoplastik bir ajandır. Çalışmamızda hipertrofik skar patogenezinde yer alan fibroblastlarda kollajen biyosentezini inhibe etmesi, TGF-β1 inhibisyonu etkilerine dayanarak doksorubisinin hipertrofik skar üzerine olan etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 2300-3200 gr olan Yeni Zelanda tipi 16 adet erkek tavşan; sham grubu, kontrol grubu, Doksorubisin grubu ve intralezyonel triamsinolon asetonid grubu olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Sham grubuna hiçbir işlem yapılmadı. Diğer gruplarda her bir tavşan kulağının ventraldeki kılsız yüzeyine steril koşullarda birbirlerine eşit aralıklı 4 adet 6mm çaplı sirküler eksizyonel yaralar oluşturularak hipertrofik skar modeli tasarlandı. 16. günde epitelizasyon tamamlandı, hipertrofik skar formasyonları gözlendi. Sham grubundaki tavşanlara herhangi bir tedavi uygulanmadı. Kontrol grubunda hipertrofik skarlar tedavisiz takip edildi. Doksorubisin grubuna 16. gün epitelizasyon tamamlanıp hipertrofik skar oluşumu gözlendikten sonra 16.gün, 23.gün, 30.gün ve 37.günlerde intralezyonel olarak doksorubisin 1mg/ml/doz uygulandı. Triamsinolon asetonid grubuna 16. gün epitelizasyon tamamlanıp hipertrofik skar oluşumu gözlendikten sonra, 28. ve 35. günlerde intralezyonel olarak triamsinolon asetonid 0.8mg/ml /doz uygulandı. Skarlar oluşturulduktan 44 gün sonra hipertrofik skarlar ve skarlardaki gerilemeler klinik olarak değerlendirildi ve doku örnekleri alınarak ışık mikroskobisi ile incelendi. Skar elevasyon indeksi, kollajenizasyon, vaskülarizasyon, skarlarda mm2'deki fibroblast sayısı ve immünohistokimyasal olarak alfa-düz kas aktin (α-SMA) düzeyi değerlendirildi. Bulgular: Makroskobik bakıda hipertrofik skarların tedavisiz takip edildiği kontrol grubunda skarlar palpasyonla sert, ciltten kabarık nodüler şekilde ve hiperemik gözlendi. triamsinolon asetonid ve doksorubisin grubundaki skarların palpasyonla daha yumuşak, düz ve renginin daha soluk olduğu görüldü. Histopatolojik olarak skar elevasyon indeksi, kollajenizasyon ve mm2'de sayılan fibroblast sayısı doksorubisin ve triamsinolon asetonid gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde düşük bulundu. α-SMA ekspresyonu doksorubisin grubunda, triamsinolon asetonid ve kontrol gruplarına göre düşük bulundu. Sonuç: Tavşan kulağı hipertrofik skar modelinde doksorubisinin Triamsinolon asetonid'e benzer şekilde hipertrofik skar üzerinde iyileştirici etkisi olduğu görülmüştür ve bu iyileşme histopatolojik olarak da desteklenmiştir. Skar elevasyon indeksi düzeylerinde triamsinolon asetonid ve doksorubisin grupları arasında anlamlı fark görülmemiştir ve her iki grupta da kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde düşüş göstermiştir. Fibroblast sayısı doksorubisin grubunda triamsinolon ve kontrol grubuna göre anlamlı derece düşüş göstermiştir. α-SMA düzeyi ve kollajen yoğunluğu semi-kantitatif olarak değerlendirildi ve doksorubisin grubunda kontrol ve triamsinolon asetonid gruplarına göre daha düşük olduğu görüldü. Bu bulgular doksorubisinin hipertrofik skar tedavisinde yeni bir modalite olabileceğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: Doksorubisin, Hipertrofik skar, Skar elevasyon indeksi, Triamsinolon asetonid

Khudu Khudıyev
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda ikinci derece yanık modelinde resveratrolün yara iyileşmesine etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Yanık hem ölüm hem de sakatlık açısından insanoğlunun hayatında karşılaşabileceği en ciddi fizyolojik ve psikolojik travmalar arasında kabul edilmektedir. Yanık, tedavi ve iyileşme çerçevesinde de pek çok sorunu beraberinde getirmektedir. Resveratrol, içerisinde barındırdığı nitelikleri sayesinde, Uzakdoğu Asya'nın uzun yıllardır kullandığı ilaçlar arasında karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma kapsamında sıçanlarda ikinci derece yanık modeli oluşturularak resveratrolün yanık iyileşmesi sürecine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Yaşları 4-6 ay arasında olan, başlangıç ağırlıkları 300-450 g arasında değişen 40 adet Wistar-Albino türü erkek sıçan 4 farklı gruba ayrıldı. Tüm gruplardaki sıçanların sırtları tıraş edilerek 2. derece yanık oluşturuldu. Grup 1, kontrol grubu olup herhangi bir tedavi yöntemi uygulanmamıştır (n =10). Grup 2'ye mupirosin ile pansuman yapıldı. (n =10). Grup 3'e gümüş sülfadiazin ile pansuman yapıldı (n =10). Grup 4'e resveratrol ile pansuman yapıldı. (n =10). Pansumanlar günlük olarak yenilenip tedavi 14 gün boyunca sürdürüldü. 15. günde tüm gruplardan biyopsi alındı ve sıçanlar sakrifiye edildi. Alınan örnekler, ışık mikroskobu ve elektron mikroskobunda incelendi. Bulgular: Araştırma sonucunda resveratrol uygulanan grupta epitelizasyon, kolajenizasyon ve dermal kolajen dizilimi parametrelerinin daha yüksek olduğu saptandı. Resveratrol uygulanan grupta tüm parametreler normal seyrederken, mupirosin uygulanan grupta dermal fibroblast parametresinde organeller nispeten normal, kolajen parametresinde artmış düzenli olarak saptandı. Deney kontrol grubunda dermal fibroblast parametrelerinde granüllü endoplazmik retikulum sayıca fazla saptandı ve sitoplazmik vakuolizasyon, dermal kolajen parametresinde belirgin bir seviyede artış ve kapiller parametresinde yüksek makrofaj ve mast hücre sayısı belirlendi. Gümüş sülfadiazin ve resveratrol uygulanan gruplarda dermal fibroblast, dermal kolajen ve dermal kapillerler parametrelerinin daha yüksek olduğu izlenmiştir. Sonuç: Yanık iyileşmesinde inflamatuar yanıtın sınırlandırılması iyileşme sürecinde önem arz etmektedir. Çalışmamızda resveratrolün inflamatuar sitokinleri azalttığı ve resveratrol kullanıldığında lenfosit infiltrasyonunun diğer ajanlara göre daha düşük seviyede olduğu saptanmıştır. Bu da resveratrolün antiinflamatuar etkisinin yanık iyileşmesini hızlandırdığını kanıtlamıştır. Buna ek olarak yine resveratrol grubunda kolajenizasyon daha organize halde olması ve deri eklerinin gözlemlenebilir duruma gelmiş olması resveratrolün antiinflamatuar etkinliğinin yanı sıra remodelling aşamasında kolajenizasyon desteklediğini göstermiştir.

Maide Ergen Yılmaz
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cilt fleplerinde iskemi reperfüzyon hasarında Resveratrolün etkinliğinin değerlendirilmesi

Flepler yüzyıllar önce tanımlanmalarına rağmen halen, flep temel fizyolojisine ait cevap bekleyen birçok soru bulunmaktadır. Anatomi, fizyoloji, cerrahi teknik alanında yapılan çalışmalarla artan bilgi birikimine karşılık flep nekrozu önemli bir problem olmaya devam etmektedir. Flep kayıplarının önemli bir nedeni de İ/R hasarıdır.Resveratrol üzüm tanelerinde bol miktarda bulunan polifenol yapıda doğal bir antioksidandır. Deneysel çalışmalarda resveratrolün karaciğer, beyin gibi farklı dokularda gelişen İ/R hasarını önlemede etkin olduğu gösterilmiştir.Resveratrolün farklı dokulardaki İ/R hasarını önlemede etkin olması bu antioksidanın cilt fleplerinde görülen İ/R hasarında etkili olup olamayacağı sorusunu aklımıza getirmiştir.Bu amaçla yapılan deneysel çalışmada 21 adet sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar 3 gruba ayrılmıştır. Sham grubunda inferior epigastrik arter flebi kaldırılmış, İ/R uygulanmamıştır. İ/R grubunda flebe 8 saat iskemi ve ardından reperfüzyon uygulanmıştır. İ/R+res grubunda ise flebe iskemi uygulanmadan 15 dakika önce ve reperfüzyondan hemen önce olacak şekilde 5 mg/kg resveratrol uygulanmıştır. Tüm gruplardan reperfüzyon sonrası 24. saatte ve postoperatif 7. günde histolojik inceleme için örnekler alınmıştır. Alınan erken ve geç dönem örnekleri doku morfolojisini belirlemek için hematoksilen-eozin ile boyanmıştır. Erken dönem kesitlerinde IL-1ß ve TNF-? dağılımları, geç dönem kesitlerinde ise VEGF, Flk-1 ve Flt-1 dağılımları ve apoptotik hücre oranı incelenmiştir. Tüm flepler postoperatif 7. günde fotoğraflanmış ve yaşayan flep oranı hesaplanmıştır.Resveratrolün yaşayan flep oranını anlamlı biçimde arttırdığı saptanmıştır. Nötrofil istilasını önlediği görülmüştür. Buna karşılık resveratrolün inflamatuar sitokinler üzerine baskılayıcı etki göstermediği, VEGF, Flt-1 üzerine uyarıcı olmadığı, yalnız Flk-1' i minimal uyardığı gösterilmiştir. Ayrıca cilt fleplerinde İ/R hasarında apoptozisin etkin rol oynamadığı saptanmıştır.Bu sonuçlar doğrultusunda resveratrolün cilt fleplerinde İ/R hasarını önlemede etkin olduğu ve klinik uygulama için ümit verici olduğu düşünülmüştür.

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikReperfüzyon+2
Melike Güngör
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tendon onarımında ?core? dikişlerinin düğümlenmesinde bir denizci düğümü olan uniknot'un, basit bağlama ile karşılaştırılması: deneysel çalışma

Fleksör tendon onarımları geçmişten günümüze her dönemde farklı bakış açıları ve farklı yöntemlerle tedavi edilmiştir. Sayısız cerrah, bu onarım yöntemlerine yenilerini eklemiştir. Her defasında daha güçlü onarım, daha erken rehabilitasyon amaçlanmıştır. Bu süreçte en önemli sorunlar onarım sonrası kopmalar ve yapışıklıklar olmuştur. Yapışıklıkların engellenmesi için erken aktif egzersizin kritik önemi vardır. Fakat güçlü bir onarım yapılmadığı takdirde kopmalar önlenemeyecektir.Çalışmamızda postoperatif kopmaları en aza indirmek amacıyla bir denizci düğümü olan uniknot'u geleneksel yöntemlerle kombine ederek, basit bağlama ile karşılaştırdık. Uniknot ve basit bağlama, Bunnell ve modifiye Kessler metodları ile kombine edilmiş ve bu şekilde dört grup oluşturuldu. Her grup için on tendon onarımı yapıldı ve Shimadzu AG-IS (100kN) çekme cihazı ile kopma kuvvetleri, 1mm ve 2mm uzamaya neden olan kuvvetler ölçüldü. Trapezium programı kullanılarak bu değerler grafiklere döküldü. SPSS 15.0 programı kullanılarak düzenlendi ve Mann-Whitney testi ile istatistiksel değerlendirme yapıldı.2-3 aylık Ross tipi tavukların kesilmesi sırasında diz altı bacakları alındı ve buzlu su ile dolu saklama kaplarında korundu. 24 saat içerisinde 3. parmak FDP'leri laboratuvar şartlarında çıkarıldı, onarımları ve ölçümleri zaman kaybetmeden yapıldı.Uniknot uygulanan onarımlarda, basit bağlamaya oranla daha yüksek kopma kuvvetlerine ulaşılmasına rağmen istatistiksel olarak bu fark anlamlı bulunmadı. 1mm ve 2mm uzama yaratan kuvvetler arasında ise istatistiksel olarak fark saptanmadı. Bunnell yöntemi ile onarılan tendonların modifiye Kessler yöntemi ile onarılan tendonlara oranla kopmaya neden olan kuvvetler bazında istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek değerlere ulaştığı görüldü. 1mm ve 2mm uzama yaratan kuvvetler arasında istatistiksel olarak fark saptanmadı.Sonuç olarak Uniknot bağlama şeklinin basit bağlamaya üstünlüğünden çok, Bunnell yönteminin modifiye Kessler'e üstünlüğü daha fazla dikkat çekti. Bunun sebebi olarak sütürün tendondan daha fazla geçmesi ve tendonu daha sıkı tutması olarak görüldü. Uniknot ise kullanılabilir bir bağlama şekli olarak cerrahların alternatifleri arasında yerini alabilir ve daha güçlü onarım düşünülen durumlarda kullanılabilir.

CerrahiElSütür teknikleri+4
Diren Çelik
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yapısal ve koruyucu (prezervasyon) estetik septorinoplasti tekniklerinin nüks oranları, hasta memnuniyeti, postoperatif süreç ve komplikasyonları açısından karşılaştırılması

Burun, nazal kaslarla birlikte dinamik bir yapıya sahiptir. Nazal kaslar septorinoplasti gibi cerrahi işlemler sırasında zarar görebilmektedir. Bu zarar fonasyon, solunum ve yüz mimikleri gibi önemli işlevlere etki edebilmektedir. Açık teknik septorinoplasti, nazal kemik ve kıkırdak yapıların net görünümünü sağlayarak cerrahın anatomik bozuklukları daha iyi değerlendirmesine olanak tanımaktadır. Açık teknik, spesifik patolojik durumları düzeltmede daha etkili ve daha kontrollüdür. Kapalı teknik ise eksternal kesilere yer vermez, daha az disseksiyon gerektirir ve skar oluşumunu minimalize etmektedir. Ancak daha kör bir disseksiyon gerektirebilir. Her iki teknik de potansiyel komplikasyonlar barındırmaktadır ve teknik seçimi yapılırken olası sonuçlar göz önünde bulundurulmalıdır. Nazal kasların anlaşılması zor yapısı ve cerrahi sırasında potansiyel olarak zarar görebilmesi nazal hareketlerin ve burun fonksiyonlarının bozulmasına yol açabilmektedir. Yapısal ve koruyucu estetik septorinoplasti tekniklerinin karşılaştırılması, nüks oranları, hasta memnuniyeti, postoperatif süreç ve komplikasyonlar açısından önemlidir ve bu karşılaştırmalar cerrahi sonuçların genel kalitesini artırmak ve hasta bakımını iyileştirmek için gerekmektedir. Bu teknikler burnun doğal destek yapılarını koruyarak veya orijinal anatomi ve fonksiyonunu maksimum derecede koruyarak uzun süreli ve stabil sonuçlar sunmaktadır. Hangi tekniğin daha avantajlı olduğunu belilemek amacıyla çalışmada 2019-2024 yılları arasında yapılan estetik septorinoplasti vakaları incelenmektedir.

Can Düzen
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnguinal lenf bezi diseksiyonu uygulanan sıçanlarda lokal steril talk ve lokal antiinflamatuar ilaç uygulamalarının postoperatif seroma oluşumuna etkilerinin incelenmesi

Alt ekstremite malignitelerinde sık karşılaşılan inguinal lenf bezi metastazları sonrası uygulanan lenfadenektomilerin komplikasyonu olan seroma birikimi önemli bir sorundur. Lenfadenektomi uygulanan hastaların %25?inde görülen seroma birikimi flepte iskemi, nekroz, enfeksiyon, sütür hattında ayrılmaya neden olabilmektedir. Bu sebepler hastaların hastanede yatış süresini uzatmakta, yara iyileşmesini geciktirdiğinden postoperatif uygulanacak adjuvan tedavinin de gecikmesine neden olmaktadır. Bugüne kadar seroma birikiminin önlenmesine yönelik pek çok yöntem geliştirilmiştir. Katmanlı sütür teknikleri ile ölü boşlukların azaltılması, drenaj sistemleri, diseksiyonsahasında sklerozis ve adezyon oluşturan maddelerin kullanılması, antiinflamatuar ilaçkullanımı ile sıvı oluşumunun azaltılması, immobilizasyon, basınçlı pansuman uygulamaları gibi yöntemler uygulanmıştır. Ancak bu yöntemlerin ya yeterli etkinliklerinin olmadığı, ya istenmeyen yan etkilerinin olduğu ya da maliyetlerinin yüksek olduğu görülmüştür. Günümüzde halen seroma birikiminin hızlı ve efektif olarak tedavisi cerrrahi bir sorundur.Bu amaçla çalışmamızda inguinal lenf bezi diseksiyonu uygulanan sıçanlarda malign plevral efüzyon tedavisinde kullanılan talk maddesi diseksiyon alanına uygulanıp seroma birikimi üzerine etkileri incelendi. Bunun yanısıra daha önce seroma birikimi üzerine etkileri araştırılmış olan antiinflamatuar ilaç uygulaması ile talk uygulamasının etkileri karşılaştırıldı. Çalışmada 24 adet sıçan 3 gruba ayrıldı. Sıçanlarda inguinal bölgede lenf bezlerini içeren yağlı gözeli doku eksize edildi. Bu bölge 1. grupta (kontrol grubu) serum fizyolojik ile; 2. grupta steril talk solüsyon ile; 3. grupta ise antiinflamatuar ilaç ile yıkanıp flepler sütüre edildi. Seromanın en fazla olduğu 7. günde yara yerlerinde oluşan sıvı aspire edilip ölçüldü ve biyopsi örnekleri alındı. Yara iyileşmesinin onarım fazının tamamlandığı 3. haftada oluşan sıvı aspire edilip ölçüdü ve biyopsi örnekleri alındı. Hematoksilen-Eosin boyamasıyla histopatolojik değerlendirmede örneklerde inflamasyon, infiltratif hücre infiltrasyonu, kapiller ve fibroblast-kollajen fibrillerin değerlendirilmesi yapıldı. Kesitler avidin-biyotin-peroksidaz yöntemiyle, anti-IL 17 ve anti-fibronektin primer antikorlarıyla indirek immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. Seroma volümleri karşılaştırıldığında 1. grupta en fazla, 2. grupta 1. gruba göre daha az ve 3. grupta diğer gruplara göre belirgin olarak daha az sıvı aspire edildi. T helper hücrelerinin proliferasyonunu arttırmada özgül etkiye sahip IL-17 boyamada kullanıldı. ixİmmünhistokimyasal incelemede talk uygulanan grupta anti-IL-17 boyamasında kontrol grubu ve meloksikam gurbuna göre belirgin artış olduğu saptandı. Bu grupta fibronektin, fibrin ve kollajen yapımının da arttığı görüldü. Histolojik karşılaştırmalarda antiinflamauar ilaç uygulanan grupta hücresel aktivasyonun baskılandığı ve dolayısıyla bölgede reaksiyonel sıvının azaldığı görüldü. Talk uygulanan grupta ise kollajen ve fibrin oluşumunun antiinflamatuar ilaç uygulanan gruba ve kontrol grubuna göre daha fazla olduğu, bunun da oluşan yoğun fibrin ağı ile diseksiyon alanında seröz sıvı birikimini önlediği görüldü. Seroma birikiminin önlemesine yönelik fibrin glue, tetrasiklinin, corynebacterium parvum, 5-FU, sentetik steroidler, antiinflamatuar ilaçlar ile yapılmış deneysel ve klinik çalışmalar bulunmasına rağmen talk maddesiyle yapılmış benzer deneysel çalışma bulunmamaktadır. Seroma birikiminin önlenmesinde ideal yöntem basit uygulanabilen, kolay ulaşılabilen, maliyeti düşük ve efektif olmalıdır. Bu nedenle talk maddesinin kullanım alanının klinikte genişletilmesini, plastik cerrahi pratiğinde lenf bezi diseksiyon alanlarında, geniş flep diseksiyonunda seroma oluşumunu azaltmak amacıyla kullanılmasını öneriyoruz. Anahtar Kelimeler: İnguinal lenf bezi diseksiyonu, Seroma birikimi, Talk

Antiinflamatuar ajanlarLenf nod eksizyonuNeoplazm metastazları+5
Ayşen Usluer
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yarık dudak-damak hastalarında damak onarım zamanının maksillanın transvers genişliği ve anterior pozisyonu üzerine etkisinin radyolojik yöntemlerle değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, yarık dudak ve damak hastalarında damak onarım zamanlamasının (erken: 9–12 ay, geç: 13–24 ay) maksillanın transvers genişliği ve anterior pozisyonu üzerine etkileri radyolojik yöntemlerle değerlendirilmiştir. Palatal onarımın zamanlamasına göre maksilla gelişiminde oluşabilecek farkların ortaya konması ve optimal cerrahi zamanlama protokollerine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi arşivlerinden retrospektif olarak belirlenen toplam 71 hasta (27 bilateral komplet dudak-damak yarığı, 37 unilateral komplet dudak-damak yarığı, 7 sadece dudak/alveol yarığı) dahil edilmiştir. Hastalar, palatoplasti yaşına göre erken onarım (9–12 ay) ve geç onarım (13–24 ay) gruplarına ayrılmıştır. Maksillofasiyal gelişim lateral sefalometrik radyografilerden alınan SNA, SNB, ANB açılarının yanı sıra maksiller ve mandibular iskeletsel ölçümler ile değerlendirilmiştir. Maksillanın transvers genişliği ise konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden posterior (intermolar mesafe farkı, İMMF) ve anterior (Foramen mentale(Fm)–Foramen incisivum(Fi) farkı) ölçümler ile analiz edilmiştir. Ayrıca, palatal onarım sonrası oluşan oronazal fistül (ONF) varlığı kaydedilmiş ve ONF gelişiminin iskeletsel büyüme üzerindeki etkileri alt grup analizleriyle incelenmiştir. Bulgular: Palatoplasti zamanlamasının özellikle maksiller gelişim üzerinde belirgin farklar yarattığı görüldü. Erken ve geç damak onarımı yapılan bilateral gruplar (Grup 1A ve 1B) arasında maksillanın sagital pozisyonu açısından anlamlı fark bulunmazken, geç onarım grubunda İMMF anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır (p = 0.005). Unilateral grup içinde (Grup 2A ve 2B), SNA değeri erken onarım grubunda anlamlı olarak daha yüksektir (p = 0.038). Unilateral yarık olgularda geç onarım grubunda maksiller ark genişliğinin hem anterior hem posterior segmentlerinde görece daha dar olduğu gözlendi; ancak posterior genişlik farkı istatistiksel anlamlılık sınırında bulundu (p≈0,05). Genel olarak mandibula gelişim parametresi olan SNB açısı, erken ve geç onarım grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark göstermedi. UKDDY (unilateral komplet dudak damak yarığı) oronazal fistül gelişen hastalarda maksiller transvers darlık, ONF gelişmeyenlere kıyasla belirgin şekilde fazladır (p = 0.011). BKDDY (bilateral komplet dudak damak yarığı) ve UKDAY (unilateral komplet dudak alveol yarığı) grubunda Sınıf II maloklüzyon oranı anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,001). Buna karşılık, UKDDY grubunda Sınıf III maloklüzyon belirgin olarak daha yaygın saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca dudak-alveol yarığı olan ve damak yarığı olmayan hastalarda maksiller gelişim parametrelerinin hem transvers hem de sagital yönde diğer gruplara kıyasla daha ileri düzeyde olduğu saptanmıştır. Sonuç: Damak onarımının zamanlaması, yarık dudak-damak hastalarında maksilla büyümesini hem sagital hem de transvers düzlemlerde anlamlı şekilde etkilemektedir. Erken dönemde (9-12 ay içinde) yapılan palatal onarım, özellikle unilateral yarıklarda maksillanın anterior yöndeki pozisyonunu desteklemekte ve SNA açısını daha yüksek tutmaktadır. Hem unilateral hem bilateral dudak damak yarıklı hastalarda geç döneme (13-24 ay) kalan palatal onarımlar ise maksillada belirgin transvers darlık ile ilişkili bulunmuştur; bu etki bilateral yarık olgularında daha belirgin olup maksillanın posterior genişliğinde anlamlı kısıtlanmaya yol açmıştır. Öte yandan palatal onarım zamanlaması (erken ve geç) ve yarık tipine göre, mandibula gelişiminin sagital yönde maksillayı takip ettiği düşünülmektedir. Bu veriler ışığında, cerrahi tedavi planlamasında palatoplasti zamanlaması belirlenirken maksillanın anterior pozisyonunun korunması ve transvers genişliğin kısıtlanmaması göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca, palatal fistül gelişiminden kaçınılması maksillanın özellikle transvers yönde büyümesinin sağlanması açısından kritik önemdedir. Anahtar Kelimeler: dudak damak yarığı; damak onarımı; maksillofasiyal gelişim; sefalometri; konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT)

Ökkeş Çimen
Çukurova University
2025
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde meme küçültme operasyonu yapılan hastaların demografik yapı, histopatoloji ve hasta memnuniyeti açısından retrospektif incelemesi

Kliniğimizde Meme Küçültme Operasyonu Yapılan Hastaların Demografik Yapı,Histopatoloji ve Hasta Memnuniyeti Açısından Retrospektif İncelemesi Amaç: Bu çalışmanın amacı kliniğimizde meme küçültme operasyonu yapılan hastaların yaşı,vücut kitle indeksi,ek hastalıklar, doğurganlık durumu, eğitim, sosyoekonomik durum ve sigara kullanımı gibi demografik özelliklerini incelemek,eksize edilen meme dokularının histopatolojik özelliklerini değerlendirmek ve operasyon sonrası hasta memnuniyetini etkileyen faktörleri ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda Ocak 2014 ile Mart 2024 tarihleri arasında meme hipertrofisi nedeniyle kliniğimize başvuran redüksiyon mammoplastisi uygulanan 720 hastanın demografik yapıları, sağ ve sol memelerinden gönderilen 1440 spesmen histopatolojik olarak retrospektif olarak incelenmiştir.99 hasta Mersenne Twister sayı üreticisi sistemi ile seçilerek hasta memnuniyet değerlendirmesi yapılmıştır. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 40,2±12,9 yıl (en düşüğü 13, en yükseği 71) idi. Hastalardan 42 (% 5,8)'sinin sigara kullandıkları tespit edildi. Hastalardan 220 (% 30,6)'sinde ek hastalık bulgularına rastlanıldı. En sık ek hastalıklar sırasıyla 89 (% 40,4)'unda HT, 46 (% 20,9)'sında DM, 38 (% 17,2)'inde Hipotiroidiydi. Hastalara en sık uygulanan ameliyat tekniklerinin 504(%70)'ünde süperiomedial,91(%12,6)'inde free nipple,57(%7,9)'sinde süperior pedikül olduğu izlendi. Sigara kullanan hastalarda sigaranın hiperaljezik etkisinden dolayı operasyon öncesi ve sonrası fiziksel ağrı sorunlarının daha yüksek olduğu izlendi. Genç hastaların kendilerini ve partnerlerinin kendilerini cinsel olarak çekici bulma oranının ileri yaştaki hastalara göre düşük olduğu izlendi. Sonuç: Makromasti semptomları ile plastik cerrahi kliniklerine başvuran hasta sayısında ciddi artma görülmektedir. Cerrahi sonrası hastanın estetik memnuniyeti dışında bel ve sırt ağrılarında azalma, meme alt kıvrımında kızarıklı, kaşıntı ve terleme şikayetlerinde düzelme, uyku kalitesinde artma gibi fiziksel iyilik hali durumunda düzelmeler olmaktadır. Giderek artan operasyonlar sonrası hastalarda insidental meme kanserine rastlanması şaşırtıcı olmayacaktır. Bu nedenle redüksiyon mammoplastisi uygulanan hastaların patoloji sonuçlarının takibi çok önemlidir.

Mert Demir
Çukurova University
2025
00