Çukurova University
Anabilim Dalı

Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Çukurova University

164

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk ve ergen psikiyatrisi polikliniğine başvuran, psikometrik test yapılmış hastaların retrospektif analizi: Tek merkezli deneyim

Zeka testleri, tanımlama (zihinsel iyileştirme, öğrenme güçlükleri, diğer bilişsel bozukluklar, üstün zekâlılık), yerleştirme (üstün zekalı ve diğer özel programlar) dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle ve klinik değerlendirmeye ek olarak bilişsel olarak uygulanır. Çalışmamızın amacı zeka düzeyi ile ebeveynlik tarzı ve sosyodemografik faktörlerin aralarındaki ilişkileri incelemektir. Çalışmaya psikometrik test yapılan 595 hastadan ebeveynlerine ulaşılıp PARI ölçeği yapılabilen 135 hasta dahil edildi. Hastaların 26'sına (%19.3) WİSC-R testi, 15'ine (%11.1) MCHAT testi, 35'ine (%25.9) ODKL testi, 42'sine (%31.1) GOODENOUGH ve PORTEUS testleri ve 64'üne (%47.4) AGTE yapılmıştı. Olguların 83'ü (%61.5) erkek, 52'si (38.5) kadın olup kadın/erkek oranı 0.62 saptandı. Yaş ortalaması 81.74±3.92 ay olarak bulundu. Kardeş sayısı arttıkça PARI'nın baskı ve disiplin boyutu (faktör 5) puanlarının da istatistiksel anlamlı olarak arttığı görüldü (p=0.049, r=0.574). Çocukların okul öncesi eğitim süresi artıkça ebeveynlerinin PARI Aşırı annelik boyutu (Faktör 1), Ev kadınlığı reddetme boyutu (Faktör 3) ve Karı-Koca geçimsizlik boyutu (Faktör 4) puanlarının azaldığı görüldü, bu istatiksel olarak anlamlıydı (sırasıyla p=0.032, p=0.022, p=0.038 ve r=0.185, r=0.197, r=0.179). Yabancı dil eğitimi almayan çocuklarda AGTE'de hafif gelişim geriliği daha fazla saptandı (p=0.010). PARI sonuçları ile WİSC-R sonuçlarını değerlendirdiğimizde aşırı annelik boyutu (Faktör 1) puanları azaldıkça WİSC-R test sonuçlarının olumlu yönde değişim gösterdiği saptandı. Ebeveynlik çocuğun desteklenmesi ve gelişimsel potansiyeline ulaşmasının sağlanmasına yönelik davranışlar bütünü olarak ele alınabilir. Olumlu ebeveynlik çocuğa gerekli kişiler arası ilişkilerde ve hayatının diğer alanlarında yüksek işlevsellik kazandırabilir. Yüksek riskli ailelerde dahi efektif ebeveynliğin tüm risk faktörlerininin etkilerini azaltan çocuğun işlevselliğini koruyan ve dirençli çocuklar yetiştirilmesine olanak sağlayan anahtar bir bileşen olduğu gösterilmiştir.

Ergen psikiyatrisiPsikiyatriPsikometrik ölçümler+4
Umut Balatacı
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İlköğretim ikinci kademe öğrencilerinde akran zorbalığı ve eşlik eden duygusal davranışsal sorunlar; Bursa ili örneklemi

Akran zorbalığı (AZ) "bir ya da daha fazla öğrencinin bir başka öğrenciye sürekli olarak olumsuz eylemlerde bulunması" şeklinde tanımlanmaktadır. Bir eylemin zorbalık olarak nitelendirilebilmesi için: kasıtlı olması ve zarar verme amacı gütmesi, tekrarlayıcı nitelikte olması, zorba ve kurban arasında güç eşitsizliği olması gerekmektedir. AZ'na maruz kalan ve zorbalık yapan çocuklarda depresyon, psikiyatrik problemler, ebeveynlerle ve arkadaşlarla ilişkide sorunlar daha sık görülmektedir. Bununla birlikte AZ'nın çocuk ve gençlerin aile tutumları ile ilişkisi de bildirilmiştir. Ülkemizde bu konuya ait çok az veri vardır. Bu araştırmanın amacı Bursa İli ilköğretim 5. 6. 7. ve 8. sınıf öğrencilerinde akran zorbalığı sıklığının araştırılması ve eşlik eden faktörlerin çok boyutlu olarak saptanmasıdır. Araştırmanın uzun erimli amacı AZ hususunda, koruyucu program geliştirmek için bir ön çalışma yapmaktır. Çalışmanın örneklemi 5, 6, 7 ve 8. sınıfta okuyan öğrenciler oluşturmuştur ve öğrenciler kurban, zorba, zorba/kurban ve AZ'na katılmayan olarak 4 gruba ayrılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak; araştırmacılar tarafından hazırlanan kişisel bilgi formu, "Olweus Öğrenciler İçin Akran Zorbalığı Anketi", "Güçler Ve Güçlükler Anketi" ve "Kısaltılmış Duygu Dışavurum Ölçeği" kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Version22.0 kullanıldı. Araştırmanın örneklemi 431 kız, 425 erkek öğrenci tarafından oluşturmaktadır. Çalışma grupları ölçek alt boyutları açısından karşılaştırıldığında davranış problemleri ve duygusal problemler hem zorba hem de kurban olan grupta anlamlı olarak yüksekken, prososyal davranışlar bu iki grupta da anlamlı olarak az bulunmuştur. Bununla birlikte kurban ya da zorba olan ergenlerin olmayan akranlarına göre istatistiksel anlamlı olarak ailelerinin duysal olarak daha az destekleyici ve müdahaleci algıladıkları izlenmiştir. Gruplar arasında dikkat eksikliği, akran problemleri ve ailenin sinirli algılanması açısından fark saptanmamıştır. Aile ikliminin müdahaleci (p=0,005) olarak algılanmasının 1,042 kat ve duygusal sorunlar (p=0,002) yaşamanın 1,161 kat, akranlarla sorun (p=0,040) yaşamak 1,147 kat kurban olmayı artırmaktadır. Davranış sorunları yaşamak (p=0,043) 1,330 kat zorba olmayı artırmaktadır. Müdahalecilik (p<0,001) 1,075 kat, duygusal destek yokluğu (p=0,044) 1,030 kat, duygusal sorunlar (p<0,001) 1,301 kat, akran sorunları (p=0,027) 1,268 kat zorbakurban olmayı artırmaktadır. Prososyal davranışların (p=0,027) artması zorba-kurban olmayı 1,219 kat azaltmaktadır. Çalışmamızda algılanan aile ikliminin ve psikopatolojinin akran zorbalığı üzerine etkisi incelenmiştir. Bu etki, aile ikliminin psikopatoloji etiyolojisindeki yeri düşünüldüğünde, psikopatolojiler aracılığıyla oluşabileceği düşünülmüştür. Bulgular aile ikliminin, AZ'daki önemini göstermektedir. Bu nedenle akran zorbalığının azaltılmasında bireylerin ruh sağlığını koruyucu ve tedavi edici müdahalelerin yapılması, hali hazırda var olan okul temelli koruyucu yöntemlerin yanı sıra aile temelli koruyucu yöntemlerinde geliştirilmesi gerekliliği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Akran zorbalığı, duygu dışavurumu, psikopatoloji, ergen, aile.

AileAkran zorbalığıBursa+6
Neslişah Gür
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde zorbalığın yaşam kalitelerine etkisi

Amaç: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), çocukluk çağının en sık görülen nörogelişimsel bozukluğudur ve bireyin gelişim düzeyine uygun olmayan dikkatsizlik, hiperaktivite ve dürtüsellik belirtileri ile kendini gösterir. DEHB tanısı alan çocuk ve ergenlerin hem zorbalığa uğrama ve hem de zorbalık yapma açısından risk taşıdığı bilinmektedir, ancak DEHB'li çocuklarda akran zorbalığının yaşam kalitesi, duygu düzenleme stili ve yürütücü işlevler ile ilişkisi araştırılmamıştır. Bu çalışmada DEHB'li çocuk ve ergenlerde akran zorbalığının yaşam kalitesi, yürütücü işlevler ve duygu düzenleme yöntemleri ile ilişkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinden DEHB tanısıyla takipte olan 10-18 yaşlar arasında olan 75 çocuk ve ergen dâhil edilmiştir. Katılımcılar DEHB ve eştanılarının belirlenmesi için Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu- Türkçe Uyarlaması (ÇDŞG-ŞY-T) ile değerlendirildiler. Sosyodemografik özellikler için ebeveyn tarafından doldurulan sosyodemografik veri toplama formu, DEHB şiddeti için Conners Anababa Derecelendirme Ölçeği-Kısa Form, zorbalığın değerlendirilmesi için Olweus Öğrenciler için Akran Zorbalığı Anketi, duygu düzenleme yönteminin değerlendirilmesi için Ergenler İçin Duygu Düzenleme Ölçeği (EİDDÖ), yaşam kalitesinin değerlendirilmisi için Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) Çocuk formu ve yürütücü işlevlerin değerlendirilmesi için Yönetici İşlevlere Yönelik Davranış Değerlendirme Envanteri (YİYDDE) formu kullanılmıştır. Bulgular: Bulgular: Değerlendirmeler sonucunda özbildirim ölçeklerinde katılımcıların %24'ünün kurban, %12'sinin zorba ve %5,3'ünün zorba/kurban olduğu saptanmıştır. Kurban olanların fiziksel işlevsellik(t=2,060, p=0,046), duygusal işlevsellik(t=3,498, p=0,01), sosyal işlevsellik(t=4,647, p<0,001) ve toplam yaşam kalitesi(t=3,762, p<0,001) puanlarının kurban olmayanlarınkinden daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Zorba olanların fiziksel işlevsellik(z=-2,228, p=0.022), sosyal işlevsellik(z=-4,474, p<0,001) ve yaşam kalitesi(z=-3,838, p<0,001)puanlarının zorba olmayanlarınkinden daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Zorba olanların zorba olmayanlara göre duygusal işlevsellik puanları anlamlı yüksek tespit edilmiştir(z=-3,334, p=0.001). Okul işlevselliğinde zorbalığa dâhil olup olmamasına göre anlamlı bir fark saptanmamıştır. Yürütücü işlevler ve duygu düzenleme ölçeklerinde kurban olanlar ile kurban olmayanlar arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Zorba olan çocuk ve ergenlerin daha çok dışsal işlevsel olmayan duygu düzenleme yöntemi kullandığı saptanmıştır(z=-3,751, p<0,001). Zorba olanların yürütücü işlevlerinin bastırma(z=-2,066, p=0.039) ve duygusal kontrol(z=-1970, p=0.049) boyutlarında zorba olmayanlara göre anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç: DEHB tanısı olan çocuk ve ergenlerden akran zorbalığına dâhil olanlarının yaşam kalitesinin dâhil olmayanlara göre daha kötü olduğu tespit edilmesi, DEHB'li çocukların değerlendirmesinde psikososyal sorunların da ele alınması gerektiğini göstermektedir. Aynı zamanda akran zorbalığına dahil olan DEHB'li çocuklara yönelik müdahale programlarının oluşturulurken duygu düzenleme yöntemleri ve yürütücü işlevlerin de göz önünde bulundurulmasının faydalı olabileceği görülmektedir. Anahtar kelimeler: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Akran Zorbalığı, Yaşam kalitesi, Duygu Düzenleme Yöntemi, Yürütücü İşlevler

Akran zorbalığıBilişDuygu düzenleme+5
Selenge Baljinnyam
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Oyun oynama bozukluğu ölçeği – ebeveyn formu'nun geliştirilmesi

Oyun oynama bozukluğu, çocuk ve ergenlerde sıklıkla karşılaşılan önemli bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Bu fenomenin çocuk ve ergenlerdeki zarar verici etkileri birçok çalışma ile belgelenmiştir. Buna rağmen klinik ortamda değerlendirmeye yardımcı olacak ölçüm araçlarının sayısı yetersizdir. Bu çalışmanın temel amacı, çocuk ve ergenlerdeki oyun oynama bozukluğu semptomlarının ebeveynler tarafından değerlendirilmesine imkan veren, Türk kültürüne uygun geçerli ve güvenilir bir psikometrik ölçüm aracı geliştirmektir. Çevrimiçi bir anket aracılığıyla, 6-18 yaş arası (11.7 ± 3.44) çocuğu olan 750 ebeveyn çalışmamıza katılmıştır. Geçerlik çalışması amacıyla örneklem grubu ikiye bölünmüş, 380 kişiye açımlayıcı faktör analizi (AFA), 370 kişiye ise doğrulayıcı faktör analizi (DFA) yapılmıştır. Güvenirlik analizi için ise test – tekrar test analizi ve iç tutarlılık araştırılmıştır. AFA sonucunda, ICD-11 Oyun Oynama Bozukluğu tanı kriterleri ile uyumlu şekilde, 15 maddelik ölçeğin üç alt boyut içerdiği (kontrol yetersizliği, önceliğin artması, olumsuz sonuçlar) gözlenmiş, DFA'da ise bu yapı doğrulanmıştır. Bu sonuçlara göre Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği – Ebeveyn Formu'nun geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olduğu ispatlanmıştır. Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği – Ebeveyn Formu, ICD-11 Oyun Oynama Bozukluğu tanı kriterlerini temel alan, 6-18 yaş arası çocuk ve ergenlerdeki oyun oynama bozukluğu semptomlarının ebeveynler tarafından değerlendirilmesine imkan veren bir ölçektir. Geliştirilen bu ölçeğin oyun oynama bozukluğunun klinik değerlendirme sürecine ve bilimsel araştırmalarına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

BağımlılıkGüvenilirlik ve geçerlilikOyun bağımlılığı+4
Erdem Ertaş
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatizmal kalp hastalıklarında yürütücü işlevlerin değerlendirilmesi

Giriş : Akut romatizmal ateş (ARA), çoğunlukla çocuklarda ve genç erişkinlerde A grubu beta hemolitik streptokok enfeksiyonundan sonra (AGBHS) (genellikle farenjitten sonra) ortaya çıkan multisistemik inflamatuar bir hastalıktır. Hastalığın major klinik bulgularının gelişiminden antijenik benzerlik sonucu değişik sistemleri tutan hücresel ve humoral otoimmünite sorumlu tutulmaktadır. Hastalığın major klinik bulguları artrit, kardit, Sydemhan Koresi (SK), eritema marginatum ve subkutan nodüllerdir. ARA'nın en önemli komplikasyonu kardit sonrası gelişen romatizmal kalp hastalığıdır (RKH). Çocuk kardiyoloji polikliniklerinde izlenmekte olan hastaların büyük kısmı RKH çocuklarıdır. Santral sinir sistemininin tutulumu sonuçu gelişen SK akut romatizmal ateşin major klinik bulgularından biridir. Syndenham koreli çocuk hastaların çoğunda RKH'lığı bildirilmektedir. Son yıllarda SK çocuk hastalarda yütücü işlev bozuklukları ile ilğili çalışmalar literatürde çok sayıda bildirilmektedir. RKH'lı çocuklarda yürütücü işlevlerle ilğili literatürde çalışma yoktur. Bu çalışmada RKH olan çocuk ve adolesan hastalarda yürütücü işlevleri değerlendirdik . Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız, 12-18 yaş arası RKH hastalarını ve sağlıklı kontrolleri içeren kesitsel randomize çalışma şeklinde tasarlanmıştır. Hastalar ve kontrollerin tamamı ile yüz yüze görüşülmüş, çalışmada kullanılan soru formu ve ölçekler de yüz yüze görüşme yoluyla görüşmeci tarafından değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında;Sosyodemografik veri formu, Yürütücü İşlevleri Davranışsal Değerlendirme Envanteri Ebeveyn Formu doldurulmuştur. Çalışmamızda önce hasta ve kontrol grubu olgularının yaş, cinsiyet, eğitim durumu, ebeveynlerin eğitim durumu, ailenin gelir düzeyi açısından arasında farklılık araştırıldı. Böylelikle yürütücü işlevler üzerine etkisi bilinen bu faktörlerin karıştırıcı etkisi dışlandı. Çalışmaya alınan ailelerden aydınlatılmış onam formu alındıktan sonra psikometrik ölçümler ve psikiyatrik görüşme uygulanmıştır. Psikiyatrik tanısal değerlendirme için tüm katılımcılara "Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Dsm-5" uygulanmıştır. Yürütücü İşlevleri değerlendirmek için ise sırasıyla Sayı Dizisi Testi, Sözel Akıcılık Testi, İz Sürme Testi, Stroop Testi , Wisconsin Kart Eşleme Testi yapılmıştır. Elde edilen veriler uygun istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmişti. Bulgular: Çalışmamıza alınan, RKH tanılı 30 olgunun %76.7'si (n= 23) kız, %23.3'si (n= 7) erkek bireyden oluşmaktadır. Olgu grubunun yaş ortalaması 14,73 ± 1.84 yıl idi. Tanı yaş ortalaması 11.97 ± 1.72 yıl idi. Olgu ve kontrol grupları aile yapıları, ailelerinin aylık gelir, kardeşindeki tıbbi hastalık varlığı ve ailede ruhsal hastalık varlığı bakımından karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. (p >0.05. ). RKH'lı katılımcıların ailesinde daha fazla çocuk olduğu görüldü (p = 0,004). Çalışmamızda hasta ve kontrol hastalarına Sayı Dizisi Testi, Sözel Akıcılık Testi, İz Sürme Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. Fakat Stroop Teste "hata düzeltme sayı" puan ortalaması, hasta grubunda 3.10 ± 2.17 iken control grubunda 2.03 ± 1.50 olarak saptanmıştır. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p=0.05), (z:- 1,96) Sonuç: Çalışmamızın sonuçları bize, geçirilmiş ARA'ya bağlı RKH olan çocuk hastalarda hastalığın geç gelişen bir major bulgusu alan SK'si gelişmeden de yürütücü işlemlerde bozukluklar gelişebileceğini göstermiştir. Çalışmamızda sadece yürütücü işlev testlerinden Stroop Testinde bozukluk saplanmıştır. Diger yürütücü işlev bozukluğu testlerinde bozukluk saptanmaması hastalarımızın düzenli penisilin profilaksi almalarına, kısa izlem sürelerine bağladık. Stroop Testi bozuklukları dorsolateral ve/veya singulat prefrontal korteks bozukluklarıyla ilişkilendirilmektedir. Bu nedenle RKH hastalarda SK gelişmeden önce ilk olarak dorsolateral ve/veya singulat prefrontal korteks fonksiyon bozukluğu gelişebileceğini düşündürmüştür.

BilişBiliş bozukluklarıRomatizmal hastalıklar+3
Nıgar Alıyeva
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan ve olmayan çocuklarda mikroRNA düzeylerinin karşılaştırılması

Amaç: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) genetik geçişin yüksek olduğu bir hastalık olmakla birlikte hastalığın oluş mekanizmasıyla ilgili bilgilerimiz sınırlıdır. Bu çalışmada DEHB gelişiminde rol oynadığı gösterilmiş olan dopamin taşıyıcı protein geni (DAT1) ve dopamin reseptör 5 (DRD5) genleriyle ile sırasıyla ilişkili olan miR-132 ve miR-942 düzeyleri değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: DSM-5'e göre DEHB tanısı almış 50 çocuk ve 48 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Serum miR-132 ve miR-942 düzeylerinin değerlendirilmesi Gaziantep Üniversitesi Genetik laboratuvarında yapıldı. Bulgular: DEHB li çocuklarla miR-132 düzeyinin (p=0.001) kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu miR-942 düzeyinin (p=0.181) de DEHB lilerde yüksek olduğu ancak istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmadığı görüldü. Sonuç: Çalışmamızda DEHB lilerde miR-132 ekspresyonunun anlamlı düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur. miR-942 seviyesinde iki grup arasında anlamlı fark olmadığı görülmüştür. miR-132 nin nöronal plastisite, dentrit gelişimi, sinaptik fizyoloji, NMDA reseptör depolarizasyonu gibi süreçlerde yer aldığı ve şizofreni, otizm, Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı gibi nöropsikiyatrik bozukluklarda miR-132 düzeylerinde regülasyon bozukluğu görülmüştür. Bazı kanser türlerinde, hepatit C gibi enfeksiyon hastalıklarında miR-942 düzeylerinin değiştiği gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda DEHB li çocukların miRNA düzeylerindeki artışın hastalığın oluşumunda ve klinik prezentasyonunda bir etken olabileceğini gündeme getirmekteyiz. Bu bilgiler ışığında miR-132 ve mi-942 nin DEHB ile olan ilişkisinin değerlendirilmiş olması hastalığın patogenezini anlama noktasında mevcut bilgilerimize katkı sağlayabilir. Çalışmamız DEHBli çocuklarda miR-132 ve miR-942 düzeylerinin değerlendirildiği ilk çalışma olması nedeniyle önemlidir.

DikkatDopaminGenler+4
Şeyma Coşkun
Gaziantep University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otizm spektrum bozukluğu olan ve olmayan çocuklarda trombosit fonksiyonlarının karşılaştırılması

Amaç: Serotonin sistemi ile ilgili değişikliklerin otizm spektrum bozukluğu (OSB) etyolojisinde önemli rolünün olduğu bilinmektedir. Trombositlerin serotonin sistemi ile ilişkili olduğu bilinmekle birlikte trombositlerin bu konudaki rolleri henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada OSB'li çocuklarda trombosit fonksiyonlarının araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: DSM-5'e göre OSB tanısı almış 40 hasta ve 30 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Tam kan sayımı yapılarak trombosit morfolojisi ile ilişkili PLT sayısı, MPV, PDW, PCT parametreleri, koagülasyon testleri yapılarak da PT ve aPTT parametreleri değerlendirildi. Trombosit fonksiyonları ise PFA-100 cihazında kollagen-ADP ve kollagen-EPİ kapanma zamanları ölçülerek değerlendirildi. Bulgular: OSB'li hastalar PLT sayısı, MPV, PDW, PCT, PT, aPTT parametreleri açısından kontrol grubu ile karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Ancak trombosit fonksiyonları açısından karşılaştırıldığında OSB'li grupta kollagen-ADP ve kollagen-EPİ kapanma zamanlarındaki uzama kontrol grubuna kıyasla anlamlı oranda daha fazlaydı (p=0,044). Sonuç: Çalışmamızda OSB'li hastalar kontrol grubu ile PLT sayısı, MPV, PDW, PCT, PT, aPTT parametreleri açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Ancak trombosit fonksiyonlarını değerlendiren parametreler açısından karşılaştırıldığında kollagen-ADP ve kollagen-EPİ kapanma zamanlarındaki uzama OSB'li grupta kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha fazlaydı. Bu sonuçlar bize OSB'li çocuklarda trombosit parametrelerinden çok trombosit fonksiyonlarında bozulma olduğunu göstermektedir. Bu veriler ışığında OSB'de trombosit fonksiyonlarının araştırılması, hastalığın patogenezinin anlaşılması ve tedavisi konusundaki kısıtlı bilgilerimizi geliştirmeye katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Otizm, Serotonin, Trombosit, Trombosit fonksiyonu

Kan trombositleriOtistik bozukluklarOtizm spektrum bozukluğu+2
Nurdan Çoban
Gaziantep University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

12-18 yaş arası yıkıcı davranış sorunları olan ergenlerde genel ve klinik özellikler ve izlem bulguları

Amaç: Yıkıcı Davranış Bozuklukları (YDB), Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu (KOKGB), Davranım Bozukluğu (DB) gibi sıklıkla birlikte görülür ve çocuk psikiyatri kliniklerine sık başvuru sebeplerindendir. Bu olguların baş etme stratejilerinde ve emosyonel regülasyonunda yetersizlik olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada YDB'li ergenlerin özellikleri ve tedavi etkinliği incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: 12-18 yaşlarında YDB'li 82 olgu alınmıştır. Tedavi öncesi-sonrasında Conners ana-baba/öğretmen değerlendirme ölçeği (CADÖ) (CÖDÖ), Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA), Duyguların Düzenlenmesinde Güçlük Ölçeği (DDGÖ) ve Stroop Test uygulanmıştır. Bulgular: Olguların % 28'i sigara kullanıyordu ve bu olgular arasında DEHB-B alt tipi, ek KOKGB/DB tanıları, alkol-madde deneme anlamlı yüksekti. Kendine zarar verme girişimi % 58,5 olguda saptanırken; kız cinsiyet, KOKGB tanısı sık; DDGÖ ve GGA puanları daha yüksekti. Olguların % 81,7 DEHB-B, % 18,3 DEHB-DE tanısı alırken; % 19,3'ünde KOKGB, % 14,6'sında DB saptandı. Komorbid YDB'de, sigara kullanımı, sınıf tekrarı, akran geçimsizliği, akademik sorunlar yüksekti. KOKGB tanısı ile, boşanma/parçalanma öyküsü, kendine zarar verme; DB tanısı ile ders başarısızlığı, belirtilerin erken başlaması, aile işlevselliğinde bozukluk, sigara kullanımı ve alkol-madde deneme ilişkiliydi. Olguların % 96,3'ü stimülan, % 17,1 AP kullandı. KOKGB/DB grubunda kombinasyon tedavisi daha fazlaydı. Tedavi sonrasında CADÖ, CÖDÖ, ADÖ, GGA, DDGÖ total skorda ve Stroop puanlarında anlamlı düşme saptandı. Sonuç: Tedavi almamış YDB olguları, sigara kullanımı, alkol-madde deneme, sınıf tekrarı, kendine zarar verme gibi yaşantılar için risk altındadır. Emosyon disregülasyon, sigara kullanımı, kendine zarar verme, ev içi şiddet gibi olumsuz prognostik özellikleri olan olgularda daha belirgindir. Stimülan ve AP tedaviler çekirdek belirtilerin yanında; aile-işlevselliğinde ve emosyon regülasyonda anlamlı iyileşme sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: DEHB, Davranım bozukluğu, İzlem, Karşıt olma/karşı gelme, Yıkıcı davranış bozuklukları

Davranış bozukluklarıErgenlerHasta takibi+3
İpek Süzer Gamlı
Çukurova University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde kişilik özelliklerinin ve aile tutumlarının karar verme, problem çözme, irritabilite üzerine etkisi

Giriş: Çocuk ve ergen popülasyonda yaygın görülen dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda kişilik özelliklerinin ve aile tutumlarının, karar verme, problem çözme becerisi ve irritabilite ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DEHB tanısı olan, 12-18 yaş arası 69 olgu ve 69 sağlıklı kontrol dâhil edilmiştir. Katılımcıları ÇDŞG-ŞY-T ve DSM-5'e göre yapılan klinik görüşme ile psikiyatrik tanılar açıdan değerlendirdik. Olgu ve kontrol grubu çocuk ve ergenler EKVÖ, PID-5-BF, Düzey 2 İrritabilite Ölçeği 11-17 Yaş ve PÇE, ebeveynleri ise AHÇYT, SVF, Turgay DSM-IV Yıkıcı Davranış Bozuklukları Değerlendirme Ölçeği doldurdu. Bulgular: Kırsal kesimde yaşamanın DEHB riskini arttırdığını bulduk. Olguların annelerinin daha düşük eğitim düzeyleri olduğunu gördük. Olgu grubunun arkadaş ve kardeş ilişkilerinde, ödev yapmalarında ve evdeki uyumunda çok daha fazla sorun yaşadığını, teknolojik cihaz kullanımına daha erken yaşta başladıkları, problem çözme becerilerinin sağlıklı kontrollere göre oldukça düşük olduğu sonucuna ulaşılmıştır. DEHB olan bireylerde incelediğimiz olumsuz kişilik özelliklerinin hepsinin karar vermede öz saygı üzerine istatistiksel olarak anlamlı şekilde negatif, olumsuz karar verme stilleriyle pozitif ilişkili olduğunu gördük. Yine çalışmamızdaki tüm kişilik özelliklerinin olumlu karar verme özelliği olan ihtiyatlı seçicilikle negatif ilişkide olduğu; dizinhibisyon, psikotizm ve uzak olmanın ise istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya koyduğunu gördük. DEHB olan bireylerde negatif kişilik özellikleri artıkça problem çözme becerilerinin düştüğü, incelediğimiz kişilik özelliklerinin irritabiliteyle pozitif ilişkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. DEHB olan çocuk ve ergenlerde aile tutumlarıyla çocuğun karar verme, problem çözme becerilerinin ilişkili olmadığı, irritabiliteyle ise sadece ev kadınlığı rolünün reddinin anlamlı ilişkide olduğu sonucuna ulaştık. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız sonucunda DEHB olan bireylerde sosyal becerilerin ve problem çözme becerilerinin geliştirilmesini hedefleyen erken terapötik müdahalelerin gerekli olduğu, DEHB olan bireylerin kişilik özelliklerinin değerlendirilip, uygun şekilde müdahale edilmesiyle karar verme stillerine, irritabilite ve problem çözme becerilerine olumlu katkı yapabileceği düşünülmektedir.

Aile tutumuDuyarlılıkErgenler+5
Hüseyin Eren Köse
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otizm spektrum bozukluğunda inflamasyon göstergesi olarak ortalama platelet hacmi

Amaç: Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) multifaktöriyel ve nörogelişimsel bir bozukluktur. Son zamanlarda immün sistemdeki değişikliklerin ve otoimmünitenin etiyolojide rol oynayabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada; inflamasyon sürecini belirlemek için Ortalama Platelet Hacmi (MPV), Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR) ve Platelet/Lenfosit Oranı (PLR) ile OSB arasındaki olası ilişkiyi göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 01.01.2015-01.10.2017 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Polikliniği'ne başvuran OSB tanılı, daha önce tedavi almamış 80 hasta ve 50 sağlıklı kontrolün dosyaları retrospektif olarak tarandı. Olguların sosyodemografik verileri, klinik özellikleri, Ankara Gelişim Tarama Envanteri, ABC psikometrik testleri ve rutin kan tetkiklerinden elde edilen ASO, MPV, NLR, PLR değerleri retrospektif araştırıldı. İstatiksel analiz SPSS 22.00 ile yapıldı. Bulgular: MPV, OSB'lilerde istatistiksel anlamlılığı olmamasına rağmen kontrol grubundan daha yüksek bulundu (9,87±0,94; 9,58±0,84 p=0,076). MPV, istatistiksel anlamlılığı olmamasına karşılık Regresif OSB (OSB-R) ve Regresif Olmayan OSB'de kontrol grubundan daha yüksekti (10,07±1,11; 9,75±0,81; 9,58±0,84 p=0,069). OSB-R'liler kontrol grubundan istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek MPV'ye sahipti (10,07±1,11; 9,58±0,84 p=0,030). OSB'liler kontrol grubundan istatistiksel anlamlı daha düşük PLR'ye sahipti (80475,4±24234,5; 94721,68±37201,4 p=0,009). OSB-R ve Regresif Olmayan OSB, kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha düşük PLR değerine sahipti (78802,27±22230,27; 81479,28±25527,9; 94721,68±37201,4 p=0,032). ASO; istatistiksel olarak anlamlı biçimde OSB'lilerde kontrol grubundan daha yüksek bulundu (104,53±168,43; 45,65±37 p=0,016). NLR açısından gruplar arası istatistiksel anlamlı bir fark yoktu. Sonuç: Otizm heterojen etyolojili bir bozukluktur. MPV, PLR, NLR taraması kolay, maliyeti düşük ve subklinik inflamatuar süreci predikte edebilecek hematolojik parametrelerdendir. Bu parametreler, OSB'de daha büyük klinik örneklem üzerinde ve özellikle otoimmun etyolojili alt gruplarda klinik açıdan yol gösterici olabilir. Anahtar Sözcükler: İnflamasyon, Nötrofil/Lenfosit Oranı, Ortalama Platelet Hacmi, Otizm Spektrum Bozukluğu, Platelet/Lenfosit Oranı

Kan trombositleriLenfositlerNötrofiller+4
Buse Pınar Kırmızı
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan ergenlerde kronotipin klinik ve eştanı ile ilişkisi

Amaç: Sirkadiyen tercihlerin ruh sağlığı üzerindeki etkisini destekleyen kanıtlar giderek artmaktadır. Bununla birlikte, kronotiplerin DEHB kliniğini nasıl etkilediği hakkında çok az bilgi bulunmaktadır. Bu çalışmada, DEHB olan ergenlerde kronotipin klinik ve eştanı ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklemini 12-18 yaş arası DEHB tanılı (DEHB-DE: % 48,4; DEHB-B: % 51,6) 306 (189 erkek, 117 kız) hasta oluşturdu. Conners Ana-Baba Değerlendirme Ölçeği (CADÖ), Turgay Yıkıcı Davranım Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği, Yönetici İşlevlere Yönelik Davranış Değerlendirme Envanteri, Çocukluk Dönemi Kronotip Anketi, Pubertal Gelişim Değerlendirme Formu, Çocuklar için Depresyon Ölçeği, Durumluk-Süreklilik Kaygı Envanteri ve Stroop Testi uygulandı. Bulgular: Özbildirime göre en sık akşamcı kronotip (% 49,35) saptandı. DEHB alt tipleri arasında kronotip açısından farklılık saptanmadı. Akşamcı kronotipin anksiyete, depresyon karşı gelme, sosyal problemler, psikosomatik semptomları, sabahçı kronotipe göre daha yüksekti. Akşamcı kronotip, tüm yönetici işlev ölçümlerinde diğer iki kronotipe göre daha çok problem yaşamaktaydı. Erkelerde ara, kızlarda akşamcı kronotip daha sıktı. Kronotip puanlarındaki artış, daha kısa uyku süresi (haftalık ve okul günlerinde), daha uzun gündüz şekerleme ve ekran süresi ile ilişkili idi. KOKGB eştanısı olanlarda akşamcı kronotip, bu eştanının olmadığı olgulara göre daha yüksekti. Çoklu doğrusal regresyon analizi sonuçları; kronotip puanlarının; (özbildirim için) erkek cinsiyet, pubertal gelişim puanı, depresyon ve sürekli anksiyete puanları ve ayrıca ekran zamanı, anne eğitim düzeyi, hiperaktivite, psikosomatik problemler, global yönetici işlev ve izleme puanları ile anlamlı ilişkili olduğunu gösterdi. Sonuç: DEHB alt tipleri arasında kronotip açısından farklılık saptanmamış olmakla birlikte, çalışmamızda elde edilen bulgular; akşamcı kronotipin DEHB semptomlarında, anksiyete ve depresyon semptomlarında ve aynı zamanda yönetici işlev problemlerinde artışla ilişkili olduğunu göstermiştir. Ayrıca, akşamcı kronotipin daha kısa uyku süresine sahip olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Ergen, Kronotip, Yönetici İşlevler

BilişErgenlerHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+3
Ezgi Eynallı Gök
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda aile tutumları ve ilaç kullanımına etkisi

ÖZET Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunda Aile Tutumları ve İlaç Kullanımına Etkisi Amaç: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, genetik ve çevresel etkenlerin değişik orandaki katkısıyla ortaya çıkan ve çocuğun yaşam kalitesini bozan nörogelişimsel bir bozukluktur. Aile tutumları hastalığın seyrinde ve şiddetinde oldukça önemli yer tutmaktadır. Bu çalışmada, DEHB'li bireylerin ebeveynlerinin aile tutumunun DEHB belirtileri üzerindeki etkisi ve ilaç kullanımındaki yanıta katkısı incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: 6-12 yaş aralığında DEHB'li 167 olgu çalışmaya alınmıştır. Tedavi öncesi-sonrasında Conners Anne-Baba Derecelendirme Ölçeği (CADÖ), Turgay Aile DEHB ölçeği (TÖ) ve Stroop Test uygulanmıştır. Tedavi öncesinde ayrıca Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ), Conners Öğretmen Derecelendirme Ölçeği (CÖDÖ), Anne-Baba Tutum Ölçeği (ABTÖ) ve Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutum Ölçeği (AHÇYTÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 8.3±1.7 idi. Olguların % 73,7'si erkek, % 26,3'ü ise kızdır. Olguların % 62,3'ü DEHB-DE, % 37,7'si ise Bileşik alt tiptir. Olguların % 50,9'u ailesini otoriter, % 37,1'i izin verici/hoşgörülü, % 10,2'si ihmalkar, % 1,8'i ise demokratik olarak algılamaktadır. DEHB-DE tipin ailesi, bileşik tipe göre çocuklarını daha fazla korumakta ve demokratik davranmakta iken, bileşik tipin aileleri, DEHB-DE tipe göre evlilik çatışması ve ev kadınlığı reddi daha fazla olmakta; olgulara daha fazla disiplin uygulamaktadır. Otoriter ve hoşgörülü aile tutumunda tedavi sonrası CADÖ alt puanlarında istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler saptanmıştır. Sonuç: İşlevsel olmayan disiplin yöntemleri ile aile içi çatışma artmakta, ebeveyn-çocuk arasındaki iletişim bozulmaktadır. Tedaviye verilen yanıt farklı aile tutumlarında benzer şekilde ve anlamlı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: DEHB, aile tutumu, disiplin, ilaç kullanımı.

AileAile tutumuDikkat+3
Oğuz Sevince
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuk ve ergenlerde uyku ile DHA, EPA, fosfatidilserin düzeylerinin ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında sık görülen nörogelişimsel bir bozukluk olup, uyku sorunları çok yüksek oranlarda saptanmaktadır ve günümüzde hala DEHB tanısı olan hastalarda, etiyolojik açıdan ne gibi farklılıkların uyku bozukluğuna sebep olduğu anlaşılamamıştır. Bu çalışmada DEHB'li çocuklarda uyku problemlerinin DHA, EPA ve fosfatidilserin serum düzeyleri ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda kanda bakılan parametrelerin düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunması durumunda, klinik uygulamalarda, uyku bozukluğu olan DEHB tanılı hastaların tedavileri düzenlenirken tamamlayıcı müdahalelerin uygulanması açısından fayda sağlayacaktır. Yöntem: Araştırma Şubat 2023-Şubat 2024 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'nde yapılmıştır. Çalışmanın örneklemini; hasta grubu için Manisa Celal Bayar Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran, "Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY)" kullanılarak yapılan klinik psikiyatrik görüşmede Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tanısı alan ve çalışmaya dahil olma kriterlerini sağlayan 7-13 yaş aralığında 50 hastadan oluşturulmuştur. Daha sonra hasta grubunun ailelerine ''Çocuklar için Uyku Bozukluğu Ölçeği (ÇUBÖ)'' uygulanmıştır ve 39 kesme puanı üzerinde olan 25 hasta ''Uyku bozukluğu olan dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuklar'', 39 kesme puanın altında olan 25 hasta ''Uyku bozukluğu olmayan dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuklar'' olarak iki gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu, 7-13 yaş aralığında çalışmaya dahil olma kriterlerini taşıyan, ebeveynleri ve kendileri gönüllü olan 30 çocuk ile oluşturulmuştur. Her üç gruptaki çocuklara doldurmaları için 3 adet, ailelerin doldurmaları için 2 adet, öğretmenlerin doldurmaları için 1 adet anket formu verilmiştir; Çocuklara verilen formlar ''Sosyodemografik Veri Formu'', ''Çocuklar için Anksiyete Tarama Ölçeği (ÇATÖ)'', ''Çocuk Depresyon Ölçeği (CDI)''dir. Aileler için verilen formlar ''Turgay DSM-IV Yıkıcı Davranış Bozuklukları Değerlendirme Ölçeği', ''Çocuklar için Uyku Bozukluğu Ölçeği (ÇUBÖ)''dir. Öğretmenlere verilen form ise ''Turgay DSM-IV Yıkıcı Davranış Bozuklukları Değerlendirme Ölçeği''dir. Psikometrik değerlendirmenin yapıldığı gün DEHB ve kontrol grubunu oluşturan olgulardan yaklaşık 10 ml venöz kan alınmış, santrifüj edilmiş ve serum/plazma örnekleri ayrılmıştır. Örnekler analiz gününe kadar -80Cº'de depolanmıştır. Tüm örnekler toplandıktan sonra ELISA yöntemi ile DHA, EPA, fosfatidilserin düzeyleri incelenmiştir Bulgular: Çalışmamız sonucunda DEHB'liler ile kontrol grubu serum DHA, EPA ve fosfatidilserin düzeyleri arasında bir ilişki bulunmamıştır. Uyku problemi olan DEHB, uyku problemi olmayan DEHB'lilerin serum DHA, EPA ve fosfatidilserin düzeyleri arasında bir ilişki saptanmamıştır. Fosfatidilserin ile DHA arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır. Fosfatidilserin ile Çocuklar için Depresyon Ölçeği (CDİ) toplam skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönde korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Uyku ile ilişkili olduğu düşünülen DHA, EPA ve Fosfatidilserin gibi parametrelerin DEHB'deki uyku etiyopatogenezindeki yerini anlamak ve uyku bozukluğu olan DEHB tanılı hastaların tedavileri düzenlenirken tedavide tamamlayıcı müdahale olarak kullanılabilmesi için çalışmamızdaki kısıtlılıkları ele alan daha büyük örneklemlerle daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: DEHB, uyku, EPA, DHA, fosfatidilserin, omega-3, PUFA

Merve Yılmaz
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda anksiyete ve metakognisyon

Amaç:İlaç tedavisine yeterli yanıt alınamayan DEHB'liergenlerde psikoterapötik müdahalelerin faydalı olduğu bilinmektedir.DEHB'de ergen yaş grubuna özgü bilişsel davranışçı müdahalelerin zenginleşmesi için kliniği etkileyen bilişsel ve emosyonel faktörlerin tanımlanması gerekmektedir. Bu çalışmada DEHB tanılı ergenlerde, anksiyete, davranışsal sistemler ve metakognitif özelliklerin tanımlanması, bu özelliklerin DEHB kliniği ve birbirleri ile olan ilişkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklemini 12-18 yaş arası DEHB tanılı (DEHB-DE:% 35,6; DEHB-B:% 64,4) 132 (82 erkek, 50 kız) hasta oluşturdu. Conners Ana-Baba Değerlendirme Ölçeği (CADÖ), Çocuklar İçin Durumluk-Süreklilik Kaygı Envanteri (ÇDSKE), Çocuklar İçin Anksiyete Duyarlılığı İndeksi (ÇADİ), Üstbiliş Ölçeği-Çocuk ve Ergen Formu (ÜBÖ-ÇE) ve Davranışsal İnhibisyon Sistemi-Davranışsal Aktivasyon Sistemi Ölçeği (DİS-DAS) uygulandı. Bulgular:DEHB alt tipleri arasında ÇDSKE, ÇADİ, DİS/DAS puanları açısından farklılık saptanmadı. DEHB-B olan ergenlerin olumlu üstbiliş puanları daha yüksek saptandı. ÇDSKE ve ÇADİ toplam puanları ile DEHB semptom şiddeti arasında pozitif korelasyon saptandı. DEHB semptom şiddeti ile DAS-ödüle duyarlılık puanları arasında negatif korelasyon saptandı. DAS-dürtü ve DAS-eğlence arayışı puanları ile karşı-gelme (KG) ve duygusal değişkenlik (DD) semptomları arasında pozitif korelasyon vardı. Eştanısı olmayan DEHB'li ergenlerde; BCSüstbiliş puanları, KG, hiperaktivite ve DD puanları ile pozitif korele idi. ÇDSKE puanları ile ÇADİ'nin tüm alt ölçek ve toplam puanları pozitif korelasyon gösterdi. SKE puanları ile tüm ÜBÖ-ÇE puanları, DAS-eğlence arayışı, DAS-dürtü puanları arasında pozitif korelasyon bulundu. ÜBÖ-ÇE toplam puanda artış, tüm DİS/DAS ve ÇADİ puanlarında artışla korele idi. Bilişsel AD ile DİS puanları arasında pozitif korelasyon saptandı. Sonuç: Çalışmamız anksiyete, metakognitif inançlar ve davranışsal sistemlerin birbirleriyle ve DEHB kliniğiyle yakından ilişkili olduğunu göstermiştir. DEHB'ye özgü bilişsel davranışçı müdahalelerde saptanan bilişsel ve emosyonel özelliklerin dikkate alınması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler:Anksiyete, Anksiyete Duyarlılığı, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, DİS/DAS, Ergen, Metakognisyon.

AdolesanlarAnksiyeteAnksiyete+6
Cantekin Can
Çukurova University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuklar ile sağlıklı çocukların bağırsak mikrobiyotasının incelenmesi

Amaç: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB), çocukluk çağında başlayan ve dikkatsizlik, aşırı hareketlilik ve dürtüsellikle karakterize olan bir nörogelişimsel bozukluktur. Patofizyolojisi henüz tam olarak netleştirilememiştir. Bağırsak mikrobiyotasının bu bozukluğun gelişiminde bir rol oynadığına dair kanıtlar giderek artmaktadır. DEHB ve bağırsak mikrobiyotası ilişkisini Türkiye'de araştıran bir çalışma henüz yayınlanmamıştır. Bu araştırmada DEHB'li çocuklar ile sağlıklı çocukların bağırsak mikrobiyota değerlerini ve aralarındaki farklılıkları saptamak, bununla beraber bu çocukların beslenme ve uyku alışkanlıklarını incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma Aralık 2022 ve Kasım 2023 arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'nde yapılmıştır. Araştırma, polikliniğe başvuran ve "Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi, Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (K-SADS-PL)" kullanılarak yapılan görüşmede DEHB tanısı almış olan çocuklar ile herhangi bir tanı saptanmamış 6-12 yaş arası çocuklardan oluşmaktadır. Çalışmada uyku ve yeme alışkanlıkları, "2. Düzey Uyku Bozukluğu Kısa Formu" ve "Çocuklarda Yeme Davranışı Değerlendirme Ölçeği" ile bir sosyodemografik veri formu aracılığıyla değerlendirilmiştir. Araştırmamızdaki bağırsak mikrobiyota analizi,16S NGS Metagenom Analizi'dir. Bulgular: Bu araştırmada DEHB grubundaki çocukların annelerinin öğrenim durumlarının, kontrol grubundakilerin annelerine kıyasla anlamlı düzeyde düşük olduğu görülmüştür. DEHB grubunda, kontrol grubuna kıyasla Shannon ve Simpson Çeşitlilik İndeksleri değerlerinin anlamlı derecede düşük olduğu saptanmıştır. Yüzdesel fark olmasına rağmen tür, cins, aile, takım, sınıf ve şube bazında mikrobiyota açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. Uyku ve yeme alışkanlığı ölçekleri skorları değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: DEHB grubunun bağırsak mikrobiyotasındaki tür çeşitliliğinin daha az olduğu anlaşılmış olup araştırmamız bağırsak mikrobiyotasının DEHB'nin patogenezinde rol oynadığı yönündeki kanıtları desteklemektedir. Daha büyük örneklemler ile daha ileri çalışmaların DEHB patogenezinin anlaşılmasına yardımcı olabileceğine inanılmaktadır.

Bağırsak mikrobiyotasıDikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik bozukluğuNöropsikiyatri+1
Cansın Kardelen Akyol
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ve eşlik eden agresyonda NR3C1 ve COMT genlerinin etkisi

Amaç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında sık görülen nörogelişimsel bir bozukluk olup, eşlik eden agresyonla çocuk ve ergen psikiyatrisi kliniğine başvuru oldukça fazla olmaktadır ve günümüzde hala DEHB tanısı olan hastalarda, etiyolojik açıdan ne gibi farklılıkların agresyona sebep olduğu anlaşılamamıştır. Bu çalışmada DEHB ve eşlik eden agresyonu olan çocuklarda NR3C1 ve COMT genlerinin ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda incelenen parametrelerin düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunması durumunda, klinik uygulamalarda, agresyonu olan DEHB tanılı hastaların tedavileri düzenlenirken tamamlayıcı müdahalelerin uygulanması açısından fayda sağlayacaktır. Yöntem: Araştırma Mayıs 2023-Mayıs 2024 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'nde yapılmıştır. Çalışmanın örneklemini; hasta grubu için Manisa Celal Bayar Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran, "Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY)" kullanılarak yapılan klinik psikiyatrik görüşmede Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu tanısı alan ve çalışmaya dahil olma kriterlerini sağlayan 6-18 yaş aralığında 180 hastadan oluşturulmuştur. Daha sonra hasta grubunun ailelerine kliniğimizde oluşturulan ''sosyodemografik veri formu'', ''DÜZEY 2—Öfke—6–17 Yaş Arası Ebeveyn /Vasi ölçeği'', araştırmaya alınan çocuk veya ergene ise ''CRIES-13 Ölçeği'' ve ''Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği'' verilmiştir. Agresyon ve DEHB tanısı olanlar olgu grubu, sadece DEHB tanısı olan çocuk ve ergenler ise kontrol grubu olarak çalışmaya alınmıştır. DEHB ve eşlik eden agresyonu olan olgu grubu 69 kişiden oluşurken, sadece DEHB tanısı olan grup 111 kişiden oluşmaktadır. Psikometrik değerlendirmenin yapıldığı gün DEHB ve kontrol grubunu oluşturan olgulardan yaklaşık 2 mL periferik venöz kan alınıp sonrasında DNA izolasyonu yapılmış, daha sonra COMT rs4690 ve NR3C1 rs10052957 gen bölgelerinin Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PZR) aracılıklı çoğaltımında kullanılacak primerleri tasarlanmış, daha sonra bu gen bölgeleri PZR Aracılığıyla çoğaltılmış, sonrasında çoğaltım ürünlerinin sanger sekans analizleri yapılmış ve hedef gen bölgelerinin nükleotid dizilerinin analizi yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamız sonucunda fiziksel agresyon ile ebeveynlerin medeni halinin, doğum sırasında yaşanan problem tipinin, duygu düzenlemede güçlükler ölçeğinin amaca yönelik davranabilme alt ölçeğinin arasında; sözel agresyon ile ebeveynlerin medeni halinin, ebeveyn eğitim düzeyinin, ebeveynin düzenli ilaç kullanmasının, ebeveynin veya çocuğun daha önce psikiyatrik tedavi almasının arasında; çocuğun daha önce psikiyatrik tedavi almasının arasında istatistiksel olarak anlamlı bir bağlantının var olduğu tespit edilmiştir. Benzer şekilde kin ve düşmanlık gütme ile COMT geni, NR3C1 genindeki sitozin (C) allel sayısı, COMT genindeki adenin (A) ve guanin (G) allel sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir bağlantının var olduğu tespit edilmiştir (p=0,037). Sonuç: Agresyon ile ilişkili olduğu düşünülen NR3C1 ve COMT gibi parametrelerin DEHB'deki yerini anlamak ve agresyonu olan DEHB tanılı hastaların tedavileri düzenlenirken tedavide tamamlayıcı müdahale olarak kullanılabilmesi için çalışmamızdaki kısıtlılıkları ele alan daha büyük örneklemlerle daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: DEHB, agresyon, NR3C1, COMT

Dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik bozukluğuGenler-COMT
Mert Kaan Kale
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Özgül öğrenme bozukluğu tanısı ile takip edilen bireylerin ergenlik dönemindeki prognoz, prognoza etki eden faktörler ve yaşam kalitesi açısından değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, ilkokul döneminde özgül öğrenme bozukluğu (ÖÖB) tanısı almış çocukların, ergenlik dönemindeki mevcut durumlarını değerlendirmek, ÖÖB'nin prognozunu etkileyen faktörleri (tanı alma yaşı, eğitimsel destek, eşlik eden psikiyatrik bozukluklar vb.) belirlemek ve ayrıca ÖÖB tanılı bireylerin yaşam kalitelerini inceleyerek, yaşam kalitesini etkileyen faktörleri ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmanın örneklem grubu, ilkokul döneminde özgül öğrenme bozukluğu tanısı alıp mevcut hali ile 13-18 yaş aralığında olan 81 ergenden oluşmaktadır. Çalışmanın kontrol grubu bulunmamaktadır. Hastalar poliklinik görüşmeleri sırasında veya hastane bilgi sistemi taranarak bulunmuş ve telefonla bilgilendirilerek çalışmaya davet edilmiştir. Görüşmeler 2024 yılı haziran ve aralık ayları arasında Celal Bayar Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim dalı polikliniğinde yapılmıştır. Bu görüşmelerde araştırmacı tarafından ÇDGŞG-ŞY-DSM-5 (Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu-DSM-5) ve TILLS (Bütünleşmiş Dil ve Okuryazarlık Becerileri Testi) uygulanmış, klinik izlem veri formu doldurulmuştur. Ebeveynlere sosyodemografik veri formu verilmiş, ergenlerin ise çocuklar için yaşam kalitesi ölçeği (ÇİYKÖ), ergenler için başa çıkma ölçeği (EBÇÖ), Rosenberg benlik saygısı ölçeği, çocuk ve ergenler için sosyal destek değerlendirme ölçeği, güçler güçlükler anketi, özgül öğrenme bozukluğu tanısında algılanan olumsuz sonuçlar ve sosyo-duygusal ve çevresel faktörler değerlendirme ve bilgi formunu doldurmaları istenmiştir. Veriler SPSS programı kullanılarak tanımlayıcı istatistikler, korelasyon analizleri ve çoklu regresyon analizleri ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya, ilkokul döneminde özgül öğrenme bozukluğu (ÖÖB) tanısı almış ve 13–18 yaş aralığında bulunan 33 kız, 48 erkek olmak üzere toplam 81 ergen birey dâhil edilmiştir. TILLS ile değerlendirilen dil ve okuryazarlık becerileri ile eğitim süresi arasında anlamlı ilişki bulunmamış; TILLS toplam puanı, okuma-yazma öğrenme yaşı ve WISC-R puanları ile istatistiksel olarak anlamlı ilişki göstermiştir. ÇİYKÖ ile yapılan değerlendirmelerde, yaş, cinsiyet, ebeveynin eğitim durumu, ailede hastalık öyküsü ve eğitim şekli gibi sosyodemografik değişkenlerin yaşam kalitesi ile anlamlı bir ilişkisi bulunmamıştır. Özel eğitim süresi, sosyal destek düzeyi, benlik saygısı ve aktif başa çıkma puanları yüksek olan bireylerin yaşam kalitesi puanlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Duygusal ve davranışsal sorunları fazla olan, akademik başarısını düşük algılayan, okuryazarlık güçlüğü bildiren ve olumsuz başa çıkma biçimi kullanan bireylerin yaşam kalitesi puanlarının daha düşük olduğu belirlenmiştir. SDQ toplam puanı ile ÇİYKÖ'nün tüm alt ölçekleri arasında anlamlı negatif korelasyonlar saptanmıştır. Regresyon analizleri sonucunda, yaşam kalitesini en çok etkileyen değişkenler SDQ toplam puanı, sosyal destek düzeyi, benlik saygısı, kaçınan başa çıkma biçimi ve algılanan okuryazarlık engeli olmuştur. Eğitim sürecine ilişkin değerlendirmelerde, özel eğitim desteği almış bireylerin yaşam kalitesi puanlarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma, özgül öğrenme bozukluğu (ÖÖB) tanısı almış bireylerin ergenlik dönemine ilişkin dil, okuryazarlık ve yaşam kalitesi profillerini çok boyutlu biçimde ele alarak literatüre önemli katkılar sunmuştur. Bulgular, ÖÖB tanısı almış bireylerin ergenlik döneminde de dil ve okuryazarlık becerilerinde belirgin güçlükler yaşadığını ve bu becerilerin eğitim süresiyle değil, bireysel bilişsel faktörler ve okuma-yazma öğrenme yaşıyla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Yaşam kalitesi ile benlik saygısı, sosyal destek düzeyi, başa çıkma biçimleri ve duygusal-davranışsal belirtiler arasında anlamlı ilişkiler saptanmış; bu bulgular yaşam kalitesinin sadece akademik değil, psikososyal bileşenlerden de derin biçimde etkilendiğini göstermiştir. Ancak elde edilen veriler, eğitimin birey üzerindeki etkisinin yalnızca süresine değil, içeriğine ve bireyin özelliklerine uygun biçimde yapılandırılmasına bağlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle, bireysel güçlü ve zayıf yönleri dikkate alan, esnek ve hedefe yönelik özel eğitim uygulamaları hem akademik gelişimi desteklemek hem de yaşam kalitesini artırmak açısından kritik önemdedir. Bu doğrultuda çalışma, ÖÖB tanılı bireylerin yalnızca akademik değil; psikolojik, sosyal ve duygusal alanlarda da desteklenmesi gerektiğini vurgulamakta; özellikle benlik saygısını artıran, etkili başa çıkma becerilerini geliştiren ve sosyal desteği güçlendiren yapılandırılmış, çok boyutlu müdahale programlarının eğitim süreçlerine entegre edilmesini önermektedir. Ayrıca, erken müdahaleye olanak sağlayacak şekilde daha geniş örneklemli, çok merkezli ve uzun süreli izlem çalışmaları ile ÖÖB'nin gelişimsel seyri daha iyi anlaşılmalı; bireye özgü, bütüncül ve sürdürülebilir destek modelleri oluşturulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Özgül öğrenme bozukluğu, yaşam kalitesi, ergenlik, dil ve okuryazarlık becerileri, özel eğitim

Ayça Hamdooğlu Yalçın
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Manisa ili Yunusemre ilçesinde okul öncesi çocuklarda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu prevalansı

Amaç: Bu çalışmada, Manisa ili Yunusemre ilçesi örnekleminde 4-6 yaş aralığındaki okul öncesi çocuklarda DEHB yaygınlığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmanın örneklem grubu okul öncesi kurumlarda eğitim gören 4-6 yaş arasındaki 240 çocuktan oluşmaktadır. Çalışma 2024-2025 eğitim öğretim yılı güz döneminde Manisa İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı okul öncesi 12 eğitim kurumunda yürütülmüştür. Çalışmaya katılmayı kabul eden ebeveynlerden Sosyodemografik Veri Formu, DEHB Derecelendirme Ölçeği IV- Okul Öncesi Sürümü (DEHB-DÖ-IV Okul Öncesi), Erken Çocukluk Envanteri-4 Ebeveyn Formunu (EÇE-4: EF) doldurmaları istenmiştir. Öğretmenlerden de Yenilenmiş Conners Öğretmen Derecelendirme Ölçeği (CÖDÖ-Y/U) ve DEHB Derecelendirme Ölçeği IV- Okul Öncesi Sürümü ölçeklerini doldurmaları istenmiştir. Araştırmacı tarafından sınıf gözlemi ve tüm katılımcılar ile DSM-5 ve DC:0-5 ölçütleri kullanılarak klinik görüşme yapılmıştır. Görüşme esnasında Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği (ÇODÖ) doldurulmuştur. Veriler SPSS programı kullanılarak tanımlayıcı istatistikler, Kolmogorov-Smirnov testi, Mann-Whitney U testi, Ki-kare testi ve Fisher Exact test ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Manisa ili Yunusemre ilçesi örnekleminde okul öncesi DEHB yaygınlığı %12,9 olarak bulunmuştur. DEHB tanılı erkek çocukların kız çocuklarına oranı 2,9:1 olarak saptanmıştır. Çocukların tuvalet eğitimini öğrenme süresi ile DEHB tanısı alma durumu arasında anlamlı ilişki bulunmuş, tuvalet eğitimini öğrenme süresi arttıkça DEHB görülme sıklığının artmış olduğu gözlenmiştir. DEHB tanısı alan çocukların günlük ekran süresi maruziyetlerinin tipik gelişim gösteren akranlarına kıyasla anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir. Annesi sigara kullanan çocukların, annesi sigara kullanmayanlara göre daha fazla DEHB tanısı aldığı saptanmıştır. DEHB tanılı okul öncesi çocukların %64,5'ine eşlik eden bir psikiyatrik bozukluk olduğu saptanmıştır. DEHB'li çocukların %25,8'ine OSB, %25,8'ine konuşma bozukluğu, %16,1'ine KOKGB, %6,5'ine DB, %6,5'ine dışa atım bozuklukları, %3,2'sine AAB tanısının eşlik ettiği görülmüştür. Sonuç: Bu çalışma, okul öncesi DEHB yaygınlığının %12,9 olduğunu ve bu yaş grubunda komorbidite oranlarının okul çağındaki çocuklar ile benzer oranda olduğunu göstermiştir. Bu dönemdeki DEHB yaygınlık oranı ve DEHB tanılı küçük çocukların üçte ikisine en az bir tanı eşlik ediyor olması göz önüne alındığında DEHB'li çocukların erken dönemde tanınması ve müdahale edilmesinin önemi açıktır. DEHB'nin okul öncesi dönemde daha iyi tanınması, DEHB tanılı okul öncesi çocukların ihtiyaçlarına yönelik tedavi ve hizmet planlaması için daha geniş örneklemli çalışmalara ve izlem çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır.

Hilal İşliyen Sonkaya
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı erkek çocuklarda silik nörolojik belirtilerin yürütücü işlevler ve serum beyin kaynaklı nörotrofik faktör düzeyi ile ilişkisi

Amaç ve Hipotez: Nörogelişimsel bir bozukluk olan dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), beyin ağlarındaki bilişsel, duyusal ve motor davranışları etkileyen yapısal bozukluklardan kaynaklanmaktadır. Merkezi sinir sistemi olgunlaşma gecikmesi olduğu ileri sürülen silik nörolojik belirtiler (SNB) de DEHB'de oldukça yaygın görülmektedir. Bunun yanı sıra DEHB tanılı olgularda yürütücü işlev testlerinin bozulduğu bilinmektedir. Ayrıca nörogenez ve beyin plastisitesinin düzenlenmesinde anahtar rol oynayan Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) ile DEHB ilişkisinin birçok çalışmada incelendiği ve sonuçlarda geniş tutarsızlıklar olduğu görülmüştür. Çalışmamızın DEHB'deki SNB ile merkezi sinir sisteminin gelişimi ve miyelinizasyonunda görevli BDNF arasında ilişki olup olmadığı konusunda yazına katkı sunacağını öngörmekteyiz. Bu çalışmadaki amacımız, DEHB tanılı çocuklarda, silik nörolojik belirtilerin yürütücü işlevler ve serum BDNF düzeyleri arasındaki ilişkisini saptamaktır. Yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine ayaktan başvuran, çalışmaya dahil edilme ölçütlerini karşılayan ve rastgele seçilen 87 DEHB tanılı erkek çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya katılmaya gönüllü olan tüm çocuklardan ve ebeveynlerinden yazılı onam alınmıştır. Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli - DSM-5 Kasım 2016 –Türkçe Uyarlaması tanı görüşme çizelgesi uygulanarak DEHB tanısı ve diğer psikiyatrik bozukluklar açısından değerlendirilmiştir. Olası nörolojik hastalıkların dışlanması için olgular uzman çocuk nöroloji hekimlerince değerlendirilmiştir. Sosyodemografik veri formu klinisyen tarafından ve Turgay Çocuk ve Ergenlerde Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği anne-baba formu ebeveynlerinden biri tarafından doldurulmuştur. İlk olarak olgulardan bir biyokimya tüpüne kan alınmıştır. Daha sonra olgulara yürütücü işlevleri değerlendirmek için Stroop Testi TBAG Formu ve Çizgi Yönünü Belirleme Testi (ÇYBT) ve silik nörolojik belirtileri değerlendirmek için Silik Belirtilerin Nörolojik Muayene Formu (PANESS) klinisyen tarafından uygulanmıştır. Elde edilen veriler uygun istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların yaşları ile disritmi, süreli hareketlerde toplam taşma ve toplam süre, Stroop 5. test süreleri ve serum BDNF düzeyleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Düşük sosyoekonomik düzeyli olgularda ÇYBT puanı daha düşük ve süreli hareketlerde toplam süre puanı daha yüksek bulunmuştur. Yenidoğan yoğun bakımı alan olguların ÇYBT puanı anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Ayrıca ÇYBT ile yürüyüş ve duruş toplam puanı, süreli hareketlerde toplam taşma ve toplam süre puanları arasında negatif korelasyon saptanmıştır. İlk çocuk olarak doğan olgularda Stroop 5. Test süre ve hata puanları daha yüksek saptanmıştır. Stroop 5. Test süre puanı ile yürüyüş ve duruş toplam puanı, süreli hareketlerde toplam taşma ve toplam süre puanı arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Stroop Fark 3 süre puanı ile süreli hareketlerde toplam taşma arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Stroop 5. Test hata puanı ile PANESS alt puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda BDNF ile disritmi puanı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. BDNF düzeyi ile yürütücü işlev testleri arasında bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Çalışma sonuçlarımız ile düşük sosyoekonomik düzeyli ailede ilk çocuk olmanın DEHB tanısı ve daha düşük yürütücü işlev performansı için bir risk faktörü olduğunu düşünmekteyiz. Yenidoğan yoğun bakımı alan olgularda yürütücü işlevleri ölçme konusunda ÇYBT'nin daha yordayıcı olduğu öngörmekteyiz. Bunun yanı sıra SNB'in ÇYBT ile olan ilişkisi, SNB'in daha çok dominant olmayan serebral hemisfer ve serebellum ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak DEHB tanılı olgularda SNB'in yürütücü işlevler ve BDNF ile ilişkisinin ortaya konulması ve her iki hemisferin olgunlaşma farklılığının değerlendirilmesi için nörogörüntüleme çalışmalarına gereksinim vardır.

Dikkat eksikliği ve yıkıcı davranış bozukluğuErkek çocuklarHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+7
Mustafa Tolga Tunagür
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif bozukluk tanılı çocuk hastalarda inflamasyon-neopterin-tetrahidrobiopterin yolağı ve nitrik oksit(NO) düzeyleri

Amaç: Obsesif Kompulsif Bozukluğun altında yatan biyolojik mekanizmalar hala yeterince aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada obsesif kompulsif bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontrollerin serum TGF-beta1, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-2, IL-10, IL-17 ve neopterin, tetrahidrobiopterin, nitrik oksit (NO) düzeylerini karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya obsesif kompulsif bozukluğu olan (ilaç kullanmayan) 29 hasta ile 28 sağlıklı kontrol alındı. Serum TGF-beta1, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-2, IL-10, IL-17 ve neopterin, tetrahidrobiopterin, nitrik oksit (NO) düzeyleri ELİSA (enzyme-linked immunosorbent assay) yöntemi ile ölçüldü. Bulgular: OKB tanılı adölesanlar ve sağlıklı kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalar incelendiğinde; OKB grubunda kontrol grubuna göre serum TGF-beta1 (p=0,002) ve Tetrahidrobiopterin (p=0,001) düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düşük, Neopterin (p=0,021), ve Nitrik Oksit (p=0,013) düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanmıştır. Sonuç: Bu sonuçlar, inflamatuar sitokinlerin ve neopterin, tetrahidrobiopterin, NO düzeylerinin obsesif kompulsif bozukluğun patofizyolojisinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu ilişkinin aydınlatılması için adolesan yaş grubu ile daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, adölesan, inflamasyon, Sitokin, TGF-beta1, Neopterin, Tetrahidrobiopterin, Nitrik Oksit

BiopterinErgenlerNeopterine+6
Yekta Özkan
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimEN

Evaluation of TAFA5 / FAM19A5, pro-inflammatory cytokines, oxidative stress, S100B and BDNF levels in adolescent patients with major depressive disorder

OBJECTIVE There are various recent studies showing that the major depressive disorder (MDD), which is increasing in prevalence and a significant cause of mortality and morbidity in the adolescent population, is associated with inflammation. Our aim is to contribute to the advanced molecular level understanding of the neuroinflammatory pathophysiology of depression by evaluating the serum levels of TAFA-5 protein as a new biomarker and its associated, inflammatory cytokines, oxidative stress parameters, BDNF and S100B in adolescent patients with MDD. METOD: In the study, adolescents who were recently diagnosed and with no psychotropic drug usage and with active MDD have been compared with the age and sex matched healthy control group in terms of neurobiological variables. For this purpose, serum FAM19A5 level, cytokine levels, BDNF and S100B levels and oxidative stress parameters of both patient and control groups have been evaluated. The participants of this study have taken part in a semi-structured psychiatric interview and they filled out various questionnaires. RESULTS IFN-was significantly higher in adolescents diagnosed with MDD compared to healthy controls, IL-6 were significantly higher in individuals with medium or higher suicide attempt risk; IL-6 level was positively correlated with depression severity scores, irritability severity and somatic symptom severity in the whole group; IL1β level showed negative correlation with the severity of sleep disturbance in the whole group; FAM19A5 was found to be positively correlated with IL-6 and TNF-α in all group. CONCLUSIONS Although our results support that inflammation plays a role in MDD, serum biomarkers may not yet be detectable in the adolescent population, and perhaps MDD-related neurodegeneration can be prevented by early intervention. More studies are needed with the adolescent age group.

Depressive disorder-majorDepressionAdolescents+4
Aylin Deniz Uzun
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Depresif bozukluk tanısı olan ergenlerde intihar davranışı ve ilişkili faktörler

Amaç: Bu çalışmada intihar davranışı olan depresif bozukluk tanılı ergenler, intihar davranışı olmayan depresif bozukluk tanılı ergenler ve sağlıklı kontrollerin karşılaştırılarak; intihar davranışının klinik özellikler, depresyon şiddeti, çocukluk örselenme yaşantıları, duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik, problem çözme becerisi, benlik saygısı, algılanan sosyal destek ve psikolojik dayanıklılık ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışma, Kasım 2020-Mart 2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'nde yapılmıştır. Yapılan görüşme sonucu depresif bozukluk tanısı konan ve son 1 ay içinde intihar davranışı olan 12-18 yaş aralığındaki 39 ergen ilk olgu grubunu, depresif bozukluk tanısı konan ve yaşam boyu intihar davranışı olmayan 12-18 yaş aralığındaki 40 ergen ikinci olgu grubunu, bu ergenlerle yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 39 sağlıklı gönüllü ergen sağlıklı kontrol grubunu oluşturmuştur. Tüm katılımcılara ÇDGŞG- ŞY-DSM-5 (Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu-DSM-5) uygulanmış, katılımcıların sosyodemografik ve klinik özellikleri; araştırmacı tarafından hazırlanan formla değerlendirilerek kaydedilmiştir. Katılımcılara DSM-5 düzey 2 depresyon ölçeği çocuk formu, intihar olasılığı ölçeği, çocukluk örselenme yaşantıları ölçeği, duygu düzenlemede güçlükler ölçeği-kısa form, Barratt impulsivite ölçeği, problem çözme envanteri, Rosenberg benlik saygısı ölçeği, çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeği, çocuk ve genç psikolojik sağlamlık ölçeği verilerek doldurmaları istenmiştir. Bulgular: Sosyodemografik ve klinik özellikleri açısından; intihar davranışı olan depresyon grubunun okul başarısı ve arkadaş ilişkilerini en düşük oranda iyi olarak değerlendiği, sağlıklı kontrol grubunun en yüksek oranda iyi olarak değerlendirdiği, olgu gruplarının kendilerinde ve ailelerinde daha çok psikiyatrik hastalık öyküsü olduğu saptanmıştır. İntihar davranışı olan depresyon grubunun daha yüksek oranda sigara ve alkol kullandığı, daha çok KZVD bulunduğu, melankolik özellikli depresyon belirleyicisi ve yıkıcı davranış bozuklukları komorbiditesinin daha yüksek oranda görüldüğü belirlenmiştir. İntihar davranışı olmayan depresyon grubunda sağlıklı kontrollere oranla daha yüksek oranda bedensel hastalık görülmüş, ebeveynlerinin daha yüksek oranda ayrı olduğu saptanmıştır. Gruplar arasında intihar davranışı olan depresyon grubunun en yüksek depresyon şiddeti, intihar olasılığı, çocukluk örselenme yaşantıları, duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik düzeyine sahip olduğu görülürken, bu grupta problem çözme becerileri, benlik saygısı, algılanan sosyal destek ve psikolojik sağlamlık en düşük olarak saptanmıştır. İntihar davranışı olan depresyon grubunda yer alan intihar girişimi olan ergenlerde, intihar düşüncesi olup girişimi olmayanlara oranla daha yüksek yıkıcı davranış bozukluğu komorbiditesi, daha düşük baba eğitim düzeyi, daha fazla duygu düzenleme güçlüğü ve daha yüksek motor ve toplam dürtüsellik düzeyleri bulunmuştur. Tüm örneklemde ve olgu gruplarında yapılan değerlendirmede; düzey 2 depresyon ölçeği, çocukluk örselenme yaşantıları ölçeği, duygu düzenlemede güçlükler ölçeği-kısa form, Barratt impulsivite ölçeği, problem çözme envanteri, Rosenberg benlik saygısı ölçeği, çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeği, çocuk ve genç psikolojik sağlamlık ölçeği olmak üzere çalışmamızda kullanılan tüm ölçeklerin, intihar olasılığı ölçeği ile korele olduğu saptanmıştır. Sonuç : İntihar davranışı olan depresyonu grubu, intihar davranışı olmayan depresyon grubu ve sağlıklı kontrol grubunun depresyon şiddeti, intihar olasılığı, çocukluk örselenme yaşantıları, duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik, problem çözme becerisi, benlik saygısı, algılanan sosyal destek ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin anlamlı olarak farklı olduğu saptanmıştır. Depresyon şiddeti, çocukluk örselenme yaşantılarına maruziyet, duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik, yetersiz problem çözme becerileri, benlik saygısı düşüklüğü, algılanan sosyal destek eksikliği ve psikolojik sağlamlığın yeterli olmamasının, intihar olasılığını arttırabileceği düşünülmüştür. İntihar olasılığının tespit edilebilmesi ve intiharın önlenebilmesi için ergen yaş grubunda bu değişkenlerle ilgili yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Algılanan sosyal destekBenlik saygısıDepresif bozukluk+7
Ece Akar
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Depresif bozukluk tanısı olan ergenlerde kendine zarar verme davranışının dürtüsellik, emosyon regülasyonu, psikolojik sağlamlık ve yürütücü işlevler ile ilişkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada kendine zarar verme davranışı (KZVD) olan depresyon hastaları, KZVD olmayan depresyon hastaları ve sağlıklı ergenler ile karşılaştırılarak; KZVD'nin klinik ve sosyodemografik özellikler, depresyon şiddeti, dürtüsellik, emosyon regülasyonu, psikolojik sağlamlık ve yürütücü işlevler ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Eylül 2020-Nisan 2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'nde yapılmıştır. Çalışmanın örneklemini 12-18 yaş ergenler ve bir ebeveynleri oluşturmaktadır. Son 1 yıl içerisinde en az 1 kez KZVD olan ve yapılan klinik görüşme sonucu depresif bozukluk tanı kriterlerini karşılayan 43 ergen KZVD olan depresyon hastaları grubuna, KZVD olmayan ve depresif bozukluk tanı kriterlerini karşılayan 41 ergen KZVD olmayan depresyon hastaları grubuna ve bu ergenlerle yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 38 gönüllü sağlıklı ergen sağlıklı kontrol grubuna dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu-DSM-5 ve Çocuklar İçin Depresyon Değerlendirme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş Formu uygulamıştır. Çalışmaya katılan tüm ergenler Sosyodemografik Veri Formu, DSM-5 Düzey-2 Depresyon Ölçeği Çocuk Formu(DEP), Duygudurum Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ), Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ-11) ve Çocuk ve Genç Psikolojik Sağlamlık Ölçeği-12'yi (ÇGPSÖ-12); KZVD olan ergenler ayrıca Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanterini doldurmuştur. Tüm ergenlere nöropsikolojik testlerden Wisconsin Kart Eşleme testi (WCST), Stroop Testi ve İşaretli Yap/Yapma Testi araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Araştırmaya katılan her ergenin bir ebeveyni Yürütücü İşlevleri Davranışsal Değerlendirme Envanteri Ebeveyn Formunu (BRİEF) doldurmuştur. Bulgular: KZVD olan depresyon grubu ergenler aile içi şiddet ve ailede evlilik sorununu en yüksek oranda bildirirken, sağlıklı kontrol grubu ergenlerin en düşük oranda bildirdiği görülmüştür. KZVD olan depresyon grubundaki ergenlerin diğer iki gruptaki ergenlerden anlamlı düzeyde daha fazla oranda düzenli sigara kullandıkları, daha fazla intihar düşüncesi, planı ve girişimi öyküsü ve arkadaşlarında intihar öyküsü bildirdikleri saptanmıştır. KZVD olan ergenlerde en sık kendine zarar verme yönteminin kendini sert bir yere çarpma, vurma olduğu, ikinci sıklıktaki yöntemin kendini kesme olduğu saptanmıştır. DEP, BDÖ-11 ve BRİEF alt ölçek ve toplam puanları karşılaştırıldığında KZVD olan ve olmayan depresyon grupları arasında anlamlı farklılık bulunmazken sağlıklı kontrol grubu puanlarına göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır(p<0.01). DDGÖ amaç, dürtüsellik ve netlik alt ölçek puanları KZVD olan depresyon grubu ergenlerde diğer gruplardakilere göre anlamlı olarak daha yüksek, ÇGPSÖ-12 puanları anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır (p<0.01). DDGÖ strateji, kabul etmeme ve farkındalık alt ölçek puanları depresyon gruplarında benzer bulunurken sağlıklı kontrol grubunda anlamlı olarak düşük saptanmıştır (p<0.05). WCST, Stroop Testi ve İşaretli Yap/Yapma Testi verileri karşılaştırıldığında depresyon grupları arasında fark bulunmazken, bu gruplardaki ergenlerin sağlıklı kontrol grubundakilere göre daha kötü performans sergilediği bulgulanmıştır (p<0,05). KZVD üzerine etkisi olan değişkenlerin lojistik regresyon analizinde DDGÖ dürtüsellik alt ölçek puanı ve intihar düşüncesi istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0.05). KZVD işlevleri ile ilgili analizler sonucunda DEP toplam puan ve DDGÖ strateji alt ölçek puanı otonom işlevler ile korele bulunurken, DEP toplam puan ve BDÖ-11 motor dürtüsellik alt ölçek puanı sosyal işlevler ile korele bulunmuştur(p<0.01). KZVD işlevlerine etkisi olan değişkenleri saptamak için yapılan çoklu lineer regresyon analizinde otonom işlevler üzerinde DDGÖ strateji alt ölçek puanı, sosyal işlevler üzerinde ise DEP toplam puan ve BDÖ-11 motor dürtüsellik alt ölçek puanı etkili bulunmuştur (p<0.05). Araştırmamızda kullanılan ölçeklerin olgu grubunda yapılan değerlendirmesinde DEP, DDGÖ, BDÖ-11 ve BRİEF ölçekleri birbirleriyle pozitif korele bulunurken, ÇGPSÖ-12 ile diğer tüm ölçekler arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Sonuç: KZVD olan depresyon grubu ergenler ailede evlilik sorunu, aile içi şiddet, düzenli sigara kullanımı, intihar düşüncesi, planı ve girişimi öyküsü ve arkadaşlarında intihar öyküsü açısından diğer gruplardaki ergenlerden farklı bulunmuştur. KZVD olan ergenlerin duygu düzenleme konusunda güçlük yaşadıkları, olumsuz duygu esnasında amaca yönelik davranışı başlatma, duygusal yanıtı netleştirebilme ve dürtüsel davranışları kontrol edilebilme açısından daha az beceriye sahip oldukları, psikolojik sağlamlıklarının düşük olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Dürtüsellik ve yürütücü işlevleri değerlendiren ölçekler ve laboratuvar testlerinin sonuçları KZVD ile ilişki saptamamış, bulunan defisitlerin depresyon ile ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. KZVD üzerine etkili bulunan faktörlerin analizi sonucunda intihar düşüncesine sahip olmanın ve dürtüsel davranışları kontrol edilebilmede güçlük yaşamanın KZVD riskini arttırdığı saptanmıştır. Ayrıca KZVD olan ergenlerde duygudurum düzenleme stratejileri konusunda yaşanan güçlükler arttıkça otonom işlevlerin, depresyon şiddeti ve motor dürtüsellik arttıkça sosyal işlevlerin daha fazla kullanıldığı sonucuna varılmıştır. Depresyon şiddeti, dürtüsellik ve duygudurum düzenlemede güçlükler artıkça yürütücü işlev defisitlerinin arttığı; psikolojik sağlamlığın ise bütün bu değişkenler ile negatif yönde ilişkili olduğu saptanmıştır. KZVD'nin altında yatan faktörlerin tespiti ve bu davranışın önüne geçebilmek için gerekli tedbirlerin oluşturulabilmesi için, yürütücü işlevler ve diğer değişkenlerle ilişkisinin araştırıldığı daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.

Depresif bozuklukDepresyonDuygudurum+5
Tuğçe Canol
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk psikiyatrisi kliniğine ayaktan tedavi için başvuran 12-18 yaş ergenlerde anksiyete duyarlılığı ve ilişkili faktörlerin incelenmesi

Amaç: Çalışmamızda; ergenlerin sosyodemografik değişkenlerinin, davranışsal inhibisyonlarının, duygu düzenleme güçlüklerinin, üst bilişlerinin, sorunlarla başa çıkma stratejilerinin, ebeveynlerin anksiyete duyarlılığının, ebeveynlerin ergene karşı tutumlarının ve ebeveynlerinin ruhsal semptomlarının ergenlerin anksiyete duyarlılığı üzerine etkisini ve anksiyete duyarlılığı ile ergenlerin psikiyatrik tanılarının ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışma 2020 yılı aralık ayı ile ve 2021 yılı haziran ayları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'nde yapılmıştır. Çalışmaya; polikliniğine herhangi bir yakınmayla ilk defa başvuran ya da o tarihlerde henüz değerlendirme aşamasında olan ve herhangi bir tedavi başlanmamış olan, klinik olarak normal zeka düzeyine sahip 12-18 yaş ergenler ve ebeveynleri alınmıştır. Çalışmanın kontrol grubu bulunmamaktadır. Tüm ergenlere ÇDGŞG-ŞY-DSM-5 (Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu-DSM-5) uygulanmış ve klinik tanıları belirlenmiştir. Ergenlerin hastalık şiddetini belirlemek için araştırmacı tarafından klinik global izlenim ölçeği puanlanmıştır. Ergenlerin sosyodemografik ve klinik özellikleri; araştırmacı tarafından hazırlanan formla belirlenmiştir. Ergenler tarafından çocuklar için anksiyete duyarlılığı indeksi, davranışsal inhibisyon anketi, duygu düzenlemede güçlükler ölçeği kısa formu, üstbilişler ölçeği çocuk ve ergen formu, ergenler için başa çıkma ölçeği, çocuklarda anksiyete ve depresyon ölçeği-yenilenmiş çocuk ve ergen formu doldurulmuştur. Ebeveynler tarafından ise anksiyete duyarlığı indeksi–3, kısa semptom envanteri, ebeveyn tutum ölçeği ve çocuklarda anksiyete ve depresyon ölçeği-yenilenmiş (ebeveyn formu) doldurulmuştur. Bulgular: Çalışmamızda kızlarda erkeklere göre anksiyete duyarlılığının daha yüksek olduğu, ergenlerin yaşı arttıkça anksiyete duyarlılığı fiziksel kaygılar alt ölçek puanının arttığı, annesinde psikiyatrik hastalık olan ergenlerin anksiyete duyarlılığı fiziksel kaygılar alt ölçek puanı ve toplam anksiyete duyarlılığı puanının daha yüksek olduğu, babalarının eğitim seviyesi lise bitimine kadar olan ergenlerin babalarının eğitim seviyesi lise öncesi olan ergenlere göre daha yüksek anksiyete duyarlılığına sahip olduğu, anne babası birlikte olmayan ergenlerin anksiyete duyarlılığı sosyal kaygılar alt ölçek puanının yüksek olduğu, düzenli sigara içen ergenlerin anksiyete duyarlılığı bilişsel kaygılar alt ölçek puanı ve toplam anksiyete duyarlılığı puanının düşük olduğu, alkol içen ergenlerin anksiyete duyarlılığı bilişsel kaygılar alt ölçek puanının düşük olduğu, kendine zarar veren ergenlerin vermeyenlere göre anksiyete duyarlılığı bilişsel kaygılar alt ölçek puanının yüksek olduğu saptanmıştır. Örneklemimizde YAB tanısı olanların anksiyete duyarlılığı sosyal kaygılar alt ölçeği puanı dışındaki tüm anksiyete duyarlılığı puanları yüksek olduğu ve hastalığı en çok etkileyen alt ölçeğin fiziksel kaygı alt ölçeği olduğu saptanmıştır. SAB tanısı olanların bilişsel kaygılar hariç tüm anksiyete duyarlılığı alt ölçek puanlarının daha yüksek olduğu ve hastalığı en çok etkileyen alt ölçeğin sosyal kaygı alt ölçeği olduğu saptanmıştır. MDB tanısı olanların anksiyete duyarlılığı bilişsel ve sosyal kaygılar alt ölçek puanlarının yüksek olduğu ve hastalığı en çok etkileyen alt ölçeğin bilişsel kaygı alt ölçeği olduğu saptanmıştır. OKB tanısı olanlar ile olmayanlar arasında anksiyete duyarlılığı puanlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. DEHB/DB tanısı olanların tüm alt ölçek puanları ve toplam anksiyete duyarlılığı puanları düşük saptanmıştır. Hastalık şiddeti çoklu regresyon analizlerinde toplam anksiyete duyarlılığı, fiziksel kaygılar alt ölçeği ve bilişsel kaygılar alt ölçeği indirgenmiş son modelinde etkili olarak saptanmıştır. Son olarak çalışmamızda; davranışsal inhibisyon anketi, duygu düzenleme güçlükleri ölçeği, üstbilişler ölçeği, çocuk ve ergenler için başa çıkma ölçeğinin kaçınan başa çıkma alt ölçeği ile ergenlerin anksiyete duyarlılığı arasında korelasyon saptanırken, erişkin anksiyete duyarlığı indeksi, ebeveyn tutum ölçeği ve ebeveyn kısa semptom envanteri ile ergenlerin anksiyete duyarlılığı arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları literatürde görece olarak yeni bir konu olan ergenlerde anksiyete duyarlılığı ile ilgili yeni veriler sunmaktadır. Ergenlerin bazı sosyodemografik ve klinik verilerinin anksiyete duyarlılığına etkileri gösterilirken, ebeveynlerle ilgili değişkenlerin anksiyete duyarlılığına etkisi olmadığı görülmüştür. Anksiyete duyarlılığının üç farklı alt ölçeğinin/boyutunun farklı klinik tanılar ile ilişkisi olduğu gösterilmiştir. Anksiyete duyarlılığının anksiyete bozukluklarının yanı sıra depresif bozukluklarla ilişkisi de ortaya konulurken, diğer ruhsal bozukluklar için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu fark edilmiştir. Ergenlerde anksiyete duyarlılığı ve ilişkili faktörlerin anlaşılması ruhsal patolojilerin tedavisinde faydalı olabilir ve erken müdahalelere olanak sağlar. Ek olarak bu risk faktörleri ile ilişkili olarak erişkin yaşam döneminde gelişebilecek psikopatolojileri önleyebilme şansı doğurabilir. Bu yüzden ergenlerde anksiyete duyarlılığı daha fazla araştırılmaya ihtiyaç duyulan bir konudur.

AnksiyeteAyaktan tedaviBaş etme stratejileri+6
Tilbe Erten Almak
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metamfetamin kullanım bozukluğu olan ergenlerde bilişsel işlevlerin; TAFA5/FAM19A5, PRO-inflamatuar sitokinler, S100B, BDNF ve oksidatif stres düzeyleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Metamfetamin kullanımı giderek artan ve nörotoksisiteye yol açan bir maddedir. Literatürde metamfetamin kronik kullanımının bilişsel fonksiyonlarda bozulmaya yol açtığı bildirilmektedir. Bu çalışmadaki amaç metamfetamin kullanım bozukluğu olan ergenlerin bilişsel bozulmalarının inflamatuar süreçlerle ilişkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Kronik infalamatuvar bir hastalığı olmayan Metamfetamin kullanım bozukluğu olan ergenlerin, bilişsel testleri bilgisayar tabanlı program (CNS-VS) ile değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan tüm katılımcılardan kan plazmasında biyokimyasal parametlere incelenmiştir. (IL-1beta, IL-6, TNF-a, BDNF, FAM19A5, TAS, TOS). Bulgular : Gruplar arasında bilişsel bozulma anlamlı farklılık göstermiştir. METH kullanımı olan ergenlerin bilişsel bozulma düzeyleriyle BDNF düzeyleriyle negatif yönlü korelasyon göstermiştir. Yürütücü işlevler ise IL-6 ile korelasyon göstermiştir. Diğer biyokimyasal parametreler bilişsel bozulmayla ilişkili bulunmamıştır. Metamfetamin kullanım süresi ile bilişsel bozulma arasında negatif yönlü anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç : Çalışmamızda metamfetamin kullanımı olan ergenlerde bilişsel bozulma ile BDNF ve IL-6 düzeyleri arasında ilişki olduğu saptanmıştır. Diğer parametlerin ilişkili saptanmamasının sebebi marker düzeylerinin dalgalanma şeklinde artış ve azalışlarına bağlı olabilir. Bununla beraber değerlendirmenin kesitsel olduğu göz önüne alındığında sonuçların uzunlamasına yapılacak çalışmalarla desteklenmesi önemlidir.

BilişBilişsel işlevlerErgenler+5
Burak Çakır
Manisa Celal Bayar University
2022
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Major depresif bozukluk tanılı ergenlerde inflamasyon ile ilişkili neopterin- tetrahidrobiopterin yolağı ve nitrik oksit düzeyleri

Amaç: Major depresif bozukluğun patofizyolojisine katkıda bulunan biyolojik mekanizmalar ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır ve yapılmaktadır ve MDB'nin patofizyolojisi hala net değildir. Bizim araştırmamızda major depresif bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontrollerin neopterin-tetrahdirobiopterin yolağındaki serum neopterin, tetrahdirobiopterin, serotonin, triptofan, NO düzeyleri ve bu yolağı uyardığı düşünülen IL-2 düzeylerini karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca neopterin yolağı ve sitokin ilişkisi değerlendirilecektir. Yöntem: Çalışmaya major depresif bozukluğu olan ve psikotrop ilaç kullanmayan 40 hasta ile 37 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Serum neopterin, tetrahidrobiopterin, serotonin, triptofan, NO, IL-2 düzeyleri ELİSA (enzymelinked immunosorbent assay) yöntemi ile ölçülmüştür. Bulgular: Araştırmamızda MDB ve sağlıklı kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalar sonucunda; neopterin düzeyinin depresyonu olan hastalarda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düşük olduğu (p<0,001); IL-2 düzeyi MDB'li hastalarda kontrollere kıyasla düşük olduğu fakat istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı (p değeri istatistiksel olarak anlamlı duruma oldukça yakındır. p=0,051), tetrahidrobiopterin düzeyinin MDB grubunda sağlıklı kontrollere göre düşük olduğu (p=0,042), serotonin (p=0,403), triptofan (p=0,062) ve NO (p=0,617) düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadığı saptanmıştır. Sonuç: Bu sonuçlara bakıldığında ergenlerde depresyonun patofizyolojisinde neopterin-tetrahidrobiopterin yolağı rol almıyor gibi görünmektedir. Bulgular ergen depresyonu ile HPA aksının ilişkisini destekler niteliktedir. Ergenlerdeki depresyon patofizyolojisinin aydınlatılması için hem neopterin-tetrahdirobiopterin hem de HPA aksı ile depresyon ilişkisi ile ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: neopterin, serotonin, sitokin, inflamasyon, NO, depresyon

Depresif bozukluk-majörDepresyonErgenler+7
Özge Gözaçanlar Özkan
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

PFAPA sendromlu hastalarda PANS/PANDAS birlikteliği ve ruhsal bozukluklar

Amaç: PFAPA sendromu, etiyolojisinde viral ve otoimmün mekanizmaların suçlandığı bir hastalıktır. PANS; etyolojisinde nöroinflamasyonun ana rolü oynadığı bilinmektedir. PANDAS ise GABHS enfeksiyonu sonrası immün tepki nedeniyle oluştuğu bilinen nöropsikiyatrik bozukluk olarak tanımlanmaktadır. Son yıllarda yapılan araştırmalarda enflamasyon ile psikiyatrik bozukluklar arasında ilişki olduğuna dair birçok yeni kanıt ortaya konmuştur. PANS/PANDAS'ın ataklar halinde seyretmesi, davranışsal belirtilerin eşlik etmesi PFAPA hastaları ile otoimmunitenin aracılık ettiği, ortak ruhsal-klinik belirtilerin olabileceğini düşündürmektedir. Ataklarla seyreden, yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilecek kronik inflamatuar hastalığın psikosoyal boyutu olacaktır. Çalışmamızda PFAPA grubunda kontrol grubuna kıyasla PANDAS/PANS sıklığının ve ruhsal tanıların daha fazla olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Hastalıkları ile Çocuk Allerji ve Çocuk Romatoloji kliniklerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmamız kesitsel, tanımlayıcı vaka kontrol çalışmasıdır. Örneklemimiz 5-16 yaşları arasında olan 30 PFAPA öykülü olgu ve 30 kontrol grubu olgusundan oluşmuştur, olgular kolayda örneklem yoluyla seçilmiştir. Bulgular: Kontrol grubu ve PFAPA'lı hastalarda PANS/PANDAS görülme sıklığı karşılaştırıldığında kontrol grubunun %3.3'ünde (n:1), PFAPA grubunun ise %30'unda (n:9) PANS/PANDAS saptanmıştır (p:0.01).Kontrol grubundaki olguların hiçbirinde çalışma öncesi psikiyatrik ilaç kullanım öyküsü yoktu. PFAPA'lılarda bu oran %20 idi (p:0.01). Psikiyatrik bozukluk saptanma oranı kontrol grubunda %40, PFAPA'lılarda %80 saptandı(p:0.002). İki grup arasında piskiyatrik komorbidite saptanma sıklığı incelendiğinde PFAPA grubundaki olguların %53.3'ünde birden fazla psikiyatrik bozukluk saptandı (p<0.001). Sonuç: PFAPA sendromlu çocuklarda PANS/PANDAS ve ruhsal bozukluk görülme oranı artmaktadır. Bu durumun ortak immün mekanizmalar ve enflamasyona bağlı olduğu düşünülebilir ancak; ortak etiyoloji ve nedensellik ilişkisinin kanıtsal olarak ortaya konabilmesi için daha geniş olgu sayısıyla prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnflamasyon, PANDAS, PANS, PFAPA Psikiyatrik Bozukluk.

AdenitAteşFarenjit+6
Ceren Öz Atar
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı ergenlerde depresif belirtiler ve bağlanma ilişkisi

Amaç: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda (DEHB) eşlik eden depresif belirtiler; kliniği ve işlevselliği önemli ölçüde etkilemektedir. Bu çalışmada DEHB tanılı ergenlerde depresif belirtiler ve bağlanma ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini 12-18 yaş aralığında yer alan, DEHB tanılı, 25'i (%23,8) kız, 80'i (%76,2) erkek, toplam 105 ergen oluşturmuştur. Sosyodemografik Veri Formu, Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu, Conners Anababa Değerlendirme Ölçeği-Yenilenmiş/Uzun Form, Turgay Yıkıcı Davranım Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği (TÖ), İlişki Ölçekleri Anketi-Ergen Formu, Çocuklar için Depresyon Ölçeği (ÇDÖ) kullanılmıştır. ÇDÖ'den 19 ve üstü puan alan grup Depresyon (+), 19'un altında puan alan grup Depresyon (-) olarak adlandırılmıştır. Bulgular: DEHB tanılı ergenler ÇDÖ'den ortalama 11,21±6,79 puan almış, %10,5'i Depresyon (+) grubunda yer almıştır. Depresyon (+) grubunda toplam DEHB semptom düzeyi daha yüksek bulunmuştur. DEHB'li ergenlerde güvenli bağlanma %30,61, güvensiz bağlanma %69,39 olarak saptanmıştır. En sık kayıtsız bağlanma (%33,3) stili bulunmuştur. Kayıtsız bağlanmadaki artış toplam DEHB semptomlarındaki artışla, saplantılı bağlanmadaki artış TÖ-DE puanlarındaki artışla ilişkili bulunmuştur. Depresyon (+) grubunda yer alan DEHB'lilerde korkulu bağlanma (%42,9) daha yüksek orandadır. ÇDÖ puanı; korkulu ve saplantılı bağlanma ile pozitif, güvenli bağlanma ile negatif koreledir. ÇDÖ puanındaki artış; toplam DEHB puanı, korkulu ve saplantılı bağlanma puanlarında artış tarafından anlamlı olarak yordanmıştır. Sonuç: Bağlanma güvensizliği DEHB kliniğinin yanı sıra eşlik eden depresif belirtileri olumsuz olarak etkilemektedir. DEHB'ye eşlik eden depresif tablolarda bağlanma temelli müdahalelerin etkili olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Bağlanma, Depresif Semptomlar, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Ergen

Oya Akgürbüz Doğan
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

2005-2022 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği adli olguları değerlendirme heyetine yönlendirilen suça sürüklendiği iddia edilen çocukların değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, mahkemeler tarafından adli değerlendirme amacıyla heyete yönlendirilen, suça sürüklendiği iddia edilen çocukların sosyodemografik, ailesel ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi; bu özelliklerin suç türleriyle olan ilişkilerinin incelenmesi ve elde edilen veriler doğrultusunda risk faktörlerine yönelik farkındalık sağlanması amaçlanmıştır. ​Gereç ve Yöntem: Çalışma, retrospektif tanımlayıcı nitelikte olup; 2005-2022 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Adli Olguları Değerlendirme Heyeti'ne yönlendirilmiş olan, 12-17 yaş aralığındaki toplam 300 çocuğa ait adli dosyalar incelenmiştir. Veriler SPSS 26.0 programında analiz edilmiş; istatistiksel karşılaştırmalarda Ki-kare testi ve Mann Whitney U testi kullanılmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. ​Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 300 olgunun %90,3'ü erkek, %9,7'si kızdır. Başvuru sırasındaki yaş ortalaması 14,7±1,8; olay tarihindeki yaş ortalaması ise 13,46±1,06'dır. Olguların %96'sı olay sırasında 12-15 yaş grubundadır. Eğitimi terk oranı %36,7 olup, erkeklerde ve 15 yaş üzeri grupta daha yüksektir. Olguların %42'si parçalanmış aile yapısına sahiptir, %40'ının dört ve üzeri kardeşi bulunmaktadır. Annelerin %30,3'ü, babaların %11,3'ü hiç eğitim almamıştır. Olguların %31'inde psikiyatrik tanı saptanmış olup, en sık tanılar mental retardasyon ve yıkıcı davranış bozukluklarıdır. Suçların %41'i cinsel istismar, %34,3'ü hırsızlık/yağma, %13'ü öldürme/yaralama olup; %54,3'ü grup hâlinde işlenmiştir. Ceza ehliyeti değerlendirmesinde olguların %42,1'inin fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını anlayamadığı ve davranışlarını yönlendirme yetisinin gelişmediği belirlenmiştir. ​Sonuç: Elde edilen bulgular, suça sürüklenen çocukların büyük çoğunluğunun erkek ve 15 yaş altı yaş grubunda yer aldığını; önemli bir kısmının eğitimi erken terk ettiğini ve düşük sosyoekonomik koşullara sahip, parçalanmış ailelerde yetiştiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca, bu çocukların önemli bir bölümünde psikiyatrik bozukluklar ve bilişsel yetersizliklerin eşlik ettiği görülmüştür. Tüm bu veriler ışığında, suça sürüklenen çocuklara yönelik cezai yaklaşımlardan ziyade, tedavi, psikososyal destek ve rehabilitasyon temelli müdahale programlarının geliştirilmesinin önemi vurgulanmaktadır. Çocukların suça sürüklenmesini önlemede aile, eğitim sistemi ve sosyal hizmet kurumlarının daha etkin ve bütüncül bir yaklaşımla iş birliği içinde çalışması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Suça sürüklenen çocuk, sosyodemografik özellikler, ergenlik dönemi, psikiyatrik tanı, bilişsel yetersizlik

Adli psikiyatriErgenlikPsikiyatrik belirtiler+3
Ece Uzun
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda PDGFRB gen polimorfizmi

Otizm Spektrum Bozukluğu Olan Çocuklarda Pdgfrb Gen Polimorfizmi Amaç: Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), genetik ve çevresel faktörlerin etiyolojide önemli rol oynadığı bir nörogelişimsel bozukluktur. Bu çalışmada, OSB'li bireylerde Platelet-Derived Growth Factor Receptor Beta (PDGFRB) gen polimorfizminin rolünü araştırmak ve olası ilişkileri belirlemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda yürütülen vaka-kontrollü kesitsel bir araştırmadır. Çalışmaya 50 OSB tanılı çocuk ve 50 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Katılımcılar, DSM-5 (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel-5) kriterlerine göre OSB tanısı almış olup, yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiştir. Klinik değerlendirme için M-CHAT, ABC ve AGTE ölçekleri kullanılmış, genetik analizler ise Real-Time PCR (Polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile PDGFRB (Platelet-Derived Growth Factor Receptor Beta) gen polimorfizmi açısından değerlendirilmiştir. Bu alanda yapılan ilk çalışmadır. Bulgular: OSB grubunda erkek oranı anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,011). Annenin çocuğu doğurduğu yaş ve genel anne yaşı OSB grubunda daha düşük bulunmuş olup, bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,009 ve p=0,005). PDGFRB gen parametrelerinde gruplar arasında anlamlı bir farklılığa rastlanılmamasına (p>0,05) karşın tüm katılımcılarda allel G düzeyi (% 7,1), allel A düzeyine göre (% 61,6) düşük bulunmuştur. Sonuç: PDGFRB gen polimorfizmlerinin nörogelişimsel süreçlerdeki rolünü anlamak için daha geniş örneklem gruplarında ve fonksiyonel analizlerle desteklenmiş ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Otizm Spektrum Bozukluğu, PDGFRB, gen, polimorfizm

Rezan Karabulut Kılıç
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ergenlerde internet bağımlılığı ve vücut kitle indeksi arasındaki ilişki

Bu araştırma, adölesan dönemdeki bireylerde internet bağımlılığı düzeylerinin beden kitle indeksi (VKİ) ile olan ilişkisini çeşitli yaşam tarzı faktörleri çerçevesinde değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Kesitsel tarama modeliyle yürütülen bu çalışmada; internet kullanım amacı (okul, sosyal medya, oyun), uyku düzeni, öğün atlama davranışı, fastfood tüketim sıklığı ve düzenli fiziksel aktivite gibi değişkenlerin, ergen bireylerdeki VKİ düzeyleri ve internet bağımlılığı ile ilişkisi istatistiksel olarak incelenmiştir. Elde edilen bulgular, internet bağımlılığı düzeyi yüksek olan bireylerde uyku düzensizliklerinin, öğün atlamanın, fastfood tüketiminin ve fiziksel inaktivitenin daha yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Bu davranışsal faktörlerin her birinin, VKİ üzerinde anlamlı etkiler oluşturduğu gözlemlenmiştir. Özellikle sosyal medya kullanımı ve çevrim içi oyun oynama gibi etkileşimli dijital aktivitelerin, bireylerin gece geç saatlere kadar uyanık kalmasına ve sağlıksız yeme davranışları geliştirmesine neden olduğu belirlenmiştir. Çalışmada, öğün atlayan bireylerin VKİ düzeylerinin ve internet bağımlılığı skorlarının, düzenli öğün tüketen bireylere göre daha yüksek olduğu; benzer şekilde düzenli fiziksel aktivite göstermeyen bireylerin de daha yüksek VKİ ve bağımlılık düzeylerine sahip oldukları saptanmıştır. Fastfood tüketim sıklığı da hem VKİ hem de internet bağımlılığı üzerinde anlamlı bir farklılaşma yaratmıştır. Bu bulgular, internet bağımlılığının yalnızca psikososyal bir olgu değil, aynı zamanda bireyin enerji dengesi, beslenme düzeni ve fiziksel sağlığı üzerinde çok boyutlu etkiler doğurabilen bir risk faktörü olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan, cinsiyet, yaş, sınıf düzeyi, aile gelir düzeyi ve internete erişim kaynağı gibi sosyodemografik değişkenlerin, VKİ ya da internet bağımlılığı düzeyleri üzerinde anlamlı farklılık oluşturmadığı görülmüştür. Bu durum, internet kullanımının günümüzde tüm demografik gruplar arasında benzer şekilde yaygınlaştığını ve etkilerini daha çok bireysel kullanım alışkanlıkları üzerinden gösterdiğini düşündürmektedir. Araştırma, ergenlerde internet bağımlılığı ile VKİ arasındaki ilişkinin, tek başına dijital kullanım süresiyle değil; bu sürenin günlük yaşama etkileriyle birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. İnternet bağımlılığına eşlik eden davranışsal değişikliklerin (uykusuzluk, düzensiz beslenme, düşük fiziksel aktivite) her biri, çocukluk ve adölesan çağ obezitesinin önemli belirleyicileri arasında yer almakta olup, bu çalışmada da bu etkileşim doğrulanmıştır. Sonuç olarak bu araştırma, internet bağımlılığı ile VKİ arasındaki ilişkiyi çok boyutlu olarak ele alarak, hem tıbbi literatüre hem de klinik uygulamalara yönelik önemli katkılar sunmuştur. Çalışma, dijital bağımlılık davranışlarının sadece psikiyatrik ya da gelişimsel düzeyde değil; aynı zamanda metabolik ve halk sağlığı düzeyinde de ele alınması gerektiğini göstermektedir. Bulgular, çocuk sağlığı, ergen psikiyatrisi, aile hekimliği ve halk sağlığı disiplinleri açısından riskli bireylerin erken dönemde tanımlanmasına ve önleyici müdahale programlarının yapılandırılmasına yönelik değerli çıktılar üretmektedir

Obeziteİnternet bağımlılığı
Ergun Yalman
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otizm spektrum bozukluğu olan çocukların klinik özellikleri ile ebeveynin depresyon, anksiyete, stres düzeyi ve duygu düzenleme güçlüğü arasındaki ilişki

Amaç: Çalışmamızda; otizm spektrum bozukluğu (OSB) tanılı çocukların klinik özelliklerinin; ebeveynin ruhsal problemleri ve duygu düzenleme güçlükleri ile ilişkisinin, ebeveynin ruh sağlığı ölçümleri ve otizm kliniği arasındaki ilişkide ebeveyn duygu düzenleme güçlüklerinin olası rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Örneklemi OSB tanılı 3-15 yaş aralığındaki toplam 153 olgu ve anne oluşturdu. Sosyodemografik veri formu, Otizm Davranış Kontrol Listesi (ODKL), Güçler Güçlükler Anketi (GGA)-ebeveyn formu, Depresyon, Anksiyete, Stres Ölçeği-21 (DASÖ-21), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ) kullanıldı. Bulgular: Anne depresyon, anksiyete, stres puanları; ODKL-toplam ve GGA-toplam puanları ile pozitif korelasyon gösterdi. ODKL-toplam ve GGA-toplam puanları; DDGÖ-toplam puanı ile pozitif korele idi. Anne-depresyon puanı ile ODKL-toplam puanı arasındaki ilişkide; DDGÖ- farkındalık alt boyutunun, anne-anksiyete puanı ile ODKL-toplam puanı arasındaki ilişkide ise DDGÖ- kabul, farkındalık ve strateji alt boyutlarının moderatör olduğu saptandı. Anne-stres puanı ile ODKL-toplam puanı arasındaki ilişkide; DDGÖ-farkındalık ve strateji alt boyutları moderatör idi. Anksiyete puanı ve stres puanı ile GGA-toplam güçlük puanı arasındaki ilişkilerde sırasıyla; DDGÖ-kabul, dürtü, farkındalık ve strateji alt boyutları ve DDGÖ-kabul, dürtü, farkındalık ve strateji alt boyutlarının moderatör olduğu bulundu. Anne-stres puanı ile GGA-dikkat eksikliği/hiperaktivite puanı arasındaki ilişkide; DDGÖ-toplam puanının tam aracı rolü saptandı. Sonuç: Çalışmamızda annenin depresyon, anksiyete, stres semptomlarının otizmli çocuğun klinik belirtileriyle olan ilişkisini annenin duygu düzenleme güçlüğünün etkilediği hem düzenleyici hem aracı rolü olduğu gösterilmiştir. Ebeveynlerin ruh sağlığının otizm kliniğiyle yakından ilişkili olduğunu gösteren çalışmamız; ebeveyn ruh sağlığına yönelik müdahalelerin hem çocuk hem de ebeveyn için olumlu etkilerinin olabileceğine ve ebeveyn duygu düzenleme güçlüklerinin müdahalelerin önemli bir hedefi olması gerektiğine işaret etmiştir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Depresyon, Duygu Düzenleme Güçlüğü, Otizm Spektrum Bozukluğu, Stres

Semiha Gökçe Özbek
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

PANS tanılı olgularda MTHFR ve trombofili ilişkili gen mutasyonları ve biyokimyasal parametrelerin araştırılması

Amaç: Bağışıklık sistemi ile nöropsikiyatrik bozukluklar arasındaki ilişki son yıllarda ilgi görmektedir. Çocuklukta streptokok enfeksiyonları sonrası ani başlangıçlı obsesif kompulsif bozukluk ve tiklerle karakterize PANDAS tanımlanmış, daha geniş kriterleri kapsayan PANS kavramı ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada PANS tanılı çocuklarda MTHFR C677T, MTHFR A1298C, Faktör V Leiden ve Protrombin G20210A mutasyonlarının sıklığı ve psikiyatrik belirtiler, klinik şiddet ve biyokimyasal parametrelerle ilişkisi araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmaya 6–18 yaş arası 40 PANS tanılı çocuk ve 60 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Ç-YBOKÖ, YGTSS ve K- SADS-PL uygulanmış; laboratuvar incelemeleri kapsamında mutasyon analizleri, ASO, vitamin B12, folat, vitamin D, TSH ve tam kan parametreleri değerlendirilmiştir. Bulgular: PANS ve kontrol gruplarında yaş ve cinsiyet benzer bulunmuştur. PANS grubunda ilk atak yaşı ortalama 8,15±2,49 yıl olarak saptanmıştır. Prematür ve sezaryen doğum daha sık görülmüş, anne ve baba eğitim düzeyi yüksek bulunmuştur. ÜSYE sayısı, tonsillektomi, penisilin profilaksisi ve alerjik hastalık PANS grubunda daha yaygındır. Psikiyatrik tanılar genellikle eşlik eden tanılardan oluşmaktaydı (%72,5). Folik asit düzeyi PANS (p=0,017), B12 düzeyi kontrol grubunda düşük bulunmuş (p=0,011); vitamin D, ASO ve TSH fark göstermemiştir. MTHFRC677T, MTHFRA1298C, FIIG20210A ve FVG1691A mutasyonları açısından gruplar arasında fark yoktur, ancak MTHFRA1298C mutasyonu PANS grubunda tik şiddeti ile ilişkili bulunmuştur (motor tik p=0,013, sesli tik p=0,014, toplam tik p=0,023). Sonuç: Bulgular, PANS patogenezinde genetik yatkınlık ve otoimmün süreçlerin birlikte rol oynayabileceğini göstermektedir. MTHFR polimorfizmleri hem biyokimyasal parametreler hem de klinik tablo üzerinde etkili olabilir. Daha geniş örneklemli çalışmalar önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: PANS, PANDAS, MTHFR, Faktör V Leiden, Protrombin G20210A, Trombofili.

Kevser Gökmen
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı ergenlerde akıllı telefon kullanım düzeyi ile dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu semptom şiddeti ilişkisi

AMAÇ: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) dikkat dağınıklığı, hareketlilik ve dürtüsellik belirtileri ile kendini gösteren nörogelişimsel bir bozukluktur. Günümüzde gelişen teknolojiyle birlikte akıllı telefon kullanım sıklığının da giderek artması ve DEHB'li hastalarda başta madde bağımlılıkları olmak üzere internet, kumar gibi bazı davranışsal bağımlılıkların sık görülmesi DEHB'nin başka bir davranışsal bağımlılık türü olan akıllı telefon bağımlılığında risk faktörü olabileceğini gündeme getirmiştir. Bu çalışmada amacımız DEHB semptom şiddetinin akıllı telefon bağımlılığında yordayıcı bir faktör olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusuna cevap aramaktır. GEREÇ ve YÖNTEM: Araştırmaya DEHB tanısı almış veya bu bozuklukla takip edilmekte olan 12-18 yaş arası 98 ergen dahil edildi. Çalışmada Sosyodemografik Veri Formu, Akıllı Telefon Bağımlılık Ölçeği Kısa Formu, Conners Ebeveyn Değerlendirme Ölçeği kullanıldı. BULGULAR: Çalışmamızda 98 olgunun 35'i (%35,7) akıllı telefon bağımlılığı açısından riskli bulundu. Cinsiyetler arasında akıllı telefon bağımlılığı açısından anlamlı fark bulunmadı (p=0,322). DEHB alt tipleri kıyaslandığında da akıllı telefon bağımlılığı açısından aralarında anlamlı fark bulunmadı (p=0,586). Anne yaşı, baba yaşı ve eğitim durumları, babada psikopatoloji bulunması gibi sosyodemografik faktörlerle akıllı telefon bağımlılığı arasında ilişki saptanmazken, annede psikopatoloji bulunması akıllı telefon bağımlılığı ile ilişkiliydi (p=0,025). Yine akıllı telefon kullanım süresi ile akıllı telefon bağımlılığı ilişkili olup 4 saatten fazla telefonla vakit geçirenlerin ölçek puanları 0-2 saat (p=0,001) ve 2-4 saat (p=0,031) arasında vakit geçirenlere oranla anlamlı derecede yüksekti. Conners alt ölçekleriyle akıllı telefon bağımlılığı arasındaki ilişki incelendiğinde; Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği ile Conners Öğrenme (r=0,282, P=0,005), Kaygı (r=0,258, P=0,010) ve toplam puanları (r=0,259, P=0,010) arasında pozitif yönde zayıf bir anlamlı korelasyon saptandı. Davranış bozuklukları, hiperaktivite ve psikosomatik belirti alt ölçekleriyle Akıllı Telefon Bağımlılık Ölçek puanları arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. SONUÇ: Araştırmamızda DEHB semptom şiddeti arttıkça akıllı telefon bağımlılık riskinin de yükseldiği bulunmuştur. Ayrıca elde ettiğimiz verilere göre annede psikopatolojinin eşlik ediyor olması, ergenlik döneminde akıllı telefonla daha uzun süre vakit geçirilmesi de akıllı telefon bağımlılığı açısından risk faktörüdür. DEHB'nin klinik özelliklerinin, örneğin alt tiplerinin ve eşlik eden komorbiditelerin akıllı telefon bağımlılığına etkilerine yönelik ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Akıllı telefonlarBağımlılıkBelirti ve semptomlar+4
Funda Dandıl
Gaziantep University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde duygu düzenleme güçlüğü ve aleksitimi düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı çocuk ve ergenlerde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı ile duygu düzenleme güçlüğü ve aleksitimi düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalına başvuran 8-18 yaş arasındaki daha önce tanı almamış veya son 3 aydır medikal tedavi almayan 105 DEHB tanılı çocuk ve ergen ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 109 sağlıklı çocuk ve ergen dahil edilmiştir. Tüm çocuk ve ergenlere sosyodemografik veri formu, Toronto aleksitimi ölçeği (TAÖ) ve duygu düzenlemede güçlükler ölçeği (DDGÖ) uygulandı. Tüm ebeveynlere Conners anababa derecelendirme ölçeği yenilenmiş / uzun form (CADÖ-YU) ve güçler ve güçlükler anketi (GGA) uygulandı. Hasta grubunda öğretmenlerden Conners öğretmen değerlendirme ölçeği yenilenmiş / uzun form (CÖDÖ-YU) alındı. Bulgular: DEHB grubu ile sağlıklı kontrol grubu arasında sosyodemografik özelliklerden yaşanılan yer, aile tipi, anne baba birlikteliği ve okul başarısında anlamlı farklar bulundu. DEHB grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre TAÖ, DDGÖ ve CADÖ'nün tüm alt ölçekleri ve toplam puanları anlamlı olarak daha yüksek saptandı. GGA'nın olumlu sosyal davranış alt ölçeği kontrol grubunda DEHB grubundan, diğer alt ölçekler ve toplam güçlük puanı ise DEHB grubunda sağlıklı kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Çalışmamızda DEHB grubunda duygu düzenleme güçlükleri ile aleksitimi düzeyleri arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptandı. DEHB grubunda duygu düzenleme güçlüğü düzeyinde aleksitimi ve okul başarısının anlamlı faktörler olduğu ve aynı şekilde aleksitimi düzeyinde de duygu düzenleme güçlüğünün anlamlı bir faktör olduğu sonucuna ulaşıldı. Sonuç: DEHB tanılı çocuk ve ergenlerde duygu düzenleme güçlükleri ve bununla ilişkili olabilecek aleksitimik özellikler daha fazla görülmektedir. DEHB'nin sadece tanımlanan çekirdek belirtilerinin değil duygu düzenleme güçlükleri ve aleksitimi açısından da değerlendirilmesinin, DEHB'nin daha etkili yönetimi açısından önem taşıdığı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: DEHB, aleksitimi, duygu düzenleme güçlüğü, çocuk, ergen, güçlük

Asil Can Kıvrak
Düzce University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı ergenlerde kendine zarar verme davranışı, bilişsel esneklik ve farmakolojik tedavi ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda 'Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu' tanılı ergenlerde kendine zarar verme davranışı, bilişsel esneklik, öz duyarlılık ve farmakolojik tedavi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza çocuk ve ergen psikiyatriye başvuran ve araştırma şartlarına uygun bulunan 63 DEHB tanılı hasta (en az 6 aydır DEHB tedavisi alan=33 ve DEHB'ye yönelik tedavi almayan=30 hasta) ve benzer demografik özelliklere sahip 60 sağlıklı genç dahil edildi. Katılımcılara ve ailelerine araştırmamız hakkında bilgi verilerek kendilerinden yazılı olarak onam alındı. Tüm gençler "Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli- Türkçe Versiyonu" (ÇDŞG-ŞY-T) uygulanarak değerlendirildi. Gençlere 'Bilişsel Esneklik Ölçeği' (BEÖ), 'Öz Duyarlılık Ölçeği' ve 'Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri' (KZVDDE) uygulandı. Bulgular: DEHB tanılı hastaların kontrol grubundaki katılımcılara göre daha sık kendine zarar verme davranışı sergiledikleri saptandı. Tedavisiz DEHB hastalarının kendilerine zarar verici davranışlarla, kişiler-arası ilişkilerini düzenleme beklentileri ve/veya arayışları tedavili DEHB hastalarından daha yüksek çıkmıştır ve yine bu tedavisiz hastaların seçeneklerin farkında olma düzeylerindeki artışa rağmen zarar verici davranışı otonom düzenleyici faydaları nedeniyle sürdürdüğü anlaşılmıştır. DEHB tanı kriterlerini karşılayıp tanıya yönelik tedavi almayan hastaların bilinçlilik düzeyleri her ne kadar artsa da hastalar kendilerine zarar verici davranışı bazı kişiler- arası işlevler nedeniyle sürdürmektedir. DEHB'li tedavi alan ve kendine zarar veren gençlerde, bilişsel esneklik ile öz yeterlilik düzeylerindeki artışla birlikte zarar verici davranışın çevreden intikam alma niteliği azaldığı ve bu gençlerde seçeneklerin farkındalığı arttıkça, özerklik sağlama ve koruma amacıyla kendine zarar vermenin azaldığı saptandı. DEHB tanılı ergenlerin öz duyarlılık düzeyleri kontrol grubundaki ergenlerden daha düşük ve tedavisiz DEHB grubunda bilişsel esneklik-öz yeterlilik düzeyi kontrol grubuna göre düşük olarak saptandı. Her üç grupta, katılımcıların bilişsel esneklik ve öz duyarlılık puanlarının pozitif korele olduğu görüldü. Sonuç: Kendine zarar verici davranış sergileyen DEHB'li ergenlerde tanıya yönelik başlanan ilaç tedavisi, ergenlerin bilişsel esneklik ve öz duyarlılık becerilerini de destekleyerek davranışı güdüleyen ve sürdüren faktörlerin önüne geçebilir. Bununla beraber bilişsel esneklik ve öz duyarlılık becerilerini geliştirmeye dair müdahaleler kendine zarar verici davranışı olan tüm ergenlerde davranışın yönetimi ve önlenmesinde etkili olabilir. Elde ettiğimiz sonuçlar, bu olgularda takip ve koruma amaçlı uygulanabilecek beceri eğitimleri ve medikal müdahaleler üzerinde çıkarım yapmada yardımcı olacaktır. Etkilerin net olarak anlaşılabilmesi adına boylamsal çalışmalara ihtiyaç vardır.

Bilişsel işlevlerDikkat eksikliği ve yıkıcı davranış bozukluğu
Aygül Avcı
Düzce University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alopesi areata tanılı çocuklarda somatizasyon, stresle başa çıkma ve uyku alışanlıklarının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı alopesi areata (AA) tanılı çocuk ve ergenlerde somatizasyon düzeylerinin, stresle başa çıkma tarzlarının, uyku alışkanlıklarının ve anksiyete düzeylerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji kliniğinde AA tanısı alan 8-18 yaş arasında 40 çocuk hasta grubu ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş AA tanısı olmayan 40 çocuk dahil edilmiştir. Tüm çocuk ve ergenlere sosyodemografik veri formu, çocuk somatizasyon envanteri (ÇSE-24), stresle başa çıkma tarzları ölçeği (COPE), çocuk anksiyete değerlendirme ölçeği (SCARED), tüm ebeveynlere çocuk uyku alışkanlıkları anketi (ÇUAA) uygulandı. Hasta grubundaki çocuklarda alopesi ciddiyet skoru (SALT) hesaplandı. Bulgular: AA'lıların akran ilişkilerinde problem yaşadığı ve kardeşlere kıyasla ders başarılarının daha zayıf olduğu bulundu. ÇSE-24, ÇUAA, SCARED toplam puanları daha yüksek saptandı. Duygu odaklı başa çıkma tarzlarının daha fazla kullanıldığı ve alt ölçeklerden çaresiz yaklaşımın sık kullanıldığı bulundu. Duygulara yönelik yaklaşım ile somatizasyon düzeyleri arasında pozitif ilişki saptandı ve somatizasyon düzeyi ile çaresiz yaklaşım ve boyun eğici yaklaşım arasında pozitif ilişki görüldü. Kendine güvenli yaklaşımı kullananlarda sosyal kaygı bozukluğunun azaldığı, çaresiz yaklaşım tarzını kullananlarda arttığı saptandı. Sosyal kaygı bozukluğu varlığında daha şiddetli somatik yakınmanın olduğu görüldü. Duygulara yönelik başa çıkma tarzını kullananlarda yaygın anksiyete bozukluğu, okul reddi, panik bozukluk ve sosyal kaygı bozukluğunun arttığı saptandı. Sonuç: Bu araştırma ile AA hastalarında somatizasyon düzeylerinin, anksiyete eğilimlerinin, problemli uyku alışkanlıklarının daha yüksek olduğu, işlevsel olmayan başa çıkma biçimlerini daha yaygın kullandıkları görülmektedir. AA'nın çocuklarda psikiyatrik semptomlarla ilişkisi ve hastaların kullandıkları başa çıkma tarzlarının yaşadıkları ruhsal problemlerle ilişkilenmesi sebebi ile riskli hastalara ruhsal destek sağlanması, hastaların tedaviye uyumunu ve prognozunu iyileştireceği düşünülmektedir.

Ayşenur Kübra Şahin Pelitli
Düzce University
2024
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Depresyonu olan ergenlerde aleksitiminin yeme davranışları ve duygu düzenleme ile ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda Major Depresif Bozukluk (MDB) tanılı 12-18 yaş arasındaki ergenlerin aleksitimi düzeylerinin yeme davranışları ve duygu düzenleme güçlükleri ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi, sosyodemografik özellikler, aleksitimi düzeyi, yeme davranışları ve duygu düzenlemede güçlükler düzeyinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamıza MDB tanısı almış 12-18 yaş aralığındaki 60 ergen ve benzer sosyodemografik özelliklere sahip, kronik fiziksel, psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan 60 sağlıklı ergen dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara Sosyodemografik Özellikler, Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-Yenilenmiş (ÇADÖ-Y), Hollanda Yeme Davranışları Anketi (DEBQ), Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DERS), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ) uygulanmıştır. İstatiksel analiz için SPSS 22. Programı kullanılmış olup p değerinin 0.05'ten küçük olması anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Major Depresif Bozukluk tanılı ergenler ile sağlıklı kontrol grubu arasında sosyodemografik özellikler açısından eğitim düzeyi ve ailede psikiyatrik öykü varlığı dışında farklılık saptanmamıştır. Hasta grubunda ÇADÖ-Y toplam puan ve tüm alt ölçekleri, DERS toplam puan ve tüm alt ölçeklerinde, TAÖ toplam skor ve tüm alt ölçeklerinde sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek skorlar saptanmıştır. Hasta grubunda DEBQ Duygusal Yeme ve Kısıtlayıcı Yeme alt ölçeklerinde hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksek skorlar saptanırken Dışsal Yeme alt ölçeğinde iki grup arasında anlamlı düzeyde farklılık saptanmamıştır. Toplam aleksitimi skoru ile DERS toplam puanı ve tüm alt ölçekleri, ÇADÖ-Y toplam skor ve tüm alt ölçekleri ve DEBQ Kısıtlayıcı Yeme alt ölçekleri arasında pozitif yönde korelasyon ilişkisi gösterilmiştir. Aleksitimi düzeyinin duygu düzenlemede güçlükler aracılığıyla depresif belirtiler üzerindeki indirekt ve toplam etkileri de anlamlı olarak saptanmıştır. Sonuç: MDB tanılı ergenlerde aleksitimik belirtiler sık görülmekle birlikte depresif belirtilerin şiddetini ve hastalığın klinik seyrini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Depresif ergenlerde aleksitimi düzeyinin değerlendirilmesi ve uygun müdahalenin uygulanması depresyon kliniği üzerinde de önemli düzeyde iyileştirmeler sağlayacaktır.

Berkan Ardıç
Düzce University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Özgül öğrenme bozukluğu tanısı almış hastalarda DCDC2 ve DYX1C1 genlerinin yeni nesil dizi analizi yöntemiyle incelenmesi

Amaç: Özgül Öğrenme Bozukluğu (ÖÖB) çocukluk çağında sık görülen nörogelişimsel bozukluklardan biridir. Bildiğimiz kadarıyla ÖÖB etiyolojisine yönelik yapılan çalışmalarda, ÖÖB ile DYX1C1 ve DCDC2 genleri arasındaki ilişkiyi yeni nesil dizi analizi (YND) yöntemi ile tüm geni tarayarak inceleyen çalışma yoktur. Bu çalışma ile Türk toplumunda ÖÖB tanısı almış çocuklarda DYX1C1 ve DCDC2 genlerini YND analizi yöntemiyle inceleyen ilk çalışma olması amaçlanmıştır. Materyal metod: Çalışmaya 6-12 yaş arasında, DSM 5 tanı ölçütlerine göre sadece ÖÖB (n=12) ile ÖÖB ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) (n=45) tanıları konulmuş hasta grubu ile hasta grubuyla aynı yaş/sınıfta olan herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı bulunmayan ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan kontrol (n=48) grubu dahil edilmiştir. ÖÖB belirtilerini ayrıntılı değerlendirmek için ÖÖB test bataryası ve zeka seviyesini belirlemek için WISC-R testi, hasta ve kontrol grubunda ayrı ayrı uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda ek psikiyatrik tanı tarama görüşmesi yapmak ve çocuğun şu andaki işlev düzeyini belirlemek için ''Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY-T)'' yapılmıştır. Ek tanıları dışlamaya yardımcı olması için katılımcıların kendi dolduracağı ''Anksiyete ve İlgili Bozukluklar İçin Tarama-Çocuklar İçin'' ve ''Çocuk Depresyon Ölçeği'' verilmiştir. Her iki grubun anne/baba ve öğretmenlerine "Öğrenme Bozukluğu Belirti Tarama Listesi", "Yıkıcı Davranım Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği" verilmiştir. Çalışmaya katılanların artık kanlarından alınan periferik venöz kan örneklerinden, genomik DNA izolasyonu yapıldıktan sonra YND analizi yöntemiyle DYX1C1 ve DCDC2 genleri taranmıştır. Tarama sonucu elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: DYX1C1 gen varyasyonlarının tümünün bireysel kıyaslamasında ÖÖB ile ilişkisi bulunurken (p=0,029), varyasyonların olup olmamasına göre bakıldığında ÖÖB ile ilişkisi bulunamamıştır (p=0,247). DCDC2 gen varyasyonlarının tümünün hem bireysel kıyaslamasında hem varyasyonların olup olmamasına göre bakıldığında ÖÖB ile ilişkisi bulunamamıştır. Genlerde bulunan varyasyonlara bakıldığında ise DYX1C1 geninden sadece 572A>G varyasyonu kontrol grubunda anlamlı olarak daha yüksek iken, 1249G>T varyasyonu hasta grupta anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. DCDC2 geninden ise sadece 426-13C>T varyasyonunun kontrol grubunda anlamlı derece yüksek olduğu görülmüştür. Varyasyonların klinik ile karşılaştırılmasında; DYX1C1 geninden 572A>G varyasyonunun; bir dakikada okunan kelime sayısı, okuma hızı, zihinden hesaplama, toplama, aylarda öncelik-sonralık ilişkilerinin sorgulanması testinde, alfabetik ve ritmik sayma sıralama testinde, gesell ve saat çizme alt testlerinde daha iyi performans gösterme ile ilgili olduğu görülmüştür. Ayrıca okuma testinde harf atlama, hece atlama, harf ekleme, hece ekleme, sözcük ekleme, sözcüğün sonunu uydurarak okuma hata türlerinde, işittiğini yazma bölümünde harf atlama, hece atlama, ters yazma ve harf karıştırma hata türlerinde, gördüğünü yazma bölümünde hece ayırma hata türünde, serbest yazma bölümünde hece atlama hata türünde daha az hata yapma ile ilgili olduğu görülmüştür. 1249G>T varyasyonunun; bir dakikada okunan kelime sayısı, okuma hızı, aylarda öncelik-sonralık ilişkilerinin sorgulanması, alfabetik sıralama alt testlerinde, WISC-R testindeki sözcük dağarcığı ve yargılama testinde daha düşük performans gösterme ile ilişkili olduğu ve okumada özellikle hece atlama, harf ekleme, hece ekleme hata türlerinde daha sık olmakla birlikte, okumada daha fazla hata yapma ile ilgili olduğu bulunmuştur. 271G>A varyasyonunun; işittiğini yazma testinde harf atlama hata türünde, serbest yazma testinde harf atlama ve harf karıştırma hata türünde daha sık hata yapma ile ilgili olduğu ve lateralizasyon testinde düşük performans gösterme ile ilgili olduğu görülmüştür. DCDC2 geninden 426-13C>T varyasyonunun toplama sorularında, günlerde öncelik-sonralık ilişkilerinin sorgulanması, saat çizme alt testlerinde ve hasta gruplar içinde WISC-R şifre alt testinde daha iyi performans gösterme ile ilgili olduğu görülmüştür. Ayrıca okuma testinde sözcük ekleme, sözcüğün sonunu uydurarak okumada, işittiğini yazma bölümünde sözcük atlama hata türünde, serbest yazma bölümünde ise imla hatası, sözcük atlama, harf karıştırma, harf ekleme, imla hatası hata türlerinde daha az hata yapma ile ilgili olduğu görülmüştür. 661A>G varyasyonunun okumada daha fazla hata yapma ile WISC-R testinde performans, genel bilgi, aritmetik, şifre alt testinde daha düşük performans gösterme ile ilgili olduğu görülmüştür. 183C>T varyasyonun zihinden hesaplama becerilerinde, WISC-R resim düzenleme alt testinde daha düşük performans gösterme ile ilgili olduğu görülmüştür. 3C>G varyasyonunun WISC-R şifre alt testinde daha düşük performans gösterme ile ilgili olduğu görülmüştür. 1017C>T varyasyonunun toplama sorularında daha düşük performans gösterme ile ilgili olduğu görülmüştür. Sonuç: Türk toplumunda 572A>G ve 426-13C>T varyasyonlarının ÖÖB açısından koruyucu olabileceği, 1249G>T, 271G>A, 661A>G, 183C>T, 3C>G ve 1017C>T varyasyonlarının ise ÖÖB açısından riskli varyasyonlardan olabileceği yönündeki bulgularımızı doğrulamak ve genişletmek için daha büyük ölçekli çalışmalara gerek duyulmaktadır.

Dizi analiziGenlerÖzel öğrenme bozukluğu+2
Sümeyra Elif Kaplan Karakaya
Düzce University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Özgül öğrenme bozukluğu tanısı almış hastalarda foxp2 geninin yeni nesil dizi analizi yöntemiyle incelenmesi

Amaç: Özgül Öğrenme Bozukluğu (ÖÖB), okul çağındaki çocukların akademik ve sosyal alanda yaşadıkları güçlüklerin önemli bir sebebidir. ÖÖG etyolojisi henüz net olarak bilinmemekte ancak nörobiyolojik temelde gelişen genetik ve çevresel faktörlerin ve bunların birbirleri ile etkileşiminin etkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada, FOXP2 geninin ÖÖB etyolojisindeki rolünü araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel bir çalışma olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmada hasta grubu 52, kontrol grubu 46 çocuktan oluşmaktadır. DSM-5 kriterlerine göre yapılan görüşmelere ek olarak tüm çalışma grubuna Özgül Öğrenme Bozukluğu Test Bataryası ve Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY) ile yarı yapılandırmış tanısal görüşme çizelgesi uygulanmıştır. Ayrıca tüm gruba Sosyodemografik Bilgi Formu, Anksiyete ve İlgili Bozukluklar İçin Tarama-Çocuklar İçin ve "Çocuk Depresyon Ölçeği" doldurtulmuştur. Hasta ve kontrol grubunda FOXP2 gen varyasyonu yeni nesil dizi analizi yöntemi ile araştırılmıştır. Bulgular: Hasta ve kontrol gruplarında FOXP2 geninde toplam 17 çeşit varyasyon saptanmıştır. Hasta grubunda 42 çocukta (%80,8) bulunan farklı 13 varyasyon bulunmuşken, kontrol grubunda 27 çocukta (%52,17) toplamda 4 farklı varyasyon bulunmuştur. FOXP2 geni ile ilişkili varyasyonların hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksek olduğu görülmüştür. Sonuç: Çalışmamızda ÖÖB tanılı çocuklarda FOXP2 varyasyonunun daha sık görüldüğü saptanmıştır. Ancak ÖÖB'de bu konuda yeterli sayıda çalışma bulunmadığı için, hasta grubunda saptanan varyasyonların etyopatogenezdeki rolünün ne olduğunu kesin bir dille söylemek mümkün değildir. FOXP2 geniyle ilişkili varyasyonların ÖÖB'nin etyolojisindeki rolünün ve klinik parametrelerle ilişkisinin belirlenebilmesi için gelecekte daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

DisleksiDizi analiziGenler+3
Merve Yazıcı
Düzce University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 1 diyabetes mellitus tanılı çocuklarda duygu düzenleme becerileri, yaşam kalitesi ve stresle başa çıkma tarzlarının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda, tip 1 Diyabetes Mellitus (DM)'li çocukların stresle başa çıkma tarzlarının, duygu düzenleme becerilerinin, yeme tutumlarının ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi, sağlıklı çocuklarla karşılaştırılması ve bu bulguların diyabetli çocukların annelerindeki psikopatoloji varlığı, duygu düzenleme becerileri ve stresle başa çıkma tarzları ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya en az 6 aydır tip 1 DM tanısı olan 8-12 yaş arası 70 çocuk ve annesi ile benzer demografik özelliklere sahip 70 sağlıklı çocuk ve annesi dahil edildi. Tüm çocuklara "Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli- Türkçe Versiyonu" (ÇDŞG-ŞY-T) kullanılarak klinik görüşme yapıldı, Çocuk Anksiyete ve Depresyon Ölçekleri, Duygu Düzenleme Güçlükleri Ölçeği (DERS), Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ), Yeme Tutum Testi (YTT) ve Stresle Başa Çıkma Tarzları ölçekleri(COPE); annelerine ÇİYKÖ -Ebeveyn formu, Ruhsal Belirti Tarama Testi (SCL-90R), DERS, COPE, Beck Anksiyete ve Beck Depresyon ölçekleri uygulandı. Bulgular: Diyabetli ve sağlıklı çocuklar arasında sosyodemografik özellikler bakımından anne-baba eğitim süreleri dışında fark bulunmadı. Tip 1 DM'li çocukların DERS-dürtü alt ölçeğinden, COPE- çaresiz yaklaşım alt ölçeğinden, depresyon ve anksiyete ölçeklerinden ve yeme tutum testinden daha yüksek; ÇİYKÖ-tüm alt ölçeklerinden daha düşük puanlar aldıkları saptandı. Uygulanan ÇDŞG-ŞY-T ile diyabetli çocukların %68.5'inde (n=48) en az bir psikiyatrik hastalık tespit edildi. Diyabetli çocuk annelerinde sağlıklı çocukların annelerine göre daha fazla duygu düzenleme güçlükleri, daha uyumsuz stresle başa çıkma tarzları ve daha yüksek depresif belirti sıklığı saptandı. Tüm örneklemdeki çocukların DERS, COPE ve anksiyete ölçekleri annelerinin ölçekleri ile korelasyon gösterirken, diyabetli çocuk ve anneleri arasında bu ilişkinin zayıfladığı saptandı. Sonuç: Tip 1 DM, çocukların yaşam kalitesini ve yeme tutumlarını bozmakta, hem çocukların hem de annelerinin duygu düzenleme ve stresle başa çıkma tarzlarını olumsuz etkilemekte; ayrıca duygu düzenleme ve stresle başa çıkma becerileri gelişirken çocukların annelerini model almalarını engellemektedir. Diyabetin tedavisi sırasında psikiyatrik tarama ve destek sağlanması tedavinin etkisini ve hastaların yaşam kalitesini artıracak, hastalığa uyumun kolaylaşmasını sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Tip 1 Diyabetes Mellitus, Duygu Düzenleme, Yaşam Kalitesi, Stresle Başa Çıkma, Yeme Tutumları

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Durum düzenleme becerisi+7
Meltem Küçükdağ
Düzce University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cinsel istismar nedeniyle travma sonrası stres bozukluğu olan kız ergenlerde uyku kalitesi ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç: Ergenlik döneminde cinsel istismara uğramak kısa ve uzun vadede birçok olumsuz sonuca neden olmaktadır. Bu olumsuz sonuçlardan biri olan Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), uykuda ve yaşam kalitesinde önemli bozulmalara yol açabilmektedir. Bu çalışma, ergen yaş grubunda cinsel istismar nedeniyle TSSB gelişen kız ergenlerde uyku kalitesi ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesini ve uyku kalitesi ve TSSB belirtilerinin yaşam kalitesi ile ilişkisini araştırmayı amaçlamaktadır. Yöntem: Araştırma, cinsel istismar nedeniyle TSSB bozukluğu tanısı alan 40 kız ergen ve 40 sağlıklı kız ergen kontrol grubundan oluşan kesitsel bir çalışmadır. Araştırmaya katılan tüm ergenlere; Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (K-SADS-PL: ÇDŞG-ŞY), Çocuk ve Gençler İçin Klinisyen Tarafından Uygulanan Travma Sonrası Stres Bozukluğu Ölçeği (CAPS-CA=TSSB-ÖÇE) yapılandırılmış görüşme ölçekleri klinisyen tarafından uygulanmıştır. Ayrıca katılımcılar Sosyodemografik Bilgi Formu, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Epworth Uykululuk Skalası (EUS), Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (UŞİ) doldurmuştur. Bulgular: Çalışma verileri değerlendirildiğinde, olgu grubunda yaşama kalitesi puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha kötü sonuçlarla ilişkilidir (p<0,001). Olgu grubunda, kontrol grubuna göre uykusuzluk indexi(UŞİ), gündüz uykululuk(EUS) puanları daha yüksek saptanmış olup (p<0,001; p<0,001), algılanan uyku kalitesi( PUKİ) daha düşük saptanmıştır (p<0,001.) PUKİ ile CAPS-CA-B alt kümesi arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir korelasyon saptanmış olup (p<0,019), CAPS-CA değerlendirilen diğer alt ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde korelasyon saptanmıştır (p<0,001). EUS ile CAPS–CA-B ve CAPS-SİB arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (sırasıyla p<0,001; p<0,001). EUS ile CAPS-CA-D ve CAPS-Toplam puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde korelasyon saptanmıştır (sırasıyla p<0,020; p<0,019). Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (UŞİ) ile CAPS-CA-B alt kümesi arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir korelasyon saptanmış olup (p<0,015), CAPS-CA-C, CAPS-CA-ÖSD, CAPS-CA-SİB ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde korelasyon saptanmıştır (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001). CAPS-CA-D ve CAPS-Toplam puanları arasında pozitif yönde bir korelasyon saptanmıştır (sırasıyla p<0,001; p<0,001). EUS ile UŞİ arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde orta derecede bir korelasyon saptanmıştır (p<0,001). TSSB ölçeği ile PUKİ, EUS, UŞİ, ÇİYKÖ arasında istatiksel olarak anlamlı pozitif ilişki bulunmuştur (p<0,001). Ayrıca uyku ölçekleri PUKİ toplam puanı ile EUS arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde orta derecede bir korelasyon saptanmıştır (p<0,001). PUKİ Toplam puanı ile UŞİ arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde güçlü bir korelasyon saptanmıştır (p<0,001). Sonuç: Cinsel istismar nedeniyle TSSB olan olgularda yaşam kalitesi üzerine uykunun TSSB belirtilerine göre daha fazla oranda etki ettiği saptanmıştır. Sonuç olarak, TSSB hastalarının tedavisinde uyku temelli yaklaşımlar yaşam kalitesinin arttırılmasını ve işlevselliği olumlu yönde etkileyebilir. Ayrıca TSSB hastalarının takibinde, zaman kısıtlılığı olan klinik şartlarda uyku değerlendirmesi özellikle PUKİ ölçeği, TSSB şiddeti ve yaşam kalitesini değerlendirmede ipucu veren pratik bir araç olarak kullanılabilir.

Cinsel saldırı suçuPittsburg uyku kalitesi ölçeğiStres bozuklukları-post travmatik+5
Enes Sarıgedik
Düzce University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

GNAL polimorfizmlerinin dikkat eksiklikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda araştırılması

Dopaminerjik reseptörler DEHB etyopatogenezinde önemli bir rol oynarlar. D1 benzeri reseptör ailesinin striatumda cAMP artışı sağlaması için Golf proteini gereklidir. Bu çalışmada Golf 'ün kodlandığı gen olan GNAL'deki rs8095592 ve rs 3892113 polimorfizmlerinin DEHB tanısı alan çocuklarda incelenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca bu polimorfizmlerin DEHB tipi, tanı alma yaşı ve aile öyküsü ile ilişkisinin araştırılması planlanmıştır.Çalışmaya Gazi Üniversitesi Çocuk-Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran DSM IV'e göre DEHB tanısı konmuş 6-18 yaş arası 100 hasta ve 7-18 yaş arası 81 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. IQ değeri 70'in altında ve özgül öğrenme güçlüğü tanısı alan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastalardan venöz kan örneği anlınmış, gen analizi yapılmış, GNAL'ye ait rs8095592 ve rs 3892113 polimorfizmleri incelenmiştir.rs8095592 ve rs3892113 polimorfizmleri açısından hasta ve kontrol grubunda herhangi bir istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamıştır. Ancak hasta grubunda ailede DEHB öyküsü bulunanlarda rs8095592'de GG genotipinin istatiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığı saptanmıştır. Ayrıca rs8095592'de GG genotipinin, rs3892113'de ise TG genotipinin dikkat eksikliği baskın tip DEHB tanısı alanlarda görece yüksek olduğu; rs 8095592'de GG genotipinin 8 yaş ve 67 öncesinde tanı alanlarda arttığı saptanmıştır. Ancak bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.Sonuç olarak; rs8095592 polimorfizminin DEHB genetiğinde önemli bir oynayabileceği, bu bölgede A alleline sahip olmanın ailede DEHB öyküsü olanlarda DEHB için bir koruyucu faktör olabileceği düşünülmüştür. Ancak bu bağlantıların kanıtlanması için yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, D1 benzeri reseptörler, GNAL

DopaminGuanin nükleotidlerHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+3
Hande Ayraler Taner
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı 6-12 yaş arası çocuklarda serum arginin/nitrik oksit ve ilişkili moleküller ile oreksin düzeylerinin ve bunlarla ilişkili olabilecek etmenlerin değerlendirilmesi

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında yaygın görülen nöropsikiyatrik bir bozukluk olmasına rağmen, etiyolojisi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, DEHB etiyolojisinde rol oynayabileceği düşünülen arginin/nitrik oksit (NO) ve ilişkili moleküllerle oreksin A (OXA) düzeylerinin araştırılması ve bulguların sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Örneklemimiz Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran, 6-12 yaş arası 30 DEHB ve 30 sağlıklı kontrol olgusundan oluşturulmuştur. Tüm olgulara sosyodemografik veri formu, Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli-Türkçe Uyarlaması, Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği, Conners Ebeveyn/Öğretmen Derecelendirme Ölçeği-Yenilenmiş Uzun Form, Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği, Çocuklar İçin Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri uygulanmıştır. Çalışmaya dahil edilen tüm olgular serum arginin, NO, asimetrik dimetilarginin (ADMA), adrenomedullin, insülin benzeri büyüme faktörü-1 (IGF-1) ve OXA düzeyleri açısından değerlendirilmiştir. Daha sonra DEHB olgularına metilfenidat tedavisi başlanmış ve tedavinin onuncu haftasında kan parametreleri tekrar değerlendirilmiştir. Kontrol grubuna göre DEHB grubunda, arginin, ADMA düzeyleri anlamlı yüksek; NO, adrenomedullin ve IGF-1 düzeyleri anlamlı düşük bulunmuştur. OXA düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılaşmamıştır. Tedavi sonrası arginin, ADMA, OXA düzeyleri tedavi öncesine göre anlamlı düşük saptanmıştır. Tedavi öncesi ve sonrası NO, adrenomedullin ve IGF-1 düzeylerinde ise anlamlı farklılık bulunmamıştır. Ölçek puanları ile kan parametreleri arasında korelasyon saptanmamıştır. Sonuç olarak DEHB grubunda saptanan kan parametrelerindeki bu farklılaşmalar, araştırılmaya değer bir alan olarak görünmektedir. Geniş örneklem grupları ile daha uzun süreli tedavi sonrasında yapılacak çalışmalar, DEHB etiyolojisi ve tedavisine bağlı değişen nörobiyolojik süreçler hakkında yeni bilgiler sunabilecektir.

ADMAAdrenomedüllinArjinin+3
Ebru Döneray
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı 6-12 yaş arası çocuklarda serum büyüme faktörleri ile birlikte galanin düzeylerinin ve bunlarla ilişkili olabilecek etmenlerin değerlendirilmesi

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), çocuklarda en sık görülen psikiyatrik bozukluklardan birisi olmakla birlikte etiyolojisi halen net olarak belirlenememiştir. Çalışmamızda, DEHB tanılı çocuk ve ergenlerde serum beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), sinir büyüme faktörü (NGF), glial hücre türevli nörotrofik faktör (GDNF) ve galanin seviyelerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Ek olarak bulgular sağlıklı kontrol olgularıyla karşılaştırılmıştır. Çalışmaya DEHB tanısı konan 6 ile 12 yaş arasındaki 58 olgu ve 60 sağlıklı kontrol olgusu dahil edilmiştir. Tanı değerlendirmesinde, DSM-5 kriterleri ile birlikte Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli-Türkçe Uyarlaması kullanılmıştır. Bunların yanında tüm olgulara Sosyodemografik veri formu, Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları İçin DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği, Conners Ebeveyn/Öğretmen Derecelendirme Ölçeği-Yenilenmiş Uzun Form, Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği, Çocuklar İçin Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri uygulanmıştır. Başlangıçta çalışmaya alınan tüm olguların, serum BDNF, NGF, GDNF ve galanin seviyeleri değerlendirilmiştir. Sonrasında DEHB grubuna metilfenidat başlanmıştır ve tedavinin 10. haftasında DEHB olguları, serum BDNF, NGF, GDNF ve galanin düzeyleri açısından yeniden değerlendirilmişlerdir. Tedavi öncesinde DEHB grubunda serum BDNF, NGF, GDNF ve galanin değerleri kontrol grubundan anlamlı yüksek saptanmıştır. Tedavi sonrası serum BDNF, NGF, GDNF ve galanin değerleri tedavi öncesine göre anlamlı düşük bulunmuştur. Ölçek puanları ile BDNF, NGF, GDNF ve galanin düzeyleri arasında korelasyon bulunmamıştır. Çalışmamızın sonuçlarına göre serum büyüme faktörleri ve galanin moleküllerinin DEHB tanılı olgularda değerlendirilmeye değer parametreler oldukları düşünülmüştür. DEHB'nin etiyopatogenezinin ve tedaviyle değişen nörokimyasal süreçlerin aydınlatılması adına, daha uzun süreli tedavilerle ve daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak olan ileri çalışmalar gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, BDNF, NGF, GDNF, galanin

Büyüme maddeleriGalaninHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+1
Cavithan Gümüş
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif bozukluğu olan çocuk- ergenlerde öfke düzeyi ve depresyon ilişkisi

Obsesyon kişinin kendi zihninin ürünü olarak tanımladığı (düşünce sokulmasından farklı olarak), yok saymaya, bastırmaya ya da başka düşünce veya hareketlerle nötralize etmeye çalıştığı, benliği rahatsız eden (ego-distonik), yineleyici ve ısrarlı her türlü düşünce, dürtü ve imgeler, kompulsiyon ise, çoğu kez obsesif düşünceleri zihinden uzaklaştırmak için veya bu düşüncelerin verdiği sıkıntıyı azaltmak için yapılan ve irade dışı yineleyen hareketlerdir. Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) bireylerin sosyal, mesleki işlevselliği ve toplumsal etkinlikleri üzerinde önemli ölçüde bozulmaya neden olan, obsesyon ve kompulsiyonlarla karakterize, kronik bir ruhsal bozukluktur. Obsesyon ve kompulsiyonların yanında küçük provakasyonlarla tetiklenen öfke patlamaları da kliniğe eşlik edebilmektedir. OKB ritüellerindeki kesinti, OKB ile ilgili taleplerin reddi ile ilişkili olabilen öfke patlamaları OKB semptomlarının yanında OKB'ye komorbid bozukluklar ile de ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmada, OKB tanısı konulan çocuk ve ergenlerin sosyodemografik özellikleri ve komorbid psikiyatrik bozuklukların dağılımı, OKB tanısı konulan çocuk ve ergenlerin öfke düzeyleri ile komorbid bozukluklar arasındaki ilişkiye bakılmıştır. Çalışmanın örneklemi Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk -Ergen Ruh Sağlığı ve hastalıkları Polikliniğine başvuran, DSM-V'e göre OKB tanısı konmuş ve zeka düzeyi normal saptanan, 11-18 yaş grubu 50 çocuk - ergenden oluşmuştur. Kontrol grubu, tanı grubu ile yaş ve cinsiyet özellikleri açısından eşleştirilmiş, bedensel ve ruhsal kronik hastalığı olmayan toplumdan rastgele örneklem yöntemi ile seçilmiş 50 çocuk ve ergenden oluşmuştur. Her iki grupta da çalışmadan dışlanma ölçütleri; okuma-yazma bilmeme, Mental retardasyonu olma, kafa travması, epilepsi ve başka major bir nörolojik bozukluğun bulunması olarak belirlenmiştir. Çalışmada çocuk ve ergenlerin depresyon belirtileri Çocuklar İçin Depresyon Envanteri (CDI) ile; anksiyete belirtileri Çocuklarda Anksiyete Bozukluklarını Tarama Ölçeği, obsesif-kompulsif belirtileri ve şiddeti Maudsley Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği ve Çocuklar için Yale –Brown Obsesyon-Kompulsiyon Ölçegi ile Öfke düzeyi Sürekli Öfke ve Öfke Tarzı Ölçeği belirlenmiş, sosyodemografik özellikler "Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu" ile saptanmış, komorbid bozukluklar DSM-V tanı ölçütlerine göre değerlendirilmiştir. Ayrıca her olguya zeka testi yaptırılmıştır. İstatistiksel analizde; gruplar arasında değişkenlerin karşılaştırılmasında Student t testi, Mann Whitney-U testi ve Chi-Square testi kullanılmıştır. p<0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Sonuç olarak OKB tanısı konulan grupta erkek/kız oranının 3/2 olduğu, %44'ünde (n=22) tek obsesyon, %56'sında (n=28) birden fazla obsesyon,28'inde (n=14) tek kompulsiyon tipi görülürken % 72 hastada (n=36) birden fazla kompulsiyon görüldüğü,en sık görülen obsesyonun %46 ile (n=23) kirlenme olduğu, bunu % 22 (n=11) ile dini obsesyonların ve %12 ile diğer obsesyonların izlediği, en sık görülen kompulsiyonun ise yıkama temizleme kompulsiyonunun %40 (n=20) olduğu, OKB tanısı konan çocuk ve ergenlerde en sık komorbid bozukluğun anksiyete bozukluğu (%72), ikinci sıklıkla depresif bozukluk olduğu (%32), %8 hastaya tiklerin de eşlik ettiği, kontrol grubuna göre daha sık depresif bozukluk ve anksiyete bozukluğunun görüldüğü, Hasta grubunda OKB şiddeti ile öfke içe puanları, sürekli öfke puanları ile öfke içe ve öfke dışa puanları, öfke içe puanları ile öfke dışa puanları pozitif korele, sürekli öfke puanları ile öfke kontrol, öfke dışa puanları ile öfke kontrol puanları negatif korele olarak, Yale Brown OKB şiddeti ile depresyon ve anksiyete puanları ve anksiyete puanları ile depresyon puanları pozitif korele olduğu, obsesyon ve kompulsiyon tipleri ve yaş grupları arasında ölçek puanları açısında anlamlı fark olmadığı saptanmıştır.

Depresif bozuklukDepresyonErgenler+3
Canan İnce
Karadeniz Technical University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda ekran bağımlılığı sıklığı, dijital ebeveynlik farkındalığının belirlenmesi ve ilişkili faktörler

Giriş ve Amaç: DEHB tanısı olan çocuklar, dürtü düzenleme, zaman yönetimi, görev organizasyonu ve önceliklendirme ile ilgili sorunlar yaşarlar. Bu çocuklar, sağlıklı çocuklara kıyasla kendi medya kullanımlarını sınırlama ve denetleme konusunda daha fazla zorluk yaşar ve video oyunlarında daha fazla zaman geçirme eğilimindedirler. Bu çalışmada DEHB tanısı olan çocuklarda problemli medya kullanım düzeyinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması ve DEHB'li olgularda problemli medya kullanımı ile ilişkili faktörlerin (DEHB şiddeti, ebeveynlerin dijital medya ile ilgili tutumları, duygusal ve davranışsal problemler) araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DEHB tanısı olan 95 hasta ve bilinen psikiyatrik bozukluğu olmayan 90 sağlıklı kontrol alınmıştır. DEHB tanısı için K-SADS-PL-DSM-5 ( Kiddie and Young Adult Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia Present And Lifetime Version ) kullanılmıştır ve tüm ebeveynlere Young İnternet Bağımlılığı Testi, Problemli Medya Kullanım Ölçeği, Bergen Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, Çocuklar İçin Davranış Değerlendirme Ölçeği, Conners Ebeveyn Dereceleme Ölçeği ve Dijital Ebeveynlik Farkındalık Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: DEHB grubunda problemli internet kullanım skorlarının kontrol grubuna kıyasla daha yüksek olduğu saptanmıştır (p=0.001). DEHB şiddeti, somatik yakınmalar ile dijital ebeveyn farkındalığı alt boyutlarından dijital ihmal ve olumsuz model olma'nın DEHB grubunda problemli medya kullanımını predikte ettiği saptanmıştır (p<0.001, β = 0,259, R=%53.4). Sonuç: Çalışmamızda DEHB'nin problemli medya kullanım riskini arttırdığı, ebeveynlerinin dijital medya konusundaki tutum ve davranışlarının çocuklarda ekran bağımlılığına katkı sağlayan önemli faktör olduğu saptanmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: DEHB, İnternet Bağımlılığı, Dijital Ebeveynlik Farkındalığı, Somatik Yakınmalar, Duygusal ve Davranışsal Sorunlar

BağımlılıkDijital ebeveynlikEkran bağımlılığı+3
Yağmur Güzel
Dicle University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda mikroglia regülatör sitokinleri ve T-helper sitokin düzeylerinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada, nöroinflamasyonun Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) etiyopatogenezindeki rolünü araştırmak amacıyla IL-34 ve CSF-1 ile IL-12, IFN-γ, IL-4, IL-10, TGF-β, IL-17 ve IL-23 serum düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu parametrelerin OSB hastalık şiddeti ile olan ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır Gereç ve Yöntem: Bu çalışmanın örneklemi OSB tanısı alan 42 çocuk ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı çocuktan oluşmaktadır. OSB tanısı alan çocukların belirti şiddeti; Çocukluk Otizmi Derecelendirme Ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. ELISA yöntemiyle serum IL-34, CSF-1, IL-12, IFN-γ, IL-4, IL-10, TGF-β, IL-17 ve IL-23 düzeyleri ölçülmüştür. Bulgular: IL-34, CSF-1, IFN-γ, IL-4, IL-10 ve IL-17 serum düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. IL-34, CSF-1, IFN-γ, IL-4, IL-10 ve IL-17 nin OSB yi ayırt etmede anlamlı ayırt edici güce sahip olduğu belirlenmiştir (p<0,05). ROC analizine göre en yüksek AUC değeri IL-10'a ait olup (AUC=0,743; p<0,001), Delong testi sonuçlarına göre diğer parametrelere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha güçlü bir ayırt ediciliğe sahip olduğu saptanmıştır. İncelenen parametrelerle hastalık şiddeti arasında ise ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda mikrogliyal fonksiyonların temel düzenleyicisi olan IL-34 ve CSF-1 ile daha çok periferik inflamasyonla ilişkilendirilen ancak son zamanlarda nöronal fonksiyonlarda da önemli rolleri olduğu belirtilen T-helper ilişkili sitokinlerden olan IFN-γ, IL-4, IL-10 ve IL-17'nin hasta grubunda anlamlı derecede yüksek saptanması ve bu sitokinlerin birbiriyle pozitif korelasyonlar göstermesi OSB etiyopatogenezinde kompleks bir immün profilin rolü olabileceğini düşündürmekte ve boylamsal çalışmalarla birlikte potansiyel birer terapötik hedef ya da hastalık takibinde kullanılabilecek biyolojik parametreler olabileceğine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: OSB, nöroinflamasyon, sitokin, T helper, IL-34, CSF-1

Zehra Akan
Dicle University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 1 diyabetli ergenlerde algılanan helikopter ebeveynlik ile diyabet yönetim ve öz yeterlilik, ilaç uyumu, psikolojik sağlamlık ve anksiyete/depresyon arasındaki ilişki

Amaç: Tip 1 diyabet tanılı ergenlerde ilaç uyumu; hastalığın yönetimi, uzun vadeli komplikasyonların önlenmesi ve optimal glisemik kontrolün sağlanmasında kritik bir belirleyicidir. Bu uyum sürecinde ergenlerin bireysel dinamiklerinin yanı sıra ebeveyn tutumları da önemli rol oynamaktadır. Bu bağlamda çalışmamız, hem ilaç uyumunu etkileyebilecek bireysel (öz yeterlilik, anksiyete, depresyon ve psikolojik sağlamlık) faktörleri hem de algılanan helikopter ebeveynlik tutumunun ilaç uyumu, diyabet yönetimi ve öz yeterliliği, anksiyete, depresyon ve psikolojik sağlamlık üzerindeki rolünü bütüncül bir yaklaşımla incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve yöntem: Kesitsel nitelikteki bu çalışma, 12–18 yaş arası Tip 1 Diabetes Mellitus (DM) tanılı 142 ergenin katılımıyla, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniği'nde yürütülmüştür. Katılımcılara; Morisky Tedavi Uyum Ölçeği, Tip 1 Diyabeti Olan Ergenlerde Diyabet Yönetimi Öz Yeterlilik Ölçeği, Hastane Anksiyete-Depresyon Ölçeği, Çocuk ve Genç Psikolojik Sağlamlık Ölçeği ve Algılanan Helikopter Ebeveynlik Tutum Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Korelasyon analizinde, ilaç uyumu ile psikolojik sağlamlık (r=0,488; p<0,001) ve diyabet öz yeterlilik düzeyi (r=−0,501; p<0,001) arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. İlaç uyumu ayrıca anksiyete düzeyi ile negatif yönde anlamlı ilişkilidir (r=−0,242; p=0,004). Algılanan anne helikopter ebeveynlik ile depresyon (r=0.177,p=0.037) ve anksiyete (r=0.207,p=0.014) arasında pozitif yönde zayıf ancak anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Ayrıca algılanan baba helikopter ebeveynlik ile depresyon (r=0.185,p=0.029) arasında da pozitif yönde zayıf ancak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. İlaç uyum düzeyine göre yapılan grup analizinde, diyabet yönetimi öz yeterliliği, anksiyete, depresyon ve psikolojik sağlamlık arasında anlamlı farklar saptanmıştır (p<0,001). Yüksek uyum grubunda öz yeterlilik ve psikolojik sağlamlık düzeyleri daha yüksek, anksiyete ve depresyon düzeyleri ise anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur. Çoklu lineer regresyon analizinde, ilaç uyumu üzerinde anlamlı etkisi olan değişkenler psikolojik sağlamlık (β=0,046; p=0,007), diyabet yönetim öz yeterlilik (β=−0,035; p=0,002) ve anksiyete düzeyleri (β=−0,085; p=0,015) olarak belirlenmiştir. İlaç uyumu ile helikopter ebeveynlik alt boyutları arasındaki ilişkilere bakıldığında ilaç uyumu puanları ile anne temel güven (r=−0,167; p=0,048), anne etik (r=−0,181; p=0,032), baba temel güven (r=−0,194; p=0,022) ve baba etik (r=−0,186; p=0,028) alt boyutları arasında zayıf ancak istatistiksel olarak anlamlı negatif ilişkiler saptanmıştır . Sonuç: Çalışmamızda ilaç uyumu ile diyabet yönetimi öz yeterliliği, psikolojik sağlamlık ve anksiyete düzeyleri arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. İlaç uyum düzeyine göre yapılan grup analizinde ise düşük uyum grubunda önemli ölçüde daha yüksek depresyon seviyeleri saptanmıştır. Ayrıca helikopter ebeveynlik ölçeğinin alt boyutlarıyla ilaç uyumu arasında da anlamlı korelasyonlar saptanmıştır. Sonuçlarımız, Tip 1 DM'nin yönetiminde bireysel faktörlerin yanı sıra ebeveyn tutumlarının da belirleyici olduğunu ortaya koymuştur. Bu doğrultuda helikopter ebeveynlik, psikolojik sağlamlık, anksiyete, depresyon ve öz yeterliliği hedef alan terapötik müdahalelerin, tedavi uyumunu arttırmada katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelime: Diyabetes Mellitus; DM; helikopter ebeveynlik; ilaç uyumu; tedavi uyumu; öz yeterlilik; psikolojik sağlamlık.

Mustafa Erhan Demirkıran
Dicle University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aşırı kilolu ve obezite tanılı ergenlerde yeme bağımlılığının kronotip, yavaş bilişsel tempo ve internet bağımlılığı ile ilişkisi

Giriş-Amaç: Aşırı kilolu/obez çocuk ve yetişkinlerde yeme sorunları oluşturabilecek yeme tutum ve davranışlar yaygındır. Obezitenin gelişiminde önemli faktörlerden birinin de yeme bağımlılığı olduğu düşünülmüştür. Çalışmamızda, aşırı kilolu/obez ergenlerdeki yeme bağımlılığının, kronotip türleri, internet bağımlılığı, yavaş bilişsel tempo (YBT) ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) belirtilerini kontrollerle karşılaştırmak ve bu değişkenlerin tüm örneklemde yeme bağımlılığı ile ilişkisini inceleyerek bulduğumuz sonuçlar doğrultusunda aşırı kilolu/obez ergenlerde tedavi planlarını düzenlemede katkı sağlamayı amaçladık. Ayrıca YBT ve riskli internet kullanımı ile ilişkili olan faktörleri ve bu değişkenlerin aşırı kilolu/obez olma ile olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya 12-18 yaş aralığında vücut kitle indeksi (VKİ) SD (standart deviasyon) değerine göre aşırı kilolu veya obez 128 olgu ve normal kilolu 125 kontrol alınmıştır. Olguların ebeveynleri tarafından, olgu göz önünde bulundurularak Çocuk ve Ergenlerde Davranış Envanteri-Yavaş Bilişsel Tempo alt ölçeği (ÇEDE-YBT), Çocukluk Dönemi Kronotip Anketi (ÇDKA), Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği'nin (DEYDB DSM-IV) dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik/dürtüselliği sorgulayan alt ölçekleri; ergenler tarafından doldurulan Yale Çocuklar İçin Yeme Bağımlılığı Ölçeği 2.0 (YFAS-C), Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği (YİBO) uygulanmıştır. Bulgular: Araştırmamızda aşırı kilolu/obez grubunda yeme bağımlılığı düzeyleri ve YBT düzeyleri kontrol grubuna göre daha yüksek saptanmıştır (p<0.001). Gruplar arasında kronotip türleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p =0.139) ve her iki grupta da en sık kronotip türü ara tipti. Aşırı kilolu/Obez olma, kadın cinsiyet, riskli internet kullanımı ve akşamcıl kronotip daha yüksek yeme bağımlılığı düzeylerini predikte ettiği saptanmıştır (F =11.06, p < 0.001, R2=0.267). Ayrıca hiyerarşik çoklu regresyon analizinde aşırı kilolu/obez olma, kadın cinsiyet ve daha yüksek dikkatsizlik belirtileri daha yüksek YBT belirtileri ile ilişkili saptandı (F = 27.558, p < 0.001, R2=0.459). Sonuç: Bulgularımız obezite tedavisinde yeme bağımlılığının ve obezite ile ilişkili risk faktörlerinin değerlendirilmesinin önemini vurgulamaktadır. Aşırı kilolu/obezitesi olan ergenlerde YBT düzeylerinin, kontrollere göre anlamlı derecede yüksek olması, YBT'nin obezite ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Kadın cinsiyetin yeme bağımlılığı ve YBT ile ilişkili olması ergen yaş grubunda yer alan kadın cinsiyetin obezite ve YBT açısından daha risk altında olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar, aşırı kilolu/obez ergenlere yönelik tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesinde, yeme bağımlılığı, kronotip, internet kullanımı ve dikkatsizlik gibi faktörleri dikkate almanın önemini ortaya koymaktadır. Gelecekteki araştırmalar, bu değişkenler arasındaki nedensel ilişkileri daha ayrıntılı inceleyerek, daha etkili tedavi stratejileri geliştirmeye odaklanabilir.

Sevgi Gökcüoğlu Nakipoğlu
Dicle University
2025
00