Theses supervised by Doç. Dr. Muhammet Enes Kala
12 theses · Ankara Yıldırım Beyazıt University
Albert Camus felsefesinde yabancılaşma ve ölüm
Saçma ve başkaldırı kavramları Albert Camus'nün düşüncesinin mihenk taşlarıdır. İnsan zihni ve dünya arasındaki iletişimde oluşan boşluk yine insanı yabancılaşma ile yüz yüze getirir. Camus'nün öğretisi bu yabancılaşma ile ortaya çıkan uyumsuzun idrakinden hareketle bir başkaldırı felsefesine geçiştir. Bu düşünce sistemindeki geçiş evresinde ölüm kavramı önemli bir basamaktır. Albert Camus'nün felsefesinde yabancılaşma ve uyumsuzluk probleminden hareketle başkaldırı ve intihar kavramları ön plana çıkar. Bu kavramlar üzerinden hareketle yaşamın anlamına dair bir sorgulama meselesinin ortaya çıkışı Camus'nün tüm ana kavramlarıyla bütünsel bir anlam taşımaktadır. Bu çalışma Albert Camus felsefesinde yabancılaşmanın rolünü ve Camus'nün düşüncesinde ölüm kavramını irdelemeye çalışmıştır. Onun felsefi öğretisinin derinine inebilmek adına Camus'nün varoluş felsefesindeki yerine ve temel kavramlarına yer verilmiştir. Tezin birinci bölümünde Albert Camus'nün varoluş felsefesi içindeki yerine değinilmek istenmiştir. İkinci bölümde tezin ana meselelerinden biri olan yabancılaşma kavramı irdelenmiş neden ve sonuçları üzerinden tartışılmıştır. Üçüncü bölümde ise tezin diğer bir ana meselesi olan Albert Camus felsefesi içinde ölüm kavramı incelenmiştir.
İstenmeyen tüketim pratiği olarak israfın algı ve tutumunda kuşaklararası değişim: Nitel bir araştırma
Sanayi devrimi ile başlayan süreçte üretim çoğalmış ve maliyet azalmıştır. Bu durum toplumların tüketim alışkanlıklarında değişimlere sebebiyet vermiş kolay ulaşılabilen ürünler kıymetini yitirmiş, toplumların ihtiyaç odaklı değil istek odaklı tüketim tercihlerinde bulunmalarına sebep olmuştur. Bu süreçte sistemin her iki ögesi olan üretici ve tüketici memnun olmuştur fakat geldiğimiz süreçte dikkatten kaçan önemli bir husus olduğu görülmüştür. Kaynaklar sınırlı istekler sınırsızdır ve bilinçsizce yapılan üretim ve tüketim ciddi kaynak israfına sebep olmaktadır. Kaynakların etkili bir şekilde kullanılmaması bir takım sosyal ve çevresel sorunlara sebep olmuştur. Artan problemlere sürdürülebilirlik kapsamında çözüm önerileri sunulmuş bu kapsamda birçok proje ortaya konulmuştur. Problem ne kadar çok görünür hale gelirse çözüm de o kadar ihtiyaca dönüşür düsturunca, yapılan bu çalışmalar incelenmiş, bu kapsamda ebeveynler ve 18-25 yaş aralığındaki gençlerin israf algıları ve tüketim anlayışları fenomenolojik yöntemle yapılan derinlemesine mülakatla ortaya konulmaya çalışılmıştır. İsraf algısının şekillendirilmesin de gençlerin ve ebeveynlerin rolleri üzerinde durularak bu algının toplumsal etkileri ve olası çözüm yolları tartışılmıştır. Bu araştırma nitel araştırma kapsamında olgu-bilim deseniyle tasarlanmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu, Ankara il merkezinde yaşayan 14 kişi oluşturmaktadır. Araştırma 15 Şubat 2024- 15 Nisan 2024 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmadaki katılımcılar fenomenolojik araştırmanın gerektirdiği gibi amaçlı örneklem seçme yöntemine göre belirlenmiştir. Araştırmada amaçlı örneklem türlerinden biri olan ölçüt örneklemeden yararlanılmıştır. Araştırmanın bu genel amacı çerçevesinde bilgi toplayabilmek için yarı yapılandırılmış bir adet görüşme formu, veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Veriler ise içerik analizi ile tamamlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Üretim, Tüketim, İsraf, İsraf Algısı, Tüketim Anlayışı,
Schopenhauer düşüncesinde iradenin ıstırabı ve yaşamın inşası
Bu çalışmanın amacı dünyayı "hiç var olmamış olsaydı daha iyi olurdu" diyerek açıklamaya çalışan Schopenhauer'ın felsefi düşüncesini, acı ve ıstırap içinde olan insana bakışını ve problemlere irade üzerinden getirdiği çözüm yollarını ele almaktır. Yaşamın mutluluk ve güzelliklerle dolu olduğu fikrine karşı Schopenhauer yaşamın acı ve ıstıraplarla dolu olduğunu belirtmiştir. Kuşkusuz bu fikrin oluşmasında Schopenhauer 'in yaşadığı dönemin ve bireysel yaşamında sürekli olarak acılarla mücadele etmesinin etkisi olduğunu düşünmek kaçınılmazdır. Bu sebeple düşüncesinde insana ve yaşama bakışı karamsar tavırla şekillenmiştir. Schopenhauer'a göre İnsanın acı ve ıstıraplardan kurtulamamasının sebebi onun sonu gelmeyen istemesidir. İnsan yaşam boyu bu istemeyi tatmin etmek için uğraşır ancak başaramaz. Ayrıca insan, evrendeki diğer varlıklardan farklı olarak istemenin kendini en belirgin şekilde gösterdiği varlıktır, insan istemenin nesneleşmesinin son basamağıdır. Ancak istemenin kendisi belirsizdir. Bu bakımdan acı ve ıstıraplardan kurtulmak, istemeye boyun eğerek değil onu yadsıyarak mümkün olur. Çalışmada bu ve benzeri fikirlerden hareketle istemenin reddedilmesi ile mümkün olacak yaşam fikri üzerinde durulmuştur. Anahtar Sözcükler: Istırap, acı, yaşam, irade.
Halk hikâyelerinde ve mizahında sanat hakikat ilişkisi
Felsefe, hakikati arayan nazari ve ameli bir faaliyettir. Hakikati ararken felsefe bütünsel bir tavır takınır. Değer üreten insana özgü olması bakımından sanat faaliyetleri, felsefenin inceleme konusu olagelmiştir. Çalışmamız, sanat eserlerinin bir hakikat iddiasında bulunabilme ihtimalini sorgulamıştır. Mizah hem insandan hem de sanattan ayıramadığımız bir anlayıştır. Çalışmamızda; kahkaha, gülme ve mizah kavramları analiz edilerek mizah teorileri değerlendirilmiştir. Mizah değer üretebilir mi sorusuna cevap aranmıştır. Halkların gerek kültürü ile gerek dilleri ile paylaştıkları mizah anlayışları vardır. Bu mizah anlayışını kavrayabilmemizin yegâne yolu halk sanatı eserlerini incelemektir. Bu sayede halkların özgün karakterlerini ve paylaştıkları evrensel değerleri keşfedebiliriz. Çalışmamızdaki amaçlarımız; sanatın bilhassa edebiyat sanatının içerisinde mizahın nasıl kullanıldığını göstermektir. Mizah anlayışları içerisinde grotesk mizah farklı tarihsel dönemlerde, farklı toplumların halk kültürlerinde karşımıza çıkmaktadır. Erken Rönesans döneminde François Rabelais'nin eserlerinde ve İslamiyet'e geçiş döneminde Dede Korkut Hikâyelerinde ve Nasreddin Hoca fıkralarında geçen grotesk unsurlar değerlendirilip, karşılaştırılacaktır. Mevzubahis eserlerden hareketle halk sanatı ve evrensel hakikatlerin ilişkileri incelenecektir. Anahtar Kelimeler: Sanat, Hakikat, Halk Hikâyeleri, Mizah.
Zihin-beden ilişkisi bağlamında düalizmin değişim ve dönüşümü
Zihin felsefesi konuları ve problemleri, felsefe tarihinin başlangıcından beri tartışılan ve çözümler aranan bir felsefe alanıdır. Bu alanın 17. yüzyıl filozofu Descartes ile başladığını belirten yaygın görüşün her yanıyla kabul edilebilir olduğunu söylemek doğru değildir. Zihin felsefesi, Descartes'tan önce de vardır ve bu alanın problemleri birçok filozof tarafından araştırılmış, sorulara cevaplar aranmaya çalışılmıştır. Ancak Descartes ile birlikte, zihin felsefesine daha fazla odaklanıldığı ve bu alanda yapılan çalışmaların hızlandığını söyleyebiliriz. Özellikle zihin felsefesi içerisinde yer alan "zihin-beden problemi", alanın en önemli tartışma konularından birisidir. Bu probleme verilen çeşitli cevaplar ve cevaplar doğrultusunda oluşturulan yaklaşımlar vardır. Felsefi geleneğin uzun bir süre benimsediği ve çeşitli din çevrelerinin de makul gördüğü bu yaklaşımlardan birisi de düalizmdir. Düalizm, felsefe açısından ve hatta daha özel düşünürsek zihin felsefesi açısından oldukça önemli ve popüler bir yaklaşımdır. İşte bu çalışmada, zihin-beden problemine bir cevap niteliğinde olan düalizm ele alınmaya çalışılacaktır.
Ali Şeriati'de insan ve toplum felsefesinin imkânı
Ali Şeriati'nin insana bakışı ve insan anlayışına dair görüşleri, onun aynı zamanda toplum tasavvurunu bizlere sunmaktadır. Ali Şeriati, insana ve topluma dair görüşlerini tevhit eksenli temellendirmiş olup, kendi içinden hayata yönelik açılan penceresini de bu noktada şekillendirmiştir. Fikir ve görüşlerini tevhidi ilkeyi esas alarak oluşturan Ali Şeriati, toplumu oluşturan biricik varlık olan insanın da irade sahibi, tercihte bulunan, yaratıcı yönüne büyük bir önemle ve defaatle vurgu yapmaktadır. İnsan, özgürlüğünü kendi iradesi ve tercihleriyle kazanmış bir varlık olmaktadır. Özgürleşen ve yetkinleşen insan, aynı zamanda hem kendisine, hemde çevresine ve topluma yön verebilecek düzeye ulaşmış olmaktadır. Bu bağlamda Çalışmanın ilk bölümünde Ali Şeriati'nin düşünce dünyasını ve felsefesini anlayabilmek adına onun varlık, bilgi ve değer anlayışlarını ele alınmaktadır. Ali Şeriati'nin varlık anlayışı tevhidi inanç düsturu ile yoğrulmuştur. Yani onun ontolojisi Allah, alem ve insan birliğine dayanmaktadır. Bu ilkeye göre tüm kâinatı yoktan var kılan yüce Allah, yaratıcı olan tek kudret, tek ilahtır. Tevhid inancı, öz itibari ile alemde, varlıkta veya yaratılmış herhangi bir şeyde düzensizlik, çelişki, kusur kabul etmez. Çalışmanın ikinci bölümünde ise "Ali Şeriati'nin Düşünce Dünyasında İnsan Tasavvuru" bağlamından hareketle, Şeriati'nin insana bakışı, insan olmanın belirleyici kavramları üzerinden ele alınmaktadır. Ahlakî zemine tabi ve değerler alanına ait olan insanın; yabancılaşma sorunu yani kendisine ve âleme yabancılaşması durumu ile aynı zamanda yine bu insanın kendisini bir şahsiyet varlığı olarak yetiştirebileceğini ve kemâl düzeyine erişebileceği konuları ele alınacaktır. Bununla birlikte sosyal bir varlık olarak insanın toplumu inşa ediş sürecini ve toplumdaki yerini Ali Şeriati'nin toplum görüşü ekseninde sunmuş olacağız. Üçüncü bölümde ise "Ali Şeriati'nin Düşünce Dünyasında Adalet Ekseninde İnsan ve Toplum İlişkisi" ana başlığını ele alacağız. Adalet kavramı, sosyal yapı ve adalet, birlikte yaşama ve adalet bununla birlikte; ahlak, siyaset, hukuk ekseninde adalet olmak üzere dört farklı alt başlık ekseninde Şeriati'nin toplum görüşünü sunacağız. Nihai olarak ise çalışmanın genelinde, esas olarak ele alacağımız ve sık sık değineceğimiz husus; insan felsefesi ve adalet konularının birlikte yürütülmesidir. Adalet mefhumunun insan ile olan bağı gerek insan, gerek toplum, gerekse âlem için yadsınamaz seviyede etkileyici bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda çalışmanın bütününde karşılaşacağımız resim, Ali Şeriatinin düşünceleri ekseninde insan, adalet ve toplum mefhumlarının irdelenmesi olacaktır. Son olarak ise bu çalışmadan murâdımız, Ali Şeriati'nin insan, toplum ve adalet anlayışlarından hareketle günümüz insanına vaadi nedir? Sorusuna cevap bulmak olacaktır. Anahtar Kavramlar: Adalet, Ahlak, Alinasyon, Değer, İmamet, İnanç, İrade, Şahsiyet, Tevhit, Toplum
J. J. Rousseau ve I. Kant'ın düşüncesinde ahlak eğitiminin değerlendirilmesi
Birey ancak eğitim ve ahlak vasıtasıyla benliğini fark eder, şahsiyetini inşa eder, sosyal bir varlık olarak toplumda varlığını idame ettirir. Bu sayede varlığını anlamlandırır. Hızla değişen dünyamızda ahlaka, eğitime ve felsefeye oldukça önemli görevler düşmektedir. Bu alanlar insanın yeryüzünde kendisi için verdiği uğraşları oluşturmakta ve bireyin erdemli bir yaşam sürmesini sağlamaktadırlar. İnsanın eğitime olan ihtiyacı her çağda devam etmektedir. Çalışmamızın esas amacını 18.yüzyılda yaşamış olan Aydınlanma düşünürlerinden Rousseau ve Kant'ın ahlak, eğitim ve ahlak eğitimi hakkındaki düşünceleri teşkil etmektedir. Rousseau çağdaşı olan düşünürlerden ayrılarak pedagoji alanına en fazla katkı sağlayan Aydınlanma düşünürü olarak kendine özgü yöntemler sunmaktadır. Rousseau'nun düşüncesini insan, doğa ve çocuk olguları oluşturmaktadır. Rousseau bireyi eğitim ve ahlak ile birlikte doğallığı bozulmadan ele almakta ve uygulamalı eğitim teorisini geliştirerek ahlak eğitiminin yollarını sunmaktadır. Kant ise özellikle ahlak düşünceleri ile etki yaratmış olan önemli bir filozoftur. Kant'ın ahlak düşüncelerinden yola çıkarak eğitim hakkındaki düşüncelerine ulaşmak mümkündür. Onun ahlak eğitimi düşüncesinin merkezini çocuk ve yetişkin eğitimi oluşturur. İlk bebeklik döneminden itibaren çocuğun bakımı, gözetimi, fiziksel, kültürel gelişimi, ahlak ve din eğitimi gibi unsurlar Kant'ın ahlak eğitiminin odak noktasıdır. Rousseau ve Kant'ın düşüncelerine binaen çalışmamızın önemli başlığını ahlak eğitimi konusu oluşturmaktadır. Ahlak eğitimi ile birey, şahsiyetini inşa eder, değerleri, adaleti ve özgürlüğün doğru anlaşılmasını sağlar, kendini yetkinleştirecek kudrete sahip olur ve ideal toplum düzeni ancak doğru bir ahlak eğitimi sayesinde gerçekleşir. Ahlak eğitimi ile amaçlanan, bireylerin sağlıklı düşünerek eylemde bulunmalarını sağlamak, bireyi ve toplumu kötü ahlak ve davranışlardan uzak tutmaktır. İnsanın iyi ve kötü ayrımında bulunması yaşamını nasıl idame ettirmesi ve nasıl anlamlandırması gerektiği gibi sorular ahlak eğitiminin konusudur. Bu sorulara dair yanıtlar çalışmamızın da konusu olan, Rousseau ve Kant'ın ahlak eğitimine yönelik düşünceleri için de önemli mahiyete sahiptir. Anahtar Kelimeler: Ahlak, Eğitim, Ahlak Eğitimi, J.J.Rousseau, I.Kant
Muhammed İkbal'in benlik felsefesinin ahlak ve siyaset üzerindeki etkisi
Yirminci yüzyılda İslam felsefesine yeni bir bakış açısı kazandıran Muhammed İkbal'in benlik felsefesinin ahlak ve siyaset üzerindeki etkisinin alınacağı bu çalışmada öncelikle, İkbal'in tarihsel ve kuramsal arka planı ele alınarak onun yetiştiği dönemdeki şartlardan hareketle genel bir giriş yapılacaktır. Konuyla ilgili çalışmalardan sonra ilk bölümde, İkbal'in yaşadığı dönemde siyasi şartlar, etkilendiği akımlar, kişiliğine yön veren düşünürlerden bahsedilecektir. İkbal'in benlik felsefesinin oluşumu üzerindeki tezahürleri incelenmeye çalışılacaktır. İlk kısmında konuyu sınıflandırma çabası içinde olacağız, yani başka bir deyişle İkbal'in yetiştiği koşullar ve aldığı doğu-batı eğitimini göz önünde bulundurarak benliğin ne olduğuna dair tanım yapıp, benlik ile ilgili kavramlara ve benliği güçlendiren, zayıflatan unsurları ele almaya çalışacağız. Çalışmanın üçüncü safhasında, İkbal'in ahlak anlayışı altında; ahlak olgusu, ahlak ve metafizik, insan hürriyeti, dua ve ibadet, din ve ahlak, dini tecrübe, benlik felsefesinin tevhit ilkesine yansımasından hareketle ahlak anlayışının değerlendirilmesi ve kötülük problemine değinilecektir. Benliğin, ahlak üzerinde nasıl bir etkisi olduğuna bu başlıklar altında dikkat çekmeye çalışacağız. Devam eden dördüncü bölümde İkbal'in siyaset anlayışı altında; onun siyaset ideolojisindeki temel kavramlar ve eleştirdiği düşünceler, ideal devlet anlayışı ve temel ilkeleri, benlik ve toplum üzerinde durulacaktır. İslam dünyası açısından baktığımızda İkbal'in yaşam felsefesinin ana merkezi, batı kültürünün Müslüman toplum üzerinde zayıflatıcı ve hatta yok edici tesirlerine karşı entelektüel düzeyde mücadele öğretisini toplumun her kesimine yaymaya çalışması olarak özetlenebilir. İkbal, batı kaynaklı ahlaksal, kültürel ve siyasal sapkınlıklardan Müslümanları arındırmayı ve İslam'ı asli ve öz değerleriyle yeniden yorumlayıp topluma kazandırmayı amaçlamaktadır. Çalışmada İkbal'in eserleri okunurken teorik olarak süreç devam etmiş; diğer taraftan da İkbal'in doğduğu şehir olan Pakistan'da Urdu Dili ile onun hakkında yazılmış olan eserler tercüme edilmeye çalışılarak pratik kısım tamamlanmıştır. Genel bir bakış açısı olarak ifade edebilecek söz konusu çalışmanın sonuç bölümünde, batılı tarzda eğitim almış hatta batı üniversitelerinde akademik çalışmalar yapmış filozofun; benlik felsefesinin ahlak ve siyaset üzerindeki etkisi başlığı altında doğu-batı düşüncesinden nasıl faydalandığına dikkat çekilerek Türk akademi camiasının huzuruna sunmak istedik. Anahtar Kelimeler: Muhammed İkbal, Benlik, Ahlak, Siyaset, Toplum.
Jean Jacques Rousseau'nun insan ve toplum anlayışı üzerine bir inceleme
Bu tez çalışması, 18.yüzyıl ve sonrasında düşünceleri ile etkili olan Fransız filozof Jean Jacques Rousseau'nun insan anlayışı ile ona bağlı olarak vardığı toplum anlayışının ayrıntılı olarak bir incelemesini amaçlamaktadır. Eserlerinde, doğal yapısı itibariyle iyi ve merhametli gördüğü insan benliğini, toplumsal yaşam ile birlikte oluşan çelişkileriyle ifade etmiştir. Rousseau, insanı duyguları temelinde ele alarak, aklın ilerlemesinin ahlaki olarak insan yapısını bozduğunu ileri sürmüştür. Böylece Aydınlanma döneminin Rasyonalizmi yerine Romantizm hareketinin öncüleri arasında yer almıştır. Rousseau,1749 yılında, Dijon adlı bir Akademinin düzenlediği "Bilim ve Sanatın Ahlaka Olumlu Bir Etkisi Var Mıdır?" konulu bir yarışmada, katılan herkesin aksine, medeniyetin ve toplum yaşamının insan doğasını bozduğuna yönelik çıkışı ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Daha sonra 1754 yılında yine aynı akademinin "İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökeni Nedir ve Bu Doğa Kanunlarının Bir Gereği Midir?" konulu yarışmada, insan doğasının bir araştırmasına soyunmuş ve toplumun oluşmasının olumsuz olduğunu öne sürmüştür. Fakat bir kez toplumsallaşan insanın geri dönme şansı olmadığı için geriye kalan, en iyi toplum düzenini tasarlamak olmuştur. Böylece Rousseau, "Toplum Sözleşmesi" adı ile insan doğasına uygun olduğunu ileri sürdüğü bir düzen tasarlamıştır. Onun amacı, insan doğasına uygun özgür ve eşitlikçi bir toplumdur. Bu amacı ise, bir tasarımla inşa ederek gerçekleştirmek istemiştir. Bu tez çalışmamızın metodolojisinde, önce filozofun tüm eserleri ve çağdaşlarına yazdığı mektuplar tek tek okunarak incelenmiş, ardından konu ile ilgili yan kaynaklar ve makalelere başvurulmuştur. Akabinde filozofun fikirlerine dair oluşan fikirler, yazıya dökülerek çalışma sonuçlandırılmıştır. Anahtar kelimeler: adalet, benlik, birey, demokrasi, devlet, doğa, eşitlik, insan, özgürlük, Rousseau, siyaset, yurttaş
Paul K. Feyerabend'in bilim anlayışlarına eleştirileri
İnsan; diğer canlı türlerinden farklı olarak dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren kendisini, doğayı, evreni hep bilme, anlama ve sorgulama çabası içerisinde olmuştur. Çocukluk döneminde öğrenmek amacıyla sürekli sorduğumuz sorular varoluşsal sorularımızın temelini oluşturmaktadır. İnsan özel bir canlı olarak dünyaya gelmiş, bilme isteğiyle de çeşitli bilgi türlerini oluşturmuştur. Bu bilgi türlerinin oluşturulan şartlar ve kaynağına göre; gündelik bilgi, teknik bilgi, sanat bilgisi, felsefi bilgi, dini bilgi ve bilimsel bilgi olarak altı kategoriye ayrıldığı söylenebilir. Çalışmamızın temelini oluşturan bilgi türü, bilimsel bilgidir. Bilimsel bilgiyi diğer bilgi türlerinden ayıran özellikler; genel-geçer olması, mümkün mertebe nesnel olması, tutarlı olması, laboratuvar ortamında bir uzman tarafından üretilmesi olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca çalışmamızın tarihi bağlamda serüvenini oluşturan XIX. yy'da bilimsel bilgiyi, diğer bilgi türlerinden ayırma, sınır çizme çabasının olduğu görülmektedir. Bu dönem bilimsel bilginin üstün tutulduğu, diğer bilgi türlerinin bilimsel bilginin altında konumlandığı/konumlandırılmaya çalışıldığı bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Akıl, bilimsel bilgiye ulaşma aşamasında tek araç olarak vurgulanmıştır. Çalışmamızda; XX. yy'ın öne çıkan düşünürlerinden Paul Feyerabend'in; Viyana Çevresi düşünürleri, Popper, Kuhn'un ve Lakatos'un bilim anlayışlarına tarihi ve kavramsal açıdan getirdiği eleştiriler incelenecek, bu eleştirilerden hareketle inşa etmeye çalıştığı bilim anlayışının ana fikirleri üzerinde durulacaktır. Feyerabend'e göre bilim, tek bir şekle sığdırılamaz ve akıl bilginin tek kaynağı değildir. Anahtar Kavramlar: Bilim, Bilim Felsefesi, Bilimsellik, Saygı, Nesnellik, Feyerabend
Safiye Erol'da insan varoluşunun hamleleri
Modern Türk edebiyatının önemli simalarından olan Safiye Erol'un (1902-1964) sadece edebiyata değil, aynı zamanda felsefeye olan ilgisi de aşikârdır. Safiye Erol'da felsefe ve edebiyatın, tasavvuf ve felsefi sorgulamalarının bütünleşmesi eserlerindeki felsefi anlamlandırmaları da peşinden getirmektedir. Eserlerinde ve düşünce dünyasında merkeze almış olduğu insan kavramı onun değindiği en önemli temalarından biridir. Çünkü insan anlam arayışında olan bir varlıktır. Bu anlam arayışlarını başlatacak olan ve bu arayışı devam ettirecek yegâne varlık sadece insandır. İnsanın ise varoluşa dair izlediği yolun, Safiye Erol'un fikir dünyasında hamleler veyahut aşamalar halinde görülmesi mümkündür. Safiye Erol'da insan varoluşunun hamlelerini irdelemek hem insan kavramının tarih boyunca ele alınış biçimlerini hem Modern dönem düşüncesini hem insan ve varoluş felsefesini hem de edebiyat, felsefe ve tasavvuf ilişkisini de istintak etmek demektir.
Nermi Uygur'un "Yaşama felsefesi"nin kurucu unsurları
Felsefe, düşünme, bilme ve yaşama yoludur. Bitkiler ve hayvanlar canlı varlıklardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği "akıl" sahibi olmasıdır. İnsanın bu akli faaliyetlerini gerçekleştirebileceği varoluşu ise kültürel temelde mümkündür. Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz hem Türk felsefesi hem de Türk edebiyatı için önemli bir yeri olan, Nermi Uygur'un, felsefe çalışmalarının merkezinde insan bulunur. İnsan ve insana ait tüm değer ve kavramlar onun tüm külliyatında oldukça önemli bir yer tutar. Uygur'un eserlerinde sık sık gördüğümüz kültür, dil, metafizik, yaşam, bunalım, ilgili kavramlara ilişkin soruları ve yanıtları incelenerek "tikel" ile "tümel" arasında var olan gerilimleriyle birlikte, "yaşama felsefesi" temel unsurları üzerinden araştırılacaktır. Nermi Uygur'un yaşama felsefesinin kavramsal çerçevesini incelerken, yaşama felsefesini tarihsel arka planı ele alınmıştır. Felsefe tarihinde yaşama felsefesi ile öne çıkan bazı filozoflara yer verilmiştir. Nermi Uygur'un bizim düşünme hayatımızdaki yeri önemlidir, bu önemin bir düşünce geleneği oluşturmada bir işleve dönüştürülmesi de kıymetli olabilir. Özellikle Türkçe sevdalısı olması açısından ve eserlerini deneme dili ile, konuşma dili ile yazması açısından felsefeyi yaşamın içine dâhil etmesi günümüzde değeri haizdir. Çünkü Türkçe düşünmek ve söylemini Türkçe olarak geliştirmek, Türkçe'de bir düşünce geleneği inşa etmek için günümüzde de önem arz eden bir durumdur. Okura yazdıklarını Türkçe anlatması, Uygur'u daha anlaşılır bir hale getirerek felsefesini zevkli kılmıştır. Çalışmada, Nermi Uygur'un yaşama felsefesinin kurucuları olan "felsefe, kültür, dil, doğa, bunalım" kavramlarındaki içiçelik ile bir zemin oluşturulmuş, bu zemin üzerinden Uygur'un yaşama felsefesi tartışılmıştır. Batı literatüründe Nermi Uygur'un izini takip edildiğinde "Nermi Uygur'un yaşama felsefesine dair bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bahsi geçen durumun çalışmayı özgün bir çerçevede şekillendireceği ifade edilebilir.