Cross infection
80 theses under this subject heading
Yenidoğan yoğun bakımda görülen enfeksiyonlar, antibiyotik kullanımı ve bu antibiyotiklere karşı gelişen bakteri direnci
Son yıllarda neonatolojideki gelişmeler sayesinde, düşük doğum ağırlıklı prematüre bebekler yaşamakta ve bu bebekler uzun süre yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde izlenmektedir. Ancak uzun süreli yatış çeşitli komplikasyonları da beraberinde getirmektedir. Bu komplikayonların en önemlisi hastane enfeksiyonlarıdır. Özellikle yoğun bakım ünitesinde yatan bebekler bu hastane enfeksiyonları için diğer bebeklere göre daha fazla risk faktörleri taşımaktadır. Bu risk faktörlerinin en önemlileri düşük doğum ağırlığı, prematüre doğum, mekanik ventilatör ve kateter uygulamalarıdır. Van ilinde bulunan Özel Lokman Hekim Hastanesi yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde 2015-2018 tariheleri arasında yatan hastalar hastanenin bilgi işlem veri tabanından retrospektif olarak tarandı ve toplam 310 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, kateter durumları, mekanik ventilasyon durum ve süreleri, enfeksiyon durumları, hastanedeki yatış süreleri cerrahi işlem görüp görmeme durumları, en sık üreyen mikroorganizmalar, hastaların antibiyogram sonuçları, yıllara göre bebeklerde kullanılan antibiyotikler ve kullanım sonrası görülen enfeksiyon tipleri ve antibiyotiklere gösterilen direnç oranlarına incelendi. Çalışmamızda kan kültüründe en fazla üreyen patojen, sepsise neden olan Gr + Staphylococcus epidermidis'di (%57). Onu, Gr - Escherichia coli (% 11) ve Klebsiella (% 10) takip etmekteydi. İdrar kültüründe ise sırasıyla en fazla üreyen patojen E.coli (% 58), Staphylococcus epidermidis (% 13) ve Enterobacter'di (% 13). Gram negatif bakterilerin Levofloksasin, Moksifloksasin, İmipenem ve Vankomisin antibiyotiklerine direnç geliştirmediği ve genel olarak gram pozitif bakterilerin, gram negatif bakterilere göre daha düşük direnç gösterdikleri görülmektedir. Çalışmamızın sonuçları, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan bebeklerin daha çok preterm-SGA'lı hastalardan oluştuğunu, hastaların yatış süresinin uzun olduğunu, kateter kullanımının ve enfeksiyon oranının oldukça fazla olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: Antibiyotik, direnç, enfeksiyon, prematür, yenidoğan
COVİD-19 pnömonisi ile yoğun bakımda invaziv mekanik ventilatör tedavisi verilen hastalarda ventilasyon ilişkili sorunların sürveyansında ventilatör ilişkili olay (VİO) ve ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) tanımlarının karşılaştırılması
Akut respiratuar distres sendromu eşlik eden kritik COVİD-19 tanılı hastalarda uzamış invaziv mekanik ventilasyon uygulamaları nedeniyle ventilatör ilişkili pnömoni sık görülmektedir. VİP; tedavi başarısını önemli ölçüde etkileyen bir komplikasyondur. VİP için geçerli ve üzerinde uzlaşılmış bir tanı yöntemi yoktur, sıklıkla kullanılan VİP tanı kriterlerinin sensistivite ve spesifiteleri düşüktür. Yoğun bakımlarda VİP oranlarını saptamak ve VİP önleme stratejileri oluşturmak için çeşitli sürveyans kriterleri ve algoritmaları geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı COVİD-19 pnömonili İMV tedavisi alan hastalarda gelişen mekanik ventilatör ilişkili komplikasyonların belirlenmesinde geleneksel ve yeni sürveyans tanımlarının etkinliğini karşılaştırmak, VİP ve VİO gelişen hastaların klinik özelliklerini belirleyerek VİP ve VİO'nun mortalite ve diğer klinik sonuçlarla ilişkisini araştırmaktır. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Yoğun Bakım Bilim Dalı Dahili COVİD-19 Yoğun Bakım ünitesinde kırk sekiz satten uzun invaziv mekanik ventilatör tedavisi alan 77 hastanın verileri bir yıllık çalışma süresince aktif VİP ve VİO sürveyansı yapılarak değerlendirildi. Hastaların 33'ünde (%42.8) geleneksel PNEU/VAP kriterlerine göre VİP saptandı. VİP insidansı 1000 ventilatör gününde 13.55 olarak bulundu. VİP gelişen hastaların İMV'de kalış süreleri ortanca 22 (10-48) gün olarak bulundu, VİP gelişmeyen hastalarda bu süre ortanca 12 (3-77) gün olarak daha kısa olduğu görüldü (p < 0.001). Hastaların 15'inde (%19.5) Ventilatör ilişkili olay (VİO) gelişti. VİO insidansı 1000 ventilatör gününde 6.16 olarak bulundu. VİO gelişen hastaların hastanede ve İMV'de kalış süreleri gelişmeyenlere göre anlamlı olarak daha uzun bulundu. VİP gelişen 33 hastanın 11'inde (%33) aynı zamanda VİO tanısı da saptandı. Araştırmamızda bulgular COVİD-19 hastalarında VİO tanımının VİP ile güçlü bir ilişkisi olmadığını göstermiştir. COVİD-19 pnömonili kritik hastalarda ventilatör ilişkili sekonder bakteriyel enfeksiyonları VİP daha yüksek oranda ve daha erken tanımaktadır. Anahtar kelimeler: COVİD-19, sürveyans, ventilatör ilişkili olay, pnömoni
Farede lipopolisakkarit ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde alfa-7 nikotinik reseptör agonisti PNU-282987'nin, mezenter-portal perfüzyon ve organ hasarına etkileri
Sepsis enfeksiyona karşı düzensiz konak yanıtının neden olduğu yaşamı tehdit eden organ disfonksiyonudur. Dünya genelinde yoğun bakım ünitelerine en sık başvuru nedenleri arasındadır. Sepsis sistemik inflamasyon, hipoperfüzyon, karaciğer ve dalakta olmak üzere yaygın organ hasarı ile karakterizedir. Vasküler sistemin tonusu ve fizyolojik işlevi, sepsis ilişkili yanıt düzensizliği sebebiyle heterojen şekilde hasarlanır. Hipoperfüzyon sonucunda organ hasarı ve disfonksiyonu gözlenir. Kolinerjik antiinflamatuvar yolak, vagus sinir stimülasyonu ve alfa-7 nikotinik asetilkolin reseptörü (α7nAChR) aracılığıyla inflamatuvar yanıtları azaltır. Bu çalışmada, farede LPS (O111:B4) ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde α7nAChR agonisti PNU-282987'nin mezenter arter ve portal ven kan akım hızı ile karaciğer ve dalak hasarına etkisi incelendi. PNU-282987 (i.p.) aynı dozda, LPS (i.p.) enjeksiyonundan 1 saat önce (LPS+PNU-pre) ve 1 saat sonra (LPS+PNU-post) farklı gruplara uygulanarak tedavideki etkileri karşılaştırıldı. LPS enjeksiyonundan 4 saat sonra anestezi altında kan akım hızı ölçümleri yapıldı. Histopatolojik değerlendirme ve ELISA analizleri için karaciğer ve dalak doku örnekleri toplandı. Oksidatif ve inflamatuvar yanıtlar için TNF-α, IL-1β, TAS ve TOS düzeyleri ölçüldü. Mezenter arter kan akım hızı LPS uygulanan hayvanlarda, salin grubuna göre anlamlı olarak azaldı. LPS+PNU-pre ve LPS+PNU-post gruplarında ise LPS grubuna göre anlamlı olarak arttı. Portal ven kan akım hızı LPS+PNU-post grubunda LPS ve LPS+PNU-pre gruplarına göre anlamlı olarak arttı. Karaciğer ve dalak örnekleri histopatolojik olarak incelendiğinde, LPS gruplarında oluşan doku hasarının LPS+PNU-post grubunda LPS+PNU-pre grubuna göre daha fazla azaldığı gözlendi. TNF-α ve IL-1β düzeylerinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Karaciğer TAS düzeyi LPS+PNU-pre ve LPS+PNU-post gruplarında LPS grubuna göre anlamlı olarak arttı. Dalak TOS düzeyi LPS grubunda salin grubuna göre anlamlı olarak artarken, LPS+PNU-pre grubunda LPS grubuna göre anlamlı olarak azaldı. Sonuçlarımız α7nAChR agonisti PNU-282987'nin deneysel sepsis modeli oluşturulmuş farelerde, azalmış kan akım hızını artırdığını, karaciğer ve dalak dokusundaki hasarı düzeltici yönde etkili olduğunu göstermektedir.
Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'ndeki gram negatif bakteriyemilerin klinik ve mikrobiyolojik özellikleri
Gram-negatif bakterilerin neden olduğu kan dolaşımı enfeksiyonları pediatri kliniklerinde mortalite ve morbiditenin önemli bir nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma ile hastanemizde kan kültürlerinden en sık izole edilen Gram-negatif bakterileri, direnç durumlarını, bakterilerin ve direncin yıllar içindeki değişimini, hastaların bu bakterilere göre klinik durumlarındaki farklılıkları ve çocuk hastalarda Gram-negatif bakteriyemiye zemin hazırlayan risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada 2017 ve 2021 yılları arasındaki 5 yıllık dönemde Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'nde yatırılarak takip edilen, kan dolaşımında Gram-negatif bakteri üremesi olan 349 hastanın 412 adet epizodu retrospektif olarak incelendi. Ayrıca veriler eski yıllarda aynı merkezden rapor edilen verilerle de karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen 349 olgunun 154'ü kız (%44,2), 195'i erkekti (%55,8). Hastaların yaş aralığı 0 ay ile 18 yaş arasında değişmekteydi. Ortanca yaş 12,5 ay olarak hesaplandı. Hastaların 252'si (%61) 2 yaş altındaydı. Gram-negatif bakteriyemilerin 43'ü (%10,5) toplum kökenli, 369'u (%89,5) nozokomiyal kökenli bakteriyemilerdi. En sık görülen mikroorganizmalar %43,9 (n=181) Klebsiella spp., %13,5 (n=56) E. coli, %10,6 (n=44) Acinetobacter spp., %7,2 (n=30) Pseudomonas spp. ve Enterobacter spp.'di. Tüm Gram-negatif bakterilerde %27,6 karbapenem direnci mevcut olup bakterilerin %41,2'si MDR (multi drug resistance), %13,5'i XDR (extensively drug resistance ) ve %0,4'ü PDR (pan-drug resistance) idi. Ayrıca yıllar içinde karbapanem direncinin %2 oranında arttığı tespit edildi. Gram-negatif bakteriyeminin en sık görüldüğü hastalıklar hematolojik ve onkolojik maligniteler (%22,9), primer immün yetmezlikler %12,6) ve kardiyovasküler hastalıklardı (11,7). Gram-negatif bakteriyemi gelişimine en sık neden olan risk faktörleri santral venöz kateter varlığı (%77), YBÜ'de yatış (%67) ve son bir ay içerisinde geniş spektrumlu antibiyotik kullanımıydı (%45,6). Çalışmamızda enfeksiyon ilişkili mortalite %15,7 ve kaba ölüm hızı %28'di. Hastaların yoğun bakım yatışlarının olması, santral venöz kateter varlığı, mekanik ventilatör desteği alıyor olmaları, inotropik ilaç ihtiyaçlarının olması ve periton diyalizi desteği alıyor olmaları ile klinik cevapsızlık ve enfeksiyon ilişkili mortalite arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Çok dirençli Klebsiella suşlarının artışı hastane enfeksiyonları ile mücadelemizde önümüzdeki en büyük engellerden biri gibi görünmektedir. Gram-negatif bakterilerde yıllar içinde artan karbapenem direnci kan dolaşımı enfeksiyonlarının hem klinik cevabını etkilemekte hem de mortaliteyi arttırmaktadır. Bu lokal verilerin yakın takibi hem artan direnç ile mücadelede hem de ideal ampirik antimikrobiyal tedavilerin belirlenmesinde çok önemlidir.
Sık karşılaşılan hastane enfeksiyonu etkenlerine karşı antibiyotik kombinasyonu içeren kuru toz inhaler formülasyonların tasarımı, karakterizasyonu ve in vitro değerlendirmesi
Bu çalışmada, sinerjistik etkili antibiyotik kombinasyonu içeren kuru toz inhaler formülasyonu geliştirildi. Öncelikle, mikrobiyolojik testlerle, amikasin ve sefepim maddelerinin kombinasyonunun sinerjistik etkileri ve kombinasyon içerisinde en iyi sinerji gösteren oranları, pulmoner enfeksiyonu olan hastalardan izole edilen Pseudomonas aeruginosa, Klebsiella pneumoniae ve Acinetobacter baumanii kökenleri üzerinde test edildi. Formülasyon içeriğindeki etkin maddeler ve oranlarının belirlenmesinden sonra formülasyon, kuru toz inhaler preparatlarında sıklıkla kullanılan, mannitol, trehaloz, l-lösin gibi yardımcı maddeler kullanılarak ve Nano boyutlu sprey kurutucu (Nanospray dryer) ile püskürtülerek hazırlandı. Hazırlanan kuru toz inhaler formülasyonları, DSC, FT-IR ve TGA analizleri ile karakterize edildi. Karakterize edilen formülasyonların, yeni nesil impaktör cihazı (Next Generation Impactor) ile aerosolizasyon performansı ve Yüksek Performanslı Sıvı Kromatografisi (HPLC) ile enkapsülasyon etkinliği tespit edildi. Mastersizer cihazı ile partikül boyut dağılımı ölçüldü. Kirby-Bauer disk difüzyon testi ile etkinlik performansı değerlendirildi. Sonuç olarak, aerosolizasyon performansı yüksek, teorik olarak alveollere kadar ulaşabilecek boyutlarda, ince partikül fraksiyonu istenilen seviyelerde olan, etkin, stabil ve güvenli bir formülasyon hazırlandı.
Hemşirelerin metisiline dirençli staphylococcus aureus etkenli hastane enfeksiyonlarına yönelik bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Cerrahi klinik ve yoğun bakımlarda çalışan hemşirelerin metisiline dirençli staphylococcus aureus etkenli hastane enfeksiyonlarına yönelik bilgi, tutum ve davranışlarını incelemek amacıyla yapılan tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Araştırmanın evrenini 01 Ağustos – 30 Kasım 2018 tarihleri arasında İzmir ilinde yer alan İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi cerrahi klinik ve yoğun bakımlarında çalışan 192 hemşire oluşturdu. Araştırma örneklemine 01 Ağustos – 30 Kasım 2018 tarihleri arasında İzmir ilinde yer alan İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi cerrahi klinik ve yoğun bakımlarında çalışan araştırmaya katılmaya gönüllü ve araştırma sınırlılıklarına uyan 131 hemşire dahil edildi. Veri toplama aracı, araştırmacı tarafında literatür doğrultusuna geliştirilen sosyodemografik özellikler bilgi formu ve MRSA etkenli hastane enfeksiyonlarına yönelik hemşirelerin bilgi, tutum ve davranışları soru formu olmak üzere toplam 41 sorudan oluşmaktadır. Veriler araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemi ile toplandı. Araştırmanın yürütülmesi için gerekli kurumlardan izinler ve veriler toplanırken hemşirelerden araştırma ile ilgili açıklama yapılarak sözlü izinler alındı. Araştırma verilerinin değerlendirilmesinde SPSS (IBM SPSS Statistics 23.0) programı kullanıldı. Uygulanan anketlerin güvenilirliği Cronbach alfa katsayıları ile kontrol edildi. Veriler; sayı, yüzde ve ortalama analizleri ile değerlendirildi. Bilgi, tutum ve davranış puanlarının normal dağılım varsayımı Kolmogrov Smirnov ve Shapiro-Wilk testleri ile test edildi. Normal dağılım göstermeyen verilerde ise bu puanlar non parametrik testler (Kruskall Wallis ve Mann Whitney U) kullanılarak değerlendirildi. Değerlendirilen parametrenin iki kategorili olması durumunda skorların karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi kullanıldı. Parametrenin 3 ya da üzeri kategorili olması halinde Kruskall Wallis test istatistiği kullanıldı. Tüm testlerin anlamlılık değeri olan p değeri 0.05'ten küçük olduğunda istatistiksel olarak anlamlı değerlendirildi. Hemşirelerin bilgi, tutum ve davranış puan ortalamaları ile son iki yılda hastane enfeksiyonları alma arasındaki ilişki incelendiğinde, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.005). Hemşirelerin eğitim durumları ile bilgi, tutum, davranış puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.005). Hemşirelerin meslekte çalışma yılı ile bilgi, tutum ve davranış puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.005). Hemşirelerin çalıştığı klinik / birim ile bilgi, tutum, davranış puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.005).
Pediatrik hematopoetik kök hücre transplantasyonu yapılan hastalarda enfeksiyon sürveyansı
Giriş: Hematopoetik kök hücre transplantasyonu (HKHT) çocuk ve adolesan yaş grubunda birçok malign ve non-malign hastalığın tedavisinde etkin bir tedavi seçeneği olarak kullanılmaktadır. Hematopoetik kök hücre transplantasyonu sonrası erken ve geç dönemde gelişen komplikasyonlar, hastaların prognozunu ve yaşam kalitesini etkilemektedir. Nakil sonrası gelişen enfeksiyonlar morbidite ve mortalitenin önemli bir nedenidir ve hastanede kalış süresini uzatır. Hematopoetik kök hücre transplantasyonu yapılan hastalarda bakteriyel enfeksiyon, invaziv fungal enfeksiyon (İFİ) ve sitomegalovirüs (CMV) viremisi/ reaktivasyonu sıktır. En sık görülen enfeksiyonlar, kateter ilişkili primer kan dolaşımı enfeksiyonları, pnömoni ve idrar yolu enfeksiyonudur. Altta yatan hastalık tipi, genetik polimorfizmler ve farklı kondisyon rejimleri nakil alıcılarındaki enfeksiyonların profilini etkiler. Diğer ilişkili faktörler, bu hastalarda santral venöz kateterler (SVK), komorbidite varlığı, nötropeninin yoğunluğu ve süresi, mukozit ve antimikrobiyal profilaksi kullanımı enfeksiyon komplikasyonlarının gelişimini etkileyebilir. Kanser hastalarında SVK ile ilişkili enfeksiyonların bu popülasyondaki mortalite oranlarında yedi kat artışla ilişkili olduğu bilinmektedir. Nakil sonrası gelişen enfeksiyon nedeni ile morbidite ve mortalite oranı artmaktadır. Son yıllarda destekleyici bakım önlemlerinde sağlanan gelişmeler, immunsupresyon mekanizmalarının daha iyi anlaşılması, yoğunluğu azaltılmış, hazırlık rejimlerinin, yeni antimikrobiyal ilaçların ve profilaksi stratejilerinin kullanıma girmesiyle birlikte morbidite ve mortalite azalmıştır. Hematopoetik kök hücre transplantasyonu 1992'den beri Türkiye'de yapılmasına rağmen, az sayıda çalışma ülkemizde çocuk ve ergenlerdeki kendine özgü enfeksiyon özelliklerini ve komplikasyonlarını ele almıştır. Amaç: Bu çalışmanın amacı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi'nde Hematopoetik kök hücre nakil hastalarında retrospektif olarak enfeksiyon etkenlerini, klinik bulgularını ve prognozu belirlemektir. Kök hücre nakil komplikasyonlarının nakilden sonraki ilk 100 gün içinde mortalite ve morbidite üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Hipotez: Hematopoetik kök hücre transplantasyonu yapılan hastalarda enfeksiyonlar erken dönem komplikasyon gelişimini etkilemektedir. İkincil hipotez Greft versus host hastalığı (GVHH) ve transplantasyon için kullanılan immunsupresif rejimler, posttransplant fırsatçı enfeksiyon sıklığında artışa neden olmaktadır. Yöntem: Eylül 2014- Aralık 2018 tarihleri arasında Ege Üniveristesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı (AD) Kemik İliği Transplantasyon Ünitesinde allojenik ve otolog HKHT yapılan ve verilerine ulaşılabilen 200 çocuk hastanın transplantasyon sonrası ilk 100 günü çalışmaya dahil edildi. Hastaların verilerine poliklinik izlem dosyalarından ve elektronik hastane kayıtlarından ulaşıldı. Transplantasyon sırasındaki hasta yaşı, kullanılan kök hücre kaynağı, donör ile ilgili bilgiler, verilen kondisyon rejiminin özellikleri, GVHH profilaksisi, donör-alıcı CMV serolojik durumu, transplantasyon öncesi-sonrası bakteriyel enfeksiyon, CMV ve fungal enfeksiyon varlığı, antifungal, antibakteriyel ve antiviral profilaksi, nötrofil engraftman günleri, posttransplant steroid kullanımı, enfeksiyon üreme yeri, enfeksiyon gelişenlerde tanının hangi yöntemle konulduğu, enfeksiyon etkeni, enfeksiyon saptandığında kan hemogram ve biokimya parametreleri, transplantasyon öncesi-sonrası pik CMV DNA ve EBV DNA düzeyleri, transplantasyon sonrası ilk 100 günde mortalite gelişip gelişmediği, mortalite gelişmesi halinde ise nedeni olgu rapor formuna kaydedildi. Araştırmaya yön verecek verilerine ulaşılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Bulgular: Hastaların 115'i (%57,5) erkek, 85'i kız (%42,5) kız olup HKHT yapıldığında ortalama yaş 94,3 ay, median 85 ay (2-252) idi. İzlemde 14 hastaya greft reddi/yetmezliği nedeni ile ikinci kez kök hücre nakli uygulandı. Allojenik kök hücre nakli 187, otolog kök hücre nakli 13 hastaya uygulandı. Hazırlama rejimi dahilinde 33 hastaya TBI uygulandı. Greft versus host hastalığı profilaksisi 182 hastaya verildi. Nötrofil engraftman günü ortalama 17,5 gün, median 17 gün (9-32)'dü ve 7 hastada transplantasyon sonrasında nötrofil sayıları hep 1000/μl üzerinde seyrettiği için nötrofil engraftman gününden bahsedilemedi. 8 hasta greft reddi/ yetmezliği ve 9 hasta eksitus olması nedeniyle 17 hastada engraftman olmadı. Transplantasyon sonrası 200 hastadan 13 hasta ateşli atak geçirmedi. 187 hasta toplam 323 febril atak geçirdi. Transplantasyon sonrası 323 febril atağın 172 tanesi nedeni bilinmeyen ateş olarak saptandı. 151 bakteriyel febril atağın 66'sının gram pozitif, 85'inin gram negatif olduğu saptandı. Transplantasyon sonrası 90 hastada CMV gelişimi nedeniyle gansiklovir kullanıldı. Transplantasyon sonrası 21 hastada İFİ gelişti. Transplantasyon sonrası CMV reaktivasyonu gelişimi İFİ açısından riski arttırmamaktadır (P=0.799). Transplantasyon sonrası en sık rinovirüs olmak üzere 40 hastada viral solunum yolu enfeksiyonu saptandı. Transplantasyon sonrası en sık rotavirüs olmak üzere 44 hastada viral gastroenterit enfeksiyonu saptandı. Transplantasyon sonrası 25 hastada idrar BK virüs enfeksiyonu saptandı. Toplam 54 hastada akut GVHH gelişti. Transplantasyon sonrası aGVHH gelişenlerde bakteriyel enfeksiyon riski ve CMV gelişim riski artmaktadır (sırasıyla P=0.002, 0.014). Transplantasyon sonrası İFİ gelişimi ile aGVHH arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (P=0.864). Transplantasyon sonrası steroid kullanımı olanlarda CMV reaktivasyonu daha fazla görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır (P=0.58). Transplantasyon sonrası steroid kullanımı İFİ gelişim riski arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. (P=0.101). Febril atak öncesi steroid kullanımı olanlarda bakteriyel enfeksiyon gelişim riski artmaktadır (P=<0.001). Kondisyon rejimleri ile bakteriyel enfeksiyon gelişimi, CMV gelişimi ve İFİ riski arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (sırasıyla P=0.111, 0.175, 0.138). Kök hücre kaynağının transplantasyon sonrası bakteriyel enfeksiyon gelişimi, CMV gelişimi ve İFİ gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (sırasıyla P=0.088, 0.499, 0.143). Bakteriyel enfeksiyon ile şok gelişimi istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (P=0.001). Bakteriyel enfeksiyon ile yoğun bakım yatışı istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (P=0.003). Transplantasyon sonrası ilk 100 günde %9 mortalite görülmüştür. Tartışma: Çocukluk çağında değişik endikasyonlarla farklı hazırlama rejimi, donör ve kök hücre kaynağı kullanılarak HKHT yapılmış heterojen bir hasta grubunda, HKHT sonrası yapılan değerlendirmede hastaların %43,5'unda bakteriyel enfeksiyon saptandı. Akut GVHH gelişen hastarda bakteriyel enfeksiyon riski ve CMV gelişim riskinin arttığı gözlendi. Nakil sonrası steroid kullanımı olanlarda bakteriyel enfeksiyon gelişimi riskinin arttığı görüldü. Bakteriyel enfeksiyon gelişen olgularda yoğun bakım yatış oranı %24,1 idi. Çocukluk çağında HKHT yapılan hastaların enfeksiyon ilişkili mortalite 13 (%6,5) saptandı. Anahtar Kelimeler: Hematopoetik kök hücre transplantasyonu, Bakteriyel enfeksiyon, CMV viremisi, CMV reaktivasyonu, İnvaziv fungal enfeksiyon, Greft Versus Host Hastalığı, Mortalite
Geç dönemde hastanede gelişen pnömoni etkenlerinin hızlı moleküler biyolojik yöntemler ile saptanması
Giriş ve Amaç: Hastaneye yatışı takip eden 5. günden sonra ortaya çıkan geç dönemde hastanede gelişen pnömonilere (HGP) genellikle çok ilaca dirençli bakteriler neden olmaktadır. Etkenlerin geç saptanması, uygun antibiyotiğin zamanında başlanamaması HGP prognozunu olumsuz olarak etkilemektedir. Son yıllarda enfeksiyon etkeni mikroorganizmaların hızlı moleküler yöntemlerle kısa sürede izole edilmesi, tedavinin daha erken ve etkin olarak başlanmasını sağlamaktadır. Bu durumun prognozu olumlu yönde etkileyeceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, HGP'de etkenlerin hızlı moleküler yöntemlerle saptanması ve sonuçların konvansiyonel yöntemlerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Ocak 2014 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ile Anestezi ve Reanimasyon yoğun bakım ünitelerinde izlenen ve 2005 yılında yayınlanan ATS-IDSA kriterlerine göre HGP tanısı alan 62 hasta çalışmaya alınmıştır. HGP tanısı konulduğu anda hastalardan bronkoskopik (BAL, BASP) ve nonbronkoskopik (mini-BAL) yöntemlerle alt solunum yolu örnekleri alınmıştır. Alınan örnekler hem konvansiyonel yöntemler ve hem de hızlı moleküler yöntemlerle bakteriyolojik etkenler açısından incelenmiştir. Bulgular: Hasanede gelişen pnömoni tanısı alan 62 hasta (42 erkek, yaş ortalaması 69.7±15.6) alınmıştır. Hastaların %95.2'sinde ek hastalık olup, 33 hastaya invaziv mekanik vetilasyon (İMV), 28 hastaya İMV + noninvaziv mekanik ventilasyon (NİV) uygulanmıştır. Hastanede gelişen pnömoni tanısı anında 59 hastanın 39'inin akciğer grafisinde tek taraflı infiltrasyon, 20'sinde çift taraflı infiltrasyon saptanmıştır. Üç hastanın akciğer grafisinde ise tek taraflı infiltrasyon yanısıra plevral efüzyon uyumlu dansite artışı izlenmiştir. Konvansiyonel yöntem ile 62 hastanın 40'ında (%64.5) bakteriyel etken saptanırken, polimeraz zincir reaksiyon (PCR) ile 62 hastanın 57'sinde (%91.9) bakteriyel etken izole edilmiştir. Etken saptanması açısından konvansiyonel yöntem ile PCR yönteminin birbiriyle uyumlu olduğu gözlenmiştir (kappa:0.797). Ayrıca, PCR ile etken saptanma oranının anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür (p=0.0004). Her iki yöntem ile en sık Acinetobacter baumannii saptanmıştır. İzlemde 62 hastanın 45'inde (% 72.6) mortalite izlenmiştir. Sonuç: Geç dönemde ortaya çıkan HGP etkenlerinin saptanmasında konvansiyonel yöntemler ile PCR arasında uyumun iyi olduğu ve PCR ile daha fazla hastada etken saptanabileceği bu çalışmada gösterilmiştir. Bakteriyel etkenlerin hızlı moleküler yöntemlerle saptanmaya başlanmasının, hastanede gelişen pnömoni etkenlerinin hızla belirlenmesi sonucu, etkin bir şekilde tedavi edilmesinin yolunu açabileceği düşünülmüştür.
Hemşirelik öğrencilerinin hastane enfeksiyonu ile ilgili bilgi ve uygulamalarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırma, hemşirelik öğrencilerinin hastane enfeksiyonu ile ilgili bilgi düzeylerini değerlendirmek ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla planlandı. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma tanımlayıcı-kesitsel bir araştırmadır. Araştırmanın örneklemini bir vakıf üniversitesinin 18/02/2019-01/03/2019 tarihleri arasında okulda bulunan, hemşirelik 2. 3. ve 4. sınıflarında öğrenim gören ve araştırmaya katılmayı kabul eden toplam 208 öğrenci oluşturmuştur. Araştırma verileri "Öğrenci Bilgi Formu" ve "Hemşirelik Öğrencilerinin Hastane Enfeksiyonuna İlişkin Bilgi Formu" kullanılarak toplanmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan hemşirelik öğrencilerinin yaş ortalaması 21,78 ± 2,211'dir ve %40,4'ü 3. sınıfta öğrenimini sürdürmektedir. Hemşirelik öğrencilerinin %20,7'si öğrenimine devam ederken aynı zamanda bir işte çalışmaktadır. Öğrencilerin %72,1'i hastane enfeksiyonları ile ilgili eğitim aldığını ve %60,1'i bu eğitimi örgün eğitim sırasında aldığını, %90,4'ü hastane enfeksiyonları ile ilgili eğitime gereksinimi olduğunu ve en fazla (%76,9) bulaşma yoluna ilişkin önlemler konusunda eğitime gereksinim duyduklarını belirtmişlerdir. Hemşirelik öğrencilerinin hastane enfeksiyonu bilgi formuna en çok doğru yanıt verdikleri madde "Hastane enfeksiyonları hastanelerdeki bakım kalitesinin en önemli göstergelerinden biridir" olurken, en çok yanlış yanıt verdikleri madde "Hastaya takılan intravenöz kateterler en geç 48-72 saatte bir değiştirilmelidir maddesi olmuştur. Bilgi formu puan ortalaması 26,62 ± 2,728 (min.12-max 33) olarak tespit edildi Sonuç: Öğrenci hemşirelerin hastane enfeksiyonuna ilişkin bilgi puanının ortalamanın üzerinde olduğu belirlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Hastane enfeksiyonu, izolasyon önlemleri, eğitim, öğrenci hemşire
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi intörn hekimlerinin izolasyon önlemleri konusunda bilgi ve farkındalık düzeyleri
Bu çalışma tanımlayıcı nitelikte olup, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi intörn hekimlerinin izolasyon önlemleri konusunda bilgi ve farkındalık düzeylerini belirlemek, çıkan sonuçlar doğrultusunda öneriler geliştirmek amacıyla 2020 Şubat - 2020 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilmiş nicel bir çalışmadır. Araştırmanın evreni, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesinde 2019-2020 eğitim yılında öğrenim gören ve araştırmaya gönüllü olarak katılan 101 intörn hekimden oluşmuştur. Veri toplama aracı olarak, literatürden yararlanarak hazırlanan ve üç bölümden oluşan anket formu kullanılmıştır. Anketin ilk bölümünde kişisel bilgilerin yer aldığı altı adet soru, ikinci bölümde intörn hekimlerin izolasyon önlemleriyle ilgili bilgilerini değerlendirmek amacıyla hazırlanmış olan ve yalnız bir doğru yanıtın olduğu 15 adet çoktan seçmeli soru, üçüncü bölümünde ise 18 maddeden oluşan intörn hekimlerin izolasyon önlemlerine uyumunu belirlemeye yönelik Beşli Likert Ölçeği şeklinde hazırlanan ifadeler yer almaktadır. Anketler araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme ile uygulanmış ve intörn hekimlerin onayları alınmıştır. Araştırmadaki verilerin sonuçları IBM SPSS Statistics 26 programı kullanılarak analiz edilmiş, tanımlayıcı istatistiksel metodlar, Ki-kare ve Kruskal Wallis testleri kullanılmıştır. P<0,05 olan değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. İntörn hekimlerin %90'ından fazlasının izolasyon önlemleri, standart izolasyon önlemleri, el hijyeni, eldiven kullanımı, bulaş yoluna yönelik izolasyon yöntemlerinin figürleri, temas izolasyonunda kullanılan ekipmanlar ve damlacık yoluyla bulaşmayan enfeksiyon etkeni konusunda yeterince bilgili oldukları; hastanedeki beş el yıkama endikasyonu, koruyucu ekipmanlar, temas ve solunum izolasyonu gerektirmeyen enfeksiyon etkenleri, damlacık ile solunum izolasyonunda kullanılan maske çeşitleri ve negatif basınçlı odanın kullanıldığı izolasyon yöntemi konusunda %50'sinin bilgilerinin eksik olduğu gözlemlenmiştir. Ayrıca intörn hekimlerin tamamına yakınının cerrahi el yıkama süresini yanlış bilmesi de bu konudaki eksikliklerini ortaya koymuştur. İntörn hekimlerin bilgi sorularına verdikleri doğru yanıtlar cinsiyete göre incelendiğinde, koruyu ekipman çıkarma sırası ile temas izolasyonu gerektirmeyen enfeksiyon etkeni sorusuna verilen yanıtlar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Bilgi sorularına verilen doğru yanıtlar akademik başarı değişkenine göre incelendiğinde ise cerrahi el yıkama süresi ile temas izolasyonu gerektirmeyen enfeksiyon etkeni sorusuna verilen yanıtlar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Çalışmamız sonuçları ışığında intörn hekimlerin izolasyon önlemlerine yönelik daha fazla eğitime ihtiyaç duydukları ortaya konulmuştur. Bu nedenle hekim adaylarımızın izolasyon önlemleri konusundaki bilgi düzeyleri gözden geçirilmeli, eğitim müfredatlarında izolasyon yöntemleri konusuna daha fazla yer verilmeli ve pratik eğitimlerde bu konular üzerinde daha fazla durularak intörn hekimlerin mezuniyet öncesinde izolasyon önlemlerine yönelik bilgi eksiklikleri tamamlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: El dezenfeksiyonu, Hastane enfeksiyonları, Hasta izolasyonu, İntörnlük.
Hastane sağlık personellerinin izolasyon önlemleri bilgi ve uyum düzeyinin belirlenmesi
Amaç: Araştırma, Van Bölge Eğitim Araştırma Hastanesinde çalışan sağlık personellerinin hastane enfeksiyonlarını önlemek için izolasyon önlemlerine uyum düzeylerini belirlemek, sonuçlar doğrultusunda öneriler geliştirebilmek amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın evrenini Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesinde çalışan toplam 150 gönüllü sağlık çalışanı oluşturmuştur. Araştırma, Aralık 2020 ve Temmuz 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırma verileri, farklı literatürlerden yararlanılarak oluşturulan anket formu ve Tayran tarafından geliştirilen "İzolasyon Önlemlerine Uyum Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Anketin ilk bölümünde; kişisel bilgiler, hastane enfeksiyonları ve izolasyon önlemlerine uyum durumu ve sağlık çalışanlarının bilişsel düzeyinin tespiti ile ilgili sorular yer almaktadır. İkinci bölümde ise "İzolasyon Önlemlerine Uyum Ölçeği (İÖUÖ)" bulunmaktadır. Bulgular: Çalışma sonucunda elde edilen bulgular, SPSS 22.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler frekans, yüzde, aritmetik ortalama, ortalama ve ± standart sapma olarak verilmiştir.Verilerin analizinde ANOVA ve Bağımsız Gruplar T Testi kullanılmıştır. Bulgular literatür bilgileri ışığında tartışılarak sonuçlandırılmıştır. Sağlık çalışanlarının hastane enfeksiyonlarını önlemede izolasyon önlemlerine uyumları yüksektir. Cinsiyet, medeni durum, görev, eğitim durumu, meslekte çalışma yılı, hastane enfeksiyonları ve izolasyon önlemleri hakkında yeterli bilgiye sahip olma durumu, hastane enfeksiyonlarının eğitimle kontrol edilebileceğine inanma durumu, çalıştıkları birimde uyguladıkları izolasyon türü, izolasyon odası ayırabilme durumları, hastane enfeksiyonlarının yayılmasında sağlık personelinin etkisi olduğuna inanma durumu, enfeksiyonların önlenmesinde el hijyeninin etkili olduğuna inanma durumlarının izolasyon önlemlerine uyumu etkilediği tespit edilmiştir. Yaş, hastane enfeksiyonları ile ilgili eğitimleri kimden/nereden aldıkları, izolasyon uygulanan hasta bulunma durumları ise izolasyon önlemleri uyumu üzerinde etkisi olmayan değişkenler olarak nitelendirilmiştir. Ölçek alt boyutlarından en fazla anlamlılık çevre kontrolü ve bulaşma yolu boyutlarındadır. Hastane sağlık çalışanlarının hasta izolasyon önlemleri ile ilgili bilişsel düzeyleri yüksektir. İzolasyon önlemlerini uygularken en sık yaşanan sorun, hasta ve hasta yakınlarının izolasyon önlemlerini uygulama konusunda sağlık çalışanlarına sorun teşkil etmeleridir, en az yaşanan sorun ise izole hastayı normal hastadan ayırt edememedir. Sonuç: Sağlık çalışanlarına izolasyon önlemlerine uyum konusunda; kurum bazında verilen tüm eğitimlerde ve kişisel olarak alınan tüm eğitimlerin güncel bilgiler ile belirli aralıklarla tekrarlanması, gerekli otoriteler tarafından düzenli aralıklarla gözlemlerin yapılması, iş ve işleyişi etkileyen tüm olumsuz durumlara yönelik iyileştirme faaliyetlerin başlatılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Enfeksiyon Kontrolü, Hastane Enfeksiyonu, Hekim, Hemşire, İzolasyon, İzolasyon Önlemleri
Yenidoğanlarda vankomisine dirençli enterokok kolonizasyonu ve enfeksiyonu açısından risk faktörlerinin belirlenmesi
Giriş ve Amaç: Enterekoklar sağlık bakımı ilişkili enfeksiyon etkenleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Yaygın olarak kullanılan antibiyotiklere karşı yapısal olarak var olan ve sonradan kazanılan direnç özellikleri enterekokları daha da sorunlu mikroorganizmalar durumuna sokmuştur. Gelişen en önemli direnç vankomisin direncidir. Vankomisine dirençli enterokokların (VRE) neden olduğu enfeksiyonlarda tedavi zordur ve tedavide kullanılabilecek antibiyotik sayısı da sınırlıdır. Literatürde erişkin yoğun bakım ve hemodiyaliz ünitelerinde VRE kolonizasyon ve enfeksiyonlarının pek çok çalışma olduğu görülmektedir. Ancak yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde (YYBÜ) yapılmış çalışma sayısı oldukça azdır. Enfeksiyonlara karşı oldukça hassas ve savunmasız olan bu grupta enfeksiyonların oluşmadan önlenebilmesi uzun süreli yoğun bakım yatışlarını ve antibiyotik kullanımını azaltacaktır. Bu çalışma ile yenidoğan yoğun bakım ünitesinde izlenen bebeklerde VRE kolonizasyonu ve enfeksiyonu açısından risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal metod: Çalışma retrospektif olgu-kontrol çalışması şeklinde yapılmıştır. Çalışmada arşiv taraması yapıldığı için örneklem büyüklüğü hesabı yapılmamıştır. 01.01.2015-31.12.2020 tarihleri arasında hastanemiz YYBÜ'nde herhangi bir nedenle yatan preterm ve term 0-30 günlük bebekler çalışmaya dahil edilmiştir. Perirektal sürüntü kültürü alınmış olan hastalardan VRE pozitif tespit edilenler hasta, negatif tespit edilip hasta grubuyla eşleştirilenler kontrol grubuna dahil edilmiştir. Perirektal sürüntü kültürü alınmamış olanlar, 01.01.2015-31.12.2020 tarihleri arasında ADÜ Yenidoğan YBÜ'de yatmamış hastalar, çalışma kapsamına alınan tarihler arasında 30 günden büyük olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Bulgular: Çalışmaya 23'ü (%42,6) kız, 31'i (%57,4) erkek olmak üzere toplamda 54 bebek dahil edilmiştir. Bebeklerin takvim yaşı ortancası 35,0 (24,0-41,0) gün, doğum ağırlığı ortancası 2445,0 (570,0-3555) gram olarak bulunmuştur. Bebeklerin ortanca yatış süresinin 13,5 (0,0-566,0) gün, ortanca total parenteral beslenme süresinin 1,0 (0,0-135,0) gün, ortanca ventilatörde takip süresinin 0,5 (0,0-147,0) gün olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca bebeklerin yatışının ortanca 6,0'ncı (1,0-91,0) gününde VRE pozitif olduğu görülmüştür. Bebeklerin kültürlerindeki üremeler değerlendirildiğinde, 6'sında (%11,1) kan, 2'sinde (%3,7) idrar ve 3'ünde (%5,6) trakeal aspirat kültüründe diğer patojenler tespit edilmiştir. VRE'nin sadece 1 (%1,9) kültürde etken olduğu saptanmıştır. Bebeklerin 18'inin (%33,4) yatış tanısı prematürite, 9'unun (%17,1) solunum sıkıntısı, 8'inin (%14,9) ise hiperbilirubinemi olduğu görülmüştür. Bebeklere en sık uygulanan antibiyotiklerin sırasıyla amikasin (%50,0), ampisilin (%50,0), vankomisin (%27,8) olduğu görülmüştür. VRE pozitif ve negatif olan hastalar karşılaştırıldığında hastaların takvim yaşı, doğum ağırlığı, cinsiyeti, ventilatörde takip ve yatış süreleri, total parenteral beslenme ve yatış süreleri, altta yatan hastalık, geçirilmiş abdominal cerrahi, kateter ve orogastrik ve nazogastrik sonda varlığı, diğer kültürlerinde üremelerin tipi ve varlığı ve kullanılan antibiyotiklerin tipi açısından anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Tartışma ve Sonuç: VRE kolonizasyonu ve enfeksiyonu açısından risk faktörlerinin saptanması alınacak tedbirlerin tespiti açısından önem taşımaktadır. Literatür incelendiğinde hastanede yatış süresinin, antibiyotik kullanımının, kateter varlığının VRE kolonizasyonu açısından risk faktörü olduğu görülmektedir. Bizim çalışmamızda literatür ile uyumlu sonuçlar bulunmamış ve hastanede yatış süresinin, antibiyotik kullanımının, kateter varlığının VRE kolonizasyonu açısından risk oluşturmadığı tespit edilmiştir. Çalışmamızda bu risk faktörleri ile VRE kolonizasyonu arasında literatür ile uyumlu bir şekilde anlamlı bir ilişkinin saptanmamasının çalışmamızdaki hastane yatış süresinin düşük olmasına bağlı olabileceği düşünülmüştür. Çalışmamızda bulunan sonuç, düşük hastane yatış süresinin VRE kolonizasyonu risk faktörlerinin etkilerini azalttığını düşündürmektedir.
Malnütrisyon tanılı hastalarda enfeksiyon sıklığı ve hastaneye yatış sıklığının değerlendirilmesi
Amaç: Malnütrisyon, büyüme ve gelişme için gerekli olan besin öğelerinin yetersiz veya dengesiz alınması durumunda ortaya çıkan önemli bir sağlık sorunudur. Ayrıca enfeksiyonların hem sıklığını hem de şiddetini arttırabilmektedir. Çalışmamızda çocuk hastalarda malnütrisyon ile enfeksiyon ve hastaneye yatırılma sıklıkları arasındaki ilişkinin araştırılmasını amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Ocak 2019-Aralık 2019 tarihleri arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran 252 hasta dâhil edildi. Çalışma retrospektif olarak planlandı. Hastaların 126'sında malnütrisyon mevcutken (Grup 1) diğer 126'sında malnütrisyon yoktu (Grup 2). Hastaların yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, boy uzunluğu, yakınmaları, enfeksiyon sıklığı ve dağılımı, hastaneye yatış sıklığı ve süreleri incelendi. Malnütrisyonun enfeksiyon sıklığı, hastaneye yatış sıklığı ve süresi üzerindeki etkileri incelendi. Bulgular: Grup 1'deki hastaların %98,4'ünde ve Grup 2'deki hastaların %86,5'inde son bir yılda en az bir kez enfeksiyon hastalığı öyküsü vardı. Grup 1'deki hastaların %25,4'ü, Grup 2'deki hastaların %12,7'si hastaneye yatırıldı. Grup 1'deki hastaların yatış süresi 1,79 ± 3,68 (ortanca değer 0,0 gün), Grup 2'deki hastaların 0,68 ± 1,98 (0,0 gün) olarak bulundu. Enfeksiyon sıklığı, hastanede yatış sıklığı ve süresi Grup 1'deki hastalarda daha yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç: Tüm vücut sistemlerini etkiyerek çocukların büyüme ve gelişmesini etkileyen malnütrisyon aynı zamanda enfeksiyon hastalıklarının gelişmesine ve hastanede yatış sıklığı ve sürelerinde artışa neden olabilen çok önemli bir faktördür. Malnutrisyonun erken tanınması ve önlenmesi ile maliyetli enfeksiyon hastalıklarının sıklığı ve şiddetinin azalacağı, bu nedenle olan hastaneye yatışların ve ebeveyn iş gücü kayıplarının önüne geçilebileceği kanısındayız. Anahtar kelimeler: Malnütrisyon, Enfeksiyon Hastalığı, Hastanede Yatış
Acinetobacter baumannii klinik suşlarının fenotipik ve genotipik özelliklerinin araştırılması
Amaç: Acinetobacter baumannii suşları, dünya üzerinde yaygın görülen nozokomiyal patojenlerdir. Bu çalışmada 2018-2019 yılları arasında Hitit Üniversitesi-Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çeşitli klinik örneklerden izole edilen A. baumannii izolatlarının fenotipik ve genotipik testlerle virülans faktörlerinin test edilmesi (biyofilm oluşumu, haraket yeteneği, hemoliz oluşturma), direnç genlerinin araştırılması, uluslararası klon analizi yapılması, izolatlar arasındaki klonal yakınlığın belirlenmesi ve plazmid profilinin tanımlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 98 A. baumannii izolatının identifikasyonu ve antibiyotik duyarlılığı Vitek 2 sistemiyle, kolistin antibiyotik duyarlılığı ise sıvı mikrodilüsyon metoduyla belirlendi. Karbapenem direnci ilişkili genler ve biyofilm ilişkili genler tarandı. İzolatlar moleküler yöntemlerle tiplendirildi, uluslararası klonları belirlendi ve alkali lizis yöntemiyle suşların plazmid profilleri çıkarıldı. İzolatların koloni tipi, hemoliz özelliği, motilitesi, biyofilm oluşumu ve metallobetalaktamaz üretimi fenotipik yöntemlerle test edildi. Biyofilm oluşumu seramik yüzey, plastik tüp, vasküler kateter ve foley kateter yüzeylerinde araştırıldı. Biyofilm seviyesi spektrofotometreyle ölçüldü, elektron mikroskobuyla görüntülendi. Bulgular: A. baumannii izolatlarının imipenem-meropenem direnci %87 (85/98), kolistin direnci %8 (8/98) olarak bulunmuştur. İzolatların %42'si çoklu ilaca dirençli, %45'i aşırı ilaç dirençli, %13'ü ise tüm antibiyotiklere duyarlı saptanmıştır. Suşların %83,5 (71/98)'inde metallobetalaktamaz enzimi pozitif bulunmuştur. Karbapenem dirençli izolatların %98,8 (84/85)'inde blaOXA-51, blaOXA-23, ISab1/blaOXA-51, ISAba1/blaOXA-23 genleri pozitif saptanırken, blaOXA-24/40 ve blaOXA-58 genleri saptanmamıştır. Hastane salgın izolatı Genotip D, uluslararası clon II olarak belirlenmiştir. Genel olarak, duyarlı ve dirençli izolatların plazmid profilleri, genotipleri ve klonalitesi arasında benzerlik gözlenmemiştir. İzolatların %88'inde farklı seviyelerde biyofilm oluşumu ölçülmüştür ve çoğunda biyofilm genleri saptanmıştır. Biyofilm oluşumu en güçlü foley kateter yüzeyinde gözlenmiştir. Çalışmada hemolitik aktivite haricinde virülansla direnç arasında ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Dirençli A. baumannii suşlarının virülans özelliklerinin ve direnç mekanizmalarının belirlenmesi, suşların epidemiyolojik takibi A. baumannii enfeksiyonlarına karşı korunma ve tedavide fayda sağlayacak, olası komplikasyonları ve mortaliteyi azaltmada etkili olacak, gelecekte yeni tedavi yöntemlerin geliştirilmesine yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: A. baumannii, antibiyotik direnci, virülans, REP-PCR, plazmid
Yoğun bakım ünitesinde COVID-19 pandemi dönemi ve öncesi birer yıllık süreçlerde sağlık hizmeti ilişkili enfeksiyonların değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda, pandemi dönemi ve öncesi birer yıllık süreçlerde hastanemizde takip edilen hastalarda sağlık hizmeti ilişkili enfeksiyon (SHİE) gelişimi, SHİE'lerin tür dağılımı, etken dağılımı, üreyen mikroorganizmaların pandemi öncesine göre değişen antibiyotik duyarlılıkları, hastaların epidemiyolojik verileri, mortalite hızları incelenmiştir. Bu bulgulara sebep olabilecek konak faktörleri ve çevresel etkenler sorgulanarak, pandemi sürecinin SHİE'lere etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 15 Mart 2019-14 Mart 2020 tarihleri arası COVID-19 pandemisi öncesi bir yıllık dönem ve 15 Mart 2020-14 Mart 2021 tarihleri arası COVID-19 pandemi sürecindeki bir yıllık dönemde, Ankara Şehir Hastanesi Genel Hastane Binası 1C Anestezi ve Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitesi'nde (YBÜ) yatan hastalar retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya 18 yaş ve üzeri, pandemi öncesi bir yıllık dönemde YBÜ takibinde SHİE tanısı alan hastalar ile pandemi sürecindeki bir yıllık dönemde YBÜ takibinde SHİE ve COVID-19 tanısı alan hastalar dahil edildi. SHİE gelişen hastalarda; YBÜ kalış süresi, etken üreme zamanı, SHİE türleri, etken mikroorganizmalar, kullanılan antibiyoterapiler, etkenlerin direnç profilleri gibi özellikler incelendi. Ek olarak, COVID-19 ve öncesi birer yıllık dönemlerde YBÜ'de takip edilen 18 yaş ve üzeri tüm hastalarda cinsiyet, YBÜ kalış süresi, antibiyotik tüketim indeksi, invaziv araç kullanım oranı ve mortalite hızı verileri çalışmaya dahil edildi. Çalışmada yer alan verilerin istatistiksel analizleri için Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) Statistics Windows sürümü 20.0 kullanıldı; p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda, COVID-19 öncesi bir yıllık dönemde YBÜ'de yatan 380 hastanın 58'ine (%15,2), COVID-19 pandemisinin ilk yılında YBÜ'de yatan 455 hastanın 102'sine (%22,4) SHİE tanısı konuldu. COVID-19 öncesi dönemde SHİE gelişen hastalarda YBÜ kalış süresi, ilk SHİE atağına kadar geçen süre, APACHE-II ve SOFA skorları COVID-19 dönemine kıyasla anlamlı yüksekti (p<0,05). Birer yıllık süreçlerde YBÜ'de yatan tüm hastaların invaziv araç kullanım oranlarına bakıldığında, pandemi öncesi grubumuzda mekanik ventilasyon ve santral venöz kateter kullanım oranları anlamlı yüksek saptandı (p<0,05). SHİE'ler karşılaştırıldığında, SHİE dansitesi, laboratuvar tarafından doğrulanmış kan dolaşımı enfeksiyonu (LTD-KDE) dansitesi, VİP ve Kİ-İYE hızları COVID-19 döneminde anlamlı oranda yüksekti (p<0,05). SIR'lara bakıldığında, COVID-19 döneminin 2. ve 4. çeyreğinde VİP SIR'ları, COVID-19 öncesi 2. ve 4. çeyreğe göre anlamlı yüksekti. COVID-19 döneminin 1. ve 2. çeyreğinde Kİ-İYE SIR'ları COVID-19 öncesi 1. ve 2. çeyreğe kıyasla anlamlı yüksek saptandı (p<0,05). Her iki dönemde en sık Acinetobacter spp. üremesi gözlendi. VİP etkenleri karşılaştırıldığında, S. maltophilia üreme oranı COVID-19 döneminde anlamlı yüksek saptandı (p=0,03). COVID-19 öncesi dönemde Klebsiella spp. üremelerinde kinolon, karbapenem, aminoglikozid dirençleri anlamlı oranda yüksekti (p<0,05). Diğer mikroorganizmalara bakıldığında, direnç oranları her iki dönemde benzer bulundu (p>0,05). SHİE gelişen hastalara bakıldığında, COVID-19 öncesinde karbapenem ve kolistin kullanım oranları, COVID-19 dönemine kıyasla anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). Tüm hastaların yıllık antibiyotik tüketim indeksleri karşılaştırıldığında ise COVID-19 döneminde meropenem ve piperasilin-tazobaktam kullanım oranları daha yüksekti (p<0,05). İki dönemde mortalite hızları benzer bulundu (p=0,45). Sonuç: Çalışmamızda, COVID-19 öncesi dönemde SHİE gelişen hasta grubumuzun palyatif bakım gerektiren, kronik hastalık skorları yüksek hastalardan oluşmasının, YBÜ kalış sürelerinin ve invaziv araç kullanım oranlarının daha yüksek gözlenmesinde etkili olabileceği düşünülmektedir. Pandemi döneminde artan hasta sayıları, yeterli ve yetkin personel eksikliği, yapılan acil müdahalelerin artışı, sağlık çalışanlarının COVID-19 ile enfekte olma korkusuyla hastayla temas gerektiren işlemleri tek seferde yapmaları enfeksiyon kontrol önlemlerine uyumda aksaklıklara neden olarak SHİE hız ve dansitelerinde artış gözlenmesine katkıda bulunmuş olabilir. Direnç gelişiminin ve SHİE'lerin önüne geçmek için enfeksiyon kontrol önlemlerine uyum ve antibiyotik yönetişimi dikkat edilmesi gereken en önemli konulardandır. İlaveten, palyatif bakım gerektiren hastalar için uygun merkezlerin açılması ve yoğun bakım endikasyonu kalmayan hastaların bu merkezlere erken transferinin sağlanması da SHİE'lerin önlenmesine önemli katkı sağlayacaktır.
Uludağ Üniversitesi Çocuk Yoğun Bakım ve Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitelerinde sağlık bakımı ilişkili enfeksiyon epidemiyolojisinin retrospektif değerlendirilmesi
Sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonlar hastalarda artmış morbidite, mortalite ve maliyete neden olur ve hastanede yatan hastalarda sık görülen bir komplikasyondur. Bu çalışma ile hastanemizde Çocuk ve Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nde Ocak 2012-Aralık 2018 tarihleri arasında saptanan sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonların insidansı, dansitesi, invaziv araç kullanımı, etkenlerin dağılımı, risk faktörleri, mortalitesi, maliyeti ve bunların birbirleriyle ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatan 2851 hastanın 91'inde ve Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatan 2110 hastanın 158'inde saptanan sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonlar analiz edildiğinde enfeksiyon hızları sırasıyla %9,6 ve %14,9 (p<0,001); enfeksiyon dansiteleri sırasıyla 9,9 ve 7,8/1000 hasta günü (p=0,06); kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonu hızları 8,2 ve 8,6/1000 kateter günü (p=0,49); ventilatör ilişkili pnömoni hızları 5,12 ve 5,3/1000 ventilatör günü (p=0,84) bulundu. Çocuk ve Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nde tüm sağlık bakımı ilişkili enfeksiyon tanısı alanlar içinde sırasıyla kan dolaşımı enfeksiyonu %40,4 ve %46,3 (p=0,144); ventilatör ilişkili pnömoni %27,6 ve %26,7 (p=0,792), üriner sistem enfeksiyonu %26,5 ve %14,6 (p<0,001) oranında bulundu. Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde kateter ilişkili üriner sistem enfeksiyonu hızı ise 5,58/1000 üriner kateter günü bulundu. Çocuk ve Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nde genel mortalite oranları sırasıyla %9,3 ve %20,3 (p<0,001); sağlık bakımı ilişkili enfeksiyon gelişen olgularda ise %37,4 ve %21,5 (p=0,007) saptandı. Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde santral kateter kullanımının, total parenteral beslenmenin, nötropeni varlığının ve steroid kullanımının; Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde ateş ve gram pozitif üreme varlığının mortaliteyi artırdığı istatiksel olarak anlamlı bulundu.
2013-2014 yılları arasında pediatri kliniklerinde yatan vankomisin rezistan enterokok ile kolonize hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Servis ve Yoğun Bakımları'nda 1 Haziran 2013 - 1 Şubat 2014 tarihleri arasında yatan hastalardan alınmış olan rektal sürüntü ile VRE taşıyıcılığı araştırılarak hastanemizdeki durumun ortaya konması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya 1 Haziran 2013 – 1 Şubat 2014 tarihleri arasında yatan 139 VRE pozitif hasta dahil edildi. Değerlendirmede hastalar Çocuk Servisi, Hematoloji, Yoğun Bakım ve Yenidoğan Yoğun Bakım servislerine göre ayrı ayrı ele alındı. Hastaların tanıları, kullandığı antibiyotikler, yatış süresi, kaçıncı gün VRE olduğu ve aldığı diğer tedaviler kaydedildi. Bulgular: Yatan 1726 hastadan rektal sürüntü örneği alındı. 139 (% 8) hastada VRE kolonizasyonu saptandı. Pediatri servisinde yatan 1202 hastanın 54'ünde (%4,5), Pediatrik Hematoloji servisinde yatan 257 hastadan 50'sinde (%19,5), Pediatrik Yoğun Bakım'da yatan 55 hastanın 24'ünde (%43,5) ve Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesin'nde yatan 212 hastanın 11'inde (%5) VRE pozitifliği saptanmıştır. Çalışmamızda özellikle Pediatrik Yoğun Bakım ve Pediatrik Hematoloji ünitelerindeki VRE oranı (sırasıyla %43,5 ve %19,5) belirgin olarak yüksekti. Hastaların 71'i (%51) erkek ve 68'i (%49) kız olup ortalama yaş 5 yıl olarak saptandı. Hastaların ortalama yatış süresi 55,2 gün olup belirgin olarak uzundu. Pediatrik Yoğun Bakım, Pediatrik Hematoloji servisi ve Yenidoğan Yoğun Bakım'da bu süre sırasıyla 93,5 gün , 60 gün ve 86,8 gündü. Hastaların rektal kolonizasyonunda ilk VRE üremesi en erken 1. en geç 163. gün meydana gelmiştir (ortalama 25. gün).En fazla kullanılan antibiyotikler vankomisin, amikasin ve meropenem'di. Kullanılan ortalama antibiyotik sayısı ise 4,9'du. En fazla karşılaşılan tanı ise Lösemi ve Kronik Böbrek Yetmezliği'ydi. 13 hastada (%9,4) takiplerinde VRE'de negatifleşme oldu. Hastalardan 14'ü (%10,1) hastanede ex olmuştur. Pediatrik Yoğun Bakım ve Hematoloji Servisleri ile Pediatri Servisi kullanılan antibiyotik sayısı ve yatış süresinin VRE kolonizasyonuna yatkınlık oluşturması açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmuştur (sırasıyla p<0,001 ve p=0,002). Sonuç: Hastaların uzun süreli tedavi gördüğü ve antibiyotik kullanımının yaygın olduğu özellikle Hematoloji ve Yoğun Bakım Üniteleri'nde VRE görülme sıklığı yüksektir. Bu nedenle VRE taraması yapılmalıdır. VRE tespit edilen hastalar için kontrol ve korunma önlemleri alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: VRE, Pediatri, Nozokomiyal
Gaziantep ilinde kamu ve özel hastane temizlik çalışanlarının hastane enfeksiyonları ve korunma ile ilgili bilgi, tutum ve davranışları
Yaşam süresinin uzaması, hastaların modern tedavi olanaklarına kavuşması, invaziv girişimlerin artması ve kritik cerrahi girişimlerin yaygın olarak kullanılmaya başlanması hastane enfeksiyonlarının önemini bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de artırmaktadır. Bu çalışmada hastane temizlik çalışanlarının hastane enfeksiyonları ve korunma yolları konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarının belirlenmesi amaçlandı. Çalışmamıza İl merkezinde bulunan 5 kamu hastanesinden basit rastgele örnekleme yöntemi ile 1 kamu hastanesi ve oransal olarak uyumlu biçimde 14 özel hastaneden 3 özel hastanealındı. Belirlenen hastanelerde çalışan 383 çalışanın 335'ine soru kağıdı uygulandı (%87.5).Araştırmaya katılanların sadece %11.0'ı 45 yaş ve üstü olup, veriler genç olarak tanımlanabilecek bir gruptan sağlandı (p=0.001). Özel hastanelerde çalışanların eğitim düzeylerinin daha yüksek olduğu belirlendi (p=0.006). Hastane enfeksiyonları ve korunma konusunda eğitim alma durumu incelendiğinde; kamuda %92.8'inin, özelde ise %88.6'sının hizmet içi eğitim aldıkları belirlendi (p=0.126). Yine kamu hastanelerinde çalışanların %84.6'sı işe girişte oryantasyon eğitimi alırken özelde %71.4'ününoryantasyon eğitimi olduğu belirlendi (p=0.003). Her iki hastane türünde de katılımcılar hastane enfeksiyonlarının ne olduğunu bilmemekte veya eksik bildiğini ifade etmektedir (p=0.246). Çalışanların toplamda %55'inin Hepatit B aşısı olduğu ve 3 doz aşı yaptırmayanların %74.1'inin Hepatit B hastalığı ile karşılaştığı belirlendi.Hastane enfeksiyonları konusunda bilgilerini yeterli bulmayanların kamu hastanesinde çalışanlarda daha yüksek olduğu saptandı (p=0.001). Sonuç olarak, hem kamu hem de özel hastane temizlik personellerinin yaptıkları işe özgü olarak eğitim alma oranları yüksek olsa da bilgi, tutum ve davranışları istenen düzeyde değildi. Temizlik personellerine düzenli ve sürekli verilen hizmet içi eğitim programı kapsamındaki eğitimlerin farklı öğretim teknikleri ile tekrarlanmalı ve sık sık iş başı denetimleri yapılarak eksiklikleriuygulamalı olarak giderilmelidir.
Çocuk hastalıkları servislerinde nozokomiyal enfeksiyon etkenleri ve direnç dağılımının belirlenmesi
Giriş ve Amaç: Nozokomiyal enfeksiyonlar, diğer ifade şekliyle "sağlık hizmeti ilişkili enfeksiyonlar (SHİE)" hastanın sağlık kuruluşundaki bakım sürecinde gelişen ve hasta sağlık kuruluşuna başvurduğu sırada bulunmayan veya kuluçka döneminde olmayan enfeksiyonlar olarak tanımlanmaktadır. SHİE ile ilgili yapılan sürveyans çalışmaları artmakla birlikte çocuk hastalıkları servislerinde yapılan çalışmalar halen kısıtlıdır. Bu çalışmada bir merkezde 2016-2020 yılları arasında çocuk sağlığı ve hastalıkları servislerinde yatarak tedavi gören hastalarda gelişen SHİE etkenleri, antibiyotik dirençleri incelenerek bu etkenlerdeki direnç dağılımının saptaması planlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya Ocak 2016- Aralık 2020 tarihlerinde Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları servislerinde tedavi gören ve SHİE tanısı alan hastalar dahil edilmiştir. SHİE tanısı Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (CDC) ve Türkiye Ulusal Hastalık Sürveyans Ağı (UHESA) tanı kriterlerine göre konulmuştur. Tüm hastaların verileri hastane bilgi yönetim sistemi üzerinden elde edilmiştir. Hastaların mikrobiyolojik kültürleri klinik seyir kayıtları ile birlikte değerlendirilerek, SHİE'ye sebep olan etken/etkenler ve kültür duyarlılık sonuçları kaydedilmiştir. Bulgular: Beş yıllık retrospektif değerlendirmede mikrobiyolojik olarak kanıtlanmış 297 SHİE saptanmıştır. Servislere göre dağılımı sırasıyla çocuk yoğun bakım ünitesi (ÇYBÜ)(n=148, %49,8), yenidoğan yoğun bakım ünitesi (YYBÜ)(n=76, %25,6) ve çocuk hastalıkları servisidir (n=73, %24,6). En sık görülen SHİE'ler sırasıyla kan dolaşım enfeksiyonu (KDE)(n=155, %52,2), pnömoni (n=88, %29,6) ve üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) (n=22, %7,4) olmuştur. Etkenlerin %64,9'unu gram negatif bakteriler, %23,4'ünü gram pozitif bakteriler, %11,7'sini mantarlar oluşturmaktadır. Enfeksiyon tipinden bağımsız olarak en sık saptanan etkenler Klebsiella spp.(%20,4), Pseudomonas aeruginosa (%13) ve koagülaz negatif stafilokoklar (KoNS) (%12,7) 'dır. KDE'de en sık izole edilen etken KoNS (%22,2), pnömonide P. aeruginosa (%26,1), ÜSE'de Klebsiella spp. (%50) olmuştur. KoNS'lerin %92'si; Staphylococcus aureus suşlarının ise %57'si metisilin dirençli bulunmuştur. Klebsiella spp. suşlarında %30, E. coli suşlarında %.50 oranında GSBL pozitifliği saptanmıştır. E.coli suşlarında karbapenem direnci saptanmazken Klebisella spp. suşlarının %15'i, P.aeruginosa suşlarının %20'si, Acinetobacter baumanii suşlarının %60'ı karbapenem dirençli bulunmuştur. P.aeruginosa ve A.baumanii suşlarında kolistin direnci saptanmazken, karbapenem dirençli iki Klebsiella suşunda kolistin direnci saptanmıştır (%3,2). Sonuç: Antibiyotiklere karşı giderek artan direnç, özellikle kritik hastaların ampirik tedavi seçiminde önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Çocuk hastalarda SHİE ile ilgili yapılan çalışmalar kısıtlıdır. Merkezlerin kendi hasta profillerini, hastane florasını oluşturan mikroorganizmaları ve bunların direnç özelliklerini, her bölümdeki SHİE dağılımını ve sıklığını bilmeleri, SHİE'lere karşı doğru ampirik tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesini sağlayacaktır.
Yoğun bakım hemşirelerinin santral venöz kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonlarını önlemeye yönelik bilgi düzeyleri ve kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutumları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Yoğun bakım ünitelerinde görülen sağlık hizmeti ilişkili kan dolaşım enfeksiyonu santral venöz kateterlerin komplikasyonlarından birisidir ve önlenebilir sorundur. Çalışmalarda, hemşirelerin santral venöz kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonları (SKİ-KDE) ile ilgili yeterli bilgi düzeyine sahip olmaları ve kanıta dayalı uygulamalar ile enfeksiyon riskinin önlenebildiği gözlenmiştir. Kanıta dayalı uygulamalar; profesyonelleşmeye, hemşirelik uygulamalarının bilimselleşmesine, bilimsel bilginin güncel tutulmasına, etkin karar vermeye, hasta bakım kalitesini arttırmaya neden olmaktadır. Bu araştırma da, yoğun bakım hemşirelerinin SKİ-KDE önlemeye yönelik bilgi düzeyleri ile kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutumları arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma İstanbul'daki bir devlet hastanesinde 2023 tarihinde çalışmayı kabul eden 90 yoğun bakım hemşiresi üzerinde, gerekli etik izinler ve onamlar alınarak yapılmıştır. Örneklem sayısı G*Power ile yapılan güç analizi sonucunda hesaplanmıştır. Çalışmanın verileri; kişisel bilgi formu, SKİ-KDE önlemeye yönelik soru formu, kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutum ölçeği ile toplanmıştır. Verilerin analizi SPSS 24.0 ile yapılmıştır. Çalışmada ilişki, pearson korelasyon testi ve regresyon testi ile analiz edilmiştir. Bulgular:'Santral Venöz Katater İlişkili Kan Dolaşım Enfeksiyonlarını Önlemeye Yönelik Soru Formu'alanında katılımcıların ölçek puan ortalaması 70,22 ve standart sapması 9,48 bulunmuştur.'Kanıta Dayalı Hemşireliğe Yönelik Tutum Ölçeği' Toplamı alanında katılımcıların ortalaması 4,26 ve standart sapması 0,52 bulunmuştur. Veriler sonucunda, kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutum değişkeninin santral venöz kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonlarını önlemeye yönelik etkisinin incelenmesi amacıyla regresyon analizi yapılmıştır ve kurulan model arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Kurumlarda SKİ-KDE önlemeye yönelik kanıta dayalı uygulamalar içeren hizmet içi eğitimlerin verilmesi ve eğitimin devamlılığının sağlanarak geri bildirim alınması, hemşirelerin kanıta dayalı uygulamalarda (KDU) önemli rol oynadığını benimsemesi, KDU ile ilgili sempozyum, kongre gibi etkinliklere katılım sağlaması gerekmektedir.
Ç. Ü. Tıp Fakültesi Balcalı hastanesinin kliniklerindeki enfeksiyon hızı ve bu hızları etkileyen faktörler
10.1- ÖZET Çalışma, Ç.Ü. Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi onkoloji, nefroloji, genel cerrahi ve üroloji kliniklerinde yatırılarak tetkik ve tedavi edilen 500 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Prospektif olarak araştırma kapsamına alınan toplam 500 hastadan 79'unda (%15.8) hastane enfeksiyonu tespit edildi. Kliniklere göre enfeksiyon hızları onkolojide %21.1, nefrolojide %16.7, genel cerrahide %14.5 ve ürolojide %13.7 olarak görüldü. Hastane enfeksiyonları türlerine göre; görülme sıklığı sırasıyla üriner enfeksiyon (%4.6), cerrahi yara enfeksiyonu (%4.6), solunum yolu enfeksiyonu (%3.4) ve bakteremi (%3.2) olarak saptandı. Hastane enfeksiyonu hızı 55 yaşın altındaki hastalarda %11.0, 55 yaşın üstündeki lerde ise %18.6 olarak bulundu. Hastaların bakım gördükleri süre içerisinde ilk 10 gün yatanlarda enfeksiyon hız %2.5, 41 gün ve daha fazla yatanlarda ise %54.4 idi. Hastaların hastanede yatış süreleri 5-93 gün arasında idi ortalama yatış süresi 19.3 ± 13.3 gün, enfeksiyon görülen hastalarda ortalama 29.7 ± 15.2 gün, enfeksiyon görülmeyenlerde ise 17.3 ± 11.5 gündü. Farklılık istatistiksel olarak önemlidir (P<0.001). Hastane enfeksiyon hızı I.V. yolla ilaç verilenlerde %19.9, oral yolla ilaç verilenlerde %1.3 idi. Kateter ve benzeri kullanılan hastaların %26.0'ında hastane enfeksiyonu görüldü. Enfeksiyon görülen hastalarda ortalama kateter kullanım süresi 18.6 ± 13.5 gün, enfeksiyon görülmeyen hastalarda ise ortalama 12.0 ± 7.6 gündü. Farklılık istatistiksel olarak önemlidir (P<0.001). 71
Nurses performance about compliance with infection control precautions in alhilla city hospitals
ABSTRACT NURSES PERFORMANCE ABOUT COMPLIANCE WITH INFECTION CONTROL PRECAUTIONS IN ALHILLA CITY HOSPITALS Mohammed Amer Mousa Mousa Master of Nursing Science Health Science Institute Advisor: Assoc.Prof. Özge Çınar Medeni September 2022 Background: Hospital surfaces that have been contaminated play an essential role in the propagation of harmful diseases .Because of the possible threats to the environment and public health that medical waste poses, it is a huge global concern. Aim: To assess nurses' compliance with standard precautions and determine the relationship between nurses' compliance with the standard preventive measure and their demographic characteristics in Al Hail city. Method: A suitable sample consisting of (270) nurses was selected using the appropriate sampling method with G.Power program, and these samples were collected from (3) hospitals. Scale, the Cronbach alpha scale was 0.89. The interview lasted (15-25) minutes. Data collected between 1st February 2022 – 1st May 2022. Results: The study showed that most nurses performed well. Half of the 135 nurses responded by always removing PPE in a designated area, 132–48.9% always disinfecting surfaces and equipment after use, 215 nurses (79.6%) always disposing of used needles after injection. Significantly different between age groups X2 = 9.94, P < 0.05. Nurses' compliance with respect to standard precautions did not differ significantly when disaggregating cases by sex, education level, marital status, total hours of clinical exposure and years of service p > 0.05. Conclusion: The results of the study concluded that most of the nurses have good precautionary standards. The nurses have good practices regarding infection control (person to person) by washing hands before and after patient care and wearing protective gloves. There are significant differences between nurses' compliance with regard to standard precautions and age nurses.
Karbapenem dirençli Acinetobacter baumannii izolatlarında direnç genlerinin Polimeraz Zincir Reaksiyonu ile araştırılması ve Pulsed Field Gel Electrophoresis yöntemi ile genotip tayini
Acinetobacter baumannii özellikle yoğun bakım ünitelerinde nozokomiyal infeksiyonlara ve salgınlara yol açan önemli bir patojendir. Karbapenem grubu antibiyotikler de dahil, çoklu ilaç direnci göstermesi bu patojenle olan infeksiyonların tedavisinde ciddi problemlere sebep olmaktadır. Karbapenem direnci sıklıkla OXA tipi karbapenemazlar ile oluşmaktadır. OXA tipi enzimler 4 subgrupta (OXA-51, OXA-58, OXA-23, OXA-24) toplanır. Acinetobacter izolatlarında OXA-51 subgrubundaki enzimler intrinsik olarak bulunurken, mobil elementler ile horizontal olarak kazanılan genlerle kodlanan OXA-58, OXA-23 ve OXA-24 subgrup enzimlerde beraberinde bulunabilmektedir. Ayrıca blaOXA-51 geninin upstream bölgesinde yerleşen ISAba 1 segmenti de transkripsiyonel bir promotor olarak ß-laktamaz gen ekspresyonunu indüklemektedir.Bu çalışmada hastanemizde hastane enfeksiyonlarndan izole edilen karbapenem dirençli A. baumannii izolatlarında karbapenemaz enzimini kodlayan blaOXA genlerinin subgruplarının Multipleks PCR, ISAba1 segmentinin tek tüp PCR yöntemi ile araştırılması ve klonal ilişkilerinin PFGE yöntemi ile belirlenmesi amaçlanmıştır.İncelenen 55 izolatın tamamında(%100) OXA 51 ve ISAba1 geni tespit edilmiştir. İzolatların 4(%7.27)ünde OXA 58, OXA 51 ve ISAba1, 3(%5.45)ünde OXA24, OXA51 ve ISAba1 geni belirlenmişken OXA 23 geni hiç bir izolatta bulunamamıştır. PFGE ile klonal ilişkilerinin incelenmesi sonucu, 55 izolatın 29(%52.72)'unun yakın ilişkili olduğu ve aynı klondan köken aldığı görülmüştür.Anahtar sözcük: Anahtar Sözcük: Acinetobacter baumannii, blaOXA21, blaOXA23, blaOXA51, blaOXA58, PFGE
Çocuklarda hastane kökenli acinetobacter baumannii izolatlarının antibiyotik duyarlılıkları ve moleküler epidemiyolojisi
Amaç: Acinetobacter baumannii suşları ile oluşan hastane enfeksiyonları son yıllarda morbidite ve mortalitenin önemli bir sebebi haline gelmiştir. Biz bu çalışmada hastanemizde yatmakta olan çocuk hastalardan izole edilen Acinetobacter baumannii suşlarının neden olduğu enfeksiyon tiplerini ve bu suşların antibiyotik duyarlılığı, fenotipik ve genotipik özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık.Yöntem: Bu çalışmaya klinik örneklerinde Acinetobacter Baumannii suşu izole edilen 69 çocuk hasta dahil edildi. İzole edilen suşların neden olduğu enfeksiyon tipleri ve bu izolatların antibiyotik duyarlılıklarına bakıldı. Yanı sıra, bu suşlarda antibiyotipleme yöntemi fenotipik ve pulsed field gel electroforesis yöntemi ile genotipik özellikleri değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 69 hastanın % 50'sinde A. baumanni'ye bağlı enfeksiyon tespit edildi. Hastane kökenli pnömoni en fazla tespit edilen enfeksiyon tipi idi (% 58). Karbapenem direnci % 91.3 oranında tespit edildi. Tigesikline karşı direnç oranı yalnızca % 18.84 idi ve kolistin direnci tespit edilen suş yoktu. Fenotipik bir yöntem olan antibiyotipleme sonucunda 69 A. baumannii izolatın; birisi 62 üyeden oluşan diğeri 2 üyeden oluşan 2 küme içerisine dağıldığını belirledik. Pulsed Field Gel Electrophoresis ile inceleme sonunda 8 majör küme ve 2 ayrı izolat olmak üzere toplam 10 küme belirlenmiştir.Sonuç: Acinetobacter baumannii hastane kaynaklı enfeksiyonlarda önemli bir role sahiptir ve antibiyotik direnci yüksek oranda izlenmektedir. Acinetobacter baumannii izolatlarının tiplendirilmesinde moleküler tiplendirme yöntemleri fenotipik yöntemlerden daha üstündür.Anahtar kelimeler: Hastane enfeksiyonu, Acinetobacter baumannii, Pulsed field gel electrophoresis,