Insulin resistance
170 theses under this subject heading
Trakya Üniversitesi Hastanesinde takipli erişkin Tip 2 Diyabetlilerde Akdeniz diyetine bağlılık durumu ve trigliserit-glikoz indeksi arasındaki ilişki
Diyabet yönetiminin en zorlu unsurlarından biri, hastaların yaşam tarzı değişikliklerine uyumunu objektif olarak takip edebilmektir. Yaşam tarzı değişiklikleri içinde tıbbi beslenme tedavisine uyum başat roldedir. Bu çalışmanın amacı, Trigliserit-Glikoz (TyG) indeksinin, Tip 2 Diyabetli hastalarda Akdeniz diyetine bağlılık durumuyla olan ilişkisidir. Kesitsel tasarımlı bu çalışma, Kasım 2024 – Nisan 2025 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Hastanesi Diyabet ve Obezite Polikliniği'nde takip edilen 252 Tip 2 Diyabetli hasta ile gerçekleştirilmiştir. Hastaların beslenme düzeni Akdeniz Diyeti Bağlılık Ölçeği (MEDAS) ile puanlanmış, metabolik durumları ise hastane yönetim bilgi sisteminde son altı ay içindeki en güncel laboratuvar verileriyle hesaplanan TyG indeksi ile analiz edilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede diyet bileşenlerinin etkisi adımsal regresyon, indeksin ayırt etme gücü ise ROC analizi ile incelenmiştir. Çalışma grubunda, MEDAS toplam puanı ile TyG indeksi arasında çok güçlü bir ters orantı saptanmıştır (r = -0.765; p <0.001). Regresyon analizleri, TyG indeksini düşürmede en etkili beslenme alışkanlıklarının şekerli/gazlı içecek kısıtlaması, ana yağ olarak zeytinyağı kullanımı ve kuruyemiş tüketimi olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmanın en çarpıcı bulgusu, TyG değeri 8,97'nin altında olan bireylerin Akdeniz diyetine güçlü bir bağlılık gösterdiğinin (MEDAS ≥9) %85,7 duyarlılık ve %85 özgüllük oranıyla tahmin edilebilmesidir. Ayrıca bu çalışmada düzenli fiziksel aktivite ve bu aktivitenin sıklığının hem diyet uyumunda hem de insülin direnci üzerindeki etkililiği gösterilmiştir. TyG indeksi, Tip 2 Diyabetli hastalarda sadece insülin direncini değil, aynı zamanda hastanın beslenme disiplinini de yansıtan güvenilir bir biyobelirteçtir. Çalışmamız, bu indeksin 8,97 değerinin altına çekilmesinin, hastaların metabolik profilini diyabet öncesi risk seviyelerine döndürebileceğini (metabolik reset) göstermektedir. Aile hekimleri, maliyetli testlere gerek duymadan TyG indeksini kullanarak hastalarının diyet uyumunu objektif olarak izleyebilir.
Obez hastalarda serum speksin düzeyinin değerlendirilmesi
Kaymaz, Ö. Obez Hastalarda Serum Speksin Düzeyinin Değerlendirilmesi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ, 2020. Obezite sağlığımızı olumsuz etkileyen multifaktöriyel kompleks bir hastalıktır. Beraberinde diyabet, hipertansiyon (HT), hiperlipidemi, kalp-damar hastalıkları gibi pek çok sağlık sorunununa yol açmaktadır. Çalışmamızdaki amacımız yakın zamanda keşfedilen yeni bir peptid olan speksinin obezite ve ilişkili bozuklular arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmaya 58 obez hasta ve 30 sağlıklı birey dahil edildi. Obez hastalarda serum speksin düzeyinde kontrol grubuna göre anlamlı fark saptanmadı (p=0,37). Aynı zamanda morbid obez grupda, fazla kilolu hastalara göre serum speksin düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,041). Obez hastalarda incelenen parametrelerden total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein (LDL), yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), trigliserit, glukoz, insülin, HbA1c, QUICKY indeks, sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB) ve beden kitle indeksi (BKİ) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (sırasıyla p=0.001, p=0.002, p=0.021, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000, p=0.000). Metabolik sendromlu (MS) hasta grubundaki serum speksin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.045). Obez hasta grubuna uygulanan korelasyon analizinde serum speksin düzeyleri ile SKB ve BKİ arasında negatif korelasyon bulundu (sırasıyla r=-0.263 p<0.05, r=-0.259 p<0,05). MS grubunda ise serum speksin düzeyleri ile trigliserit, HbA1c ve yaş arasında negatif korelasyon saptandı (sırasıyla r=-0,351 p<0.05, r=-0,304 p<0.05, r=-0,316 p<0.05). Aynı zamanda hipertansiyonu olanlarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük serum speksin düzeyleri bulundu (p=0,032). Sonuç olarak serum speksin düzeylerindeki azalmanın morbid obez hastalarda ve MS'un değerlendirilmesinde potansiyel bir biyobelirteç olabileceğini göstermektedir.
Obez adolesanlarda serum neudesin düzeyinin araştırılması
Vücut yağ oranının artmasına bağlı olarak tüm yaş gruplarında oluşan endokrin ve metabolik değişiklikler ile karakterize bir hastalık olarak tanımlanan obezite, günümüzde önlenebilir sağlık sorunları arasında yer almakta ve dünya genelinde, çocuk ve adolesanlarda artış göstermektedir. Çocukluk dönemi obezitesi yaşamın ileriki dönemlerini de etkilemekte ve prediyabet, Tip 2 Diyabet (T2DM), metabolik sendrom, hipertansiyon, dislipidemi, polikistik over sendromu (PCOS), kardiyovasküler hastalıklar, koroner arter hastalığı, depresyon gibi birçok sağlık sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Çalışmamızda amacımız yakın zamanda keşfedilen nörotrofik faktör neudesinin obez adolesanlarda düzeylerini incelemek ve obezite için yeni bir biyobelirteç olabilirliğini değerlendirmektir. Çalışmaya 58 obez adolesan hasta ve 30 sağlıklı adolesan kontrol grubu olarak alındı. Obez adolesanlarda neudesin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,013). Obez adolesanlarda VA, VASDS, BOYSDS, VKİ, VKISDS, bel/kalça, glukoz, insülin, total kolesterol (TK), trigliserid (TG), HOMA-IR, tansiyon sistolik (SKB), tansiyon diyastolik (DKB) kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı ( sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,026, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,019, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Morbid obez hastalarda VASDS, VKİ, VKİSDS, insülin, HOMA-IR düzeyleri obez grubu hastalara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0,005, p=0,000, p=0,000, p=0,036, p=0,029). Tüm çalışma grubuna uygulanan korelasyon analizinde neudesin ile VKİSDS düzeyleri arasında negatif korelasyon tespit edildi (r= -0,40, p=0,000). Çalışmamızda ülkemizdeki diğer çalışmalarla uyumlu olarak Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) kriterleri ile metabolik sendrom sıklığı %31 ve serum neudesin düzeyleri metabolik sendrom, insülin direnci, dislipidemi, hipertansiyon olan adolesanlarda, olmayan adolesanlara göre yükselme eğiliminde bulunmuş fakat istatistiksel farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p=0,259, p=0,246, p=0,259, p=0,523). Sonuç olarak obez adolesanlarda serum neudesin düzeyleri ile VKİSDS arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Serum neudesin düzeylerinin obez ve morbid obez adolesanlarda düşük olduğu, metabolik komplikasyonlar ile artış eğilimi gösterdiği ortaya konmuştur. Obezitenin tanı ve takibinde neudesinin kesin rolünü bulmak için ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç vardır.
Metabolik sendromda preptin düzeyinin kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisi
Metabolik sendrom başlangıçta insülin direnci varlığı ile meydana gelen bunu takiben obezite, diyabet, lipid profili bozukluğu olan dislipidemi ve çeşitli kardiyovasküler rahatsızlıkların metabolik bozukluklarını bir çatı altında birleştiren bir endokrin bozukluktur. Dünya üzerinde ciddi bir problem olarak karşımıza çıkan metabolik sendromda, görülme sıklığının nedeni deneklerin bireysel özellikleri ve hayat tarzları ile araştırmanın yapıldığı zaman aralığı ileri sürülmüştür. Metabolik sendromlu kişilerde görülen subklinik kardiyovasküler hastalıkların varlığının da kardiyovasküler hastalık riskinin artmasında etkili olduğu ileri sürülmüştür. Dünyada hızlıca yayılan diyabet ve metabolik sendrom, araştırmacıları bu hastalıkların tanı, tedavi ve patogenezinde görev alan ayıraçlar hususunda araştırmaya yönlendirmiştir. Bu araştırmaların sonucunda da kardiyovasküler hastalıkların önüne geçilebileceği umut edilmektedir. Çalışmamızdaki amacımız yakın zamanda keşfedilen yeni bir peptid olan preptinin metabolik sendromla olan ilişkisini incelemek ve buna bağlı olarak kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisini değerlendirebilmektir. Çalışmaya 58 metabolik sendrom hastası deney grubu ve 30 sağlıklı birey kontrol grubu olarak alındı. Metabolik sendromlu hastalarda preptin, yaş, bel çevresi, kalça çevresi, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, glukoz, insülin, LDL, HDL, total kolesterol, TG, HOMA, HbA1c, VKİ, QUICKI, SCORE risk değerlendirmesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,005, p=0,000, p=0,000 p=0,008, p=0,000, p=0,033, p=0,000, p=0,043, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Metabolik sendrom hasta grubuna uygulanan korelasyon analizinde Preptin düzeyi ile bel çevresi, sistolik kan basıncı, HOMA ve VKİ arasında pozitif korelasyon tespit edildi (sırasıyla r=0,324 p<0,005, r=0,293 p<0,05, r=0,332 p<0,05, r=0,308 p<0,05). Metabolik sendrom hasta grubu VKİ ve SCORE risk yönünden 4 farklı alt grup altında preptin seviyesi ile ilişkisi değerlendirildi. VKİ ve SCORE risk arttıkça preptin seviyelerinde de artış olduğu gözlemlendi. Sonuç olarak metabolik sendromlu hastalarda yükselen düzeyleri nedeniyle, preptinin kardiyovasküler risk faktörlerini belirlemede yardımcı olabilecek olan bir peptit olabileceği öngörülmüştür. Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Preptin, Kardiyovasküler risk, İnsülin direnci, Hiperlipidemi, HOMA.
Metabolik sendrom ve tip 2 diyabet hastalığı ile irisin ve asprosin düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Metabolik sendrom (MetS), insülin direncinin öncülük ettiği, obezite, dislipidemi, hiperglisemi, yüksek kan basıncı ve koroner arter hastalığını (KAH) içeren bir klinik özellikler kümesidir. MetS'nin hızla artan yaygınlığı (genel dünya nüfusunun%20-30'u) ve olası zararlı sonuçları göz önüne alındığında, öngörücü faktörlerini ve mekanizmalarını ortaya çıkarmak için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir. Tip 2 diabetüs mellitus (T2DM), çok sinsi seyreden bir hastalık olup diyabetin en yaygın tipidir ve dünya genelinde yaşam sürelerini olumsuz etkilemektedir. T2DM ve obezite gibi metabolik hastalıklar vücutta birçok sağlık sorununa sebebiyet verdiği için iyileştirilmesinde salgılanan hormonların ilişkisi önemlidir. Çalışmamızda Metabolik Sendrom (MetS), obezite ve Tip 2 (T2DM) diyabet hastalarında irisin ve asprosin düzeylerinin insülin direnci belirteçleri ve kardiyovasküler hastalık riski ile arasındaki ilişkiyi saptayarak ortaya koymayı amaçladık. Çalışmamıza 120 hasta grubu ve 25 kontrol grubu dahil edildi. Metabolik sendromlu hastalarda asprosin, bel çevresi, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, trigliserit, insülin, HDL, HOMA, VKİ kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Metabolik Sendromlu hastalarda irisin ise anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,000). T2DM 'li hastalarda asprosin, bel çevresi, sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB), trigliserit (TG), insülin, HDL, HOMA, VKİ kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,007, p=0,000, p=0,000, p=0,000). T2DM 'li hastalarda irisin ise anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,000). Sonuç olarak araştırmamızda gruplar içeresinde irisin düzeyleri düşük, asprosin düzeyleri yüksek bulundu. Bu durum ile yeni keşfedilen irisin ve asprosin belirteçlerinin obezite, MetS ve Tip2 DM hastalıklarındaki düzeylerinin ortaya konması ile bu hastalıkların nedenleri ve tedavi konularında cevaplar verilebilecektir.
Normokalsemik hiperparatiroidili hastalarda metabolik sendrom bileşenlerinin retrospektif incelenmesi
Çalışmamızda, takip ettiğimiz nHPT'li hasta grubunun MetS bileşenlerini kontrol grubuyla retrospektif karşılaştırmayı amaçladık. MetS'in kardiyovasküler hastalıklar ve buna bağlı morbidite ve mortalitede artışa sebep olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak; nHPT'li grupta MetS bileşenleri oranı yüksek bulunursa, bu gruptaki hastaların takip ve tedavi yönetimine katkı oluşturabileceğini düşündük. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğinde takip edilmekte olan nHPT'li 88 hasta ve yaş, cinsiyet özellikleri bakımından benzer 80 kişilik kontrol grubunun verileri retrospektif olarak değerlendirildi. MetS ile ilişkili olarak kaydettiğimiz boy, kilo, BKI, BÇ, KÇ, sistolik ve diyastolik KB'ları, APG, TK, HDL-K, LDL-K ve TG verileri kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Normokalsemik hiperparatirodili hasta grubunun 79'u (%89) kadın, 9'u (%11) erkek, yaş ortalaması 59,36±9,33 olarak saptandı. Bu profile benzer olarak seçilen kontrol grubunun da 70'i (%87,5) kadın, 10'u (%12,5)'u erkek, yaş ortalaması 56,64±10,73 olarak benzerdi. Her iki grup NCEP-ATP III MetS tanı kriterlerine göre değerlendirildiğinde, nHPT'li grupta 27 kişide (%32,9), kontrol grubunda ise 18 kişide (%22,5) MetS saptandı. Böylece nHPT'li hastalarda kontrol grubuna göre MetS sıklığında artış tespit edildi (p=0,032). Metabolik sendrom parametreleri ayrı ayrı incelendiğinde nHPT'li hasta grubunda BÇ ortalaması 105,54±13,72 cm, kontrol grubunda 94,81±14,56 cm saptandı. KÇ ortalaması nHPT'li grupta 117,27±13,22 cm, kontrol grubunda 110,56±11,16 cm olarak saptandı. Böylece nHPT'li grupta BÇ ve KÇ, Ca metabolizma bozukluğu olmayan kontrol grubuna göre istatistiki anlamlı derecede artmış bulundu. nHPT'li grupta ortalama sistolik KB düzeyi 135,73±20,64 mm Hg, diyastolik KB düzeyi 83,72±10,77 mm Hg bulundu. Kontrol grubunda ise ortalama sistolik KB 131,12±82,37 mm Hg, diyastolik KB 82,72±9,17 mm Hg olarak tespit edildi. İki grup arasında istatistiksel anlamlılık tespit edilmedi. Laboratuvar değerleri incelendiğinde hasta grubunda ortalama APG düzeyi 109,78 mg/dl iken, kontrol grubunda ortalama 96,58 mm Hg tespit edildi. Böylece nHPT'li hasta grubunda kontrol grubuna göre APG düzeyi anlamlı olarak artmış saptandı (p<0,001). Lipid profili incelendiğinde ise TK, LDL-K, TG düzeyleri nHPT'li grupta kontrol grubuna göre anlamlı artmış bulunurken, HDL-K düzeylerinde anlamlı fark bulunmadı. Böylece nHPT'li hastaların kontrol grubuna göre lipid profili anlamlı derecede daha bozulmuş saptandı. Sonuç olarak; nHPT'li hastalarda MetS sıklığının fazla olduğu ve MetS bileşenlerinden özellikle BÇ, KÇ, APG ve lipid profilinin kontrol grubuna göre daha kötü olduğu tespit edildi. Çalışmamızdan çıkardığımız sonuçlar doğrultusunda, nHPT'li hasta grubunu genel popülasyona göre MetS ve tedavisi açısından daha yakından takip etmemiz gerektiğini, buna bağlı gelişebilecek kardiyovasküler hastalık riski açısından daha dikkatli olmamız gerektiğini söyleyebiliriz.
Romatoid faktör pozitif asemptomatik vakalarda insülin direncinin değerlendirilmesi
Otoimmün hastalıkların patogenizinde önce otoantikor pozitifliğinin geliştiğini ve yıllar sonrasında otoimmün hastalıkların ortaya çıktığını bilmekteyiz. Biz bu çalışmamızda asemptomatik romatoid faktör pozitif bireylerde otoimmünitenin neden olabileceği inflamasyonun, insülin direncine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Bu çalışma SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi' nde tek merkezli vaka-kontrol çalışması olarak kasım 2023 ve kasım 2024 tarihleri arasında romatoloji polikliniğine başvuran romatoid faktörü pozitif asemptomatik hastalar ve endokrinoloji polikliniğinden alınan romatoid faktör negatif asemptomatik bireyler arasında yürütüldü. Vaka grubuna romatoloji polikliniğine gelen, daha önceden insülin direnci ile romatoid faktörü herhangi bir nedenden dolayı bakılıp pozitif çıkan 46 birey seçildi. Kontrol grubuna ise endokrinoloji polikliniğine başvuran yaş ve cinsiyetleri eşleştirilmiş romatoid faktörü negatif asemptomatik 45 birey seçildi. Çalışmaya dahil edilen iki gruptaki toplam bireylerin 29 (%31,9)'unda insülin direnci tespit edildi. Bu iki grup ayrı ayrı incelendiğinde ise asemptomatik romatoid faktör pozitif grubundaki bireylerin 15 (%32,6)'inde, kontrol grubundaki bireylerin 14 (%31,1)'ünde insülin direnci bulundu (p: 0,878). Aralarında sayısal olarak fark olsa dahi istatistiksel fark yoktu. Çalışmadaki her iki gruptaki tüm bireylerin insülin direnci değeri ortalamaları ise 2,33±1,4 (medyan: 1,89) olduğu bulundu. Grupları ayrı ayrı değerlendirdiğimizde asemptomatik romatoid faktör pozitif grubundaki bireylerin insülin direnci ortalama değeri 2,60±1,6 (medyan: 2,07), kontrol grubundaki bireylerin insülin direnci ortalama değeri ise 2,05±1,2 (medyan: 1,76) olduğu saptandı (p: 0,110). Dolayısıyla yine asemptomatik romatoid faktör pozitif grubunda kontrol grubuna göre sayısal olarak fark vardı ancak istatistiksel fark saptanmadı. Sonuç olarak, romatoid faktör pozitif asemptomatik hastalarda artmış insülin direnci sıklığına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir durum saptanamamıştır. Yine de hasta grubundaki insülin direncindeki sayısal üstünlük, romatoid faktör pozitifliğinin insülin direncini tetikleyebileceğini düşündürmektedir. Elde edilen bulgular romatoid faktörün, insülin direncinin patogenezinde etkili bir faktör olabileceği yönünde umut verici olsa da hastalardaki romatoid faktör pozitifliğinin ne kadar zaman önce geliştiğinin bilinerek romatoid faktör pozitifliğinin homojenize edildiği, hastaların daha uzun süreli takiplerinin yapılabildiği ve daha geniş populasyonda yapılacak olan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Glikoprotein non-metastatik melanoma protein b (GPNMB), kan glukoz düzeyi ve karaciğer yağlanması arasındaki ilişkinin incelenmesi
Yakın zamanda karaciğerden de salgılandığı gösterilen ve bir hepatokin olarak kabul edilen GPNMB'nin işlevleri ve enerji dengesindeki rolü henüz bilinmemekle beraber, karaciğer ile yağ dokusu arasındaki haberleşmede rol oynadığı düşünülmektedir. Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD), dünya çapında en yaygın görülen kronik karaciğer hastalığıdır. NAFLD sıklıkla abdominal obezite, insülin direnci, hipertansiyon ve dislipidemi ile ilişkilidir, dolayısıyla metabolik sendrom NAFLD için ana risk faktörüdür. GPNMB'nin prediyabet ve karaciğer yağlanması ile olan ilişkisinin tanımlanması, metabolik sendromdaki fizyopatolojik süreçleri ve hepatokinlerin işlevlerini anlamak açısından önemlidir. Bu çalışmanın amacı GPNMB ile kan glukoz düzeyi ve karaciğer yağlanması arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu amaçla 30-55 yaş aralığında sigara ve ilaç kullanmayan, sistemik hastalığı olmayan 61 gönüllü çalışmaya dahil edildi. Denekler cinsiyet ve beden kütle indekslerine göre normal kilolu kadın (n=16), fazla kilolu kadın (n=16), normal kilolu erkek (n=13), fazla kilolu erkek (n=16) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. 12 saatlik açlık sonrası deneklerden alınan kan örneklerinde açlık kan şekeri, insülin, serum GPNMB, lipit profili, ALT, AST, sT4, TSH, ESR, CRP, HbA1c ölçümleri gerçekleştirildi. Daha sonrasında deneklere 75 gramlık oral glukoz yükleme testi yapılarak hastaların 30, 60, 90 ve 120.dk'da alınan kan örneklerinde kan şekeri, insülin düzeyi ve GPNMB düzeyleri tekrar ölçüldü. Deneklerin kan basıncı ve detaylı vücut analizi ölçümleri yapıldı. Deneklere ayrıca üst abdomen manyetik rezonans görüntülemesi yapılarak karaciğer büyüklüğü, karaciğer yağlanması ve sertliği değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda serum GPNMB düzeyleri ile kan glukoz düzeyi, insülin düzeyi, HbA1c, karaciğer büyüklüğü, yağlanması ve sertliği arasında bir ilişki bulunamadı. Normal kilolu ve fazla kilolu kişiler arasında GPNMB düzeyleri açısından fark tespit edilemedi. Bu sonuçlar sağlıklı kişilerde kan GPNMB düzeyinin kan glukoz düzeyindeki değişiklikler, beden kütle indekisi ya da karaciğer yağlanmasının doğrudan bir göstergesi olmadığını düşündürmektedir.
Polikistik over sendromlu kadınlarda yaşlanma sürecindeki metabolik ve kardiyovasküler değişimlerin sağlıklı kadınlarla karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Polikistik over sendromu (PKOS) doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen endokrin ve metabolik bozukluk olup, androjen fazlalığı, over disfonksiyonu ve polikistik over morfolojisi birlikteliği ile seyreder. Kardiyometabolik risk faktörleri, özellikle oligo-anovulasyon ve hiperandrojenizmle seyreden klasik fenotiplere sahip PKOS'lu kadınlarda daha sıktır. Ancak PKOS'un klinik ve biyokimyasal özellikleri yaşlanma ile değişir. Bu çalışma ile seçilmemiş bir popülasyonda geçmişte PKOS tanısı almış hastalar ve sağlıklı kontrol grubu yeniden değerlendirilerek yaşlanma ile geçirdikleri değişimin kardiyometabolik risk üzerine olan etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya 2009 yılında tanı alarak uygun fenotiplendirmesi yapılmış halen 35 yaş ve üzerinde olan 41 PKOS'lu kadın ve benzer yaş aralığında sağlıklı kontrol grubundan 43 kadın dahil edilmiştir. Tüm katılımcılar yapılandırılmış görüşme, fizik muayene, antropometrik, hormonal ve biyokimyasal ölçümler ile değerlendirilmiştir. Ayrıca PKOS tanılı 30 kadın ve yaş ile uyumlu sağlıklı 30 kadının ekokardiyografi ölçümü ve vücut kompozisyon analizi yapılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre, PKOS tanılı hasta ve kontrol grubu arasında vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi, kalça çevresi, bel/kalça oranı, kan basıncı açısından fark bulunmamıştır. Her iki grupta da 2022 yılında ölçülen testosteron, serbest androjen indeksi (FAİ) ve dehidroepiandrostenedion sülfat (DHEAS) değerlerinde 2009 yılına kıyasla anlamlı düzeyde düşme olduğu görülmüş olup, PKOS tanılı hasta grubunda, kontrol grubuna kıyasla total testosteron, FAİ, DHEAS düzeyleri istatistiksel olarak hala anlamlı olacak şekilde yüksek bulunmuştur. Metabolik sendrom açısından bakıldığında, her iki grupta da yaşlanma ile metabolik sendrom gelişiminin oransal olarak yaklaşık 2 katına çıktığı görülmüştür ancak gruplar arasında metabolik sendrom sıklığı benzer bulunmuştur. PKOS alt fenotipleri arasında da metabolik sendrom gelişimi açısından 2022 yılında farklılık mevcut değildir. Hasta ve kontrol grubunun ekokardiyografik değerlendirmesinde sistolik fonksiyonları, strain ölçümleri ve epikardiyal yağ ölçümü benzer bulunmuştur. Epikardiyal yağ kalınlığı ile VKİ, bel çevresi, bel/kalça oranı, yıllar içerisindeki bel çevresindeki artış ve HOMA-IR arasında pozitif korelasyon olduğu görülmüştür. Ayrıca epikardiyal yağ kalınlığı ile hem tüm vücut yağ yüzdesi ve kütlesi, hem de gövdesel yağ yüzdesi ve kütlesi arasında pozitif korelasyon olduğu görülmüştürsırasıyla (r= 0.285, p= 0.03), (r=0.312, p=0.02), (r=0.262, p=0.04), (r=0.32, p=0.01). Epikardiyal yağ ölçümlerinin sonucunda üç alt fenotip arasında anlamlı farklılık görülmüş olup C fenotipi en yüksek değerlere sahip bulunmuştur (p=0.04). Tüm çalışma grubu FAİ median değerlerine bölündüğünde, daha yüksek FAİ'ye sahip olanlarda daha yüksek epikardiyal yağ kalınlığı olduğu görülmüştür (p = 0.02). Daha yüksek FAİ'li PKOS hastalarında da daha yüksek epikardiyal yağ kalınlığı eğilimi olduğu görülmüştür (p = 0.09). Sonuç olarak, hastaneye başvurmayan seçilmemiş popülasyonda PKOS'lu kadınlar perimenopozal dönemde yaş eşleştirilmiş kadınlara göre daha yüksek androjen düzeylerine sahip olmalarına karşın benzer kardiyometabolik riske sahiptirler. Bununla birlikte, daha ileri yaş grubundaki hastaların uzun süre takip edildiği geniş toplum temelli populasyon çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Seboreik keratozu olan hastalarda insülin direnci, metabolik sendrom riski ve IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri ile ilişkisinin araştırılması
Seboreik keratoz derinin en sık görülen benign epidermal tümörüdür. İlerleyen yaş ile sıklığı artmakla birlikte patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Seboreik keratozlarla insülin direnci veya metabolik sendromun ilişkisi henüz araştırılmamıştır. Diyabet hastalarında seboreik keratozlarda EGFR ekspresyonunun arttığı ve farelerde obezite modelinde benign deri tümörlerinde EGF ve IGF-1 arasında kesişim yolakları olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada seboreik keratozu olanlarda insülin direnci ve metabolik sendrom riskinin ve serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması ve doku IGF-1 ve IGBP-3 ekspresyonunun incelenmesi amaçlandı. Ayrıca dermoskopik bulguların bu klinik ve histopatolojik bulgular ile olası korelasyonunu incelendi. Çalışmaya en az bir seboreik keratozu olan 100 hasta ve yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş aynı sayıda kontrol dahil edildi. Diyabet veya polikistik over sendromu tanısı olanlar ve insülin ve karbonhidrat metabolizmasını etkilediği bilinen ilaç kullananlar dışlandı. Tüm bireylerde açlık insülin, açlık kan şekeri (AKŞ), HbA1c, serum lipitleri, karaciğer enzimleri, serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri ölçüldü ve Homeostatic Model Assessment of Insulin Resistance (HOMA-IR) hesaplandı. Tüm bireylere antropometrik ölçümler ve Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Yetişkin Tedavi Paneli III (NCEP ATP III) ve Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) kriterlerine göre metabolik sendrom değerlendirilmesi yapıldı. Ayrıca hasta grubunda lezyonlardan biri dermoskopik inceleme sonrası tıraş (shave) eksizyonla çıkarılarak dokuda IGF-1 ve IGFBP-3 immunohistokimyasal boyamaları yapıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre, hasta grubunda açlık insülin düzeyleri ve HOMA-IR değerleri kontrol grubundan daha yüksek olup insülin direnci açısından artmış risk bulundu (p<0,01). Metabolik sendrom sıklığı hem NCEP ATP III hem de IDF kriterlerine göre hasta grubunda istatistiksel açıdan anlamlı şekilde kontrol grubundan daha yüksek bulundu (p<0,001). Vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi ölçümleri ve ALT, GGT ve LDL düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,05). Serum IGFBP-3 düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek bulundu (t=2,213, p=0,028). Serum IGF-1 düzeyi açısından ise gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05); ancak normal popülasyonda görülen yaş ile negatif korelasyon IGF-1 için hasta grubunda kaybolmuştu (p>0,05). İmmunohistokimyasal incelemelerde, IGF-1 için lezyonlu bölgede ve komşuluğundaki normal deride granüler tabakada pozitif sellüler boyanma izlendi. Lezyonlu bölgede normal deriye göre 23 vakada (23,2%) bir alanda, 19 vakada (19,2%) iki alanda ve 13 vakada (%13,1) üç ve üstü alanda IGF-1 ile fokal pozitiflik saptandı. IGFBP-3 için ise tüm vakalarda normal deri ile lezyonlu bölgede eşit yoğunlukta ve seviyede nükleer boyanma görülmüş olup aralarında farklılık saptanmadı. Dermoskopik bulgularda; firkete damarlar ile açlık insülin düzeyi arasında (p=0,038) ve tombul parmak bulgusu ile de açlık insülin düzeyi, AKŞ ve HOMA-IR arasında (p<0,01), milium benzeri kistler ile serum IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri arasında (p=0,033 ve p=0,002) ve keskin sınırlı kenar ile doku IGF-1 ekspresyonu arasında (p<0,01) negatif korelasyon olduğu görüldü. Toplam lezyon sayısı ile serum IGF-1 düzeyi arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,250, p=0,012). Sonuç olarak, seboreik keratoz hastalarında insülin direnci ve metabolik sendrom açısından artmış risk vardır ve bu hastalarda bir belirteç olabilir. İnsülin direnci araştırılmasında bu hastalarda özellikle açlık insülin düzeyi ve HOMA-IR bakılması faydalı olacaktır. Hem serum hem dokuda elde edilen sonuçlar düşünüldüğünde IGF-1 ve IGFBP-3'ün seboreik keratozların patogenezinde rolü olabilir. Bu açıdan yapılacak ayrıntılı moleküler çalışmalara ihtiyaç vardır.
Zaman-sınırlı beslenme programının rekreaktif aktif erkeklerde vücut kompozisyonu, insülin duyarlılığı ve yağ oksidasyonu üzerine etkisi
Zaman-sınırlı beslenme (ZSB), bireylerin beslenme penceresinin günün belirli saatleriyle sınırlandırıldığı ve açlık penceresinin en az 12 saat olduğu en sık tercih edilen aralıklı açlık modelidir. Bu araştırmanın amacı; 6 haftalık ZSB programının aktif erkeklerde vücut kompozisyonu, insülin duyarlılığı, dinlenim durumunda ve egzersiz sırasında yağ oksidasyonu üzerine etkisini belirlemektir. Çalışmaya 18-39 yaş aralığında, sağlıklı, en az 1 yıldır haftada en az 3 gün egzersiz yapan 31 rekreasyonel olarak aktif erkek gönüllü katılmıştır. Katılımcılar rastgele yöntemle ZSB (n=14) veya kontrol (n=17) grubuna dâhil edilmişlerdir. ZSB grubu, 6 hafta boyunca 16:8 programını uygulamış, kontrol grubundan ise mevcut beslenme alışkanlıklarını değiştirmemeleri istenmiştir. Tüm katılımcıların vücut kompozisyonu, dinlenik metabolik hız ve submaksimal egzersiz sırasındaki yağ oksidasyonu 6 haftalık program öncesi ve sonrası ölçülmüştür. Ayrıca katılımcılardan çalışma başında ve sonunda 12 saatlik açlık sonrası kan örnekleri alınmıştır. Verinin normal dağılım gösterdiği belirlendikten sonra, ZSB uygulaması öncesinde ve sonrasında gruplar arasındaki ve grup içi farkları incelemek için iki yönlü tekrarlı ölçümlerde (grup×zaman) varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Vücut ağırlığı (p=0,002; kısmi eta kare (p2) = 0,280), kas kütlesi (p=0,015; p2=0,20), yağsız vücut kütlesi (p=0,015; p2=0,19) ve yağ kütlesi (p=0,017; p2=0,18) 6 haftalık ZSB programı sonrası anlamlı düzeyde azalmıştır. Tüm bu değişkenlerin grup×zaman etkileşimleri de istatistiksel olarak anlam bulunmuştur (p<0,05). Bu bulgular, bu değişkenlerde 6 hafta içerisindeki gruplardaki değişimin istatistiksel olarak farklı olduğunu göstermektedir. Tekrarlı ölçümlerde ANOVA sonuçları gruplar arasında ve zaman içerisinde dinlenik metabolik hız ve karbonhidrat oksidasyonunda anlamlı bir değişiklik olmadığını göstermiştir (p>0,05). Dinlenik solunum değişim oranında (RER) (p=0,014; p2=0,19) azalma ve dinlenik yağ oksidasyonunda (p=0,006; p2=0,23) artış, grup×zaman etkileşimi açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Uygulanan 6 haftalık ZSB programı, egzersiz sırasındaki yağ ve karbonhidrat oksidasyonunu, egzersiz sırasındaki RER'i ve metabolizmayla ilişki kan parametrelerini ise istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değiştirmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak, 6 haftalık ZSB programı, genç sağlıklı erkeklerde yağ kütlesini ve vücut ağırlığını azaltarak vücut kompozisyonunu iyileştirirken, dinlenme halindeki substrat oksidasyonunu geliştirmektedir. Egzersiz sırasındaki substrat oksidasyonu üzerinde etkisi ise sınırlıdır.
Polikistik over sendromu tanılı hastaların mitokondriyal peptit düzeylerinin sağlıklı bireylerle karşılaştırılması
Polikistik over sendromu (PKOS) üreme çağındaki kadınlarda en yaygın görülen endokrinolojik ve metabolik hastalık olup; androjen fazlalığı, ovulatuar disfonksiyon, ve polikistik over morfolojisi ile seyreder. PKOS'un patofizyolojisi net bir şekilde aydınlatılamamış olmakla birlikte mitokondriyal disfonksiyon ve yol açtığı kronik inflamasyonun diğer metabolik hastalıklarda olduğu gibi PKOS'un da patogenezinde rol oynayabileceği düşünülmektedir. Humanin, mitokondriyal genomdan 16S ribozomal RNA geni MT-RNR2 tarafından kodlanan, 24 amino asit uzunluğunda mitokondri türevi bir peptittir. Humanin, mitokondriden oksidatif strese yanıt olarak salgılanır ve hücreyi apoptozdan ve inflamasyondan korumada rol alır. Humaninin mitokondriyal disfonksiyonun göstergesi olarak birçok metabolik hastalıkta azaldığı gösterilmiştir. Bu çalışma ile PKOS ve sağlıklı kontrol hastalarının serum humanin düzeylerinin karşılaştırılarak, humaninin PKOS patofizyolojisinde rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya yaş ve VKİ eşleştirilmiş 40 PKOS ve 40 sağlıklı kontrol alınmış, katılımcılar fizik muayene, hormonal, biyokimyasal, antropometrik ölçümler, vücut kompozisyonu ile değerlendirilmiş, katılımcıların serumlarından humanin ölçümü yapılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre PKOS grubunun bel çevresi, bel/kalça oranları, total testosteron, FAI, LDL, trigliserid ve OGTT esnasında 120. dakika insülin değerleri sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulunmuştur. PKOS grubunun humanin düzeyi ise sağlıklı kontrol grubundan anlamlı düşük bulunmuştur (p<0.001). Korelasyon analizlerinde humanin yaş ile pozitif anlamlı (r=0.455, p<0.001); total testosteron, insülin 120. dakika, total kolesterol, LDL, non-HDL kolesterol, trigliserid ile negatif anlamlı korelasyon göstermiştir [sırasıyla (r=-0.275, p=0.013), (r=-0.266, p=0.017), (r=-0.306, p=0.006), (r=-0.292, p=0.009), (r=-0.241, p=0.032), (r=-0.261, p=0.020)]. Sonuç olarak, mitokondriyal disfonksiyon göstergesi olan serum humanin düzeyleri PKOS hastalarında yaş ve VKİ eşleştirilmiş sağlıklı kontrollere göre daha düşüktür. Humanin düzeyleri androjen fazlalığı, insülin direnci ve dislipidemi ile ilişkili görünmektedir. PKOS fizyopatolojisinde humanin ve diğer mitokondriyal peptitlerin potansiyel rollerinin iyi anlaşılması ileride mitokondriyal disfonksiyona yönelik yeni tedavi seçeneklerinin geliştirilmesine olanak sağlayabilir.
Tip 2 diyabet ve insülin direnci olan bireylerde beslenme ve egzersiz tedavisinin bazı serum miyokin ve adipokin düzeyleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı insülin direnci ve tip 2 diyabeti olan bireylerde egzersiz ve diyet tedavisinin antropometrik ölçümler, bazı biyokimyasal parametreler ve serum irisin, FGF21, FSTL1, visfatin ve metrnl proteinleri üzerindeki etkisini incelemektir. Çalışmaya 24 insülin direnci ve 24 tip 2 diyabetik birey (BKİ>25kg/m2) ile 24 sağlıklı birey (BKİ>25kg/m2) katılmıştır. Tip 2 diyabetik ve insülin direnci olan bireyler rastgele diyet ve diyet + egzersiz gruplarına ayrılarak 12 haftalık egzersiz ve/veya diyet tedavisi ile takip edilmiştir. Bireylerin antropometrik ölçümleri, bazı biyokimyasal parametreleri ile serum adipokin ve miyokin düzeyleri başlangıçta, 4. ve 12. haftalarda incelenmiştir. Araştırma sonucunda, başlangıç irisin düzeyinin tip 2 diyabetli (20,886,5 ng/mL) ve insülin dirençli bireylerde (23,696,1 ng/mL) sağlıklı bireylerden (11,395,2 ng/mL) daha yüksek (p0,001), visfatin ve FSTL1 düzeyinin diyabet grubunda insülin direnci ve kontrol grubuna göre daha yüksek, metrnl düzeyinin insülin direnci grubunda diyabet grubundan daha yüksek bulunmuştur (p=0,001). Diyabetik bireylerde 12. haftada FGF21, visfatin ve FSTL1 düzeyleri azalmıştır (p0,05), irisin düzeyi 12. haftada 4. haftaya göre artmıştır (p=0,008). İnsülin direnci grubunda serum irisin, FGF21 ve FSTL1 düzeyleri 4. haftada azalmıştır (p0,05), visfatin düzeyinde bir değişiklik görülmemiştir (p0,05). Serum metrnl 12. haftada başlangıç düzeyine göre azalmıştır (p0,001). Araştırma sürecinde serum adipokin ve miyokin düzeylerindeki değişim diyet ve egzersiz grupları arasında fark göstermemiştir (p>0,05). İnsülin direnci olan bireylerde serum irisin düzeyi kas kütlesi ile ve FGF21 düzeyi vücut ağırlığı ile pozitif ilişkili, FSTL1 düzeyi bel/kalça oranı ile negatif ilişkili bulunmuştur. Diyabetik bireylerde 12. hafta visfatin düzeyi ile HbA1c düzeyi ile ilişkili bulunmuştur (r=-0,454; p=0,026).
İnsülin direnci olan obez erkeklerde diyet ve egzersizin irisin ile lipasin üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, insülin direnci olan obez erkeklerde kısa süreli asidik ve alkali beslenme müdahalelerinin akut aerobik egzersize verilen irisin, lipasin ve glikoz yanıtları üzerine etkilerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya insülin direnci olan, 11 obez erkek (Yaş: 34,63±4,12 yıl; Beden kütle indeksi: 35,68±4,38 kg/m2) katılmıştır. Katılımcıların sağlık kontrolleri yaptırılmış, vücut kompozisyonları dual X-ray absorbtiometri ile, dinlenik metabolik hız ve maksimum oksijen tüketimleri indirekt kalorimetre yöntemi ile belirlenmiştir. Katılımcılara rastgele çapraz düzende, birer hafta süre ve aralarında iki günlük arınma dönemleriyle, üç farklı izokalorik diyet (konrol, asidik, bazik) 7 gün uygulanmıştır. Her diyet uygulamasından sonra sekizinci günde ise akut aerobik egzersiz (koşu bandında maksimal kalp atım hızının (KAH) %65'inde 36 dk) yaptırılmıştır. Egzersizden 1 saat önce, hemen sonra ve 1 saat sonra alınan kanlarda glikoz, insülin, irisin ve lipasin düzeyleri belirlenmiştir. Diyet uygulamalarının incelenen değişkenler üzerine etkisini karşılaştırmak amacıyla Friedman varyans analizi kullanılmıştır. İrisin ve lipasinde egzersiz ve beslenmeye bağlı anlamlı bir değişiklik gözlenmemiştir (p>0,05). Egzersiz öncesi insülin, bazik beslenmede diğer iki duruma göre daha düşüktür (p<0,05). Glikoz, üç beslenme durumunda da egzersiz öncesine göre, sonrasında ve 1 saat sonrasında düşüktür (p<0,05). Ayrıca katılımcıların aynı KAH'a ulaşmak için, bazik diyetteki koşu hızı asidik duruma göre daha yüksektir (p<0,05). İnsulin direnci olan obez erkeklerde, asidik ve bazik beslenme sonrasında irisin ve lipasin düzeylerinde egzersize bağlı bir değişiklik görülmemiştir (p>0,05). Glikozda egzersize bağlı düşüş beklenen bir yanıt olup diyetten bağımsızdır. Ancak bazik beslenme programından sonra, aynı kalp atım hızında daha yüksek koşu hızı değerlerine ulaşılması, bazik beslenmenin egzersiz performansını iyileştirdiğine işaret etmektedir.
Tip 2 diyabetli hastalarda akdeniz ve dash diyetine uyumun glisemik kontrol üzerine etkisi
Tip 2 Diyabetes Mellitus (Tip II DM) ve insülin direnci (IR) olan hastaların beslenme şekillerinin glisemik durumlarını ve antropometrik ölçüm değerlerini etkilediği bildirilmesine rağmen ilgili çalışmalar literatürde oldukça kısıtlıdır. Bu çalışma Tip II DM ve IR olan hastaların Akdeniz diyeti ve DASH (Dietary Approaches to Stop Hypertension) diyetine uyumlarının biyokimyasal parametreleri (açlık kan glikozu, HbA1c, trigliserit, total kolesterol, HDL-kolesterol, LDL-kolesterol, VLDL-kolesterol, insülin) ve antropometrik ölçümlerine (vücut ağırlığı, boy uzunluğu, vücut yağ oranı, vücut yağ miktarı, yağsız vücut ağırlığına) etkisini değerlendirmek amacıyla Gölbaşı Şehit Ahmet Özsoy Devlet Hastanesi Diyet Polikliniği'ne başvuran 20-64 yaş arası 70 (20 erkek, 50 kadın) gönüllü birey ile yürütülmüştür. Çalışmaya katılan bireylere genel bilgiler, 24 saatlik besin tüketim kaydı, besin tüketim sıklığı, Akdeniz Diyeti Uyum Ölçeği, DASH diyet skoru ve Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi Kısa Formunu (International Physical Activity Questionnaire [IPAQ- SF]) içeren anket yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerle çalışmanın başlangıcında ve üç ay sonrasında olmak üzere toplam iki kez görüşülmüştür. Çalışmada Akdeniz diyetine uyum, bireylerin insülin seviyeleri ile negatif yönlü orta şiddette (r=-0,468; p<0,01) ve HDL-kolesterol seviyeleri ile pozitif yönlü zayıf şiddette (r=0,372; p<0,01) korelasyon gösterirken; DASH diyetine uyum ile biyokimyasal parametreler ve antropometrik ölçümler arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak Tip II DM ve IR olan hastalarda Akdeniz diyeti hastaların beslenme durumu ve biyokimyasal parametrelerini iyileştirebilecek beslenme tedavisi yaklaşımı olarak değerlendirilebilir, DASH diyeti ile ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Akdeniz diyeti, DASH diyeti, tip 2 diyabet, insülin direnci, glisemik kontrol
İnsülin direnci olan kişilerde aralıklı oruç ve eliminasyon diyetinin bazı kan parametreleri üzerindeki etkisinin araştırılması
İnsülin direnci, insülinin kan şekerini düşürmede daha az etkili hale gelmesidir. İnsülin direnci kardiyovasküler hastalık, erken ölüm, kanser, demans gibi hastalıklarda önemli rol oynamaktadır. Sağlıklı populasyonda %25 oranında insülin direnci görülmektedir. Genetik özelliklerin yanı sıra; hareketsiz yaşam tarzı ve beslenme alışkanlığı insülin direncinde ciddi önem taşır. Bu çalışma insülin direnci olan bireylerin güncel diyet yaklaşımı olan aralıklı oruç ve eliminasyon diyeti birlikte uygulandığında bazı kan parametrelerinin değişimini incelemek amacıyla yürütülmüştür. Çalışmaya özel bir endokrinoloji kliniğine tedavi olmak amacıyla gelen 30 yaş ve üzerinde olup insülin direnci olan 52 hasta ile kontrol grubu olarak dahil edilen ve insülin direnci olmayan 30 yaş ve üzeri 30 hasta olmak üzere toplam 82 kişi dahil edilmiştir. Çalışmadaki kadın katılımcı oranı %41.46 iken erkek katılımcı oranı %58,54 olarak belirlendi. Çalışma prospektif olarak planlamıştır. Bu çalışma için klinikte kayıt altına alınmış olan hasta dosyaları ile tedavi olmak için kliniğe gelirken halihazırda yaptırmış oldukları tahlilleri incelenmiştir ve hastaların sosyodemografik durumları, kilo, boy, açlık kan şekeri, insülin, HOMA - IR gibi insülin direncine ait bulgular ile LDL, HDL ve trigliserit gibi kan lipitlerine dair bulgular alındı. Aynı zamanda ALT, AST ve GGT değerleri incelendi. Hastaların tümüne 6 haftalık süre boyunca eliminasyon diyeti ve aralıklı oruç diyetini beraber uygulamaları sağlandı. Hastalara 'Bireylerin Genel Özellikleri Anket Formu' uygulandı. Diyet müdahalesi öncesinde ve sonrasındaki laboratuvar bulguları kaydedildi. Paired sample t-testi sonuçlarına göre, insülin direnci olan ve olmayan tüm hastalar için değerlendirilen tüm laboratuvar bulgularının başlangıç ve diyet sonrası sonuçlarında anlamlı bir fark mevcuttur (p<0,05). Beraberinde insülin direncine sahip hastalarda tüm laboratuvar bulgusu ortalamalarının diyet sonrası olumlu yönde düştüğü tespit edildi. Çalışma sonucunda aralıklı oruç ve eliminasyon diyetlerinin insülin direnci olan hastalar için etkili bir diyet tedavisi olduğu görülmekte olup insülin direnci olan hastalarda beslenme ve diyet uzmanları tarafından uygulanmasının ve benimsenmesinin önemli olduğu vurgulanmalıdır.
Glisemik yükü düşük besinleri içeren diyetin insülin direncine erken dönem etkisi
Bu çalışma, insülin direnci üzerine glisemik yükü düşük besinleri içeren bir diyetin erken dönemde etkisini saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Şubat-Ağustos 2018 tarihleri arasında, Fark Etmeden Diyet Beslenme ve Eğitim Danışmanlığı'na başvuran 20-45 yaş arası insülin direnci olan 14 yetişkin birey (7 erkek, 7 kadın) ile yapılmıştır. Bireylerin yaş ortalamaları kadınlarda 34,4±8,3 yıl; erkeklerde ise 40,1±3,8 yıldır. Bireylerle yapılan ilk görüşmede genel bilgileri, sağlık ve beslenme durumunu saptamak amacıyla anket yapılmış ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Ayrıca açlık kan glikozu, açlık insülin ve HOMA-IR parametreleri değerlendirilmiştir. Tüm bireylere 21 gün süresince 110-130 gr karbonhidrat, %20-%25 protein, %25-30 yağ ve glisemik yükü düşük besinleri içeren hipokalorik bir diyet uygulanmıştır. Çalışma sonucunda; toplam grupta diyet sonrası antropometrik ölçümler ve biyokimyasal parametrelerin hepsinde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmüştür (p<0,05). Kadınlarda bel/kalça oranı dışındaki tüm ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmüştür (p<0,05). Erkeklerde ise VFA, bel/kalça oranı ve açlık kan glikozu dışındaki tüm ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmüştür (p<0,05). Erkeklerde kas kütlesinde saptanan azalma kadınlara göre daha fazladır (p=0,002). VFA değeri ise kadınlarda erkeklere göre daha fazla azalmıştır (p=0,018). Erkek ve kadınlar ayrı ayrı incelendiğinde her iki grupta da bel çevresinde anlamlı azalma görülürken bel/kalça oranında azalmanın anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Erkeklerde açlık kan glikozunda düşüş olmasına rağmen anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0,05). HOMA-IR'de azalma kadınlarda 3,01; erkeklerde ise 1,96 olarak saptanmıştır. Kadınlarda azalma daha yüksek olmasına rağmen cinsiyetler arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmamıştır. BKİ ile yağ kütlesi (r=0,775; p=0,001), VFA (r=0,618; p=0,018) ve bel çevresi (r=0,868; p=0,005) arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Diyet öncesi açlık kan glikozu ile açlık insülin ve HOMA-IR değerleri arasında korelasyon gözlenmez iken diyet sonrası açlık kan glikozu ile açlık insülin ve HOMA-IR arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (p≤0,05). Sonuç olarak; düşük kalori, düşük karbonhidrat ve düşük glisemik yük içeren diyetler insülin direncinin önlenmesi ve tedavisinde etkili olabilir. Anahtar Kelimeler: glisemik indeks, glisemik yük, insülin direnci.
Kilolu ve obez bireylerde probiyotik kullanımının kan lipitleri, insülin direnci ve bel-kalça çevresi üzerine etkisi
Probiyotik kullanımının, bireylerin biyokimyasal sonuçları ve antropometrik ölçümleri üzerine etkisini incelemek amacıyla yapılan; gözlemsel, randomize olmayan retrospektif klinik bir çalışma olarak yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemi, İstanbul'da özel bir sağlıklı beslenme kliniğine başvurmuş en az 8 hafta takip edilen, kilolu ve obez olan, 18 yaş üzeri, insülin direnci ve karaciğer yağlanması olan, beden kütle indeksi (BKİ) 25 kg/m2 ve üzeri olan 39'u çalışma ve 21'i kontrol grubu toplam 60 kişiden oluşmaktadır. Araştırmaya katılan bireylere, gündüz odaklı beslenme düzeni uygulanmıştır. Çalışma grubu probiyotik desteği kullanan (2 şase/gün), kontrol grubu ise probiyotik desteği kullanmayan bireyler arasından araştırmaya katılmayı kabul eden bireylerden oluşturulmuştur. Çalışmanın verileri, hasta kayıt sisteminden biyokimya sonuçları alınarak değerlendirilmiştir. Bir günlük besin tüketim kaydı ve antropometrik ölçümleri başlangıçta ve 8.haftada alınmıştır. Çalışmanın sonuçlarının analizi için SPSS 22 programı kullanılmıştır. Araştırmanın sonucunda; çalışma grubunun antropometrik ölçümlerindeki azalma kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). İki grupta kalça çevresi ölçümleri arasında istatistiksel düzeyde fark bulunmamıştır. Biyokimya ölçümleri değerlendirildiğinde; probiyotik kullananların açlık glikoz, açlık insülin, hemoglobin A1c (HbA1c), insülin direncinin homeostatik modeli değerlendirilmesi (HOMA-IR), total kolesterol, düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-C), yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-C) değerlerinde anlamlı azalma görülmüştür fakat trigliserid düzeylerinde anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Kontrol grubu bireylerinde, LDL-C'de anlamlı düzeyde azalma meydana gelirken; diğer biyokimyasal değerlerinin arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark bulunmamaktadır. Probiyotiklerin etki mekanizmasının açıklandığı daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: İnsülin Direnci, Kan Lipidleri, Obezite, Probiyotik
18-30 yaş arası bilinen diyabeti olmayan bireylerde yaş ve beden kitle indeksi (BKI)'ne göre sakkaroza karşı toleransın incelenmesi
18-30 yaş arası bilinen diyabeti olmayan bireylerde yaş ve beden kitle indeksi(BKI)'ne göre sakkaroza karşı toleransın incelenmesi amacıyla planlanmıştır. Bu çalışmanın verilerini toplamada, Demografık Özellikler (17 soru), Antropometrik Ölçümler (3 soru), Beslenme Alışkanlıkları (15 soru), Kan Şekeri Takibi (4 soru) içeren toplam 39 soruluk bir anket formu kullanılmıştır. Bireylerin boy ve kilo bilgileri öğrenilerek BKI (Beden Kitle Indeksi) =Vücut ağırlığı (kg) / boy uzunluğu(m2) formülü ile hesaplanmıştır. Bireylerin açlık kan şekeri Bayer Contour Plus kan şekeri cihazıyla ölçülüp insülin direnci (HOMA-IR) hesaplanmıştır. İnsülin direnci ise HOMA IR=AKŞxİnsülin/405 formülü ile bulunmuştur. Bireylere 60 gr (15 küp) şeker verilmiştir. Şeker verildikten sonra 1. Saat, 2. Saat ve 3. saat kan şekeri ölçümü yapılmıştır. Tüm kan değerleri, yaş ve BKI ile ileri düzeyde ilişkilidir (p=0,001) Yaşın artmasıyla insülin direnci (HOMA IR) çıkma ihtimali daha yüksek olarak görülmüştür. (p=0,001) Ve açlık kan şekeri (AKŞ), insülin, 1. Saat, 2. Saat ve 3. Saat kan şekeri değerleri de artmaktadır. (p=0,001) Beden kitle indeksi (BKI) arttıkça insülin direnci (HOMA IR) çıkma ihtimali daha yüksek olduğu görülmüştür. (p=0,001) Beden kitle indeksi (BKI) arttıkça açlık kan şekeri (AKŞ), insülin, 1. Saat, 2. Saat ve 3. Saat kan şekeri değerleri de artmaktadır. (p=0,001) Bulgularımın sonucuna göre; yaş ve BKI arttıkça insülin direnci çıkma ihtimali ve dolayısıyla ilerde diyabet hastalığı çıkma riski de artmaktadır. Yani yaş ve BKI artmasıyla birlikte sakaroza karşı tolerans azalmaktadır.
20-60 yaş arası kadın popülasyonunda yaş, beden kütle indeksi ve bel çevresi değerlerinin insülin direnci ile ilişkisinin belirlenmesi
ÖZET İnsülin direnci, glikoz heomeostazisinde insülinin bozulmuş etkisi veya insüline verilen cevapta eksiklik olarak tanımlanmaktadır. Genetik faktörler, fetal malnütrisyon, fiziksel inaktivite, obezite ve yaşın ilerlemesi insülin direncine neden olur. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, obezite, dislipidemi, glikoz intoleransı gibi metabolik hastalıkların fizyopatolojisindeki temel etken olan insülin direnci, toplumun %25'inde bulunan ve genetik olarak geçen hücre içi bir patolojidir. İnsülin direnci ile başlayan metabolik hastalıklar düşünüldüğünde önemi iyice artmaktadır. Yaşlanmayla birlikte, kan glikozunun düzenlenmesinde insülinin etkinliği azalır. İnsülin mekanizmasının ve glikoz toleransının bozulmasında, yaşlanma sürecine eşlik eden başka sebepler de olabilir. Fiziksel aktivitedeki azalma ve yağ dokusundaki artış, özellikle de abdominal bölgenin yağlanması insülin direnci gelişmesinde rol oynar. Bu araştırma Ocak 2018-Nisan 2018 tarihleri arasında Özel Bilge Hastanesi Dahiliye Polikliniği'ne başvuran ve biyokimyasal tetkikler sonucunda insülin direnci tanısı almış bireylerle yapılmıştır. Çalışmaya, katılmayı gönüllü olarak kabul eden 20-60 yaş arası 36 yetişkin kadın dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin boy uzunlukları, vücut ağırlıkları, vücut yağ yüzdeleri alınmıştır. Bireylerin demografik özellikleri, genel sağlık durumları ve genel beslenme alışkanlıkları anket formu kullanılarak, araştırmacı tarafından yüz yüze görüşülerek doldurulmuştur. Çalışmaya katılan bireyler üç ayrı yaş grubunda değerlendirilmiştir. Katılımcıların yaş dağılımı incelendiğinde; %36,1'i (13 birey) 20-35 yaş arasında, %33,3'ü (12 birey) 36-45 yaş arasında, %30,6'sı (11 birey) 46-60 yaş arasındadır. Bireylerin yaş sınıflamasına göre Beden Kütle İndeksi (BKİ), yağ oranı (%), bel çevresi (cm), açlık kan glikozu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p≤0,05). Yaş grupları, BKİ ve bel çevresi değerleri ile HOMA-IR test sonuçları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Anahtar Kelimeler: abdominal yağlanma, açlık kan glikozu, insülin direnci, metabolik sendrom, obezite,
Ortadoğu körfez ülkelerinden gelen 30-55 yaş arası bireylerde BKİ ile insülin direnci, kan lipidleri ve glikoz toleransının ilişkisi
Bu araştırma Ortadoğu Körfez ülkelerinde yaşayan bireylerin BKİ ile insülin direnci, kan lipidleri ve glikoz toleransı arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, Aralık 2017- Mayıs 2018 tarihleri arasında Doku Tıp Merkezi, Beslenme ve Diyet Polikliniğine başvurmuş olan 30- 55 Yaş arasında çalışmaya katılmaya gönüllü 40 yetişkin katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Kesitsel bir çalışmadır. Araştırmanın verileri araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu (Ek-4) ve laboratuvar bilgileri formu (Ek-3) kullanılarak toplanmıştır. Sonuçlar %95'lik güven aralığında anlamlılık p<0,05 düzeyinde non- parametrik yöntemlerle değerlendirilmiştir. Araştırmada elde edilen sonuçlar arasında, biyokimya ortalamaları BKI gruplarına göre Kruskal-Wallis Testi ile karşılaştırılmıştır. Yalnızca BKI ≥30 grubunun HDL ortalaması diğer iki BKI grubunun ortalamasından istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir. BKI ile HOMA IR (p: 0,376), açlık insülin düzeyi (p: 0,341), açlık glikoz düzeyi (p: 0,349), LDL kolesterol (p: 0,330), HDL kolesterol (p: 0,629) arasında anlamlı korelasyon olduğu bulunmuştur. HOMA IR ile açlık insülin düzeyi (p: 0.910), açlık glikoz düzeyi (p: 0.660), LDL kolesterol (p: 0.386) değerleri arasında da anlamlı korelasyon bulunmuştur. Son olarak açlık insülin düzeyi ile açlık glikoz düzeyi (p: 0.327); açlık glikoz düzeyi ile LDL kolesterol (p: 0.368) ve LDL kolesterol ile trigliserid arasında da anlamlı korelasyon bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma BKİ değerinin artması ile Homa IR, açlık glikoz düzeyi, açlık insülin düzeyi, HDL ve LDL kolesterol düzeylerinde önemli bir artışa neden olduğu görülmüştür. Bu nedenle sağlıklı BKİ aralığında olmayan bireylerde insülin direnci, kan lipidleri ve glikoz toleransının kontrolünün sağlanması için beslenmenin önemi anlatılmalı ve önerilen uygulamaların yaşam tarzı haline getirilmesi sağlanmalıdır.
Glukokortikoid uygulanan ratlarda kinoanın (chenepodium quinoa willd) apoptotik, otofajik, antioksidan ve inflamasyon markırları üzerine etkisi
Bu çalışma, glukoırtikoid uygulanarak deneysel insülün direnci oluşturulan ratlarda kinoa uygulanmasının apoptotik, otofajik, antioksidan ve inflamasyon markırları üzerine etkisinin araştırılması amacıyla planlandı. Bu amaçla, 42 adet 200–250 g ağırlığında Wistar-Albino ırkı erkek rat kullanıldı. Denekler rastgele her biri 7 rattan oluşan; kontrol (K), kinoa verilen (Q), insülin direnci oluşturulan (İ), insülin direnci oluşturulup kinoa verilen (İQ), insülin direnci oluşturulup metformin verilen (İM), kinoa verilip insülin direnci oluşturulan (Qİ) grup olmak üzere altı deneme grubu olarak ayrıldı. İ, İQ, İM, Qİ gruplarındaki ratlara 7 gün boyunca intraperitonal olarak deksametazon (1mg / kg / gün) enjekte edilerek insülin direnci oluşturuldu. İ grubu 7 gün sonunda sakrifiye edildi. Daha sonra 6 gün İQ'ya kinoa yemi verildi, İM'ye 6 gün 40 mg/kg/gün metformin verildi. Qİ grubuna ise önce 6 gün kinoa yemi, sonra deksametazon verilip insülin direnci (7 gün) oluşturuldu. Kontrol grubuna 7 gün fizyolojik serum, kinoa grubuna 6 gün kinoa yemi verildi. Deney süresinin sonunda i.p. 50 g/kg/tek doz ketamin (Ketalar, Eczacıbaşı, Türkiye) tüm hayvanlara uygulandı ve hayvanlardan kan ve doku numuneleri alındı. Serum örneklerinde kan glukoz, ALT, AST, ALP, total kolesterol, total protein, üre, kreatinin, insülin tayinleri yapıldı. Karaciğer dokuları çalışma gününe kadar -80 °C'de saklandı. Bu amaçla; tüm gruplarda rat karaciğerinden elde edilen RNA izolasyon ürünlerinde, oksidatif stres (Gpx1, sod1), inflamasyon markırları (IL1-β, TNF-α),apoptotik (Bax, Bcl-2, kaspaz-3), otofajik (Atg5, Sqstm1), yolaklarda görev alan önemli genlerin ekspresyonu real time-PCR ile belirlendi. Real time-PCR'da internal kontrol geni olarak gliseraldehit-3-Fosfat dehidrojenaz (GAPDH) kullanıldı. Sonuç olarak, deksametazon ile oluşturulan deneysel insülin direncinde artan glukozla oluşan karaciğer ve böbrek hasar göstergelerinde kinoa uygulaması ile bir azalma olduğu tespit edildi. Kinoanın hem biyokimyasal parametreler ve apoptotik, otofajik, antioksidan, inflamasyon markırları üzerinde kayda değer yararlı etkilerinin olduğu tespit edildi. Anahtar kelimeler: Chenopodium Quinoa Willd, İnflamasyon, İnsülin direnci, Oksidatif stres, Rat.
Obez çocuk ve adolesanlarda kan PCP düzeyi ve insülin direnci, metabolik sendrom arasındaki ilişki
Giriş: Obezite; vücut yağ miktarındaki veya adipoz dokudaki artış olarak tanımlanır; kalori alımı ile kullanımı arasındaki dengesizlik sonucu ortaya çıkan multi-faktoriyel bir durumdur.Çocuklarda obezite ile ilgili en önemli sorun; glukoz homeostaz bozukluğu, santral obezite, trigliserid yüksekliği, hipertansiyon birlikteliği ile tanımlanan metabolik sendrom açısından risk faktörü oluşturmasıdır. PCBs(poliklorlu bifeniller ) maruziyeti; atmosferden inhalasyon, deriden temas yolu ile ve belediye, hastane ve fabrika atık suları ve toprak ile temas etmiş olan balık, sebze, yumurta tüketimi ile gerçekleşmektedir. Maruziyetin büyük çoğunluğu diyetle alımdan kaynaklanmaktadır ve erişkinlerde yapılan çalışmalarda maruziyetin serum PCB düzeyleri ile ilişkili olduğu saptanmıştır.PCB'ler; lipofilik olmaları nedeniyle vücutta adipoz doku, karaciğer, pankreas beta hücrelerinde birikmekte, obezite ve insülin direnci ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Amaç: Çalışmamızda ekzojenobezite tanısı almış çocuk ve adölesanlarda, obezogen, endokrin bozucu olan kan PBC düzeylerinin ölçülmesi ve anket çalışmasında elde edilen olası temas öyküsü ile birlikte obezite ve insülin direnci gelişimi üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hipotez: PCB obeziteye, insülin direncine ve metabolik sendroma neden olmaktadır. PCB düzeyleri ile VKİ SDS'si ve adiponektin düzeyleri arasında korelasyon vardır. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Pediatrik Endokrinoloji Bilim Dalı polikliniğine ekzojen obezite nedeni ile başvuran, herhangi bir kronik hastalığı olmayan 6-18 yaş arası 50 olgu ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Genel Pediatri polikliniği veya Çocuk Acil polikliniğine başvuran herhangi bir kronik hastalığı olmayan 6-18 yaş arası 50 kontrol olgu rastlantısal olarak çalışmaya dahil edildi.İlk başvuruda sabah poliklinik başvurusunda hasta grubundan; ekzojen obezite nedeni ile başvuran olgularda rutin olarak yapılmakta olan glukoz tolerans testi uygulandı. Olguların açlık ve tokluk kan şekeri düzeyleri, açlık ve tokluk insülin düzeyleri, kan lipitleri (Total kolesterol, Trigliserid, LDL ve HDL),adiponektin ve PCB düzeyleri için kan örnekleri alındı. Herhangi başka bir nedenle genel pediatri polikliniğe başvuran, kronik hastalığı olmayan, açlık kan şekeri, kan lipitleri(Total kolesterol, Trigliserid, LDL ve HDL) bakılmak üzere hali hazırda kan alınacak olan kontrol grubundan; açlık insülin, adiponektin ve PCB düzeyleri için aynı kandan serum örnekleri ayrıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında VKİ SDS, AKŞ, HOMA-IR, total kolesterol, LDL, adiponektin düzeyleri arasında anlamlı fark saptandı, HDL ve TG düzeyleri arasında anlamlı fark saptanamadı. Hasta ve kontrol grubunda kanda PCB tespit edilemedi. Hasta grubunda metabolik sendrom olan ve olmayanlar arasında bakılan değişkenler açısından anlamlı fark saptanamadı. Adiponektinin obeziteyi predikte etme yeteneği ROC analizi ile değerlendirildiğinde eğri altında kalan alan istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Sonuç: PCB; obezite, insülin direnci ve metabolik sendroma neden olmaz. Yağ dokusundan PCB düzeyi bakılması yararlı olabilir. Adiponektin obezite ile ilişkilidir ve VKİ ile arasında negatif korelasyon vardır. Adiponektin ile metabolik sendrom arasında ilişki yoktur. Beslenme alışkanlıklarından cips tüketimi obeziteye neden olur, obezitenin anne sütü alım süresi ile ilişkisi saptanmadı. Anahtar kelimeler: obezite, PCB, adiponektin, insülin direnci, metabolik sendrom
Böbrek fonksiyonları normal olan renal transplant hastalarında serum asprosin düzeyleri ile insülin direnci, nabız dalga hızı, santral kan basıncı ve diğer kardiyovasküler risk faktörleri arasındaki ilişki
Amaç: 2016 yılında keşfedilen bir adipokin olan asprosinin, renal trasnplantlı bireylerde serum düzeylerinin belirlenmesi ve bu parametrenin insülin direnci, nabız dalga hızı ve kardiyovasküler belirteçelerle olan ilişkisini incelemeyi hedeflemekteyiz. Materyal ve Metod: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Organ Nakil polikliniklerinde takip edilen renal transplantasyon yapılmış 70 hasta ve 18 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Bu bireylerde biyokimyasal ve antropometrik ölçümler yapıldı. Serum asprosin düzeyleri Human Asprosin Elisa Kit ile ELİSA yöntemi kullanılarak tespit edildi. Nefroloji Polikliniğimizde rutin olarak kullandığımız MobilGraph New Genereation S/N C299843 cihazıyla nabız dalga hızı ve santral kan basıncı ölçümleri yapıldı. Hastalar ve sağlıklı kontrollerin Karotis intima-media kalınlığı (CIMT) ve plak değerlendirmesinde Siemens S3000 ultrason cihazındaki 18/6 lineer prob ve tiroid ayarı kullanıldı. Plak değerlendirmesi B-mod ultrasonla yapıldı. Araştırmada elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda renal transplantlı bireylerde serum asprosin düzeyini sağlıklı kontrol gurubuna göre anlamlı olarak daha yüksek tespit ettik (p=0,036). Asprosin düzeyi ile BMI, insülin düzeyi, HOMA-IR düzeyi ve HDL ile pozitif yönlü anlamlı korelasyon tespit edildi (r ve p değerleri sırasıyla; r=-0,445; p<0,001; r=0,323; p=0,006; r=0352; p=0,003; r=0,248; p=0,039). Serum asprosin düzeyleri insülin direncinin bir öngördürücüsü olduğunu saptadık. Asprosin düzeyleri ile nabız dalga hızı arasında herhangi bir ilişki saptayamadık. Sonuç: Serum asprosin düzeyleri renal transplantlı hastalarda yüksek saptanmıştır ve insülin direncinin bir öngördürücüsüdür. Nabız dalga hızı ile bir ilişki saptayamadık ancak hasta sayısının az olmasından dolayı daha geniş popülasyonun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.