Postoperative period
357 theses under this subject heading
Evaluation of the stress distribution on the inferior alveolar nerve in mandibular advancement and counterclockwise rotation surgery with THREE-dimensional finite element analysis
Introduction: Sagittal split osteotomy is a frequently used treatment for the correction of hypoplasia and hyperplasia of the mandible. Temporary or permanent hypoesthesia of the inferior alveolar nerve is a common complication of this procedure. Especially in cases where the mandible is advanced, the tension on the nerve is higher. This condition affects nerve conduction. Accordingly, it affects the duration of post-operative hypoesthesia. Although it is known clinically that the tension in the nerve increases as the amount of mandibular advancement increases, there is no study in the literature on inferior alveolar nerve tension in cases where counter clock-wise rotation of the mandible is performed. The aim of this study is to compare the tension in the inferior alveolar nerve in models with different amounts of advancement and counterclockwise rotation. Materials and methods: For this experimental study, a 3D finite element model of the mandible was created from 0.5 mm serial axial sections from two-dimensional (2D) computerized tomography (CT) images using 3D DOCTOR. The precise organic properties of cortical and cancellous bone structures are considered isotropic, homogeneous and linearly elastic. The organic properties of the inferior alveolar nerve are considered viscoelastic and homogeneous. In the study, a total of 6 models were used. Different amounts of advance in the linear direction to 3 of these models; The other 3 were rotated counterclockwise in combination with different amounts of advancement. First model 6mm, second model 9mm, third model 12mm linear advancement; The fourth, fifth and sixth groups were rotated 10 degree counterclockwise with 6.9 and 12 mm advancement, respectively. Then, the tensile stress of the inferior alveolar nerve in each model was calculated. Finite element solver software was used to calculate the stresses in each model. Stress lines were calculated and drawn in the inferior alveolar nerve tissue and fixation devices. By comparing the tension values in the nerve with each other, the effect of orthognathic surgery on the risk of nerve damage was evaluated. Results: In Model 1, Von Mises stress value: 1724, Pmax stress value: 2864, Pmin stress value: -1009, has occurred as a result of 6 mm linear advancement. In Model 2, the Von Mises Stress value: 2585, Pmax stress value: 4296, Pmin stress value: -1513 has occurred as a result of 9 mm linear advancement. In Model 3, Von Mises stress value: 3443 is: 3447, Pmax stress value: 5728, Pmin stress value: -2018 has occurred as a result of 12 mm linear advancement. In Model 4, Von Mises stress value: 1739, Pmax stress value: 2867, Pmin stress value: -1029 has occurred as a result of 6 mm linear advancement and 10 degrees counterclockwise rotation movement. In Model 5, Von Mises stress value: 2600, Pmax stress value: 4299, Pmin stress value: -1532has occurred as a result of 9 mm linear advancement and 10 degrees counterclockwise rotation movement. In Model 6, Von Mises stress value: 3461, Pmax stress value: 5731, Pmin stress value: -2036, has occurred as a result of 12 mm linear advancement and 10 degrees counterclockwise rotation movement. Von mises values are listed as M6>M3>M5>M2>M4>M1. Von mises values are listed as M6>M3>M5>M2>M4>M1. Minimum principal stress values are listed as M1>M4>M2>M5>M3>M6. Conclusion: The main reason for the stress on the inferior alveolar nerve after SSRO is the amount of advancement rather than the rotational movement. When the amount of mandibular advancement increases by 2 times, it is seen that the stresses on the nerve increase approximately 2 times. Key words: mandibular advancement, counter-clockwise rotation, inferior alveolar nerve, finite element analysis
Transkanal timpanoplastide mikroskopik ve endoskopik yaklaşımlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada timpanik membran perforasyonu olan hastaların cerrahi tedavisinde mikroskopik ve endoskopik yöntemlerinin postoperatif objektif ve subjektif parametreleriyle birbirine olan üstünlüklerini karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve Method: Aralık 2022 ile Haziran 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 18-65 yaşları arasında kronik otitis media tanısı konmuş ve timpanoplasti operasyonu önerilen 61 hastayı araştırmamıza dahil edildi. 31 hastaya mikroskopik yöntemle transkanal timpanoplasti gerçekleştirildi. 30 hastaya ise endoskopik yöntemle transkanal timpanoplasti gerçekleştirildi. Operasyon öncesi tüm hastalara saf ses odyometri ve temporal kemik BT çekildi. Postoperatif birinci günü ağrı için Görsel Analog skala (VAS) ağrı ölçeği kullanılarak kaydedildi. Postoperatif ikinci ayda ise işitme düzeyleri saf ses odyometri ile greftin tutma başarısı ise endoskopik görüntüler ile kaydedildi. Bulglular: Çalışmamızda, her iki grupta hastaların demografik verileri eşit dağılım göstermekte olup, istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p > 0,05). Mikroskopik timpanoplasti grubunda postoperatif greft başarı oranı %86,7, endoskopik timpanoplasti grubunda ise %80,6 olarak kaydedildi (p = 0,525). Preoperatif ve postoperatif dönemlerde saf ses hava-kemik aralığı mikroskopik ve endoskopik gruplarda da anlamlı bir şekilde azalmıştır (p < 0,001). İstatistiksel olarak, iki cerrahi yöntem arasındaki hava-kemik aralığındaki değişim benzer olduğu saptanmıştır (p = 0,521). Hastaların ağrı skorları (VAS) karşılaştırıldığında ise gruplar arası anlamlı farklılık yoktu (p = 0,279). Sonuç: Bu çalışma, greft başarı oranı ve odyolojik veriler açısından her iki timpanoplasti yönteminin istatistiksel olarak benzer sonuçlar gösterdiğini ortaya koymuştur. Çalışmamızın objektif ve subjektif sonuçlarına göre, mikroskopik transkanal timpanoplasti sonuçları oldukça tatmin edicidir. Minimal invaziv cerrahi olarak kabul edilen endoskopik yöntemle elde edilen sonuçlara eşdeğer olduğu sonucuna vardık.
Cerrahi kliniklerinde yatan hastaların uyku durumlarını etkileyen faktörler
Amaç: Uyku, patofizyolojik, fiziksel, psikolojik ve çevresel faktörlerden etkilenen, kompleks, fizyolojik temel bir yaşam gereksinimidir. Hastaların daha rahat uyumalarına engel olan faktörlerin belirlenmesi, ortadan kaldırılması ile normal uyku sürecinin sağlanması ve sürdürülmesi önemli bir hemşirelik girişimidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, hemşirelik girişimleri için temel bir veri oluşturmak üzere cerrahi kliniklerinde yatan hastaların uyku durumlarını etkileyen faktörleri araştırmak amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya Özel Üniversite Hastanesinde Şubat-Nisan 2016 tarihleri arasında en az üç gün hastanede yatan, yer, kişi, zaman farkındalığı olan, normal soruları yanıtlayabilecek durumda olan 100 kişi dahil edilmiştir. Bulgular: Hastaların yaş gruplarına göre dağılımları, hastaların %31'inin 18-29 yaş grubunda, %37'sinin 30-39 yaş grubunda, %32'sinin ise 40-49 yaş grubunda olduğu, %79' u ameliyat sonrası 3. günde, %21' i ise ameliyat sonrası 4. günde olduğu, uykularının %23 hastalıkları ile ilgili kaygı, %14 gürültü, %24'ünde bulantı, %18' inde iştahsızlık nedeniyle etkilendiği görülmüştür. Sonuç: Elde edilen araştırma sonuçları hemşirelik ve hemşirelik bakımının kalitesini arttırmakta kullanılacaktır. Anahtar Sözcükler: Uyku, Uyku Kalitesi, Cerrahi Klinikleri, Uykuyu Etkileyen Faktörler, Hasta
Palate postoperative problems score (PPOPS) anketinin Türkçe geçerleme çalışması yapılarak damak cerrahisi yapılan hastaların değerlendirilmesi
Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OSAS) hastalarında en sık cerrahi girişim damağa yapılmaktadır. Cerrahi yapılan hastaların postop cerrahi işleme bağlı şikayetleri olabilmektedir. Bu şikayetlerin ayrıntılı dökümante edilebildiği standart bir "Palate postoperative problems score (PPOPS)" anketi Rashwan ve ark. tarafından geliştirilmiştir. İlk olarak PPOPS anketinin Türkçe dil geçerleme çalışması yapıldı. Daha sonra PPOPS anketi Türkçe versiyonunun geçerlik ve güvenirlik çalışmasına geçildi. Üç hasta grubu çalışmaya dahil edildi. Damak cerrahisinin erken dönem sonuçlarını değerlendirmek için 2021-2023 yıllarında Pamukkale Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Polikliniği'ne horlama, tanıklı apne ve gün içinde uyuklama şikayetleri olan, fizik muayene ile PSG testi sonrasında obstrüktif uyku apne hastalığı veya basit horlama tanısı ile damak cerrahisi yapılan, araştırmaya katılmayı kabul eden hastaların sonuçları değerlendirildi. OSAS nedeniyle damak cerrahisi yapılan hastalara postop erken dönemde 1, 3 ve 6. aylarda hastalarla birebir görüşülerek PPOPS anketi doldurtuldu. Ayrıca bu hastalara preop, postop 1. ve 3. ayda Epworth ölçeği, horlama sıklığı ve şiddeti bakıldı. Hastaların preop ve postop 3. Aydaki AHI, minimum oksijen satürasyonu, VKI değerleri kaydedildi. Bu grupta cerrahi başarı ve damak cerrahisinin PPOPS anketinin sonuçları değerlendirildi. Ayrıca sıklıkla OSAS cerrahisinde ek olarak yapılan "tonsillektomi"nin ve OSAS hastalarında sıklıkla damağa yapılan bir işlem olan "RF" işleminin PPOPS anketi ile değerlendirmek için, bu işlemlerin yapıldığı hastalara 1. ve 3. ayda PPOPS doldurttuk. OSAS cerrahisi geçiren hastaların uzun dönemde PPOPS anketine cevaplarını incelemek için de en az üç yıl ve daha öncesi OSAS cerrahisi geçiren hastalara da anket doldurtuldu. Tekrarlayan ölçümlerin sonuçlarına göre anket puanın düşmesi ve bu puan düşüşünün istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Ayrıca 3 yıl ve daha önce damak cerrahisi geçiren hastalarda da çeşitli şikayetler mevcut olup, PPOPS anketiyle saptanabilmiştir. Bu sonuçlar PPOPS anketi Türkçe versiyonunun geçerli olduğunu göstermiştir. Ancak damak cerrahisine sıklıkla eklenen tonsillektomi işleminde de PPOPS anketiyle değişim saptanmıştır. Bu nedenle damak cerrahisine ek olarak tonsillektomi de yapılan hastalarda "tonsillektomi" işleminin PPOPS anket sonuçlarını etkileyebileceği göz önüne alınmalıdır. Damağa yapılan RF işlemi de PPOPS anket sonuçlarında değişikliği göstermektedir. Damağa yapılan RF işlemi ve benzeri işlemler için kullanılacak PPOPS anket sonuçları ilerde yapılacak çalışmalarda araştırılmalıdır Çalışmamızda Cronbach alfa ile güvenilirlik ölçtük ve 0,708 değerini bulduk. Bu da Türkçe versiyonunun güvenilir olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada Türkçe geçerleme çalışması yapılmış olan PPOPS anketi Türkçe versiyonu damak cerrahilerinin sebep olduğu şikayetlerin postop erken ve geç dönemde izlenmesinde kullanılabilir.
Neostigmin ve sugammadeks'in kalça kırığı cerrahisine giden geriatrik hastalardaki postoperatif erken dönem kognitif fonksiyonlar üzerindeki etkilerinin kırılganlık durumuna göre karşılaştırılması
Genel anestezi uygulanan hastalarda kullanılan kas gevşetici ajanların etkisini tersine çevirmek için kolinesteraz inhibitörü olan neostigmin veya sugammadeks kullanılmaktadır. Sugammadeksin bilişsel fonksiyonlar üzerindeki etkisi net değildir. Artan yaşlı nüfusu ile kırılganlık geriatrik bir sorun olarak daha sık karşımıza çıkmaktadır. Klinik olarak sugammadeks ile sağlanan daha iyi ve hızlı derlenmenin; sugammadeksin cerrahi ile bozulan KBB'inden geçerek SSS'inde gösterdiği düşünülen etkinin yanısıra, ACh kullanım artışı ile sağladığı nöronal iletimden olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca siklodekstrinlerin inflamatuar molekül oluşumunu inhibe ederek nöral koruma sağlayabileceği, kas iğciklerinin gerilim reseptörlerinin kortikal alanlarda etki eden sonlanmalar olabileceği ve sağlamış olduğu kas aktivasyonu ile uyanıklık merkezlerinde serebral stimülasyon yapabileceği varsayılan etki mekanizmaları arasındadır. Tüm bu varsayımlardan yola çıkarak kurmuş olduğumuz hipotezimiz sugammadeksin kalça kırığı cerrahisine giden geriyatrik hastalarda postoperatif erken dönem kognitif fonksiyonlar üzerinde olumlu bir etkisi olabileceği ve bu etkide kırılganlığın rolü olabileceği yönündeydi. Çalışmamızda literatürde ilk olarak neostigmin ile sugammadeksin kalça kırığı cerrahisine giden 65 yaş üzeri hastalarda postoperatif erken dönem bilişsel fonksiyonlar üzerindeki etkilerini kırılganlık durumuna göre karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmaya 65 yaş üzeri genel anestezi altında kalça kırığı cerrahisi geçirecek hastalar dahil edilmiştir. Her hasta operasyondan önce yerinde ziyaret edilerek klinik kırılganlık skoru saptandı. Hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı ve eğitim durumuna göre standartize veya eğitimsizler için mini mental testi yapıldı. MMT sonuçları 17 puan altında olanlar ve 23 puan altında olup yapılan CAM testi pozitif çıkanlar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların; adı-soyadı, protokol numarası, yaş, cinsiyet, boy, kilo, BKİ, ek hastalık, ASA skoru, uygulanacak anestezik ilaçlar ve ek analjezik ihtiyacı araştırma takip formuna kaydedildi. Operasyon sonunda TOF eşliğinde hastalara reversal olarak neostigmin ya da sugammadeks uygulandı. Sonrasında ise postoperatif 1., 6., 12., 24., ve 48. saatlerde mini mental testler tekrarlandı ve tüm vakalara CAM uygulandı. Bulguları değerlendirdiğimizde; her iki grupta da postoperatif 1., 6. ve 12. saatlerde bilişsel fonksiyonlarda anlamlı bir azalma saptanmış ancak postoperatif 24. ve 48. saatlerdeki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. CAM pozitif olup POD tanısı konulan hastalar arasında da her iki grup arasında fark saptanmamıştır. Kırılganlığı olan hastaların tüm vakitlerdeki bilişsel fonksiyonlarında anlamlı bir azalma varken kırılgan olmayanlarda bu azalma sadece postoperatif 1. saatte anlamlı bulunmuştur. Sugammadeks ile kırılgan hastalarda neostigmine göre daha iyi bir bilişsel fonksiyon gösterilememiştir. Anahtar Sözcükler: Bilişsel Fonksiyon, Kırılganlık, Neostigmin, Sugammadeks
Total diz artroplastisi sonrası postoperatif analjezi için intravenöz düşük doz ketamin infüzyonunun kullanımı: Morfin tüketimini azaltan en uygun doz hangisi?
Amaç: Bu çalışmada TDA planlanan hastalara postoperatif analjezi amacı ile iki gün farklı dozlarda sürekli i.v. ketamin infüzyonu yapılması sonucu morfin tüketimini azaltan optimal dozun bulunması ve bununla beraber yan etkiler, taburculuk süresi, hasta memnuniyeti ve derlenmenin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra, TDA planlanan ASA I-III, 18 yaş üzeri 75 kadın çalışmaya alındı. Çalışma prospektif, randomize, çift kör yürütüldü. Spinal anestezi sonra Grup I, Grup II ve Grup III'teki 25'er hastaya sırasıyla 2 μg, 4 μg, 6 μ/kg/dk i.v. başlanan ketaminin cerrahi bitiminde yarıya düşürülerek postoperatif 48. saate kadar uygulandı. Postoperatif analjezi HKA morfinle sağlandı. Uygulama boyunca vitaller, komplikasyonlar, morfin tüketimi, VAS, taburculuk süresi, aktif diz fleksiyonunun 90° olduğu günle hasta memnuniyeti kaydedildi. Bulgular: Demografik ve hemodinamik veriler bakımından gruplar arasında fark yoktu. Bu çalışmada Grup III (38,96 ± 6,08 mg), Grup II (45,52 ± 8,23mg) ve Grup I'in (53,92 ± 5,49 mg) 48 saatlik kümülatif morfin tüketimleri arasındaki farklılık anlamlıydı (p=0,001). Grup III; Grup II ve Grup I'e kıyasla %27; Grup II, Grup I'e göre %15 daha az morfin kullandı. Postoperatif takip süreçlerinde grupların hareketsiz VAS<40mm. Hareketli VAS 12. saatteki ve taburculuk süresi Grup II'de Grup I'e göre daha etkili ve anlamlı bulunurken, postoperatif 6, 12, 24, 48. sa. ve 6.haftada hareketsiz VAS, 6 ve 12. saatte hareketli VAS, taburculuk süresi ve aktif diz fleksiyonu sadece Grup III dozunda Grup I'e göre daha etkindi (p≤0,05). Sonuç: Bu çalışmada TDA'nın postoperatif yönetiminde yan etki görülmeden optimal analjezi ve rehabilitasyon sağlayacak morfin tüketimini azaltan optimal ketamin dozunun Grup III olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Total diz artroplastisi, ketamin, morfin, postoperatif analjezi
Doğum sonrası tıbbi atık olarak nitelendirilen göbek kordonu, amniyon sıvısı, amniyon zarı ve plasentanın klinik kullanımı ve fetal kök hücre üretilmesi amacıyla toplanması
Kök hücre teknolojisi, hücre ölümü veya işlevsel kayıp sonucunda ortaya çıkan ve henüz belirlenmiş bir tedavisi olmayan birçok hastalığa yönelik yenilikçi tedavi metodolojileri sunmaktadır. Bu tezde, göbek kordonu, amniyon sıvısı, amniyon zarı ve plasentayı içeren doğum sonrası tıbbi atıkların stratejik bir değer olarak kullanılıp, fetal kök hücre üretiminde kullanılabileceğinin gösterilmesi amaçlandı. Bu amaçla, materyallerin toplanması, transferi, İyi Üretim Uygulamaları (Good manufacturing Practices - GMP) laboratuvar standartlarına uygunlukları ve optimal materyalin belirlenmesi araştırıldı. Ayrıca, maliyet-etkinlik analizi ve süreçlerde karşılaşılan zorluklar belirlenmiştir. Bu çalışmada, sağlıklı ve gönüllü 32 gebeden vajinal ve sezaryen doğum sonrası tıbbi atık olarak tanımlanan ve amniyon sıvısı, amniyotik membran, göbek kordonu, bütün plasenta ve plasenta parçasını içeren beş farklı perinatal ekstra-embriyonik dokudan toplamda 160 örnek toplandı. Materyaller steril kaplarda ve solüsyonlarda ESTEM Kök Hücre Laboratuvarına taşındı ve bakteriyel bulaş analizi için numune alındı. Mezenkimal kök hücre izolasyonu yapıldı ve karakterizasyon analizleri gerçekleştirildi. Eritrosit bulaşan numunelerden eritrositler lizis edilerek uzaklaştırıldı. Sonuç olarak; vajinal doğumla alınan materyallerin hepsinde bakteri bulaşı saptanması nedeniyle GMP laboratuvarları için uygun olmadığını saptandı. Vajinal doğumlar hariç tutulduğunda, amniyon sıvısından türetilmiş mezenkimal kök hücreler, alım, taşıma, saklama ve izolasyon kolaylığı, sınırlı kan bulaşı, belirgin bakteriyel bulaş riski taşımaması, enzimatik işleme ihtiyaç duymaması ve maliyet etkinliği nedeniyle fetal kök hücre üretimi ve bankaları için en uygun ürün olarak belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Fetal Kök Hücre, İyi Üretim Uygulamaları, Perinatal Doku, Tıbbi Atık, Amniyon Sıvısı
Abo kan grubu uyumlu ve uyumsuz karaciğer nakli sonrası görülen enfeksiyonların değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Karaciğer nakli, günümüzde akut karaciğer yetmezliği ve son dönem karaciğer hastalığında tek tedavi seçeneğidir. Yeni immünsüpresif ajanlar, çağdaş cerrahi teknikler, enfeksiyonların tanı, yönetim ve önlenmesindeki gelişmeler sayesinde organ nakli sonrası sağ kalım oranları giderek artmaktadır. Tüm gelişmelere rağmen, enfeksiyonlar nakil sonrası en sık görülen komplikasyonlar olmaya devam etmektedir. Bununla birlikte, organ bağışının az olması sonucu, uygun verici eksikliği bugün için en acil sorun haline gelmiştir. Organ sıkıntısı sebebiyle birçok organ nakli merkezi, ABO uyumsuz vericilerden nakil yapılması gibi, organ kabul kriterlerini genişletme yoluna gitmiştir. ABO uyumsuz karaciğer nakillerinden sonra enfeksiyon, rejeksiyon ve biliyer komplikasyonların sık görülmesine rağmen, acil durumlarda ABO uyumsuz karaciğer nakilleri tartışmalı da olsa yapılmaktadır. Enfeksiyonlar ve sağ kalım açısından karşılaştırma yapmak amacıyla merkezimizdeki ABO uyumsuz ve uyumlu karaciğer nakli alıcıları retrospektif olarak incelendi.Gereç ve yöntem: Organ Nakli Ekibi tarafından, Mart 2002 ile Ocak 2011 arasında nakil yapılmış toplam 16 ABO uyumsuz karaciğer nakli alıcısı çalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak ABO uyumsuz alıcılardan bir önce ve bir sonraki toplam 32 ABO uyumlu karaciğer alıcısı seçildi. Her iki hasta grubunun nakil sonrası bir yıllık süreye ait bilgilerine hasta kayıtlarından ulaşıldı.Bulgular: ABO kan grubu uyumsuz karaciğer nakli alıcılarının 13 (%81,2)'ü erkek, 3 (%18,8)'ü kadın, ABO uyumlu alıcıların ise, 8 (%25)'i kadın 24 (%75)'ü erkekti (p=0,836). ABO uyumsuz alıcıların yaş ortalaması 46,7 ± 14,2 (yaş aralığı: 17-63), ABO uyumlu alıcıların ise 45,9 ± 11,9 (yaş aralığı: 20-71) olarak bulundu (p=0,627).Karaciğer nakli sonrası bir yıllık sürede, ABO uyumsuz hastaların 12 (%75)'sinde, ABO uyumlu hastaların ise 21 (% 65,6)'inde en az bir enfeksiyon atağı saptandı (p=509). Enfeksiyon atak hızı ABO uyumsuz grupta %175; ABO uyumlu grupta ise %113 olarak tespit edildi (p=0,262). Operasyon sonrası bir yıl içinde ABO uyumsuz hastaların 8' i (%50); ABO uyumlu hastaların 9'u (%28,1) kaybedildi (p=0,135). Her iki grupta mortalite ve enfeksiyon oranları yönünden fark saptanmadı. ABO uyumlu ve uyumsuz olan karaciğer nakil alıcılarında en sık Pseudomonas aeruginosa izole edildi.Sonuç: ABO uyumsuz karaciğer nakli alıcılarında operasyon sonrası komplikasyonlar daha fazla görülebilmektedir. Çalışmamızın sonuçları ise, enfeksiyon oranları ve sağ kalım bakımından ABO uyumsuz nakillerin ABO uyumlularla benzer olduğunu göstermektedir. Merkezler ve hasta grupları arasında komplikasyonlar açısından farklılıklar olmasına rağmen, verici havuzunu arttırmak amacıyla özellikle acil durumlarda ABO uyumsuz karaciğer naklinin enfeksiyöz komplikasyonları artırmadığı sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: ABO uyumsuz ve uyumlu karaciğer nakli, enfeksiyon, sağ kalım.
Parsiyel nefrektomi yapılan böbrek kitlelerinde RENAL, PADUA ve SPARE nefrometri skorlarının peroperatif ve postoperatif cerrahi sonuçları öngörmedeki rolünün retrospektif olarak araştırılması
Parsiyel nefrektomi yapılan böbrek kitlelerinde RENAL, PADUA ve SPARE nefrometri skorlarının peroperatif ve postoperatif cerrahi sonuçları öngörmedeki rolünün retrospektif olarak araştırılması. Böbrek kitlelerinin cerrahi tedavisinde uygun hastalarda parsiyel nefrektomi günümüzde öne çıkan tedavi yöntemidir. Başarılı peroperatif ve postoperatif sonuçlar için uygun hasta seçimininde kullanılmak üzere nefrometri skorları geliştirilmiştir. Çalışmamızda bu skorlardan RENAL, PADUA ve SPARE skorlarının başarısı araştırıldı. 2007-2020 tarihleri arasında parsiyel nefrektomi uygulanan 419 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların ortalama yaşı 55,89 (± 12.5) yıl olup, kadın/erkek oranı %38.4-%61.6, ortalama takip süresi ise 10 ± 7 (1-51) ay olarak bulundu. RENAL skorun operasyon süresi, kanama miktarı ve intropeperatif komplikasyon gelişimi ile tek değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.009, p:0.001, p:0.003); PADUA skorunun kanama miktarı ve postoperatif komplikasyon gelişimi ile tek değişkenli analizde; introperatif komplikasyon gelişimi, cerrahi sınır pozitifliği, trifekta başarısı ve pentafekta başarısı ile de çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.005, p:0.001, p:0.001, p:0.014, p:0.002, p:0.009); SPARE skorunun ise kanama miktarı, trifekta başarısı ve pentafekta başarısı ile tek değişkenli analizde; introperatif komplikasyon gelişimi ile de çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.002, p:0.001, p:0.027, p:0.049) görüldü. Nefrometri skorları dışında introperatif komplikasyon gelişimi ile iskemi uygulaması, tümör yerleşimi, tümörün egzofitik oranı, toplayıcı sistemle ve renal sinüsle ilişkisinin de tek değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.036, p:<0.001, p:<0.001, p:<0.001, p:<0.001); cerrahi sınır pozitifliği ile de tümör boyutunun tek değişkenli analizde; Fuhrman derecesinin ise çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.013, p:0.007) görüldü. Trifekta başarısı ile yalnızca PADUA skoru'nun (p:0.002), pentafekta başarısı ile ise PADUA skoru ve tümör boyutunun çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.009, p:0.025) görüldü. Çalışmamızde değerlendirilen nefrometri skorları peroperatif komplikasyonları öngörmede ve parsiyel nefrektomi için uygun hasta seçiminde kullanılabilecek kolay uygulanabilir yöntemlerdir.
Apendektomi olan çocuklarda mentollü sakız çiğneme uygulamasının ameliyat sonrası bulantı, kusma ve hastanede kalış süresine etkisi
Araştırma apendektomi olan çocuklarda mentollü sakız çiğneme uygulamasının ameliyat sonrası bulantı, kusma ve hastanede kalış süresine etkisini belirlemek amacıyla deneysel araştırma olarak yapıldı. Araştırmanın evrenini Nisan- Haziran 2022 tarihleri arasında Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Cerrahi kliniğinde yatan apendektomi geçiren 7-18 yaş grubundaki çocuklar oluşturdu. Araştırmanın örnekleminde ise ameliyat sonrası bulantı-kusması olan, araştırmaya katılmayı kabul eden ve örneklem seçim kriterlerine uyan toplam 60 çocuk (girişim=30, kontrol=30) yer aldı. Apendektomi sonrası çocuk kliniğe getirildikten sonraki ikinci saatten başlayarak, bulantısı ve kusması olan girişim grubundaki 30 çocuğa sakız çiğneyebildiği ve talimatları uygulayabildiği anda mentollü şekersiz sakız verilmiş ve ortalama 15 dakika çiğnemesi istenmiştir. Kontrol grubundaki çocuklara ise herhangi bir işlem yapılmadı. Araştırmanın verileri çocuğun tanıtıcı özellikleri ve postoperatif bulantı-kusma ve bağırsak fonksiyonlarına ilişkin anket formu ve BARF bulantı ölçeği kullanılarak toplandı. Araştırmanın istatistiksel analizleri için ki-kare testi, Mann-Whitney U testi, Fisher-Freeman-Halton testi, Spearman korelasyon katsayıları, Kruskal Wallis testi kullanıldı. Araştırma grupları ameliyat sonrası bulantı ve kusmaya neden olabilecek cinsiyet, yaş, BKİ, ameliyat türü, ailede ameliyat sonrası bulantı ve kusma öyküsü, ameliyat süresi gibi değişkenler açısından benzerdi (p>0,01). Sakız çiğneme döneminde ölçülen BARF skorunun girişim grubunda daha düşük değerde ve beklenildiği üzere de ön test dönemine göre hesaplanan fark skoru değerinin ise girişim grubunda daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). Yapılan analiz sonucunda hastanede kalış süresine göre gruplar arasında anlamlı fark olduğu ve mentollü sakız çiğneme uygulamasının hastanede kalış süresini bir gün azalttığı saptandı (p=0,019). Sonuç olarak ameliyat sonrası bulantı şiddetinin ve hastanede kalış süresinin azaltılması amacıyla ameliyat sonrası dönemde sakız çiğneme uygulaması önerilebilir.
Medikal ozon tedavisinin epidural fibrozis üzerine topikal ve sistemik etkisi: Deneysel çalışma
Epidural fibrozis (EF), epidural mesafede adezyonlara yol açarak postoperatif dönemde kronik bel ve bacak ağrısı semptomlarına neden olmaktadır. zon, lomber disk herniasyonu ve bel ağrısı gibi tıbbi durumların tedavisinde uygulanmaktadır. Literatür ozonun abdominopelvik cerrahi sonrası oluşan periton içi adezyonları azaltıcı rolü olduğunu desteklemektedir. Bu çalışmada, deneysel laminektomi modeli oluşturularak, topikal ve sistemik yolla uygulanan ozonun, EF üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda 47 adet Sprague-Dawley erkek sıçan dört gruba ayrıldı; (1) laminektomi yapılıp herhangi bir madde uygulanmayan sham grubu (n=12), (2) laminektomi sonrasında 50 ml serum fizyolojik (SF) ile intraoperatif yıkama yapılan SF grubu (n=12), (3) laminektomi sonrasında 50 ml ozonlanmış distile su ile intraoperatif yıkama yapılan topikal ozon grubu (n=12), (4) laminektomi sonrasında postoperatif ardışık 7 gün intraperitoneal yolla ozon (0,7 mg/kg) uygulanan intraperitoneal ozon grubu (n=12). Postoperatif dönemde denekler Basso Beattie Bresnahan lokomotor beceriler skalası ile kontrol edildi. Tüm denekler 4 haftanın sonunda sakrifiye edildi ve vertebral kolon blok halinde çıkarıldı. Dokulardan elde edilen histopatolojik ve biyokimyasal veriler EF açısından incelendi. EF, medulla spinalis retraksiyonu, enflamasyon ve fibroblast yoğunluğu bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla p=0,728, p=0,813, p=0,152, p= 0,226). Topikal ozon grubunda dokulardan elde edilen hidroksiprolin (HP) düzeyinin, intraperitoneal ozon grubuna göre daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,007) ancak kontrol ve tedavi grupları arasında HP düzeyi açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak; EF'in önlenmesinde intraperitoneal ozon uygulaması topikal uygulamaya üstündür. Ancak, farklı tedavi protokolleri düzenlenerek ileri deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Adezyon, epidural fibrozis, hidroksiprolin, laminektomi, ozon.
Covid-19 pandemisinde kardiyak cerrahi geçirecek hastaların cerrahi kaygısı ve etkileyen faktörler
Bu araştırma Covid-19 pandemisinde kardiyak cerrahi geçirecek hastaların cerrahi kaygısı ve bunu etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte olan bu araştırma; 07/03/2022 ile 10/05/2022 tarihleri arasında Bursa Şehir Hastanesi'nde Kalp ve Damar Cerrahisi yataklı servisinde tedavi gören çalışmada belirlenen dahil etme kriterlerine uygun 120 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmadaki veriler Hasta Tanılama Formu, Cerrahi Anksiyete Ölçeği ve Koronavirüs (Covid-19) Korkusu Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Elde edilen veriler Statistical Package for the Social Sciences for Windows (SPSS) v25 paket programında; Shapiro Wilks testi, t-testi, Mann-Whitney U testleri kullanılarak analiz edilmiştir. Ölçek güvenirlikleri Cronbcah alpha güvenirlik katsayısı ile incelenmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi olarak α=0,05 alınmıştır. Araştırmaya katılan hastaların %50' sinin (n=60) kadın, %50' sinin (n=60) erkek, yaş ortalamasının 60,38 (SS±8,92), Cerrahi Anksiyete Ölçeği (CAÖ) puan ortalaması 25 (SS±11,84), Covid-19 (Koronavirüs) Korkusu Ölçeği puan düzeyi 16 (7-32) olarak bulunmuştur. Araştırmaya dahil edilen hastaların sosyodemografik özellikleri incelendiğinde ise %75,8' inin (n=91) evli, %45' inin (n=54) ilk-orta okul mezunu, %43,3' ünün (n=52) emekli olduğu belirlenmiştir. Çalışmada cerrahi kaygı düzeyini belirleyen faktörlerin etkisi incelendiğinde %58,3' ünün (n=70) kronik hastalığı olduğu, %73,3' ünün (n=88) daha önce hastaneye yatış öyküsünün bulunduğu, %39,2 ' sinin (n=47) daha önce ameliyat olma öyküsü olduğu, %9,2' sinin (n=11) kendisi ve çevresinden ameliyatla ilgili olumsuz deneyim yaşadığı, %92,5 'inin (n=111) refakatçısı bulunduğu saptanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre çalışmaya katılan hastalardan kadınların erkeklere oranlara cerrahi kaygısının yüksek olduğu, pandemi döneminde de cerrahi girişim geçirmede cerrahi kaygı düzeyinin kadınlarda erkeklere göre daha fazla olduğu bulundu. İleri yaş grubunda yer alan hastaların cerrahi kaygısının gençlere göre daha az olduğu, evli kişilerin aldığı ailesinden sosyal destek sayesinde anksiyetesinin daha düşük olduğu, çalışan kişilerin çalışmayanlara göre daha fazla cerrahi kaygısının olduğu bulunmuştur. Hastaların cerrahi sürece bağlı anksiyete düzeyini azaltmaya yönelik uygulamaların geliştirilmesi önerilmektedir.
Acil cerrahi girişim uygulanan geriatrik hastalarda preoperatif kırılganlık ve malnütrisyonun postoperatif takip, tedavi ve hastane yatış süresine etkisi
Geriatrik hastalar arasındaki fiziksel farklılıklar hastane yatış süreçlerinde de farklılıklara yol açar. Çalışmamızda; 65 yaş ve üzeri, acil cerrahi girişim uygulanan hastalarda, preoperatif kırılganlık ve malnütrisyonun; postoperatif takip, tedavi ve hastane yatış sürecine etkisini saptamayı amaçladık. Çalışma, etik kurul onayı ve hastalardan alınan yazılı onam sonrası acil cerrahi girişim uygulanacak 65 yaş ve üzeri 150 hastada gerçekleştirildi. Hastalara preoperatif dönemde FRAİL Kırılganlık Ölçeği ve Mini Nutrisyonel Değerlendirme Testi- Kısa Formu (MNA-SF) uygulandı. Postoperatif 30 günlük sürede hastane yatış süreçleri incelendi. Bu süreçte hastaların toplam yatış süreleri, tekrar opere edilme sayıları, tekrar hastaneye başvuruları, postoperatif yoğun bakım (YB) takibi gerekliliği, postoperatif komplikasyon gelişimi ve mortaliteleri incelendi. Çalışmamızda kırılganlık ve malnütrisyon düzeyleri artan hastalarda uzamış hastane yatış süresi (p<0,001, p<0,001), postoperatif YB takibi gereksinimi (p<0,001 p=0,001), tekrar opere edilme sıklığı (p=0,001, p=0,003), postoperatif komplikasyonlarda (p<0,001, p<0,001) ve mortalitede artış (p<0,001, p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı olarak fazla idi. Yeniden hastane başvuru kırılganlık düzeyiyle anlamlı artış gösterirken (p=0,002), malnütrisyon düzeyi yeniden başvuruyu etkilememişti (p=0,141). Sonuç olarak; preoperatif kırılganlık ve malnütrisyon durumlarının, acil cerrahi girişim uygulanan geriatrik hastaların hastane yatış sürecine olumsuz etkileri olabileceğini saptadık. Preoperatif kırılganlık ve malnütrisyon durumlarının rutin olarak belirlenmesinin opere edilecek geriatrik hastalarda tedavi sürecinde faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Kırılganlık, malnütrisyon, hastane yatış süreci
Torakotomi yapılan hastalarda ultrasonografi eşliğinde uygulanan tek taraflı erektör spina plan bloğu ile torasik paravertebral bloğun postoperatif klinik etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Torakotomi yapılan hastalarda ultrasonografi eşliğinde uygulanan tek taraflı erektör spina plan bloğu (ESPB) ile torasik paravertebral bloğunun (TPVB) postoperatif klinik etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya torakotomi cerrahisi geçirmiş, 18-75 yaş arası, ESPB (Grup E) uygulanmış 65 hasta ve TPVB (Grup T) uygulanmış 65 hasta olmak üzere toplam 130 hasta dahil edildi. Hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle indeksi, ASA skoru, ek hastalıkları ve sigara durumları) kaydedildi. Ultrasonografi eşliğinde 20 ml % 0,5'lik bupivakain ile Grup E'de bulunan hastalara ESPB, Grup T'de bulunan hastalara ise TPVB uygulandı. Postoperatif ilk 24 saatlik VAS ve NRS skorları, vital bulguları, ortalama opioid tüketimleri, ortalama analjezi talep zamanları, omuz ağrısı (var-yok) ile yan etkiler (bulantı-kusma, kaşıntı) kaydedildi. Bulgular: Postoperatif 0, 3, 6, 12 ve 24. saatlerde değerlendirilen VAS (p=0,624) ve NRS (p=0,40) skorları açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi; ancak Grup E ve Grup T'nin 3. saat VAS ve NRS değerleri 0. saate göre daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardı (p=0,001). Grup E ve Grup T'nin 6. saat VAS ve NRS değerleri 0, 3, 12 ve 24. saatlere göre daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardı (p=0,001). Grup E ve Grup T'nin 24. saat VAS ve NRS değerleri 0, 3, 6 ve 12. saatlere göre daha düşük olup istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardı (p=0,001). Gruplar arasında hastaların yaş (p=0,411), boy (p=0,636), kilo (p=0,194) ve vücut kitle indeksi (p=0,104) değerleri istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermedi; ancak cinsiyete göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardı (p=0,039). Buna göre TPVB (E:58, K:7) grubunda erkek hasta sayısı daha yüksek iken; ESPB (E:49, K:16) grubunda ise kadın hasta sayısı daha yüksekti. Sonuç: Torakotomi sonrası postoperatif analjezik amaçlı ESPB ile TPVB uygulanan hastaların VAS ve NRS skorları, ortalama opioid tüketimleri, ortalama analjezi talep zamanları, vital bulguları, omuz ağrısı ve bulantı-kusma durumları açısından benzer olduklarını, TPVB ile ESPB yöntemlerinin birbirlerine üstün olmadıklarını; ancak torasik cerrahide postoperatif multimodal analjezinin bir parçası olarak birbirlerine iyi bir alternatif olduklarını göstermektedir. Anahtar kelimeler: VAS ve NRS skorları.
Geriatrik ASA III ve üzeri olan femur fraktürlerinde genel ve rejyonel anestezinin postoperatif yoğun bakım ünitesinde kalış süresi, morbidite ve mortalitesinin karşılaştırılması
Geriatrik hastalarda kalça fraktürleriartmaktadır. Hastaların postoperatif yoğun bakım ihtiyacı da artmaktadır. Çalışmamızda anestezi yönteminin kalça fraktürü ameliyatı sonrası yoğun bakımda kaldıkları süre, morbidite, mortaliteye etkisini incelemeyi amaçladık. Kalça kırığı nedeniyle 65 yaş üstü ASA III ve üzeri 198 hasta retrospektif olarak incelendi. Genel ve rejyonel anestezi olarak gruptaki hastaların demografik verileri, ek hastalıkları, bazı biyokimyasal parametreler, transfüzyon miktarları,YBÜ kalma süresi, APACHE skorları, mortalite, morbidite ve komplikasyonlar retrospektif olarak değerlendirildi. Genelile rejyonel anestezi karşılaştırıldığında genel anestezi alan grupta APACHE skorları, intraoperatiftransfüzyon miktarı anlamlıyüksek bulunmuştur. Rejyonel anestezi alan grupta postoperatif mekanik ventilatör süresi, 8-28 günlük mortalite,kardiyovasküler sistem ve enfeksiyon komplikasyonu istatistiksel açıdan anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0,05). Geriatrikfemurfraktürlerinde seçilecek anestezi halen tartışılmaktadır.İntraoperatiftransfüzyonlarıazaltması,postop APACHE skorunu düşürmesi,mekanik ventilasyon süresini azaltması, mortaliteyive komplikasyonları azaltması nedeniylerejyonel anestezi avantajlıgörülmektedir. Çalışmamızdarejyonel anestezinin tercih edilmesini belirtmekle beraber hastanın az olması, incelemenin retrospektif olmasımortalite ve diğer sonuçlar üzerinde yorum yapmayıkısıtlayan nedenler olarak sıralanabilir.AnahtarKelimeler: Geriatri, Femur, Rejyonel Anestezi, Genel Anestezi, Mortalite,
Sezaryen sonrası erken dönemde uygulanan sıcak su ayak banyosunun ağrı, yorgunluk ve gaz çıkışına etkisi
Bu araştırmanın amacı sezaryen sonrası erken dönemde uygulanan sıcak su ayak banyosunun ağrı, yorgunluk ve gaz çıkışına etkisinin belirlenmesidir. Bu araştırma randomize kontrollü deneysel bir çalışmadır. Çalışma, Gaziantep Abdulkadir Yüksel Devlet Hastanesinde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini 80 sezaryen doğum yapan (deney grubu:40 ve kontrol grubu:40) kadın oluşturmuştur. Araştırmada yer alan kadınlar uygulamaya başlamadan önce deney ve kontrol grubuna random atanmıştır. Veriler 01 Aralık 2021 - 30 Haziran 2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama araçları olarak 'Tanıtıcı Bilgi Formu', 'Sayısal Derecelendirme Ölçeği', 'Yorgunluk İçin Görsel Benzerlik Skalası', 'Deney Grubu Hasta Takip Formu' ve 'Kontrol Grubu Hasta Takip Formu' kullanılmıştır. Deney grubundaki kadınlara sezaryenden 3 saat sonra 15 dakika süreyle sıcak su ayak banyosu uygulanmıştır. Kontrol grubundaki kadınlar sezaryenden sonra sadece izlenmiştir. Deney ve kontrol grubundaki kadınların karşılaştırılmasında kategorik değişkenler Ki-kare analizi ile sayısal değişkenler ise bağımsız örneklemler t testi ile test edilmiştir. Deney ve kontrol grubundaki kadınların ölçek puan ortalamalarının karşılaştırılmasında bağımsız örneklemler t testi kullanılmıştır. Farklı zamanlarda ölçümleri yapılan ölçek puan ortalamalarının karşılaştırılmasında Tekrarlı Ölçümler Varyans Analizi uygulanmış olup çoklu karşılaştırma testlerinden LSD testi uygulanmıştır. Deney grubundaki kadınların sıcak su ayak banyosu uygulaması sonrası ağrı düzeyinin, kontrol grubundaki kadınlara ve uygulama öncesine göre düşük olduğu bulunmuştur. Deney grubundaki kadınların uygulama sonrası yorgunluk düzeyinin, kontrol grubundaki kadınlara ve uygulama öncesine göre düşük olduğu saptanmıştır. Sıcak su ayak banyosu uygulamasının sezaryen sonrası gaz çıkarma süresinde etkili olmadığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, sezaryen sonrası erken dönemde uygulanan sıcak su ayak banyosu uygulamasının ağrı ve yorgunluk düzeyini azalttığı, gaz çıkışına etkisinin olmadığı belirlenmiştir. Sezaryen sonrası dönemde hemşirelik bakımında sıcak su ayak banyosu uygulaması önerilebilir.
Unikondiler diz protezinde postoperatif dizilimin diz fonksiyonları ve hasta memnuniyeti üzerine etkileri
Amaç: Medial kompartman gonartroz tedavisinde unikondiler diz ptotezi (UDP) uyguladığımız hastaların, ameliyat sonrası dizilimin diz fonksiyonları ve hasta memnuniyeti üzerine etkilerinin görülmesi amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntemler: Çalışmamızda 2011- 2014 yılları arasında UDP uyguladığımız 55 hastadeğerlendirildi. Bu hastaların 6 tanesine aynı seansta bilateral uygulandı. Toplam 61diz çalışmamıza dahil edildi. Hastalarımızın takip süresi ortalama 18.3 (9 – 43) aydır. Hastaların 49'u (%89.1) kadın, 6'i (%10.9) erkekten oluşmaktadır. Hastaların ortalama yaşı 63 (46 – 82)'dür. Hastalarımız ameliyat sonrası dizilimlerine(Mekanik aks) göre üçe ayırılmıştır. Zone 1'den geçenlere 1. Grup, Zone 2'den geçenlere 2. Grup , Zone C'den geçenler ise 3. Grup olarak adlandırılmıştır. Hastaların klinik ve fonksiyonel değerlendirilmeleri ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 9. ayda Diz Cemiyeti(Knee Society) Skorlaması , WOMAC ve VAS skorlarına göre yapılmıştır. İstatiksel sonuçları SPSS 19.0 programı kullanılarak hesaplanmıştır. Bulgular: Her üç grubun yaş dağılımı ve VKİ(Vücut kitle indeks) birbirine benzer bulunmuştur. Diz cemiyeti(Knee socitey) skoruna göre 2. ve 3. gruplar sırasıyla 80, 90, 92.5 bulunmuş ve bu üç gruptaki farklılık statistiksel olarakanlamlı çıkmıştır. WOMAC skalasına göre sırasıyla 1. 2. ve 3. gruplar31.8, 24.9 ve 23.0 bulunmuştur.1. grup ile2. ve 3. gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır(p<0.001). VAS skoruna göre ise 1. 2. ve 3.gruplar sırasıyla 2.0, 1.33 ve 0.89 bulunmuştur. 1. grup ile3. gruparasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır (p<0.001). Sonuçlar: Medial kompartman gonartrozun tedavisinde, deneyimli ellerde yapılması ve ameliyat öncesi hastanın hassas değerlendirilmesi şartıyla UDP yüksek klinik başarıya sahiptir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan birisi alt ekstremite dizilimin(mekanik aksın) optimum noktaya getirilmesidir. Bu çalışmamız göstermektedir ki; dizilimin diz ekleminin ortasından geçtiği(Zone C) vediz eklemimin hafif medialinden(Zone 2) geçtiği hastalarda, hem diz fonksiyonu hem de hasta memnuniyeti açısından daha iyi sonuçlar elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Diz, Unikoniler diz protezi, Dizilim, WOMAC,
Spinal anestezi altında diz protezi operasyonu yapılan hastalarda uygulanan preoperatif sedasyonun postoperatif analjezi düzeyine etkisi
Spinal anestezi altında total diz protezi operasyonu yapılan hastalarda uygulanan preoperatif sedasyonun postoperatif analjezi düzeyine etkisi Amaç: Bu çalışmada spinal anestezi uygulanan hastalarda, midazolam sedasyonuna eklenen düşük doz ketaminin, postoperatif analjezik etkinliğini araştırmak hedeflendi. Çalışmamızda araştıracağımız primer sonuç, preoperatif verilen ketaminin postoperatif ilk 24 saat içindeki analjezik tüketimine ve bulantı - kusma insidansına etkisidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, hastanemiz etik kurulundan onay alındıktan sonra erişkin yaş grubunda diz protezi operasyonu geçirecek ASA I-II risk grubundaki 48 hastada gerçekleştirildi. Hastaların preoperatif yazılı onamları alındı. Prospektif, randomize, çift-kör planladığımız bu çalışmada hastaları, Ketamin ve kontrol olmak üzere 24'er kişiden oluşan 2 gruba ayırdık. Kontrol grubu hastalara 0.03 mg/kg midazolam ile Ketamin grubu hastalara 0.01 mg/kg midazolam ve 0.3 mg/kg ketamin (10 dakikada) ile sedasyon sağlandıktan sonra; 15 mg % 0.5 hiperbarik bupivakain ile L3-4 veya L4-5 aralığından spinal anestezi uygulandı. Her iki gruba da intraoperatif sedasyon ihtiyacı durumunda (hastayı Ramsey Sedasyon Skalasına göre 3 düzeyinde tutacak şekilde) 0.5 mg'lık dozlar halinde (3 - 5 dk beklenerek) midazolam i.v uygulandı. Duyusal blok, soğuk-sıcak ayrımı; sempatik blok, pinprick testi; motor blok, bromage skalası ile değerlendirildi. Duyusal blok T10 düzeyine yükselince ameliyata izin verildi. Preoperatif, intraoperatif ve postoperatif hemodinamik parametreler izlendi, kaydedildi. Postoperatif her iki gruba da hasta kontrollü analjezi yöntemiyle i.v morfin 24 saat süreyle uygulandı. Postoperatif Visuel Analog Scala, toplam morfin tüketimi, komplikasyon, yan etkiler ve hasta memnuniyeti değerlendirildi. Bulgular: Yaş ortalaması 66 ± 7 yıl olan 45 hasta çalışmaya alındı. Üç hasta cerrahi komplikasyon nedeni ile çalışmadan çıkarıldı. Gruplar arasında demografik veriler, anestezi süresi ve cerrahi süre, duyusal blok başlangıç süresi, motor blok gerileme süresi, uyku kalitesi ve hasta memnuniyeti açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Ketamin grubunda total morfin tüketimi, 2, 4, 6, 12 ve 24. saatlerdeki VAS düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p < 0.05). Sonuç: Preoperatif verilen düşük doz ketamin, VAS skorlarını, bulantı - kusma insidansını ve postoperatif morfin tüketimini anlamlı derecede azaltmıştır. Anahtar sözcükler: ketamin, spinal anestezi, morfin, hasta kontrollü analjezi.
Katarakt cerrahisinde preoperatif ön kamara parametreleri ile postoperatif refraktif sapma arasındaki ilişki
Katarakt Cerrahisinde Preoperatif Ön Kamara Parametreleri ile Postoperatif Refraktif Sapma Arasındaki İlişki Amaç Katarakt cerrahisindeki gelişmelerle birlikte postoperatif refraksiyon çok önemli hale gelmiştir. Bu çalışmada amacımız fakoemülsifikasyon-intraoküler lens (İOL) implantasyonu cerrahisinin Pentacam ile ölçülen ön kamara açısı (ÖKA), ön kamara hacmi (ÖKH) ve ön kamara derinliğine (ÖKD) olan etkisini araştırmak, bu parametreler ve İOL Master ile ölçülen aksiyel uzunluk (AL) ile postoperatif refraktif sapma arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Hasta ve Yöntem Ocak 2012-Haziran 2014 tarihleri arasında kliniğimizde fakoemülsifikasyon-İOL implantasyonu uygulanan 231 hastanın (105 erkek, 126 kadın) verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların dosyalarından yaşları, cinsiyetleri, biyomikroskobik muayene ile tespit edilen katarakt tipleri, Pentacam-Scheimpflug ile ölçülmüş preoperatif ve postoperatif 3. ay ÖKA, ÖKH, ÖKD değerleri, İOL Master ile ölçülmüş preoperatif AL değeri, ameliyat öncesinde hedeflenen refraktif değerleri, SRK-T formülü ile hesaplanan İOL gücü ve postoperatif 3. ayda otorefraktometre ile ölçülmüş refraksiyonların sferik eşdeğeri (sferik değer +silindirik değer/2) kaydedildi. Postoperatif refraktif sapma, Mean Error (ME =postoperatif refraksiyon -hedef refraksiyon) ve Mean Absolute Error (MAE =Mean error'un mutlak değeri) olarak hesaplanıp kaydedildi. Bulgular Katarakt cerrahisi uygulanan hastaların preoperatif ÖKA 30.2 ±12.1, ÖKH 130.7 ±41.2 ve ÖKD 2.6 ±0.4 iken katarakt cerrahisi sonrası ÖKA 42.7 ±5.8, ÖKH 172.1 ±28.2 ve ÖKD 4.1 ±0.7 olarak ölçülüp istatistiki anlamlı olarak artmıştır (p:0.001). Hastaların ME ile ÖKA, ÖKD, ÖKH ve AL arasında istatistiki anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Ayrıca MAE ile ÖKA, ÖKD, ÖKH arasında istatistiki anlamlı korelasyon saptanmamıştır. MAE ile AL arasında düşük veya önemsiz korelasyon hesaplanmıştır. Sonuç Fakoemülsifikasyon cerrahisi sonrasında ölçülen ÖKA, ÖKH, ÖKD preoperatif değerlere göre anlamlı olarak artmaktadır. Preoperatif ÖKA, ÖKH, ÖKD ve AL ile postoperatif refraktif sapma arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: Fakoemülsifikasyon, Pentacam, İOL Master, refraktif sapma
Septoplasti ameliyatı öncesi ve sonrasında koku algısındaki değişimlerin mizaç ve karakter özellikleri ile ilişkisinin incelenmesi
Giriş: Koku, koku alma duyusu ile algılanabilen, genelde çok küçük konsantrasyonda havada çözünmüş olarak bulunan kimyasal maddelerden her biridir. Koku duyusu Hayvan çalışmalarına uygun olmayışı ve insanlarda hayvanlara oranla daha az gelişmiş olması nedeniyle beş duyu içinde belki de üzerinde en az çalışılanı ve en az anlaşılanıdır. Standart ve objektif test yöntemleri gerektirdiğinden koku duyusunu değerlendirmek oldukça güçtür ve hatalı yorumlamalara açıktır. Koku duyusu, multidisipliner ele alınan, insanda duyu özellikleri ve kapasitesinin epidemiyolojik araştırmalarda daha detaylı irdelenmesi gerektiği vurgulanan, yaşamsal işlevlere sahip bir duyudur. Araştırmamızın amacı, septum deviasyonu nedeniyle septoplasti ameliyatına alınan hastaların ameliyat öncesi koku algısının koku testleri vasıtasıyla ölçülmesi, 12 haftalık iyileşme sürecinden sonra koku testlerinin tekrarlanması ile, ameliyat olmuş kişilerin koku algısının mizaç ve karakter özellikleri ile ilişkisini incelemektir. Metot: Çalışmamız, Bezmialem Vakıf Üniversitesi sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları servisince uygulanan fizik muayene sonuçlarına göre septoplasti ameliyatı için uygun olduğu tıbbi kanaatine varılan 100 kişilik hasta grubunu kapsadı. Çalışmayı kabul eden hastalara, ameliyattan önce ve 12 hafta sonra KBB servisinde görevli bir hekim tarafından,koku algısı ile ilgili testler [Connecticut Chemosensory Clinical Research Center Test (CCCRC), Butanol-9] ve psikiyatri servisinde görevli bir hekim tarafından, ameilyat öncesinde bazı psikolojik testler ve ölçekler [DSM IV-TR eksen-1 bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID),Temperament and Character Inventory (TCI), Temperament Evaluation of Memphis, Pisa, Paris, San Diego Autoquestionaire (TEMPS-A)] uygulandı. Bulgular: Cinsiyetler arasında yer fıstığı koku algı değişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p=0,020). Kadınlarda koku algısı evetten hayıra dönenler fazla iken, erkeklerde koku algısı hayırdan evete dönenler anlamlı şekilde fazladır. iv Vakaların post-op kahve koku algılama durumlarının mizaç/karakter özellikleri ile ilişkisi incelenmiştir. Kahve kokusunu algılayan ve algılamayanlar arasında sadece hipertimik mizaç/karakter açısından anlamlı fark bulunmuştur.( p=0,037) Vakaların post op naftalin ve tarçın gibi uyarıcı kokuların koku algılama durumlarının mizaç/karakter özellikleri ile ilişkisi incelenmiştir. TCI NS toplam puanı ile depresif ve hipertimik mizaç/karakter puanları açısından anlamlı fark bulunmuştur. (p=0,019) Vakaların post op sabun ve pudra kokusunu algılamada anlamlı fark bulunmuştur. Sabun kokusunu algılayan ve algılamayanlar arasında TCI RD toplam ve TCI C toplam puanları açısından anlamlı fark bulunmuştur. Sabun kokusunu algılayanların TCI RD toplam (p=0,001) ve TCI C toplam (p=0,046) puanları kokuyu algılamayanlara göre daha yüksektir. Sonuç: Bulgularımız koku algısının karakter mizaç özellikleri ile ilişkili olduğunu desteklemektedir. Pudra ve sabun gibi nötr kokuların ameliyat sonrası algılanmasındaki TCI alt ölçekleri ile bağlantılı olarak değişimlerini örneklemin kesitesel değerlendirilmesi ile ilişkilendire biliriz. Kahve, naftalin ve tarçın gibi uyarıcı nitelikte olduğu değerlendirilen kokular hipertimik mizaç özelliği olan bireyler tarafından daha hassas bir biçimde algılanıyor görünmektedi.Bunun yanı sıra koku algısından sorumlu bölgelerin netleşmesi ve koku algısının farklı oluşunun karakter mizaç özellikleri ile birlikte elealınması ve buna yönelik çalışmaların yapılması, ameliyat sonrasındaki dönemde hasta memnuniyeti ve koku algısının farklılıklarının açıklanmasına katkıda bulunabilir. Koku algısının mizaç ve karakter ölçekleri ile birlikte sorgulanması koku algısı değişimlerinin saptanması için yararlı olabilir.
Bariatrik cerrahi geçiren hastalarda postoperatif inspiratuar kas eğitimi ve dirençli egzersiz eğitiminin fonksiyonel kapasite, solunum fonksiyonları, solunum kas kuvveti ve enduransı üzerine etkisi
Bu çalışmada obezite tedavisinde büyük bir rol oynayan egzersizin, bariatrik cerrahi sonrasında da solunum fonksiyonları, solunum kas gücü, solunum kas enduransı, 8 major kas grubunun kas gücü, periferik kas gücü, fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi gibi parametrelere olan etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 30 hasta; Grup 1, Grup 2 ve Grup 3 (kontrol grubu) olmak üzere 3 gruba randomize edildi ve her grupta 10'ar hasta yer aldı. Grup 1'deki hastalara 8 hafta boyunca, 8 majör kas grubuna yönelik dirençli egzersizler verildi. Her hastaya uygun ağırlık, 'De Lorme Watkins' yönteminden yararlanılarak belirlendi. Dirençli egzersizler her hafta 3 seans birimimizde 1 saat boyunca fizyoterapist tarafından gözetimli olarak gerçekleştirildi. Hastalardan, seansa gelmedikleri günlerde de haftalık toplam 150 dakika olacak şekilde yürüyüş yapmaları istendi. Grup 2'deki hastalara ise dirençli egzersizlere ek olarak 8 hafta boyunca, haftanın 3 günü fizyoterapist gözetiminde, haftanın 2 günü ev egzersizi olacak şekilde toplam 5 gün boyunca günde 20 dk uygulanmak üzere Threshold IMT® (PhilipsRespironics, Birleşik Krallık) cihazı ile inspiratuar kas eğitimi verildi. Başlangıç eğitim şiddeti, hastanın ilk değerlendirmesinde ölçülen MIP değerinin %30'u olarak ayarlandı. Her hafta, hasta gözetimli dirençli egzersizlerini gerçekleştirmek için birimimize geldiğinde MİP değeri tekrardan ölçüldü ve eğitim şiddeti ölçülen MİP değerinin %30'u olarak ayarlandı. Hastalardan, seansa gelmedikleri günlerde de haftalık toplam 150 dakika olacak şekilde yürüyüş yapmaları istendi. Grup 3'deki (Kontrol) hastalar, 8 hafta boyunca haftada toplam 150 dakika olacak şekilde yürüyüş yaptı. Sonuç olarak; bariatrik cerrahi sonrası uygulanan dirençli egzersiz ve IMT + dirençli egzersizlerin solunum parametreleri, dinamik ve statik kas gücü, fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi üzerine olumlu etkilerinin olduğunu gözlemledik. Çalışmamızın bulguları doğrultusunda bariatrik cerrahi sonrası hastaların fizyoterapi ve rehabilitasyonu açısından daha etkili sonuçları olduğu için öncelikli olarak IMT + dirençli egzersizleri, daha sonra da dirençli egzersizlerin oldukça etkin bir yöntem xiv olduğunu kullanımının yaygınlaştırılmasının bu hasta grubunda yararlı olacağını bildirmek isteriz. Anahtar kelimeler: bariatrik cerrahi, dirençli egzersizler, inspiratuar kas eğitimi, solunum fonksiyon testi, solunum kas kuvveti, solunum kas enduransı, periferik kas kuvveti.
Laparoskopik sleeve gastrektomi ameliyatında stapler hattı güçlendirme tekniklerinin postoperatif erken dönem sonuçları ve gastrointestinal semptomlar üzerine etkisi
Amaç: Morbid obezite nedeniyle laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG) uygulanan hastalarda stapler hattı güçlendirme yöntemlerinin postoperatif erken dönem komplikasyonlar ve gastrointestinal semptomlar üzerine olan etkilerini ve ilişkilerini prospektif randomize olarak karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Haziran 2019 – Şubat 2020 tarihleri arasında obezite nedeniyle LSG ameliyatı endikasyonu alan 90 hasta çalışmaya dâhil edildi. Çalışma için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Stapler hattı destekleme (SHD) tekniklerinden fibrin doku yapıştırıcısı (Tisseel® fibrin sealant) kullanılan (Grup – 1), omentopeksi yapılan (Grup – 2) ve stapler hattı güçlendirmesi yapılmayan grup (Grup – 3) olarak 3 grup (n=30) belirlendi ve hastalar www.random.org kullanılarak randomize edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, komorbid hastalıkları, kullandıkları antikoagülan ilaçlar, beden kitle indeksi, preoperatif tüm batın ultrason ve özofagogastroskopi bulguları kaydedildi. Postoperatif komplikasyonlardan kanamanın karşılaştırılması için hastaların tümünden preoperatif, postoperatif 6.saat ve 24.saat kan alınarak hemoglobin değerleri ve postoperatif 1. 2. ve 3. gün dren debi miktarları ölçülerek kaydedildi. Postoperatif kaçak için tüm hastalara postoperatif 2.gün mide-duodenum pasaj grafisi yapıldı. Tüm hastalara postoperatif 1. hafta ve 1. ayda gastrointestinal semptom derecelendirme ölçeği (GSRS) yapılarak gastrointestinal semptomları (karın ağrısı, hazımsızlık, gastroözofagial reflü, kabızlık ve diyare) değerlendirilerek kaydedildi. Bulgular: Hastaların 17'si (%18,9) erkek, 73'ü (%81,1) kadın, yaş ortalaması 35,3±11,6, ortalama VKİ 45,3±7,7 kg/m2 idi. Hastaların 57'sinde (%63,3) obezite ile ilişkili yandaş hastalıklar (n=46'sında (%51,1) tip 2 diyabet, n=21'inde (%23,3) hipertansiyon, n=10'unda (%11,1) hiperlipidemi, n=10'unda (%11,1) obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) ve n=7'sinde (%7,8) antikoagülan ilaç kullanımı) mevcut idi. Grupların demografik verileri ve yandaş hastalıkları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmadı ve grupların homojen dağıldığı tespit edildi. Mortalite izlenmedi. Grupların ameliyat süreleri; grup 1 için 83,6±17,7 dk, grup 2 için 85,4±16,2 dk. ve grup 3 için 70,7±11,9 dk. olarak kaydedildi. Ameliyat süreleri karşılaştırıldığında grup 3 diğer gruplara göre (grup 1 için (p=0,005), grup 2 için (p=0,001)) istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha kısa bulundu. Ortalama hastane yatış süresi 3,2±0,5 gün idi. Tüm hastalardan postoperatif 6. saat (p=0,582) ve 24.saat (p=261) alınan hemoglobin değerleri ve postoperatif 1. gün (p=0,193), 2.gün (p=0,233) ve 3.gün (p=0,363) dren debi miktarları gruplar arası karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. Grup 3'te postoperatif 2 hastada (%2,2) kanama gelişti. Hiçbir hastada kaçak izlenmedi. GSRS anketi sonuçlarına göre grup 3'te 1. haftadaki reflü semptomları ve hazımsızlık şikâyetleri, grup 1 ve 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha fazla bulundu (p<0,001). Ayrıca karın ağrısı skorlamasında 1.haftada gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,702). Sonuç: Günümüzde sleeve gastrektomi ameliyatında stapler hattı güçlendirme tekniklerin rutin kullanımı üzerine tartışmalar sürmektedir. Çalışmamız LSG'de SHD yöntemlerinin gastrointestinal sistem üzerine etkilerinin araştırıldığı ilk prospektif randomize klinik çalışmadır. Ameliyat sonrasında erken dönemde SHD yöntemlerinin kullanımının gastrointestinal sistem şikayetlerini azaltığını tespit ettik. Çalışmamızda LSG'de SHD yöntemleri postoperatif erken dönem komplikasyonlar üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermedi. Ancak SHD kullanımının klinik olarak komplikasyon oranlarının azalttığını tespit edildi. Daha iyi ve güçlü sonuçlar için; orta ve uzun dönem sonuçların değerlendirildiği daha geniş hasta gruplarını içeren karşılaştırmalı yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Açık teknik septorinoplasti yapılan hastalarda estetik sonuçların değerlendirilmesi
Bu çalışma açık teknik septorinoplasti yapılan hastaların, preoperatif ve postoperatif fasiyal analizlerini Rhinobase programı kullanarak karşılaştırmak, cilt ve insizyon tipinin postoperatif kolumellar skar oluşumu üzerine etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.Ocak 2007- Ocak 2011 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Kulak-Burun-Boğaz Kliniği ve Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, burundan nefes alma güçlüğü ve nazal deformite nedeniyle açık septorinoplasti uygulanan 35 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların 7'si (%20) kadın, 28'i (%80) erkektir. Olguların yaşları 18 ile 61 yıl arasında değişmekte olup, ortalama yaş 31,37±10,95 yıldır. Olguların takip süresi 6 ay ile 30 ay arasında değişmekte olup, ortalama takip süresi 9,97±5,95 aydır.Olguların preoperatif ve postoperatif fotogrametrik fasiyal analizleri Rhinobase programı kullanarak yapıldı. Fasiyal analizde nazofrontal açı (NFA), nazolabial açı (NLA), tip projeksiyonu ve kolumella-lobül oranları ölçüldü. Bu değerler cinsiyetler arasında farklılık gösterdiği için kadın ve erkek olgular kendi içlerinde değerlendirildi. Postoperatif insizyon skarı `The Stony Brook Scar Evaluation Scale'e göre, cilt tipi `Fitzpatrick skin type classification'a göre belirlendi. Cilt ve insizyon tipi ile skar oluşumu arasındaki ilişki değerlendirildi.Verilerin İstatistiksel analizleri için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007&PASS (Power Analysis and Sample Size) 2008 Statistical Software (Utah, USA) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, frekans, oran) yanısıra verilerin karşılaştırılmasında Paired Samples t test ve Ki-Kare test kullanıldı. Anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi.Kadın olgularda preoperatif ortalama, NFA, NLA, tip projeksiyonu ve kolumella-lobül oranına göre, postoperatif değerlerde normal fasiyal değerlere yakın sonuçlar elde edilmiştir. Ancak olgu sayısı az olduğundan istatistiksel olarak anlamlı bir değişim saptanmamıştır. Erkek olgularda preoperatif ortalama, NFA, NLA, tip projeksiyonuna göre, postoperatif değerlerde istatistiksel olarak anlamlı şekilde artış saptanmıştır (p<0,01).Tüm olguların kolumellar skarları Stony Brook Skar Skalasına göre incelendiğinde; 3 (%8,6) olguda 1/5; 2 (%5,7) olguda 2/5; 4 (%11,4) olguda 3/5; 4 (%11,4) olguda 4/5 ve 22 (62,9) olguda 5/5 olduğu görülmektedir. Olguların %54,3'üne (n=19) `ters v' insizyonu; %45,7'sine (n=16) `v' insizyonu yapılmıştır. Tüm olguların Fitzpatrick cilt tipi sınıflamasına göre cilt tipleri değerlendirildiğinde; Tip 2 olan 2 (%5,7) olgu; Tip 3 olan 19 (%54,3) olgu; Tip 4 olan 14 (%40) olgu bulunmaktadır. Tüm olguların cilt tipi ve insizyon çeşidiyle Stony Brook skar skalası sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamaktadır (p>0,05).Sonuç olarak, başarılı bir septorinoplasti ameliyatının ilk ve önemli adımı preoperatif fasiyal analizdir. Preoperatif analizde hastanın kendi etnik kökeni ve fasiyal harmonisi dikkate alınmalıdır. Ayrıca her rinoplasti cerrahının, uyguladığı tekniklerin sonuçlarını takip etmek için preoperatif ve postoperatif fasiyal analiz yapabilmesi ve bunu arşivleyebilmesi gerektiğine inanmaktayız. Biz kolumellar skar dokusunda başarılı sonuçlar elde etmek için, kesinin aşırı gerginlik olmadan, dikkatli ve titiz kapatılmasının yeterli olacağını düşünmekteyiz.
Karpal tünel sendromu cerrahi tedavi sonrası iyileşme süresinin değerlendirilmesi
ÖZET Bu çalınmada Mayıs 1990- Haziran 1993 tarihleri arasında Ç.ü. Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde KTS tanısı konularak cerrahi tedavi yapılan olguların» pre ve postoperatif klinik muayene ve EM6 tetkiklerinin karşılaştırmaları yapılarak postoperatif iyileşme nisa prospektif olarak incelenmiştir. 25 olgunun 23(%92)'ü bayan, 2(%8)'si erkek olup. ortalama yas 48.5 idi. 25 olgunun 29 eline karpal tünel gevşetme operasyonu yapıldı. Olgularımız postoperatif ortalama 13.7 ay (en az 3, en fazla 41 ayî takip edilerek değerlendirmeleri yapıldı. 25 olgunun tamamına yakanında karpal tünel gevşetme operasyonu sonrası KTS sübjektif bulguları kısa zamanda geçmesine karsın, postoperatif EMG takibinde elektrof izyolojik değerlerin düzelmesinin daha uzun zaman aldığı, tam düzelmenin ilk aylardan çok, 6. aydan sonra tamamlandığı, yakınma süresi kısa olanlarda düzelmenin daha erken olduğu sonucu elde ©dildi. 47