
5,557
Archived Theses
34
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Fahreddîn er-Râzî'nin Mu'tezile atıfları ve eleştirileri
Bu çalışma, Kelâm'da gelenek halini alan Mu'tezile atıflarını ve eleştirilerini Fahreddîn er-Râzî özelinde ve belirlenen konular çerçevesinde ele almaktadır. Bu bağlamda Ehl-i Sünnet kelâmcılarının Mu'tezile'ye yönelik atıf ve eleştirilerinin bir örneğinin sunulması ve yapılan eleştirilerin ilmî bir tahlili hedeflenmektedir. Bu doğrultuda konular, atıf ve eleştirilerin yoğunlaştığı ulûhiyet, fiiller, rü'yetullah ve kelâmullah ile hüsün ve kubuh başlıkları etrafında ele alınmaktadır. Çalışma, Kelâm ilminin kurucusu olan ve kelâmın tüm konularını sistematik olarak ele alan Mu'tezile'ye hangi gerekçeler üzerinden eleştiri yöneltildiği açısından önem arzetmektedir. Zira Mu'tezile, Hasan-ı Basrî'nin meclisinden Vâsıl b. Atâ'nın uzaklaştırılmasıyla başlayan ve daha sonra İmam Eş'arî'nin Mu'tezile'den ayrılmasıyla devam eden süreçte çeşitli yönlerden eleştiriye uğramış ve bu, bir gelenek halini almıştır. Bu gelenek neredeyse tüm Eş'arî ve Mâtürîdî kelâm eserlerinde devam ettirilmiştir. Bu bağlamda çalışmamız, kelâm düşüncesi açısından önem arz eden bu eleştirilerin gerekçe ve niteliklerinin araştırılmasını amaç edinmektedir.
Kur'ân'ın bütünlüğü çerçevesinde Enʿâm Sûresinin muhteva analizi
"Kur'ân'ın Bütünlüğü Çerçevesinde Enʿâm sûresinin Muhteva Analizi" isimli bu tez çalışmamda Enʿâm sûresinin ana konuları olan tevhid, nübüvvet ve ahiret konularını konulu tefsir çerçevesinde tefsirini yapmayı ve sûrenin verdiği mesajları ortaya çıkarmayı hedefledim. Bu çalışmamda birinci bölümde Enʿâm sûresi hakkında genel bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde ise sûrenin tamamının tefsirini "Sûre merkezli tefsir katagorisinde" değerlendirmeye yapılmış, üçüncü bölümde ise sûreden çıkarılan mesajları incelenmiştir. Birinci bölümde Enʿâm sûresinin kur'ân tarihindeki yeri, sûrenin tanıtımı, sebebi nüzûlü, hedefleri ve fazileti hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde sûrenin tamamının tefsirini klasik ve modern kaynaklardan istifade ederek ayetler gruplar halinde incelenmiştir. Bu bölümde anlaşılması zor olan kelime ve kavramlara açıklık getirilmiş, ayetlerin sebebi nüzûlleri verilmiştir. Üçüncü bölümde ise sûreden çıkarılan mesajlar konu başlıkları halinde incelenmiştir. Bu bölümde sûreden çıkarılacak ahlâk ilkeleri de açıklanmıştır. Kur'ân Allah'ın varlığını ve birliğini onun yaratan, yaşatan, öldüren ve dirilten olduğunu vurgulayarak delillendirir. Şirk koştukları varlıkların da bunları yapmasının imkânsız olduğu için Allah'a ortak koşulamayacağını söyler. Kur'ân'a göre bunları Allah'tan başka yapabilecek bir varlık yoktur. Enʿâm sûresinde müşriklerin itirazlarına reddiye ve delillerle Allah'ın varlığının ve birliğinin ispatı vardır. Kur'ân bunu takrir ve telkin uslûbuyla yapar. Bu sûre diğer sûrelerden farklı olarak tek seferde indirilmiştir. Yine bu sûrede diğer sûrelerden farklı olarak onların kitaba elleri ile dokunsalar dahi yine de bu apaçık bir büyüdür diyecekleri ve her türlü mucizeyi görseler de iman etmeyecekleri de bildirilir. Enʿâm sûresinde Tevhid, Allah'ın kemâl sıfatlara sahip olduğu ve kulları üzerinde kâhir olup tam bir tasarrufa sahip olduğu örneklerle anlatılır. Varlıkları ve tüm kâinatı yoktan var eden olduğu, onlara ecel tayin ettiği, onları öldüren ve dirilten olduğu, tüm ihtiyaçlarını gideren olduğu anlatılır. Kâhir olmak fayda ve zarar verebilmeyi gerektirir. Bu sûrede Allah'ın verdiği faydaya engel olacak ve verdiği zararı da giderecek kimse olmadığı söylenir. Böyle bir güce sahip olmak onun kudretinin mükemmelliğini ve tek ilah olduğunu gösterir. Bu sûre diğer sûrelerden farklı olarak tevhid, nübüvvet ve ahiret konularını aynı sûre içinde detaylı olarak ve delillendirerek anlatır. Yüce Allah bu sûrede tevhidi açıklarken eserden müessire gitme yöntemini kullanır. Nübüvvet hususunda bu sûre ağırlıklı olarak Hz. Peygamber'in risâletine yapılan itirazlara cevaplar verir. Diğer sûrelerden farklı olarak bu sûrede Allah onun risâletine şahitlik etmiş ve "Onlar seni yalanlamıyor Allah'ın ayetlerini yalanlıyorlar" diyerek Hz. Peygamber'i teselli eder. Ayrıca bu sûrede melek indirilmesini isteyen müşriklere eğer melek indirilse onların helâkine sebep olacağını bildirir. Peygamber insan olduğu için olağanüstü güçlere sahip olmadığı vurgulanır. Hz. Muhammed'in peygamberler silsilesinin sonuncusu olduğu, önceki peygamberleri gönderdiği gibi Hz. Peygamber'i de elçi olarak gönderenin Allah olduğu bildirir. Enʿâm sûresinde diğer sûrelerden farklı olarak her peygambere insan ve cin şeytanlarının düşman kılındığı haber verilir. Birbirlerine yaldızlı sözler söyleyerek aldatmaları için böyle yapıldığı da ifade edilir. Böylece inkârcıların uydurdukları mazeretlerde insan ve cin şeytanlarının etkisinde kaldıkları ortaya çıkar. Yüce Allah insanları ahirette yeniden dirilteceğine tohumu ve çekirdeği çatlatmasını ve insanları gece uykuda öldürüp sabah diriltmesini örnek olarak gösterir. Bu sûrede inkârcıların ahirette azabı gördüklerindeki halleri anlatılır. Kur'ân çarpıcı tabloları en canlı tarzda sunarken ayrıntıya girmez. Bu sûrede Kur'ân'ın diğer sûrelerinden farklı olarak ahirette inkârcıların ateş karşısındaki halleri daha geniş bir şekilde anlatılır.
Radikal akımların referans aldığı rivayetler (DEAŞ örneği)
Bu araştırma, modern zamanlarda ortaya çıkan ve radikal bir akım olarak değerlendirilen cihâdî selefîliğin hadis rivayetlerine yaklaşımını DEAŞ örneğinde ortaya koyma amacı taşımaktadır. Tez, DEAŞ'ın, cihâdî selefîlikten beslendiği, hadis rivayetlerine yaklaşımında ideolojik inanmışlığın etkili olduğu, ideolojinin ise tevhit, cihat ve şehitlik kavramlarından hareketle oluşturulduğu ve bu doğrultuda rivayetlerin araçsallaştırıldığı; dolayısıyla herhangi bir usûl ve metodolojinin bulunmadığı iddiası üzerine kuruludur. Birinci bölümde ilk olarak radikalizm ve ilişkili kavramların anlam evreni ve Müslüman toplumlardaki karşılıkları, Müslüman radikalizmi/köktenciliği ile ilgili tespit ve analizler, kavramlar etrafındaki tartışmalar ele alınmış ve değerlendirilmiştir. İkinci olarak cihâdî selefiliğin oluşumu ve DEAŞ'a giden süreç tarihî dönüm noktaları göz önünde bulundurularak serdedilmiş; DEAŞ'ın tarihçesi, güncel durumu, geleceği, iletişim ve medya stratejisi ile referansları dikkatlere sunulmuştur. İkinci bölümde ilk olarak DEAŞ'ın hadis rivayetlerine yaklaşımı usul ve metodoloji açısından tahlil edilerek değerlendirilmiş ve örneklendirilmiştir. İkinci olarak DEAŞ'ın inanç, ibadet ve sosyal hayat konularında kullandığı rivayetler tespit edilerek değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde DEAŞ'ın yönetim, cihat, fiten ve melahim konularında öne çıkardığı hadis rivayetleri belirlenerek değerlendirilmiştir. Dördüncü bölümde DEAŞ'ın, serlevha yaptığı A'mâk/Dâbık rivayetini nasıl anlayıp yorumladığı gözler önüne serilmiş, söz konusu rivayet hadis ilimleri açısından incelenerek değerlendirilmiştir. Araştırmada ulaşılan sonuçlar, tespit, teklif ve tenkitler Sonuç'ta ifade edilmiştir.
Arap dili ve Kur'an'da te'kid üslubu
İletişim, dilin sözlü ve yazılı vasıtaları ile gerçekleşir. Kelimeler de sözlü ve yazılı iletişimi sağlayan dilin sesli ve yazılı vasıtalardır. Akleden ve düşünen insan bu vasıtalardan gelen veriler sayesinde hayatı anlamlandırmaktadır. Diğer semâvî kitapların vazifesi gibi Rab'le kul arasındaki bu iletişimi sağlayan ilâhî vasıta Kur'ân'dır. Bu vasıta geniş anlamda dil, dar anlamda da Arap dilini kullanmaktadır. Çünkü ilk muhatapların dili Arapçadır. Bu sebeple Kur'ân Arapçanın dilsel formlarıyla muhataplarına seslenir. Bu formlar kelime düzeyinde olduğu gibi, kelâm (Söz) düzeyinde de gerçekleşmektedir. Bu bakımdan bir yönüyle gramer kurallarıyla diğer yönüyle de nazmındaki anlam derinlikleriyle de ilişkilidir. Dil hayatın her evresinde kullandığımız bir varlık ve araçtır. Bu yönüyle her doğal dilin kendisinde evrensel gramatik bir temel yapı bulunmaktadır. Bu tüm dillerin insanî boyutuyla ilgilidir. Ancak dil, sosyal bir olgu olması nedeniyle de bir doğal dilin milli bir formu bulunur. Bu form Arap diline irca edildiğinde Arap dilinin özeliyle ilgili olur. Bu iki durumun dışında bir toplum tarafından kullanılan dilin daha özel boyutu bulunmaktadır. Bu ise bir şahsı diğerinden ayıran ferdî özellikleridir. Bu ferdî özellikler konuşulan dilde ortaya çıkarsa bu üslup olur. Zira bir şahsın diğer şahıstan konuştuğu kelâm vasıtasıyla farklı olduğunu biliriz. Bu aidiyetle ilgili bir durumdur. Bu durum konuşulan tüm sözler için geçerlidir. Kur'ân, doğal ve milli bir dil olan Arapça'ya rağmen ferdî üslup ve muhtevayı birleştirerek naziri bulunmayan kalıcı bir hitaptır. Bununla Kur'ân evrensel gramere bağlı kalarak, Arapçanın milli formuyla diğer dillerin doğal formlardan ayrıştığı gibi, üslubundaki ferdiyet özellikleriyle de diğer eserlerden ayrışarak mucizevî ilahî kitap olduğu anlaşılmış olur. Kur'ân muhataplarına hitap ederken birden fazla üslup türünü kullanmaktadır. Ancak göze çarpan üsluplarından biri te'kid üslubudur. Te'kid üslubu ise temelde evrensel gramere ve milli dil olan Arapça'nın kendine ait özellikleriyle sıkı ilişki içerisindedir. Zira bilginin kalıcı olması için tekrârlanması ve vurgulanması gereklidir. Neredeyse tüm dillerde mananın kesin bir şekilde anlaşılması için hitap esnasında te'kid unsurları kullanılır. Arap dili özelinde ise farklı parametreler kullanılır. Bunların tespiti Arap dil çalışmalarıyla bilinir. Arap diliyle ilgili çalışmalar, temelde sarf, nahiv ve belagat alanında gelişme göstermiştir. Bu sebeple Kur'ân hakkında yapılan dille ilgili çalışmalarda bu ilmi disiplinler üzerinden gerçekleştiğini görmekteyiz. Te'kid üslubu bu ilmi disiplinlere bağlı yollarla gerçekleşir. Zira te'kid muhatabın zihnindeki şüpheyi izale etmek, kelâmdaki ibahayı ortadan kaldırmaktadır. Çalışmamızda, 'lafzın fazlalığı mananın fazlalığına delalet eder' kaidesince kelimede fazlalık sarf ilmine, kelâmda fazlalık ise nahiv ilmine dâhil edilir. Ancak bu iki ilmin dışında kelâmdaki terkibin nazmından ortaya çıkan özel fazladan bir anlam vurgusu bulunur. Bu da te'kid manaları içerir ve belagat ilmiyle ilişkilidir. Kur'ân'daki te'kid üsluplarının gayesi, muhataplarını iknâ etmek ve hidayete sevk etmektir. Zira te'kid üsluplarının bilinmesi Kur'ân'ın anlaşılması ve vicdanlardaki şüphelerin izalesi için gereklidir.
Ṭaberī tefsirini sosyal ve kültürel bağlamında okumak
Sosyal ve kültürel bağlamı okuma, bir müfessirin insani özelliklerinden bağımsız olarak hareket edemeyeceği ve dolayısıyla toplumun ve kültürün bir ferdi olarak sahip olduğu aidiyetlerin tefsīr faaliyetine yansıması düşüncesi üzerine kuruludur. Dolayısıyla müfessirin incelenmesi birbirinden bağımsız biyografik inceleme ve tefsire dair eserlerinin tahlillerine alternatif olarak bilgiyi bir bütün olarak ele almaktadır. Buna göre biyografik verilerin müfessirin yaşadığı dönemin toplumsal biyografisi içinde şahsi biyografisinin var olduğunu ve bu iki biyografik etkileşimin tefsīr faaliyetine etkide bulunduğunu savunmaktadır. Dolayısıyla biyografik verilerdeki dağınıklığın dönemsel okumalarla entegre bir halde müfessiri sosyal ve kültürel bağlam içinde görmeyi amaçlamaktadır. İbn Cerīr eṭ-Ṭaberī, erken dönem tefsirinin en önemli figürlerinden bir tanesi olarak hicri III. asır Abbāsī toplumunda babasından kalan mali birikimin işletilmesi ile geçimini sağlamış ve devlet kademesinde görev almamıştır. İktisadi anlamda kişisel ihtiyaçlarını bu birikim ile karşılayan Ṭaberī'nin hayatı, ilim elde etmek için yaptığı riḥlelerle müktesebatını genişletmiş ve tefsirini de bu süreçte kaleme almıştır. Benimsemiş olduğu metot ile hadis rivayet birikimi ile dilbilim birikimini bir metinde birleştirerek gerek kendi dönemindeki gerekse de kendisinden sonraki müfessirler için doğrudan veya dolaylı olarak örnek alınmıştır. Ṭaberī, tefsīr metninin sınırlarına yönelik çizdiği çerçeve gereğince Faḫruddīn Rāzī ve Ḳurṭūbī gibi kendi dönemindeki sosyal ve kültürel hadiselerle ilgili kişisel gözlem ve kanaatlerini serdetmemektedir. Buna mukabil kendi dönemindeki sosyal ve kültürel hadiseler şayet tefsīr ilminin sınırları içinde bulunması, Kur'ân-ı Kerîm'in anlaşılmasına hizmet edecekse metne dahil etmektedir. Ancak buradaki en önemli ilke de metin hakimiyeti bakımından tefsiri gölgede bırakacak bir muhtevanın olmamasıdır.
"Emr-i bi'l-ma'rûf nehy-i 'ani'l-münker" bağlamında din özgürlüğü meselesi
Tez, giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Mukaddimede, Kur'an ile diğer tarihi kaynakların bilgibilimsel değerinin farklılığını gerekçelendirerek ortaya konulmuştur. Birinci ve ikinci bölümde emir bi'l-ma'rûf nehiy 'ani'l-münker ilkesinin önce dildeki kullanımları sonra Kur'an'da hangi bağlamlarda geçtiği ve nihayette Muʻtezile'nin bu başlık altında neyi savunmaya çalıştığı kaynaklarıyla beraber tartışılmıştır. Din özgürlüğü ilkesinden doğan hakların başlıcaları tespit edilmiştir. Bunlar; inanma, ibadet ve dua, talim ve tedris, neşir ve telkin, dini okutup öğretmek, dinin emirlerini yerine getirmek hakları olarak başlıklandırılmıştır. Bu özgürlük ve hakların anayasada bulunması ve kanunlarca korunması yeterli değildir. Kanunların desteklediği özgürlükler ancak çoğulcu ve demokratik toplumlarda hem var olurlar hem de örnek yaşantıya dönüşürler. Cemiyet içinde yaşayan insan için, hayatının hiçbir yerinde ölçüsüz bir hak ve hudutsuz bir hürriyet düşünülemez. Bu yüzden, din özgürlüğünün ve bundan doğan hakların kanun ve örf ile tayin ve tespit edilmiş bir sınırı olmak lazım gelir. Din özgürlüğünün önde gelen ve en önemli düşmanı taassuptur. Bir kimsenin kendi inancından veya kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesi ve onları boğup susturmaya kalkışmasıdır. Muʻtezile'de iyiliği önerme kötülükten sakındırma ilkesinin, sanılanın aksine, bir ahlakî değerden ziyade siyasi bir iddia içerdiği tespit edildi. Buradan hareketle Rasulullah (s.a.v)'in vefatıyla yanlış düzlemde kurulan siyaset yangınına "benzin dökmek/taşımak" yerine, O'nun "yaşama ve yaşatma" siyasetinin örnekliğine başvuruldu. Zira siyaset, "muhalifi yok etme", bir "zulüm aracı" olarak ele alınmamalıdır. Siyaset başta kendi vatanına sonra tüm insanlığa hizmet için yapılır. Bunun en güzel örneklerinden biri Beytü'l-Hikme ile tarihte icra edilmiştir. Son bölümde ise akıllı bir bireyin Kur'an'ı doğru açıyla anlar ve anlamlandırır ise birtakım sosyolojik, psikolojik, eğitsel ve hukuki, geometrik teorilere ulaşılabilir olacağı ileri sürülmüştür. Özgür düşünce ortamının bilim yapılmasında ne kadar değerli bir parametre olduğunu göstermek amaçlanmıştır. Bilimde ilerleme ve teknolojide gelişme ve kalkınmanın özgürlük ile doğrudan ilişkili olduğu sonucu teyit edilmiştir. Kur'an semavi olsun, olmasın hepsine din demiştir. O halde her inanç yaşama hakkına sahiptir. Fakat Kur'an Müslümanlara aklı kullanarak "delil" bulmayı tavsiye etmiştir. Akılcı olması ve delile dayanması dolayısıyladır ki İslam, Allah katında tek hak dindir. Günümüzde dinin özgürlükle icra edilmesinde en temelde iki engel bulunmaktadır. Bunlar; içtimai hayatta karşımıza hala çıkan kölelik kurumu ve bireysel planda kişilerin taassup sahibi olmalarıdır. Köleliğin doğuşundan ilgâsına geçen süreçte göz ardı edilemeyecek müktesebat oluşmuştur. Köleliği gerçekten ortadan kaldırmış toplumlar, ifrat ve tefrit "savrulmalarının" üstesinden gelmiş bireylerden oluşuyorsa mutedil bir anlayışla din özgürlüklerini yaşama-yaşatma alanı yaratılmış demektir.
Abdullâh b. Vehb'in (Ö. 197/813) Kitâbu'l-Ḳader'i – Şekil, içerik ve tarihsel bağlam –
İslam düşüncesinde hicrî II. asırdaki dinî-itikadî tartışmalar kapsamında kader konusu büyük yankı uyandırmıştır. Bu mesele etrafında farklı kelamî argümanlar meydana getirilmiştir. Kelam, makâlat, felsefe alanlarında da rağbet gören kader ve insan fiillerinde özgürlük meselesi, hadis edebiyatında da yerini almıştır. Bu alanda kader rivayetleri, bir polemik literatürü olarak belirmiş ve ashâb'ul-hadisin itikadî ve fikrî sınırları içerisinde iman esasları arasında mutlaka savunulması gereken bir unsur haline gelmiştir. Sözü edilen polemik literatürünün içerisinde konumlandırılabilecek ʿAbdullâh b. Vehb'in Kitâbu'l-Ḳader 'i, hicrî II. asırda ehl-i hadisin kader konusundaki siyasî ve itikadî imajını aktarmasından ve kader hakkında ulaşılan en erken materyallerden sayılmasından dolayı mevsuk bir tarihî doküman değerini haizdir. Bu tezde, İslam düşüncesinde kader tartışmalarının ortaya çıkışındaki ilmî ve tarihsel bağlam araştırıldıktan sonra, Kitâbu'l-Ḳader'de bulunan rivayetler, ʿAbdullâh b. Vehb'in hayatı, ilmî bağlantıları, bulunduğu coğrafya ve yaşadığı siyasî zemin dikkate alınarak, hadis ilminin teknikleri çerçevesinde şekil ve muhteva olarak incelenmiştir.
Kâdî Abdülcebbâr'da delâlet teorisi
Bu çalışmada ünlü mu'tezilî kelâmcısı Kâdî Abdülcebbâr'ın lafız-mânâya yönelik dilbilimsel görüşleri ele alınmıştır. Müellif, lafız ve mânâya yaklaşımında kelimelerin cümle içerisinde gerekli şartları taşıması halinde tam bir anlam ifade etmesini delâlet kavramıyla isimlendirmektedir. Ona göre Arap dilinde lafız, sadece harf ve sesten oluşması nedeniyle edebi değere sahip değildir. Kâdî Abdülcebbâr, dilsel tartışmaları ele alırken hareket noktası olarak dilin kökeni meselesini önemsemiştir. Ona göre dilin kökeni insanların toplu uzlaşması neticesi oluşan bir mekanizmadır. Bu nedenle dilin kökeninin ilâhi bir öğretiye dayandığı düşüncesini reddetmektedir. Dildeki lafızların ilk anlamlarının saptanmasında toplumsal uzlaşıyı savunan Kâdî Abdülcebbâr, kelimelerin mecâzlı ya da yeni anlamlar kazanmasını tabii karşılamaktadır. Kâdî Abdülcebbâr'ın dilin kökenini toplumsal uzlaşıya dayandırdığı temel düşüncesini Kur'ân'ın yaratılması, Allah'ın sıfatları, ilâhi kelâmın anlaşılması ve yorumlanması, dilsel kıyas gibi meselelere yaklaşımına bariz bir şekilde yansıdığını görmekteyiz. Sözgelimi ilâhi kelâmın anlaşılması hususunda müteşâbih âyetlerin anlamlarının anlaşılamazlığını kabul etmemektedir. Ona göre Allah'ın kullara anlamı kapalı kalması için bir vahyi göndermesi düşünülemez. Diğer taraftan nesnelerin isimlerinin belirlenmesinde beşerî iradeye bir özgürlük tanıdığı gözlemlenmiştir. Bu konudaki düşüncesi onun dilin kökenine dair yaklaşımını detaylı olarak anlamaktan geçmektedir.
Kuşeyrî'nin Tertibü's-Sülûk ve Sülemî'nin Sülûkü'l-Ârifin eserleri bağlamında sülûk
Tasavvufun erken döneminde, sülûk kavramı, insanın Allah'a yaklaşması ve O'na ulaşması için gerekli ruhsal yolculuğu ifade eder. Araştırmada, tasavvufun erken döneminde sülûk kavramının ortaya çıkışı, gelişimi ve farklı tasavvufi düşünürler tarafından nasıl anlaşıldığı incelenmiştir. Ayrıca, tezde sülûk kavramının insanın Allah'a yaklaşmasındaki önemi ve bu sürecin nasıl gerçekleştirileceği üzerinde durulmuştur. Çalışma kapsamında İslam medeniyetinde tasavvuf eğitimi ve mürid-mürşit ilişkisi ele alınmaktadır. Öncelikle, tarikatlar öncesi dönemde ilim öğrenimi için mürşitlerin varlığına ve onlardan faydalanmaya önem verildiği ancak mürşid-mürid ilişkisinin sistematik olmadığı gibi herhangi bir mürşide bağlanma zorunluluğunun olmadığı belirlenmiştir. Tarikatlar döneminde ise daha sistemli bir anlayış benimsemiştir. Mürid belirli bir mürşide bağlanarak ondan hem manevi hem de ilmi konularda yardım almaya çalışmaktadır. Bu bağlılık, mürşidin kendisine duyulan güvenin bir ifadesi olarak görülmektedir. İslam coğrafyasında bir öğreticinin gereğinin yanında, din eğitimi ve tasavvuf faaliyetlerinin yürütülmesinde, Sûfî evleri, camiler, ribatlar, hankâhlar, medreseler ve tekkeler gibi kurumlar kullanılmıştır. Erken dönemde bu mekanlar genel itibari ile benzer işlevler görmüş, başlangıçta farklı amaçlarla kurulmuş olsa da sonuçta hepsi Sûfîlerin bulunduğu tasavvufi eğitim merkezlerine dönüşmüştür. Zamanla da tekke ismiyle anılmaya başlamışlardır. Tekkeler, özellikle tarikatların yaygınlaşmasıyla önem kazanmış ve tasavvufi hayatın merkezi haline gelmiştir. Tarikatlar döneminde bir tekkeye gelerek mürşide bağlanan müridin manevi eğitiminde çeşitli yöntemler tercih edilmektedir. Her ne kadar bir sistemleşmeden bahsedilmese de erken dönemde de benzer yöntemlerin kullanıldığı ortaya konulmuştur. Müridin marifete ulaşması için sohbet, soru-cevap, tedric ve yaşayarak öğrenme gibi yöntemler kullanılmıştır. Bu yöntemlerin hangilerinin kullanılacağı ya da ağırlıklarının nasıl olacağı müridin bilgisine, karakterine ve derecesine göre değişiklik göstermiştir. Erken dönem tasavvuf klasikleri göstermektedir ki manevi olgunluk yolunda sadece bir mürşide başvurmak, mekanlara gitmek ya da yöntemlere göre hareket etmek yeterli değildir. Bu yolda insanın nefsi ve şeytan kendisine engel olmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda nefsin kontrol altına alınması, şeytana karşı dikkatli olunması ve Allah'tan korkmak önemli bir yer tutmaktadır. Ayrıca, sülûk sürecinde müridin çeşitli hâllerde bulunduğu da belirlenmiştir. Araştırmada özellikle sülûk sürecinde yaşanan hâlleri olduğu gibi yazılı şekilde anlatması nedeniyle Tertibü's-sülûk'a göre bunların neler olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda müridin "gaybet - huzur", "sekr - sahv", "fena - beka", "havf - recâ", "kabz - bast", "heybet - üns", "zevk - şürb", "cem - fark" ve "varid - havatır" gibi hâllerde bulunduğu belirlenmiştir.
İbnü'l-Arabî'nin tasavvuf düşüncesinde kadın
Bu çalışma İbnü'l-Arabî'nin tasavvuf düşüncesinde kadın konusuna yaklaşımını incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde İbnü'l-Arabî düşüncesine yön veren kadınlar tespit edilmiştir. Eserlerinde zikrettiği kadınlar ve zikrettiği kadınların tasavvufî yönleri ortaya konmuştur. Tezin ikinci bölümünde İbnü'l-Arabî düşüncesinde yaratılış ve kadın konusu irdelenmiştir. Tezin üçüncü bölümünde ise İbnü'l-Arabî'nin kadınlar ile ilgili âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflere getirdiği tasavvufî yorumlar ele alınmıştır. Bu noktada "İbnü'l-Arabî'nin tasavvuf düşüncesine yön veren kadınlar kimlerdir?", "İbnü'l-Arabî düşüncesinde Hz. Havvâ nasıl bir yer işgal etmektedir?", "İbnü'l-Arabî düşüncesinde cinsiyet ayrımının ilâhî veya âlemşümul kökeni var mıdır?", "Mânevî terakkiye ulaşmada kadın ile erkek arasında fark var mıdır?", "İbnü'l-Arabî kişinin kemâli ve evlilik arasında nasıl bir bağ kurmuştur?", "İbnü'l-Arabî görüşlerini ortaya koyarken kadını sembolünü kullanmış mıdır?" gibi sorulara İbnü'l-Arabî'nin sunduğu yaklaşım ve çözümlemeler tespit edilmeye çalışılmıştır. İbnü'l-Arabî'nin bu konudaki görüşleri eserlerinden kendi kavramlarıyla değerlendirilerek önce analiz, sonra sentez yapılarak açıklanmıştır. Tez çalışmasının neticesinde İbnü'l-Arabî'nin kadınlara dair özgün görüşlere sahip düşünür olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kavramlar: Tasavvuf, İbnü'l-Arabî, Kadın, Câmiʻu'l-ezdâd, Ontolojik Dişilik, Metafizik.
Zekeriyyâ Kandehlevî'nin hadis ilmindeki yeri, Fedâil-i A'mâl'i ve toplumsal etkisi (Tebliğ cemaati özelinde)
Amel meselesi dinimizin en önemli meselelerindendir. Kur'ân'ı Kerîm insanlığı imana ve sâlih amele çağırmış, sâlih ameli iman ile birlikte en üstün değer olarak sunmuştur. İslâm dininin en önemli gayelerinden birisi müntesibi olan Müslümanlara imanla birlikte iyi davranışlar kazandırmaktır. Nitekim Kur'ân'da peygamberler sâlih kişiler olarak örnek gösterilmiştir. Son elçi Hz. Muhammed (s.a.v.) de bütün insanlığa gönderilmiş örnek bir şahsiyet olarak bu davranışların hayata nasıl tatbik edileceğini göstermiştir. Hz. Peygamberin amel-i sâlihe teşvik eden âyetleri destekler mahiyette çok defa amellerin en faziletli, en mükemmel ve en sevimli olanlarını tayin etmek amacıyla farklı ortamlarda farklı kişilere birçok tavsiyelerde bulunduğunu görmekteyiz. Onun bu tür tavsiyelerini ihtiva eden hadisleri daha sonra sahâbe dilinde terğîb ve terhîb kavramıyla anlatılmaya başlanmıştır. Tasnif döneminde ise yalnızca bu kavramın kapsam alanına giren hadislerin cemedilmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni hadis eserlerine "et-Terğîb ve't-Terhîb" adı verilmiştir. Amellerin faziletine dair hadisleri bir araya getiren "Fedâ'îlü'l-A'mâl" ismini taşıyan eserler de genel olarak terğîb ve terhîb başlığı altında ele alınmıştır. İslâm geleneğinde birçok alanda oldukça etkin rol oynayan "Fedâil" ve (Fedâilu'l-A'mâl) "Amellerin faziletleri" günümüzde bir cemaatin en temel kaynağı olması yanında en temel esası da olmuştur. Bu cemaat çalışmamızda ele alacağımız Zekeriyyâ Kandehlevî'nin (1898-1982) Fedâ'îl-i A'mâl adlı eserini temel alan, dünya çapında aktif bir rol üstlenen Tebliğ Cemaati'dir. Bu çalışma esasen Zekeriyyâ Kandehlevî'nin (1898-1982) Fedâ'îl-i A'mâl adlı eserini ve toplumsal etkisini Tebliğ Cemaati'nin faaliyetleriyle birlikte incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmamız bir giriş, dört ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölüm Zekeriyyâ Kandehlevî'nin hayatı ve ilmî şahsiyetine ayrılmış olup, burada Kandehlevî'nin yaşadığı dönemin siyasi-sosyal ve ilmî-kültürel durumu, ismi-nesebi, doğumu-ailesi ve yetiştiği çevresi ele alınacaktır. Kandehlevî'nin ilmî şahsiyetiyle ilgili başlıkta ise onun tahsili, ilmî ve tebliğ seyahetleri, eserleri ve İslâmî ilimlerdeki yeri hakkında tespitlerde bulunulacaktır. İkinci bölümde Kandehlevî'nin hadis ilmindeki yeri özellikle onun hadis şerhçiliğinden hareketle tespit edilecek ve ardından Tebliğ Cemaati ve gelişiminde Kandehlevî'nin ve Fedâ'il-i A'mâl'inin önemine tahsis edilen üçüncü bölüme geçilecektir. Dördüncü bölümde Fedâ'il-i A'mâl'in toplumsal etkisi Tebliğ Cemaati'nin dinî davet faaliyetleri özelinde ortaya konulacaktır. Sonuç kısmında ise Kandehlevî'nin İslâm ilimlerindeki yeri, hadisçiliği ve Fedâ'il-i A'mâl'inin özellikleri genel bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Buna ilave olarak eserin toplum üzerindeki etkisine de Tebliğ Cemaati çerçevesinde temas edilecektir.
Temel hadis kaynaklarında Hz. Peygamber'e salât ve selâm getirmeyle ilgili rivâyetlerin isnâd ve metin yönünden incelenmesi
Allah Teâlâ "Allah ve melekleri peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun" buyurarak bütün inananları Allah Rasulü'ne salât-ü selâm getirmeye davet etmiştir. Hangi lafızlarla ve nasıl bir keyfiyette ifa edileceği belli olan salavât emrine müminler hızlıca ittiba etmiştir. Hayatının birçok noktasında bu emri ifa etmişler ve bu emre sımsıkı sarılmışlardır. Hakkında başta ayet ve birçok rivâyet bulunan salât emriyle ilgili Kütüb'ü Tıs'a'daki bütün rivayetleri inceleyip en sahih rivayeti tespit etme gayretinde olduk. Topladığımız bu rivayetlerden hareketle salavât emrinin en doğru nasıl anlaşılması gerektiği sorusunun da yanıtını bir nebze olsun almış olduk. Konuyla ilgili yapılmış birçok çalışma da geçmişten günümüze bir çok alimin bu konu üzerinde detaylıca durup ilgilendiğini bizlere göstermektedir. Çalışmamız 3 bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde ilk dönem mu'cemleri üzerinden salât ve selâm kelimesinin etimolojik tahlilini yapıp lugavi ve şer'i manalarını tespit etmeye çalıştık. Daha sonra salavâtın hadis referanslı Salli Bârik duaları diye meşhur en güvenilir kullanımı üzerinde durup bu dualarla alakalı meselelere değindik. İkinci bölümü salvatla ilgili rivayetlerin tespit ve değerlendirmesine ayırıp bölümün sonuna topladığımız rivayetlere kolay ulaşmak adına tablolaştırdık. Üçüncü ve son bölümde ise salâtın anlamlarıyla ilgili süregelen tartışmalara detaya girmeden değindik. Konuyla ilgili yüksek lisans ve doktora tezlerini dikkate alıp hakkında yapılan değerlendirmeleri aktardık.
Çeviribilim ve Almanca Kur'an çevirileri
Çalışma, giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümü, Çeviribilim ve Almanca Kur'an Çevirileri konusunun öneminin ve bu çalışmanın yöntem ve sınırlarının, ayrıca istifade edilen kaynakların genel bir değerlendirmesini içermektedir. Birinci bölüm; çalışmanın konusu olan Çeviribilim tanımını, tarihçesini, usullerini ve sorunlarını, Almanya'da Dilbilim ve Çeviribilim üzerine yaklaşımları ve görüşleri ihtiva etmektedir. Ayrıca bu bölümde farklı görüşler değerlendirilerek Kur'an-ı Kerim için en etkili çeviri yöntemlerini oluşturabilmek gayesiyle, görüşleri uzlaştırma veya bir kaçını diğerlerine tercih etme cihetine gidilmiştir. İkinci bölüm ise; Kur'an-ı Kerim'in seçilen bazı Almanca Çevirilerini, tarihçesini, usullerini ve sorunlarını, Kur'an-ı Kerim'in seçilen bazı Almanca Çeviri Metin Örneklerinin Çeviribilim Açısından Değerlendirilmesini, Almanca Yeni Bir Kur'an Çevirisine Katkıyı içermektedir. Kur'an-ı Kerim'in seçilen bazı Almanca Çeviri Metin Örneklerinde Çeviribilim ve Kur'an Tefsir Usulü açısından tespit edilen hatalar ve bu hataların doğru şekli verilmiştir. Hülasa; yeni yapılacak Almanca Kur'an Çevirilerine ve Kur'an-ı Kerim'in Türkçe başta olmak üzere diğer bütün dünya dillerine olan çevirilerine yeni bir yöntem geliştirme çabası denenmiştir. Böylelikle; Kur'an Tarihi, Kur'an İlimleri ve Tefsir Tarihi'nin cem'i ile teşekkül etmiş olan Kur'an Tefsir Usul'ünün temel kuralları kaynaklı bir Kur'an Çeviri Usulü geliştirilmesine, benimsenmesine katkı çabasına girilmiştir. Kur'an Çevirilerinde Etkili Çeviribilim Usulü olarak, tefsiri, süreç odaklı, iletişimsel, işlevsel, edimbilimsel ve açıklamalı bir Kur'an-ı Kerim Çeviri Usulü önerilmiştir.
Hıristiyan kültüründeki nüzul-i İsa meselesinin İslami rivayetlere etkisi
Hz. İsa insanlık tarihi açısından çok önemli bir kişiliktir. Aynı zamanda Hz. İsa Hıristiyanlık açısından önemli olduğu kadar Yahudilik ve İslamiyet için de önemlidir. Hıristiyanlar Onu tanrının oğlu Mesih ve Rab olarak kabul ederken, Müslümanlar onun kıyamete yakın olarak yeryüzüne yeniden geleceği konusu ile daha çok ilgilenmişlerdir. Hıristiyanlık inancında Hz. İsa havarilerin yanındayken gökyüzüne yükselmiş dünyanın sonuna doğru tekrar gelecektir. Hıristiyanlıkta Millenarisme olarak adlandırılan ikinci geliş 1000 yıllık yeryüzü saltanatı ile başlayıp sonunda büyük bir savaş olan Armageddon olup Hz. İsa taraftarlarının kazanması ile sona erecektir. Hz. İsa'nın Müslümanlar arasında doğumu ve mucizeleri çarmıha gerilip gerilmediği konusu önemli yer tutmaktadır. Kur'an-ı Kerim'den çok, hadisler bu konuda kaynak olarak kabul edilmektedir. Hıristiyanların kabul ettiği Hz. İsa ile Müslümanların kabul ettiği Hz.İsa arasında birbirinden çok farklı anlatımlar karşımıza çıkmış olsa da Hıristiyanların anlatımların Müslümanları etkilemediğini söylemek mümkün değildir. Hadislerde de Hz. İsa ile ilgili anlatımların birbiriyle çeliştiği görülmektedir. Hz. İsa'nın yeryüzüne yeniden gelişi meselesi Aslında Christian teorisinin bir kurgusundan ibarettir Müslümanlar arasındaki nüzul-i İsa meselesi bu kurgunun bir yansıması şeklindedir. Hadis merkezli oluşan Hz. İsa ile ilgili kabuller Kur'an ayetleri ile de Hz. İsa'nın nüzulüne yönelik olarak yorumlanmıştır. Hz. İsa'nın nüzulü meselesi İslam kaynaklarında daha çok O'nun göğe yükseltilmesi ile başlatılan bir tartışmadır. Çünkü onun öldüğünü kabul ettiğiniz zaman ikinci defa yeryüzüne gelişi konusu problemli hale dönüşmektedir. Bu sebeple Müslümanların çoğunluğunun düşüncesine göre Hz. İsa ölmemiştir göğe yükseltilmiştir ve kıyamete yakın olarak yeryüzüne gelecektir. Bu anlayışla Hıristiyanların kıyamete yakın olarak Hz. İsa'nın gelip 1000 yıl hüküm sürme anlayışı birbiri ile örtüşmektedir. Anahtar Kelimeler: Hz. İsa, Nüzûl-i İsa, İsa bilim (Kristoloji), Mesih, Hz. Meryem, Mehdi, Deccal, Kıyamet alametleri, İsrâiliyat.
Zeydîlikte sünnet delilinin usul ve uygulama yönünden mukayeseli olarak incelenmesi
Bu çalışmada, hükümlerin delillerinden ikincisi olan sünnet deliliyle ilgili Zeydilerin görüşleri ve onların sünnet delilinin hücciyetiyle ilgili görüşleri İbnü'l- Vezîr'in el-Avâsım ve'l-kavâsım adlı eseri ekseninde ele alınmıştır. Mutemet kaynaklar incelenerek Zeydilerin görüşleri incelenmiştir. Ayrıca Zeydilerin sünnet deliline karşı tutumları özetle ortaya konmaya çalışılmıştır. Klasik kaynaklarda geçen Zeydî mezhebi ile günümüzdeki Zeydilerin durumu karşılaştırılmıştır. Örnek olarak verilen meselelerde gerek teorik gerekse uygulama yönünden Zeydî mezhebi ile dört mezhebin görüşleri karşılaştırılmıştır. Bu çalışma bir giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde kuramsal çerçeve üzerinde durulmuştur. Ayrıca İmâm Zeyd'in hayatı, Zeydî mezhebi, Zeydilerin fikhi ekolleri, İbnü'l-Vezîr ve diğer Zeydî alimlerin hayatı ele alınmıştır. Birinci bölümde Zeydîlerin sünnet deliline karşı tutumları ve onu delil olarak kullanma yöntemleri incelenmiştir. İki ve üçüncü bölümde ise Zeydîlerin usulü'l-fıkıh meselelerinde sünnet delilini delil olarak kullanmalarına dair örneklere yer verilmiştir. Böylece Zeydî lere göre sünnet deliliyle ilgili teorik ve uygulama yönlerinin birbirleriyle ne kadar uyumlu olduğu ortaya konmaya çalışılmıştır.
Hâce Abdullah el-Ensârî el-Herevî'ye göre nihâyet mertebeleri ve tevhidin hakikati
ÖZET HÂCE ABDULLAH EL-ENSÂRÎ EL-HEREVÎ'YE GÖRE NİHÂYET MERTEBELERİ VE TEVHİDİN HAKİKATİ AYVAZ, Kâni Doktora Tezi TEMEL İSLAM BİLİMLERİ (TASAVVUF) ANABİLİM DALI Tez Danışmanı: Prof. Dr. Ahmet Cahid HAKSEVER Aralık-2023, 233 s. Hâce Abdullah el-Ensârî el-Herevî, Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin nesebinden olduğu için Ensârî; Herat'da doğduğu için de Herevî mahlasıyla meşhur olan bir mutasavvıftır. Herevî, döneminin Hanbelî mezhebinin öne çıkan âlim ve savunucularından kabul edilmekle birlikte, İslam tarihinde, özellikle tasavvuf tarihinde özellikle tasavvufî felsefenin yanı sıra tasavvuf usûlünün oluşması, ıstılahlarının teşekkülü ve anlam zenginliği kazanmasında katkısı olan âlimlerdendir. Bu anlamda Herevî, kendi dönemine ve sonraki dönemlerde oluşan tasavvufî oluşuma, özellikle tasavvufun felsefî boyutuna yeni bir anlayış kazandırmıştır. Sadece tasavvuf tarihinde değil, hadis, tefsir gibi temel İslam bilimlerinde de önemli isimler arasında sayılan Herevî, vahdet nazariyesiyle meşhur olan İbnü'l-Arabî öncesi usûl, eser ve nazariyatı itibarıyla etkili olan Ekberî Ekolün ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Çalışmaları tasavvuf sahasında yoğunlaşmış, tasavvuf tarihinde hâller ve makâmlar konusuna belli bir çerçeve kazandırmıştır. Nihâi makâmlar, tevhîdin hakikati, varlık ve varoluş gibi birçok konu onun eserlerinde ve usûlünde zemin bulmuş, yeni bir anlam ve seviye kazanmıştır. Herevî'nin tevhîde bakışı, Nihâyet makâmları ve tevhîdin hakikati konusuna odaklanan bu çalışma, öncelikle tevhîd, tevhîdin çeşitleri ve tevhîdin tekâmülü konularının detaylı izahlarından oluşmaktadır. Herevî, Nihâi makâmları Kur'an'dan âyetlerle delillendirmiş; bunları çoğunlukla üçlü tasnifler şeklinde, daha somut ifade etmek gerekirse 'avâm', 'havâs', 'hâssü'l-havâs' hâlleri olmak üzere üç farklı durumda izah etmiştir. Tevhîd, vahdet, hakikat ve Nihâyet makâmlarına getirdiği yeni ve özgün bakış açısıyla kendi dönemi başta olmak üzere genel tasavvuf tarihi ve günümüz irfanı için iz bırakan büyük mutasavvıflarından kabul edilmektedir. Anahtar Kelimeler: Herevî, Tevhîd, Hakikat, Nihâyet makâmları.
Peygamberimize verilen beş özellikle ilgili rivayetin usûl ve kaynaklar açısından incelenmesi
Hadis kaynaklarında Hz. Muhammed'e verilen birtakım özelliklerden söz edilmektedir. Bu özellikler Hadis literatüründe hasâis edebiyatı veya hasâisu'n-nebî olarak tanımlanmıştır. Erken dönemlerde mu'cizât, delâilu'n-nübüvve gibi kavramlarla anılmış ve aynı eserlerde zikredilmiş, zamanla müstakil bir telif alanı oluşturmuştur. Hasâis eserlerinde yer alan başlıca konulardan biri de Hz. Muhammed'e verildiği rivayet edilen beş özelliktir. Bu çalışmada beş özellikle ilgili hadisin hicri ilk dört asırdaki kaynakları taranmış, sıhhat açısından incelemeye tabi tutulmuştur. Metnin içerdiği lafız farklılıkları ve ziyade-noksan lafızlar müstakil olarak incelenmiştir. Sahîh hadislerde beş özellik şu şekilde sıralanmıştır: Hz. Muhammed bütün insanlara gönderilmiştir. Yeryüzü Hz. Muhammed'e temiz, temizleyici ve mescid kılınmıştır. Uzak mesafeden düşmanının kalbine korku salmayla desteklenmiştir. Kendisine savaş ganimetleri helal kılınmış ve şefaat etme yetkisi verilmiştir. Cevâmi'u'l-kelim özelliğinin verildiğini içeren hadisler ya hasen ya da zayıf rivayetlerdir. Hadis dokuz sahâbiden rivayet edilmektedir. Toplam 50 senedden 27 tanesi sahîhtir. Sahîh metinlerde benzer ya da eş anlamlı lafızlar kullanılmıştır. Zikredilen hususiyetler de aynıdır.
Diyarbekirli Said Paşa ve Nuhbetu'l-Emsâl adlı eseri
Diyarbekirli Said Paşa ve Nuhbetu'l-Emsâl Adlı Eseri Feyza GÜROL Bu çalışma, Diyarbekirli Said Paşa'nın Nuhbetu'l - Emsâl adlı eserini incelemeyi hedeflemiştir. Emsâl, Arap kültüründe sözlü geleneğin yaygın kollarından birini oluşturur. Bu alanda en önemli isimlerden biri olan Meydâni'nin yine alana ışık tutan Mecma'u'l - Emsâl adlı eseri, Said Paşa tarafından tercümesi yapılarak Nuhbetu'l - Emsâl adıyla günümüze ulaşmıştır. Tezin birinci bölümünde Said Paşa'nın hayatı, ilmî kişiliği ve eserleri hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde, Said Paşa'nın Nuhbetu'l Emsâl adlı eserine yer verilmiştir. Eserin genel içeriği hakkında verilen bilginin yanı sıra eserin, Meydâni'nin Mecma'u'l – Emsâl adlı eseriyle karşılaştırması, içerisinde mevcut mesellerin günümüzde kullanımı ve karşılığı hakkında bilgi verilmiştir. Sonuç kısmında, yapılan araştırmalar sonucu elde edilen bilgiler hakkında bir değerlendirme yapılmıştır.
Câḥiẓ ve Arap dilindeki yeri
Bu çalışmada çok yönlü bir bilim insanı olan Ebû ʿUs̠mân ʿAmr b. Baḥr b. Maḥbûb "Câḥiẓ ve Arap Dilindeki Yeri" başlığıyla konu edinmiştir. Kendisi Kinâne kabilesinin bir kolu olan Leys̠ kabilesine mensûp olduğu için "el-Kinânî" ve "el-Leys̠î", Baṣra'da doğduğu için "el-Basrî", Muʿtezile mezhebine mensûp olduğu için de "el-Muʿtezilî" şeklinde nitelenmiştir. H 150-255 (M 767–864) yılları arasında yaşamıştır. "Câḥiẓ ve Arap Dilindeki Yeri" başlıklı bu çalışma giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşmuştur. Giriş kısmında çalışmanın konusu, amacı, önemi, yöntemi ve temel kaynaklarına değinilmiştir. Birinci bölümde onun hayatı ve eserleri detaylı bir şekilde incelenmiştir. İkinci bölümde önce "Arap dili" açıklanmış daha sonra "Câḥiẓ'in Arap Dilindeki Yeri" genel başlığının kapsamı daraltılarak onun Arap dilinin en önemli ilimlerinden olan nahiv ve nahiv usulü hakkındaki görüşleri ele alınmıştır. Sonuç kısmında ise çalışmada elde edilen veriler maddeler halinde aktarılmışıtır.
مقارنةٌ بَيْنَ كِتَابيْ اللُّمَع والبُرهان في بابِ القياسِ - دراسةٌ أصوليةٌ مقارنة
The study clarified the fundamentalist approach to the measurement section taken by: Imam Al-Shirazi in his book Al-Lama', and Imam Al-Juwayni in his book Al-Burhan, by balancing their fundamentalist methodology that revealed points of agreement and disagreement between the two approaches, in addition to their independent jurisprudence in the field of the measurement. What distinguishes this study is the comparison between the two approaches of two imams belonging to one fundamentalist school, which is the school of speakers, headed by the Shafi'is. Descriptive, inductive and analytical methods were used in addition to the comparative method. The research was divided into an introductory chapter, two main chapters, and a conclusion. The subject of dispute, discussion of statements, response to violators, and weighting between statements. The last chapter dealt with the comparison between the two imams' opinions in the topics of analogy regarding the origin of analogy and its essence, and the authority of analogy and its inference, and in the sections and types of analogy, and in the paths in proving the cause of the original, and in the ranks of analogies and weighting and weighting, and the inconsistencies and incongruities between them, and in the intentional view of measurement. Through this study, it is clear that Imam Shirazi was more committed to his fundamentalist school, following those who preceded him without interfering with logic and theology in it. And that Imam al-Juwayni more than expanded on fundamentalist ideas, through the massive collection of rational and verbal evidence when inferred. Scientifically and intellectually liberal, and outside the usual doctrines. Then a conclusion including the most important results and recommendations. Keywords: Usul al-fiqh, al-Lama, al-Burhan, Shirazi, al-Juwayni, Measurement, Method, Comparison.
Nahiv âlimlerinden İbnü'l-Haşşâb el-Bağdâdî ve el-Mürtecel fî Şerhi'l-Cümel adlı eseri
Bu çalışmada, İbnu'l-Haşşâb'ın (ö.567/1171) yaşadığı dönem, hayatı, ilmî ve edebî kişiliği ile alakalı bilgilere yer verilmiştir. Ayrıca onun, 'Abdulkâhir el-Cürcânî'nin (ö.471/1078) el-Cumel adlı eseri üzerine yazdığı el-Murtecel fî Şerhi'l-Cumel adlı şerhi ele alınıp incelenmiştir. İbnu'l-Haşşâb, döneminin önemli dilcilerindendir. Âlimler ondan övgüyle bahsetmişlerdir. İbnu'l-Haşşâb'ın kaleme aldığı el-Murtecel fî Şerhi'l-Cumel adlı eser, belâğat ilminin kurucusu olarak kabul edilen 'Abdulkâhir el-Cürcânî'nin el-Cumel adlı eserinin bir şerhi niteliğinde olması, önemini daha da arttırmıştır. Bu çalışmada bilimsel yöntemler kullanılarak ilk önce ana kaynaklardan istifâde edilmiştir. Yeni çalışmalar da göz ardı edilmemiştir. Arapça metinler, tercümeleriyle birlikte verilmiştir. Ayrıca İbnu'l-Haşşâb'ın eserleri tanıtılarak ne hakkında yazıldıklarına kısaca değinilmiştir. İbnu'l-Haşşâb ve eserinin tanıtılması ilim dünyasına büyük katkılarının olduğu ve "irticâl" kavramından hareketle herhangi bir ilim dalında bir melekeye sahip olmanın gerekliliği çalışmanın vardığı sonuçlardandır. Bu çalışma, giriş dışında iki bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında araştırmanın amacı, önemi, yöntemi ve kaynakları ile birlikte, İbnu'l-Haşşâb'ın yaşadığı dönemdeki siyasî, sosyal, ilmî ve kültürel durum ve şerh geleneği ele alınmıştır. Birinci bölümde; İbnu'l-Haşşâb'ın, hayatı, ilmî ve edebî kişiliği, hocaları, öğrencileri, eserleri, 'Abdulkâhir el-Cürcânî, eserleri ve el-Cümel adlı eseri ele alınmıştır. İkinci bölümde ise İbnu'l-Haşşâb'ın el-Murtecel fî Şerhi'l-Cumel adlı eserinin genel özellikleri ele alınıp incelenmiştir.
السياسة والحرب في الأدب الأندلسي
This study came within the framework of strengthening literary studies on poetry and literature in Andalusian lands and deals with the topic of "Politics and War in Andalusian Literature." It consists of: The study consists of three chapters: The first chapter introduces the concept of Andalusian literature, the historical stages it passed through, and the factors of the literary renaissance in the Andalusian lands. It presents the most important artistic and stylistic characteristics of Andalusian poetry at the level of form, content, and language, in addition to introducing the most famous! For Andalusian writers and poets. The second chapter It talks about politics in language and terminology, and explains their types. Then it deals with the concept of political conflict and the motives for political behavior due to instincts, ambitions, emotions, or psychological emotions, such as ambition, love of power, satisfying lust, nervousness, discrimination, hatred, etc., and the manifestations of these concepts on... Andalusian literature and its impact on aspects of ethnic, tribal, popular and religious conflict, and the chapter concludes Analysis of the behavior of political leaders at the level of good and bad politics. As for the third chapter it was devoted to studying war in Andalusian literature by addressing the issue of urging jihad and explaining its importance by mentioning its benefits or by mentioning the various crimes of the enemy. Then the poets described the victories and defeats in Andalusian history, and concluded by talking about the tools. Defensive and offensive warfare. Keywords: Andalusian, Andalusian literature, poetry, politics, war.
Mustafa b. İbrahim el-Adanavî'nin "Şerhu Râiyyeti'l-Mudariyye" adlı eserinin tahkik ve tahlili (Edisyon kritik)
Çalışmamızda Osmanlı İmparatorluğunun son dönem âlimlerinden Mustafâ b. İbrâhîm el-Adanavî'nin, İmam Busîrî'nin "Râiyyetu'l Mudariyye" isimli kasidesine yaptığı "Şerhu Râiyyeti'l-Mudariyye" şerhinin tahkik ve tahlili yapılmıştır. Şerhin Arapça kısmı tahkik edilirken içerik ve üslup açısından da tahlil edilmiştir. Çalışmamız giriş, üç bölüm ve sonuç kısımlarından meydana gelmektedir. Birinci bölümde Arap edebiyatından naat konusu ile İmam Busîrî ve onun Mudariyye kasidesi ele alınmıştır. İkinci bölümde Mustafâ b. İbrâhîm el-Adanavî'nin hayatı ve eserleri ele alınmış olup onun "Şerhu Râiyyeti'l Mudariyye" eseri hakkında bilgi verilmiştir. Üçüncü bölümde ise el-Adanavî'nin Şerhu Râiyyeti'l-Mudariyye"sinin tahkiki yer almaktadır. Sonuç kısmında çalışmada elde edilen bulgular verilmiştir. Buna göre Adanavî'nin şerhi kısa ve öz cümlelerden meydana gelmiş, yabancı kelimeleri haşiye olarak açıklamış, ayet ve hadislerden az da olsa yararlanmış, birçok İslam âliminin sözleri ve eserlerinden örnekler zikretmiştir.
الجملة الحالية وشبه الجملة الحالية في قصة سيدنا موسى عليه السلام
This study has emerged with the aim of serving Arabic, the language of the Qur'an, and analyzes the phrases of hal and shibh-i hal in the story of Prophet Moses (pbuh) in the Qur'an. The study consists of an introduction and two parts. At the end of the study, there is the conclusion part in which the data are presented. In the introductory part, the effect of the Qur'an on grammar and rhetoric studies is discussed. In the first chapter, hal and şibh-i hal sentences are discussed in terms of their meanings, types, elements, interests and duties. In the first part, the conditions of the sentences of hal and şibh-i hal, their agents, the sentences that have the case and the related sentences are also examined. At the end of the chapter, hal and şibh-i hal sentences are evaluated in terms of rhetoric. The second part is about the practical aspect of the study. In this direction, Mr. Hal and shibh-i hal sentences in the story of Musa (as) were examined in terms of syntax and rhetoric. In addition to this, the views of scholars on this subject were revealed, evaluated and preferences were made between them. In the conclusion part of the study, the data obtained in the study are presented. Accordingly, the sentences of hal and şibh-i hal come to the fore not only in terms of syntax, but also their rhetorical aspect.
Politics and its manifestations in the literature of the age of ignorance
This study came in the race to reveal the nature of political life in the pre-Islamic era, and to show its manifestations in ancient Arabic literature, poetry and prose. The study consists of an introduction, two chapters, and a conclusion. The introduction deals with the topic, importance and purpose of the thesis, after those previous studies and the followed approach. The first chapter: introduces the concept of politics and homeland in language and terminology, and explains their origins in the pre-Islamic era, while providing brief historical information about the forms of political systems in the Arabian Peninsula (the monarchy and the tribal system), and the entities operating within them, in addition to tell about foundations on which the monarchy and tribal systems are based. Such as inheritance, sovereignty, prevailing law, tribalism, consultation and its councils, and proving all of the above with appropriate poetic and prose evidence. The second chapter: talks about the nature of the political conflict in the pre-Islamic era and its types, such as the struggle over the leadership of the tribe in the same house, the conflict between the different tribes, the conflict with the neighboring Arab or non-Arab kingdoms such as the Persians or the Romans, and the religious political conflict, in addition to dealing with some political phenomena in the pre-Islamic era by research and study as a phenomenon Political debates, political alliances, political asylum, and criticism or political opposition. The chapter concludes with a discussion of the concept of political literature and its types, such as pride, praise, lamentation, and political satire, and the representation of these topics with appropriate literary evidence. Conclusion: It contains a statement of the most important results emerging from the study, VI such as revealing the development of political life among Arabs in pre-Islamic times, and explaining the great impact of political life and its phenomena in enriching Arabic literature. Keywords: Literature of The Pre-Islamic Era, The Tribal Political System, Foundations of Political Systems, Political Asylum, Political Literature and Its Types.
İbnü'l-Enbârî ve el-Müzekker ve'l-Müennes adlı eseri
Çalışmamızda III. ile IV. yüzyıllarda Abbâsî Devleti döneminde Bağdât'ta yaşamış Kûfe dil ekolünün büyük temsilcilerinden Ebû Bekir Muhammed b. el-Kâsım İbnü'l-Enbârî (328/940) nin hayatı ve gramer konusunda ele aldığı el-Müzekker ve'l-Müennes adlı eseri ele alınmıştır. Müellif ve eseri hakkında genel bilgi verilirken işlediği konular hakkında da kısaca bilgi verilmiştir. Çalışmamız giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş kısmında İbnü'l-Enbârî'nin yaşadığı dönemin siyasi, sosyal, ilmi ve kültürel durumuyla ilgili malumatlar ele alınmıştır. Aynı zamanda giriş kısmında Arap dilinde müzekker ve müennes hakkında bilgi verilmiş ve günümüze kadar yazılmış en önemli eser müelliflerinin isimleri zikredilmiştir. Tezin birinci bölümünde İbnü'l-Enbârî'nin hayatı, ilmi yönü, kişisel özellikleri, eserleri ve hakkında yapılmış çalışmalar ele alınmıştır. İkinci bölümde İbnü'l-Enbârî'nin el-Müzekker ve'l-Müennes adlı eseri ana hatlarıyla tanıtılmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda el-Müzekker ve'l-Müennes'in genel özellikleri, yazılış gayesi, önemi, metodu, kaynakları, istişhadı, ıstılahları, tanımlamaları, ta'lilleri, bu alanda yazılan diğer eserlerle karşılaştırması hakkında bilgi verilmiş ve eserde ele alınan konulara kısaca değinilmiştir. Sonuç kısmında ise bu çalışmada elde edilen veriler ana hatlarıyla belirtilmiştir. Buna göre İbnü'l-Enbârî, eserinde gerek Basra Ekolü'ne, gerekse Kûfe Ekolü'ne mensup dil âlimlerinin gerekse de diğer dil âlimlerinin görüşlerine başvurmuş, ayet, kıraât, hadis ve şiir gibi şevâhidlerden istişhad getirmiştir. Anahtar Kelimeler: Arap Dili, İbnü'l-Enbârî, Müzekker, Müennes.
Beyzâvî tefsirinde Müşkilü'l-Kur'an
Çalışmamız Beyzâvî tefsirinde müşkilü'l-Kur'ân'dır. Bu çalışma da Beyzâvî'nin müşkil âyetlere yaklaşımı ele alınmaktadır. Zira günümüzde çokça okutulan tefsirinde müşkilü'l-Kur'an ilmini ele alışı merak uyandırmaktadır. Burada konumuz, lafızla ilgili müşkiller olmayıp, âyetler arası işkâl problemidir. Çalışmamız giriş, iki ana bölüm ve sonuçtan meydana gelmektedir. Giriş bölümü araştırmanın konusu, kapsamı, önemi, amacı, yöntemi ve kaynaklarını kapsamaktadır. Birinci bölümün ilk kısmında Beyzâvî'nin hayatı, ilmi kişiliği ve eserleri hakkında bilgi verilmektedir. Birçok tarihi kitaptan faydalanılmaktadır. Birinci bölümün ikinci kısmında ise müşkilü'l-Kur'ân ilminin lügat ve ıstılah anlamları, müşkil ile benzerliği olan kavramlar, bu ilmin doğuşu ve tarihi seyri, işkâlin sebep ve çözümleri ve bu alanda yapılan çalışmalar incelenmektedir. Bu kısımda ilk dönem gramer kitaplarının yanında ulumu'l-Kur'ân eserlerinden de istifade edilmiştir. İkinci bölümde ise tezin asıl konusu olan Beyzâvî Tefsirinde Müşkilü'l-Kur'ân meselesi ele alınmakta, bu konuda Beyzâvî'nin müşkil âyetlere yaklaşımı tespit edilmektedir. Bu bölüm ise üç kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda Allah'ın zat, sıfat ve fiilleri ile ilgili müşkil âyetler ele alınmıştır. İkinci kısımda ise insanın zat, sıfat ve fiileri ile ilgili olan müşkil âyetler incelenmiştir. Son kısımda ise gaybî meseleler ile ilgili müşkil âyetler çalışılmıştır. Araştırmamızın asıl konusu için klasik ve çağdaş birçok eser incelenmekte, akademik çalışmalara başvurulmaktadır. Sonuç olarak bu çalışmada Beyzâvî'nin hangi âyet gruplarını müşkil olarak değerlendirdiği tespit edilmekte ve bunların çözümüne dair yöntemi hakkında bilgi verilmektedir.
El-Hidâye eserinde aile hukuku ile alakalı zikredilen hadislerin Hanefî fıkhı perspektifinden analizi
Hanefî mezhebinin hadis rivayetlerine yaklaşımıyla ehl-i hadîs ekolünün yaklaşımı büyük farklılıklar içermektedir. Hanefîlerin hadis rivayetlerini kabul hususundaki hassasiyetleri furû-ı fıkıh hükümlerine doğrudan etki etmiştir. Hz. Peygamber'den rivayet edilen hadislerden hangileriyle amel edileceği, rivayetlerin ne şartlarla kabul edileceği, hadis rivayetleri ile Kur'ân ayetlerinin birbirleriyle ilişkisi gibi konularda ihtilaflar meydana geldiği gibi rivayetlerin nasıl anlaşılması gerektiği, Hz. Peygamber'in neyi kastettiği gibi mana yönüyle de mezhepler arası ihtilafların olduğu görülmektedir. Bu çalışmada el-Hidâye eserinin aile hukuku ile alakalı hadisleri incelenmiş, mezheplerin bu hadislere yaklaşımına dair bir inceleme ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu sayede furûʿ hükümler açısından bir araştırma yapılmış olmakla birlikte, hadislerin usûl açısından tahlili yapılmaya çalışılmıştır. Ayrıca usûl-furûʿ tutarlılığı, müctehitlerin fıkıh faaliyetlerinin fikrî arka planı ve mezheplerin hadis rivayetlerine yaklaşımları başta olmak üzere usûle dair bazı görüşleri de ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda çalışmanın konusu yalnızca mezheplerin hadis usûl ve metodolojisi değildir. Fıkhî anlamda farklı açılardan incelemeler yapılmıştır. Araştırmaya konu olan hadis rivayetleri iki bölümde ele alınmıştır. İlk bölümde nikâh, ikinci bölümde ise talâk ile ilgili hadisler hakkında araştırmalar yapılmıştır. Hadis rivayetlerinin tahrîci yapıldıktan sonra sırasıyla furûʿ ve usûl incelemeleri ortaya konulmaya çalışılmıştır.
İzmirli İsmail Hakkı'nın bidat ve gulât fırkalar bağlamında İslâm mezhepleri tarihine katkıları
Bu çalışmada, İzmirli İsmail Hakkı'nın bidat ve gulât fırkaları ele alışı bağlamında İslâm Mezhepleri Tarihine katkıları incelenmiştir. İzmirli, öncelikle İslâm dünyasında gerçeği araştırma iddiasında bulunanları; Selef, Kelâmcılar, Mutasavvıflar, Felsefeciler ve Bâtıniyye olarak beş kısma ayırmıştır. Konumuz açısından bakıldığında önem arz eden Kelâmcılar bahsi içerisinde bidat ve gâlî fırkaları; Mârika, Şîa, Kaderiyye, Mürcie ve Cehmiyye olarak beş kısımda incelemiştir. Bâtıniyye mezhebinin aşırılıklarını, bu beş kısımdan ayrı olarak değerlendirmiştir. İzmirli İsmail Hakkı'ya göre Bidat ehli; kitap, sünnet ve icmaya rağmen Ehli Sünnetin ittifak ettiği meselelerde ihtilafa düşenlerdir. Gâliyye ise, yaratılmışları peygamber veya ilâhlık seviyesine çıkaranlardır. Bu bağlamda gâlî fırkaların bidatleri, teşbih, hulûl, tenasüh, ibâha, bedâ ve ric'at gibi çeşitli inançlardan oluşmaktadır. Gâlî fırkaların bu inançlarından bazıları incelendiğinde İslâm dininin itikâdî temelleri ile alakasının olmadığı, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm öncesi döneme ait izler taşıdığı görülmektedir. İzmirli İsmail Hakkı gâlî fırkaları iki kısımda incelemiştir. Birinci kısım Gâliyye, ulûhiyyetin Allah'tan başka bir varlıkta da bulunduğunu savunmuş, ikinci kısım Gâliyye, peygamberliğin bitmediğini yeryüzünde devam ettiğini savunmaktadır. İzmirli'ye göre gâlî fırkalar, Hz. Ali'nin yaşadığı dönemde ona ulûhiyyet isnat etmekle ortaya çıkmış olup günümüzde de bu düşünce doğrultusunda varlığını devam ettiren mezhepler bulunmaktadır.
İslâm Vakıf Hukukunda mülkiyet sorunu
Yaşamı tümüyle kuşatan ve her canlının doğrudan veya dolaylı olarak talep ettiği hak kavramı, dinî ve dünyevî hayatın en önemli terimleri arasında yer almaktadır. Hak olarak farklı alanlarda çeşitli tanımlar yapılmış dinî ve dünyevî iş ve ilişkilerde hukukî, ahlakî vs. tüm alanlar dikkate alınarak sınırlar çizilmeye gayret gösterilmiştir. Bu çalışmada hak unsuru din çatısı altında ve muâmelât-ı şer'iyye içerisinde olup mal varlığı hukuku kapsamında incelenmiştir. Çalışma, mal varlığı hukukundaki karşılığı milk (mülkiyet) olan hak kavramını vakıf hukuku bağlamında ele almıştır. Milk, mal ve vakıf kavramları çalışma maksadını aşmayacak şekilde değerlendirilmiştir. Mülkiyet teorisi vakıf hukuku bağlamında incelenip mülkiyete dair genel kabul gören bir görüşün olup olmadığı irdelenmiştir.
Senegal yerel ilim meclislerinde Mâlikî fıkhı öğretimi-Tivaouane Medresesi örneği
İslâm'ın Senegal'e girişi ilk olarak fetihlerle gerçekleşse de zaman içerisinde ticaret yolları aracılığıyla Müslümanların bölgeye girmesiyle gerçekleşmiştir. İslam'ın bölgeye girişiyle birlikte çeşitli mezheplerde yaygınlaşmış ve Senegal'de özellikle Mâlikî mezhebi tutulmuştur. Mâlikî mezhebinin Senegal'de yaygınlaşmasının sebebi diğer Afrika coğrafyalarında olduğu gibi Mâlikî âlimlerin bu coğrafyaya göç etmesi ve burada İslâm'ın yaygınlaşması için gayret göstermeleri ve Afrika'nın bazı yerel değer ve geleneklerinin Mâlikî mezhebinin örf ve uygulamalarıyla çatışmayarak, uyumlu olması dolayısıyla mezhebin kolaylıkla kabul edilmesidir. Senegal'de Mâlikî mezhebinin kabul edilmesiyle birlikte mezhep içi uygulamalar ülkedeki medreselerde de kendini göstermiştir. Bu çalışmada Senegal'deki yerel ilim meclislerinde ve medreselerinde Mâlikî mezhebinin rolünden bahsedilmiştir. Senegal'in en önemli medreselerinden Tivaouane medresesi, Mâlikî fıkhının yaygınlaşmasında etkili olan çok sayıda âlim yetiştiren bir kurumdur. Çalışmada söz konusu medresenin devletle ilişkisi, medrese müfredatı, medresenin fıkıh anlayışı ve günümüz fıkıh meseleleri hakkındaki görüşlerine yer verilmiştir. Medresenin, Senegal'de yaygın olan kadın sünneti gibi yerel fıkıh meseleleriyle ilgili görüşlerine ve medresede eğitim gören öğrenciler için zorunlu olan uygulamalara da temas edilmiştir. Çalışmada son olarak Tivaouane medresesinin, Senegal'de yerel bir cemaate dönüşmesi sürecinden de bahsedilmiştir.
Müfessirlere göre Kur'ân-ı Kerîm'de geçen mücrim kavramı
"Mücrim" kavramı, Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın kullarına ait sıfatlardan olup birçok âyette tekrar edilen kavramlardan biridir. Kur'ân-ı Kerîm'i anlama gayretimiz bizi, bu kavramın da araştırılması ve incelenmesi gerektiği düşüncesine sevk etmiştir. Toplum tarafından "günahkar" olarak tanımlanan mücrim kavramı, günahın mahiyeti ve büyüklüğü/küçüklüğü konusunda bir eksikliği içerisinde barındırmaktadır. Müfessirler mücrim kavramı ile kastedilen kimselerin kâfir, günahkar veya müşrik gibi büyük günah işleyen kimseler olduğunu söylemişlerdir. Tarihî seyir içerisinde kelimelerde anlam genişlemesi veya daralması olabilmektedir. Bu durumlar da kelimelerde anlam karmaşasına yol açmaktadır. Çalışmamızın sonucunda "mücrim" kavramı üzerinde de oluşan bu anlam karmaşasının giderilmesi, nüzûl öncesi ve sonrası dönemde anlam değişimlerinin ne yönde gerçekleştiği tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu anlam karmaşası öncelikle ilk dönem sözlük çalışmalarında, ardından Arap şiirlerinde, sonrasında ise İslam tarihinde önemli bir yeri olan hadis kitaplarında ve klasik tefsir kitapları ışığında giderilmeye çalışılmıştır. Bu alana dair yapılan literatür taramasında bu kavram üzerinde birkaç çalışma dışında yeterli çalışmanın yapılmadığı görülmüş ve bu eksiklik bir nebze olsun giderilmeye çalışılmıştır.
Muhammed Ebu Şehbe'nin hadisçiliği
Bu çalışmamızda Mısırlı âlim Muhammed Ebu Şehbe'nin hadisçiliğini inceledik. Ebu Şehbe'nin son dönemlerde yoğun geçen hadis tartışmalarının içinde etkin rol oynayanlardan biri olması bizi böyle bir çalışma yapmaya sevk etti. Çalışmanın birinci bölümünde Ebu Şehbe'nin hayatı, eserleri ve vefatından bahsedildi. İkinci bölümde Ebu Şehbe'nin hadis tarihi, sahabenin adaleti, hadis yazımının caizliği meselelerine ve sahabe sonrası hadis çalışmalarına bakışı verildi. Üçüncü bölümde onun hadis-sünnet tanımları, hadislerin dindeki konumuna bakışı, çokça tartışılan mana ile rivayet ve zayıf hadisle amel gibi meselelere bakışı verildi. Dördüncü bölümde ise gündemde tartışılan bazı hadislere dair Ebu Şehbe'nin yaklaşımı ve değerlendirmelerine yer verildi.
Ebu'l-Mehâsin el-Kâvukcî'nin el-Lu'lu'ul-mersû' adlı eserinin tercüme ve değerlendirmesi
Hadîs edebiyatının önemli bir türü olan tahrîc bu ilimde üç anlamda kullanılmaktadır. Bunlardan birincisi, bir hadisi isnadıyla birlikte bir kitaba alıp nakletmektir ki bu anlam, daha çok ilk dönem müelliflerinin derledikleri hadîslerden kitap oluşturma faaliyetlerini ifade eder. İkincisi, belirli kitaplardan seçilen hadîslerle yeni bir kitap meydana getirmektir. Üçüncüsü ise, bizim çalışmamızda olduğu gibi, bir eserde Hz. Peygamber'e veya sonraki iki nesle isnâd edilen rivâyetlerin temel kaynaklardaki yerlerini göstermek, bunların isnâd ve sıhhat açısından durumuna işaret etmektir. Tahrîc yapana muharric, hadisin kaynağına veya râvisine mahrec denilir. Tahrîc sonunda ortaya çıkan eserler de tahrîc olarak isimlendirilir. Araştırmada hadislerin öncelikle Kütüb-i Sitte'deki, daha sonra da ulaşabildiğimiz ilk kaynaklarındaki yerlerini tahrîc etmek ve sıhhat durumları hakkında bilgi vermek amaçlanmıştır. İlk olarak hadislerin Lü'lüül Marsû' da aktarıldığı şekliyle Kütüb-i Sitte'den ve Kütüb-i Sünne'deki yerleri tespit edilmiştir. Bu kaynaklarda hadislerin râvileri hakkında herhangi bir bilgi varsa bunlar aktarılmış; hadislerin sıhhat durumu tespit edilirken ise Buhâri ve Müslim'in Sahîh'inde geçen hadisler sahih kabul edilmiştir. Bunların dışındaki rivâyetlerde ise hadis alimlerinin ve tercüme ettiğimiz eserin yazarı Kâvukcî' (ö. 1305/1888) nin verdiği hükümler dikkate alınarak hadislerin sıhhat dereceleri belirlenmeye çalışılmıştır. Sonuç kısmında ise Kâvukcî'nin rivâyetleri değerlendirme kriterleri tespit edilmiş; eserde rivâyet edilen hadislerin 14'ünün Sahîhayn'da,59'unun Kütüb-i Sitte'de yer aldığı bilgisine yer verilmiştir. Kavukcî, tespitlerimize göre bu eserde zikredilen hadislerin 111'ine uydurma, 41'ine zayıf, 10'una sahih hükmünü vermiştir. Geri kalan rivâyetler hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunmadığı da incelememiz sonucunda elde ettiğimiz verilerdendir.
Elfiyye Şerh Geleneğinde Harf-i Cerler: Üşmûnî ve Suyûtî özelinde
İbn Mâlik, Sîbeveyhî'den sonra Arap dili gramerinin en büyük isimlerinden biri olup, pek çok önemli eser kaleme almıştır. Bunlar arasında, İbnü'l-Hâcib'in el-Kâfiye ve eş-Şâfiye'sinden etkilenerek yazdığı Elfiyye adlı eseri de zikredilmektedir. Bu eser, sonraki dönemlerde yazılan nahiv kitaplarını büyük ölçüde etkilemiştir. Öte yandan, üzerine pek çok şerh, hâşiye, ta'lik vb. kitaplar yazılarak bir gelenek oluşmuştur. Bu gelenek içerisinde ise bazı şerhler öne çıkmış ve geçmişten günümüze medreselerde okutulmaya devam edilmiştir. Çalışmamız, Elfiyye şerh geleneğini ortaya koymak amacıyla, hicri onuncu yüzyılda yaşamış, önceki şerhlere ve nahiv literatürüne vakıf olan Suyûtî ve Üşmûnî'nin şerhlerini esas almıştır. Bu geleneği anlamak için ise cümledeki anlam ve gramatik yapının belirlenmesinde önemli bir rol oynayan ve dini nasların doğru anlaşılmasında büyük öneme sahip harf-i cerler konusu seçilmiştir. Üşmûnî ve Suyûtî'nin şerhlerindeki harf-i cer kullanımları, kavram açıklamaları, farklı yaklaşımları ve yorumları karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Bu yönüyle çalışmamızın iki temel ayağı olduğunu söylemek mümkündür. İlk olarak, Elfiyye şerh geleneğinin Üşmûnî ve Suyûtî şerhleri özelinde değerlendirilip anlamlandırılmaya çalışılması, ikinci olarak ise dil açısından büyük önem arz eden harf-i cer konusunun bütüncül bir yaklaşımla, belirli bir gelenek çerçevesinde incelenip sunulmasıdır. Çalışmamız giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmuştur. Giriş kısmında çalışmanın ana esasları ve yöntemi özetlenmiştir. Birinci bölümde, teze konu olan dilcilerin hayatları, ilmî kişilikleri ve şerhleri ele alınmıştır. İkinci bölümde, Üşmûnî ve Suyûtî'nin şerhleri özelinde harf-i cer algısı incelenmiş ve diğer şerhlere de atıflar yapılmıştır. Son bölümde ise, Üşmûnî ve Suyûtî'nin şerhlerinde takip ettikleri metotlar, yararlandıkları kaynaklar ve etkilendikleri nahiv ekolleri karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Çalışmamız sonuç kısmıyla tamamlanmıştır.
Sadreddînzâde Muhammed Emîn eş-Şirvânî'nin Risâle fi'l-îmân adlı eseri: Tahkik, tercüme ve değerlendirme
Tezimizde XVII. yy. Osmanlı âlimlerinden Muhammed Emin eş-Şirvânî'nin (ö. 1036/1627) Risâle fi'l-îmân adlı eserinin tahkik, tercüme ve değerlendirmesini yapmaya çalıştık. İsminden de anlaşıldığı üzere risale iman bahislerini konu alan bir eserdir. Şirvânî özel olarak bu risalede iki mesele üzerinde yoğunlaşmaktadır: İmanda artma-eksilme ve imanda istisna. Şirvânî söz konusu risalenin içeriğini Enfâl sûresinin ikinci, üçüncü ve dördüncü âyetlerinden hareketle ele almaktadır. Şirvânî bu âyetler çerçevesinde kelamî açıdan kendine özgü bir anlatı sunmaktadır. Çalışmada öncelikle risalenin amacı ve yöntemine yönelik bazı bilgileri paylaştık. Bu kısımda Türkiye kütüphanelerinden elde ettiğimiz beş nüshayı tanıtmayı hedefledik. Birinci bölümümüzde müellif Şirvânî'nin hayatı, ailesi, hocaları, öğrencileri ve eserlerine dair genel bir çerçeve oluşturularak bilgiler verilmektedir. Bu bölümde diğer yüksek lisans çalışmalarından farklı bilgileri elde ederek çalışmamızın hem bilgi hem kaynakça bakımından diğerlerinden ayrı bir çalışma olması amaçlanmaktadır. İkinci bölümümüzde eserin esas nüshasının dört nüshayla mukabeleli şekilde tahkiki ve tercümesi gerçekleştirilmiştir. Son bölümde ise Şirvânî'nin dikkat çektiği kavramların ve konuların kelamî değerlendirmesi yapılarak çalışmamız tamamlanmıştır. Şirvânî'nin kullandığı kavramlar onun benimsemekte olduğu görüşü bize daha anlaşılır kılmaktadır. Nitekim onun bu risalede tasavvufî kavramları kullanmaktan sakınmadığı görülmektedir. Bununla birlikte ele aldığımız risale çerçevesinde onun itikadi mezhebini aşikâr etmediğini bu sebeple yoruma açık olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Eser küçük bir risale olmakla birlikte içerisinde önemli kavramları, Şirvânî'nin ilmî şahsiyetini ve onun özgün yorumlarını barındırmaktadır. Anahtar kelimeler: Kelam, Muhammed Emin eş-Şirvânî, Risâle fi'l-îmân, İmanda Artma ve Eksilme, İmanda İstisna
Yabancı dil olarak Arapça öğreniminde lehçelerin etkisi
Yabancı Dil Olarak Arapça Öğreniminde Lehçelerin Etkisi Bu tez, ana dili Arapça olmayan kişilerin bu dili öğrenirken karşılaştıkları sorunları ele almaktadır. Tezde Anadili Arapça olmayanların Arapça öğrenirken özellikle lehçelerin bu dili öğrenmede olumsuz etkilerinin bulunduğuna işaret edilerek bunların çözümünde hangi yöntem ve tekniklerin kullanılması gerektiği ele alınmıştır. Çalışmamda, cahiliye dönemi ve günümüz Arap dünyasında yaygın olarak kullanılan bazı lehçeler ve bu lehçelerin Arap dünyasında bölgesel olarak dağılımına ve her bir lehçeyi diğerinden ayıran özellikler ile lehçe mevzusu ele alınacak, yabancı dil olarak Arapça öğrenenler için ciddi bir sorun olan iki dillilik (fasih Arapça ve yerel lehçelerde iki dillilik) problemi işlenecektir. İkidillilik konusu, edebiyat ve yazı dilinde kullanılan fasih Arapça ile konuşma dili diye tanımlanan ve yerel lehçeler şeklinde toplumda yaygınlaşan günlük kullanım dilleri arasındaki farklılıktır. Çalışmamda, yabancı dil olarak Arapçayı öğrenen kişilerin bu iki dillilik meselesinden nasıl etkilendikleri incelenmektedir. İki dillilik probleminin giderilmesi için bazı çözüm yöntemleri ele alınmıştır. Yabancı dil olarak Arapça öğrenen kişilere uzman eğitimcilerin tahsis edilmesi, modern dil eğitim metodunun uygulandığı kolaylaştırılmış bir müfredatın hazırlanması, buna ek olarak, her öğrencinin seviyesinin değerlendirilip göz önünde bulundurulması ve yabancı dil eğitimine bu durumların dahil edilmesi de işlenmektedir. Çalışmamızın, anket görüşmelerinin ve kişisel görüşlerin de yer aldığı ikinci bölümünde elde edilen veriler analize tabi tutulmuştur. Bu analizler ve saha görüşmeleri neticesinde ortaya çıkan iki dillilikten kaynaklanan sorunlar ve çözüm yolları ele alınmıştır. Sonuç bölümünde ise, yabancı dil olarak Arapça öğrenimine iki dillilik çerçevesinde ışık tutacak bazı önerilere yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Yabancı dil, Arapça, fasih Arapça, lehçe, iki dillilik
Muhammed Et-Tâhir B. Aşûr (1879-1973) ve hadis ilmindeki yeri
Bu araştırmada "Muhammed et-Tâhir b. Âşûr ve Hadis İlmindeki Yeri" konusu ele alınmıştır. İbn Âşûr, İslam dünyasının en buhranlı dönemlerinden biri olan XIX. asrın son çeyreği ile XX. asrın ilk üç çeyreğinde 1879-1973 yılları arasında Tunus'ta yaşamış önde gelen âlimlerdendir. O, 94 yıllık ömründe Mâlikî kadılığı, Şeyhu'l-İslamlık, Zeytûne Üniversitesi'nde rektörlük gibi Tunus'ta önemli görevler yapmıştır. Bunun yanında tefsir, hadis, fıkıh, Arap dili ve edebiyatı gibi hemen hemen her ilim dalında eser telif etmiş ıslahatçı bir ilim adamıdır. İbn Âşûr, Buhârî'nin Sahîh'i üzerine en-Nazaru'l-Fasîh ve Mâlik b. Enes'in Muvatta'ı hakkında Keşfu'l-Muğatta adlı şerhlerini yazmış, ayrıca Hz. Peygamber ve hadis ile ilgili pek çok makale kaleme almıştır. Bu araştırmada bu çalışmalardan ve diğer eserlerinden hareketle onun hadis ilmindeki birikimi ortaya koyulmuştur. Bu çalışmanın giriş bölümünde İbn Âşûr'un yaşadığı zamanda Tunus'un siyasî, ekonomik ve ilmî durumu ele alınmıştır. İlk bölümde hayatı, ilmî şahsiyeti ve eserleri yer almaktadır. İkinci bölümde ise İbn Âşûr'un Hz. Peygamber tasavvuru, hadis ve sünnet ile ilgili görüşleri, sünnetin bağlayıcılığı taksimi, eserlerinden tespit edilen sened ve metin tenkidi örnekleri ve hadis şerhçiliği konuları işlenmiştir
Arap dilinde edatların metinde kurduğu anlamsal ilişkiler
Art arda dizilmiş kelime yığınlarına cümle, cümlelere de metin denilebilmesi için bazı özelliklerin bulunması gerekir. Çünkü birbirinden kopuk ve aralarında hiçbir bağlantı olmayan kelime ya da cümleler dizisi metin olma vasfını haiz değildir. Cümleler içinde ve arasında ilişki kurarak onların metin haline gelmesini sağlayan önemli dilsel ögelerden biri edatlardır. Edatlar gerek yazılı gerekse de sözlü iletişimde yanlış ya da eksik anlaşılmanın önüne geçen etkin dil birimleridir. Arap dilinde edatların sayıları çok farklı olduğundan konunun sınırı ve çerçevesini belirleyebilmek gayesiyle ez-Zemahşerî'nin el-Mufassal fî Sanʻati'l-İʻrâb isimli eserindeki edatlar esas alınarak metinde kurdukları ilişki türleri incelenmiştir. Aynı ilişki türüne ait edatlar arasındaki farklar da mümkün olduğunca tefrik edilmiştir. Çalışmanın giriş bölümünde tezin konu, kapsam, amaç, önem ve yöntem gibi temel bahisleri yer almaktadır. Bu bölümde ayrıca edat literatürü hakkında kronolojik olarak bilgi verilmiştir. Birinci bölümde edatın kelime türleri içerisindeki yerine hatta bir kelime türü olup olamayacağına ilişkin tartışmalara değinildikten sonra edat hakkında yapılmış tanımlar, adlandırmalar ve edatın tek başına anlamı var mı yoksa yok mu gibi edatla irtibatlı mevzular ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. İkinci bölümde tespit edilen anlamsal ilişki türlerinin öncelikle kavram içerikleri izah edilmiş daha sonra da ilişki türlerinin edatları incelenmiştir. Bu bölümde atıf (bağlama), tercih, taʻlîl (sebep/gâye-sonuç), sınırlama, ma'iyyet (birliktelik), teşbih (benzetme), tekid (pekiştirme/kuvvetlendirme), temenni, istisna, kasr/hasr (daraltma), değiştirme, tersinelik (karşıtlama), istifham, tasdik ve ret, şart, tahzîz ve tendîm (teşvik ve kınama), ihtimal ilişkileri ele alınmıştır. Ek kısmında örnek metinler üzerinde uygulamalı bir şekilde edatların metinde sağladıkları anlamsal ilişki türleri belirtilerek mahiyetleri üzerinde durulmuştur. Sonuç kısmında ise araştırmadaki tartışma ve tespitler özetlenerek çalışmanın genel görünümünün çerçevesi sunulmuştur. Bu çalışmada ez-Zemahşerî'nin el-Mufassal'ı başta olmak üzere nahiv, müstakil edat çalışmaları, belâgat, fıkıh usûlü, dilbilim vs. eserlerden yararlanılarak edatlar konusu metinde kurdukları ilişki türlerine göre ele alınmıştır. Birçok gramercinin harf/edat hakkındaki görüşleri verilerek bu kavram etrafındaki farklı sınıflandırma ve adlandırmalar tespit edilmiştir. Edatların sınıflandırılması ve adlandırılmasında gramerciler arasında birbirinden farklı yaklaşımlar tespit edilmiştir. Edatlar yapı/biçim bakımından değil, anlamsal açıdan incelenip çok sayıda örnek cümle üzerinde metne yaptığı katkılar gösterilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Arap Dili, Edat, Metin, Anlam, Bağlam, İlişki.
Hadâiku'r-Ravhi ve'r-Rayhân fî Ravâbî Ulûmi'l-Kur'an'da tefsir yöntemi -âl-i imrân sûresi örneği-
Tefsirle meşgul olan müfessirlerin hedefi Kur'an'ı anlaşılır kılmaktır. Her dönemde farklı yöntem ve yaklaşımlarla Kur'an tefsir edilmeye çalışılmıştır. Son yüzyılda gerek metot gerek anlayış ve gerekse içerik açısından tefsirde önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Bu yöntem tartışmaları günümüzde de devam etmektedir.1930 yılında dünyaya gelen ve hayatta olan El-Hererî, İslamî ilimlerin hemen her dalında eserler yazmıştır. Tefsir alanında yazdığı Hadâiku'r-Ravhi ve'r-Rayhân fi Ravâbî Ulûmi'l-Kur'an isimli tefsiri XX. yüzyılın sonunda yazılan önemli tefsirlerden biridir. Yöntem ve içerik açısından araştırılması gereken bir tefsirdir. Biz el-Hererî'nin söz konusu tefsirini (Âl-i İmrân sûresi örneğinde) Kur'an ilimleri ve tefsir yöntemi açısından incelemeye ve özellikle de tefsirin öne çıkan yanlarını tahlile gayret ettik. Rivayet ve dirayeti özünde toplayan bu tefsir, kendine özgü bir yöntemle yazılmıştır. Münasebetten kıraat vecihlerine, irâbdan belagate, şiir ile istişhaddan neshe, ahkâm tefsirinden, içtimâî ve işârî tefsire, dilbilimsel tahlillerden Kur'an'ın i'cazına kadar her konuya yer vermiştir.
Arap dilinde iʻrâb-anlam ilişkisi
Arap gramerinde, kelimelerin sonlarında bir âmil sebebiyle gerçekleşen değişikliklere iʻrâb denmektedir. Araplar, kelimelerin sonlarını belirterek yani iʻrâblı bir şekilde söylüyorlardı. Bu açıdan iʻrâb, dilbilimsel bir kalıp içinde nahiv olgusu olarak ifade edilmezden önce Arapların dillerinde kullanılagelen bir 'dil olayı' idi. İʻrâb, kelime ve cümle terkipleri içerisinde farklı alâmetlerle ortaya çıkan ve ifade ettiği konumlarla cümlenin anlamsal yorumuna etki eden bir nahiv olgusudur. Birkaçı hariç, Arap dilbilginleri iʻrâbın anlama etkisini kabul ederler. Dilbilimsel olarak iʻrâbın ortaya çıkış sebebi âmil nazariyesidir. Bu açıdan iʻrâb, kelimenin cümle içindeki konumlarına göre değişen âmillerin bir sonucudur. İʻrâb, dildeki hatalı kullanımları giderir ve sözün, fesahatini, belağatını ve anlamını güçlendirir. Bu anlamda iʻrâb, işlevsel anlamın açığa çıkmasında önemli bir paya sahiptir. Lafzî iʻrâb, açıkça görünen iʻrâb alametleri üzerinden, cümlenin öğeleri arasındaki farkı belli ederek cümlenin işlevsel anlamını açıkça gösterirken; takdîrî ve mahallî iʻrâbın anlama bir etkisi söz konusu değildir. Sonuç itibariyle, türleri açısından iʻrâbın anlama etkisi sınırlıdır. İʻrâb, işlevsel olarak cümlenin anlamını açığa çıkaran en önemli anlam karinelerinden biridir; fakat tek başına anlamı belirleyici bir etkiye sahip değildir. İʻrâbın cümlenin anlamına etkisi, diğer gramer ve dil karineleriyle birlikte düşünülerek ele alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: Arap Dili, İʻrâb, Anlam, Gramer, Söz, Cümle, Karine, İlişki, İşlevsel.
Arapçada asıl ve fer' nazariyesi
Arap nahiv kurallarının tespit edilip sistematize edilme çalışmalarında, nahiv âlimlerinin yararlandığı kavramlardan biri de asıl ve fer' ayrımıdır. Nahiv âlimleri dil ile ilgili yaptıkları çalışmalarda asıl ve fer' ayrımından yararlanmışlardır; ama asıl ve fer' konusu ile ilgili müstakil bir eser telif etmemişlerdir. Bu çalışmanın giriş kısmında asıl ve fer' kavramları ile ilgili genel bir bilgi verilmiştir. Daha sonra nahiv ve nahiv usulü ile ilgili özellikle klasik nahiv kitaplarında asıl ve fer' ile ilgili dağınık halde bulunan veriler değerlendirilip bir araya getirilmiştir. Sonuç kısmında ise çalışmanın genel görünümü yansıtılmaya çalışılmıştır. Bu araştırmada başvurulan kaynakların büyük bir kısmını klasik nahiv eserleri oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Asıl, Fer', Nahiv, Nahiv Usulü
Alevî nitelemeli geleneğin tasavvufî boyutu -Fikrî unsurlar örnekleminde-
Bu çalışma, Alevî nitelemeli geleneğin tasavvufî boyutunu, Tasavvuf Tarihi'nde bir olgunun değerlendirilmesinde ana ölçütlerden biri kabul edilen fikrî unsurlar çerçevesinde ele almaktadır. Bilindiği üzere bir geleneğin tasavvufa mensup olabilmesi için fikrî, fiilî, maddî ve insanî olmak üzere dört ana alandaki unsurları bünyesinde barındırması gerektiği belirtilmektedir. Çalışma, Alevî geleneğin tasavvufî boyutunu fikrî unsurlar açısından ele almayı amaçlamaktadır. Araştırmanın fikrî unsurlar bağlamındaki kapsamı vâhdet-i vücûd, nûr-i Muhammedî, ilhâm, keşf, rüya, kerâmet ve ricâlü'l-gayb kavramları çerçevesinde şekillendirilmiştir. 1990'larda dünyada ve ülkede yaşanan siyasi, sosyoekonomik ve kültürel gelişmelere bağlı olarak Alevî geleneğe mensup ocak ve gruplar hakkında farklı tartışmalar yürütülmüş; konu büyük oranda geleneğin tasavvuf boyutunu gözardı ederek mecrası dışında tartışılmıştır. İslam Mezhepleri Tarihi'nde son dönemlerde geliştirilen metodolojik yaklaşımlar farklı geleneklerin zihniyet analizi yaklaşımıyla incelenmesi hususunu ön plana çıkarmıştır. Bu yaklaşımda kavramlar ve kurumlar oldukça önemli unsurlardır. Alevî geleneğin tasavvufî boyutunun fikrî unsurlar bağlamında ortaya konulması, İslam Mezhepleri Tarihi disiplini çerçevesinde önemli bir katkı sunacaktır. Mevcut literatürde Alevî geleneğin tasavvufî boyutuna dair sınırlı çalışmalar bulunmakta olup bu çalışma alandaki eksikliği gidererek önemli bir katkı sunmayı amaç edilmektedir. Çalışmanın temel varsayımı, Alevî geleneğe mensup ocakların tasavvufî bir mahiyet taşıdığı şeklindedir. Çalışmanın söz konusu varsayımı ve amaçları doğrultusunda belirlenen kavramların Tasavvuf Tarihi'ndeki çerçevelerine dair bir inceleme yapılması, bilahare bu kavramların Alevî geleneğe mensup ocak ve gruplardaki durumunun ortaya konulması, sonrasında elde edilen verilerin mukayeseli bir şekilde analiz edilmesi hedeflenmektedir. Nitel araştırma hüviyetli çalışmamız deskriptif/betimleyici ve fenomenolojik yaklaşım esas alınarak yürütülmüştür. Araştırmanın verileri, bağımlı değişken olarak tespit edilen örneklemin Tasavvuf Tarihi ve Alevî geleneğe mensup kaynakların doküman taraması yöntemiyle incelenmesi suretiyle elde edilmiştir. Elde edilen söz konusu veriler tasavvuf geleneğindeki ana ekoller ve Alevî geleneğe mensup ocaklar bağımsız değişkenlerine göre mukayeseli bir şekilde analiz edilmiştir. Bu analizler sonucunda Alevî geleneğe mensup ocak ve grupların, tasavvuf düşüncesi ve tarikat hayatı uygulamalarına sahip topluluklardan müteşekkil olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Tarîkat ve tasavvuf algısı: Diyanet Gençlik Merkezlerine gelenüniversite öğrencileri örneği
ÖZET Tarîkat ve Tasavvuf Algısı: Diyanet Gençlik Merkezlerine Gelen Üniversite Öğrencileri Örneği Modern toplumlarda genç bireylerin dinî ve manevi değerlere olan yaklaşımları, sosyolojik ve psikolojik incelemelerin önemli bir konusu olarak öne çıkmaktadır. Özellikle kimlik arayışının yoğun olduğu ergenlik ve genç yetişkinlik dönemlerinde, üniversite öğrencileri geleneksel dinî yapılar ile modern yaşamın dinamikleri arasında bir denge kurma çabası içindedirler. Bu bağlamda, tarîkat ve tasavvuf gibi geleneksel manevi yapılar, gençlerin hem manevi arayışlarına hem de toplumsal etkileşimlerine yönelik sundukları deneyimlerle dikkat çekmektedir. Ancak bu yapıların toplumsal algısı, yalnızca manevi boyutlarıyla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda sosyal, kültürel ve hatta siyasi etkileriyle de tartışma konusu olmaktadır. Bu tez çalışmasında, üniversite öğrencilerinin tarîkat ve tasavvuf algısını anlamayı ve bu yapılara yönelik eleştirilerinin temel nedenlerini ortaya koymayı amaçladık. Araştırmanın sahası olarak Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Diyanet Gençlik Merkezleri seçilmiştir. Bu merkezler, gençlerin dinî ve manevi değerlerle buluşmasını teşvik eden, aynı zamanda sosyal ve kültürel faaliyetlere ev sahipliği yapan önemli mekânlar olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda, bu merkezlere devam eden üniversite öğrencilerinin tarîkat ve tasavvuf kavramlarına ilişkin bilgi düzeylerini, bu yapılara yönelik tutumlarını ve eleştirilerini anlamaya yönelik kapsamlı bir anket çalışması yürütülmüştür. Anket, öğrencilerin hem bireysel hem de toplumsal bağlamda bu yapılara nasıl yaklaştığını ve bu yaklaşımların hangi faktörlerden etkilendiğini analiz etmeyi hedeflemiştir. Çalışmamızın giriş bölümünde, araştırmanın konusu, amacı ve önemi detaylı bir şekilde ele alınmaya çalışılmıştır. Araştırmanın yöntemi, veri toplama araçları, verilerin toplanma süreci ve değerlendirilmesi ile çalışmanın kapsamı ve sınırlılıkları açıkça ortaya konulmuştur. Birinci bölümde, tarîkat ve tasavvuf kavramları hakkında bilgiler verilmiş, Türkiye'de tarîkat algısının evrimi ve Diyanet İşleri Başkanlığının gençlik faaliyetlerinin bu bağlamdaki rolü ele alınmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde, anketten elde edilen verilerin detaylı analizi sunulmuştur. Bu bölümde, katılımcıların demografik özelliklerine ilişkin bulgular (yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, dinî pratiklere katılım düzeyi vb.) ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Bunun yanı sıra, katılımcıların tarîkat ve tasavvuf kavramlarına dair genel bilgi ve kavrayış düzeyleri, bu yapılara ilişkin temel inançları ve kaynakları, modern yaşamın bu algılar üzerindeki etkisi, tarîkat ve tasavvuf uygulamalarına yönelik tutumları ile kişisel tecrübeleri ve düşünceleri analiz edilmiştir. Özellikle, gençlerin bu yapılara yönelik eleştirilerinin altında yatan sosyo-kültürel, psikolojik ve dinî faktörler detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Sonuç ve tartışma kısmında, çalışmanın ana bulguları özetlenmiş ve bu bulguların sosyolojik ve dinî bağlamdaki yansımaları değerlendirilmiştir. Araştırma, üniversite öğrencilerinin tarîkat ve tasavvuf algısının, hem bireysel manevi arayışlardan hem de toplumsal dinamiklerden etkilendiğini ortaya koymuştur. Ayrıca, Diyanet Gençlik Merkezlerinin gençlerin bu yapılara yönelik tutumlarını şekillendirmede önemli bir rol oynadığı gözlemlenmiştir. Çalışma, gençlerin tarîkat ve tasavvuf gibi geleneksel dinî yapılara yönelik algılarının, modern yaşamın sunduğu bireysellik ve özgürlük arayışıyla nasıl bir denge kurduğuna dair önemli ipuçları sunmaktadır. Bu bağlamda, elde edilen sonuçlar, hem dinî kurumların gençlere yönelik faaliyetlerini şekillendirmede hem de sosyolojik araştırmalarda kullanılabilecek önemli veriler sunmaktadır.
Hanefî literatüründe muhtasar geleneği ve Ibnü's-Sââtî'nin Mecmau'l-Bahreyn ve Mülteka'n-Neyyireyn adlı eserinin değerlendirilmesi
İslam hukuk düşüncesinin gelişimiyle birlikte, hicrî 2. yüzyıldan itibaren fıkıh alanında birçok eser kaleme alınmıştır. Bu eserlerden bir kısmı ayrıntılı ve geniş hacimli, bir kısmı ise özlü ve sistematik yapısıyla dikkat çeken muhtasar türünde yazılmıştır. Fıkhî bilgileri delillere yer vermeksizin özet bir şekilde sunan ve genellikle eğitim amaçlı kullanılan bu metinlerin ilk örneklerini Hanefî fakihleri telif etmişlerdir. Hanefî mezhebi literatüründe büyük öneme sahip olan ve "Mütûn-i Erbaa" olarak bilinen dört temel eser, bu geleneğin en güçlü halkalarını oluşturmaktadır. Bu tezde, söz konusu dört temel metinden biri olan ve Hanefî fakihlerinden İbnü's-Sââtî (ö. 694/1295) tarafından kaleme alınan Mecmau'l-bahreyn ve mülteka'n-neyyireyn adlı eser merkeze alınmıştır. İbnü's-Sââtî bu eserinde, daha önce yazılmış önemli bir muhtasar olan Kudûrî'nin (ö.428/1036) Muhtasar'ı ile Nesefî'nin (ö.537/1143) Manzûme'sini bir araya getirmiştir. Meselelerin özgün bir biçimde ele alındığı eserde her bir âlimin görüşü farklı bir cümle kalıbı ile aktarılmış, görüş sahiplerine rumuzlarla işaret edilmiş, konular sistematik bir şekilde ele alınmıştır. Ancak eserin üslubu son derece veciz olup, anlaşılması belirli düzeyde fıkıh ve dil bilgisine sahip olmayı gerektirmektedir. Muhtasar eserler yalnızca öğretici ve özetleyici metinler değildir; aynı zamanda mezhep içi tercihleri belirginleştiren, normatif sınırları çizen ve fıkhî otoriteyi temsil eden temel kaynaklardır. Mecmau'l-bahreyn, bu yönleriyle klasik muhtasar geleneğinin devamı ve özgün bir örneği olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, hem Hanefî muhtasar geleneğini hem de bu geleneğin özgün bir örneği olan Mecmau'l-bahreyn'i daha yakından tanımayı ve ilim tarihindeki yerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Literatür taramasına dayalı tarihsel-doküman analiz tekniğiyle hazırlanan bu çalışmanın birinci bölümünde, muhtasar eserlerin tanımı, tarihî gelişimi ve Hanefî literatüründeki yeri ele alınmıştır. İkinci bölümde, İbnü's-Sââtî'nin yaşadığı ilmî-sosyal çevre, hayatı, hocaları, öğrencileri, ilmî kişiliği ve eserleri hakkında bilgi verilmiştir. Üçüncü bölümde ise Mecmau'l-bahreyn adlı eserin içeriği, sistematiği, metodu, dili ve üslubu detaylı biçimde değerlendirilmiş; kullandığı kaynaklar ve mezhep içindeki yeri tespit edilmiştir.
Gündelik hayatın inşasında Kur'an'ın rolü -Klasik ve son dönem tefsirler ışığında-
Bu doktora tezi, Kur'ân'ın gündelik hayatın inşasındaki rolünü, klasik ve son dönem tefsirler ışığında incelemektedir. Çalışmanın ana konusu, Kur'ân'ın sosyal ilişkilere rehberlik eden üslubunun, birey ve toplum üzerindeki etkilerini analiz etmektir. Bu çalışmada Kur'ân'ın değişmeyen yapısının, sürekli değişim halinde olan birey ve toplumla nasıl uyum sağladığı ve gündelik yaşam pratiklerine nasıl yön verdiği incelenmiştir. Çalışmanın amacı, Kur'ân'ın, insan-Allah, insan-insan ve insan-tabiat etkileşimlerine nasıl rehberlik ettiğini, bu rehberlikte kullanılan dilin ve üslubun rolünü sosyolojik bir bakış açısıyla ortaya koymaktır. Hipotez olarak, Kur'ân'ın insanı, toplumu ve tabiatı düzenleme çabasının, modern toplumdaki sosyal ilişkileri ve davranış kalıplarını da etkileyebileceği ileri sürülmüştür. Çalışmada kullanılan yöntem ve teknikler, dolaylı gözlem ve makro yöntem esas alınarak yapılandırılmıştır. Kur'ân'ın rehberliğini ele alan ayetler incelenirken, klasik ve modern tefsirler karşılaştırılmış ve kavramsal bir analiz yapılmıştır. Kapsam ve sınırlılıklar açısından çalışma, belirli bir dönem tefsir kaynaklarına ve dil yeterliliğine bağlı kalarak Kur'ân'ın gündelik hayatta, insani ilişkiler ve toplumsal yapılar üzerindeki etkisine odaklanılmış ve yalnızca insanın Allah, insan ve tabiat ilişkileri bağlamında gündelik hayat pratikleri ele alınmıştır. Çalışmamız Arap dünyasında Menhecü'l-Kur'ân başlığıyla yapılan çalışmalarla benzerlik gösterse de, bu tez Kur'ân'ın gündelik hayata etkisini incelemesi bakımından özgün bir bakış açısı sunmaktadır. Çalışmanın en önemli sonuçları arasında, Kur'ân'ın gündelik hayatı düzenlerken kullandığı dilin, sadece bir emir ve yasaklar bütünü olmadığını, insanın aklına ve kalbine hitap eden, onun duygu ve düşüncelerine rehberlik eden bir üslup taşıdığı vurgulanmıştır. Kur'ân'ın gündelik hayata dair stratejik amaçlarının; bireylerin iradesini güçlendirmek, sosyal dinamizm sağlamak, aidiyet duygusu oluşturmak ve toplumsal güveni pekiştirmek olduğu tespit edilmiştir. Gelecekte çalışılması gereken konular arasında, Kur'ân'ın modern çağda sosyal, iktisadi, hukuki ve çevresel ilişkiler üzerindeki etkilerinin nasıl olabileceği ile Kur'ân'ın ahlaki rehberliğinin nasıl bir rol oynayabileceği önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Tefsir, Kur'ân, Gündelik Hayat, Rehberlik, İnsani İlişkiler
Kur'an'da çok anlamlı kelimelerin Türkçe meallerdeki yansımaları
Çok anlamlı kelimeler, dildeki tek anlamlı sözcüklerin tarihi seyir içerisinde farklı bağlamlarda kullanılması sonucunda zamanla yapısında pek çok manayı barındırması ile oluşmaktadır. Arapça'nın kadim ve köklü bir dil olması hasebiyle, bu dilin çok anlamlı kelimeler bakımından zengin bir yapıya sahip olduğu bilinmektedir. Kur'an'ın nüzul dilinin Arapça olması da Kur'an'da çok anlamlı kelimelerin sıkça kullanılmasını beraberinde getirmiştir. Çalışmamızda amacımız, Kur'an'da mevcut olan çok anlamlı kelimelere dair yapılan mana tercilerinin meydana getirdiği hükmi ve anlamsal sonuçlarını ortaya koyarak çok anlamlı kelimeler üzerine hassasiyet ve titizlikle çalışmanın önemine dikkat çekmektir. Çalışmamızda izlediğimiz metod kapsamında, Kur'an'da kullanılan çok anlamlı kelimelere dair eser kaleme alan beş klasik alimin üzerinde ittifak ettiği çok anlamlı kavramlardan on tanesini inceledik. Ardından bu kavramların geçtiği ayetlerde ilgili kavramlara verilen manaları, referans aldığımız 15 mealden hareketle analiz ettik. Elde ettiğimiz verileri kıyaslama ve tasnif yöntemiyle inceleyerek sonuç kısmında alimler ile meal müelliflerinin tercihleri özelinde değerlendirmeler yaptık. Yapılan değerlendirmeler sonucu alimler ile meal müelliflerinin uyumlu manalar vermekle beraber farklı manaları tercih ettikleri durumlar da olduğu bulgusuna erişerek bu bulguları teker teker açıkladık. Ayrıca çok anlamlı kelimelere dair yapılan tercihlerin ayetlerin hükmü ve manası üzerinde ihtilaflara sebebiyet verdiği ve çok anlamlı kelimelere hamledilen manaların birbirlerinden epey uzak anlamlar barındırması sonucunda mana çeşitliliği meydana getirdiği durumları da tespit ederek sonuç kısmında açıkladık. Tüm bu bulgular neticesinde, Kur'an'da mevcut olan çok anlamlı kelimelerin bağlamsal ve kavramsal doğrultuda titizlikle incelenmesi gerektiği ve bu incelemenin derin bir ilim ve disiplinler arası bir yaklaşım gerektirdiği sonucunda eriştik.
Mona Baker'in eşdeğerlik kuramı bağlamında Ala el-Asvani'nin Yakupyan Apartmanı adlı romanındaki deyimler ve kalıp ifadelerin çevirisi
Bu çalışma, Ala el-Asvani'nin Yakubyan Apartmanı adlı romanının Türkçe çevirisinde yer alan deyim ve kalıp ifadelerin çevirisini, Mona Baker'in çeviribilim alanında öne sürdüğü eşdeğerlik kuramı çerçevesinde incelemeyi amaçlamaktadır. Çeviribilim alanında özellikle kültürel unsurların ve deyimlerin doğru ve işlevsel aktarımı, kaynak metnin anlam dünyasının ve estetik değerlerinin korunması açısından önemli bir sorun alanı teşkil etmektedir. Bu bağlamda çalışma, Arapça aslından ara dil kullanılarak yani İngilizce üzerinden Türkçeye yapılan çeviride kullanılan deyim ve kalıp ifadelerin çeviri stratejilerini analiz ederek, eşdeğerlik düzeyinde ne tür yöntemlerin tercih edildiğini ortaya koymayı hedeflemektedir. Araştırmanın kuramsal temelini Mona Baker'in tam, kısmi, açımlama ve çıkarma yoluyla eşdeğerlik kategorileri oluşturmaktadır. Deyimleştirme stratejisini de buraya eklemek gerekir. Nitel araştırma yöntemine dayanan bu çalışmada, metin karşılaştırmalı analiz tekniği kullanılmış; Türkçeye tercüme edilmiş metinden hareket edilerek deyimler ve kalıp ifadeler tespit edilmiş, Arapçadaki karşılıkları bulunmuş ve eşleştirilmiştir. Yakupyan Apartmanı adlı romanın ara dil İngilizce tercümesi de ihmal edilmemiş tercümelerin kontrolleri sağlanmıştır. Elde edilen veriler, Mona Baker'in eşdeğerlik kuramı doğrultusunda değerlendirilmiş ve sonuçlara ulaşılmıştır. Çalışmanın sonucunda, Yakubyan Apartmanı'nın Türkçe çevirisinde deyim ve kalıp ifadelerin aktarımında genel olarak işlevsel eşdeğerlik stratejisinin benimsendiği, ancak yer yer doğrudan çeviri, açıklama yoluyla çeviri veya kültürel uyarlama gibi yöntemlere de başvurulduğu tespit edilmiştir. Bulgular, çevirmenin hedef metin okuyucusunun dilsel ve kültürel beklentilerini göz önünde bulundurarak anlamı korumaya odaklandığını göstermektedir. Bununla birlikte mütercimin tercihlerine katılmadığımız hatta yanlış olduğunu düşündüğümüz tercümelere de yeri geldikçe işaret edilmiştir.
Dinî yüksek ihtisas merkezlerinde Arapça öğretimi: Tarih, programlar ve pedagojik yaklaşımlar
Bu çalışma, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki Dinî Yüksek İhtisas Merkezlerinin Arapça hazırlık eğitimine odaklanmaktadır. Çalışmanın konusu, 1976 yılında İstanbul Haseki Eğitim Merkezi ile başlayan ve günümüze (2025) dek süren yaklaşık elli yıllık süreçte uygulanan Arapça öğretim programlarının geçirdiği metodolojik evrimdir. Araştırmamızın temel amacı, DİB'in bu kurumlardaki Arapça eğitimini neden ve nasıl dönüştürdüğünü analiz etmektir. Temel hedef din görevlilerinin (müftü, vaiz) şeri ilimlerin ana kaynaklarına vukufiyetini sağlayacak klasik Arapça öğretimi hedefinin, zamanla modern dünyanın ve değişen hizmet alanı ihtiyaçlarının gerekleri doğrultusunda nasıl güncellendiğini tespit etmektir. Bu bağlamda, salt nahiv merkezli ve metin çözümlemeye dayalı geleneksel yaklaşımdan, dört temel dil becerisini (dinleme, konuşma, yazma, çeviri) esas alan iletişimsel yaklaşımları da içeren bütüncül bir modele (geçişin gerekçeleri ve sonuçları irdelenmiştir. Çalışmanın kapsamını, ana eksen olarak DİB ihtisas merkezleri oluşturmaktadır. Bununla birlikte, konunun tarihsel zeminini oluşturmak ve bu kurumların üstlendiği misyonu belirginleştirmek amacıyla, Selçuklu ve Osmanlı medreselerindeki gelenek ile Cumhuriyet sonrası İmam-Hatip Okulları ve İlahiyat Fakültelerindeki Arapça öğretimi tecrübelerine de bu kurumlarda yaşanan ve ihtisas merkezlerinin kuruluşuna zemin hazırlayan eksikliklere arka plan olarak değinilmiştir. Araştırmada tarihsel-betimleyici ve karşılaştırmalı analiz yöntemi benimsenmiştir. 1975, 1978, 1999, 2007, 2017 ve 2021 gibi kilit programlar kronolojik olarak incelenmiştir. Bu incelemede programların ders kredileri, içerikleri ve özellikle okutulan temel kaynaklardaki değişimler mercek altına alınmıştır. Örneğin, Şerhu Katri'n-Neda, el-Belagatü'l-Vadıha ve Mecmuatü's-Sarf gibi klasiklerin yanı sıra el-Arabiyyetü li'l-Hayat, el-Arabiyyetü Beyne Yedeyk ve Arapça Çeviri Kılavuzu gibi modern materyallerin müfredata nasıl entegre edildiği karşılaştırmalı olarak tahlil edilmiştir. Ulaşılan temel sonuç ihtisas programlarının, başlangıçtaki "araç dil" odaklı yapıdan, zamanla "hedef dil" anlayışını da benimseyen hibrit bir modele evrildiğidir. Özellikle 2007 programı, dört temel dil becerisinin müfredata girmesiyle bu dönüşümde bir milat olmuştur. Güncel programlar (2021-2023), hem İzharü'l-Esrar gibi geleneksel metinlerle ilmî derinliği korumayı hem de modern setler, merkezî sınavlar ve mütalaa dersleriyle dil eğitimini her yönüyle güçlendirmeyi hedeflemektedir. Bu gelişim, Diyanet teşkilatının sahih dinî bilgiyi birinci elden kaynaklarından alıp topluma çağın idrakiyle sunabilecek nitelikli personel yetiştirme vizyonunun doğrudan bir yansıması olduğu tespit edilmiştir.
İslâm düşünce geleneğinde mantık ve retorik tasavvurunun belâgat ile ilişkisi -Sekkâkî örneği-
Bu tez, İslâm mantık geleneği içerisinde gelişen Aristotelesçi retorik tasavvurunun Arap belâgatiyle ilişkisini Sekkâkî'nin Miftâhu'l-ulûm adlı eserinde ortaya koyduğu belâgat tasavvuru çerçevesinde incelemiştir. Bu amaçla Antik Yunan medeniyetinde felsefe, mantık ve retoriğin hakikatle ilişkisi ele alınmıştır. Retoriğin teorik temellerinin nasıl tesis edildiği kavramsal ve yöntemsel esaslar dikkate alınarak ortaya konmuştur. Bu bağlamda Antik Yunan edebiyatında Aristoteles'in konumu tarihsel boyutlarıyla incelenmiş ve onun retoriğe özgün katkıları belirlenmiştir. Aristoteles'in edebiyat alanındaki en önemli katkısının retorik ve diyalektik arasında tesis ettiği ilişkide aranması gerektiği vurgulanmıştır. Aristoteles'in Retorika'sı tercümeler vasıtasıyla İslam dünyasına intikal ettiği için bu aktarımın tarihsel gelişimi üzerinde durulmuştur. Retorika'nın İslam dünyasındaki gelişiminin incelenmesi içinse Farâbî ve İbn Sînâ gibi düşünürlerin bu esere yazdıkları Hatâbe isimli telhis ve şerhler esas alınmıştır. Bu çerçevede hem Aristoteles'in Retorika'sında hem de İslam mantık geleneğindeki Hatâbe'lerde öne çıkan en önemli kavramlar olması hasebiyle ikna, hatip-muhatap-hitap ve retoriksel kıyaslar incelenmiştir. İslam mantık geleneğindeki retorik tasavvurunun belâgatle ilişkisinin ortaya konması amacıyla zikredilen kavramların Sekkâkî'nin Miftâh'ında ele alınan özgün yönleri ortaya konmuştur. Ayrıca Sekkâkî'nin mantık-retorik-belâgat ilişkisini nasıl tesis ettiği ve bu ilişkinin onun belâgat taksimine etkisi incelenmiştir. Antik Yunan medeniyetinde retorik, Aristoteles öncesi dönemde sofistlerin de etkisiyle hakikatten uzak bir ikna sanatı olarak gelişmiştir. Bu durumun uzantısı olarak süreç içerisinde hakikat bağlamında retorik-diyalektik karşıtlığı oluşmuştur. Aristoteles, retorik ve diyalektiğin özünde aynı yöntemleri kullandığı ve bu nedenle aynı düzleme yerleştirilmesi gerektiği düşüncesinden hareketle retorik sanatına epistemolojik bir değer atfedip onu sistematik bir disiplin olarak tesis etmiştir. Bu katkısıyla Aristoteles, Antik Yunan edebiyatında dönüm noktası olarak nitelenmektedir. Dolayısıyla Aristoteles'in retorik bağlamındaki özgünlüğü onun, retorik ve mantık arasında tesis ettiği ilişkide temellenmektedir. Retorika İslâm medeniyetine Organon külliyatı içerisinde intikal etmiştir. Bu durum Retorika'nın, edebî bir sanat olmaktan çıkıp mantığın bölümü olarak algılandığı bir paradigma değişimine uğramasına zemin hazırlamıştır. Retorika'nın tarihsel seyir içerindeki bu dönüşümü, belâgat-retorik ilişkisinin belâgat-mantık ilişkisinden bağımsız ele alınamayacağını teyit etmektedir. Bununla birlikte Organon külliyatı içerisinde Aristoteles'in mantığa dair tüm kitaplarının intikali ve mantığın hakikat bilgisine ulaşmak için geçerli tek yöntem olarak sunulması, İslam medeniyetinde nahiv-mantık karşıtlığı şeklinde ilmî tartışmaların oluşmasına yol açmıştır. Sekkâkî, belâgat ve mantığın özünde aynı yöntemleri kullandığı ve bu nedenle aynı düzleme yerleştirilmesi gerektiği düşüncesinden hareketle belâgat sanatına epistemolojik bir değer atfedip onu sistematik bir disiplin olarak tesis etmiştir. Bu katkısıyla Sekkâkî, Arap dili ve belâgati tarihinde dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla Sekkâkî'nin belâgat bağlamındaki özgünlüğü onun, belâgat ve mantık arasında tesis ettiği ilişkide temellenmektedir. Ancak Aristotoles'in retorik tasavvurunda diyalektik-retorik ilişkisi yöntemsel bağlamla sınırlıyken Sekkâkî'de mantık bir ilim olarak belâgatin konusu kılınmıştır. Bu durum Sekkâkî'nin Miftâh'ı, dilbilim ve belâgat ile mantığın uzlaşmacı bir yaklaşımla mezcedildiği yeni bir organon olarak konumlandırdığı yorumunu mümkün kılmaktadır. Bu tezde belâgat ve mantığın mezcedilmesi bağlamında Sekkâkî'nin Miftâhu'l-ulûm adlı eserinde sunduğu belâgat tasavvurunun özgünlüğü ortaya konmuştur. Bu çerçevede Sekkâki'nin belâgati mantıkla ilişkilendirmesi ile Aristoteles'in retoriği diyalektikle ilişkilendirmesinin, benzer tarihsel süreçlerin yarattığı benzer sorunların çözümüne dair özgün çalışmalar olduğu teyit edilmiştir. Böylece Arap belâgatinin başka bir edebiyat geleneğinden müstear olduğu, onu taklit ettiği veya özgün olmadığı şeklindeki eleştirilerin esasında -bu etkileşimin en açık örneklerinden biri olan- Sekkâkî'nin belâgat tasavvuru bağlamında geçerliliğini yitirdiği tespit edilmiştir.