Bolu Abant Izzet Baysal University
Discipline

Infectious Diseases and Clinical Microbiology

Bolu Abant Izzet Baysal University

58

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antiviral tedavi değişikliği yapılan kronik hepatit B hastalarında metabolik parametrelerin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Kronik hepatit B (KHB) enfeksiyonu, ilişkili olduğu komplikasyonlar nedeniyle halk sağlığı açısından önemlidir. Araştırmamızda, KHB tedavisi alan olguların takiplerinde yapılan tedavi değişikliği nedenleri ve değişim sonrası tedavi yanıtlarının incelenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Olguların tedavi değişikliği nedeni, değişim sonrasında 6, 12, 24 ve 48. aylardaki AST, ALT, trombosit, kreatinin, GFR, fosfor ve HBV DNA düzeyleri, APRI skoru, lipid profili retrospektif olarak kaydedilmiştir. BULGULAR: En fazla ilaç değişikliği sebebi osteoporoz olup, ilaç intoleransı nedeniyle ilaç değişikliği telbivudin (TBV) kullananlarda daha fazla yapılmıştır. İlaç değişikliği sonrası tenofovir alafenamid fumarat (TAF) ve entekavir (ETV) alanlarda, tenofovir disoproksil fumarat (TDF) alanlara göre ALT'de düşüş belirgindir. APRI'de azalma TDF'den TAF'a geçenlerde 12 ve 24. aylarda belirginken, TDF'den ETV'ye geçenlerde 24 ve 48. aylarda belirgindir. TDF alanlarda GFR'de artış gözlenmektedir. TAF kullananlarda 24. ayda LDL'de artış izlenirken, bu fark 48. ayda devam etmemiştir. SONUÇ: ALT'yi azaltmada TAF ve ETV'nin, TDF'ye göre daha etkili olduğu saptanmıştır. Tedavi değişikliklerinin klinik sonuçlar üzerindeki uzun vadeli etkilerini daha ayrıntılı incelemek ve antiviral tedavi takibi esnasında oluşabilecek yan etkiler açısından hastaları dikkatli izlemek, tedavi değişikliği kararında ise hasta bazında karar vermek önemlidir. Anahtar Kelimeler: ALT, Antiviral tedavi değişikliği, İlaç direnci, Kronik Hepatit B

Merve Kaçar
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bruselloz tanılı hastalarda farklı tedavilerin ve tedavi sürelerinin karşılaştırılması: prospektif randomize çalışma

Giriş: Bruselloz tedavisinde farklı tedavi seçenekleri ve tedavi süreleri tercih edilebilmektedir. Hastaların klinik durumu ve hekimin tercihi, tedavi seçme kararında belirleyicidir. Ancak bu tedavilerin hangisinin birbirine üstün olduğunu gösteren iyi planlanmış randomize kontrollü çalışma literatürde çok azdır. Bu tez çalışmasında bruselloz tanısı konulan hastalarda farklı tedavi kombinasyonlarının sonuçlarının değerlendirilmesi ve tanıda kullanılan serolojik ve nonspesifik testlerin tedavi takibinde kullanılıp kullanılmayacağının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışma Temmuz 2022- Şubat 2024 tarihleri arasında prospektif gözlemsel, müdahalesiz olarak, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'nda yeni tanı bruselloz hastalarında gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalara doksisiklinin gentamisinli ve rifampisinli iki farklı kombinasyonu, 4 ve 6 haftalık tedavi süresinde uygulanmıştır. Hastaların tedavi öncesi, tedavi 2. haftası, tedavi sonu, tedavi bitimindeki 3 ve 6. ay takiplerinde Standart Tüp Aglütinasyon (STA), Brucellacapt, Brucella IgM ve IgG değerleri araştırılmıştır. Her iki tedavi kombinasyonunun 4 ve 6 haftalık tedavilerinin etkinliği birbiri ile karşılaştırılmıştır. Bakılan serolojik testlerin tedavi takibinde kullanılıp kullanılamayacağı istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya her grupta 15 hasta olacak şekilde 60 komplike olmayan bruselloz hastası dahil edilmiştir. Çalışmamızda bruselloz tedavisi alan hastalar, tedavi yanıtı ve relaps açısından değerlendirildiğinde sadece doksisiklin + rifampisin 6 hafta grubunda bir hasta tedavi yanıtsız kabul edilmiştir. Hasta gruplarında gelişen relaps oranları doksisiklin + rifampisin 6 hafta için %21.4, doksisiklin + rifampisin 4 hafta için %13.3, doksisiklin + gentamisin 6 hafta için %6.6, doksisiklin + gentamisin 4 hafta için %13.3 olarak tespit edilmiştir. Tedavi yanıtlı hastalarda takip sırasında tedavi sonu, tedavi sonu 3. ve 6. ay STA değerlerinde kademeli düşüş olduğu; tedavi sonu 3. ay ve 6. ay Brucellacapt değerlerinin tedavi öncesi, tedavi sonrası, tedavinin 2. haftası değerlerine göre daha düşük olduğu saptanmıştır. Tedavi yanıtlı hastalarda tedavi sonu 6. ay Brucella IgG değerlerinin tedavi öncesi, tedavinin 2. haftası, tedavi sonu değerlerine göre daha düşük olduğu; tedavi sonrası 6. ay ve 3. ay Brucella IgM değerlerinin tedavi öncesi, tedavinin 2. haftası değerlerine göre daha düşük olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda gentamisin + doksisiklin tedavi kombinasyonu ile rifampisin + doksisiklin tedavi kombinasyonlarının birbirlerine üstünlüğü olmadığı görülmüştür. Hastalar tedavi süresi açısından değerlendirildiğinde bruselloz hastalarına 6 haftalık tedavi süresinin 4 haftalık tedavi süresinden üstün olmadığı saptanmıştır. Bruselloz tanılı hastaların tedavi yanıtı takibinde STA, Brucellacapt, Brucella IgM titre takibinin anlamlı olabileceği; relaps gelişiminin öngörülmesinde STA, Brucellacapt, Brucella IgM ve IgG takibinin anlamlı olabileceği sonucu çıkarılmıştır. Çalışmamız komplike olmayan bruselloz hastalarında 4 haftalık rifampisin + doksisiklin ya da gentamisin +doksisiklin kombinasyonunun yeterli olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Bruselloz, tedavi, serolojik tanı, takip

Elif Betül Koşar
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesinde izlenen sepsis tanılı hastalarda kalprotektin düzeylerinin tanısal ve prognostik rolü: Prospektif çalışma

Giriş ve Amaç: Sepsis, infeksiyona karşı düzensiz konak yanıtının sebep olduğu yaşamı tehdit eden organ disfonksiyonu sendromudur. Sepsisin erken teşhisi, hızlı ve uygun terapötik girişimlerin başlatılmasına yardımcı olabilir ve sepsise bağlı morbidite ve mortaliteyi azaltabilir. Sepsisin, infeksiyöz olmayan durumlardan (örneğin travma, yanık, kanama, hipotermi, pankreatit ve cerrahi) ayrımını yapmak ve hızlı tanı koymak zordur. Sepsisin erken evresinde hastalığın ciddiyetinin değerlendirilmesi ve prognozun tam olarak tahmin edilmesi için sepsis biyobelirteçleri kullanılmaktadır. Ancak sepsisin erken tanısı ve tedavisi için duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek, daha güvenilir biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. Bu çalışmada kalprotektinin (CLP) sepsiste tanı ve antimikrobiyal tedavi takibindeki rolü ile mortalite ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 1 Temmuz 2023 ve 1 Temmuz 2024 tarihleri arasında prospektif olarak Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversite Hastanesi Dahiliye yoğun bakım ünitesinde sepsis tanısı konulan 36 hasta, kontrol 1 grubu olarak anestezi reaminasyon yoğun bakım ünitesinde sistemik inflamatuar yanıt sendromu (SIRS) kriterlerini taşıyan ancak infeksiyöz odak saptanmayan travma hastaları ve kontrol 2 grubuna aile hekimliği polikliniğine rutin sağlık kontrolü için başvuran sağlıklı gönüllüler dahil edildi. Hastaların lökosit sayısı (WBC), Prokalsitonin (PCT), C-reaktif protein (CRP), CLP düzeyi, APACHE II (Akut fizyolojik ve kronik sağlık değerlendirilmesi) skoru, SOFA (Sıralı Organ Yetmezliği Değerlendirme Puanı), Nötrofil/lenfosit oranı (NEU/LENF), Laktat gibi parametreleri takip edildi. Çalışma grubundaki hastaların sepsis tanısı alması ve uygun ampirik antimikrobiyal tedavi başlanması sonrasında; bu parametreler sepsis tanısı aldıkları 1. gün ve 3, 5, 7, 10. günlerde, kontrol grubunda ise başvuru anında tek sefer olarak kaydedildi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilerek karşılaştırıldı. Bulgular: Kontrol gruplarındaki CLP ortalama değeri ile çalışma grubundaki hastaların tanı anındaki CLP ortalama değerinin karşılaştırıması ile yapılan ROC analizinde sepsis tanısı için cut-off değeri 44,02 ng/L olarak hesaplandı. Bu değer için sepsis tanısında duyarlılık % 52,8 ve özgüllük % 52,8 olarak saptandı. Sepsis tanısı alan çalışma grubunda ilk gün ortalama CLP değeri 44,47 ng/ml, kontrol 2 grubunda 43,42 ng/ml saptandı ve aralarında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Çalışma grubunda takip edilen CLP'nin diğer biyobelirteçler ile günlere göre seyirleri korelasyon açısından incelendiğinde; CLP ile CRP, PCT, WBC arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Serum CLP seviyelerinin, sepsis hastalarını diğer inflamatuvar durumlardan ayırt etmede tek başına yetersiz bir biyobelirteç olduğu düşünülmektedir. Birçok farktörden etkilenmesi nedeniyle sepsis tanısının konulmasında ve mortaliteyi öngörmede serum CLP'nin ideal bir biyobelirteç olmadığı görülmüştür. Çalışma popülasyonun daha geniş olduğu sepsis hastalarında, infeksiyon odağından alınan vücut sıvılarında CLP seviyelerinin araştırıldığı yeni çalışmalara ihitiyaç vardır.

Gamze Çolak
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lamivudin, entekavir ve tenofovir kullanan olguların karaciğerdeki fibrozis belirteci olabileceği ileri sürülen apri ve fib-4 skorlarına göre karşılaştırılması

Kronik hepatit B(KHB) enfeksiyonunda tedavi cevabı takibinde biyopsi tekrarının gerekliliği ve ileri evre hastalarda asit, koagülopati varlığı nedeniyle uygulama zorluğu dezavantaj oluşturmaktadır. Günümüzde KHB'de histopatolojik inceleme karaciğer fibrozisini değerlendirmede altın standarttır. Ancak invaziv ve ağrılı olmasıyla hasta konforunu bozabildiği gibi, nadir vakalarda hayatı tehtit eden komplikasyonar oluşabilmekte ve ek olarak tedavi sonrası karaciğer fibrozis dinamiklerini göstermemektedir. Bu nedenlerle APRI ve ve FIB-4 gibi noninvaziv testlerin etkinliği ile ilgili yeterli sayıda çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bizde çalışmamızda hepatit B hasta grubunda lamivudin, entekavir ve tenofovir kullanan olgularda karaciğer fibrozis belirteci olabileceği ileri sürülen APRI ve ve FIB-4 skorlarına göre karşılaştırma yaparak tedavi etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.

EntekavirFibrozHepatit+6
Hüseyin Doğuş Okan
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üriner sistem enfeksiyonu olan bireylerle asemptomatik bakteriürili bireylerde idrarda bakır ve çinko değerlerinin karşılaştırılması

İdrar yolu enfeksiyonu (İYE) insanlarda en sık görülen bakteriyel enfeksiyonlardan biridir ve antibiyotik yazılan reçetelerin en yaygın nedenlerindendir. Üropatojenik Escherichia coli (UPEC), insanlarda İYE'nin baskın nedenidir. Sağlıklı bireylerde, İYE'nin %75–95'i idrar yolundaki UPEC kolonizasyonuna bağlıdır. Kadınlar, özellikle ürogenital sistemdeki anatomik farklılıklar nedeniyle, İYE'ye erkeklerden daha fazla eğilimlidir. Bakteriyel patojenler, mesanelere ve böbreklere ulaşmak, epitel hücrelere yapışmak, idrar yolu içinde hayatta kalmak, büyümeye devam etmek ve sonunda bir UTI'yi başarılı bir şekilde oluşturarak konak savunmasını engellemek için çeşitli virülans mekanizmalarını kullanır. Demir, magnezyum, manganez, nikel, çinko ve kobalt gibi metaller, bakteriler de dahil olmak üzere çoğu yaşam formunda çeşitli kritik enzimler için kofaktör olarak görev yapar. Üropatojenlerin gösterdiği ana virülans özellikleri, esansiyel metalleri konakçıdan temin etme ve toksik metalleri dışarı atma kabiliyetini içerir. Bu çalışmada idrar yolu enfeksiyonu olan bireylerle asemptomatik bakteriürili bireylerde idrarda bakır ve çinko düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız Ocak 2018-Şubat 2019 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi EAH'ne başvuran idrar yolu enfeksiyonu veya asemptomatik bakteriürisi tanısı konmuş toplam 180 hastada gerçekleştirilmiştir. İYE pozitif grupta kadınlar ve yatan hasta sıklığı, ABÜ pozitif grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksektir. Ayrıca çalışmada gruplar arasında TİT LEU ve protein pozitiflikleri arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir fark kaydedilmiştir (p<0,01). İYE pozitif hastalarda TİT LEU ve protein pozitifliği sıklığı, ABÜ pozitif grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edilmiştir. Araştırmada gruplar arasında TİT nitrit, Glukoz ve Kan pozitiflikleri arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark kaydedilmemiştir (p>0,05).Araştırmada gruplar arasında idrar Cu ve Zn düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilmiştir (p<0,01). ABÜ pozitif hastalarda idrarda bakır ve çinko düzeyleri, İYE pozitif hastalara göre anlamlı düzeyde daha yüksektir. Çalışmada gruplar arasında yaş ve TİT ph düzeyleri açısından ise anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Literatürde her ne kadar ABÜ'li hastalarda idrarda bakır ve çinko gibi ağır metaller incelenmemiş olsa da çalışma bulgularımız ABÜ'deki çinko bakır metabolizmasının İYE'dekinden faklı olduğu yönündedir. Olası farklı mekanizmalara bağlı olarak idrardaki bakır ve çinko düzeylerinin İYE'dekine göre daha yüksek olmasının, farklı patojenlerle enfekte olma, virülans özellikleri, konak immün yanıtı, konakçıya bağlı kolaylaştırıcı faktörler gibi değişkenlerden kaynaklanmış olabileceği düşünülmektedir.

BakteriüriBakırÇinko+4
Sevgi Alan
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Enfekte yaradan alınan sürüntü ve derin doku kültür sonuçlarının karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu tez çalışmasında, enfekte yarası olan hastalardan alınan yüzeyel sürüntü kültürü ile derin doku kültürü sonucunda saptanan etkenler ve bunların antibiyotik duyarlılıklarının karşılaştırılması hedeflenmektedir. İki farklı teknikle alınan örneklerin benzerliğinin yüksek saptanması durumunda; hızlı, kolay ve noninvavif bir yöntem olan yüzeyel sürüntü kültürü örneğinin, derin doku kültürü örneği kadar güvenilir bir yöntem olduğu ispatlanmış olacaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yara Bakım Polikliniği'ne ocak 2019 ile nisan 2020 tarihleri arasında başvuran enfekte akut veya kronik yarası olan 90 hasta çalışmaya alındı. Yara bakım uzmanı tarafından aynı yaradan eş zamanlı olarak yüzeye sürüntü kültürü örneği ve derin doku kültürü örneği alındı. Her iki yöntemle alınan örnekler mikrobiyoloji laboratuvarına gönderildi ve sonuçlar karşılaştırıldı. BULGULAR: Sürüntü kültürde; 6 (%6,7) hastada üreme olmazken, 8 (%8,9) hastada deri flora elemanları üremiştir. Elde edilen toplam 115 bakterinin 31 (%27)'i gram pozitif, 84 (%73)'ü gram negatif bakteridir. Gram pozitif bakteriler arasında en sık S. aureus; gram negatif bakteriler arasında ise P. aeruginosa (%14,7) tespit edilmiştir. Derin doku kültüründe; 8 (%8,9) hastada üreme olmazken, 8 (%8,9) hastada deri flora elemanları üremiştir. Elde edilen toplam 107 bakterinin 26 (%24,2)'sı gram pozitif, 81 (%75,8)'i gram negatif bakteridir. Gram pozitif bakteriler arasında en sık S. aureus (%6,5); gram negatif bakteriler arasında ise P. aeruginosa (%17,7) tespit edilmiştir. Sürüntü kültürü ve derin doku kültür sonuçları incelendiğinde, 70 (%77) hastanın sonuçlarının aynı olduğu bulunmuştur. İki bakteri hariç (S. anginosus ve S. gordonii) tespit edilen tüm bakteriler hem sürüntü hem de derin doku kültüründe ortaktır. SONUÇ: Yüzeyel sürüntü örnekleri ile derin doku örneklerinde üreyen bakteriler benzer bulunmuştur. Derin doku kültürü alınamayan olgularda yüzeyel sürüntü örnekleri alınabileceğini ve tedavi planlamasının bu sonuçlara göre yapılabileceğini düşünüyoruz. Ancak hem sürüntü kültürünün hem de derin doku kültürünün yaradaki tüm mikroorganizmaları saptamaya yetmediği unutulmamalıdır. Anahtar Kelimeler: Derin doku kültürü, sürüntü kültürü, yara enfeksiyonu

Doku kültürüEnfeksiyonlarKültür teknikleri+1
Cem Uzun
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HIV hastalarında dolutegravir + lamivudin, tenofovir alafenamid + emtristabin + elvitegravir + cobicistat ve tenofovir disoproxil fumarat + emtristabin+ efavirenz kullanan hastaların takip sonuçlarının değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: HIV ile yaşayan bireylerde (HYB) komorbiditeler arrtmakta ve farklı tedavilerin dezavantajları ve avantajları vardır. Bu nedenle gerçek hayattaki vakalardan elde tedaviye yönelik bilgilerin kıyaslanması önemlidir. Bu araştırmada, HYB'de farklı antiretroviral tedavilerin seyrinde etkinlik, klinik ve laboratuvar bulgularına yönelik verilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Dolutegravir & Lamivudin (3TC/DTG), TenofovirAlafenamid&Emtrisitabin& Elvitegravir&Cobicistat (EVG/c/TAF/FTC) ve Tenofovir Disoproxil Fumarat & Emtrisitabin & Efavirenz (EFV/FTC/TDF) kullanan 54 HYB'nin retrospektif dosya verileri başlangıçta ve antiretroviral tedavi (ART) sonrası 12. ayda derlenerek veriler istatistik olarak karşılaştırıldı. BULGULAR: Toplam 54 HYB dahil edilmişse de 7 HYB ( altısı EFV/FTC/TDF grubundan, biri EVG/c/TAF/FTC grubunda) araştırmadan dışlanarak 47 hastayla araştırma tamamlandı. Hastaların 22'si (%46,8) 3TC/DTG, 19'u (%40,4) EVG/c/TAF/FTC ve 6'sı (%12,8) EFV/FTC/TDF grubunda idi. 12 ay tedaviden sonra, 3TC/DTG grubundakilerin VKİ, HIVRNA, CD4, WBC, hemoglobin, MCV, PDW, RDW, trombosit sayısı, kreatinin, eGFR, HDL, AST, glukoz, Beck depresyon ölçeği, sol femur ve omurga kalınlığı değerleri istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). 12 aylık tedaviden sonra EVG/c/TAF/FTC tedavi grubundakilerin VKİ, HIVRNA, CD4 sayısı, MCV, kreatinin, eGFR, HDL, LDL, TG, TK, AST, HOMA-IR, serum fosfor, Beck depresyon ölçeği istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). 12 aylık tedaviden sonra EFV/FTC/TDF tedavi grubunundakilerin HIV RNA, total bilirubin, LDL, sol femur kalınlığı değerleri istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). SONUÇ: Tüm tedavi gruplarında bir yıl sonunda HIV RNA'da azalma ve CD4'de artış görülmüştür. EFV alanlarda CD4 yükselişi INSTI alanlara göre azken, kilo artışı INSTI alanlarda fazladır. EVG/c/TAF/FTC kullananlarda lipid profili ve insülin direnci olumsuzluğu dikkat çekicidir. 3TC/DTG grubunda lipid profili daha güvenli bulunmuştur. EFV/FTC/TDF grubunda bilirubin düşüklüğü anlamlı derecede farklıdır.

Antiretroviral ajanlarEfavirenzHIV+4
Adem Şimşek
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bolu ilinde kene teması olan kişilerde lyme hastalığının araştırılması ve kenelerin tiplendirilmesi

Giriş: Lyme hastalığı Ixodes cinsi keneler tarafından taşınan Borrelia burgdorferi sensu lato kompleksindeki bakterilerin yol açtığı multisistemik bir hastalıktır. Türkiye'de çeşitli bölgelerden Lyme hastalığına yönelik seroprevalans çalışmaları ve vaka bildirimleri olmasına karşın, geniş epidemiyolojik araştırma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı kene teması sonrası takip edilen olgularda Lyme hastalığı insidansını belirlemek ve izole edilen kenelerin incelenmesi sonucu Bolu ilindeki kene popülasyonunu ortaya çıkarmaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmada kene teması ile Nisan ve Eylül 2020 tarihleri arasında acil servise başvuran olgular, kene temasından sonraki üçüncü günde enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji polikliniğimizde değerlendirilmiştir. Çalışmaya alınan olguların 1. ay, 3. ay ve 10. ayda tekrardan polikliniğimize başvurmaları istenmiştir. Poliklinik takiplerinde olguların anamnezleri alınmış, klinik muayenesi yapılmış, rutin kan tetkikleri istenmiş, Lyme hastalığına yönelik immun floresan antikor (IFA) yöntemi ile antikorlarına bakılmış ve daha sonra enzim bağlı immunosorbent analizi (ELISA) yöntemi ile çalışılmak üzere fazladan bir serum örneği alınarak -20°C derecede çalışma gününe kadar saklanmıştır. Bulgular: Çalışmaya 123 olgu dahil edilmesine rağmen, 72 olgu 10 aylık takiplerine devam etmiştir. Bu 72 olgunun bir tanesi (% 1,4) hem klinik hem de laboratuvar olarak Lyme Boreliyoz tanısı almıştır. Olguların hiçbirinde eritema kronikum migrans gelişmemiştir. Çalışmamızdaki olguların serum örnekleri IFA ile değerlendirildiğinde hiçbirinde asemptomatik enfeksiyon saptanmamıştır. ELISA yöntemi ile değerlendirildiğinde ise 22 olguda (%30,5) oranında asemptomatik enfeksiyon saptanmıştır. Çalışmamızdaki olgulardan izole edilen 47 kene incelendiğinde 42 (%89,3) tanesi Ixodes spp., iki (%4,3) tanesi Hyalomma spp. olmak üzere toplamda iki cins belirlenmiştir. Sonuç: Bolu ilinde ilk kez gerçekleştirilen bu çalışmada kene teması anamnezi ile başvuran olguların en sık Ixodes spp., cinsi kenelere maruz kaldığı ve 10 aylık takip sürecinde Lyme Boreliyoz gelişme olasılığının düşük olduğu (% 1,4) sonucuna varılmıştır. Olgu sayısının daha fazla ve takip sürecinin daha uzun olduğu ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

BoluBorrelia burgdorferiEnzime bağlı immünosorbent testi+3
Nebil Arslan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit B'de noninvaziv fibrozis belirteçlerinin hepatik fibrozisi öngörmedeki etkinliklerinin araştırılması

Amaç: Günümüzde Kronik Hepatit B'ye bağlı morbidite ve mortalite oranları global anlamda halen yüksek seyretmektedir. Hastaların tanı ve tedavi aşamasında karaciğerdeki nekroinflamasyon ve fibrozis düzeylerini saptamada altın standart yöntem karaciğer biyopsisidir. Fakat bu yöntemin tam olarak yerini almasa da; daha ucuz, invaziv olmayan, tekrarlaması kolay yöntemler için son yıllarda literatürdeki araştırmalar giderek yaygınlaşmaktadır. Bu amaçla, bu çalışmada literatürde daha önce tanımlanmış 15 farklı noninvaziv fibrozis belirteci incelenmiş ve karaciğerdeki fibrozis ve nekroinflamasyonu öngörmedeki tanısal performansları araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada kullanılmak üzere 18 yaş üstü, karaciğer biyopsisi olmuş 234 Kronik Hepatit B hastasının yaş, cinsiyet, komorbidite, ALT, AST, ALP, GGT, total bilirubin, albümin, INR, PTZ, MPV, RDW, nötrofil, lenfosit, platelet, hemoglobin, HBV-DNA ve ISHAK skorlama sistemine göre HAI ve fibrozis verileri poliklinik modülleri taranarak kaydedilmiştir. Daha sonra çalışma popülasyonu ılımlı fibrozis (F≥2), anlamlı fibrozis (F≥3), ileri fibrozis (F≥4), siroz (F≥5) ve HAI ≥6 derecelerine göre farklı gruplara ayrılmış ve araştırılan noninvaziv fibrozis belirteçlerinin farklı fibrozis düzeylerindeki tanısal performanslarını incelemek amacıyla ROC analizi yapılmıştır. Bulgular: Araştırılan 15 noninvaziv fibrozis belirtecinden API, APRI, FIB-4, GAR, GPR, GUCI, KING ve RPR belirteçlerinin ılımlı fibrozis (F≥2), anlamlı fibrozis (F≥3), ileri fibrozis (F≥4) ve siroz (F≥5) evrelerinin tümünde fibrozisi istatiktiksel olarak anlamlı öngörebildiği saptanırken; NLR, MLR ve BONACINI belirteçlerinin hiçbir fibrozis evresinde fibrozisi anlamlı olarak öngöremediği tespit edilmiştir. Özellikle siroz (F≥5) evresini öngörmede eğri altı alanı 0,800 ve üzeri olup tanısal gücü yüksek altı noninvaziv fibrozis belirteci saptanmış ve fibrozis belirteçlerinin tanısal performanslarının fibrozis düzeyi ile korele olarak arttığı tespit edilmiştir. Bunun yanında ılımlı fibrozis (F≥2), anlamlı fibrozis (F≥3) ve ileri fibrozisi (F≥4) öngörmede tanısal gücü en yüksek belirteç KING olarak saptanırken; sirozu (F≥5) öngörmede tanısal gücü en yüksek belirteç FIB-4 olarak saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışma sonucunda, literatürdeki birçok çalışma ile korele olarak bazı noninvaziv fibrozis belirteçlerinin özellikle sınırlı imkanları olan bölgelerdeki Kronik Hepatit B hastalarında karaciğer fibrozis ve nekroinflamasyon düzeylerini öngörmede kullanılabileceği tespit edilmiştir. Ayrıca tanısal gücü yüksek belirteçlerin kullanımıyla global olarak karaciğer biyopsisi gereksinimini ve bunun yol açtığı morbidite ve mortalite oranlarının azaltılabileceği düşünülmüştür. Ancak bütün bulgulara rağmen biyopsinin karaciğer fibrozis ve nekroinflamasyonunu göstermede günümüzde halen altın standart yöntem olduğu unutulmamalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Noninvaziv Fibrozis Belirteçleri, Kronik Hepatit B, Karaciğer Biyopsisi, Karaciğer Fibrozisi

Kerem Hasan Dilcan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsis tanılı yoğun bakım hastalarında çeşitli prognostik göstergelerin mortalite ile ilişkisi

Amaç: Sepsis ve septik şok, her yıl dünya çapında milyonlarca insanı etkileyen ve etkilediği kişilerin üçte biri ile altıda birinin ölümüne neden olan önemli bir sağlık sorunudur. Mortalite riski yüksek olan hastaların erkenden belirlenmesi ve sepsisin erken döneminde sonuçların doğru bir şekilde tahmin edilmesi, bu hastalara zamanında ve yeterli müdahalelerin sağlanması için gereklidir. Bu amaçla, çalışmamızda, sepsis tanısıyla yoğun bakım ünitelerine kabul edilen hastalarda mortaliteyi öngörebilecek prognostik göstergeler araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, hastanemizin yoğun bakım ünitesine 15 Mart 2023 ile 01 Ocak 2024 tarihleri arasında sepsis ve septik şok tanısı ile yoğun bakım ünitesine yatışı yapılan hastaların prospektif incelenmesiyle gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya Üçüncü Uluslararası Sepsis ve Septik şok Konsensüs tanımlarından Sepsis-III kriterlerini karşılayan hastalar dahil edilmiştir. Hastalar, sağ kalanlar ve ölenler olarak iki gruba ayrılmıştır. Her iki grubun demografik verileri, vital bulguları, eşlik eden hastalıkları, organ yetmezliği skorlamaları, tam kan sayımı, biyokimyasal parametreleri ve çeşitli enflamatuvar parametreleri karşılaştırılmış ve mortaliteyi öngörmedeki etkinlikleri araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızdaki 115 hastadan 58'i (% 50,4) ölen hasta grubunda iken 57'si (% 49,6) sağ kalan grupta idi. Araştırılan 16 farklı prognostik göstergeden PNI, UAR, LAR, DAR, laktat/albümin oranlarının mortaliteyi öngörmede kullanılabileceği saptanmıştır. Bu göstergeler arasında tanısal gücü en yüksek gösterge PNI ve ikinci sırada UAR olarak belirlenmiştir. PNI ve UAR'nin mortaliteyi öngörmede kullanılabilmesi için çoklu lojistik regresyon analizi yapılarak modellemeler oluşturulmuştur. Oluşturulan modellemelerin mortaliteyi öngörmedeki performansını incelemek için ROC analizleri yapılmıştır. PNI ve UAR değerlerinin birlikte kullanılarak yapılan modellemede (Model-3) eğri altında kalan alanın (AUC=0,742) anlamlı şekilde arttığı görülmüştür (p<0,0001). Sonuç: Çalışmamız PNI ve UAR göstergelerinin birlikte kullanıldığında, yoğun bakım ünitesine yatan sepsis tanılı hastalarda mortalite riskinin değerlendirilmesinde faydalı bir araç olabileceğini göstermektedir. ANAHTAR KELİMELER: Mortalite, Sepsis, Septik Şok, Yoğun Bakım

Tuğçe Damarsoy
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Selülit tanılı hastalarda enflamasyon göstergesi olarak hepsidin

ÖZET GİRİŞ VE AMAÇ: Selülit, derin dermis ve subkutan yağ dokusunu tutan ve sistemik belirtilere de yol açabilen enfeksiyöz bir hastalıktır. Bölgesel eritem, ısı artışı, şişlik, ağrı ve hassasiyet tipik klinik bulgularını oluşturur. Tedavi edilmediğinde sepsis nedeni olarak karşımıza çıkabilir. Selülitte yüzde yüz bir tanı kriteri yoktur. Tanı hemen hemen her zaman fizik muayene ile konulur. Hepsidin karaciğerde sentezlenir, plazmada bulunur ve idrarla atılır. Hepsidinin demir metabolizmasındaki rolü aydınlatılabilmiş olmasına rağmen enflamasyondaki rolü hala aydınlatılamamıştır. Enfeksiyonla birlikte hepsidin sentezinin belirgin olarak arttığı çeşitli hayvan ve insan deneylerinde gösterilmiştir. Yüzde yüz tanı kriteri olmayan selülitte hepsidin, tanıya yardımcı erken bir biyobelirteç olabilir. Böylelikle tedaviye daha erken başlanarak hastanede yatış süresi kısalabilir ve ekonomik kayıpların önüne geçilebilir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Kliniğinde selülit tanısı ile takip edilen 70 hasta ve selülit tanısı almayan 70 kişi kontrol grubu olarak dahil edildi. Selülit olgularının 40'ı (%57,14) kadın, 30'u (%42,85) erkekti. Antibiyotik tedavisi başlamadan önce hastalardan ve kontrol grubundan, hepsidin için serum örnekleri alındı. Hastaların yatışının ilk günü ve taburculuk öncesi hemogram, procalcitonin, C-reaktif protein, eritrosit sedimentasyon hzı ve biyokimya değerlerine bakıldı. Hemoglobin değerinin kadınlar için 12 gr/dL; erkekler için ise 14 gr/dL altında olması anemi olarak kabul edildi. Anemisi olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. P<0,05 düzeyindeki değerler istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. SONUÇLAR: Hepsidin için çalışmamızdaki cut off değeri 886,36 pg/ml idi. Hasta grubunun hepsidin ortalaması 1224,9±1307,96 pg/ml iken kontrol grubunun hepsidin ortalaması 488,54±200,84 pg/ml olarak saptandı (p<0,000). TARTIŞMA: Hepsidinin şiddetli enfeksiyondaki rolü yeni ve araştırılması gereken bir konudur. Selülite bağlı enflamasyonda hepsidinin patofizyolojideki, tanıdaki ve takipteki yeri hakkında literatürde ciddi bir yayına rastlanılmamıştır. Selülit tanılı hastalarda spesifik bir tanı yöntemi olmaması nedeniyle akut faz proteini olarak hepsidinin de tanıya yardımcı olacağını düşünüyoruz. ANAHTAR KELİMELER: Selülit, hepsidin, enflamasyon

BiyobelirteçlerEnfeksiyonHepsidin+2
Gökçen Kayan
Sakarya University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bağışıklığı baskılanmamış yoğun bakım hastalarında sitomegalovirus (CMV) reaktivasyonunun izlemi

Amaç: Sitomegalovirus (CMV), primer enfeksiyon sonrası polimorfonükleer hücrelerin çekirdeğinde yaşam boyunca latent kalan herpesvirus ailesindendir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda sadece bağışıklığı baskılanmış hastalarda değil, bağışıklığı baskılanmamış yoğun bakım ünitesi (YBÜ) hastalarında da CMV reaktivasyonu olabileceği bildirilmektedir. Çalışmamızın amacı YBÜ'ye yatan CMV seropozitif, immunsupresyonu olmayan hastalarda CMV reaktivasyonunun sıklığı, risk faktörleri ve reaktivasyonun mekanik ventilasyon süresi, sağkalım, YBÜ ve hastanede kalış süresi üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Yöntem: Hastanemiz Dahili Bilimler ve Anestezi YBÜ'lerine yatan hastalar günlük olarak izlendi. Dahil etme kriterlerini karşılayan hastaların verileri Olgu Rapor/Veri Kayıt Formu kullanılarak kaydedildi. Hastaların YBÜ'ye yatışının 0.gününde ELISA ile CMV IgG analizi yapıldı. Seropozitif hastalardan 0, 3, 7, 14, 21 ve 28. günlerde alınan plazma örneklerinden polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile CMV DNA analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya toplam 146 hasta dahil edildi. Hastaların 26'sında (%17,8) CMV reaktivasyonu gözlendi. Reaktivayonun septik şok hastalarında %31 ile en yüksek; travma ve cerrahi sonrası hastalarda %11,5 oran ile en düşük olduğu saptandı. CMV reaktivasyonu YBÜ'ye kabulden sonra ortalama 10 ± 4,72 (3-21) günde görüldü ve bu hastaların YBÜ'ye yatırılmadan önce ortanca hastalık süresi 3 (0-73) gündü. Çok değişkenli analiz sonucunda sepsis, YBÜ girişinde APACHE II skoru ve YBÜ öncesi tedavi süresi CMV reaktivayonu açısından bağımsız risk faktörü olarak görüldü. YBÜ yatışı sonrası bakteriyemi ve fungeminin reaktivasyon grubunda anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu gösterildi (p:0.005). Mortalite, mekanik ventilasyon süresi veya YBÜ'de ve hastanede kalış süresi değerlendiriliğinde CMV reaktivasyonu olan ve olmayan hastalar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Bağışıklığı yeterli YBÜ hastalarında CMV reaktivasyon insidansı %17,8 idi. Yapılan çalışmalarda çok çeşitli risk faktörleri belirtilmiş olsa da reaktivasyon özellikle sepsisin neden olduğu şiddetli hastalığı olan erişkinlerde tanımlanmıştır. Çalışmamızda da özellikle sepsis ve septik şok tanısı olan grupta reaktivasyon oranları yüksek saptanmıştır. Reaktivasyon görülen hastalarda YBÜ kaynaklı enfeksiyon oranlarının arttığı ancak mortalite, YBÜ ve hastanede kalış süresi ve mekanik ventilasyon süresinde artış olmadığı gösterilmiştir. Sonuçlarımız CMV reaktivasyonunun yalnızca hastalık şiddeti ve immunsupresyon derecesini gösteren bir belirteç olduğunu öngörebilir. CMV reaktivasyonu gelişmesi muhtemel hasta gruplarını belirlemek ve reaktivasyonun bu hastalarda klinik etkilerini değerlendirmek için daha ileri prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Sitomegalovirus, CMV, reaktivasyon, bağışıklığı yeterli, yoğun bakım ünitesi, sepsis

SepsisSitomegalovirüsSitomegalovirüs enfeksiyonları+5
Hacer Ceylan Çimendağ
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde 2011-2021 yılları arasında HIV/AIDS tanısı alan hastalarda malignite yaygınlığının değerlendirilmesi

HIV ile enfekte hastalarda etkin ART kullanımıyla birlikte artan yaşam süresi ek komorbiditelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Malignite insidansında HIV'in kendi pro- onkogenik etkisi, eşlik eden HBV, HCV, EBV, HPV gibi viral enfeksiyonlar, hastalarda artmış tütün ve alkol kullanımı etkili olmaktadır. Çalışmamızda AIDS tanımlayıcı kanserlerin ve AIDS tanımlayıcı olmayan kanserlerin insidansını belirlemek, etkili olan risk faktörlerini araştırmak, çıkan veriler ışığında kanser tarama programlarının etkin ve doğru bir şekilde uygulanmasını sağlamak amaçlanmıştır. 70904504151 numaralı etik kurul onayı ile Akdeniz Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniğinde 2011-2021 yılları arasında HIV/AIDS tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar verileri, alışkanlıkları dosya kayıtlarından elde edilmiştir. Bu çalışmada 433 hastanın 25'inde kanser saptandı. Bunlardan 12'si HIV tanısı anında ortaya çıkmıştı, diğer 13 kanser hasta takipleri sırasında gelişti. Hastaların kanser tanısı anında yaş ortalamaları 50,3 ± 13 iken tanı anında CD4 T lenfosit sayısı 200 hücre/µl altında olan 17 kanser hastası vardı. Hastaların ileri yaşta olması, tanı anında CD4 T lenfosit sayısının düşük olması, tanı anında viral yükün yüksek olması ve hastaların izlem sırasında enfeksiyonlara maruz kalmasıyla kanser gelişimi arasında anlamlı bir fark bulundu. Toplam 25 malignitenin 12'si (%48,0) AIDS tanımlayıcı kanser iken, 13'ü (%52,0) AIDS tanımlayıcı olmayan kanser şeklindeydi. AIDS tanımlayıcı kanserler arasında 9 hastada görülen Kaposi sarkomu ilk sırada yer alırken, AIDS tanımlayıcı olmayan kanserler arasında 4 hastada görülen Hodgkin lenfoma yer aldı. Malignite tanısı sırasında CD4 T lenfosit sayısı < 200 hücre/µl altında olan, HIV tanısı ile malignite tanısının eş zamanlı olan ve izlem sırasında eşlik eden enfeksiyonu olan hastalarda AIDS tanımlayıcı kanser görülme oranı daha yüksekti. Kanser tanısı alan toplam 6 kişi takipte öldü, bunların 3'ünde AIDS tanımlayıcı kanser, 3'ünde AIDS tanımlayıcı olmayan kanser mevcuttu. Bu çalışma ülkemiz için AIDS tanımlayıcı kanserlerin sorun teşkil etmeye devam ettiğini göstermektedir. Etkin ART çağında yapılmış bu çalışmada AIDS tanımlayıcı olmayan kanserlerin ön plana çıkması beklenirken AIDS tanımlayıcı kanser ve AIDS tanımlayıcı olmayan kanser benzer oranda görülmüştür. Bu da hastaların tanı anında malignite açısından taranmasının başlanması gerektiğini ve takipte önerilen tarama programlarının uygun şekilde yapılmasının erken tanı ve takibi kolaylaştıracağını, mortalite ve morbiditenin azaltılmasını sağlayacağını düşündürmektedir. Ayrıca toplumda HIV/AIDS konusunda farkındalığın artırılmasıyla hastaların daha erken dönemlerde başvurmasının sağlanması, kanser gibi istenmeyen sonuçların da azalmasına katkıda bulunacaktır.

Eda Horuz
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesinde gram negatif kan dolaşımı enfeksiyonu gelişen hastalarda mortaliteyi etkileyen risk faktörleri ve tedavi

Artan gram negatif enfeksiyon sıklığı ve antimikrobiyal direnç nedeniyle GNKDE'de morbidite ve mortalite yüksektir. Bu nedenle, risk faktörlerinin anlaşılması mortaliteyi azaltma hedeflerine ulaşmada çok önemlidir. Bu amaçla Hastanemiz Anestezi ve Reanimasyon bölümü, yoğun bakım ünitelerinde yatan kan kültüründe gram negatif bakteri üremesi olan ve enfeksiyon düşünülen 202 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların; 133'ü (%65,8) erkek, 69'u (%34,2) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 61,11±17,0 bulundu. 202 hastada toplam 250 kan kültür üremesi görüldü. En fazla üreyen bakteriler, 112 (%44,8) Klebsiella pneumoniae, 83 (%33,2) Acinetobacter türleri idi. Bu iki tür, çalışılan diğer antibiyotiklere büyük oranda dirençli iken kolistine büyük oranda duyarlıydılar. Tüm üremelerin 213'ü (%85,2) MDR'dir. Çalışmamıza dahil olan 202 hastanın 143'ü (%70,7) ölmüştür. Toplam 250 üremenin 213'ünün (%85,2) çok ilaca dirençli (MDR) olduğu saptandı. Acinetobacter türleri ve Klebsiella pneumoniae 'nın neden olduğu kan dolaşım enfeksiyonları ölenlerde anlamlı derecede daha fazlaydı (p değerleri sırasıyla; 0,003 ve 0,001) Karbapenem direnci, yaşayan hastaların kan kültür üremelerinin 58'inde (%75,3), ölenlerinkinin 144'ünde (%83,2) mevcuttu. Karbapenem direncinin mortalite açısından risk faktörü olup olmadığı ki-kare orana uygunluk testi ile incelendiğinde ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p <0,001). İleri yaş, eşlik eden KOAH gibi akciğer hastalıklarının olması, nötropenik olmak, batın cerrahisi geçirmek, önceden antibiyotik kullanımı GNKDE'de mortalite için risk faktörüdür. Multiple komorbiditesi olanların ölüm riski 4,76 kat daha fazla olup istitastiksel olarak anlamlı bulunmuştur (güven aralığı 2,33-9,75). Noradrenalin kullanımı mortal seyreden grupta daha fazlaydı. Trakeostomi açılanlarda ve PEG ile beslenenlerde mortalite daha azdı. 85 Hastaların yoğun bakıma kabul edildiği tarihteki kan değerlerinden hesaplanan CAO değeri; ölenlerde daha yüksekti. Kan kültürünün alındığı tarihteki laboratuvar verileri ile hesaplanan PIV değeri ölenlerde daha düşüktü ve MII 2 değerleri daha yüksekti. Sonuç olarak, yüksek bir mortalite oranının söz konusu olduğu hastanemiz YBÜ'lerindeki GNKDE'de özellikle endikasyonu olanlarda bir an önce trakeostomi açılması ve PEG dahil enteral beslenmenin öncelikli olması mortalitenin azaltılması açısından yararlı olabilir. Öte yandan yüksek antibiyotik direnç oranları ve mekanizmalarının anlaşılması; bunların önlenmesine yönelik prospektif çalışmalar yapılması mortaliteyi azaltmada katkı sağlayabilir. PIV, CAO ve MII 2 gibi inflamatuar indekslerin bu hasta grubunda kullanılması, tedavinin değerlendirilmesine ve düzenlenmesine katkı sağlayabilir.

Beyza Sezer
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 hastalarında ferritin, LDH, lenfopeni ve D-dimer düzeylerinin prognoz ve mortaliteye etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: COVİD-19, klinik seyri önceden görülmezse ve zamanında müdahile edilmezse solunum sıkıntısı ile geden ölümle sonuçlanabilecek kötü prognoza sahip bir viral hastalıktır. Hastanede yatan COVİD-19'lu hastalarda klinik bozulmanın bariz belirtilerinin ortaya çıkmasından önce erken risk değerlendirmesine izin veren laboratuvar biyobelirteçlere gerek vardır. Bu çalışma, ferritin, LDH, lenfopeni, D-Dimer düzeyleri ile COVİD-19 olgularının prognoz ve mortalitesi arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladı. Yöntem: Çalışmamıza 18 Mart 2020- 1 Kasım 2020 tarihleri arasında nazofaringeal sürüntü örneği alınıp RT-PCR testi pozitif sonuçlanan pandemi servisinde yatarak izlenen 351 COVİD-19 tanılı hasta dahil edildi. Çalışmamıza olgu grubu olarak 65 ölen hasta ve kontrol grubu olarak 286 iyileşen hasta dahil edilmiştir. Hastaların laboratuvar verileri (ferritin, LDH, lenfopeni, D-Dimer), hastaneye kabul (pre) ve taburculuk veya exitus öncesi (post) kan tetkiklerinden geriye dönük olarak değerlendirildi. Araştırma dahilindeki verilerin derlenmesi, Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) üzerinden elde edilmiştir. Sonuçlar Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 21.0 ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 351 hastanın 184'ü (%52,4) erkek ve 167'si (%47,6) kadın olarak; yaş ortalaması 61,9 ± 17,1 bulunmuştur. Ölen grupda hastaların yaş ve hastanede kalış süreleri anlamlı olarak yüksek saptandı. İstatistiksel analiz sonucunda D-Dimer pre (p:0,002) ve post (p:0,001), ferritin pre ve post (p:0,001), LDH pre ve post (p:0,001) değerlerinin ölen gruptaki kişilerde iyileşen gruptakılara göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu, iyileşen gruptaki kişilerin ise lenfosit pre ve post (p:0,001) ortancalarının ölen gruptaki kişilerin ortancalarından anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre, ferritin, D-Dimer ve LDH değerlerinin hastalığın başlangıcından itibaren yüksek seyretmesi, lenfosit düzeylerinin ise yükselmemesi mortalite için uyarıcı olabileceğini göstermektedir. Sonuç olarak, ferritin, LDH, D-Dimer yüksekliği ile lenfopeni, COVİD-19 hastalarında zamanında uygun tedaviyi planlamada, prognoz ve mortaliteyi belirlemede önemli ve güvenilir bir göstergedir. Anahtar kelimeler: COVİD-19, ferritin, LDH, lenfopeni, D-Dimer

COVID 19D-dimerFerritin+5
Madına Farajova
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastane kökenli pnömoni etkeni klebsiella ve acinetobacter kökenlerinde biyofilm yapımı ve antibakteriyel duyarlılığın araştırılması

Amaç: Mikroorganizmaların birbirlerine ve yüzeye tutunarak oluşturdukları biyofilm yapısı bilinen enfeksiyon kliniklerinin önemli kısmından sorumludur. Tedaviye direnç ve nüks gelişimine sebep olarak hasta sonlanımını olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmada Ventilatör İlişkili Pnömoni (VİP) patojeni Acinetobacter spp ve Klebsiella spp suşlarının biyofilm yapabilme kapasitelerinin ve antibiyotik duyarlılığının farklı yöntemlerle araştırılması amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya Ekim 2019-Haziran 2021 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Merkez Bakteriyoloji Laboratuvarı'na gönderilen trakeal sekresyon örneklerinde Acinetobacter spp veya Klebsiella spp izole edilen, Klinik Pulmoner Enfeksiyon Skoru (KPES) 6 üzerinde olan ve entübasyon ile örnek alımı arasında en az 48 saat süre olan hastalar dahil edildi. Hastaların trakeal sekresyon örneklerinden izole edilen suşların antibiyotik duyarlılığı E-test ve mikrodilüsyon yöntemiyle, biyofilm yapabilme kapasitesi String testi, Kongo Kırmızısı Agar (KKA) Yöntemi ve Tüp Metodu (TM) ve Doku Kültür Plak Metodu (DKPM) ile araştırıldı. Elde edilen sonuçlar ile yöntemlerin birbiri ile karşılaştırılması ve hastaların klinik bilgileri ile korelasyonu analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen suşlarda biyofilm oluşumu ile kolistin, meropenem ve amikasin direnç oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p=1,000, p=1,000, p=0,597). Biyofilm üretimi ile VİP epizodunun sonlanımı ve 30 günlük hasta izleminin sonlanımı açısından anlamlı ilişki saptanmadı (p=1,000, p=0,852). String testinin duyarlılığı %5,75, özgüllüğü %90,91 (p=0,001), Kongo Kırmızısı Agar Yönteminin duyarlılığı %22,99, özgüllüğü ise %90,91 (p=0,001) ve Tüp Metodunun duyarlılığı %83,91, özgüllüğü ise %0 (p=0,690) bulundu. Sonuç: Çalışmamızda VİP gelişimine sebep olan mikroorganizmalarda yüksek direnç ve biyofilm oranı saptanmıştır. Biyofilm oluşumu ile hasta sonlanımı arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: Biyofilm, antibiyotik direnci, VAP, mortalite

AcinetobacterAntibiyotiklerBiyofilmler+7
İlkay Nur Can
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İstanbul Tıp Fakültesi'nde takip ve tedavisi yapılan HIV-pozitif hastaların HIV'le ilişkili nörokognitif hastalık alanlarının araştırılması

Amaç ve Gerekçe: Bu çalışmada İstanbul Tıp Fakültesi'nde takip ve tedavisi yapılan HIV- pozitif hastaların HIV ile ilişkili nörokognitif hastalık alanlarının araştırılması, risk faktörlerinin belirlenmesi ve sıklığının saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma prospektif, randomize kontrollü olarak tasarlandı. Çalışmaya İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Polikliniği'nde takipli, Western-Blott ile doğrulanmış HIV-pozitif 91 hasta ile bu hastalara benzer yaş ve eğitim düzeyinde olan 62 HIV- negatif kontrol hastası dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, hastalık tanılarını alma zamanları, en düşük ve en yüksek CD4 + T lenfosit sayıları, en düşük ve en yüksek HIV RNA kopya sayıları, kullandıkları ART rejimi, yandaş hastalıklar kaydedildi. Davranışsal ölçeklerden; "Beck Depresyon ve Beck Anksiyete Ölçeği" ile "Enstrüman kullanılarak yapılan günlük aktivite (IADL)" ölçeği kullanılarak geçerli puan alamayan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Ardından Nöropsikolojik Test bataryaları ile değerlendirmeye alındı; MoCA, WCST, SDÖT, TMT, CVLT, TOL, GPT Test sonuçları kaydedildi. Ardından dil becerisi için değerlendirilmeye alınan hastalara Sözel Akıcılık testi uygulandı ve sonucu kaydedildi. İstatistiksel analizler SPSS v25 ortamında gerçekleştirildi. İstatistiksel anlamlılık her nöropsikolojik testteki çoklu karşılaştırma sayısına göre Bonferroni düzeltmesi yapılarak değerlendirildi. Bulgular: HAND prevalansı, Frascati kriterlerine göre %45.1 (ANI %38.5; MND %5.5 ve HAD %1.1), GDS kriterlerine göre %44 (ANI %37.4; MND %5.5 ve HAD %1.1) bulundu. Her iki yaklaşımla belirlenen prevalans birbirine oldukça yakındı. HAND grubundaki katılımcıların %75.6' sının bellek, %70.7'sinin dil, %68.3'ünün dikkat ve çalışma belleği, %46.3'ünün planlama, %29.3'ünün motor beceri, %26.8'inin bilgi işlemleme hızı ve %9.8'inin kavramsallaştırma ve yürütücü işlevler alanları bozuk saptandı. HIV-pozitif hasta grubunun genel kognisyon puanları, dikkat ve çalışma belleği performansı, dikkat ve yürütücü işlevler performansı, planlama becerileri, bellek performansı, bilgi işlemleme hızı, kontrollere kıyasla daha düşük, semantik akıcılık becerilerinin kontrol grubuna kıyasla kısmen düşük olduğu gösterilmiştir. HIV-pozitif hasta grubu ile kontrol grubu arasında motor beceri açısından fark yoktu. HIV-pozitif hastalardaki nörokognitif disfonksiyonla hastanın yaşı, cinsiyeti ve eğitim düzeyiyle korelasyon bulunmadı. Sonuç: Nöropsikolojik test bataryaları kullanılarak asemptomatik evrede tanı konulan hastaların ileri tetkik edilmesi ya da CPE skoru yüksek, MSS'ye penetrasyonu iyi olan tedavi rejimlerine geçilmesi hastaların yararına olabilir.

DemansHIVHIV enfeksiyonları+2
Yelda Öğütmen
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yoğun bakımünitelerinden izole edilen haemophilus influenzae üremelerineyönelik serotip dağılımı ve antibiyogram sonuçlarınındeğerlendirilmesi Akdeniz Üniversitesi Tıp fakültesi hastanesinde yoğun bakımünitelerinden izole edilen haemophilus influenzae üremelerineyönelik serotip dağılımı ve antibiyogram sonuçlarınındeğerlendirilmesi

Haemophilus influenzae, yaşamı tehdit eden invaziv ve sistemik enfeksiyonlara neden olabilen, kokobasil şeklinde, hareketsiz, sporsuz, gram negatif bir bakteridir. Kapsüllü suşların birden çok serotipi vardır. Kapsüllü suşlardan Haemophilus influenzae tip b serotipi (Hib), beş yaşından küçük çocuklarda pnömoni, menenjit, bakteriyemi ve epiglottit gibi yaşamı tehdit eden invaziv enfeksiyonlardan sorumludur. Ülkemizde Hib aşısının 2007 yılında rutin çocukluk aşılama programına eklenmesi sonrasında, yaygın etken serotip dağılımında değişiklikler gözlenmiş ve NTHi suşlarının insidansında artış görülmüştür. Çalışmamızda, Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'na gelen ve yoğun bakım ünitelerindeki hastalardan izole edilen Haemophilus influenzae izolatlarında; serotip dağılımı, antibiyotik duyarlılık sonuçları, β-laktamaz aktiviteleri ve mortaliteye etki eden faktörler saptanmıştır. Serotip dağılımı moleküler yöntemle (PZR) çalışılmışır. PZR testleri sonucunda NTHi' nin (%60,9) en yaygın serotip olduğu belirlenmiştir. Kapsüllü suşlardan Haemophilus influenzae tip a %12,6, tip b %4,6, tip c %10,3, tip d %2,3, tip e %5,7, tip f %3,4 oranında saptanmışır. Antibiyotik duyarlılık testleri ''European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing (EUCAST-V14.0)'' önerileri doğrultusunda değerlendirilmiştir. Duyarlılık testlerinin sonucunda, en yüksek direnç (%80,9) azitromisine karşı saptanırken %57,6 ile ampisilin direnci ikinci sırada yer almıştır. Nitrosefin testi ile yapılan βlaktamaz aktiviteleri sonucunda β-laktamaz pozitiflik oranı %11,8 oranında tespit edilmiştir. βlaktamaz negatif ampisilin dirençli (BLNAR) suşların oranı ise %45,8 olarak belirlenmiştir. Mortaliteyi etkileyen faktörler incelenirken hastaların demografik verileri, etkenin izole edildiği yer, tam kan ve serum örneklerinden alınan laboratuvar sonuçları (tam kan hücre sayımı, c-reaktif protein düzeyi, serum kreatinin düzeyi ve glomerüler filtrasyon hızı) değerlendirilmiştir. İnceleme sonucunda lökosit sayısı, nötrofil sayısı, kreatinin ve glomerüler filtrasyon hızı mortalite ile istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. Çalışmamız verileri; Haemophilus influenzae enfeksiyonlarında en sık NTHi suşunun görüldüğünü ve diğer kapsüllü suşların dağılımının coğrafi farklılıklar gösterebildiğini literatür ile uyumlu olarak ortaya koymuştur. Ayrıca tüm dünyada artan β-laktamaz üretimi ve BLNAR suşlarında artış nedeniyle empirik tedavide ampisilin kullanımından kaçınılması gerektiği vurgulanmıştır. Sonuç olarak, çalışmamız, bölgemizdeki Haemophilus influenzae enfeksiyonlarının serotip dağılımını, antibiyotik duyarlılık profilini ve mortaliteyi etkileyen faktörleri belirleyerek, empirik tedavi yaklaşımlarının gözden geçirilmesi gerektiğini ortaya koyarak literatüre katkı sağlamıştır.

Çağrı Işık
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bakteriyemi etkeni olan metisiline duyarlı staphylococcus aureus (MSSA) suşlarında sefazoline karşı inokülum etkisinin, bu etkinin nedenlerinin, öngördürücülerinin ve klinik sonuçlarının değerlendirilmesi

Metisiline duyarlı Staphylococcus aureus (MSSA) bakteriyemilerinde ülkemizde ilk seçenek olarak kullanılan antimikrobikler sefazolin ve ampisilin-sulbaktamdır. Son yıllarda, sefazolinin, özellikle yüksek inokülumda bazı β-laktamaz türleriyle ilişkili MSSA suşlarına karşı duyarlılığında azalma olabileceği ve bunun da tedavi başarısılığına yol açabileceği bildirilmiş. Ülkemizde bu konuyla ilgili herhangi bir veri yoktur. Çalışmaya, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi servislerinde 2016-2018 yıllarında yatarak tedavi gören, tek şişe kan kültüründe MSSA üreyen, bakteriyemi veya endokarditi olarak değerlendirilen ve etken suşu saklanmış olan hastaların tümü dahil edilmiştir. Suşların farklı inokülumlarda, sefazoline, ampisilin-sulbaktama, sefuroksime, sefotaksime, seftriaksona karşı duyarlılıkları, 105 standard inokülum ve 107 yüksek inokülumda zon çapları ve MİK değerleri sırasıyla disk difüzyon ve sıvı mikrodilüsyon yöntemiyle belirlendi. Suşlardaki β-laktamaz varlığı nitrosefin diski, penisilin disk difüzyon ve PCR yöntemiyle blaZ geni saptanarak belirlendi. β-laktamaz pozitif suşların β-laktamaz tipi ise PCR ve dizileme yöntemiyle tanımlandı. Bu amaçla blaZ geninin 128 ve 216 rezidülerini içeren 355-bp'lik bölgesini amplifiye etmek için tasarlanmış olan F, 5'-CAA AGA TGA TAT AGT TGC TTA TTC-3' ve R, 5'-CAT ATG TTA TTG CTT GCA CCAC-3' primerleri kullanıldı. Kontrol suşları olarak az miktarda tip A β-laktamaz ürettiği bilinen S. aureus ATCC 29213 suşu ve blaZ geni negatif S. aureus ATCC 25923 suşu kullanıldı. Suşların %84.6'sında (44/52) β-laktamaz geni saptandı. Bu 44 suşun dizi analiziyle sonuç alınabilen 40'ında var olan β-laktamazın tip A β-laktamaz (%100) olduğu belirlendi. Sefazolin zonu β-laktamaz varlığında her iki inokülumda anlamlı derecede küçük saptandı (p=0.001). Mikrodilüsyon yöntemiyle bakılan sefazolinin MİK değeri standard ve yüksek inokülumda β-laktamaz varlığında anlamlı derecede yüksek saptandı(p=0.028 ve p=0.001). Sefazolin inokülum etkisi(İnE) %25 suşta görüldü, %5.8'inde belirgin İnE gözlendi. Sefazolinin yüksek inokülumdaki MİK değerinin mortaliteye etki eden bağımsız bir risk faktörü olduğu bulundu (p=0.049). Ampisilin-sulbaktamın Etest® ile bakılan MİK değeri β-laktamaz varlığında her iki inokülumda anlamlı derecede yüksek saptandı(p=0.001). 19 (%36.5) hastada ampisilin-sulbaktama karşı İnE görüldü. Sefotaksim ve sefuroksimde yüksek inokülumda MİK değerlerinde anlamlı derecede artış izlenmedi, sefotaksim ve sefuroksim inokülum etkisi görülmedi. Çalışmamızda mortalite %15.4 oranında saptandı. Tek değişkenli analizlerde, Charlson komorbidite indeksi (CKİ) ölen hastalarda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0.031). Ölen 8 hastanın 4'ünde sefazolin inokülum etkisi(p=0.17), 5'inde de ampisilin-sulbaktam inokülum etkisi(p=0.049) görüldü ve tek değişkenli analizde ampisilin-sulbaktam İnE'yle mortalite arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Çok değişkenli analizde ise albumin değeri (OR =0.013, %95 CI <0.001-0.789, p=0.038) ve yüksek inokülumdaki sefazolin MİK değeri (OR 1.8, %95 CI 1.002-3.261) mortaliteye etki eden bağımsız risk faktörü olarak tanımlandı. 56 suşta %84.6 oranında β-laktamaz varlığı saptandı, tanımlanabilen 40 suşun hepsinde tip A β-laktamaz belirlendi. Nitrosefin testi ve penisilin disk difüzyon yönteminin (penisilin zon çapı ve keskinliği) β-laktamaz saptamadaki duyarlılığı %100 olarak bulundu. Ülkemizde MSSA infeksiyonlarının tedavisinde en sık kullanılan antimikrobikler olan sefazolin ve ampisilin-sulbaktamın MİK değerlerinin, yüksek mikroorganizma konsantrasyonlarında sırasıyla %25 ve %36.5 oranında belirgin olarak yükseldiği ve yüksek inokülumdaki MİK değerinin mortaliteye etki eden bağımsız bir risk faktörü olduğu bulundu. Bu nedenle MSSA bakteriyemisi veya endokarditi gibi yüksek inokülumlu infeksiyonlarda, etken suşta inokülum etkisi araştırılması ve belirlenenlerde inokülumdan etkilenmeyen uygun antimikrobiklerin seçilmesi düşünülebilir.

AmpisilinBakteriyemiBeta laktamazlar+3
Moumperra Chral Oglou
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Solid tümörlü kanser hastalarında enfeksiyonların epidemiyolojisi, antibiyotik direnci, tedavisi ve sonuçları

Enfeksiyonlar, kanser hastalarında en sık görülen komplikasyonlardır. Altta yatan malignite ve tedavi için kullanılan çeşitli modalitelerin bir sonucu olarak ortaya çıkar. kanser hastaları genellikle ilerleyen katabolik bir durum, yetersiz beslenme, ciltte ve mukozal yüzeylerde ülsere edici lezyonlar, obstruksiyon, invazif prosedürler, kalıcı cihazlar ve kemoterapi, radyasyon ve / veya malignitenin kendisinden kaynaklanan immün baskılama nedeniyle enfeksiyon geliştirmeye yatkındırlar. Sağkalımdaki büyük gelişmelere rağmen, enfeksiyonlar kanser hastalarında hala önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu çalışmada solid tümörlü kanser hastalarında enfeksiyonlar için risk faktörleri , enfeksiyon odakları, enfeksiyon etkenlerinin dağılımı ve antibiyotik duyarlılıkları, antibiyotik tedavisi ve sonuçları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Ocak 2017 – Eylül 2019 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Tıbbı Onkoloji Bilim Dalı Kliniğinde yatırılarak takip edilen solid organ kanseri patolojik tanısı olan, klinik olarak en az bir enfeksiyon odağı saptanan ve kültür üremesi ile enfeksiyon etkeni belirlenen , hematolojik malinitesi olmayan 273 yetişkin hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. En sık görülen tümör tipleri tipleri sırası ile akciğer kanseri (71 hasta %26), üst gastrointestinal sistem kanseri (39 hasta %14,3) ve alt gastrointestinal sistem kanseri (38 hasta %13,9) olarak saptanmıştır. 31 (%11,3) hastada nötropeni, 163 (%59,7) hastada anatomik bariyer bozukluğu, 85 (%31,1) hastada tümöre bağlı obstrüksiyon, 42 (%15,4) hastada cerrahi girişim yada cihaz (stent, şant, protez),103 (%37,7) hastada beslenme bozukluğu 11 (%4) hastada gag refleks kaybı ve 151 (%55,3) hastada önceden antibiyotik kullanım öyküsü gibi solid tümörlü kanser hastalarında enfeksiyona yatkınlık oluşturak risk faktörleri vardı. Enfeksiyon odağı olarak en sık 113 (%41,4) hastada kan dolaşımı enfeksiyonu, 112 (%41) hastada solunum sistemi enfeksiyonları, 98 (%35,9) hastada genitoüriner sistem enfeksiyonları saptanmıştır. 273 hastanın çeşitli kültürlerinden(114 kan, 91 idrar, 81 balgam/trakeal sekresyon, 30 püy, 7 periton, 2 plevra, 2 katater) toplam 369 izolat elde edildi. En sık E.coli (102), P.aeruginosa (32), E.fecalis (29) tespit edildi. Etkenlerin %63.8 gram negatif bakteri, %27,9 gram pozitif bakteri, %7,5 mantar, %0,5 anaerob bakteriler oluşturmaktaydı. Tek değişkenli lojistik regresyon analizinde metastatik hastalık varlığı, ampirik tedavinin uygunsuz olması, MDR gram negatif bakteri etken olduğu enfeksiyonlar, kan dolaşımı enfeksiyonu varlığı, birden fazla enfeksiyon odağı olması ve total parenteral nütrisyon desteği alması ile mortalite arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde de ise metastaz varlığı ve total parenteral nütrisyon desteği alma durumu ile mortalite arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır. Solid tümörlü kanser hastalarında enfeksiyon için risk faktörleri, enfeksiyon odakları, enfeksiyon etkenleri, yerel direnç oranları göz önünde bulundurarak uygun ampirik antibiyotik tedavinin düzenlenmesi önerilir. Antimikrobiyal direnç küresel halk sağlığını tehtid eden önemli bir problem olup direnç gelişimini en aza indirmek için epidemiyolojik veriler doğrultusunda yeni antibiyotik kullanım stratejileri geliştirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Solid tümör, kanser, enfeksiyon, antimikrobiyal direnç

AntibiyotiklerEnfeksiyonlarEpidemiyoloji+5
İsmail Korkmaz
Akdeniz University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nontifoidal salmonellaların etken olduğu kan dolaşım enfeksiyonlarının epidemiyolojisi, etken serovarlar ve antimikrobiyal duyarlılıkları

Çalışmada, Aralık 2005- Eylül 2019 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Merkez Laboratuvarı Mikrobiyoloji Birimi'nde; erişkin ve pediatrik hastaların kan kültürlerinden izole edilen 58 NTS suşu retrospektif olarak değerlendirildi. Hasta klinik bilgilerine Mia-Med ve Medi-Hasta bilgi sistemleri kullanılarak erişildi. E-test yöntemi ile ampisilin, seftriakson, siprofloksasin, trimetoprim-sulfametaksazol ve azitromisin için duyarlılıklar saptandı. Minimum inhibitör konsantrasyon (MIC) değerleri EUCAST klinik sınır değerlerine göre yorumlandı. Mevcut izolatlar Ulusal Enterik Patojenler Referans Laboratuvarında serotiplendirildi. Toplamda 10 farklı serotip saptanmıştır. Bunlar S. Enteritidis, S. Infantis, S. Typhimurium, S. Daytona, S. enterica subsp. diarizonae, S. Hadar, S. Kastrup, S. Ndolo, S.enterica subsp. arizonae, S. enterica subsp. salamae olarak belirlenmiştir. En sık rastlanan serotip %82,8 (n=48) ile S. Enteritidis olurken, ikinci sırada %3,5 ile S. Infantis görülmüştür (n=2). Hastaların 54'ünde (%93,1) en az 1 komorbid durum bulunmaktaydı. Verilerine ulaşılan 49 hastanın 33'ü (%67,3) immünsüpresif tedavi almaktaydı. En fazla kullanılan immünsüpresif tedavi steroidler olarak bulunmuştur. İzole edilen 58 suşun 40'ı (%69) tüm antibiyotiklere duyarlı bulunmuştur. 18 tanesi (%31) ise en az 1 antibiyotiğe dirençli bulunmuştur. Toplamda suşların 17'si (%29,3) ampisilin, 1'i (%1,8) trimetoprim-sülfametoksazol, 8'i (%13,8) siprofloksasin dirençli bulunmuştur. Seftriakson direnci hiçbirinde saptanmamıştır. İki grup antibiyotiğe dirençli toplam 6 suş (%10,3) bulunmaktadır. 3 ilaç direnci olan (MDR) 1 suş (%1,7) mevcuttur. Çalışmamızda GSBL üreten suş bulunmamaktadır. Siprofiloksasin direnci ile etken türünün karşılaştırılmasında, S. Enteritidis dışı NTS izolatların daha yüksek oranda siprofiloksasin direncine yol açtığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştır (p:0,024). Ampisilin için anlamlı bir fark bulunamamıştır (p: 0,458). Sonuç olarak iNTS enfeksiyonları, özellikle immünsüpresif hasta grubunu etkileyen, ciddi komplikasyon ve yaşamı tehtid eden enfeksiyonlarla karakterize bir hastalıktır. Antibiyotik dirençli NTS enfeksiyonları toplum sağlığını tehdit eden ciddi bir sorundur. Bu dirençli suşların yayılımının önlenmesi için hayvancılık ve gıda hijyeni konusunda alınacak sıkı önlemlere, mümkün olduğu kadar antibiyotik kullanımının sınırlandırılması ve akılcı antibiyotik kullanımının yaygınlaşmasına ihtiyaç vardır.

Retrospektif çalışmalarSalmonellaSalmonella enfeksiyonları+2
Merve Yıldız
Akdeniz University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Hastanede çalışan destek hizmetler personeline verilen hastane enfeksiyonu ve izolasyon yöntemleri konusundaki eğitimin personelin bilgi düzeyine ve uygulama becerilerine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Destek Hizmetleri Müdürlüğüne bağlı çalışan temizlik personellerinin hastane enfeksiyonu ve izolasyon yöntemleri konusunda bilgi düzeyi ve uygulama becerilerinin ölçülmesi ve verilen eğitim sonrası bilgi düzeyi ve davranış değişikliğinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Araştırma paralel kontrollü randomize deneysel çalışma olarak yapılmıştır. Araştırmaya klinik katlarda çalışan 72 temizlik personeli dahil edilmiştir. Personellerin tutum ve davranışları eğitim öncesi ve sonrası gözlenmiştir. Ön test, son test ve izlem testleri ile personellerin bilgi düzeylerindeki değişiklik ölçülmüştür. Bulgular: Çalışmamızda katılımcıların % 94.4'ünü kadın çalışanlar, %75 'ini ilkokul mezunları oluşturmaktadır. Katılımcıların %97.2'si daha önce hastane enfeksiyonları ve izolasyon yöntemleri konusunda eğitim almışlardır. Grupların eğitim öncesi ortalama tutum düzeyi puanları birbirlerine yakındır. Eğitim sonrasında müdahale grubunun ortalama tutum düzeyi puanı 32.31'den 38.83'e yükselirken kontrol grubunun puanı ise aynı kalmıştır. Eğitim sonrası, müdahale grubunun ortalama tutum düzeyi puanının olumlu yönde etkilendiği görülmektedir (p=0.01). Hastane enfeksiyonları ve izolasyon yöntemleri konusunda ortalama bilgi düzeyi puanları; müdahale grubunda ön test 30.39 iken son test 36.28 ve eğitimden bir ay sonra yapılan izlem testinde 36.17 olarak saptanmıştır. Kontrol grubunda ise ön test 30.19 iken izlem testinde 31.97 olarak bulunmuştur. Sonuç: Hastane enfeksiyonları ve izolasyon yöntemleri konusunda destek hizmetleri müdürlüğü personellerine verilen eğitimin olumlu etkisi olduğu düşünülmektedir. Temizlik personellerine işe başlamadan önce ve sonrasında periyodik olarak hizmet içi eğitim verilmelidir. Hizmet içi eğitim hastane enfeksiyonu ve bulaş yolları, el hijyeni ile izolasyon yöntemleri konularını kapsamalı ve eğitime tüm personellerin etkin bir şekilde katılımı sağlanmalıdır. Uygulama alanlarının özelliklerine yönelik temizlik kontrol listesi oluşturulmalıdır. Anahtar Kelimeler: hastane enfeksiyonu, izolasyon yöntemleri, eğitim, destek hizmetler personeli

Bilgi düzeyiDestek hizmetlerEnfeksiyonlar+7
Döndü Öner Kurşun
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz veya kalça protezi takılan hastalarda preoperatif nazal stafilokok taşıyıcılığının postoperatif protez infeksiyonlarıyla ilişkisi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Ortopedi Kliniği'nde diz ya da kalça protezi takılacak hastalarda preoperatif nazal stafilokok taşıyıcılığı taranmıştır. Postoperatif ilk üç ay hastalar izlenerek, taşıyıcılık saptanan ve saptanmayan hastalarda erken dönem protez infeksiyonu gelişme oranlarının incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma, prospektif kohort olarak planlandı ve 02.01.2019 - 01.09.2019 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi, Ortopedi Kliniği'nde 18 yaş üzerindeki diz veya kalça protezi takılan hastalar çalışmaya dahil edildi. Nazal stafilokok taşıyıcılığı araştırılacak tüm hastalar önceden hazırlanmış formlara kaydedildi. İstanbul Tıp Fakültesi Ortopedi Kliniği nde protez implantasyonu öncesinde hastalardan nazal sürüntü kültürleri alındı. Bakterilerin antibiyogramı, disk difüzyon yöntemiyle Müeller-Hilton agara yapıldı ve EUCAST sınır değerlerine göre değerlendirildi. MRSA ve MSSA suşları belirlendi. Hastalar postoperatif dönemde 3 ay boyunca aylık muayenelerle; opere eklemde ağrı, sıcaklık artışı, kızarıklık, şişlik gibi parametreler değerlendirilerek, aynı zamanda hemogram, eritrosit sedimentasyon hızı ve CRP tetkikleri ile takip edildi. 3. Ay sonunda Infectious Diseases Society of America (IDSA) Prostetik Eklem İnfeksiyonları Tanı ve Yönetimi 2013 kılavuzunda belirtilen ölçütlere göre infeksiyon gelişen hastalar belirlendi. Çalışma verilerinin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics for Windows. Version 21.0 (Statistical Package for the Social Sciences, IBM Corp., Armonk, NY, ABD) program; sürekli değişkenlerin analizinde, dağılımın normal olması halinde Student t-testi, dağılımın normal olmaması halinde ise Mann-Whitney U testi; kategorik değişkenlerin analizinde 2 testi ya da Fisher'in kesin testi; bağımsız parametreleri saptamak amacıyla lojistik regresyon analizi kullanıldı. Risk, göreceli olasılıklar oranı ("odds ratio, OR") olarak gösterilecek, p<0.05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 151 hastanın demografik verileri incelendi. Cinsiyet dağılımı incelendiğinde 117 (%77.5) hasta kadın, 34 (%22.5) hasta erkek idi. Araştırma kapsamında bireylerin yaş ortalamaları 63.1 olarak hesaplandı. Hastalarda belirlenen en sık komorbiditelere bakıldığında 71 (%47) hastada hipertansiyon,40 (%26.5) hastada diyabet tanısı vardı. 18 (%11.9) hastada hipotiroidi, 11 (%7.3) hastada koroner arter hastalığı, 7 (%4.6) hastada romatoid artrit tanısı olduğu belirlendi. 16 hasta çeşitli nedenlerle immünosüpreseydi. Diz ya da kalça protezi implantasyonu yapılan 151 hastadan 76 (%50.4) hastaya kalça protezi implantasyonu, 75 (%49.6) hastaya diz protezi implantasyonu yapıldı. Preoperatif burun sürüntüsü alınan 12 (%7.9) hastanın sürüntü kültüründe üreme olmadı. 57(%37.7) hastada metisiline dirençli koagülaz-negatif stafilokok ( MRKNS) üremesi oldu. 64 (%42.4) hastada metisiline duyarlı koagülaz-negatif stafilokok (MSKNS) üremesi oldu. 15 (%10) hastada metisiline duyarlı Staphylococcus aureus (MSSA) üremesi oldu. 3 (%2) hastada metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) üremesi oldu. 5 (%3.3) hastada postoperatif üç aylık dönemde protez infeksiyonu gelişti. Bu hastalardan hiçbirinde preoperatif alınan burun sürüntü kültüründe duyarlı veya dirençli Staphylococcus aureusüremesi olmadı.İnfeksiyon gelişen 5 hastanın 4 tanesinin burun sürüntü kültüründe MRKNS, 1 tanesinde MSKNS üremesi oldu. Protez infeksiyonu gelişen 5 hastadan 4 (%80)'i immünosüprese değildi 4 hastaya kalça protezi implantasyonu, 1 hastaya da diz protezi implantasyonu yapılmıştı. İnfeksiyon gelişen hastalardan intraoperatif olarak alınan örneklerle belirlenen infeksiyon etkenlerine bakıldığında; 1 hastada Klebsiella pneumoniae, 1 hastada Pseudomonas aeruginosa ve Klebsiella pneumoniae, 1 hastada Proteus mirabilis, 1 hastada Corynebacterium spp, 1 hastada C/G grubu streptokok üremesi oldu. 1 hastanın ise intraoperatif doku kültürlerinde üreme olmadı. İmmünosüprese hastalarda postoperatif protez infeksiyonu gelişiminin değerlendirildiği tek değişkenli analizde immünosüpresyonla protez infeksiyonu gelişimi arasında anlamlı risk artışı saptanmadı (p=0.528). Preoperatif nazal koagülaz-negatif stafilokok taşıyıcılığıyla postoperatif protez infeksiyonu gelişiminin değerlendirildiği tek değişkenli analizde nazal koagülaz-negatif stafilokok taşıyıcılığılarında protez infeksiyonu gelişimi açısından anlamlı risk artışı saptanmıştır (p=0.025). Sigara içimiyle metisiline dirençli stafilokok taşıyıcılığı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için yapılan tek değişkenli analizde, sigara içen hastalarda preoperatif nazal metisiline dirençli stafilokok taşıyıcılığı riski daha fazla bulunmuştur (p=0.030).Protez infeksiyonu gelişen 5 hasta opere edildiği tarihlere göre değerlendirildiğinde 3 hastanın ilkbaharda, 2 hastanın kışın opere edildiği görülmektedir. Bu veriye göre çalışmamızda ilkbaharda yapılan ameliyatlarda protez infeksiyonu gelişiminin daha fazla olduğu söylenebilir. Sonuç: Protez infeksiyonları tüm dünyada önemli bir morbidite nedenidir. Tedavi maliyetiyle birlikte, iş gücü kaybı oluşturması nedeniyle de ciddi maddi zarar oluşturmaktadır. Çalışmamızda stafilokok taşıyıcılığıyla erken dönem protez infeksiyon gelişimi arasındaki ilişki araştırılmış; S.aureus taşıyıcılığıyla infeksiyon gelişimi arasında istatistiksel anlamlı ilişki belirlenememiştir. İstatistiksel anlamlı ilişkinin belirlenebilmesi için örneklem büyüklüğü daha fazla hasta içermeliydi. Bununla birlikte koagülaz-negatif stafilokok taşıyıcısı olan hastalarda infeksiyon gelişimi açısından istatistiksel anlamlı risk artışı belirlenmesi olması oldukça önemli bir sonuçtur. İnfeksiyon gelişen hastalarda infeksiyon etkeni koagülaz-negatif stafilokoklar olmamakla birlikte, infeksiyon gelişen tüm hastalarda nazal koagülaz-negatif stafilokok taşıyıcılığı belirlenmiştir. Her ne kadar erken dönem protez infeksiyonu gelişen 5 hasta olsa da, özellikle koagülaz-negatif stafilokoklar gibi low-grade infeksiyon etkeni olan bakterilerle gelişecek gecikmiş protez infeksiyonları, çalışmamızda 3 aylık takip süresinin kısalığı nedeniyle belirlenememiş olabilir. Çalışmamızın hastaların daha uzun süre takip edildiği bir şekilde tekrarlanmasıyla, koagülaz-negatif stafilokok taşıyıcılığıyla infeksiyon gelişimi arasındaki ilişki daha doğru şekilde ortaya konacaktır. Çalışmamız prospektif bir çalışma olması ve sonuçlarıyla önemli, ayrıca giderek artan sıklıkta görülen koagülaz-negatif stafilokoklara bağlı cerrahi alan infeksiyonlarını önlemek açısından anlamlı sonuçlar içermektedir. Çalışmamızda Gram-negatif çomakların erken dönemde protez infeksiyonlarında etken olabildiği bir kez daha gösterilmiştir. Bu nedenle özellikle erken dönem protez infeksiyonlarının empirik tedavisinde Gram-negatif çomaklar mutlaka kapsanmalıdır.

Diz proteziEnfeksiyonKalça protezi+6
Elif Agüloğlu Bali
İstanbul University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bağışıklığı bozulmuş hastalarda toplumda gelişen pnömonilerde etken dağılımının, ampirik tedavi tercihlerinin değerlendirilmesi ve klinik sonuçlarının irdelenmesi

Giriş ve Amaç: Toplumda gelişen pnömoniler (TGP), bağışıklığı bozulmuş hastalar için önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Pnömoninin klinik seyri ile hastaların komorbiditeleri, hastalığın başlangıç tablosu, mikrobiyolojik veriler ve ampirik tedavi tercihleri arasında karmaşık bir ilişki bulunmaktadır. Çalışmamızda, bu etkenler arasındaki ilişkiyi aydınlatmaya ve pnömoni hastalarının yönetimine katkısı olabilecek ipuçlarına ulaşmaya çalıştık. Gereç ve Yöntemler: Çalışma Ocak 2019 ve Nisan 2020 tarihleri arasında tek merkezde yapıldı. Ayaktan başvuran, bağışıklığı bozulmuş ya da 65 yaş üzerinde olan; toplumda gelişen pnömoni tanısı konulan hastalar değerlendirildi. Hasta bilgilerine retrospektif olarak hasta dosyalarından ve dijital kayıtlardan ulaşıldı. Erken tedavi yanıtı ATS kriterlerine göre tanımlandı. Veriler SPSS programıyla değerlendirildi, Student t dağılımı, Mann-Whitney U testi; Pearson ki-kare testi ve Fisher'in kesin testi ile istatiksel analiz yapıldı ve p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda 143 TGP tanılı hasta incelendi, %58'si erkek, %52.5'i 65 yaş ve üzeri, % 48'i aktif immünosüpresif tedavi almaktaydı. %45'inin malignite tanısı olup, son üç ayda %51.7'sinin antibiyotik kullanımı, %38'inin hastaneye yatış öyküsü vardı. Başvuruda %61'inin PSI skoru en az 4, %55'i takipneik (22 ve üzeri/dak), %58'inin ateşi vardı. Olguların %49'unda lober pnömoni saptandı. Kaliteli balgam verebilme oranı %40 olup bu örneklerin %62'sinde üreme oldu. Pseudomonas aeruginosa, balgam kültüründe saptanan en sık etkendi. Viral etken 24 hastada saptandı. Hastaların %58'inin kombine antibiyoterapi aldığı ve %32'sinde kinolon, %33'ünde makrolid, %26.5'inde sefalosporin, %38'inde piperasilin-tazobaktam, %13'ünde karbapanem tercih edildiği gözlendi. Üçüncü günde tedavi yanıtı olguların %64.3'ünde görüldü. Tüm kohortta 30 günlük mortalite %17.4'tü. Balgamda iki bakteri veya P. aeruginosa üreyen hastalarda mortalite oranı %37.5 olarak gözlendi ve diğer tüm hastalara oranla yüksek bulundu (p=0.025). Solunum sayısının 22 ve üzerinde olması, mortaliteyi tahmin etmede en başarılı takipne tanımı olarak gözlendi. Takipnesi olan (RR=3), pnömoni ağırlık değerlendirme ölçeklerine göre yüksek riskli olan (PSI V için RR=2.4 ve CURB-65 ≥ 2 için RR=5.0), tedavinin üçüncü gününde yanıtsız olan (RR=8.1) hastalarda mortalite oranları anlamlı ölçüde artmış bulundu. Mortalite ile en yakından ilişkili kriter, tedaviye üçüncü günde yanıt alınamayışı olarak göze çarptı. İrdeleme ve Sonuç: Bağışıklığı bozulmuş TGP hastalarında son üç ayda antibiyotik kullanımı, mortalite ve P. aeruginosa üreme oranlarını literatürdeki diğer TGP hastalarına kıyasla artmış bulduk. Elde ettiğimiz veriler, balgam kültürü sonuçlarının prognozla ilişkili olabileceğini göstermekte ve balgam örneklemesinde ısrarcı olunması gerektiğini vurgulamaktadır. Erken dönemde gözlenebilen özellikler yüksek riskli hastaları saptayabilmektedir. Çalışmamız; PSI skoru, CURB-65, takipne ve erken dönemde tedavi yanıtlarının risk belirlemede kullanılabileceğini desteklemektedir. Gözlemlerimizin daha kapsamlı çalışmalarla doğrulanması gerekmektedir. Verilerimiz yüksek riskli hastaların tedavisinde karşılanmamış ihtiyaçların varlığını ve bu hastaların yönetiminde kontrollü çalışmalar ile deneysel yaklaşımlara ihtiyaç olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Toplum kökenli pnömoni, TGP, bağışıklığı bozuk hasta, immünokompromize hasta, balgam kültürü

BalgamPnömoniTeşhis testleri+3
Ezgi Yılmaz
İstanbul University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

N-asetil sistein, rifampisin ve ozonun panrezistan Klebsiella pneumoniae izolatlarının oluşturduğu biyofilm üzerine etkinliği

Amaç ve Giriş: Bu çalışmada giderek çözümü zor hale gelen ve hastanemizde de önemli bir nozokomiyal infeksiyon etkeni olarak karşımıza çıkan panrezistan Klebsiella pneumoniae (PRKp)'nin neden olduğu infeksiyonlar ve direnç sorununa çözüm aranmaya çalışılmıştır. Yeni bir antibiyotikle şimdilik çözüm yolu olmadığı bilindiği için biyofilm tabakası hedef alınarak biyofilm tabakasına etkili olması beklenen N-asetil sistein (NAC), rifampisin ve ozon gibi antibiyofilm etkinlikli ajanların uygulanması ve etkili olmaları durumunda tedavide kullanılabilecek antibiyotiklerin etkili olabilmesi ve infeksiyonun tedavi olabilirliğini sağlaması beklenmektedir. Gereç ve Yöntemler: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 15 Haziran 2017- 15 Temmuz 2018 tarihleri arasında yatan, >18 yaş üstü dokuz hastadan alınan örneklerde invazif infeksiyon oluşturmuş K. pneumoniae izolatları klasik biyokimyasal yöntemler kullanılarak tanımlandı. Bu bakterilerin antibiyotiklere duyarlılıklarının belirlenmesinde kullanılan disk difüzyon yöntemi, gradyan testi ve sıvı mikrodilüsyon yöntemleri için European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing (EUCAST) tarafından belirlenen zon çapları ve minimum inhibitör konsantrasyon (MİK) değerleri kullanıldı. Bakterilerin biyofilm oluşturma yeteneklerinin gösterilmesi için mikroplakta kristal viyole boyama yöntemi kullanıldı. Kuyucukların optik dansiteleri (OD) ölçülerek biyofilm oluşturma kapasitelerine göre sınıflandırma yapıldı. Tek tabaka hücre kültüründe hücre içi biyofilm oluşturma yeteneği belirlendi. Biyofilm oluşumu ve NAC, rifampisin ve ozonun biyofilm tabakası üzerine etkinliği koloni sayma yöntemi ve lazer taramalı konfokal mikroskopisi yöntemiyle gösterildi. Bulgular: Çalışmaya dokuz hasta dahil edildi. Bu hastalardan 5 (%55.5)'i Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatmaktaydı. Hastaların dördü bakteriyemi, üçü ventilatörle ilişkili pnömoni (VİP), biri protez infeksiyonu, diğeri ise komplike idrar yolu infeksiyonu tanısıyla takip edildi. PRKp infeksiyonu gelişen hastaların altısı meropenem, tigesiklin ve kolistin; ikisi imipenem, tigesiklin ve kolistin; biri ise meropenem, ertapenem ve kolistin kombinasyonuyla tedavi edildi. Hastanede kalış süresi ortalama 50.4 (4-80) gündü. Tedavi başlandıktan ortalama dokuz gün (4-21) sonra hastalardan 7 (%77.7)'si geniş spektrumlu antibiyotik kullanılmasına karşın kaybedildi. Hayatta kalan hastalardan birisi komplike idrar yolu infeksiyonu tanısıyla meropenem, ertapenem ve kolistin tedavisi alan ve sondası değiştirilen hasta; diğeri ise protez infeksiyonu tanısıyla meropenem, tigesiklin ve kolistin tedavisi alan ve protezi değiştirilen hastaydı. İzolatların tüm antimikrobiyal kategorilerde tüm ajanlara dirençli oldukları gösterildi ve hepsi denenen tüm antibiyotiklere dirençli bakteri (PDR) olarak tanımlandı. Karbapeneme dirençli olan suşların hepsinde (%100) genotipik yöntemlerle karbapenemaz geni saptandı. Tüm suşlarda saptanan karbapenemaz tipi OXA-48 idi, sadece bir suşta (12 no'lu) hem OXA-48 hem de NDM-1 geni birlikte saptandı. Biyofilm oluşumu yönünden tüm K. pneumoniae suşları değerlendirildiğinde biyofilm yapanların oranı %100 olarak saptandı. Pozitif ve negatif kontrole göre yapılan sınıflandırmada izolatların hepsinin (%100) yüksek düzeyde biyofilm oluşturduğu belirlendi. Koloni sayma yöntemiyle, biyofilm oluşturmuş (24 saatlik) bakterilere son konsantrasyon 2 g/ml ve 0.1 g/ml olacak şekilde NAC ve rifampisin uygulanarak 2. saat, 6. saat, 24. saat ve 72. saatlerdeki etkileri incelendi. Kullanılan tüm izolatlarda ortalamalarına bakılarak kendi kontrollerine göre bakteri sayısında anlamlı bir azalma saptanmadı (sırasıyla NAC için p değeri >0.05, >0.05, >0.05, >0.05 ve rifampisin için p değeri >0.05, >0.05, >0.05, >0.05). Son konsantrasyon 0.6 g/ml olacak şekilde ozonlu su uygulandığında belirlenen zamandaki kendi kontrollerinin ortalamalarına göre 6. ve 24. saatte bakteri sayısında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma görülmekle (sırasıyla p değeri <0.05, <0.05) birlikte logaritmik olarak 2 log10 veya üzerinde bir azalma saptanmadığı için etkili olmadığı düşünüldü. Bununla birlikte, 2. ve 72. saatteki incelemede biyofilmdeki bakteri sayısında anlamlı bir azalma saptanmadı (sırasıyla p değeri >0.05, >0.05). Sudaki ozon konsantrasyonu artırılarak son konsantrasyon 4.78 g/ml olacak şekilde ozonlu su uygulandığında 2. ve 24. saatte biyofilmdeki bakteri sayısında istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmekle (sırasıyla p değeri <0.05, <0.05) birlikte 2 log10 üzerinde azalma saptanmadığı için etkili olmadığı düşünüldü. Bununla birlikte, aynı konsantrasyonda 6. saatte istatistiksel olarak anlamlı bir azalma görülmedi. Ancak, 72. saatteki incelemede biyofilmdeki bakteri sayısında tüm izolatlarda 2.06-4.08 log10 aralığında azalma saptandığı için etkili olarak değerlendirildi. Lazer taramalı konfokal mikroskopi yöntemiyle, biyofilm oluşturmuş (24 saatlik) bakterilerde son konsantrasyon 2 g/ml, 0.1 g/ml ve 4.78 g/ml olacak şekilde NAC, rifampisin, ozonlu su uygulandığında 2., 6. ve 24. saatlerdeki biyofilm içindeki canlı ve ölü bakteriler üzerine etkileri incelendi. Tüm izolatlarda kendi kontrollerine göre bakteri sayısında 24. saatte ozonlu suda istatistiksel olarak anlamlı azalma (canlı bakteriler için p değeri 0.05 ve ölü bakteriler için p değeri 0.01) dışında canlı ve ölü bakteri sayısında anlamlı bir azalma saptanmadı. Bununla birlikte logaritmik olarak 2 log10 veya üzerinde bir azalma gösterilmediği için ozonlu suyun koloni sayma yöntemiyle belirlendiği gibi 24. saatte de etkili olmadığı düşünüldü. Sonuç: PRKp izolatları ülkemizde ve dünya çapında tedavi açısından sorun oluşturan önemli bir patojendir. OXA-48 ve NDM tipi karbapenemaz üreten ve özellikle Yoğun Bakım Ünitesi hastalarında kolonize olan bu bakteriler hastanemizde endemik hale geçmişlerdir. Ancak, bu izolatların biyofilm oluşturma yetenekleri hakkında bir veri yoktur. Bunun dışında, literatür taraması yapıldığında panrezistan suşlarla ilgili bir çalışmaya rastlanmamıştır. PRKp'nin biyofilm oluşturma özelliğini karakterize etmenin yanı sıra, biyofilm oluşturan bu izolatların tedavisinde kullanılacak farklı yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Böyle dirençli suşların tedavisinde NAC (2 mg/lt), rifampisin (0.1 mg/lt) ve ozon (0.6 mg/lt ve 4.78 mg/lt) gibi diğer ajanların belirli konsantrasyonlarda etkinliği ilk defa bu çalışmada test edilmiştir. Test sonuçlarına göre NAC ve rifampisin etkili bulunmamakla birlikte, ozon 4.78 mg/lt konsantrasyonda bile bakteri sayısında ≥2 log10'luk azalmayı sağlamıştır. Daha yüksek ozon konsantrasyonunun kullanılması durumunda tedavi açısından başarılı sonuçların alınabileceği düşünülmektedir. Daha fazla suşla in vitro testlerin yapılmasının yanı sıra in vivo deneylerle de bu antibiyofilm etkinlikli ajanların etkinliklerinin gösterilmesi gerekmektedir. Ayrıca, bakterilerin hem biyofilm oluşturma kapasiteleri hem de panrezistan olmaları nedeniyle halihazırda kullanılacak tedavi seçeneklerinin bulunmaması, bu infeksiyonların gelişimini önlemenin yani hastane kontrol önlemlerinin önemini iyice vurgulamaktadır. Anahtar kelimeler: Panrezistan Klebsiella pneumoniae, biyofilm, N-asetil sistein, rifampisin, ozon

BiyofilmlerKlebsiellaKlebsiella pneumoniae+3
Gülşah Tunçer
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2015-2023 yılları arasında nadir görülen Kandida ve Kandida dışı maya türlerinin etken olduğu invaziv infeksiyonların epidemiyolojisi, risk faktörleri ve etkenlerin antifungal duyarlılıklarının araştırılması

Sağlık bakımıyla ilgili gelişmelerle birlikte son yıllarda dünya çapında immunsüprese hasta sayısında ve nadir görülen fırsatçı mantar infeksiyonlarının oranında artış olmaktadır. İnvaziv fungal infeksiyonlar bu hastalarda önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. İmmunsupresif hastalarda artan antifungal kullanımları nadir görülen mantarlarda da dirençli suşların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu hastalara hızlı bir şekilde uygun antifungal tedavinin başlanması ve kaynak kontrolünün yapılması önem arz etmektedir. Çalışmamızda 2015-2023 yılları arası hastanemize başvuran hastalardan izole edilen nadir Candida türlerinin ve Candida dışı maya türlerinin antifungal duyarlılıkları EUCAST önerilerine göre incelenmiştir. İnfeksiyonla ilişkili olabilecek risk faktörleri retrospektif olarak değerlendirilmiş mortalite ile ilişkisi incelenmiştir. Elli dört hastada saptanan 56 maya infeksiyonu epizotunda 16 farklı tür tespit edilmiştir. Bunlardan en sık C. lusitaniea ve K. marxianus türleri saptanmıştır. Antifungal duyarlılık analizinde genel olarak amfoterisin B için düşük MIK değerleri, azollerden flukonazolde artmış MIK değerleri görülmüştür. Hastaların büyük kısmının altta yatan bir hastalığı, antibiyotik kullanımı, sepsis öyküsü, TPN kullanımı ve nötropeni öyküsü mevcuttur. Mortalite ile infeksiyona kolaylaştırıcı risk faktörleri analiz edildiğinde, 65 yaş ve üstü olmak, YBÜ takip öyküsü, sepsis ve nötropeni ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Nadir görülen mayaların erken dönemde tanınması ve uygun tedavinin başlanması, infeksiyonun etkin yönetimi için önem arz etmektedir. Bölgesel antifungal duyarlılık profilinin bilinmesi uygun tedavi için yol gösterici olacaktır. Anahtar kelimeler: antifungal duyarlılık, fungemia, kandidemi, maya mantarları

Berire Yavuz
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Febril nötropenik hastaların izleminde presepsinin yeri

Amaç: Presepsinin sepsiste erken dönemde tanısal değeri olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda, presepsinin diğer biyobelirteçlerle karşılaştırılarak enfeksiyon tanısındaki ve febril nötropeni izlemindeki yerinin belirlenebilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 15.1.2019-15.12.2019 arasında izlenen hematolojik kanserli hastalar dahil edildi. Olgu grubundaki febril nötropenik hastalar ateş başlangıcından itibaren iki hafta boyunca 48 saatte bir, kontrol grubundaki afebril nötropenik hastalar ise bir kez değerlendirildi. Hastaların serum örneklerindeki presepsin düzeyi CLEIA (chemiluminescent enzyme immunassay) yöntemiyle ölçüldü. Bulgular: Olgu grubunda ateş başlangıcında ölçülen CRP, prokalsitonin ve presepsin; kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p:0,001, p:0,002, p:0,001). Enfeksiyonu olanlarda 48. saatte presepsin ve prokalsitonin, odaksız ateşi olanlara göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p:0,04, p:0,01) ve enfeksiyon varlığının ayrımı için hem presepsin hem prokalsitoninin tanısal değeri olduğu görüldü. Bakteriyemisi olanlarda 48. saatte prokalsitoninin odaksız ateşi olanlara göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p:0,01) ve bakteriyemi ile odaksız ateş ayrımında tanısal değeri olduğu görüldü. Sepsis kliniği olanlarda ateş başlangıcında presepsin (p:0,02) ve prokalsitonin (p:0,04); 48. saatte presepsin (p:0,01), prokalsitonin (p:0,001) ve CRP (p:0,003) sepsis kliniği olmayanlara göre anlamlı derecede yüksek saptandı. Sepsis ayrımında ateş başlangıcında presepsinin; 48. saatte presepsin, prokalsitonin ve CRP'nin tanısal değeri olduğu görüldü. Sonuç: Sepsiste ateş başlangıcında CRP ve prokalsitoninin aksine presepsinin tanısal değeri olduğu saptanmış, 48. saatte ise prokalsitonin tanısal değeri presepsin ve CRP'ye göre yüksek saptanmıştır. Bakteriyeminin odaksız ateşten ayrımında presepsin ve CRP'nin tanısal değeri olmadığı ancak prokalsitoninin ateşten sonra 48. saatte tanısal değerinin olduğu görülmüştür. Biyobelirteçlerin farklı salınım zamanları ve yarı ömürleri göz önünde bulundurularak belirli aralıklarla izlemlerinin ve bu sonuçların klinik ile birlikte değerlendirilmesinin daha anlamlı olduğu düşünülmektedir.

BakteriyemiBiyobelirteçlerNötropeni+2
Nejla Yılmaz Göcen
Dokuz Eylül University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi sağlık çalışanlarında kızamık seroprevalansının belirlenmesi

Amaç: Kızamık ateş ve döküntü ile seyreden oldukça bulaşıcı bir hastalıktır. Dünya Sağlık Örgütü tarafından eliminasyon hedefi mevcut olup aşılama sonrası vaka sayılarında azalma görülürken son yıllarda tüm dünyada salgınlara neden olmuştur. Günümüzde kızamık vakalarının çoğu sağlık bakımı ile ilişkilidir. Sağlık çalışanları toplumdaki bireylere kıyasla kızamık bulaşı açısından yüksek risk altındadır. Bu çalışma ile hastanemiz sağlık çalışanlarının kızamık seroprevalansı belirlenecek ve ülke aşı politikalarının belirlenmesi için gerekli verilerin sağlanmasına katkıda bulunulacaktır. Yöntem: Çalışmamıza Haziran 2018- Eylül 2019 tarihleri arasında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde kızamık için riskli bölümlerde çalışmakta olan toplam 326 sağlık çalışanı dahil edildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden kişilerle yüz yüz görüşülüp veri kayıt formları dolduruldu. Sağlık çalışanlarından alınan serum örneklerinden Enzyme-Linked-Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemi ile kantitatif Anti-Kızamık IgG antikor düzeyi belirlendi. Sonuçlar Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 15 ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 326 sağlık çalışanının 79 (%24,2) katılımcı seronegatif, 247 (%75,8) katılımcı seropozitif saptandı. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda yaş arttıkça seronegatifliğin azaldığı belirlendi (p:0,036). Ayrıca tek doz aşılı olduğu düşünülen 21-38 yaş grubundakilerin 39-54 yaş grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek oranda seronegatif olduğu saptandı (p: 0,015). Seroprevalansın cinsiyet (p: 0,260), çocukluk çağı yaşam alanları (p: 0,361), meslek grupları (p: 0,991) ve çalışılan birimlerden ( p: 0,129) etkilenmediği görüldü. Tartışma: Çalışmamızda kızamık için risk altındaki sağlık çalışanlarının önemli bir kısmı duyarlı saptanmış, özellikle tek doz aşı olan gruplarda yeterli bağışık yanıt oluşmadığı görülmüştür. Duyarlı sağlık çalışanlarının aşılanması nozokomiyal yayılımın önlenmesi için önemlidir. Bu durumda bağışık olduğunu bilmeyen tüm sağlık çalışanlarının kızamık aşılarının tamamlanması önerilmektedir.

KızamıkKızamık aşısıSağlık personeli+2
Birsen Asena Çerçi
Dokuz Eylül University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebe kadınlarda toxoplasma gondii serolojisinin değerlendirilmesi; gözlemsel retrospektif çalışma

Amaç: Gebelikte geçirilen akut toksoplazma enfeksiyonu, konjenital toksoplazmoz için risk oluşturmaktadır. Gebelik öncesi serolojik durumlar bilinmediği taktirde, gebelik esnasında akut ve geçirilmiş enfeksiyon ayrımı yapmak güçleşmektedir. Çalışmamızda Toxoplasma gondii (T.gondii) IgM seropozitif gebe kadınların değerlendirilmesi, seropozitif hastaların tanılarının irdelenmesi, Anti- T.gondii IgM ve Anti-T.gondii IgG avidite için kesim değerlerinin belirlenmesi, tedavilerin analizi, fetus USG sonuçları ve doğum sonrası bebeklerin ilk muayene bulgularında konjenital toksoplazma tanısı alıp almadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Çalışma, hastanemizde 01.01.2010-31.12.2018 tarihleri arasında, anti-T.gondii IgM pozitif 195 gebede retrospektif olarak yapılmıştır. Bu gebelerde anti-T.gondii IgM titresi, anti-T.gondii IgG, anti-T.gondii IgG avidite indeksi sonuçları birlikte değerlendirilmiştir. Hastalara ait klinik ve laboratuvar bilgilerine; hastane elektronik bilgi yönetim sistemindeki hasta kayıtlarından ve dosyalardan, takibe gelmeyen hastalarda ise telefonla iletişime geçilerek ulaşılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 28,3±5,1 yıl idi. Çalışmada 24(%12,3) gebeye akut toksoplazmoz, 40(%20,5) gebeye şüpheli akut toksoplazmoz, 131(%67,2) gebeye ise geçirilmiş toksoplazmoz tanısı konmuştu. Anti-T.gondii IgM değerleri akut ve şüpheli akut toksoplazmoz tanısı alan grupta 6.0±9.9 COI(cut-off index), geçirilmiş toksoplazmoz tanısı alan grupta ise 1.4±1.3 COI idi (p<0,001). Anti-T.gondii IgM titresinin akut toksoplazma tanısı için kesme değeri ROC analizi ile 1,9 COI olarak belirlendi. Anti-T.gondii IgM > 1,9 COI olan gebelerde akut veya şüpheli toksoplazmoz olma ihtimali 10,3 kat daha fazlaydı (p<0,001). Gebelerin 54 (%27,7)'ünde düşük avidite indeksi, 21 (%10,8)'inde sınırda avidite indeksi, 83 (%42,6)'ünde yüksek avidite indeksi saptandı. Anti-T.gondii IgG Avidite indeksi <60.0 olan gebelerde akut veya şüpheli toksoplazmoz olma ihtimali 51,6 kat daha fazlaydı (p<0,001). 195 hastanın 59'u spiramisin tedavisi aldı. Akut veşüpheli akut toksoplazmoz tanılı toplam 64 hastanın 10'una amniyosentez yapıldı, 1 gebede T.gondii PCR pozitifti. Amniyon mayisinde T.gondii PCR pozitif olan gebenin bebeğinde konjenital toksoplazmoz gelişmedi. Sadece 1 bebekte konjenital toksoplazmoz gelişti. Sonuç: Anti-T.gondii IgM ve Anti-T.gondii IgG avidite değerleri için belirlenen kesim noktaları akut ve şüpheli akut toksoplazmozu saptamada öngördürücü bir parametre olabilir. Gebelik esnasında tanısal zorluğu ortadan kaldırmaya yönelik kadınların gebelik öncesi tercihen evlilik öncesi tahliller sırasında toksoplazma serolojilerinin taranması önem arz etmektedir.

GebelikKadınlarRetrospektif çalışmalar+2
Nagehan Elmas
Karadeniz Technical University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Tıbbi atıkların doğru toplanması ve sağlık çalışanlarının bu konudaki bilgi düzeylerinin ölçülmesi

Amaç: Bu araştırmanın amacı, Antalya ili Muratpaşa ilçesine bağlı ASM'lerinde çalışan sağlık personellerinin, tıbbi atıklarla ilgili bilinç düzeylerini ortaya koymak ve önerilerde bulunmaktır. Bu sayede sağlık tesislerinde atıkların kaynağında ayrıştırma kültürü oluşturulması ve atık minimizasyonunun sağlanmasına ve yaralanmaların/enfeksiyon bulaşma riskinin en aza indirilmesine katkıda bulunmak esastır. Yöntem: Araştırmamız, sağlık çalışanlarının "Tıbbi Atık" ile ilgili bilgi düzeylerinin belirlenmesine yönelik, anket metodu ile kesitsel ve tanımlayıcı bir araştırma olarak planlanmıştır. Bulgular: Muratpaşa ilçesine bağlı 26 ASM'de, ''Tıbbi Atık'' ile ilgili anket formları, toplam 102 sağlık personeline uygulanmıştır. Araştırmamız; doktorlar (n=45), ebe-hemşireler (n=39), hizmetliler vb. (n=18) sağlık görevlilerini kapsamaktadır. Katılımcıların bilgi düzeylerine yönelik sorulan sorulara, %95,10'u tıbbi atıkların ayrı toplanması gerektiğini, %37,25'inin tıbbi atıkla ilgili eğitim aldığını cevaplamıştır. Sağlık çalışanları, %49,01'i tıbbi atık yönetmeliği hakkında bilgili olduğunu, %54,90'ı birimde atık yönetimi ile ilgili talimatın olduğunu, %62,74'ü kurumda atık birim sorumlusu olduğunu, %59,82'si atıkların ayrı renk poşetli kovalara atıldığını, %71,57'si kurumda atık geri dönüşümü uygulandığını, %55,87'si evsel atıkların konulduğu poşet renginin siyah olduğunu ve %68,62'si tıbbi atıkların konulduğu torbanın renginin kırmızı olduğunu doğru bilmiştir. Katılımcılar, %63,72'si kesici-delici aletler ayrı kutularda toplanır doğru yanıtını, %57,83'ü etkin denetim sorununun var olduğunu belirtmiştir. Değerlendirmede tüm sorulara verilen doğru cevapların toplam puanı, 150 olarak hesaplanmıştır. "Tbbi atık bilinç düzeyleri", doktorların; ortalama puanı 112,29±38,48, ebe-hemşirelerin; 99,87±48,55, hizmetliler vb.; 77,56±44,03 olup, 1'ci ve 3'cü gruplar arasında anlamlı bir fark mevcuttur; (F=4,129, p=0,019). (p<0,05)'tir. Sonuç: Çalışanların, tıbbi atıklarla ilgili yeterli eğitim almadıkları, atık yönetimi sorunları yaşadıkları, sağlık tesislerinde, kaynağında atık ayrıştırma işleminin tam olarak yapılamadığı ve atıkların atık kutularına atılırken dikkat etmeleri gereken hususlar hakkında bilgi eksikliklerinin olduğu anlaşılmıştır. Demografik özelliklerin (yaş, meslek, eğitim alma, çalışma süresi, vb.), tıbbi atıklarla ilgili bilgi düzeylerini etkilediği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Aile Sağlığı Merkezi, Tıbbi Atık, Tıbbi Atık Yönetimi, Tbbi Atık Bilinci.

Aile sağlığı merkeziAtıklarBilgi düzeyi+2
Selma Ak
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HBSAG pozitif hastalarda hastalık kaynaklı genel iyilik halinin değerlendirilmesi

HBsAg Pozitif Hastalarda Hastalık Kaynaklı Genel İyilik Halinin Değerlendirilmesi Hepatit B virus infeksiyonu ülkemiz için önemli bir sağlık sorunudur. Ülkemiz hepatit B virus infeksiyonları açısından orta endemik bölgede yer almaktadır. HBsAg pozitif hastalarda, Genel Sağlık Anketi (GSA-12) ve algılanan sağlık anketi ile bu hastalık grubunda iyilik halinin değerlendirilerek, psikolojik morbiditeyi erken saptamak, gerekli önlemleri almak, hastanın tedavi uyumunu arttırmak ve bunu etkileyen faktörleri incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya Enfeksiyon Hastalıkları Polikliniği'nde kronik hepatit B enfeksiyonu ve taşıyıcısı olarak takip edilen HBsAg pozitif 100 hasta alındı. Olgulara GSA-12 ve Algılanan Sağlık Anketi uygulandı. Ayrıca hastaların sosyodemografik bilgileri, hastalıkla ilgili takip ve tedavi bilgileri belirlendi. Çalışmaya alınan hastaların %54'ü erkek, %33'ü asemptomatik taşıyıcı idi. Hastaların %64'ünün GSA-12'ye göre kendilerini kötü hissettikleri saptandı. Kadınların hem GSA-12 (p:0,001), hem de algılanan sağlık anketiyle (p:0,004) kendilerini erkeklere göre daha kötü hissettiği belirlendi. Eğitim düzeyi arttıkça ruhsal bozukluk olasılığının azaldığı (p:0,032),eşlik eden hastalığı olanlarda algılanan sağlık durumunun daha kötü olduğu (p:0,004) saptandı. GSA-12 ile HBV DNA düzeyi azaldıkça ruhsal bozukluk olasılığının düştüğü (p:0,046) ve algılanan sağlık anketi ile HBV DNA düzeyi düşük olanların anlamlı şekilde kendilerini daha iyi hissettiği belirlendi (p:0,012). HBsAg pozitif hastalarda non-psikiyatrik psikolojik ve ruhsal hastalıkların erken teşhisi için psikiyatri ile birlikte koordineli çalışılması gerekmektedir. Bu hasta grubunda, erken teşhis için GSA-12 ve Algılanan Sağlık Anketi kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Hepatit B virus enfeksiyonu, Genel Sağlık Anketi-12, Algılanan Sağlık Anketi

AnketlerHepatitHepatit B+2
Melike Şahiner
Akdeniz University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çoklu ilaca dirençli acinetobacter baumannii suşunun neden olduğu infeksiyonun tedavisinde kolistin ve kolistinin rifampisin, trimetoprim sulfametoksazol, teikoplanin ile birlikte kullanımının etkinliği

Çoklu ilaca dirençli gram-negatif patojenlerin neden olduğu hastane kaynaklı infeksiyonların sıklığındaki artış dünya çapında önemli bir sorun haline gelmiştir. Hastane ortamında yaygın olarak bulunan ve hastane infeksiyonlarına yol açtığı için son yıllarda önemi giderek artan Acinetobacter baumanni, pek çok ilaca karşı direnç geliştirmiş gram-negatif bir kokobasildir. Son yıllarda yoğun antibiyotik kullanımı ve yoğun bakımda yatış sürelerinin uzaması sonucunda, dirençli suşların neden olduğu infeksiyonların sayısında artış görülmektedir. Çoklu ilaca dirençli A.baumanii suşları özellikle yoğun bakım ünitelerinde yüksek oranda izole edilmektedir. Kolistin, geçmişte sıkça kullanılmış bir antibiyotik olup, nefrotoksisite nedeni ile kullanımına bir süre ara verilmiştir. Ancak, dirençli Acinetobacter infeksiyonlarında tedavi seçeneği olarak yeniden kullanıma girmiştir. Kolistin, A. baumannii infeksiyonlarının tedavisinde kilit bir ilaç olmasına rağmen, ortaya çıkabilen kolistin direnci nedeniyle etkili kombine tedavi arayışları sürmektedir. Bu çalışmada karbapenem dirençli A. baumannii infeksiyonu fare modelinde kolistin monoterapisiyle; kolistin+rifampisin, kolistin+trimetoprim sulfametoksazol ve kolistin+teikoplanin kombinasyon tedavilerinin etkinliği farelerde karşılaştırılmıştır. Elde edilen veriler doğrultusunda hem kolistin monoterapisinin hem de kombine terapilerin karaciğer ve akciğerde A.baumannii yükünü azalttığı tespit edilmiştir. Kombine terapilere bakıldığında ise kolistin+rifampisin ve kolistin+trimetoprim sulfametoksazol terapilerinin 72. saatte hem karaciğer hem de akciğer kültüründe bakteri yükünü tamamen ortadan kaldırdığı göze çarpmıştır. Dolayısıyla, kolistinin rifampisin ve trimetoprim sulfametoksazol ile oluşturulan kombine terapilerinin, kolistin monoterapisi ve kolistin-teikoplanin kombine terapisine göre daha yüksek etkinliğe sahip olması mümkündür. Anahtar Kelimeler: A.Baumannii, Kolistin, Antibiyoterapi, Monoterapi, Kombinasyon tedavisi

Acinetobacter baumanniiAntibiyotiklerEnfeksiyonlar+7
Cihan Yeşil
Akdeniz University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk Hastalıkları Hastanesi sağlık çalışanlarında boğmaca seroprevalansı

Amaç: Boğmaca oldukça bulaşıcı bir hastalık olup, infantlarda fatal seyretmektedir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından, her ülkenin kendisi için en uygun aşı stratejisini ancak etkin bir boğmaca surveyansı ile geliştirilebileceğini vurgulanmaktadır. Ülkemizde, en önemli hedef popülasyonlarından biri olan çocuk hastanesi sağlık çalışanlarında boğmaca seroprevalansı çalışması bulunmamaktadır. Bu sebeple, çalışmamızda bir üniversite çocuk hastanesi sağlık çalışanlarında boğmaca seroprevalansı değerlendirilerek; ülkemizde aşı stratejilerinin geliştirilmesi için veri sağlanması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Ocak 2018-Mart 2019 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Çocuk Hastalıkları Hastanesi sağlık çalışanları dahil edildi. Bu kesitsel çalışmada yüz yüze görüşme yöntemi ile veri kayıt formu dolduruldu. Sağlık çalışanlarından alınan serum örneklerinde Anti-Pertussis Toksin İmmunoglobulin G (Anti-PT IgG) düzeyleri Enzyme-Linked-Immunosrobent Assay (ELISA) yöntemi ile araştırıldı. Elde edilen sonuçlar Social Package fort the Social Sciences (SPSS) 15 ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 169 sağlık çalışanının 102 (%60,4)'sinin seropozitif ve 67 (%39,6)'sinin seronegatif olup boğmacaya duyarlı olduğu saptandı. Sağlık çalışanlarının üç (%1,8)'ünün Anti-PT IgG düzeyinin akut enfeksiyon ile uyumlu (≥ 100 IU/ml ) idi. Çalışma grubunun %74'ünün boğmaca aşısı pekiştirme dozunu gerekli ve güvenilir bulduğunu belirtmesine rağmen; sadece üç (%1,8)'ünün boğmaca aşısı pekiştirme dozu yaptırdığı görüldü. Tartışma: Çalışmamızda; Çocuk Hastanesi sağlık çalışanlarının önemli bir kısmının boğmacaya karşı duyarlı olması, sağlık çalışanlarında boğmaca aşısı pekiştirme dozunun gerekliliğine dikkat çekmektedir. Grubun çoğunun pekiştirme aşısını gerekli ve güvenilir bulmasına karşın aşıyı yaptırmamaları, farkındalığın davranış değişikliği oluşturmadığını göstermektedir. Bu durum infant dahil tüm yaş gruplarında boğmaca olgularının görülebileceğini ve etkin bir erişkin bağışıklama ve surveyans yapılmadıkça boğmaca eradikasyonun sağlanamayacağını vurgulamaktadır.

BoğmacaDoktorlarHemşireler+2
Selcen Özer
Dokuz Eylül University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesinde yatan ve bakteriyemi/kandidemi gelişen hastalarda tanı ve izlemde prokalsitonin kullanımı

Sepsis ve bakteriyemi yoğun bakım ünitesi (YBÜ) hastalarında sık görülen ve aynı zamanda önemli mortaliteye yol açan infeksiyonlardır. Bu tür hastalarda erken tedavi hayat kurtarıcı olabilmektedir. Kan kültüründe bakteri üremesi zaman alan bir uygulamadır. Prokalsitonin (PCT) bakteriyemiyi kan kültüründen önce gösterebilir mi sorusuna cevap bulmak ve ayrıca PCT'yi ateş ve diğer infeksiyon markerlarıyla karşılaştırmak amacıyla bu çalışma yapılmıştır. Birinci, ikinci ve üçüncü basamak yoğun bakım ünitelerinde Ocak 2019 ve Mart 2020 tarihleri arasında yatan hastalar arasında infeksiyon şüphesi ile eş zamanlı kan kültürü ve PCT, C-reaktif protein (CRP), beyaz küre (WBC), trombosit (PLT) ve laktat ölçümü için örnek alınan hastaların demografik özellikleri, komorbid hastalıkları, kültür alınması sırasında gözlenen olası infeksiyon odakları, sepsis ile ilişkili olabilecek klinik bulguları ve laboratuvar ölçümleri kaydedildi. Kan kültürlerinde üreme olan ve olmayan hastalar ateş değeri, serum PCT, CRP, laktat düzeyleri, WBC, nötrofil-lenfosit oranı (N/L oranı) yönünden karşılaştırıldı. İki grup arasında önemli farklılık gösteren belirteçlerin ROC analizi ile en uygun eşik değerleri ve bu değerler uygulandığında belirteçlerin bakteriyemi/kandidemiyi göstermede duyarlılık, özgüllük ile pozitif ve negatif olabilirlik oranları hesaplandı. Çalışmaya alınan 155 hastanın 60'ının kan kültüründe üreme görüldü. Hemokültürde üreme olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında, kan kültürü alındığı sırada bakılan laboratuvar parametrelerinden WBC, N/L oranı, CRP, laktat ve PLT yönünden fark saptanmazken PCT seviyeleri yönünden önemli düzeyde fark saptanmıştır; bakteriyemik olanların PCT ortancası 3 [0,95-17,34] ng/ml iken bakteriyemik olmayanların 1,38 [0,5-13,2] ng/ml bulunmuştur (p=0,034). Tedavi başlandığı sırada ise PCT, vücut ısısı ve (sepsis ilişkili organ yetmezlik değerlendirme) SOFA skorunun bakteriyemik olanlarda diğerlerinden daha yüksek olduğu görülmüştür. Bakteriyemik olanların ateş ortalaması diğerlerinden daha yüksek (sırasıyla 37,81±0,87°C ve 37,36±0,86°C) bulunmuştur (p=0,001). ROC analizi sonucunda bakteriyemi/kandidemiyi saptamada PCT için en uygun eşik değeri 2,18 ng/ml, ateş için ise 37,8°C olarak belirlenmiştir (PCT için eğri altında kalan alan (EAA)=0,63, p=0,025; ateş için EAA=0,6645, p<0,001). Belirlenen cut off değerinde PCT'nin duyarlılığı %62,7, özgüllüğü %60, pozitif prediktif değeri (PPV) %49 ve negatif prediktif değeri (NPV) %72 saptanmıştır. Belirlenen eşik değerinde vücut ısısı artışı görülmesinin bakteriyemiyi saptamada duyarlılık, özgüllük, PPV ve NPV değerleri sırasıyla, %56,7, %74,5, %58,6, %72,9 bulunmuştur. SOFA skoru için ise en uygun eşik değer 10 olarak saptanmıştır. Gram-negatif bakteriyemisi (GNB) olanlar ile tüm diğer hastalar karşılaştırıldığında yalnızca PCT ve ateşin GNB'si olan hastaları diğerlerinden ayırabildiği saptanmıştır (kan kültürü alındığı esnada bakılan PCT medyan değeri GNB'de 4,77 ng/ml diğer infeksiyonlarda 1,48 ng/ml (p=0,037). ROC analizi sonucunda PCT ve ateşin GNB tanısı koymada (EAA her ikisi için de yaklaşık 0,63), en uygun eşik değerleri ise sırasıyla 2,18 ng/ml ve 37,8°C olarak belirlenmiştir. PCT için 2,18 ng/ml eşik değeri alındığında GNB'yi göstermede duyarlılık, spesifite, PPV ve NPV değerleri sırasıyla %78,57, %57,94, %29,33 ve %92,41 olarak saptanmıştır. Ateş<37,8°C'nin NPV'si ise %88,5 bulunmuştur. Sonuç olarak, YBÜ ortamında, infeksiyon şüphesi olan hastalar içinde bakteriyemi/kandidemi gelişen hastaların tanısında ateş ve PCT düzeyleri yararlıdır. GNB olan hastaların PCT düzeyleri daha çok yükselmektedir bu yüzden bakteriyemik ve bakteriyemik olmayanları ayırmak için belirlenen en uygun eşik değeri (2,18 ng/ml), GNB'yi dışlamak için oldukça faydalıdır, daha yüksek değerlerde ise PCT'nin GNB için spesifitesi artar. Anahtar kelimeler: Bakteriyemi, C-reaktif protein, Kandidemi, Prokalsitonin, Yoğun bakım infeksiyonu

BakteriyemiBiyobelirteçlerKalsitonin+5
Dilek Yılmaz
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tirozin kinaz inhibitörü kullanılan hematolojik maligniteli hastalarda ciddi enfeksiyon insidansının saptanması ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; tirozin kinaz inhibitörü kullanılan hematolojik maligniteli hastalarda gelişen ciddi enfeksiyon sıklığının belirlenmesi, gelişen enfeksiyonlar ile enfeksiyona neden olan etkenlerin dağılımının tanımlanması ve ciddi enfeksiyon gelişimine etki eden risk faktörlerinin değerlendirilmesidir. Çalışma 2014-2021 yılları arasında, tek merkezli, retrospektif ve tanımlayıcı çalışma olarak hastaların medikal kayıtları değerlendirilerek yürütüldü. Bu hastalarda gelişen ciddi enfeksiyonlar kayıt altına alındı. Ciddi enfeksiyon gelişen ve gelişmeyen hastalar tek değişkenli ve çok değişkenli analizle karşılaştırılarak, enfeksiyon gelişimi için risk faktörleri değerlendirildi. Çalışmaya toplam 300 hasta dahil edildi. Ciddi enfeksiyon insidansı %32.3 olarak saptandı. Enfeksiyon gelişen 97 hastada, 327 enfeksiyon epizodu tanımlandı. İlk ciddi enfeksiyon gelişme süresi ortalama 122 gün olarak saptandı. En sık saptanan ciddi enfeksiyon pnömoni olarak saptandı. İnvaziv fungal enfeksiyon insidansı %5.8 olarak saptandı. İnvaziv fungal enfeksiyonlar en sık ibrutinib ve venetoklaks kullanan hastalarda, diğer fırsatçı enfeksiyonlar ise en sık ruksolitinib kullanan hastalarda saptandı. Diabetes mellitus, kronik böbrek hastalığı, KOAH/astım, Kronik Lenfositik Lösemi (KLL), Allojenik Kök Hücre Nakli (AKHN), nötropeni, tirozin kinaz inhibitörü öncesi tedavi kullanımı, kombine kemoterapi ve ibrutinib kullanımı ciddi enfeksiyon gelişimi için risk faktörü olarak tanımlandı. Kronik Miyeloid Lösemi (KML) ve imatinib ciddi enfeksiyon gelişimi açısından koruyucu olarak saptandı. Sonuç olarak; tirozin kinaz inhibitörlerinden ibrutinib kullanılan, komorbiditesi olan, tirozin kinaz inhibitörleri ile birlikte ve öncesinde kemoterapi kullanılan hematolojik maligniteli hastaların, tirozin kinaz inhibitörleri ile tedaviye başlandıktan sonra özellikle ilk 1 yıl içinde ciddi enfeksiyon gelişimi için daha riskli olduğu saptanmıştır. Bu nedenle bu hastaların ciddi enfeksiyon gelişimi açısından yakın takip edilmesi gerektiği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler; Tirozin Kinaz İnhibitörleri (TKİ), İbrutinib, Ciddi Enfeksiyonlar, Risk Faktörleri

Fatma Zehra Özcan
Gazi University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olgularında akut alevlenme sırasında balgamdan izole edilen moraxella catarrhalis suşlarının sıklığı, antibiyotik duyarlılık ve direnç paternlerinin incelenmesi

KOAH; progresif, kronik seyirli ve akut alevlenmelerle seyreden bir hastalıktır. Solunum yolu enfeksiyonları, KOAH etiyolojisinde, patogenezinde ve KOAH'ın doğal seyrinde önemli role sahiptir. KOAH alevlenmelerinde bakteriyel etkenler %40?50 oranında sorumludur. Biz çalışmamızda Bolu bölgesinde KOAH alevlenmesi olan hastalarda M.catarrhalis izolasyon sıklığını ve antibiyotik duyarlılıklarını belirlemeyi amaçladık.Çalışmamız Ekim 2009 - Mart 2010 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi ile İzzet Baysal Devlet Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz Bölümü'ne başvuran, klinik olarak KOAH alevlenmesi düşünülen 124 hastada yapıldı. Balgam kültürü yapılan 98 hastanın 10'unda M.catarrhalis üremesi saptandı. İzole edilen M.catarrhalis'in beta laktamaz testi için nitrosefin diski, antibiyogram duyarlılığı için agar mikrodilüsyon ve E test kullanıldı.Kültürü yapılan balgam örneklerinin %10,2'sinde (n=10) M.catarrhalis üredi. Yapılan duyarlılık testleri sonucunda suşların %90'ında beta laktamaz pozitifliği, %90'ında ampisilin, %10'unda kotrimaksazol'e karşı direnç saptandı, sefuroksim, seftriakson, eritromisin, tetrasiklin ve ciprofloksasine karşı %100 duyarlılık bulundu.Çalışmamızın sonucunda, KOAH alevlenmesi ile gelen hastalardan alınan balgam örneklerinden üreyen M.catarrhalis'in sıklığı ve antibiyotik duyarlılıkları literatürde yapılan diğer çalışmalar ile uyumlu olarak bulundu.Anahtar kelimeler: KOAH alevlenmesi, M.catarrhalis, Beta laktamaz, Antibiyotik duyarlılıkları

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifAntibiyotikler+6
Nevin İnce
Bolu Abant Izzet Baysal University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2015-2019 yılları arasında karaciğer transplantasyonu yapılan hastalarda gelişen bakteriyel üriner sistem enfeksiyonlarının irdelenmesi

Amaç: Bu çalışmada karaciğer transplantasyonu yapılan erişkin hastalarda nakil sonrası ilk bir yılda gelişen bakteriyel üriner sistem enfeksiyonlarının klinik ve mikrobiyolojik açıdan irdelenmesi ve bu enfeksiyonların ortaya çıkmasında rol oynayan bazı risk faktörlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: İnönü Üniversitesi Karaciğer Nakil Enstitüsü'nde 1 Ocak 2015–30 Haziran 2019 tarihleri arasında karaciğer transplantasyonu yapılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya karaciğer nakli yapılan 18 yaş üzeri erişkin hastalar dahil edildi. Karaciğer nakli olan erişkin hastalarda nakil sonrası ilk bir yılda gelişen bakteriyel üriner sistem enfeksiyonları klinik ve mikrobiyolojik verilerle ele alındı. Üriner enfeksiyon tanımlaması için Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) tanı kriterleri kullanıldı. İdrar kültüründe 105 coloni forming-unit (cfu)/ml üreme olan ve semptomlu hastalar enfekte olan hasta grubuna dahil edildi. Bu enfeksiyonların izleminde 0-1 (erken dönem), 1-6 (ara dönem), ve 6-12. (geç dönem) aylar şeklinde dönemler belirlendi. Üriner sistem enfeksiyonunun gelişmesinde rol oynayan risk faktörlerinin belirlenmesi için Binary Lojistik Regresyon analizi uygulandı. Bulgular: Çalışmamızda 2015-2019 yılları arasında 795 karaciğer nakil hastası incelendi. Enfekte olan grupta karaciğer nakli sonrası birinci yılda bakteriyel üriner sistem enfeksiyon atağı geçiren 190 hasta; ikinci grupta ise enfekte olmayan 605 hasta incelendi. Bu hastaların 548'i (%69) erkek, 247'si (%31) kadın olup yaş ortalaması 48,5±13,1 olarak hesaplandı. Merkezimizde nakil nedenleri arasında birinci sırada Hepatit B virüsü (HBV) (%34,9), ikinci sırada ise kriptojenik nedenlere bağlı karaciğer yetmezliği (%25,7) yer almaktaydı. Bu nakil operasyonlarında 702 (%88,3) canlı verici, 93 (%11,7) kadaverik donör kullanıldı. Nakil sonrası ilk bir yılda bakteriyel üriner sistem enfeksiyonu oranı %23 olarak saptandı. Enfeksiyon gelişen 190 hastada toplamda 266 enfeksiyon atağı geliştiği tespit edildi. Bu atakların %38,6'sının nakil sonrası ilk bir ayda, %46,9'unun 1-6. aylar arasında, %14,5'inin ise 6-12. aylar arasında geliştiği görüldü. Etkenler irdelendiğinde en sık Escherichia coli (%43,9), ikinci sırada Klebsiella pneumoniae (%28,5) saptandı. Escherichia coli ve Klebsiella spp. izolatlarında sırasıyla ESBL pozitifliği %45,2 (53/117) ve %55,2 (42/76) olarak bulundu. TMP-SMZ direnci ise %71,6 (73/102) ve %81,8 (44/66) olarak bulundu. İleri yaş, kadın cinsiyet ve hastanede yatış süresinin 21 günden fazla olması üriner sistem enfeksiyonu riskini arttıran risk faktörleri olarak saptandı (p=0,013, p<0,001, p<0,001). Sonuç: Karaciğer transplant hastalarında operasyon sonrası üriner sistem enfeksiyonları daha çok nozokomiyal kökenli olup en sık ilk altı ayda görülmektedir. İleri yaş, kadın cinsiyet ve hastanede yatış süresinin 21 günden fazla olması üriner sistem enfeksiyonu riskini arttıran nedenler arasında değerlendirilmelidir. Her merkezde karaciğer nakli hastalarında üriner sistem enfeksiyon etkenleri ve direnç profilleri bilinmeli ve sürekli takip edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Karaciğer nakli, karaciğer yetmezliği, mortalite, risk faktörleri, üriner sistem enfeksiyonu

EnfeksiyonlarKaraciğer nakliKaraciğer yetmezliği+6
Esra Sağlam Kandemir
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Kronik karaciğer hastalığı ve/veya hepatosellüler karsinom nedeniyle karaciğer nakli olan hastalarda Helicobacter pylori varlığının araştırılması

Objective: Chronic liver diseases are one of the leading causes of morbidity and mortality worldwide and are an important public health problem. Chronic liver diseases can lead to liver fibrosis due to transient or persistent intrahepatic inflammation, and some may progress to liver cirrhosis and hepatocellular carcinoma (HCC). While liver cirrhosis is a disease that develops due to long-term hepatocyte damage and fibrosis, hepatocellular carcinoma is a complex process associated with various etiological factors that cause the imbalance between different cellular and molecular pathways and abnormal activation and inactivation of protooncogenes and tumor suppressor genes. In addition, with the demonstration of Helicobacter species in the biliary tract and liver tissues, it has attracted the attention of researchers to explore the possible influence of these bacteria in the pathogenesis of hepatobiliary diseases and malignancies. In studies conducted in recent years; it has been shown that together with Helicobacter pylori, other Helicobacter species (such as H. pullorum, H. bilis, H. flexispira) can be found in the liver tissue of patients with primary liver cancer, primary sclerosing cholangitis and primary biliary cirrhosis. In our study, it was aimed to investigate the presence of Helicobacter species in bile samples and liver tissue of patients who were transplanted due to chronic liver disease and/or hepatocellular carcinoma in our hospital, and possible relationships with the diagnosis of the disease. Materials and Methods: Adult patients aged 18 and over, who were diagnosed with chronic liver disease or HCC, who were underwent liver transplantation in İnönü University Liver Transplant Institute Hospital, between 19 April 2017 and 19 May 2018 were included in the study. Helicobacter species in liver and bile were investigated by polymerase chain reaction (PCR) test in donor and recipient groups. Results: Of the 195 subjects included in the study, 121 (62.1%) were male, 74 (37.9%) were female, and the median age was 36 (Min: 18, Max: 72). Of these, 109 (55.9%) were recipients and 86 (44.1%) were donors. Donors were considered as the control group. While eight (9.3%) of the bile samples in donors were positive for H. pylori PCR, two (2.3%) for Helicobacter 8 bilis, two (2.3%) for H. pylori+H. bilis, and H. pylori PCR positivity was detected in only one (1.2%) of the liver tissues. In the bile samples of liver transplant recipients, 18 (16.5%) H. pylori, five (4.6%) H. bilis, two (1.8%) H. pylori+H. bilis PCR positivity were detected. In the liver tissues of the recipients, two (1.8%) samples were positive for H. pylori PCR, and H. bilis PCR was negative in all of them. There was no statistical difference between the recipients and donors in terms of the presence of H. pylori in both bile and liver tissue. Conclusions: According to our knowledge, our study is the first in the English literature evaluating the presence of Helicobacter in liver transplant donors and recipients, simultaneously. Further studies are needed to investigate the effect of Helicobacter species on the disease process in patients with chronic liver disease and HCC who are candidates for liver transplantation in countries where Helicobacter infection is endemic, such as our country. Keywords: Helicobacter pylori, Helicobacter bilis, chronic liver disease, hepatocellular carcinoma, liver transplantation

Ayşegül Kuşcu Kaçmaz
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hematolojik malignite ile takipli hastalarda breakthrough invazif fungal infeksiyon risk faktörlerinin incelenmesi

Amaç: Antifungal tedavi ya da profilaksi altında gelişen invazif fungal infeksiyon, breakthrough fungal infeksiyon (b-İFİ) olarak tanımlanmaktadır. Hematolojik maligniteli hastalarda önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olup sıklığı artmaktadır. Bu çalışmanın amacı, hematolojik maligniteli hastalarda b-İFİ gelişim sıklığını, b-İFİ etken ve direnç dağılımını, konak immünsüpresyonunu gösteren parametreleri, fungal etken özellliklerini mortalite ve sağkalım oranlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2017 ile 31 Aralık 2022 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi İç hastalıkları Ana Bilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı servisi ve Kemik İliği Transplantasyon Ünitesinde takip edilen invazif fungal infeksiyon tanısı olan hastalar retrospektif olarak tarandı, 170 hasta çalışmaya dahil edildi. Breakthrough invazif fungal infeksiyon(b-İFİ), EORTC-MSG ve Avrupa Tıp Mikolojisi Konfederasyonu (ECMM) tanımları dikkate alınarak, tedavi ya da profilaksi amacıyla >7 gün antifungal ajan alırken gelişen invazif fungal infeksiyon olarak değerlendirildi. b-İFİ olanlar olgu grubu, b-İFİ olmayanlar kontrol grubu olarak kabul edildi. Hematolojik hastalık tanı türü ve tedavi yaklaşımları, konak immünsüpresyonunu gösteren parametreler, fungal etken dağılımı ve direnç durumu, antifungal tedavi yaklaşımları, laboratuvar ve radyolojik özellikler, mortalite/sağkalım oranları b-İFİ ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldı. Analizler SPSS (Statistical Package for Social Sciences; SPSS Inc., Chicago, IL) 22 paket programında değerlendirilmiştir. Gruplar arası kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ki-kare analizi (Pearson Chi-kare) uygulanmıştır. İkili grupların karşılaştırılmasında Mann Whitney U-testi kullanılmıştır. Genel sağkalımda tek değişkenli analiz Kaplan-Meier ile değerlendirilmiştir. Kategorik değişkenler arasında sağkalım süresinin karşılaştırılması için Log Rank (Mantel-Cox) analizi yapılmıştır. Analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Yüz yetmiş hastanın 83'ü b-İFİ olarak değerlendirildi. b-İFİ'lerin %51.8'ini invazif aspergilloz, %24.1'ini mukormikoz, %18.1'ini invazif kandidiyazis %4.8'ini Saprochaete capitata fungemisi, %1.2'sini Trichosporon asahii fungemisi oluşturdu. Çalışmamızda b-İFİ grubunda AML, ALL ve nüks/refrakter hematolojik hastalık oranının kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu görüldü. Kemoterapi rejimi olarak FLAG-İDA kullananlarda b-İFİ gelişme oranı kullanmayanlara göre anlamlı şekilde yüksek bulundu. b-İFİ gelişme oranı nakil türü allojenik olanlarda otolog olanlara göre istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Ayrıca b-İFİ gelişenlerde engraftman süresi gelişmeyenlerin süresinden anlamlı şekilde yüksekti. b-İFİ gelişenlerin tanı anındaki nötrofil ve lenfosit sayısının kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük olduğu tespit edildi. Tanı öncesi derin nötropeni durumu olanlarda b-İFİ gelişme oranı, derin nötropeni olmayanlara göre anlamlı şekilde yüksek görüldü. Benzer şekilde nötropeni süresi b-İFİ grubunda kontrol gruba göre anlamlı şekilde uzundu. Breakthrough kandidemi grubunda en sık en sık C. parapsilosis arapsilosis arapsilosis , C. guilliermondii uilliermondii uilliermondii ve ve C. tropicalis ropicalis gözlen gözlen gözlen di. On beş breakthrough kandidemi epizotunun 12'sinde flukonazol duyarlılığı çalışılmış olup 11'i duyarlı saptanmıştır. Sık görülen üç etken arasında en düşük sağkalım oranı breakthrough mukormikoz, en yüksek sağkalım oranı ise breakthrough aspergilloz grubundaydı. b-İFİ grubunda 100 günlük mortalite %81.5, kontrol grupta ise %71,6 olup iki grup arasında anlamlı farklılık görülmedi. Sonuç: Çalışmamızda breakthrough invazif fungal infeksiyon etkenleri, risk faktörleri, mortalite oranları gösterilmiştir. Antimikrobiyal duyarlılık testleri breakthrough maya infeksiyonlarında çalışılmış, etkenlerin çoğu flukonazol duyarlı saptanmıştır. Çalışmamızda konak immünsüpresyonunu gösteren parametreler breakthrough invazif fungal infeksiyon ile ilişkili bulunmuştur. FLAG-IDA/ATG kemoterapilerinin kullanımını, KİT sonrası engraftman süresinin uzamasını ve lenfopeniyi b-İFİ ile ilişkili gösteren ilk çalışma olması nedeni ile önemlidir. Anahtar Kelimeler: Breakthrough invazif fungal infeksiyon, direnç, risk faktörleri, mortalite.

Döndü Çelik
İnönü University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İmmün yanıtı yönlendiren sTREM-1, sHLA-G5 ve HLA-DR faktörlerinin akut brusellozlu hastalardaki düzeylerinin araştırılması

Bruselloz çeşitli yollarla insana bulaşabilen, etkeni Brucella spp. olup, dünyada ve ülkemizde yaygın görülen zoonotik bir hastalıktır. Yöremizde endemik olarak bulunmaktadır. Fakültatif hücre içi bakteridir. Bu nedenle tedavisi uzun sürmekte ve hastalık relaps ve reenfeksiyonlarla karşımıza çıkabilmektedir. Tüm sistemleri etkileyebilen hastalık nadir de olsa kalıcı sekellere ve hatta ölümlere yol açabilmektedir. Bu çalışmanın amacı komplikasyonsuz akut bruselloz hastalarında lenfosit alt tiplerinin ve sTREM-1 ve sHLA-G5 düzeylerinin tespiti ile bruselloz patogenezinin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktır. Bu çalışmada 25 sağlıklı kontrol grubu ile komplikasyonsuz akut bruselloz tanısı almış 25 olgunun tedavi öncesi serumlarında ELISA yöntemi ile sTREM-1 ve sHLA-G5 düzeyleri; akım sitometri yöntemi ile lenfosit, monosit, granülosit, CD14+ monosit, CD14+HLA-DR+ hücreleri, CD45+, CD3+, CD3+HLA-DR+, CD4+ ve CD8+ T-lenfosit, CD19+ B-lenfosit, NK ve NK-T hücre düzeyleri çalışılmıştır. Çalışma sonucunda hasta grubunda CD3+, CD8+ ve CD3+HLA-DR+T-lenfosit düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı yüksek olduğu saptanırken (p<0,05), diğer lenfosit alt tipleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). sTREM-1 ve sHLA-G5 düzeyleri arasında hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Fakat hasta grubunda sTREM-1 ve sHLA-G5 arasındaki korelasyon istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak bruselloz tip 1 hücresel immünitenin daha ön planda olduğu bir hastalıktır. Bruselloz immünopatogenezinin daha iyi anlaşılabilmesi için sTREM-1 ve sHLA-G5 ile ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

BrusellaBrusellozHLA D antijenleri+4
Serhat Murat Hopoğlu
İnönü University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kanser hastalarında nötrofil/lenfosit oranlarının ve CRP değerlerinin enfeksiyon ile ilişkisinin retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: C-reaktif protein (CRP), inflamasyon, malignite ve otoimmün hastalıklar gibi birçok durumda serum seviyesi hızla artan bir akut faz reaktanıdır. Nötrofil/lenfosit oranı (NLO) da sistemik inflamasyonun göstergesi olarak kullanılmaktadır. Güncel çalışmalarda CRP ve NLO düzeyinin hem enfeksiyon tanısında hem kanser takibinde prognozu belirlemede önemli olduğu belirtilmesine rağmen solid tümörlü hastalarda cut-off seviyeleri ile ilgili az sayıda çalışma vardır. Bu çalışmada yatırılarak tedavi alan erişkin solid organ kanserli hastalarda enfeksiyonla CRP cut-off seviyeleri ve NLO ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: 2013- 2018 yılları arasında ZBEÜ Onkoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Servislerinde yatan enfeksiyona ait klinik bulgu ile birlikte radyolojik ve/veya mikrobiyolojik kanıtı olan solid maligniteli 240 hasta Grup 1, enfeksiyöz bulgu saptanmayan 240 hasta ise Grup 2 olarak çalışmaya retrospektif dahil edildi. Her iki grup da metastatik kanser hastaları ve metastazı olmayanlar olarak alt gruplara ayrıldı. Bulgular: Grup 1'de başvuru ve 24. saat ortanca CRP değerleri (sırasıyla 170,0 mg/ L ve 157,5 mg/L), grup 2'den (sırasıyla 51,0 mg/L ve 47,5 mg/L) istatistiksel anlamlı yüksek bulundu (p<0,001 ve p<0,001). Başvuruda CRP en iyi cut-off değeri %72,08 duyarlılık, %75,42 özgüllük ile 108 mg/L (p<0,001), 24. saat CRP için 88 mg/L saptandı (p<0,001). NLO ortanca değerlerinin grup 1'de, grup 2'den istatistiksel anlamlı yüksek olduğu görüldü (p<0,001 ve p<0,001). Başvuruda en iyi NLO cut-off değeri 7,823 (p <0.001), 24. saat en iyi cut-off değeri ile 8,4 olarak saptandı (p<0,001). Sonuç: Her iki test de solid organ kanseri tanılı hastalarda enfeksiyonu belirlemede kullanılmakla beraber cut-off değerlerinin yüksek olduğunun bilinmesi önemlidir. Enfeksiyona ait klinik bulguları olmayan solid organ kanserli hastalarda sadece CRP veya NLO yüksekliği nedeniyle gereksiz antibiyoterapi planı yapılmamalıdır.

C reaktif proteinEnfeksiyonlarKanser hastaları+5
Mehmet Ali Tüz
Zonguldak Bülent Ecevit University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesinde acinetobacter baumannii etkenli ventilatör ilişkili pnömoni hastalarında, sekonder bakteriyemi risk faktörleri ve mortalite prediktörleri

Acinetobacter türleri yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) takip edilen kritik hastalardaki ventilatör ilişkili pnömonide (VİP) yaygın olarak görülen, çoklu ilaca dirençli gram negatif bakterilerdir. Son yıllarda YBÜ' lerde VİP ve hastanede gelişen pnömoni (HGP) tanı, tedavi yöntemleri ve koruma tedbirlerinde önemli ilerlemeye rağmen YBÜ' de en yaygın ve ölümcül nozokomiyal enfeksiyonlar olmaya devam etmektedir. Yoğun bakım ünitelerinde VİP hastalarında genellikle, prognozu önemli ölçüde kötüleştirebilecek Acinetobacter bakteriyemisi gelişir. Hangi hastalarda bakteriyemi gelişeceği veya hangi hastalarda mortal sonlanacağı konusu açık değildir. Araştırmamızda Acinetobacter VİP hastaları bakteriyemi değişkenine ve mortalite değişkenine göre gruplandırılarak, bakteriyemi risk faktörleri ve mortalite prediktörlerinin saptanması amaçlanmıştır. Böylelikle hastalar tanı almadan önce tahmin edilerek erken ampirik tedavi ile prognozun iyileştirilmesi sağlanabilir. Çalışma hastanemiz üçüncü basamak yoğun bakım ünitesinde Ocak 2014- Temmuz 2019 tarihleri arasında Acinetobacter etkenine bağlı VİP tanısı konmuş hastalarda retrospektif olarak yapıldı. Çalışmamızda dahil etme kriterlerine uyan 214 hastanın 231 atağı değerlendirildi. Hastalar bakteriyemi ve mortalite değişkenine göre ikişer gruplar halinde ele alınarak karşılaştırıldı. Ventilatör ilişkili pnömoni grubunda 125 atak, VİP' e sekonder bakteriyemi grubunda 106 atak değerlendirildi. Tüm ataklar geç başlangıçlı (entübasyondan en az 4 gün sonra başlayan) VİP idi. Atakların % 54.1' inin (n = 125) bakteriyemi yapmadığı, % 45.9' unun (n = 106) VİP'e sekonder bakteriyemi olduğu saptandı. Atakların yaş ortanca düzeyi ve cinsiyet dağılımı benzerdi. Bakteriyemi grubunda periferik venöz kateter kullanım oranı ve total parenteral nütrisyon (TPN) kullanım oranı bakteriyemi olmayan gruptan anlamlı düzeyde yüksek bulundu (sırası ile p = 0.001, p < 0.001) Bakteriyemi grubundaki APACHE-II skor ortanca değeri, bakteriyemi olmayan gruptan anlamlı düzeyde yüksek bulundu (sırası ile 28 ve 24, p < 0.001). Bakteriyemi olmayan gruptaki SOFA 1 ortanca değeri (YBÜ kabul günündeki SOFA değeri) bakteriyemi grubundan farklı bulunmamıştır (sırası ile 6 ve 5, p = 0.173). Charlson indeksi dağılımına bakıldığında gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı Mortalite değişkenine göre yapılan analizlerde, ölen hasta grubunda 112, yaşayan hasta grubunda 119 atak değerlendirildi. Ölen grubun yaş ortanca düzeyi, yaşayan hasta grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (sırası ile 78 ve 69 yıl, p < 0.001), benzer şekilde erkek cinsiyet oranı ölen hasta grubunda daha fazla idi (sırası ile % 72.3 ve % 53.6, p = 0.003). Ölen hasta grubunun hastanede kalış süresi ortanca düzeyi, yaşayan grubun hastanede kalış süresinden anlamlı yüksek bulundu (sırası ile 59 ve 40 gün, p < 0.001). Benzer şekilde, yoğun bakımda kalış süresi ortanca değeri, anlamlı düzeyde yüksek bulundu (sırası ile 39 ve 29.5 gün, p = 0.006). Ölen hasta grubunun periferik arteryel kateter kullanım oranı, yaşayan hasta grubunun oranından anlamlı düzeyde düşük bulundu (sırası ile % 83 ve % 94.1, p = 0.008). Perkütan endoskopik gastrostomi (PEG) kullanım oranı, ölen hasta grubunda anlamlı düzeyde yüksek bulundu (sırası ile % 10.1 ve % 1.8, p = 0.008). Benzer şekilde steroid kullanım oranı, ölen hastalarda anlamlı yüksek bulundu (sırası ile %8.5 ve %0, p=0.002). Ölen hasta grubunda APACHE-II, SOFA 2 (tanı tarihindeki SOFA değeri) ve Charlson skorlarının anlamlı olduğu saptandı. APACHE-II skorunun 22 üzeri olmasının ölüm varlığı için duyarlılığı % 97.3, özgüllüğü % 41.2, pozitif prediktif değer (PPD): % 60.9 ve negatif prediktif değer (NPD): % 94.2 olarak saptandı. SOFA 2 skorunun 8 üzeri olmasının ölüm varlığı için duyarlılığı % 83, özgüllüğü % 70,6, PPD: % 54 ve NPD: % 52.1 olarak saptandı. Charlson skorunun 4 ve üzeri olmasının ölüm varlığı için duyarlılığı % 74.1, özgüllüğü % 52.1, PPD: % 58.7 ve NPD: % 64.9 olarak saptandı. Sonuç olarak Acinetobacter etkeni ile VİP gelişen hastalarda tahmin edildiği gibi TPN ve venöz kateterizasyon bakteriyemi gelişmesi için risk faktörü olarak saptandı. VİP hastalarında bakteriyemi olması, immünsupresyon varlığı, yaş ve yoğun bakımda kalış gün sayısı arttıkça mortalite artarken, periferik arter kateterizasyonu koruyucu faktör olarak değerlendirildi. Ayrıca mortalite tahmin skorlarında, APACHE-II skorunun > 22, tanı tarihindeki SOFA skorunun > 8, Charlson skorunun 4 ve üzeri olmasının mortalite için bağımsız prediktör olabileceği düşünüldü.

Acinetobacter baumanniiBakteriyemiMortalite+3
Sevda Özdemir Al
Recep Tayyip Erdogan University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HIV pozitif hastaların sosyodemografik özellikleri, genel psikolojik durumu ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi

Çalışmamızda kliniğimizde Human Immunodeficiency Virus/ Acquired Immune Deficiency Syndrome (HIV/AIDS) tanısı ile takip ettiğimiz hastaların epidemiyolojik özellikleri, yaşam kaliteleri, psikolojik durumu, hastalara uygulanan farklı antiretroviral tedavi (ART) rejimlerine olan virolojik ve immünolojik cevabın değerlendirilmesi, tedaviyle ilişkili yan etkiler, hastaların tedaviye olan uyumunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza 1 Ocak 2003–31 Aralık 2020 tarihleri arasında Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'nde doğrulaması yapılmış HIV/AIDS tanısıyla izlenen 80 hasta dahil edildi. Yetmiş iki (%90)'si erkek, 8 (%10)'i kadın; yaş ortalamaları 44,98±12,76 idi. Yıllara göre vaka sayıları incelendiğinde, son zamanlarda yeni olgu sayısında belirgin bir artış olduğu görüldü. Hastaların çoğunluğunu ilkokul (%46,2) ve ortaokul mezunları (%21,2) oluşturmakta idi. Bu yüzden hastaların eğitim ve sosoyokültürel düzeyi düşüktü. Olguların 6 (%7,5)'sında hepatit B ve 2 (%2,5)'sinde hepatit C virüsü enfeksiyonu mevcuttu. Hastalarımızda en fazla kullanılan tedavi rejimleri Tenofovir alafenamid/ Emtrisitabin/ Kobisistat/ Elvitegravir (TAF/FTC/Cobi), Tenofovir disproksil fumarat/ Emtrisitabin (TDF/FTC) + Dolutegravir (DTG), TDF/FTC + Efavirenz (EFV), TDF/ FTC/ Cobi/ Elvitegravir (EVG) idi. EFV+ TDF/FTC kombinasyonunu alanların ortalama HIV-RNA negatifleşme süresi diğer kombinasyonları alanlara kıyasla istatiksel açıdan anlamlı olarak daha fazla saptandı (p=0,003). Bu durum ön planda kullanılan nonnükleozid revers transkriptaz inhibitörleri (NNRTİ) grubu rejimden dolayı olduğu viral yükün geç baskılanabileceği ve hastaların düzensiz ilaç kullanımına bağlı olabileceği düşünüldü. Başlanılan ART'ler içerisinde en yüksek tedavi uyumu oranı TDF/FTC/Cobi/EVG kombinasyonunda görüldü, bunun nedeni de ön planda tekli tablet olmasına bağlı olabileceği düşünüldü. Tedavi başlanan hastalarda en sık ortaya çıkan yan etki osteopeni ve renal yetmezlik olup, TDF nedenli olabileceği düşünüldü. Hastalarımızın ortanca takip süreleri 3 yıl (min-max, 0-17 yıl) olup, hastaların 4 (%5)'ü hayatını kaybetti. Dört hastamızın da ölüm nedeni tükenmişlik sendromuna neden olan fırsatçı enfeksiyonlar idi. Kırk yedi hasta onam verdikten sonra SCL-90-R ve SF-36 anketlerini çözdü. Hastalarımızın çözdüğü SCL-90-R ölçeğinin obsesif-kompulsif, kişilerarası duyarlıık, somatizasyon, kaygı, psikotizm, paranoid düşünce, depresyon alt ölçekleri ortalamaları ve ortancaları arasında istatiksel açıdan anlamlı farklar bulundu. Yine hastalarımızın çözdüğü SF-36 ölçeğinin fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü, ağrı ve genel sağlık algısı alt ölçekleri ortalamaları ve ortancaları arasında istatiksel açıdan anlamlı farklar bulundu. Kliniğimize son zamanlarda HIV/AİDS pozitif vaka sayılarında artış görülmektedir. Bunun en önemli nedenlerinden biri hastalık insidansının yüksek olduğu komşu ülkelerle özellikle Doğu Avrupa ülkeleri ile olan seks turizminin artmasıdır. Hastaların eğitim düzeyi düşük olduğu için hastaların cinsel yolla bulaşan hastalıklar hakkında bilgilendirilmesi HIV/AIDS insidansı azalacaktır. Ayrıca ülkemizde hastaların üzerinde olan toplumsal baskı ve utanma duygusu nedeni ile tanı koymada ve tedavi sürdürebilirliği açısından sorunlar yaşanmaktadır. Tarama testlerin ülke genelinde yaygınlaşması ile hastalara daha erken aşamada tanı konulabileceği düşünülmektedir. Hastaların yaşam kalitesini arttırmak için yeterince sosyal destek sağlanması gerekiğini ve toplumu bilinçlendirme konusunda sivil toplum kuruluşları ve sağlık merkezleri kadar tüm eğitim kurumlarının daha etkin olması gerektiğini düşünmekteyiz. Ek olarak, tanı konulan hastaların uyum sorunları nedeniyle düzenli takibi yapılamamaktadır. Örneğin hastalrımızın bir kısmı gemi adamı olup, uzun süreli yolculuğa çıktığı zaman kontrolleri ve ilaç kullanımı aksamaktadır. Bu hastalara gerekli ilginin gösterilerek, yeterli zamanın ayrılması ile takip ve tedaviye olan uyumları artacaktır.

AIDSHIVPsikoloji+3
Enes Dalmanoğlu
Recep Tayyip Erdogan University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tenofovir alafenamid tedavisi alan kronik hepatit B hastalarının klinik takip sonuçları

Hepatit B virüsü enfeksiyonu yapmış olduğu morbidite ve mortalite ile ciddiyetini koruyan bir halk sağlığı sorunudur. Her yıl bir milyondan fazla bireyin hayatını etkileyen kronik hepatit B (KHB) tedavisinde yeni gelişmeler olsa da kalıcı küre henüz ulaşılmamıştır. Günümüzde kabul edilen tedavi rejimlerinden olan tenofovir alafenamid (TAF) potent ve dirence dayanıklı bir antiviral olarak bilinmektedir. TAF bir tenofovir ön ilacıdır. TAF farmokokinetik mekanizması sayesinde yüksek intrahepatik aktif ilaç konsantrasyonuna ulaşarak tenofovirin sistemik yan etkilerini azaltmaktadır. TAF'ın etkilerinin gerçek yaşam verilerini değerlendirebilmek amacıyla planlanmış bu retrospektif çalışmanın sonuçları ile hastaların takiplerinin stratejisinin belirlenmesine katkıda bulunmayı amaçladık. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniğinde, 2018-2021 yılları arasında takip edilen, TAF tedavisi alan kronik hepatit B tanılı hastalar tarandı. Çalışma kriterlerine uygun 75 hastanın retrospektif olarak TAF başlangıcında ve 12. Ayındaki tam kan sayımı, HBV DNA seviyeleri, serolojik belirteçleri, karaciğer fonksiyon testleri, üre, kreatinin, eGFR (CKD-EPİ), serum fosfor, spot idrarda protein/kreatinin değerleri, DEXA ölçüm sonuçları kaydedildi. 0,05'den küçük p değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmaya dahil edilen 75 hastanın 56'sı TDF deneyimli, 13'ü naif, 5'i entekavir deneyimli olduğu, 1'i diğer tedavilerden TAF'a geçildiği görüldü. TDF deneyimli ve naif grupta TAF başlangıcı ile 12. Ayı arasında, karaciğer fonksiyon testleri, üre, kreatinin eGFR, serum fosfor, serum lipid düzeyi açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). TDF deneyimli grupta spot idrarda protein/kreatin oranında ise anlamlı gerileme olurken (p=0,022) naif grupta bu oranda anlamlı değişiklik olmadı (p=0,477). Ayrıca TDF deneyimli grupta DEXA ölçümü T skorları geriledi (omurga T için p=0,008; kalça T için p<0,001), naif grupta T skorunda anlamlı değişiklik olmadı (p>0,05). iii TAF, HBV tedavisinde kullanılan güvenli oral antiviral ilaçlardan biridir. Hastanemizde takip edilen hastaların gerçek yaşam verilerini gözden geçirme amacı ile sınırlı sayıda hasta ile yaptığımız bu retrospektif çalışmanın sonuçları TAF'ın güvenli bir ajan olduğunu desteklemektedir. Bununla birlikte KHB tedavisi uzun süreli bir tedavidir. Bu nedenle hastalar ilaç etkinlik ve yan etki açısından periyodik olarak takip edilmeli ve gerektiğinde tedavi güncellenmesi açısından değerlendirilmelidir. Anahtar sözcükler: Kronik hepatit B, tenofovir alafenamid, yan etki

Hepatit BHepatit B virüsüKronik hastalık+3
Fatma Yaşar Ergül
Recep Tayyip Erdogan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Solit organ malinitesi nedeniyle kemoterapi uygulanacak olan hastaların hepatit B enfeksiyonu açısından izlemi

Bağışıklığı baskılanmış hastalarda HBV reaktivasyonu, HBV DNA replikasyonu ile birlikte ılımlı karaciğer fonksiyon testleri artışından, fulminan hepatit ve ölüm gibi çok farklı klinik tablolarla karşımıza çıkabilmekte, çoğul tedavilerin uygulandığı bu hasta grubunda tanı ve tedavinin gecikmesine neden olabilmektedir. Bu çalışmada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tülay Aktaş Onkoloji Hastanesinde solit organ malinitesi tanısı alan ve kemoterapi uygulanacak hastaların kemoterapi öncesinde HBV ile karşılaşma durumlarının belirlenmesi ile risk gruplarının saptanması ve bu gruplarda hepatit alevlenmelerinin önlenmesi için profilaksinin başlanması amaçlanmıştır. Çalışmamıza 225 hasta dahil edilmiştir. Serolojik sonuçlarına göre hastalar; Grup I: geçirilmiş HBV enfeksiyonu olan 43 hasta (%19,1), Grup II: izole total anti-HBc pozitifliği olan 20 hasta (%8,9), Grup III: kronik HBV enfeksiyonu olan 10 hasta (%4,4) şeklinde 3 gruba ayrılarak takip edilmiştir. Grup I'deki hastaların takibinde HBV'ye bağlı reaktivasyon ve hepatit tablosu izlenmemiştir. Grup II'de takip edilen 17 hastanın 1'inde (%5,9) okült HBV enfeksiyonu, 1'inde (%5,9) ise takipte HBV reaktivasyonu gelişmesi nedeniyle lamivudin 100 mg/gün şeklinde profilaksi başlanmıştır. Grup III'te takip edilen 7 hastaya kemoterapiden önce lamivudin 100 mg/gün profilaksisi başlanmış, 2'sinde (%28,6) profilaksi altında iken HBV reaktivasyonu gelişmiştir. Takip edilen hastalarda HBV reaktivasyonuna bağlı hepatit tablosu veya HBV'ye bağlı ölüm görülmemiştir. Sonuç olarak, ülkemizin de aralarında bulunduğu, HBV'nin orta düzeyde endemik olduğu bölgelerde, solit organ maliniteli hastaların kemoterapi öncesinde HBV serolojisi yönünden ayrıntılı olarak araştırılması ve bu hasta grubunun yönetiminde Enfeksiyon Hastalıkları biriminin de içinde yer aldığı multidisipliner bir yaklaşımın benimsenmesi ve farkındalığın artırılmasının yaşamsal önem taşıdığını düşünmekteyiz.

Antineoplastik ajanlarHepatit BHepatit B+2
Hüseyin Aytaç Erdem
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hematolojik maligniteli hastalarda invaziv pulmoner aspergillozis tanısında interlökin-8 düzeyinin değerlendirilmesi

Amaç: İnvaziv pulmoner aspergillozis (IPA) tanısı klinik, mikrobiyolojik ve radyolojik yöntemlerin birlikte kullanımına dayanmaktadır. IPA tanısında İnterlökin (IL)-8 düzeyinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışma hematolojik malignitesi olan 50 kontrol ve 25 IPA hastası ile yapılmıştır. Hastaların demografik verileri, hematolojik tanıları, uygulanan kemoterapiler, galaktomannan düzeyi, mantar kültürü, bilgisayarlı tomografi (BT) bulguları prospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastalardan serum ve bronkoalveolar lavaj (BAL) sıvısı örnekleri alınmıştır. IL-8 düzeyleri Enzyme-Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemiyle çalışılmıştır. Bulgular: Vaka grubundaki hastaların yaş ortalaması 60,84±15,38, kontrol grubunun yaş ortalaması 58,38±16,64 bulunmuştur. IPA hastalarının 2/25'i (%8) "kanıtlanmış", 13/25'i (%52) "yüksek olası", 10/25'i (%40) "olası" IA olarak tespit edilmiştir. Serum IL-8 düzeyleri vaka grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,007). Ancak serum IL-8 düzeyleri ile mortalite arasında ilişki tespit edilmemiştir (p=0,202). Serum IL-8 düzeyleriyle nötrofil sayıları arasında negatif yönlü (r=-0,512; p<0,001), nötropeni süresi ile pozitif yönlü(r=0,459; p<0,001), galaktomannan düzeyleri ile pozitif yönlü zayıf şiddette ilişki saptanmıştır(r=0,294; p=0,038). İPA hastalığını tespit etmede serum IL-8 parametresi için anlamlı bir kesme değer ≥ 274 ng/L (AUC=0,693; p=0,007), duyarlılık %72, özgüllük değeri %64, pozitif prediktif değer %50 ve negatif prediktif değeri %82,05 olarak elde edilmiştir. Alt grup analizinde ise vaka grubu ile nötropenik olan kontrol grubu hastaları arasında serum IL-8 seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiş (p=0,362), nötropenik olmayan kontrol grubu hastalarıyla ise istatistiksel anlamlı fark bulunmuştur (p<0,001). Tartışma ve Sonuç: IPA gelişen nötropenik hastalarda serum IL-8 düzeyleri hastalık tanısında ve mortalite öngörmede başarılı değildir. IPA tanısında halen yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahip, kolay uygulanabilir yeni yöntemlere ihtiyaç vardır.

AspergillozHematolojik neoplazmlarKan hastalıkları+3
Levent Şensoy
Ondokuz Mayıs University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acinetobacter baumannii'ye bağlı gelişen ventilatör ilişkili pnömonilerde klinik ve mikrobiyolojik sonuçların değerlendirilmesi ve sonuca etki eden faktörlerin belirlenmesi

Amaç: Ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) en sık görülen nozokomiyal enfeksiyonlar arasındadır. A.baumannii özellikle yoğun bakım ünitelerinde salgınlara neden olmaktadır. A.baumannii'nin neden olduğu VİP hastalarının risk faktörlerini belirlemek, antibiyotik direnç oranlarını saptamak, tedavilerin klinik ve mikrobiyolojik yanıtlarını belirlemek amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bu çalışmada Ocak 2017-Aralık 2022 yılları arasında OMÜTF hastanesi yoğun bakım ünitelerinde A.baumannii'nin etken olduğu VİP tanısı alan 109 hasta retrospektif incelenmiştir. Hastaların demografik özellikleri, klinik özellikleri, laboratuvar parametreleri ve tedavi yanıtları değerlendirilmiştir. Klinik yanıt için hastaların tüm nedenlere bağlı 14 ve 28 günlük mortaliteleri göz önüne alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 62,28 ± 17,13 olarak bulunmuştur. Çalışmaya alınan hastaların 14 günlük mortalitesi %44, 28 günlük mortalitesi %56'dır. Tek değişkenli analizde hem 14 hem 28 günlük mortaliteyi etkileyen faktörler, yaş, altta yatan komorbid hastalık varlığı, kronik akciğer hastalığı varlığı, steroid kullanımı, tanı anında septik şok varlığı, APACHE II ve SOFA skorunun yüksek olmasıdır. Çok değişkenli analizde ise erkek cinsiyet, kronik akciğer hastalığı varlığı, tedavi öncesi WBC sayısı ve APACHE II skorunun yüksekliği mortalite açısından bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur. İzole edilen A.baumannii suşlarında kolistin direnci %8,7 olarak saptanmıştır. Ölen hastalarda 3. ve 7. gün kan CRP ve prokalsitonin değerleri anlamlı derecede daha yüksekti. Yapılan ROC analizi ile CRP ve PCT için belirlenen eşik değerler sırası ile 160 ve 0,65 saptanmış ve düşük duyarlılıkla mortaliteyi öngörebileceği bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç: A.baumannii mevcut antibiyotiklere oldukça dirençlidir, etkili tedavilere acil ihtiyaç vardır. A.baumannii'nin yayılımını önlemek ve direnç oranını artırmamak için enfeksiyon kontrol önlemlerine titizlikle dikkat edilmesi ve akılcı antibiyotik kullanılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Acinetobacter baumannii, Pnömoni, Mortalite

Acinetobacter baumanniiMortalitePnömoni
Sema Ünal Sarı
Ondokuz Mayıs University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ihtiyacı olan pnömonili hastalarda atipik pnömoni ve viral pnömoni etkenlerinin araştırılması

ÖZET Yoğun Bakım İhtiyacı Olan Pnömonili Hastalarda Atipik Pnömoni ve Viral Pnömoni Etkenlerinin Araştırılması Giriş ve Amaç: Pnömoniler hem hastane kaynaklı hem de toplum kaynaklı enfeksiyonlar içerisinde önemli role sahiptir. Yoğun bakım ihtiyacı olan toplum kökenli ve hastane kökenli tüm pnömonili hastalarda amprik tedavi kritik öneme sahip olup, tedavi muhtemel etkenleri kapsamalıdır. Bakteriyel etkenlere yönelik çok sayıda çalışma olmasına karşın viral ve atipik etkenleri saptamaya yönelik ülkemizde az sayıda çalışma vardır. Bu çalışmada yoğun bakım ihtiyacı olan pnömonili hastalarda atipik pnömoni ve viral pnömoni etkenlerini belirlemeyi ve mortaliteye etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya prospektif olarak 1 Kasım 2016-30 Ekim 2017 tarihleri arasında hastanemiz Reanimasyon, Beyin Cerrahi, Nöroloji, Göğüs Hastalıkları ve Dahiliye yoğun bakım ünitelerine yatış esnasında klinik ve laboratuar bulguları ile toplumdan gelen pnömoni (TGP) tanısı konan veya yattıktan sonraki günlerde hastanede gelişen pnömoni (HGP) tanısı alan 18 yaş üzerindeki hastalardahil edildi. Hastalara ait klinik özellikler kaydedildi. Hastalardan balgam veya trakeal aspirat örnekleri standart bakteriyel kültür için gönderildi. Atipik pnömoni etkenlerinden olan Mycoplasma pneumoniae, Chlamydia pneumoniae ve Legionella pneumophiliae ve viral etkenlerin tespiti için trakeal aspirat veya balgam örnekleri alındı. L. pneumophiliae'nın tespiti amacıyla "Buffered Charcoal Yeast Extract (BCYE)" besiyerine ekim yapıldı. Ayrıca, aynı hastalardan viral pnömoni etkenlerinden respiratuvar sinsityal virüs (RSV), İnsan metapnömovirüs (HMPV), rinovirüs (RV), enterovirüs (EV), parainfluenza virüs (PIV), influenza A (InfA), influenza B (InfB), insan bokavirüs (HBoV), adenovirüs için nazofarinks sürüntü örneğinden in-house multipleks polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemiyle spesifik DNA/RNA araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 200 hasta dahil edildi. Hastaların 126'sı (%63) erkek, 74'ü (%37) kadındı. Hastaların 65'i (%32,5) TGP, 135'i (%67,5) HGP'idi. Ateş hastaların %32,5'inde, dispne %61'inde, takipne %56'sında, pürülan balgam %95,5'inde, artan öksürük şikayeti %7,5'inde saptandı. Tüm hastaların akciğer radrografisinde infiltrasyon alanları mevcuttu. Hastaların 83'ünde (%41,5) bakteriyel bir veya daha fazla etken saptanırken, sekizinde (%4) ise M. pneumoniae tespit edildi. Otuzbir (%15,5) hastada bir viral etken,15 vakada ise (%7,5) bakteri-virüs karışık etken olduğu görüldü. Hem TGP hemde HGP olgularının %6'sında influenza saptandı. Hiçbir hastada Legionella üremesi olmadı. L. pneumoniae ve C. pneumoniae PZR tüm hastalarda negatif sonuçlandı. Mortalite oranları TGP vakalarında %17, HGP vakalarında %29,6 bakteriyel etken saptanan vakalarda %27,5 viral etken saptanan vakalarda %25,8, bakteri-virüs karışık etken saptanan vakalarda %26,6 ve etken saptanmayan vakalarda %23,2 olarak gözlendi. Sonuç: Hastanede gelişen pnömoni ve TGP hastalarında atipik pnömoni etkenlerinden sadece M. pneumoniae az sayıda hastada saptanırken, viral etkenlerden amprik tedavide önemi olan influenza'nın nadir olduğu tespit edildi. Anahtar kelimeler: Atipik pnömoni, viral pnömoni, toplumdan gelen pnömoni, hastanede gelişen pnömoni, yoğun bakım,

MortalitePnömoniPnömoni-viral+3
Ahmet Doğan
İnönü University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 hastalarının uzun dönem izlemlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Büyük bir halk sağlığı sorunu haline gelen COVID-19 enfeksiyonu her yönüyle irdelenmesi ve takip edilmesi gereken klinik bir durumdur. COVID-19 sonrası devam eden semptomlar hakkında yapılan çalışmaların sayısı artmaktadır ve bu çalışmalar arasında semptom türleri ve sıklıkları konusunda farklılıklar görülebilmektedir. Bu bağlamda, kendi kliniğimizde COVID-19 hastalarını hastalık başlangıcından itibaren takip ederek, yerel hasta profilimizi ortaya koymayı hedefledik. Çalışmamızda, hastaların uzun dönemdeki mortalite oranlarını ve önceden mevcut sağlık durumlarına eklenen yeni hastalık tanılarını inceleyerek, COVID-19 ile ilişkisini bu alanda sınırlı sayıda çalışma bulunan literatüre katkı sağlamayı amaçladık. Bu çalışmanın bulguları, COVID-19 hastalarının uzun vadeli izlemi ve yönetimi için klinik uygulamalara önemli bir katkı sağlayacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesinde COVID-19 servisinde 01.03.2020-01.05.2022 tarihleri arasında yatarak takip edilmiş SARS CoV-2 PZR sonucu pozitif gelen hastalar ile COVID-19 sonrası izlem polikliniğinde değerlendirilen COVID-19 hastalarında, COVID-19 sonrası dönemde 0-6. ay, 6-12. ay, 12-18. ay ve 18-24. aydaki semptom ve bulguları ile yeni almış oldukları hastalık tanıları retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya %53.23'ü (n = 519) erkek, toplam 975 COVID-19 hastası dâhil edildi. Tüm katılımcıların yaş ortalaması 59.87 ± 18.05'ti (Ortanca = 62.00, min =18.00, max = 98.00). Hastaların 761'inde en az bir hastalık bulunmaktaydı. Hastaların çoğunluğunu şiddetli (%33.84) hasta grubu oluşturdu. SARS CoV-2 PZR pozitifliği öncesinde 422 hastaya (%43.28) en az bir COVID-19 aşısı yapılmıştı. Takip sürecinde 275 (% 28.20) hastada ek komplikasyon görüldü. Komplikasyon olarak en fazla enfeksiyon (% 6.66) görüldü. Yatırılarak takip edilen 186 (%19.07) hasta exitus oldu. Exitus olan hastaların yaşı sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha fazlaydı (OR, 1.04; p < 0.001). Erkeklerde ( OR, 1.54; p = 0.009), sağlık bakımı ilişkili COVID-19 hastalarında (OR, 2.70; p < 0.001), ek hastalığı olan hastalarda (OR, 9.01; p < 0.001), ek hastalık olarak; HT (OR, 1.54; p = 0.008), kalp hastalığı (OR, 1.96; p = 0.002), onkolojik hastalık ( OR, 2.96; p < 0.001), astım ve/veya KOAH (OR, 1.77; p = 0.006), nöropsikiyatrik hastalık (OR, 2.29; p = 0.001) ve otoimmün hastalığı (OR, 2.14; p = 0.017) olanlarda, hastaneye başvuru anında; solunum sıkıntısı (OR, 1.75; p = 0.012), genel durum bozukluğu (OR, 3.40; p < 0.001), bilinç bulanıklığı (OR, 2.58; p = 0.031), ishal (OR, 2.89; p = 0.049) olanlarda, hastalık şiddeti evrelemesinde şiddetli ve kritik hasta grubunda, yoğun bakım yatışı olan hastalarda (OR, 12.30; p < 0.001), akciğer görüntüleme bulgusu olanlarda (OR, 2.60; p < 0.001), COVID-19 akut hastalık takibinde komplikasyon gelişen hastalarda (OR, 2.10; p <0.001) akut dönemde mortalite anlamlı olarak daha fazlaydı. COVID 19 sonrası semptomlar 450 hastada 2.20 ± 1.60 ay boyunca görülmeye devam etti. Ek hastalıklardan; kalp hastalığı (OR, 1.58; p = 0.014), astım ve/veya KOAH (OR, 1.62;p = 0,031) ve tiroid hastalığı (OR, 3.26; p = 0.007) olanlarda, COVID-19 akut dönemde semptomu olan hastalarda (OR, 2.55; p < 0.001), yoğun bakımda takip edilen hastalarda (OR, 3.17; p < 0.001) ve akciğer görüntülemesinde COVID-19 tutulumu olan hastalarda (OR, 1.72; p = 0.003), COVID-19 akut hastalık takibinde komplikasyon görülen hastalarda (OR, 2.41; p < 0.001) COVID-19 sonrası semptom daha sık görüldü . COVID-19 sonrası sağ kalan hastaların takibinde 126 hasta exitus oldu. COVID-19 sonrası sağ kalan hastalardan erkeklerde (OR, 1.55; p = 0.026), en az bir ek hastalığı olanlarda (OR, 13.46; p < 0.001) ek hastalıklardan; kalp hastalığı (OR, 2.79; p < 0.001), onkolojik hastalığı (OR, 5.21; p < 0.001), nöropsikiyatrik hastalık (OR, 2.10; p = 0.015), KBH (OR, 2.04; p = 0.016) ve karaciğerde siroz (OR, 5.40; p = 0.026) olanlarda, COVID-19 hastalık takibinde komplikasyon gelişen hastalarda (OR, 2.94; p < 0.001), COVID-19 sonrası dönemde dispne (OR, 6.33; p < 0.001) ve ateş (OR, 2.40; p = 0.022) semptomu olanlarda, COVID-19 sonrası dönemde enfektif ( OR, 2.48 ; p < 0.001) ve onkolojik hastalık (OR, 3.27 ; p = 0.042) tanısı alanlarda COVID-19 sonrası dönem mortalitesi anlamlı olarak daha fazlaydı. COVID-19 sonrası dönemde ölen hastaların yaşı sağ kalanlara göre anlamlı olarak daha fazlaydı (OR, 1.04; p < 0.001). COVID-19 uzun dönem takibinde 306 hasta yeni bir hastalık tanısı aldı. Hastalara en fazla enfeksiyon hastalığı tanısı konuldu. COVID 19 uzun dönem takibinde ilk 6 ayda 85 hasta exitus olurken 186 yeni hastalık tanısı konuldu. COVID-19 uzun dönem takibi 6-12. aylarda 20 hasta exitus olurken 101 yeni hastalık tanısı konuldu . COVID-19 uzun dönem takibi 12-18. aylarda 16 hasta exitus olurken 57 yeni hastalık tanısı konuldu. COVID-19 uzun dönem takibi 18-24. aylarda 5 hasta exitus olurken 17 yeni hastalık tanısı konuldu . Hipertansiyonu olan hastalarda (OR, 1.68; p < 0.001), COVID-19 akut hastalık sürecinde komplikasyonu olanlarda ( OR, 1.47; p = 0.026), COVID-19 sonrası semptomu olan hastalarda (OR, 1.79; p < 0.001) yeni hastalık tanısı alma sıklığı anlamlı olarak daha fazla görüldü. COVID-19 sonrası dönemde yeni hastalık tanısı alanların yaşı anlamlı olarak daha fazlaydı (OR, 1.01; p = 0.004). Sonuç: Bu çalışma, COVID-19 sonrası uzun dönem takibinin önemini ortaya koymaktadır. Bulgularımız, ilk 6 aylık süreçte mortalite ve yeni hastalık tanılarının en sık görüldüğünü göstermektedir. Bu durum, COVID-19 sonrası hastaların uzun vadeli sağlık durumunu izlemenin ve gerektiğinde müdahale etmenin önemini vurgulamaktadır. Sağlık hizmeti sağlayıcılarının, hastaların bu dönemde düzenli kontrollerini sağlamaları ve potansiyel komplikasyonları erken teşhis etmek için takip programlarına dâhil etmeleri gerekmektedir. Anahtar kelimeler: COVID-19, uzun dönem takip, sağlık durumu

COVID 19Hasta takibiKorona virüs enfeksiyonları+2
Kübra Yıldırım
Karadeniz Technical University
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

E. coli ST131 enfeksiyonlarının tedavisinde yeni bir yaklaşım: Nano taşıyıcı ile hedefe yönlendirilmiş antimikrobiyal ajanlar

Escherichia coli (E.coli) ST131 is a globally disseminating high risk clone associated with multidrug resistance and failure of antimicrobial therapy. There is an urgent need for alternative approaches to treat E.coli ST131 infections. Our aim was to design a SPION (Super Paramagnetic Iron Oxide Nanoparticle) based drug delivery system targeting E.coli ST131 clone. In this study, we studied on a quinolone resistant uropathogenic E.coli ST131 isolate to assess the efficacy of targeted delivery system. Polyacrylic acid (PAA) coated SPIONs were synthesized by dissolving FeCl2 and FeCl3 salts in deoxygenated water and coating SPIONs with PAA. Nanoparticle size was 33.2 nm. After characterization of the particles regarding hydrodynamic and crystal size, zeta potential for surface charge and stability, SPIONs were conjugated with mannoside analog (4-aminophenyl α-D-mannopyranoside) to target fimH adhesin of E.coli ST131. Subsequently, ciprofloxacin was attached to the SPION-Mannoside complex. Specific interaction and antibacterial activity of delivery system were examined on planktonic and sessile cells of E.coli ST131 isolate by using growth inhibition, confocal imaging, and scanning electron microscopy (SEM) techniques. Furthermore, photothermal therapy (PTT) was applied at power of 1150 mW for ten minutes in combination with SPION exposure. SPIONs at 25 μg/ml concentration (alone or conjugated with mannoside) did not cause significant growth inhibition both on planktonic and sessile cells of E.coli ST131. The mean colony count of E.coli ST131 planktonic cells after incubation with SPION and SPION-Mannoside were 2.26x1012 and 9.89x1011 CFU/ml, respectively while it was 1.22x1012 CFU/ml in control culture. In biofilm, incubation with mannoside conjugated 25 μg/ml SPION resulted in 1.55x1010 CFU/ml mean colony count while SPION and control cultures revealed 2.04x1010 CFU/ml and 7.76x109 CFU/ml bacterial growth, respectively. Confocal microscopy indicated more specific and enhanced attachment of SPION-Mannoside particles to the surface of E.coli ST131 compared to SPION alone. However, the SPION particles were seen accumulated on biofilm surface and did not penetrate inside the biofilm matrix. After conjugation of ciprofloxacin to SPION-mannoside, the delivery system did not cause a significant reduction in growth of planktonic and sessile cells (log change in mean CFU/ml lower than 2-log). The mean colony counts of planktonic cells were 1.70x1010 and 4.32x1012 CFU/ml at ciprofloxacin-mannoside conjugated SPION and control cultures, respectively. In biofilm, incubation with ciprofloxacin-mannoside conjugated SPION resulted in growth of 1.66x1010 CFU/ml mean colony count while it was 3.24x1010 CFU/ml for control. PTT application did not enhance the efficiency of delivery system. No significant decrease in bacterial growth was observed. SPION based targeted therapy is a unique and promising approach to treat persistent E.coli ST131 infections. Our future goals are to integrate quinolone derivatives and efflux pump inhibitors to our mannoside conjugated SPION cargo system.

AntibioticsAnti infective agentsEscherichia coli+5
Nazlı Ataç
Koç University · Institute of Health Sciences
2019
00