
408
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Blefaroplasti tekniklerinin göz kırpma dinamikleri ve kuru göz ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışma, orbikülaris okuli kası eksizyonu yapılan ve yapılmayan üst kapak blefaroplasti tekniklerinin göz kırpma dinamiklerine etkisini belirlemeyi ve blefaroplasti sonrası göz kırpma dinamiklerindeki değişikliklerin postoperatif kuru göz ile ilişkili olup olmadığını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, cilt ve orbikülaris okuli kası eksizyonu ile yapılan üst kapak blefaroplasti grubu (Grup 1) ve sadece cilt eksizyonu yapılan üst kapak blefaroplasti grubu (Grup 2) dahil edilmiştir. Her iki grup, ameliyat öncesinde ve ameliyat sonrası 1. hafta, 1. ay, 3. ay ve 6. ay takiplerinde değerlendirildi. Takiplerde; Oküler Yüzey Hastalık Indeksi (OSDI) anketi, Schirmer I testi, Non-İnvaziv Gözyaşı Kırılma Zamanı (NIGKZ) ve meibomiografi ile meibomian bez kaybı dahil olmak üzere kuru göz parametreleri ölçülmüştür. Göz kırpma parametrelerinin analizi için, hastaların nötral pozisyonda 3 dakika boyunca spontan göz kırpmaları yüksek hızlı akıllı telefon kamerası ile kaydedildi. Bu videolar Kinovea programı kullanılarak, 1 dakikalık kayıttaki her bir göz kırpma dinamik olarak analiz edildi. Gözkırpma sayısı (GK), tam göz kırpma sayısı (TGK), ortalama kapanma süresi (KKS), ortalama açılma süresi (KAS), maksimum kapanma hızı (YKH), maksimum açılma hızı (YAH), ortalama kapanma hızı (OKH), ortalama açılma hızı (OAH) ve palpebral açıklık (PA) değerlendirildi. Bulgular: Toplamda 20 hasta çalışmaya dahil edildi (Grup 1: 20 göz, Grup 2: 20 göz,). Gözyaşı film stabilitesi (p>0.05) ve Meibomian bez kaybı (p>0.05) gibi objektif kuru göz parametreleri açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Yalnızca her iki grup arasında Schirmer testinde 6. Ayda anlamlı fark bulundu (p=0,021). Ayrıca OSDI skorları, Grup 1'de Grup 2'ye kıyasla 1. haftada daha düşük bulundu (p=0,015). Göz kırpma dinamikleri açısından, sadece cilt alınan üst kapak blefaroplasti grubunda göz kırpma sıklığı ve tam göz kırpma sıklığı orbikülaris kası alınan gruba göre daha dalgalı seyretse de 6. ay sonunda anlamlı fark görülmedi. Palpebral açıklık her iki i grupta da sayısal olarak artmakla beraber gruplar arası fark saptanmadı. Ciddi postoperatif komplikasyon görülmedi. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma blefaroplasti sonrası göz kırpma parametrelerini dinamik olarak inceleyen ilk çalışmadır. Yüksek hızlı video analiz teknolojisi kullanılarak farklı blefaroplasti teknikleri sonrası göz kapağı dinamikleri objektif olarak değerlendirilmiş ve orbikülaris okuli kası eksizyonunun göz kırpma parametreleri üzerinde yalnızca cilt eksizyonuna kıyasla anlamlı bir etkisinin olmadığı gösterilmiştir. Ayrıca üst kapak blefaroplastinin cerrahi teknikten bağımsız olarak kuru göz parametrelerinde kötüleşmeye neden olmadığı bulunmuştur. Kuru göz hastalarında blefaroplasti cerrahi tekniği seçilirken hasta bazında değerlendirilerek karar verilmelidir. Anahtar Kelimeler: Blefaroplasti, Göz Kırpma Dinamikleri, Kuru Göz Hastalığı
Farklı glokom tiplerinde lamina kribroza kurvatür indeksinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada Lamina Kribrosa Kurvatür İndeksi'nin farklı glokom tiplerinde değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Glokom Birimi'nde takip edilen, hastalığı en az 1 yıldır kontrol altında olan daha önce en az üç güvenilir görme alanı yapılmış, refraksiyon kusuru -6 ile +5 arasında olan, görme alanını etkileyecek glokom dışı herhangi bir hastalığı olmayan, 18 yaşından büyük hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan hastalardan yaş, cinsiyet, görme keskinlikleri, glokom hastalığı süreleri, göz içi basınçları, kullandığı topikal ilaç sayıları, santral kornea kalınlıkları kayıt altına alındı. Bu verilerle beraber görme alanı parametreleri olan ortalama sapma (MD), görme alanı indeksi (VFİ), Patern Standart sapma (PSD) ve optik koherens tomografi (OCT) ile değerlendirilen retina sinir lifi kalınlığı (RNFL) ölçümüyle, artırılmış derinlik moduyla çekilen yüksek çözünürlüklü optik sinir başı OCT görüntülemesi üzerinden ölçülen lamina kribrosa kurvatür indeksi (LKKİ) değerlerindi. Çalışma hastaları altı gruba bölündü; Hadoop sınıflamasına göre erken evre primer açık açılı glokom (PAAG) hastalarının bulunduğu 1. grup ve orta-ileri evre PAAG hastalarının bulunduğu 2. grup, psödoeksfoliasyon glokomu (PEKSG) olan hastaların olduğu 3. grup, normal tansiyonlu glokom (NTG) bulunan hastaların olduğu 4. grup, oküler hipertansiyon (OHT) bulunup sonrasında PAAG gelişen (OHTSAG) hastaların olduğu 5. grup ve glokom hastalığı olmayan benzer yaş ve cinsiyette sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubunu oluşturan 6. grup. Çalışmamıza 101 hastanın 189 gözü dahil edildi. Hastaların 47'si erkek (%46,5) ve 54'ü kadındı (%53,5). Ortalama yaş ise 62,43 ± 1,49 idi. 1. grupta LKKİ: 5,85 ± 1,21, MD: -2,83 ± 1,22, PSD: 2,58 ± 0,93, VFİ: 96,12 ± 2,20, RNFL: 89,54 ± 8,10 µm, 2. Grupta LKKİ: 9,71 ± 1,54, MD: -12,53 ± 5,91, PSD: 6,64 ± 2,60, VFİ: 68,73 ± 19,87, RNFL: 68,46 ± 11,05, 3. Grupta LKKİ: 9,62 ± 2,55, MD: -12,50 ± 6,72, PSD: 6,27 ± 2,60, VFİ: 68,67 ± 21,78, RNFL: 70,82 ± 15,27 µm, 4. grupta LKKİ: 7,37 ± 1,87, MD: -5,95 ± 4,02, PSD: 4,89 ± 2,93, VFİ: 87,33 ± 9,93, RNFL: 81,19 ± 10,95 µm, 5. grupta LKKİ 5,33 ± 1,26, MD: -2,44 ± 1,92, PSD: 2,39 ± 1,17, VFİ: 96,89 ± 2,72, RNFL: 94,32 ± 7,05 µm ve 6. grupta LKKİ 4,94 ± 0,77, MD: -0,51 ± 0,96, PSD: 1,69 ± 0,64, VFİ: 99,35 ± 0,85, RNFL: 97,35 ± 6,25 µm olarak ölçüldü. Pearson korelasyon analiziyle PSD ve RNFL değerleriyle LKKİ değerleri tüm gruplarda istatiksel anlamlı olarak korelasyon göstermekteydi. (p<0,05) Post Hoc Tamhane testine göre gruplar birbiriyle karşılaştırıldıklarında ise LKKİ ölçümü MD, VFİ, PSD ve RNFL değerleriyle benzer istatiksel anlamlı sonuçlar göstermekteydi. Sonuç olarak çalışmamız LKKİ ölçümünün, glokom tanısında ve takibinde kullanılabilecek güçlü bir parametre olduğunu göstermektedir.
Deneysel korneal neovaskülarizasyon modelinde bevacizumab ve motesanib etkisi
Kornea şeffaf ve avasküler yapısı ile uygun bir ön kırılma yüzeyi sağlamak için gereklidir. Kornea avasküleritesini korumak, kornea fizyolojisinin hayati bir özelliğidir. Fiziksel, kimyasal ya da patolojik travmalar sonucu ortaya çıkabilen korneal neovaskülarizasyon; düzensiz optik yüzeye, zayıflamış gerilme mukavemetine ve yetersiz bariyer işlevi ile fonksiyonel olarak ciddi görme kaybına yol açabilir. Çalışmamızın amacı; deneysel korneal neovaskülarizasyon modelinde topikal Bevacizumab ve topikal Motesanib'in etkinliklerinin, Kantitatif Real-Time PCR (qRT-PCR) yöntemi ile VEGF-A mRNA, VEGFR-2 mRNA ve biyobelirteç olarak kullanılabileceği öngörülen mikro RNA ifade düzeyleri ile karşılaştırılması ve topikal Motesanib'in en etkin dozunun tespit edilmesidir. 42 adet Wistor Albino cinsi ratlar rastgele olarak her grupta eşit sayıda rat olacak şekilde altı gruba ayrıldı. Kontrol grubu dışında bütün gruplara korneal koterizasyon uygulandı. Grup I (kontrol)'e herhangi bir tedavi uygulanmadı. Grup II (sham)'e DMSO günde 3 defa uygulandı. Grup III' e 5 mg/ml topikal Bevacizumab damla günde 3 defa uygulandı. Grup IV'e 2.5 mg/ml, grup V'e 5 mg/ml, grupVI'ya 7.5 mg/ml topikal Motesanib damla günde 3 defa uygulandı. Yedi günlük tedavi süresinin ardından, genel anestezi altında tüm ratların korneal fotoğrafları çekildi. Neovaskülarizasyon alanlarının tüm korneal yüzeye oranı belirlendi. Kornealar ameliyathane mikroskopu altında 4 mm'lik panç yardımı ile eksize edildi, ardından ratlar dekapite edildi. Alınan kornealarda qRT-PCR yöntemi ile VEGF-A mRNA, VEGFR-2 mRNA, miRNA-21, miRNA-27a, miRNA-31, miRNA-126, miRNA-184 ve miRNA-204 parametreleri değerlendirildi. Korneal neovaskülarizasyon alanlarının tüm korneaya yüzdesi, tedavi gruplarında DMSO grubuna oranla daha düşük saptandı. VEGF-A mRNA düzeyleri tüm tedavi gruplarında; kontrol grubuna ve DMSO grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı oranda azalıdığı saptandı (p<0.05). Tedavi grupları arasında anlamlı fark izlenmedi (p>0.05). VEGFR-2 mRNA ifade düzeyleri açısından tüm tedavi gruplarında; kontrol grubuna ve DMSO grubuna oranla azaldığı izlendi. Tedavi grupları arasında, Motesanib 7,5 mg/ml grubunun diğer tedavi gruplarına (Bevacizumab 5 mg/ml, Motesanib 2,5 mg/ml, Motesanib 5 mg/ml) oranla istatistiksel olarak anlamlı oranda VEGFR-2 mRNA ifade düzeyinde azalma saptandı (sırasıyla; p=0.016, p=0.046 ve p=0.015) Ayrıca, çalışmada değerlendirilen miRNA'lar içerisinden sadece miRNA-126'nın ifade düzeylerinde istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde değişiklikler tespit edildi. Tedavi grupları arasında anlamlı değişim izlenmedi. Sonuç olarak korneal neovaskülarizasyon belirteci VEGF-A mRNA ve VEGFR-2 mRNA düzeylerinde azalma sağlaması ile Motesanib; korneal neovaskülarizasyon tedavisinde yeni bir ajan olarak kullanılabilir. Motesanib 7.5 mg/ml'nin diğer tedavi dozlarına ve Bevacizumab 5 mg/ml oranla istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde VEGFR-2 mRNA düzeyini baskılamış olması, Bevacizumab'dan daha etkili olabileceğini ve doz bağımlı etkinliğinin artabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca çalışmada değerlendirilen miRNA'lar içerisinden anlamlı değişimi tespit edilen miRNA-126'nın proanjiogenik bir genetik marker olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Motesanib'in kornea neovaskülarizasyonu üzerine etkinliği ve güvenilirliğinin değerlendirilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ambliyopi için risk faktörleri
Amaç: Unilateral ambliyopi ve bilateral ambliyopi için risk faktörlerini değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Zonguldak ili Kozlu ilçesinde Ekim 2019'da toplam 1126 okul öncesi çocuk ve ilkokul 1.sınıf öğrencisine pediyatrik otorefraktometre ile göz taraması yapıldı. Yaşa göre değişen kırma kusurları için eşik değerleri üzerinde bulunan veya hasta uyumu sebebiyle ölçüm yapılamayan 125 çocuk göz muayenesi için tarafımıza sevk edildi. Sevk edilen çocuklar kapsamlı göz muayenesinden geçirildi. Ambliyopi risk faktörleri lojistik regresyon modeli ile analiz edildi. Bulgular: Muayene edilen 106 çocuktan 99'u analiz edildi. 30 çocuğa ambliyopi tanısı konuldu (Unilateral ambliyopi n=20, bilateral ambliyopi n=10). Ambliyopi prevalansı %3,1 olarak bulundu. Regresyon analizinde <2 D ve 2-4 D hipermetropinin, <1 D, 1-2 D ve ≥2 D astigmatizmanın unilateral ambliyopi için tek başına risk faktörü olduğu görüldü (p<0.05). Anizometropinin herhangi bir aralıktaki değeri ayrı ayrı değerlendirildiğinde ambliyopi ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı ancak artan değer aralıklarında (0,5 D ve altında %11.4, 0,5-1 D aralığında %25.9, 1-2 D aralığında %54.5, 2 D ve üzeri için %100) ambliyopi görülme oranını arttırdığı tespit edildi. Tek değişkenli analizde astigmatizmanın hem unilateral hem de bilateral ambliyopi için risk faktörü olduğu görüldü (sırasıyla p=0.001, p=0.001). Miyopinin ambliyopi oluşturma riski istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızdaki sonuçlar ambliyopi eşik değerleri için genel kabul görmüş eşik değerlerinden daha düşük hipermetropi, astimatizma ve anizometropinin ambliyopi için risk faktörü olduğunu göstermiştir. Verilerimiz, kırma kusurları için eşik değerlerin ve tarama politikalarının şekillenmesine yardımcı olabilir. Ambliyopi tarama programlarında kullanılabilecek ideal eşik değerlerden oluşan rehberlerin yapılabilmesi için ülkemizin farklı bölgelerinde daha fazla nüfus tabanlı çalışmaya ihtiyaç vardır.
Diyabetik maküler ödemli hastalarda intravitreal anti-VEGF uygulamalarının koroid vasküler indeksine etkilerinin incelenmesi
Amaç: Diyabetik maküler ödemli hastalarda intravitreal bevacizumab enjeksiyonunun subfoveal (1500μm) ve total maküler (6000μm) alandaki koroid vasküler indeksi üzerine etkilerini incelemek Gereç ve Yöntem: Zonguldak BEÜ Göz Hastalıkları Polikliniğinde Ocak 2021 tarihinden itibaren diyabetik retinopati (DR) tanısıyla takipli hastaların dosyaları tarandı. Diyabetik maküler ödemi (DMÖ) bulunup 6 doz bevacizumab enjeksiyonunu tamlamlamış 45 hastanın 50 gözü çalışma grubu olarak, DR'si olup DMÖ'sü bulunmayan, 6 ay takip edilen yaş ve cinsiyet uyumlu 42 hastanın 50 gözü ise kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Hastaların 0,3 ve 6. aydaki EDI-OKT (Heidelberg, Spectralis) görüntüleri incelendi. Santral maküla kalınlığı (SMK), Santral koroid kalınlığı (SKK), Subfoveal (1500μm) ve total maküler (6000μm) alandaki total koroidal alan (TKA) ve koroidal vasküler indeksi (KVİ) hesaplanıp 0,3 ve 6. aydaki değişimleri değerlendirildi. Parametrelerin ayırt etme kapasiteleri ROC eğrileri ve eğri altında kalan alan (EAA) değerlendirildi.1500μm ve 6000μm'deki KVİ'nin korelasyonu Pearson Correlation testi ile değerlendirildi. Bulgular: Başlangıçta KVİ, her iki alanda da çalışma grubunda anlamlı olarak daha düşüktü (p=0,004, p=0,003). Çalışma grubunda subfoveal alanda 0-6. aylar arasında KVİ'de anlamlı bir azalma görüldü (p=0,001). Total maküler alanda ise çalışma grubunda KVİ'deki azalma 0-3. aylar ve 0-6. aylar arasında anlamlıydı. KVİ'nin subfoveal ve total maküler alandaki ölçümleri arasında orta derecede korelasyon vardı. (r=0,66 p<0,001) Multiple logistic regresyon analizinde 0 ve 3. aylar arasında total maküler alanda KVİ'de %1,06 azalma görülen gözlerin oranı çalışma grubunda 19.49 kat daha fazlaydı. (p=0,048) Subfoveal alandaki KVİ ölçümlerinde böyle bir ilişki gözlenmedi. v Sonuç: DMÖ'lü gözlerde zaten azalmış olan KVİ, tekrarlayan bevacizumab enjeksiyonları sonucu daha da azalmaktadır. Total maküler alandaki KVİ ölçümleri, Anti-VEGF'lerin koroid vaskülaritesine etkisini daha doğru göstermekteydi. İleri çalışmalar ile çalışmamızın sonuçları doğrulanıp, Anti-VEGF'lerin olası uzun dönem yan etkileri araştırılabilir Anahtar Kelimeler: Koroid vasküler indeksi, diyabetik retinopati, Anti-VEGF
D3 vitamini ve/veya B12 vitamini eksikliğinin gözyaşı kırılma zamanı Oküler Yüzey Hastalık İndeksi Skoru (OSDI), Schirmer Testi ve Meibografi parametreleri üzerine etkileri
Amaç: D vitamini veya B12 vitamini eksikliğinin oküler yüzey hastalık indeksi skoru, gözyaşı kırılma zamanı, schirmer testi ve meibografi üzerine etkilerini incelemek Gereç ve Yöntem: B12 vitamini eksikliği saptanan 20 hasta grup 1'i, D vitamini eksikliği saptanan 32 hasta grup 2'yi oluşturdu. Vitamin düzeyleri normal olan 23 katılımcıdan bir kontrol grubu olarak grup 3 oluşturuldu. Tüm gruplara başlangıçta oküler yüzey hastalık indeksi (OSDI), schirmer-I testi, gözyaşı kırılma zamanı (GKZ), ve meibografi testleri uygulandı. Sonrasında grup 1 için B12 vitamini replasmanı, grup 2 için D vitamini replasmanı yapıldı. Replasmandan 12 hafta sonra aynı testler Grup 1 ve Grup 2 için yeniden uygunlandı.Başlangıç ve tedavi sonrası yapılan ölçümler hem gruplar arasında hem de tedavi almış olan grup 1 ve grup 2 kendi içlerinde karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar yaş ve cinsiyet açısından karşılaştırıldıklarında aralarında anlamlı fark bulunmadı. Başlangıç schirmer testi değeri grup 2'de anlamlı olarak daha düşük bulundu (p=0,003). Tedavi verildikten sonra OSDI skoru, meibografi ve schirmer testi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı (sırasıyla p=0,981, p=0,391, p=0,66). Ancak grup 1 ile karşılaştırılınca grup 2'de GKZ anlamlı olarak daha yüksek bulundu(p=0,03). Grup 1 başlangıç ve tedavi sonrası karşılaştırıldığında OSDI skoru, GKZ, meibografi değerlerinde tedavi sonrası anlamlı olarak iyileşme görüldü (sırasıyla p=0,001, p=0,004, p=0,01), ancak schirmer testindeki değişim anlamlı bulunmadı (p=0,278). Grup 2 başlangıç ve tedavi sonrası karşılaştırıldığında ise OSDI skoru, GKZ, meibografi ve schirmer testi değerlerinde tedavi sonrası anlamlı olarak iyileşme görüldü (sırasıyla p <0,001, p <0,001, p= 0,008, p=0,006). GKZ 10 saniyenin altında olanlar kuru göz olarak kabul edildiğinde, başlangıçta ve tedavi sonrasında kuru göz görülme oranı açısından karşılaştırıldıklarında gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı (sırasıyla p=0,234, p=0,567). Kuru göz insidansı açısından hem grup 1 hem de grup 2 kendi içlerinde başlangıç ve tedaviden sonra karşılaştırıldığında anlamlı bir fark görülmedi (p=1,000, p=0,250). B12 vitamini ve D vitamininin yüzde değişimi ile testler arasında korelasyon görülmedi. Tartışma ve Sonuç: Hem D vitamini hem de B12 vitamini eksikliğinin kuru göz görülme sıklığına etkisi olmadığını bulduk. Bunun yanında hem D vitamini hem de B12 vitamini tedavisi verilmesinin gözyaşı üzerine iyi yönde etkileri olduğunu, hastaların mevcut semptomlarında düzelmeler sağladığını tespit ettik. Anahtar Kelimeler: D vitamini, B12 vitamini, kuru göz, OSDI, schirmer, GKZ, meibografi
Üst kapak blefaroplasti ve içten kaş sabitleme ameliyatının kaş yüksekliğine etkisi
Amaç: Derrmatoşalazis ve kaş pitozisi olgularında üst kapak blefaroplasti ve içten kaş sabitleme ameliyatının kaş yüksekliği üzerindeki etkisinin objektif olarak değerlendirmesi Gereç ve Yöntem: Dermatoşalazis ve kaş pitozisi nedeniyle üst kapak blefaroplasti ve içten kaş sabitleme ameliyatı uygulanan olguların ameliyat öncesi ve sonrası 1.ay,3.ay,6.ay ve 1.yıl fotoğrafları Image J programı ile değerlendirildi. Olguların kaş alt sınırının lateral kantus, pupil ve medial kantus hizasındaki kaş yükseklikleri lateral, santral, medial kaş yükseklikleri olarak kaydedildi. Ameliyat öncesi ve sonrası kaş yükseklikleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 17'si kadın 4'ü erkek toplam 21 olgunun 42 göz kapağı çalışmaya dahil edildi. Olguların yaş ortalaması 59,90±10,06 idi. Ameliyat öncesi vizitlerde ortalama kaş yüksekliği medialde 14,50±4,23, santralde 16,36±3,73, lateralde 16,21±2,79 mm idi. Ameliyat sonrası 1.ay,3.ay,6.ay ve 1.yıl vizitlerde ortalama kaş yükseklikleri sırasıyla medialde 14,23±3,93, 14,48±2,97, 15,32±2,83 ve 15,88±3,77, p=0,010, santralde 16,35±3,05, 16,42±3,10, 16,60±2,72, ve 17,30±3,45, p=0,193, lateralde 18,81±1,91, 19,21±2,59, 19,24±2,23 ve 19,74±2,27 mm, p<0,001 olarak bulundu. Kaş yüksekliğinde medial ve santralde ameliyat sonrası değişiklik izlenmezken, lateralde cerrahi sonrası 1.ayda anlamlı yükselme 16,21±2,79, 18,81±1,91 mm p<0,001 elde edilmiştir. Cerrahi sonrası 1.yılda lateral kaş yüksekliği korunmuştur. Sağ ve sol lateral kaş yüksekliğinde 1 mm'den fazla fark olan olgu sayısı cerrahi öncesi 15 (%71) iken cerrahi sonrası vizitlerde 5 olarak (%23) saptandı. Ortalama lateral kaş yüksekliği farkı cerrahi öncesi 2,21±0,92 mm iken cerrahi sonrası 1.ayda 1,21±0,96 ve 1.yılda 1,24±1,05 mm olarak bulundu. Sonuç: Üst kapak blefaroplasti ile kombine edilen içten kaş sabitleme ameliyatı kaş pitozisi ve asimetrisi için etkin bir tedavi olup elde edilen sonuçlar en az 1 yıl etkinliğini korumaktadır. Anahtar Kelimeler: Blefaroplasti, İçten kaş sabitleme, kaş kaldırma, kaş asimetrisi
Şaşılık cerrahisi olan hastalarda pupillografi ile pupil değişikliklerinin değerlendirilmesi
Neriman SELÇUK, Şaşılık Cerrahisi Olan Hastalarda Pupillografi ile Pupil Değişikliklerinin Değerlendirilmesi, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Göz Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2024 Amaç: Şaşılık cerrahisinin pupil üzerine etkilerini pupillografi ile değerlendirmek Gereç ve Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniğinde 2023-2024 yılları arasında şaşılık cerrahisi yapılan 16 hastanın 28 gözü prospektif olarak değerlendirildi. Şaşılık cerrahisi uygulanacak hastaların prizma örtme testi ile kayma miktarı, biyomikroskop ile ön ve arka segment muayeneleri yapıldı. Sirius Topografi cihazı (Sirius Scheimpflug kamera sistemi, Schwind, Kleinostheim, Germany ) ile skotopik, mezopik ve fotopik ve aydınlatma koşullarında pupil çapı ölçümü gerçekleştirildi. Hastalara uygulanan cerrahi prosedürler kaydedildi. Cerrahi sonrası 1.gün, 3. hafta ve 3. ayda pupillografi ölçümü tekrar edildi. Tek kas cerrahisi yapılan gözler Grup 1, çift kas cerrahisi uygulanan gözler Grup 2 olarak gruplandırıldı. Grup 2'de bulunan ve alt oblik cerrahisi geçiren hastalar Grup 3 olarak ayrıca değerlendirildi. Cerrahi sonrası elde edilen verilen cerrahi öncesi değerler ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen hastaların 4'ü (%25) kadın, 12'si (%75) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 19,4 ± 14 yıl olarak hesaplandı. Grup 1'de 15 göz ve Grup 2'de 13 göz mevcuttu. Ayrıca Grup 2'de alt oblik cerrahisi uygulanan 9 göz değerlendirildi. Grup 1 ve Grup 2'nin mezopik, fotopik ve skotopik pupil çapları cerrahi sonrası 1.gün, 3. hafta ve 3.ayda değişiklik göstermedi (p>0,05). Ayrıca Grup 1 ve Grup 2 kıyaslandığında cerrahi sonrası ölçülen pupil çapları arasında fark izlenmedi (p>0,05).Grup 3'ün cerrahi öncesi ve sonrası 1. gün, 3. hafta ve 3. ayda sırasıyla skotopik pupil çapı 6,76±0,21, 6,61±0,40, 6,64±0,21 ve 6,48±0,47 mm (p=0,12); mezopik pupil çapı 4,93±0,60, 5,55±0,41, 5,46±0,36 ve 5,42±0,82 mm (p=0,03); fotopik pupil çapı 4,05±0,21, 4,59±0,23, 4,60±0,40 ve 4,36±0,71 mm (p=0,02) ölçüldü. Mezopik pupil çapındaki artış cerrahisi sonrası 3. hafta ve 3.ay kontrollerinde devam ederken fotopik pupil çapındaki artış cerrahi sonrası 3.haftada devam etmiş ancak 3.ayda cerrahi öncesi değerlere dönmüştür. Tartışma ve Sonuç: İzole rektus kaslarına yönelik şaşılık cerrahisi sonrası pupil çapında değişiklik izlenmezken, rektus kası ile birlikte alt oblik kas cerrahisi sonrasında mezopik ve fotopik pupil çapında artış gözlenmiştir. Bu artış cerrahi esnasında alt oblik kasın traksiyonuna bağlı parasempatik pupillomotor liflerin hasarlanmasından kaynaklanabilir.
Deneysel glokom modelinde eritropoetin ve rasajilinin nöroprotektif etkinlikleri
ÖZET Glokom retinal gangliyon hücre kaybı ile karakterize ilerleyici bir optik nöropatidir. Majör risk faktörü artmış göz içi basıncı olmasına rağmen göz içi basıncı normal olsa da glokoma bağlı görme kaybı meydana gelebilir. Nöroprotektif tedavi stratejilerinin glokom tedavisindeki önemi açıktır. Bu çalışmada amaç eritropoetin ve rasajilinin retinal gangliyon hücreleri üzerinde koruyucu etkilerinin glokomatöz stres varlığında biyokimyasal ve immünohistokimyasal yöntemlerle araştırmaktır. Çalışmamızda 35 adet Sprague Dawley rat rastgele bölünerek 5 gruba ayrılmıştır. Birinci gruba cerrahi ve tıbbi müdahele yapılmamıştır. Diğer gruplardaki ratlara ise intravitreal N-metil-D-aspartat enjeksiyonu yapılarak apoptozis indüklenmiştir. İkinci grup intraperitoneal phosphate bufferd saline (PBS), üçüncü grup oral serum fizyolojik (SF), dördüncü grup intraperitoneal eritropoetin, beşinci grup ise oral rasajilin ile tedavi edilmiştir. Deney süresinin sonunda ratların sağ gözlerine enükleasyon yapılmış ve kan örnekleri alınmıştır. Deney gruplarından elde edilen gözlerden alınan retinal doku örneklerinde TUNEL analizi yapılmış, yine alınan örneklerde nitrik oksit sentaz-2 (NOS-2), total oksidan ve antioksidan düzeyi (TOS-TAS), süper oksit dismutaz (SOD), brain derivered neurotrophic factor (BDNF), irisin düzeyleri ayrıca kanda BDNF ve irisin düzeyleri ölçülmüştür. PBS ve SF ile tedavi edilen gruplarda retina gangliyon hücrelerinde apoptozis oranı birinci gruba göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Eritropoetin ve rasajilinle tedavi edilen gruplarda apoptotik hücre oranı ikinci ve üçüncü gruplara göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0,001). PBS ve SF ile tedavi edilen gruplardan alınan intraoküler doku örneklerinde birinci gruba göre NOS-2, TOS, SOD, BDNF, İrisin düzeyleri anlamlı şekilde artmış TAS düzeyi anlamlı şekilde azalmıştır (p<0,05) Eritropoetin ve rasajilinle tedavi edilen gruplarda ikinci ve üçüncü gruplara göre NOS-2, TOS, SOD düzeyi anlamlı şekilde azalmıştır (p<0,05). Eritropoetin ve rasajilinle tedavi edilen gruplarda ikinci ve üçüncü gruplara göre TAS düzeyinde anlamlı bir değişiklik olmamıştır (p>0,05). Eritropoetin ve rasajilinle tedavi edilen gruplarda BDNF ve İrisin düzeyi birinci gruba göre anlamlı şekilde artmıştır (p<0,05). Rasajilinle tedavi edilen grup üçüncü grupla karşılaştırıldığında BDNF düzeyinin anlamlı şekilde artmıştır (p<0,05) Kan örneklerine bakıldığında BDNF düzeylerinde anlamlı bir değişiklik olmazken irisin düzeylerinde alınan intraoküler dokular ile uyumlu sonuçlar elde edilmiştir. Sonuç olarak eritropoetin ve rasajilin NOS-2 expresyonunu azaltarak ve nörotrofik etkileriyle nöroprotektif bulunmuştur. Ayrıca intraoküler doku örneklerindeki irisin düzeyinin BDNF ile korele şekilde arttığı aynı zamanda gözdeki ve kandaki düzeylerinin uyumlu olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Deneysel glokom, eksitoksisite, eritropoetin, rasajilin
N-metil N-nitrözüre ile oluşturulan retinitis pigmentosa modeline edaravon ve ellajik asit'in antioksidan etkisi
Retinitis pigmentosa, çocukluk çağında başlayıp körlükle sonuçlanabilen, en sık görülen herediter retina distrofisidir. Bu çalışmada N-Metil-N-Nitrözüre (MNU) ile oluşturulan deneysel Retinitis pigmentosa modelinde antioksidan özelliği bilinen Edaravon ve Ellajik asit'in fotoreseptör hücre apoptozisinden koruyucu etkisini biyokimyasal ve histopatolojik yöntemlerle araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmada 49 adet Spraque Dawley türü rat randomize olarak yedi eşit gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu olarak belirlenen birinci gruba tıbbi ve cerrahi müdahale yapılmamıştır. Diğer gruptaki ratlara intraperitoneal MNU enjeksiyonu yapılarak fotoreseptör hücre apoptozisi indüklenmiştir. Sham grubu olarak belirlenen ikinci ve üçüncü grup intraperitoneal PBS, dördüncü ve beşinci grup intraperitoneal Edaravon, altıncı ve yedinci grup intraperitoneal Ellajik asit ile tedavi edilmiştir. Birinci, ikinci, dördüncü ve altıncı gruplar 3.gün; üçüncü, beşinci ve yedinci gruplar ise 7.gün dekapite edilmiştir. Gözler enüklee edilerek, retina dokuları alınmışıtr. Sağ gözlerden alınan retinal doku örneklerinde TUNEL boyama ile apoptotik indeks ölçümü, H&E boyama ile retinal kalınlık ölçümü yapılmış ve immünhistokimyasal boyama ile rodopsin immünreaktivitesine bakılmış; sol gözlerden alınan retinal doku örneklerinde ise ELISA yöntemiyle Bax ve Bcl 2 analizleri yapılmıştır. Sham gruplarında kontrol grubuna göre ortalama Bax değeri yüksek, Bcl 2 değerleri düşük, apoptotik indeks yüzdesi yüksek, rodopsin immünreaktivitesi düşük ve dış nükleer tabakada istatiksel olarak anlamlı bir incelme saptanmıştır (p<0.05). Sham 2 grubuna göre sham 1 grubunda ortalama Bax değerleri yüksek, Bcl 2 değerleri düşük, TUNEL boyamayla apoptotik indeks yüzdesi yüksek ve dış nükleer tabakalarda istatiksel olarak anlamlı bir incelme saptanmıştır (p<0.05). Bu şekilde MNU indüksiyonuyla RP modeli oluşturulmuştur. Edaravon ve Ellajik asit grupları 3.gün sonunda sham grubuyla kıyaslandığında, ortalama Bcl 2 değerleri yüksek, Bax değerleri düşük, apoptotik indeks yüzdesi istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur (p<0.05). Edaravon grubunda 3.gün ve7.gün sonunda rodopsin immünreaktivitesi, dış nükleer tabaka kalınlığı, dış nükleer tabaka/ total retinal kalınlık oranı sham gruplarına göre anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Ellajik asit grubunda ise 3.gün ve7.gün sonunda rodopsin immünreaktivitesi, dış nükleer tabaka kalınlığı, dış nükleer tabaka/ total retinal kalınlık oranı sham gruplarına göre yüksek bulunmuş olup, istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Deneysel RP modelinde fotoreseptör hücre apoptozisini önleyici etkileri saptanan bu ajanların insanlarda olası etkilerinin ortaya konulabilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: N-Metil-N-Nitrözüre, deneysel retinitis pigmentosa, edaravon, ellajik asit
Deneysel diyabetik rat modelinde retinal dokuda kolekalsiferol'ün etkisinin incelenmesi
ÖZET Diyabetik retinopati en yaygın diyabet komplikasyonlarından biridir. Dünya genelinde çalışma yaşındaki erişkinlerde, önde gelen körlük nedenleri arasındadır. Diyabetin retinopati etkisini arttıran değişikliklerin patofizyolojisinde; oksidatif stres, apoptozis ve kontrolsüz vasküler proliferasyon yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı; streptozotosin ile deneysel olarak diyabet oluşturulmuş ratların retina dokusunda VEGF, TRPM2, PCNA immünreaktivitelerini, apoptozisi ve oksidatif stres düzeylerini incelemek ve Kolekalsiferol'ün bu parametreler üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmada 41 adet, 8-10 haftalık, Wistar Albino cinsi erkek ratlar rastgele seçilerek beş gruba ayrıldı. Deney hayvanları grup I, II ve III'te 7'şer tane; grup IV ve V'te 10'ar tane olacak şekilde ayrıldı. Kontrol grubuna (grup I) 10 haftalık deney süresince herhangi bir uygulama yapılmadı. Sitrat tampon grubundaki (grup II) ratlara deney başlangıcında tek doz 0,1 M sodyum sitrat intraperitoneal olarak uygulandı. Kolekalsiferol grubundaki (grup III) ratlara deney süresince her gün 200 IU/gün kolekalsiferol oral yolla uygulandı. Grup IV ve V'te bulunan ratlara deney başlangıcında 60 mg/kg tek doz streptozotosin 0,1 M sodyum sitratta (pH:4,5) çözdürülerek intraperitoneal uygulandı. 72 saat sonra kuyruk veninden alınan kanda, glikoz düzeyi 250 mg/dl'nin üzerinde olanlar diyabetik kabul edildi. Diyabet grubuna (grup IV) herhangi bir tedavi uygulanmadı. Diyabet+Kolekalsiferol grubundaki (grup V) ratlara deneysel diyabet oluşturulduktan sonra deney süresince her gün oral kolekalsiferol 200 IU/gün uygulandı. On hafta sonunda anestezi altında dekapitasyon yapılıp, gözler enüklee edildi. Parafin bloklara gömülü doku kesitlerinden VEGF, PCNA ve TRPM2 için immünohistokimyasal boyama yöntemi kullanıldı ve TUNEL yöntemiyle apoptozise giden hücreler belirlendi. Boyamalarda immünreaktivitenin yaygınlığı ve şiddeti esas alınarak histoskorlama yapıldı. Serumdaki TAS ve TOS düzeyleri ELİSA yöntemiyle değerlendirildi. Diyabet grubunda diğer gruplara göre TOS, VEGF, PCNA, TRPM2 ve apoptozis düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış; TAS düzeyinde ise azalma izlendi (p<0.05). Diyabet grubu ile kıyaslandığında, diyabet+kolekalsiferol grubunda TAS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı artma; TOS, VEGF, PCNA, TRPM2 düzeylerinde ve apoptotik hücrelerde ise azalma gözlendi (p<0.05). Bu çalışma sonucunda deneysel diyabetin retina dokusunda apoptotik hücreleri, VEGF, PCNA ve TRPM2 seviyelerini arttırdığı; tedavi olarak verilen kolekalsiferolün bu parametreleri azalttığı görüldü. Diyabetin retina dokusunu etkilemesinin patofizyolojisinde VEGF'in yanı sıra TRPM2 ve PCNA'nın da önemli rol oynayabileceği kanaatine varıldı. Çalışmamızda kolekalsiferolün diyabetin retina üzerine etkilerini azaltabileceği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Rat, Diyabetik retinopati, Kolekalsiferol, TRPM2, PCNA, VEGF
Primer kazanılmış nazolakrimal kanal tıkanıklığı tedavisinde mekanik transnazal endoskopik dakriyosistorinostomi, transkanaliküler diod lazer dakriyosistorinostomi ve transkanaliküler multidiod lazer dakriyosistorinostomi tekniklerinin karşılaştırılması: Prospektif klinik çalışma
Bu çalışmada epifora tedavisinde güncel olarak uygulanan üç ayrı dakriyosistorinostomi tekniğinin prospektif olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Oküloplastik ve Orbita Cerrahisi Kliniği'ne göz sulanması şikayeti ile başvuran hastalardan primer kazanılmış nazolakrimal kanal tıkanıklığı tanısı alan 45 olgu çalışmaya alınmıştır. Bu olgular 15'şer hastalık üç gruba ayrılmıştır. Birinci gruba Mekanik Endoskopik DSR; ikinci gruba Diod Lazer ile transkanaliküler dakriyosistorinostomi (TK-DSR); üçüncü gruba ise Multidiod Lazer ile TK-DSR cerrahileri uygulanmıştır. Hastalar birinci gün, birinci ay ve sonrasında üç ayda bir olmak üzere prospektif olarak takip edilmiş ve bulgular istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Olguların 7'si erkek, 38'i bayan olup ortalama yaş 40,53±3,96 yıl olarak saptanmıştır. Ortalama takip süresi gruplara göre sırasıyla; 26,13±1,03 ay, 35,80±5,54 ay ve 7,0±2,9 aydır. Epiforanın tamamen düzelmesi ile birlikte nazolakrimal lavajda pasajın açık olması başarı olarak kabul edilmiştir. Çalışma sonunda birinci gruptaki olgularda tam düzelme sağlanırken, üçüncü gruptaki bir olguda kanaliküler stenoza bağlı, ikinci gruptaki sekiz olguda ise ostium fibrozisine bağlı başarısızlık izlenmiştir. Altıncı aydaki başarı düzeyi; birinci grupta %100, ikinci grupta %73,3, üçüncü grupta ise %90,9'dür. Diod Lazer DSR grubundaki olguların başarı yüzdesi dokuzuncu aydan itibaren %46,7'ye gerilemiş ve çalışma süresince aynı düzeyde kalmıştır. Mekanik Endoskopik grupta ortalama 26,13±1,03 aylık takipte başarısızlık izlenmemiştir. Multidiod grubundaki olguların uzun dönem takibi mevcut değildir. Sonuç olarak; Mekanik Endoskopik DSR uzun dönem tatminkar sonuçları ile eksternal DSR'ye iyi bir alternatiftir. Transkanaliküler Diod Lazer DSR erken dönemdeki başarısını uzun vadede koruyamamıştır. Transkanaliküler Multidiod Lazer DSR ise erken dönem sonuçlarıyla ümit vadetmekle birlikte bu gruptaki olguların prospektif takibi ile uzun dönem başarısı anlaşılacaktır.
Ratlarda glokom modelinde sistemik ve/veya intravitreal rosuvastatin uygulamasının retinal ganglion hücreleri üzerine nöroprotektif etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Ratlarda glokom modelinde sistemik ve/veya intravitreal rosuvastatin uygulamasının nöroprotektif etkisinin değerlendirilmesi.Metod: 30 adet Long-Evans cinsi ratın 60 gözü çalışmaya dahil edildi. Kronik oküler hipertansiyon modeli ratların sağ gözlerinde episkleral ven koterizasyonu (EVK) yolu ile oluşturuldu (30 göz). Ratların diğer gözleri kontrol grubu olarak alındı. Ratlar; grup 1 (1mg/kg/gün oral rosuvastatin), grup 2 (intravitreal rosuvastatin), grup 3 (oral+intravitreal rosuvastatin), grup 4 (intravitreal sham) ve grup 5 (sadece glokom modeli) olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Tüm gruplarda EVK öncesi ve sonrası Tonopen (Medtronic Solan, FL, USA) ile göz içi basınç (GİB) değerleri ölçüldü. RGH morfoloji ve sayısı Hematoksilen-Eosin, apoptozise uğrayan RGH oranları TUNEL boyama ile değerlendirildi. Gruplar arası RGH sayı farkları istatistiksel olarak Mann-Whitney-U testi ile analiz edildi. EVK öncesi ve sonrası GİB farkları ise Wilcoxon testi ile karşılaştırıldı.Bulgular: EVK öncesi Tonopen (Medtronic Solan, FL, USA) ile ölçülen GİB değeri tüm gruplarda ortalama 15,31±1,30 mmHg (12,50-17,75) ve EVK sonrası 2.hafta 28,73±2,45 mmHg (25,50-34,00) olarak ölçüldü (p<0,0001). Total RGH sayısı grup 1 (92,4±7,3) `de grup 5 (70,33±8,2) ile karşılaştırıldığında daha yüksek izlenirken, kendi kontrol grubu (94,8±9,7) ile benzer olduğu saptandı (p:0.03; p:0.90, sırasıyla). Grup 2 (57,3±8,2) ve grup 3 (60,5±12,9)' teki RGH sayıları ise grup 5'e göre daha az olarak bulundu (sırasıyla, p:0,004, p: 0,261). TUNEL boyamada apoptozise uğrayan hücre oranları ise RGH sayıları ile paraleldi ve gruplara göre sırasıyla; %0.9, %10.4, %3.3, %0,0 %5.6 olarak bulundu.Sonuç: Oral rosuvastatin alan ratlarda RGH kaybının daha az bulunması, nöroprotektif etkisini desteklemekte birlikte; intravitreal rosuvastatin uygulamasının RGH' leri koruyucu etkisi gösterilememiştir.Anahtar Kelimeler: Rat glokom modeli, rosuvastatin, nöroproteksiyon
Eksudatif tip yaşa bağlı makula dejenerasyonuna bağlı koroid neovaskülarizasyonunun tedavisinde intravitreal anti-VEGF uygulamalarının sonuçları ve komplikasyonları
Bu çalışmada eksudatif tip yaşa bağlı makula dejenerasyonuna bağlı koroid neovaskülarizasyonunun tedavisinde en güncel ve etkin tedavi olduğu düşünülen intravitreal anti-VEGF uygulamalarının klinik sonuçlarını ve tedaviye bağlı gelişen komplikasyonları belirlemek amaçlanmıştır. Ayrıca buna ek olarak cevapsızlık oranı, PED'li hastaların anti-VEGF cevabı, RPE yırtığı gelişim oranı ve yırtık gelişimi için predispozan faktörleri bulmak amaçlandı. Çalışma retrospektif olarak 197 hastanın (226 göz) dosya kayıtları incelenerek yürütüldü. Çalışmaya 2007-2012 tarihleri arasında retina kliniğimizde eksudatif YBMD tanısı almış ve intravitreal ranibizumab ve/veya bevacizumab uygulanmış , 50 yaş ve üzerindeki, ve çalışmaya dahil edilme süresinden önce eksudatif tip YBMD için herhangi bir tedavi almamış olan hastalar dahil edildi. Hastaların ortalama takip süreleri, toplam enjeksiyon sayıları (ranibizumab, bevacizumab, FDT ile kombine anti-VEGF tedavi, steroid ile kombine anti-VEGF tedavi) tedavi aralıkları, takip sürelerine göre 3.ay, 6-9.ay, 10-18.ay, 19-30.ay, 31-42.ay, 43-54 ay, 55-60 ay görme keskinliği ve OKT bulguları başlangıçtaki bulgularla karşılaştırıldı. Anti-VEGF tedaviye cevapsızlık oranı, PED'li hastaların oranı ve bu iki grupla ilişkili klinik sonuçlar ve demografik özellikler irdelendi. Başlangıç ile 3. enjeksiyon zamanı arasındaki değişim incelendiğinde; 119 gözde (%52.7) görme keskinliği artarken, 17'sinde (%7.5) azaldı ve 90'ında (%39.8) ise herhangi bir değişim gözlenmedi.(Z=7.966; p<0.001). Başlangıç ile son kontrol arasındaki değişim incelendiğinde; 100 gözde (%44.3) görme keskinliği artarken, 71'inde (%31.4) azaldı ve 55'inde (%24.3) ise herhangi bir değişim gözlenmedi.(Z=1.582; p=0.114). Tedavi edilen gözlerden 182'sinde (%80.5) anti-VEGF tedaviye cevap saptanırken , 44'ünde (%19.3) anti-VEGF tedaviye cevapsızlık saptandı.(Cevapsızlık aktivite skoru sistemi ile belirlendi). PED varlığı gözlenen 132 hastanın 32'sinde (%24.2) anti-VEGF cevapsızlığı gözlenirken, PED varlığı olmayan 94 hastanın 12'sinde (%12.8) Anti-VEGF cevapsızlığı mevcuttu. PED varlığına göre Anti-VEGF cevapsızlığı oran farklılığı istatistiksel olarak da anlamlı bulundu ( ? 2=4.162; p=0.032).Ayrıca PED varlığı gözlenen 132 hastanın 22'sinda (%16.6) RPE yırtığı gözlenirken, PED olmayan 94 hastanın 2'sinde (%2.1) RPE yırtığı gözlenmiştir.( ? 2=15.613; p<0.001). Bu çalışmada anti-VEGF tedavi eksudatif tip YBMD `de etkili ve güvenilir bir tedavi olmakla birlikte cevapsızlık oranı 19,3% olarak belirlenmiştir. PED'li olan hastalarda cevapsızlık oranı daha fazla olarak belirlenmiş ve , PED varlığının anti-VEGF tedaviyle ilişkili RPE yırtığı gelişimde önemli bir risk faktörü olduğu bulunmuştur.
Diyabetik maküler ödemde intravitreal anti-VEGF sonuçlarımız
Amaç: Diyabetik makuler ödemde intravitreal anti-VEGF tedavisinin etkinlik ve güvenliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Ocak 2015 ile Ocak 2018 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Retina biriminde yeni tanılı diyabetik maküla ödemi için anti-VEGF (aflibercept(2mg), ranibizumab(0,5mg)) tedavisi önerilmiş 80 hastanın 113 gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların kayıtları dosya üzerinden retrospektif olarak incelendi. Tedavi öncesi ve tedavi sonrasına ait görme keskinlikleri, santral maküla kalınlık değerleri ve optik koherans tomografi bulguları kayıt altına alındı. Bulgular: 42-88 yaş aralığında olan 80 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların 40' ı erkek (%50), 40' ı kadındı(%50). Olguların yaş ortalaması 61,47±9,28 olarak tespit edildi. Olguların tedavi öncesi en iyi düzeltilmiş görme keskinliği ortalaması 0,68±0,43 logMAR iken takip süresi sonunda 0,55±0,39 logMAR olarak bulundu. Görme keskinliğindeki artış istatiksel olarak anlamlıydı. (p<0,05) Santral maküla kalınlığı takip süresi boyunca ortalama 425±135 μm' den 328±132 μm' ye istatiksel olarak anlamlı olacak şekilde azalmış olarak saptandı. (p<0,05) Seröz maküla dekolmanı saptanan olguların final görme keskinlikleri ve santral maküla kalınlıkları, saptanmayan grup ile benzer olarak bulundu. (p<0,05) Sonuç: İntravitreal anti-VEGF tedavisi, yeni tanı almış diyabetik maküla ödemi olgularında etkili ve güvenilir bir tedavi seçeneğidir ve birinci basamak tedavide kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: aflibercept, ranibizumab, anti-vegf, diyabetik maküla ödemi, epiretinal membran
Ratlarda oksijenle indüklenmiş retinopati modelinde intraperitoneal cryptotanshinone ve decorin uygulanmasının etkinliğinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı, in vivo oksijen indükte retinopati (OİR) rat modelinde cryptotanshinone (CPT) ve decorin (DCN)'in terapötik etkinliğini araştırmak ve sonuçlarımızı prematüre retinopatisi (ROP)'nde etkinliği kanıtlanmış bevacizumab ile karşılaştırmaktır. Çalışmada her grupta 7 denek olmak üzere toplam 35 adet Sprague Dawley cinsi rat kullanıldı. Grup A dışındaki 28 adet rat doğumlarını takiben 14 gün boyunca, %50 ve %10 arasında dalgalanma gösteren oksijene maruz bırakılarak, OİR modeli oluşturuldu. Grup A'da OİR modeli oluşturulmadan, grup B'de ise OİR modeli oluşturularak tıbbi veya cerrahi herhangi bir müdahale yapılmadı. Tedavi grubu olarak belirlediğimiz grup C, D ve E'de OİR modeli oluşturularak deneyin 15-17. günlerinde sırasıyla her bir gruba intraperitoneal CPT, DCN ve bevacizumab enjeksiyonları yapıldı. Retinal neovaskülarizasyonun kantitatif değerlendirmesi için iç limitan membran (İLM)'ın vitreal yüzeyindeki neovasküler endotelyal hücre çekirdekleri sayıldı. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve tümör nekrozis faktör-α (TNF-α) immünohistokimyasal analizi immünreaktif boyanan hücrelerin şiddeti ve yaygınlığına göre elde edilen bir histoskor ile değerlendirildi. Grup A'da İLM'nin vitreal yüzeyinde neovasküler endotelyal hücre çekirdeği izlenmedi. Grup B, C, D ve E'de sırasıyla 13,14±1,34, 7,28±0,75, 6,57±1,51 ve 6,71±1,49 ortalama neovasküler endotelyal hücre çekirdeği gözlendi. Grup C, D ve E'de ortalama neovasküler endotelyal hücre çekirdeği sayısı grup B'ye göre anlamlı azaldı (p<0,001). Ortalama neovasküler endotelyal hücre çekirdeği sayısı grup E ile grup C ve D arasında benzerdi (sırasıyla p=0,897, p=0,999). İmmünohistokimyasal boyamada, VEGF immünreaktivitesi sırasıyla 0,07±0,02, 0,97±0,21, 0,29±0,14, 0.37±0.12 ve 0.23±0.17 ve TNF-α immünreaktivitesi sırasıyla 0,02±0,02, 1,11±0,36, 0,38±0,31, 0,37±0,13 ve 0,62±0,21'idi. Grup B'de, VEGF ve TNF-α immünreaktivitesi grup A ile karşılaştırıldığında belirgin olarak arttı (p<0,001). Grup C, D ve E'de VEGF ve TNF-α immünreaktiviteleri, Grup B'ye göre anlamlı olarak azaldı (p<0,001). VEGF ve TNF-a immünreaktiviteleri Grup E ile grup C ve D arasında benzerdi (sırasıyla VEGF; p=0,951, p=0,449 ve TNF-a; p=0,359, p=0,304). Sonuç olarak OİR modelinde CPT veya DCN tedavisi ile neovaskülarizasyon anlamlı oranda baskılandı ve bevacizumab ile kıyaslandığında bu etki benzer bulundu. Sonuçlarımız ROP tedavisi açısından gelecek vadetmektedir. Ancak bu ajanların İV kullanımı ve doz ayarlaması ile ilgili daha ileri deneysel çalışmalar gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Cryptotanshinone, decorin, prematüre retinopatisi, oksijen indükte retinopati
Asetil l karnitin'in insan retinal pigment epiteli (ARPE-19)hücrelerinde oluşturulan hipoksi modelinde VEGF veoksidatif stres üzerine etkilerinin araştırılması
Yaşlılığa bağlı maküler dejenerasyon (YBMD), ortalama insanömrünün artması ile birlikte özellikle de gelişmiş ülkelerde sıklığı artan önemli bir görme kaybı nedenidir. YBMD'nin yaş tipinde anti VEGF ilaçlar kullanılmakla birlikte progresyonunu engelleyen kesin tedavisi halen yoktur. YBMD patofizyolojisinde inflamasyon ve oksidatif stresin rol oynadığının anlaşılması ile birlikte yeni tedavi arayışları hız kazanmıştır. Asetil L-Karnitin (ALKAR)'in uzun yıllar bilinen ve çeşitli patolojilerde supplement olarak kullanılan bir ajandır. ALKAR'ın daha önceki çalışmalarda, antiinflamatuar etkinliği ve antioksidan etkinliği birçok defa gösterilmiş olup son yıllarda in vivo çalışmada kanser hücrelerinde anti-VEGF özelliği de gösterilmiştir. Bizde ARPE-19 hücrelerinde CoCl2 kullanılarak oluşturulan hipoksi modelinde ALKAR'ın retina pigment epitelinde anti-VEGF ve antioksidan özelliklerini göstermeyi amaçladık. Öncelikle hipoksi modelini oluşturmak için CoCl2'ün doz çalışmasını yapılarak 800 µM CoCl2 ile hipoksi modelinin oluştuğu görüldü. ALKAR doz çalışmasında ise 10 µM'ün etkin doz olduğunu görüldü. ARPE-19 hücrelerindeki hipoksi modelinde hücre canlılık oranları ALKAR verilen grupta istatiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı görüldü (p<0.05). Işık mikroskopuyla yapılan ARPE-19 hücrelerinin morfolojik değerlendirmesinde de ALKAR'ın hipoksiye karşı protektif etki gösterdiği görüldü. Ayrıca Bevacizumab'ın hücre canlılığını azalttığı ve ALKAR ile birlikte verildiğinde ise ALKAR'ın protektif etki gösterdiği görüldü. ALKAR'ın CXCR-4 ve HIF-1α azaltarak anti VEGF özelliği gösterdiği görüldü. ALKAR'ın anti oksidan özelliğinin tespiti için Total Antioksidan Kapasite (TAK) bakılmış olup ALKAR verilen grupta istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Uzun zamandab beri kullanılan ALKAR'ın yeni tespit edilen anti-VEGF özelliği, hipoksinin patofizyolojide yer aldığı retinal hastalıklarda, özellikle de YBMD'de faydalı olacağını düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: ALKAR, ARPE-19, VEGF,
Deneysel üveit modelinde tofacitinib ve filgotinib'in etkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı, ratlarda endotoksin ile indüklenmiş üveit (EİÜ) modelinde Tofacitinib ve Filgotinib'in koruyucu etkinliğini araştırmaktır. Çalışmada toplam dört grup ve her grupta 8 denek olmak üzere 32 adet Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Tedavi grubu olarak belirlenen Grup III ve IV'e Tofacitinib ve Filgotinib on gün boyunca oral olarak verildi. Onuncu günde II, III ve IV gruplarda Lipopolisakkarit (LPS) enjeksiyonu ile EİÜ oluşturuldu. LPS enjeksiyonunu takiben üveit oluşumunun en yoğun olduğu düşünülen 24. saatte bütün gruplarda klinik aktivite skoru değerlendirildi. Daha sonra bütün hayvanlar sakrifiye edilerek sağ gözler histopatolojik inceleme, sol gözler ELISA (Enzyme-Linked Immuno Sorbent Assay) yöntemiyle doku homojenatında tümör nekrozis faktör- alfa (TNF-α) ve interlökin-6 (IL-6) düzeylerini tespit için kullanıldı. Klinik aktivite skoru sham grubunda diğer gruplara göre daha yüksekti ve tedavi gruplarında anlamlı olarak azalmıştı (p<0.05). Sağlıklı kontrol grubuna kıyasla, sham grubundaki deneklerin siliyer cisminde yoğun inflamatuar hücre infiltrasyonu, ödem ve hiperemi belirgindi (p<0.05). Bu patolojik bulgular sham grubuna göre tedavi gruplarında anlamlı olarak azalmıştı (p<0.05). Tedavi grupları kendi arasında, sırasıyla, karşılaştırıldığı zaman bulgular benzer bulundu (p=0.284 ve p=0.929). Grup I, II, III ve IV'de TNF-α ELISA düzeyleri sırasıyla; 50,20±3,24, 59,87±2,98, 53,04±3,70, 54,34±4,62 ve IL-6 ELISA düzeyleri sırasıyla; 30,88±1,79, 36,77±1,21, 33,28±3,48, 33,66±1,86 olarak ölçüldü. Tedavi gruplarında TNF-α ve IL-6 ELISA düzeyleri sham grubuna göre önemli ölçüde azaldı (p<0.05). Tedavi grupları, sırasıyla, kendi arasında karşılaştırıldığında sonuçlar benzerdi (p=0.879, p= 0.985) Sonuç olarak tofacitinib ve filgotinib infeksiyöz olmayan üveit gelişimi ve uzun dönemde reaktivasyonları önlemede alternatif bir tedavi seçeneği olabilir. Ancak optimal doz ve yan etki profillerinin ileride yapılacak çalışmalarda daha kapsamlı olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
Deneysel diyabetik rat modelinde retinal dokuda Neferin'in etkisi
Diyabetes Mellitus komplikasyonlarından biri Diyabetik retinopatidir. Diyabetin retinopati patofizyolojisinde; oksidatif stres, apoptozis, kontrolsüz vasküler proliferasyon bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı; streptozotosinle (STZ) diyabet oluşturulmuş ratların retinalarında Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF), Proliferatif Hücre Çekirdek Antijeni (PCNA) immün reaktivitelerini, apoptozisi, oksidatif stres düzeylerini incelemek ve Neferin'in etkisini araştırmaktır. Çalışmada 35 adet, 8-10 haftalık Sprague Dawley cinsi erkek ratlar her grupta 7'şer tane olacak şekilde rastgele beş gruba ayrıldı. Kontrol grubuna (grup I) 4 haftalık deney süresince bir uygulama yapılmadı. Sham grubuna (grup II) deney başlangıcında 60 mg/kg tek doz STZ ve deney süresince her gün 0,25ml/kg %0,9 normal salin intraperitoneal uygulandı. Neferin grubuna (grup III) deney süresince her gün 4 mg/kg Neferin intraperitoneal uygulandı. Grup IV ve V'e deney başlangıcında 60 mg/kg tek doz STZ intraperitoneal uygulandı. Diyabet+Bevacizumab grubuna (grup IV) tek seferlik 0,01mL (2,5 mg/kg) Bevacizumab ve her gün 0,25ml/kg %0,9 normal salin intraperitoneal uygulandı. Diyabet+Neferin grubuna (grup V) her gün intraperitoneal 4mg/kg Neferin uygulandı. Deney sonunda dekapitasyon yapılıp, enükleasyon yapıldı. Serumda, göz doku homojenatında Total Antioksidan Kapasitesi (TAS) ve Total Oksidatif Stres (TOS) düzeyleri Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay (ELİSA) yöntemiyle değerlendirildi. PCNA, VEGF için immünohistokimyasal boyama yapıldı ve TUNEL yöntemiyle apoptozise giden hücreler belirlendi. Diyabet grubuyla karşılaştırıldığında, Diyabet+Neferin grubunda TAS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı artma görülürken; TOS, VEGF düzeylerinde ve apoptotik hücrelerde anlamlı azalma gözlendi (p<0.05), PCNA düzeylerinde anlamlı değişiklik görülmedi. Çalışmamızda diyabetin retina dokusunda TAS'ı azalttığı, TOS ve apoptotik hücreleri, VEGF ve PCNA immünreaktivitelerini arttırdığı, Neferin'in PCNA dışındaki parametreleri tersi yönde değiştirdiği görüldü. Sonuç olarak Neferin'in diyabetin etkilerini azaltabileceği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Diyabetik retinopati, Rat, Neferin, PCNA, VEGF
Ratlarda n-metil D-aspartat ile indüklenmiş apopitozis modelinde trigonelline etkinliğinin araştırılması
Trigonelline (TG) antiapopitotik, nöroprotektif ve antioksidan bir maddedir. Amacımız apopitozis modelinde TG'nin nöroprotektif ve antioksidan özelliğini değerlendirmektir. 42 adet Sprague Dawley rat rastgele altı gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna müdahale yapılmamıştır. Sham- kontrol grubuna intravitreal phosphate bufferd saline (PBS) enjeksiyonu yapılmıştır. Diğer gruplardaki ratlara ise intravitreal N-metil-D-aspartat (NMDA) enjeksiyonu yapılarak apoptozis indüklenmiştir. Sham grubuna herhangi bir tedavi verilmemiştir. Dördüncü gruba oral TG, beşinci gruba TG damla, altıncı gruba damla brimonidin tartarat (BT) tedavisi verilmiştir. Damla TG ve damla BT gruplarında, sham grubuna kıyasla TUNEL ve caspase3 pozitifliği istatistiksel anlamlı düzeyde azalmıştır (p<0,05). Brn3a boyanmasında sham grubuna kıyasla damla TG ve damla BT gruplarında istatistiksel anlamlı düzeyde artış tespit edilmiştir (p<0,05). Oral TG ile tedavi edilen grupta TUNEL, caspase 3 ve Brn3a boyamalarında sham grubuna göre istatistiksel anlamlı fark tespit edilememiştir. Malondialdehit (MDA) düzeylerinde, sham gruba kıyasla tüm tedavi gruplarında istatistiksel anlamlı düzeyde azalma izlenmiştir (p<0,05). NOS-2 düzeyleri sham grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı düzeyde artmıştır (p<0,05). Damla TG ve damla BT gruplarında sham grubuna kıyasla NOS düzeylerinde istatistiksel anlamlı azalma tespit edilmiştir (p<0,05). Sham grubuna kıyasla tüm tedavi gruplarında SOD, katalaz, glutatyon peroksidaz ve BDNF düzeylerinde istatistiksel anlamlı artış izlenmiştir (p<0,05). NF-κB düzeyleri sham grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı oranda artmıştır (p<0,05). Oral ve damla TG ile tedavi edilen gruplarda sham grubuna kıyasla NF-κB düzeylerinde istatistiksel anlamlı düzeyde azalma tespit edilmiştir (p<0,05). Topikal TG, klinik kullanımda olan topikal BT ile benzer düzeyde NOS düzeylerinde azalma ve antiapopitotik etkinlik göstermiştir. Anahtar kelimeler: Apopitozis, glokom, trigonelline, nöroproteksiyon
Tavşan gözünde deneysel olarak endotoksinle oluşturulan üveit modelinde farklı yollarla uygulanan İnfliximab'ın etkinliğinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması
Bu çalışmada, sistemik ve/veya intravitreal olarak infliximab tedavisi uygulandıktan sonra; HA ve vitreusta, TNF-? ve protein konsantrasyonunda meydana gelen değişiklikler ile histopatolojik ve klinik değişiklikler ve bu değişiklerde tedaviler arasındaki farklılıkların araştırılmasını amaçladık.Otuz adet Yeni Zelanda beyaz tavşanın 30 gözü çalışmaya dahil edildi. Her bir grupta 6 hayvan olmak üzere hayvanlar 5 gruba ayrıldı. Grup 1'e intravitreal (İV) lipopolisakkarit (LPS), grup 2'ye İV LPS ve İV sham enjeksiyonu, grup 3'e İV LPS ve İV 2mg/0,1cc infliximab, grup 4'e İV LPS ve intravenöz 5mg/kg infliximab ve grup 5'e İV LPS ve eş zamanlı olarak, intravenöz 5mg/kg infiliximab ve İV 1mg/0,1cc infliximab uygulandı. Enflamasyon; klinik, aköz ve vitreusta protein ve TNF-? düzeyi ve histopatolojik olarak değerlendirildi.Klinik değerlendirme, grup 3, grup 4 ve grup 5'de daha az saptandı ve bu istatistiksel olarak anlamlı idi ancak birbirleri arasında anlamlı fark yoktu. HA ve vitreusta protein ve TNF-? düzeyi; grup 3, grup 4 ve grup 5'de anlamlı olarak daha azdı, grup 4'de, grup 3'e göre daha az saptanmasına rağmen bu istatistiksel olarak anlamlı değildi.Grup 5'de ise, diğer bütün gruplara göre protein ve TNF-? düzeyi daha düşük saptandı ve bu istatistiksel olarak anlamlı idi. Histopatolojik değerlendirmede; grup 1, grup 2 ve grup 3 arasında anlamlı fark yokken, grup 4 ve grup 5'de enflamasyon daha az saptandı ve bu istatistiksel olarak anlamlı idi.İntravenöz infliximab infüzyonu, intravitreal olarak uygulanan infliximab'tan, akut dönemde çok daha etkindir, akut üveit atağı ile gelen olgularda, intravenöz infliximab infüzyonu ile birlikte intravitreal infliximab uygulaması alternatif tedavi olarak uygulanabilir.
Ratlarda endotoksinle oluşturulan sepsis modelinde Toll-Like Reseptör-4 antagonistinin (Eritoran) retinokoroidal inflamatuar hasara etkisi
Enfeksiyöz bir ajan ile başlatılan ve kontrolsüz sistemik inflamatuar yanıta neden olan sepsis patofizyolojisinde Toll-like reseptörler kilit rol oynamaktadır. Pek çok farklı mikrobiyal yapıyı bağlayabilen bu reseptörlerden TLR4 gram negatif bakteri lipopolisakkaritini tanımaktadır. Başlıca immün sistem hücre yüzeylerinde bulunan ve LPS ile uyarıldığında nükleer faktör kappa B'nin proinflamatuar mediyatör üreten genleri stimüle etmesine neden olan TLR4 molekülünün; çeşitli oküler dokularda da ekprese edildiği gösterilmiştir. TLR4 antagonisti Eritoran, LPS ile TLR4 bağlanmasını önleyen sentetik lipid A analogudur. Bu çalışmanın amacı, endotoksinle sistemik sepsis oluşturulan ratlarda retinokoroidal dokudaki biyokimyasal ve histopatolojik değişiklikleri ortaya koymak ve TLR antagonisti eritoran ile retinokoroidal inflamatuar hasardaki düzelme durumunu değerlendirmektir.Bu çalışma Gazi Üniversitesi Deney Hayvanları Laboratuvarında gerçekleştirildi. Her grupta 10 rat olacak şekilde 5 grup oluşturuldu. 1. grup normal değerlerin belirlendiği sham grubuydu. Kontrol ve çalışma grupları 12. ve 24. saat olmak üzere iki farklı grupta incelendi. Kontrol grubuna kuyruk veninden serum fizyolojik verilirken, çalışma grubuna eritoran verildi. Grupların çalışma saatlerine uygun olarak 12. ve 24. saatlerde kan örneği alındı ve enükleasyon yapıldı. Her ratın bir gözü biyokimyasal değerlendirme diğer gözü de histopatolojik inceleme için kullanıldı. Serum ve retinokoroidal dokuda TNF-?, MDA, NF?B değerlerine bakıldı ve histopatolojik inceleme yapıldı.Sepsisin 12. saatinde çalışma grubunda kontrol grubuna göre tüm değerlerde düzelme izlendiyse de bu değişim istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı. Çalışmanın 24. saatinde sepsisin kötüleşmesine rağmen tüm değerlere istatistiksel olarak anlamlı düzelme izlendi. Serum TNF-? ve NF?B düzeyleri 24. saat çalışma grubunda sham grubundan farklı değildi.TLR4 antagonisti eritoran, tedavinin 24. saatinde TNF-?, MDA ve NF?B düzeyleri ile değerlendirildiğinde hem sistemik hem de retinokoroidal dokuda inflamatuar hasarda anlamlı düzelme sağlamaktadır. Eritoranın göz dokusunda bariyerlerden geçiş, toksisite ve doz belirlenmesi konularında ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Deneysel kornea neovaskülarizasyonunda topikal sorafenib'in etkisinin bevacizumab ile karşılaştırılması
Neovaskülarizasyon normal büyüme fizyolojisi ve homeostatik mekanizmalar için gerekli olan, ancak saydam korneada görmeyi tehdit eden bir durumdur. Bu çalışmanın amacı deneysel kornea neovaskülarizasyonunda topikal sorafenibin etkinliğinin topikal bevacizumab ile karşılaştırılması ve sorafenibin en etkin olduğu dozun bulunmasıdır. Her biri yedi Wistar albino rat içeren altı grup oluşturuldu. Ratların sağ kornea santraline gümüş nitrat ile koterizasyon yapılarak yanık oluşturuldu. Grup I'deki (kontrol) kornealara koterizasyon ve tedavi uygulanmadı. Grup II' deki (sham) ratlara topikal salin günde 3 damla, grup III'e (bevacizumab) 5mg/ml günde 3 defa topikal olarak damlatıldı. Grup IV' deki (sorafenib 1) ratlara ise 2,5 µg /ml sorafenib günde 2 defa topikal olarak damlatıldı. Grup V' dekilere (sorafenib 2) ise 5 µg /kg sorafenib topikal olarak günde 2 defa damlatıldı. Grup VI' dekilere (sorafenib 3) 7,5 µg/ml sorafenib günde 2 defa topikal olarak damlatıldı. Tüm ratlar yedi gün tedavi edildi. Sekizinci günde korneal fotoğraflar çekilip, yeni damarlar ile kaplı kornea yüzeyinin tüm kornea alanına yüzdesi ölçüldü ve ratlar dekapite edilerek korneaları 4mm'lik panç yardımıyla alındı. Tüm kornealar eşit 4 parçaya bölündü ve parçalardan birisinde, Vasküler Endotelyal Growth Faktör (VEGF) immün boyanması korneanın epitel ve stroma tabakalarında semikantitatif olarak değerlendirildi. Diğer parçasında ise korneal VEGF düzeyleri ELISA yöntemi ile değerlendirildi. Parçalardan birisinde, Platelet derivated growth faktör (PDGF) immün boyanması korneanın epitel ve stroma tabakalarında semikantitatif olarak değerlendirildi. Diğer yarısında ise korneal PDGF düzeyleri ELISA yöntemi ile değerlendirildi. Neovaskülarizasyon alanlarının tüm korneaya yüzdesi, tedavi gruplarında, sham grubundan (p<0.05) anlamlı olarak daha düşük saptandı. Tüm tedavi gruplarında ortalama VEGF immün boyanma yoğunlukları sham grubundan daha az olmasına karşın kontrol grubu ile arasında anlamlı fark yoktu. Grup III,grup V ve grup VI VEGF ELISA düzeyleri sham grubundan anlamlı olarak daha düşük olduğu tespit edildi (p<0.05). Gruplar arasında PDGF ELISA düzeyleri arasında ise anlamlı fark yoktur. Grup III,grup V ve grup VI PDGF ELISA düzeyleri sham grubundan anlamlı olarak daha düşük olduğu tespit edildi (p<0.05). Sonuç olarak, topikal Sorafenib ve Bevacizumab uygulanması korneal neovaskülarizasyonu engellemede etkilidir. Sorafenibin inhibitör etkisi doz bağımlıdır. Sorafenib daha düşük dozlarda kullanımı ve pozolojisinin günde 2 defa olması önemli avantajları arasındadır. Anahtar Kelimeler: Kornea neovaskülarizasyon, Sorafenib, Bevacizumab
Pediatrik oküler travmalar: Epidemiyoloji, klinik sonuçlar ve prognostik faktörler
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıklar AD'ye Ocak 2000 ? Haziran 2010 arasında oküler travma nedeniyle başvuran, en az 6 aylık takibi olan 235 hastanın 235 gözü değerlendirilmiştir. Ortalama yaş 9, ortalama takip süresi 18.2 ay olarak saptanmıştır. Travmanın en sık erkeklerde (%74.9) geliştiği, en sık 6-11 yaş arası (%43.4) çocukları etkilediği ve en sık evde (%48.7) meydana geldiği görülmüştür. Kliniğe en sık AGY (%76.4) geçirmiş hastaların başvurduğu ve AGY içinde penetran yaralanma (%78.5) geçirmiş hastaların başvurduğu saptanmıştır. AGY geçirmiş hastalarda görsel (%39.7'ye % 69.8) ve anatomik (%76.9'ye %92.5) başarının istatistiksel olarak daha düşük olduğu görülmüştür. AGY geçirmiş hastalarda görsel prognoz üzerine olumsuz etki eden faktörlerin, rüptür tipi yaralanma, düşük BGK, vitreus hemorajisi, retina dekolmanı, PVR ve endoftalmi olduğu saptanmıştır. Anatomik başarı üzerine olumsuz etki eden faktörlerin ise rüptür, retina dekolmanı ve PVR gelişimi olduğu belirlenmiştir. KGY'de görsel ve anatomik başarı üzerine olumsuz etki eden faktörlerin retina dekolmanı ve PVR gelişimi olduğu saptanmıştır. Sadece ön segment yaralanması geçiren hastaların görsel sonuçlarının istatistiksel olarak daha iyi olduğu görülmüştür (0.1 ve üzeri FGK oranları % 86.7 ve %32). Sadece ön segment yaralanması olan hastalarda görsel başarıyı olumsuz etkileyen faktörün lentiküler problem olduğu, arka segment yaralanmalarında ise küçük yaş, düşük BGK, retina dekolmanı gelişimi ve PVR varlığı olduğu saptanmıştır.Pediatrik travmalarda gelişmiş cerrahi yöntemlerle yüksek anatomik başarı sağlanırken, özellikle AGY geçirmiş ve arka segment yaralanması olan, düşük BGK, retina dekolman, PVR ve endoftalmi bulunan hastalarda fonksiyonel başarı düşük oranda sağlanmıştır.
Tiroide bağlı kompresif optik nöropatide iki duvar ve üç duvar orbita dekompresyon cerrahi sonuçlarının karşılaştırılması
Bu çalışmada, özellikle sistemik steroid tedavisine cevap alınamayan tiroide bağlı kompresif optik nöropatili olgularda uygulanan iç-dış dengeli iki duvar ve iç-dış-alt üç duvar orbita dekompresyon cerrahi sonuçlarının karşılaştırılması amaçlandı.Bu amaçla, 2004-2010 yılları arasında, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Oküloplastik ve Orbita Cerrahisi Birimi'nde tiroide bağlı kompresif optik nöropati tanısıyla 2 duvar veya 3 duvar orbita dekompresyonu ve yağ eksizyonu yapılan 42 hastanın 68 gözü retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların renk görme ve görme alanı testlerini de içeren tam oftalmolojik muayeneleri yapıldı. Doppler ultrasonografi ile superior oftalmik ven akım hızları ölçüldü. Ayrıca orbita bilgisayarlı tomografisi ve/veya MR'ı ile apikal kalabalıklaşma varlığı değerlendirildi. Orbita dekompresyonu sonrası preoperatif dönemde yapılan muayene ve tetkiklerin tekrarlandığı hastalarda elde edilen sonuçlar, cerrahi öncesi değerlerle karşılaştırıldı.İki cerrahi tekniğin renk görmede, görme keskinliğinde ve superior oftalmik ven akım hızlarında sağlanan düzelme açısından birbirine üstünlüğü saptanmadı (p> 0,05). Üç duvar orbita dekompresyonu ile görme alanı paremetrelerinde ve göz içi basınç değerlerinde sağlanan düzelme 2 duvar orbita dekompresyonuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p< 0,05). Ayrıca 3 duvar orbita dekompresyonu ile daha fazla retropulsiyon sağlandığı izlendi (p< 0,05).Elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde, her iki cerrahi teknikle tiroide bağlı kompresif optik nöropatili hastalarda bozulan görsel fonksiyonlar belirgin olarak düzelmiştir. Ek proptozis redüksiyonu gereken durumlarda 3 duvar orbita dekompresyonu düşünülmelidir.
Tavşan modelinde radyocerrahi ile yapılan şaşılık cerrahisinin konvansiyonel yöntemler kullanılarak yapılan şaşılık cerrahileri ile yara yeri özellikleri açısından değerlendirilmesi
Şaşlılık cerrahisi sonrasında görülen önemli komplikasyonlardan bir tanesi de postoperatif adezyon gelişimidir. Özellikle komplike şaşılık cerrahileri sonrasında görülen adezyon ve skar formasyonu postoperatif istenmeyen hareket bozukluklarının gelişimine neden olarak cerrahi başarıyı olumsuz olarak etkileyebilmektedir. Postoperatif adezyon gelişimini artıran faktörler arasında uygun olmayan cerrahi teknik, peroperatif aşırı kanama, koter kullanımı, orbita yağ dokusunun cerrahi sahaya fıtıklaşması ve enfeksiyonlar sayılabilmektedir.Bistüriler geleneksel olarak tüm cerrahlar tarafında hem mükemmel cilt ve cilt altı kesisi oluşturmaları hem de iyi yara yeri iyileşmesi sağlamaları nedeniyle en çok tercih edilen enstrümanlar olmuştur. Ancak kesi esnasında hemoraji gelişimi ve operasyon sahasının görüntülenmesinde zorluk gelişmesi istenmeyen özellikleridir. Bu nedenden dolayı bistüri cihazlarına alternatif kullanılabilecek pek çok enstrüman ile ilgili bir çok çlışma yapılmıştır. Konvansiyonel EC yarım yüzyıladan uzun bir süredir yaygın bir şekilde bistürilere alternatif olarak kullanılan ve eş zamanlı hemostaz sağlayarak operasyon esnasında hemorajiyi azaltan bir enstrümandır . Kesi esnasında cihazdan çıkan ısı nedeniyle oluşan etraf doku hasarını azaltmak amacıyla pek çok çalışma yapılmış ve zaman içinde yeni enstrümanlar geliştirilmiştir. Radyocerrahi minimal doku hasarı ile dokuda hem kesi hem de hemostaz oluşturabilen ileri EC enstrümanı olarak gelişitirilmiştir. Radyocerrahinin etkinlik ve güvenilirliği pek çok cerrahi disiplinde uygulanarak gösterilmiştir. Ayrıca oküler cerrahilerde de kullanımı bilinmektedir. Bizim çalımamızda RC ile kas kesisi oluşturulması ve sonuçlarının konvansiyonel koter ve makas kesisi ile; enstrüman performansı, fibrozis ve yara yeri iyileşmesi açısından karşılaştırılması hedeflenmiştir.Çalışma Gazi Üniversitesi Hayvan Laboratuarında gerçekleştirilmiş olup Yeni Zellanda Beyaz tavşan kullanılmıştır.Çalışmamızın sonuçlarına göre RC ile daha iyi hemostaz sağlanmış olup, daha az doku renk değişikliği ve yapışıklık gerçekleşmiştir ancak K grubu ile arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır. Erken ve geç dönem inflamasyon skorları arasında her üç grup arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Fibrozis skorlarının W grubunda enyüksek olduğu ve bu farkın RC grubuna göre anlamlı derecede farklı olduğu tespit edilmiştir. CD 68+ boyanan makrofaj hücre yoğunluğunun her üç grupta benzer olduğu ve yara iyileşme hızı açısından fark olmadığı görülmüştür.Radyocerrahi ile şaşılık cerrahis;i atravmatik, steril kas kesisi, EC benzeri hemostaz, peroperatif minimal hemoraji, minimal doku travması sağlayarak postoperatif gelişen skar formasyonunu azaltabilmektedir. Ayrıca cerrahi sürenin kısalması ve kanamanın olmaması cerrahın konforunu arttırıbilmektedir.
Primer açık açılı glokomlularda tıbbi tedaviyle koroid kalınlığı ve oküler nabız amplitüdündeki değişiklikler
Amaç: Primer açık açılı glokom (PAAG) olgularında tedavide kullanılan ilaçların koroid kalınlığı (KK) ve oküler nabız amplitüdü (ONA) üzerindeki etkilerini araştırmak. Materyal ve Metod: Çalışma Aralık 2013-Haziran 2015 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi. Yeni tanı konulmuş 41 PAAG olgusunun 67 gözü ve 26 sağlıklı gönüllünün 52 gözü prospektif olarak değerlendirildi. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı ve tedavi olarak Grup I'e % 0.03 bimatoprost, Grup II'ye de % 0.5 timolol + % 1 brinzolamid sabit kombinasyonu başlandı. Tedavi başlangıcından sonra tüm olgulara 2, 4, 8. haftalarda kontrol muayeneleri yapıldı. Tüm muayenelerde olgulara Pascal Dinamik Kontur Tonometre (DKT) ile göz içi basıncı (GİB) ve ONA ölçümü, optik kohorens tomografi (OKT) ile subfoveal KK, peripapiller retina sinir lifi kalınlığı (RNFL) ve gangliyon hücre kompleksi (GCC) analizini içeren ayrıntılı oftalmolojik muayene yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 51.76±13.4 olan, 37'si kadın (% 55.2) 30'u erkek (% 44.8) 67 olgunun 119 gözü dahil edildi. Tedavi öncesi Grup I, Grup II ve kontrol grubunun sırasıyla ortalama GİB değerleri 25.5±4.7 / 25.1±5.2 / 16.1±2.9 mm Hg, ortalama ONA değerleri 3.7±1 / 3.6±1.4 / 2.4±0.6 mm Hg ve ortalama KK değerleri 269.4±83 / 264.5±84.4 / 320.1±56.6 μm olarak ölçülmüştür. Tedavi sonrası son muayenede Grup I, Grup II ve kontrol grubunun sırasıyla ortalama GİB değerleri 18.3±2.6 / 18.1±3.4 / 15.7±2.9 mm Hg, ortalama ONA değerleri 2.9±1.2 / 2.8±1.5 / 2.3±0.8 mm Hg ve ortalama KK değerleri 290.2±87.3 / 271.8±82.5 / 319.3±56.8 μm olarak ölçülmüştür. Tedavi sonrası % 0.03 bimatoprost ile % 0.5 timolol + % 1 brinzolamid sabit kombinasyonu kullanan olgularda benzer ve anlamlı GİB ve ONA düşüşü olduğu tespit edildi (hepsi için p<0.001). Grup I ile Grup II arasında GİB ve ONA değişimi açısından anlamlı fark yoktu (sırasıyla p=0.998, p=0.993). Tedavi sonrası % 0.03 bimatoprost ile % 0.5 timolol + % 1 brinzolamid sabit kombinasyonu kullanan olgularda istatistiksel olarak anlamlı KK artışı tespit edildi (sırasıyla p<0.001, p=0.003). KK değişimi açısından glokom grupları (Grup I, Grup II) ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (sırasıyla p<0.001, p=0.031). Ayrıca % 0.03 bimatoprost kullanan olgularda % 0.5 timolol + % 1 brinzolamid sabit kombinasyonu kullanan olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla KK artışı tespit edildi (p=0.048). Sonuç: Bimatoprost ve timolol + brinzolamid sabit kombinasyonu kullanımıyla GİB ve ONA düşüşü benzer düzeydeydi. Bununla birlikte bu ilaçların, özellikle bimatoprostta daha bariz olmak üzere KK'da anlamlı artışa sebep olduğu görülmüştür.
Yeni tanı primer hipertansiyon hastalarında koroidal kalınlık ve göziçi basıncı değerlerinde medikal tedavi ile ortaya çıkan değişiklikler
Amaç:Yeni tanı primerHT olgularında koroidal kalınlık (KK) ve göziçi basıncı (GİB) değerlerinde medikal tedavi ile ortaya çıkan değişiklikleri incelemek. Materyal ve Method:Çalışma Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, Ağustos 2014 – Eylül 2015 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Yeni tanı almış 46 primerHT hastasının 92 gözü ve 33 sağlıklı gönüllünün 66 gözü prospektifolarak değerlendirildi. HT hastaları antihipertansif ilaç olarak perindoprilarjininve amlodipinbesilatkullananlar olarak üzere iki gruba ayrıldı. Kontrol muayeneleri her vakada çalışmaya katılımda ve çalışmaya katılımdan itibaren 3. ve 6. ayda yapıldı. Tüm olgularda (civalısfigmomanometre) ile ortalama arteriyel basınç ölçümü (OAB), non-kontakttonometre ile göziçi basıncı (GİB) ölçümü ve optik kohorenstomografi (OKT) ile koroidal kalınlık (KK) analizini de içeren detaylı göz muayenesi yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular:Çalışmaya yaş ortalaması 49.95±7.87 yıl olanperindoprilarjinin (Grup I) kullanan 21 HT hastası, 47.96±10.77 yıl olanamlodipinbesilat (Grup II) kullanan 25 HT hastası ve 46.82±7.59 yıl olan 33 sağlıklı katılımcı dahil edildi. Çalışmadaki gruplar arasında cinsiyet açısından anlamlı bir farklılık yoktu (p=0.917). Kontrol grubunda başlangıçta ve sonraki tüm vizitler arasındaki ölçümler karşılaştırıldığında OAB değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmazken (p=0.056), Grup I ve Grup II'de bu değerlerin anlamlı olarak azaldığı saptandı (sırasıyla p< 0.001, p = 0.009). KK değerlerindeki değişim açısından ardışık üç seans kıyaslandığında sadece Grup I'deki KK değerlerinde giderek artış şeklinde anlamlı değişiklik gözlenirken (p=0.004), diğer gruplardaki KK ölçümlerindeise anlamlıbir fark saptanmadı (p=0,943, p=0,484).Ardışık vizitlerde yapılan GİB ölçümlerine bakıldığında, her üç grupta da GİB değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik saptanmadı(sırasıylap=0.421, p=0.306, p=0.879). Korelasyon analizinde; her üç gruptaki her üç seansta elde edilen OAB değerleri ile KK değerleri ölçümleri arasında anlamlı bir ilişki yoktu (r=-0.062, p=0.345).Her üç grubu dahilettiğimiz zaman tüm seanslarda elde edilen GİB değerleri ile KK ölçümleri arasında anlamlı bir ilişkinin olmadığı görüldü (r=0.026, p=0.692). Sonuç:Primer HT tedavisinde perindoprilarjinin kullanımıyla OAB düşürülmesi KK düzeylerinde anlamlı bir artışa yol açmaktadır. Anahtar Kelimeler: Primer Hipertansiyon, Koroidal Kalınlık, Göziçi Basıncı, Optik Kohorens Tomografi
Deneysel kornea neovaskülarizasyonunda topikal ve subkonjonktival afliberceptin etkinliği ve korneal adropin düzeyleri
Kornea avasküler bir dokudur. Çeşitli nedenlerle neovaskülarizasyon gelişmesi görme kalitesini önemli ölçüde azaltır. Çalışmamızın amacı deneysel kornea neovaskülarizasyonunda topikal ve subkonjonktival afliberceptin etkinliğini değerlendirmek, anjiogenezle ilgili olaylarda rol oynadığı düşünülen adropin düzeylerine bakılarak kornea neovaskülarizasyonundaki olası etkisini incelemektir. Çalışmada 42 adet Sprague Dawley cinsi erkek rat rastgele altı gruba ayrıldı. Birinci gruba herhangi bir işlem ve tedavi kullanılmadı. Diğer tüm gruplarda kornea santraline kimyasal koterizasyon yapılarak korneal yanık oluşturuldu. İkinci gruba tedavi verilmedi, üçüncü gruba topikal 2x1 serum fizyolojik, dördüncü gruba subkonjonktival 0,08 ml SF, beşinci gruba topikal 25mg/ml aflibercept 2x1 damla, altıncı gruba 0,08 ml 25mg/ml aflibercept enjeksiyon uygulaması yapıldı. Yeni damarlar ile kaplı kornea yüzeyinin tüm kornea alanına yüzdesi ölçülerek karşılaştırıldı. 10.günde anestezi altında dekapitasyon yapılıp gözler enüklee edildi. Tüm kornealar eşit 4 parçaya bölünerek birisinde, korneal VEGF, VEGFR-2, adropin düzeyleri ELİSA yöntemi ile değerlendirildi ve Total Antioksidan Seviyesi (TAS), Total Oksidan Seviyesi (TOS) değerlerine bakıldı. Diğer parçalarda ise TUNEL boyama, Vasküler Endotelyal Growth Faktör (VEGF), Vasküler Endotelyal Growth Faktör Reseptörü 2 (VEGFR-2) ve adropinin immün boyanması yapılarak histoskorlama yapıldı. Sonuç olarak neovaskülarizasyon alanlarının tüm korneaya yüzdesi, tedavi gruplarında, vaskülarizasyon grubundan (p<0.05) anlamlı olarak daha düşük saptandı. Tedavi grupları arasında da subkonjonktival aflibercept uygulanan grupta anlamlı olarak daha düşüktü. Grup 2 ile karşılaştırıldığında TUNEL pozitifliği, VEGF, VEGFR-2 ve adropin histoskorlaması tedavi gruplarında istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) bir şekilde azalmıştı. Grup 5 ve Grup 6 da VEGF ELİSA düzeyleri ve apoptotik indeks değerleri vaskülarizasyon grubundan anlamlı olarak daha düşük olduğu tespit edildi (p<0.05). Aflibercept, kornea neovaskülarizasyon tedavisinde her iki uygulanış şekliyle de etkili bulunmuştur, fakat klinik olarak subkonjonktival uygulamanın daha etkin olduğu gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Korneal neovaskülarizasyon, adropin, aflibercept
Epiretinal membran soyulması sonrası retinanın morfolojik ve fonksiyonel değişimini etkileyen faktörler
Amaç: Epiretinal membran (ERM) gelişen hastalarda uygulanan cerrahi tedavi sonrasında retinanın fonksiyon ve morfolojisinin değişimini etkileyen faktörleri değerlendirmek. Gereç ve yöntem: Çalışma Ağustos 2015 ve Ağustos 2016 tarihleri arasında ERM tanısı almış ve cerrahi uygulanmış ve postoperatif dönemde 12 ay süreyle takip edilmiş olan 51 hastanın 52 gözü dahil edilerek yapıldı. Hastaların preoperatif ve postoperatif 1. ay, 3. ay, 6. ay ve 12. aydaki ayrıntılı oftalmolojik muayeneleri yapıldı ve optik koherens tomografi (OKT) görüntüleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 30'u kadın (%58,8), 21'i (41,2) erkekti. Preoperatif ve postoperatif 12. ayda değerlendirilen parametrelerde cinsiyete göre anlamlı farklılık tespit edilmedi (p>0,005). Hastaların ortalama yaşı 66,9±8,2 idi. 67 yaş altındaki hastalarda preoperatif düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (DEİGK) ortalama 0,736±0,49 logMAR, 67 yaş üzerindeki grupta 0,874±0,36 logMAR olup aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,042). Diğer parametrelerde anlamlı fark tespit edilmedi (p>0,005). Olguların 25'inde (% 48,1) idiyopatik ERM, 27'sinde (% 51,9) çeşitli nedenlere bağlı sekonder ERM mevcuttu. İdiyopatik grupta parafoveal temporal dış retina kalınlığı preoperatif 139,44±29,31 µm iken, sekonder ERM grubunda 165,81±45,41 µm idi ve aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,020). Preoperatif ve postoperatif 12. aydaki değişimler incelendiğinde ise sadece parafoveal temporal dış tabakadaki kalınlık değişimi anlamlı olup (p=0,009), idiyopatik grupta kalınlık artarken, sekonder grupta azalmıştı. Epiretinal membran OKT bulgularına göre fokal yapışık ve diffüz yapışık olarak iki gruba ayrıldığında ise sadece fokal yapışıklık gösteren grupta parafoveal temporal kalınlıktaki değişim anlamlı olarak fazla bulundu(p=0,028). Olguların preoperatif ortalama görme keskinliği 0,81±0,4 (logMAR) iken, postoperatif 12. ayda 0,54±0,4 (logMAR) idi (p<0.001). Preoperatif DEİGK ile postoperatif 12. aydaki DEİGK arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (r=0,573, p=0,001). Başlangıçta ve cerrahi sonrası 12. ayda santral retinal kalınlık (SRK) ile DEİGK arasında anlamlı korelasyon görülemezken (sırasıyla r=0,07, p=0,563; r=-0,14, p=0,282), SRK değişimi ve DEİGK değişimi arasında anlamlı korelasyon bulundu (r=0,395, p=0,003). ERM cerrahisi sonrasında SRK ve parafoveal nazal ve temporal retinanın iç tabakalarında anlamlı kalınlık azalması görülürken (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001), parafoveal nazal ve temporal retinanın dış tabakalarında anlamlı değişiklik olmadığı görüldü (sırasıyla p=0,877, p=0,230). Fotoreseptör iç/dış segmenti (İS/DS) sağlam olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında preoperatif olarak iki grup arasında DEİGK'de anlamlı fark bulunamazken, postoperatif 12. ayda İS/DS hattı sağlam olan grupta anlamlı olarak daha iyi olduğu görüldü (sırasıyla p=0,057, p=0,001). Sonuç: ERM'lerin cerrahi olarak uzaklaştırılması sonrasında retinada fonksiyonel ve morfolojik olarak iyileşme sağlanmaktadır. Başlangıç görme keskinliği ile İS/DS hattı bütünlüğünün postoperatif görme keskinliği için önemli prognostik faktörler olduğu sonucuna varılmıştır.
Deneysel üveit modelinde ghrelin tedavisi ve vitreus sitokin düzeyleri
Bu çalışmada, deneysel üveit modelinde ghrelin tedavisinin sitokinler üzerine olan etkileri araştırılmıştır. Üveit tedavisinde etkin oldukları bilinen takrolimus ve infliksimab ghrelin ile etkinlik açısından karşılaştırılmıştır.Denekler, 300 gram ağırlığında 30 adet rattan oluşmuştur. Ratlar, her bir grupta altı denek olacak şekilde beş eşit gruba ayrılmıştır. Birinci grup dışındaki bütün ratlara intraperitoneal 1 mg/ml konkanavalin a uygulanarak deneysel üveit oluşturulmuştur. Üveit oluşumu, 14. gün her gruptan ikişer rat globunun histopatolojik olarak incelenmesi ile tespit edilmiştir. İkinci gruptaki ratlara üveit oluşumu sonrası tedavi verilmemiştir. Üçüncü grubtaki ratlara üveit oluşumu sonrası intraperitoneal infliksimab 0, 1, 3, 5 ve 7. günlerde 100 mikrolitre olarak uygulanmıştır. Dördüncü gruba üveit oluşumu sonrası intraperitoneal takrolimus, yedi gün boyunca 1 mg/kg/gün olarak verilmiş, 5. gruba üveit oluşumu sonrası 7 gün boyunca intraperitoneal 10 ng/kg/gün dozunda ghrelin tedavisi uygulanmıştır. Çalışmanın 21. günü her grupta enüklee edilen gözlerden alınan vitreus örnekleri immünolojik olarak değerlendirilmiştir.Üveit oluşumunu tespit etmek için yapılan histopatolojik değerlendirmede immünizasyon uygulanan gruplardaki ratların retina ve siliyer cisimlerinde harabiyet gözlenmiştir. TNF ??? , IL-1 ve IL-6 gibi enflamasyonda rol oynayan sitokinlerin değerlendirilmesinde üveit oluşturulan grupta, kontrol grubuna göre anlamlı derecede yükselme tespit edilmiştir (p<0.05). Ayrıca takrolimus ve infliksimab uygulanan grupta tedavi sonucunda anlamlı olarak bu üç sitokin düzeylerinde azalma saptanırken (p<0.05), ghrelin tedavisi verilen grupta sitokin düzeyleri azalmış ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05).Sonuç olarak TNF ??? , IL-1 ve IL-6 gibi üveit patogenezinde önemli rol oynayan sitokinleri etkisiz hale getirebilecek ya da düzeylerini azaltacak takrolimus ve infliksimabın tedavide etkin olduğu ancak ghrelin tedavisinin istenilen etkiyi ortaya çıkarmadığı saptanmıştır. Ghrelin tedavisinin üveitteki etkin dozunun saptanabilmesi için farklı dozlar ve farklı uygulama şekilleri ile yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Üveit, TNF-a, IL-1, IL-6, takrolimus, infliksimab, ghrelin.
Deneysel katarakt modelinde ghrelin ve melatoninin etkisi
Katarakt, dünyada görme azlığı yapan nedenler arasında ilk sırada yer almakta ve insidansı yaş ile artmaktadır. Bu çalışmada sodyum selenitle oluşturulan deneysel katarakt modelinde ghrelin ve melatoninin kataraktı önleyici etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmada, 35 adet Spraque Dawley türü rat randomize olarak beş eşit gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu olarak belirlenen grup I hariç yavru ratlara doğumlarının 10. gününde subkutan sodyum selenit enjeksiyonu yapılmıştır. Postpartum 8-15. günler arası sham I olarak belirlenen ikinci gruba 2 mg/kg/gün serum fizyolojik, sham II olarak belirlenen üçüncü gruba %1?lik etanol-serum fizyolojik, melatonin ve ghrelin grubu olarak belirlenen dördüncü ve beşinci gruplara ise sırasıyla 10 µg/g/gün melatonin ve 20 ng/kg/gün ghrelin intraperitoneal olarak uygulanmıştır. Katarakt evrelemesi yapıldıktan sonra lensler kapsülleriyle beraber çıkarılıp glutatyon (GSH), malondialdehit (MDA), total antioksidan (TAS), total oksidan (TOS) ve total nitrit (TN) seviyeleri analiz edilmiştir. Ortalama katarakt evreleri sham I, sham II, melatonin ve ghrelin grubunda sırasıyla 1.71±1.06, 1.78±1.12, 0.35±0.39, 1.64±1.21 olarak saptanmıştır. Melatonin grubunun katarakt evresi ortalaması kontrol grubu hariç diğer grupların ortalamalarından istatistiksel olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). Melatonin grubunda ortalama lens GSH, TAS ve TN seviyeleri diğer gruplardan anlamlı olarak yüksek bulunurken, MDA ve TOS seviyeleri ise sham I-II ve ghrelin gruplarına göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). Ghrelin grubunun lens biyokimyasal analizleri sham gruplarıyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Melatonin grubunda lens MDA ve TOS seviyelerinin sham I-II ve ghrelin gruplarına göre daha düşük, GSH, TAS ve TN seviyelerinin ise daha yüksek olması, melatoninin kataraktı önleyici etkisini desteklemektedir. Ghrelinin ise kataraktı önlemede melatonin kadar etkili olmadığı görülmüştür. Ghrelinin katarakt oluşumunu önlemede etkin olan dozunun saptanabilmesi için farklı dozlar ile yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sodyum selenit, deneysel katarakt, melatonin, ghrelin
Artmış göz içi basıncını düşürücü mannitol tedavisinin koroid kalınlığına etkisinin EDİ-OKT ile değerlendirilmesi
Amacımız artmış göz içi basıncını düşürmek için uygulanan mannitol infüzyon tedavisinin koroid kalınlığı üzerine etkisini EDİ OKT ile değerlendirmektir. Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğinde, Ağustos 2011 ile Şubat 2012 tarihleri arasında yüksek göz içi basıncını düşürmek için mannitol infüzyonu verilen 23 hastanın 46 gözü çalışmaya alındı. Çalışmaya göz içi basıncı bir gözünde ? 40 mmHg (40-52 mmHg) olan, diğer gözünde < 30 mmHg (13-28 mmHg) olan hastalar dâhil edildi. Bilinen retinal veya koroidal hastalığı olanlar dâhil edilmedi. Hastaların mannitol öncesi ve mannitol sonrası koroid görüntüleri EDİ ?Enhanced Depth İmaging? optik koherens tomografi (Spectralis; Heidelberg Engineering, Heidelberg, Germany) ile değerlendirildi. Tüm ölçümler için OKT görüntüsü fovea merkezinden geçen tek horizontal kesit alındı. Fovea merkezinden 500 mikron aralıklarla nazal ve temporal taraftaki 3000 mikronluk koroid kesitinin kalınlığı ölçüldü. Koroid kalınlığı retina pigment epitelinin dış kenarı ile skleranın iç kenarı arasındaki mesafe olarak ölçüldü. Tüm koroid kalınlıkları bir retina uzmanı tarafından tek kör olarak 2 kez ölçüldü. Ölçüm arası tekrarlanabilirlik katsayısı için Bland-Altman analizi kullanıldı. Koroid kalınlık ölçümlerinin farklılığı two-tailed paired sample t-test ile değerlendirildi. p< 0.05 anlamlı kabul edildi. İstatiksel analiz için SPSS yazılımı (SPSS 16.0.0; Inc. Chicago, IL) kullanıldı. Çalışmaya alınan 23 hastanın 14'ü erkek, 9'u kadın, olup yaş ortalamaları 61,48 yıldır (aralık = 18-82 yıl). Hastaların düzeltilmiş en iyi görme keskinlik ortalaması GİB ? 40 mmHg gözünde 0,9 ± 0,9 LogMAR iken diğer gözünde 0,2 ± 0,2 LogMAR'dır (p= 0,002). Hastaların mannitol öncesi ortalama GİB değerleri GİB ? 40 mmHg olan gözde 44,35 ± 4,18 mmHg, diğer gözde 19,91 ± 3,99 mmHg'dır (p< 0,001). Hastaların fundus muayenelerinde cup/disk (C/D) oranları GİB ? 40 mmHg gözünde 0,6 ± 0,32 iken diğer gözünde 0,3 ± 0,23'dir (p= 0,003). Mannitol tedavisi öncesi subfoveal ortalama koroid kalınlığı GİB ? 40 mmHg olan gözde 225, 96 ± 88, 89 µm, diğer gözde 267,22 ± 121,63 µm bulunmuştur (ortalama fark = 41,26 ± 68,23) (p= 0,008). Mannitol tedavisi sonrasında GİB ? 40 mmHg olan gözde 236,43 ± 96,44 µm, diğer gözde 278,83 ± 128,35 µm'dir (ortalama fark= 42,39 ± 71,68) (p= 0,010). Gözlerin subfoveal kalınlıkları mannitol öncesi ve sonrasın arasındaki değişişim incelendiğinde GİB ? 40 mmHg gözde 10,47 ± 21,58 µm'luk artış (% 4,6 değişim) (p= 0,029), diğer gözde 11,60 ± 26,56 µm'luk artış (% 5,4 değişim) (p= 0,048) izlenmiştir. Koroid kalınlık değişimi açısından gözler arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p= 0,746). Ölçümler arası tekrarlanabilirlik katsayısı (23 x 4 = 92 çift ölçümün) yaklaşık 25,22 (95% CI, 21,7 -27,6) µm'du. Tüm ölçümlerin Pearson korelasyon katsayısı p< 0,001'dir. Çalışmamızda GİB basıncı yüksek gözlerin koroid kalınlığı anlamlı olarak daha incedir. Mannitol sonrası subfoveal koroid kalınlığındaki artış tekrarlı ölçümler arasındaki değişkenlik nedeniyle anlamlı bulunmamıştır.
Gebeliğin koroid kalınlığı üzerine etkisinin optik koherens tomografi ile incelenmesi
Amacımız gebeliğin koroid kalınlığı üzerine olan etkisini Optik Koherens Tomografi ile değerlendirmektir. Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğinde takipleri yapılan, yaşları 21-35 arasında değişen, gebeliğinin ilk 10 haftasında olan 25 olgunun 50 gözü çalışmaya dâhil edildi. Doğuma kadar 3 ayda bir ve doğum sonrası 1. ayda görme keskinliği, ön segment muayenesi, göz içi basınç ölçümü, santral kornea kalınlığı ölçümü, fundus muayenesi, optik koherens tomografi ile retinal sinir lifi kalınlığı ölçümü, santral maküla kalınlığı ölçümü ve koroid kalınlığı ölçümü yapıldı. Fovea merkezindeki koroid kesitinin kalınlığı ölçüldü. Koroid kalınlığı olarak retina pigment epitelinin dış kenarı ile skleranın iç kenarı arasındaki mesafe alındı. Kontrol grubu olarak aynı yaş grubundan, sistemik olarak sağlıklı; oküler yönden patolojisi olmayan 24 olgu alındı. Koroid kalınlığının gebeliğin her bir anında ve gebelik sonrasındaki değişimindeki anlamlık Friedman testi ile incelendi. Çalışmaya alınan 24 gebe kadının medyan yaşı 26 yıldır. Hastaların düzeltilmiş en iyi görme keskinlikleri LogMAR 0,0 olarak bulundu ve gebelik süresinde değişim izlenmedi. Gebelik boyunca ve doğumdan 1 ay sonra koroid kalınlığında anlamlı bir değişiklik izlenmedi (p=0,87). Gebeliğin 2. ve 3. timesterlerindeki ortalama GİB ölçümleri diğer ölçüm dönemleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak düşük bulundu(p<0,05). İkinci ve 3. timesterlerdeki ortalama SKK ölçümleri diğer ölçüm dönemleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak yüksek bulundu(p<0,05). Ayrıca gebe kadınların koroid kalınlığı aynı yaş grubunda 24 gebe olmayan kadın ile karşılaştırıldı ve istatistiksel olarak anlamlı olmasa da ortalama 25 mikron daha fazla bulundu(p=0,086). Subfoveal koroid kalınlığındaki bu artış daha fazla sayıda gebe ile daha uzun süreli takip yapılarak kontrol edilmelidir.
Ekzotropya ve ezotropya varlığında plusoptix A09 fototarayıcıda izlenen bulgular
Amaç: Şaşılık varlığında çocuklarda ambliyopi taraması yapmak için geliştirilmiş bir fototarayıcı olan PlusoptiX A09 (PlusoptiX, Gmbh; Nürnberg, Almanya)'un bulgularını değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: 09 Aralık 2013 ile 09 Aralık 2014 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi göz kliniğine başvuran ve ekzotropya veya ezotropya tanısı alan olguların şaşılık tipi, kayma miktarı ve plusoptiX A09 bulguları retrospektif incelendi. PlusoptiX bulguları incelenip altın standart ortoptik ve sikloplejik muayene ile karşılaştırıldı. Duyarlılık ve özgüllük hesaplandı. Bulgular: Yaş aralığı 5ay ile 183 ay olan 105 olgu çalışma kapsamına alındı. 72 (%68.5)olguda ezotropya, 33 (%31.5) olguda ekzotropya mevcuttu. Ekzotropyalı olguların 18'i(%54.5) intermitan idi. Şaşılık varlığında PlusoptiX A09'un ölçüm yapamadığı veya yüksek refraksiyon kusuru tesbit ettiğ olgular % 59 idi. Bu oran sadece ezotropyalı olgular değerlendirildiğinde % 69; ekzotropyalı olgular değerlendirildiğinde duyarlılık % 36 olarak tespit edildi. Olgular kayma miktarına göre değerlendirildiğinde bu oran 30 PD'nin altında kayması olan olgularda % 35, 30 PD üzerinde kayması olan olgularda % 83 olarak tespit edildi. PlusoptiX intermitan olguların tümünde şaşılığı tesbit edemediği görüldü. Sonuç: PlusoptiX A09'un tek başına şaşılığa tanı koyamadığı izlendi. Özellikle kayma miktarı 30 PD'den düşük olanlarda ve intermitan ekzotropyası bulunanlarda duyarlılığı düşük bulundu.
Dakriosistorinostomi tekniklerinin değerlendirilmesi: Meta-analiz çalışması
Amaç: Lakrimal sistem tıkanıklıklığı cerrahi tedavisinde dakriyosistorinostomi uygulanmaktadır. Dakriosistorinostomi genel olarak "Eksternal" ve "Endonazal" yaklaşımla yapılabilmektedir. Bu çalışmada, DSR teknikleri, tek ya da çift flepli mukoza anastomozu ve silikon tüp entübasyonu kullanımı karşılaştırılarak başarı oranları incelenmiştir. Metot: Bu çalışmada, Pubmed veri tabanı kullanılarak altı aylık periyotta 1933-2014 yılları arasındaki DSR yayınları taranmıştır. Anahtar kelimeler İngilizce dilinde "Dakriyosistorinostomi", "Eksternal DSR", "Endonazal DSR", "Flep + DSR" ve "Silikon Tüp Entübasyonu" olarak belirlenmiştir. Ulaşılan çalışmalar önce SPSS ver.18 programı ile tanımlayıcı istatistikler olarak analiz edilmiştir. Sonrasında ise, Comprehensive Meta Analysis (CMA ver.2) programı kullanılarak değerlendirme yapılmıştır. Sabit etki modeli açısından Mantel Haenszel metodu tercih edilerek Odds oranı hesaplanmıştır. Bulgular: Pubmed veri tabanında yapılan tarama sonrasında 3,372 makale tespit edilmiştir. Dahil edilme kriterleri olarak, 18 yaşından büyük hastaların dahil edildiği İngilizce dilinde yazılmış 1933-2014 yılları arasında yayımlanan komperatif, retrospektif ve prospektif çalışmalar ele alınmıştır. DSR için 38 (n:3,839), flep karşılaştırması için 25 (n:2,186) ve silikon tüp entübasyonu için 43 (n:3,011) adet makale ve örneklem büyüklüğü elde edilmiştir. %95 güven aralığındaki meta analizde eksternal ve endonazal DSR karşılaştırması için OR:1,263 (p:0,014); tek veya çift flep anastomozu karşılaştırılması için OR: 0,309 (p:0,000); endonazal DSR'de silikon tüp kullanımına göre yapılan karşılaştırmada OR: 1,033, eksternal DSR'de silikon tüp kullanımı için yapılan karşılaştırmada OR:0,148 şeklinde hesaplanmıştır. Sonuçlar: Eksternal DSR ve endonazal DSR karşılaştırıldığında, eksternal DSR istatistiksel olarak daha başarılıdır. Çift flep anastomozu yapılan DSR'lerle, tek flep kullanımı olan DSR'ler karşılaştırıldığında cerrahi başarı oranı değişmemektedir. Endonazal ve eksternal DSR'de silikon tüp kullanımı başarı oranını etkilememektedir. Anahtar Kelimeler: Dakriyosistorinostomi, eksternal, endonazal, flep, silikon tüp entübasyonu meta analiz.
Diyabetin koroid kalınlığı ve peripapiller retina sinir lifi tabakası kalınlığı üzerine etkileri
Amaç : Diyabetin koroid kalınlığı ve peripapiller sinir lifi tabakası kalınlığı üzerine etkilerini değerlendirmek Gereç ve Yöntem : Kasım 2015 ve Ağustos 2016 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları polikliniğine kontrol amaçlı gelen 18 yaş üzerindeki diyabet hastaları, diyabetik retinopatinin evresine göre 3 gruba ayrıldı. Aynı tarihlerde hastaneye kontrol amaçlı başvuran ve sistemik hastalığı bulunmayan gönüllüler kontrol grubunu oluşturdu. Grup 1 sağlıklı gönüllüler 29 katılımcının 58 gözü, grup 2 diyabetik retinopati (DR) olmayan diyabeti olan 52 hastanın 103 gözü, grup 3 de non-proliferatif diyabetik retinopatili (NPDR) 29 hastanın 58 gözü, grup 4 de proliferatif diyabetik retinopatili (PDR) 25 hastanın 50 gözü dâhil edildi. Tüm hastalara tam oftalmolojik muayene ve optik koherens tomografi (OKT) cihazı ile retina sinir lifi tabakası (RSLT), subfoveal koroid (SFK), peripapiller koroid (PPK), santral makula kalınlığı (SMK) ölçümü yapıldı. Bulgular : Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 56,7 idi, 135 hastanın 62 si (%46) erkek, 73'ü (%54) kadın idi. Gruplar yaş ve cinsiyet bakımından benzerdi (p=0,061 ve p=0,471). Göz içi basınçları (p=0,052) ve refraksiyon (p=0,666) açısından gruplar arasında fark yoktu. Görme keskinliği PDR grubunda anlamlı olarak daha kötü idi (p<0,001). RSLT analizinde temporal kadranda PDR grubunda diğer tüm gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek değer bulundu (p<0,001, =0,001 ve =0,014). RSLT ölçümlerinde temporal kadran dışında diğer tüm kadranlarda grup 3 deki NPDR hastalarında daha ince bulundu ama anlamlı farklılık her grupta yoktu. RSLT nazal kadranda grup 3 de grup 1 ve 2 ye göre anlamlı olarak daha ince bulundu (p=0,005 ve 0,016). RSLT nazalinferior kadranda grup 3 de grup 2 ye göre anlamlı derecede daha inceydi (p=0,021). PPK ölçümlerinde süperior kadranda grup 3 de grup 1'e göre koroid anlamlı olarak daha ince bulundu (p=0,010), nazal kadranda ise grup 3 de grup 1 ve 2'ye göre daha ince bulundu (p=0,008 ve p=0,016). Temporal ve inferior kadranlarda da PPK daha ince bulundu ama istatistiksel anlamlılık yoktu. SFK ölçümlerinde gruplar arası anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Grup 4'de diğer tüm gruplara göre SMK anlamlı olarak daha kalın bulundu (p<0,001). Sonuçlar : NPDR grubunda RSLT ve PPK kalınlığının sağlıklılara göre daha ince olduğu gösterilmiştir. PDR'li grupta temporal kadrandaki RSLT ölçümleri daha kalın izlenmiştir. SFK kalınlık ölçümlerinde diyabet ve sağlıklı bireyler arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Farklı hastalıkların (Glokom vb.) teşhisi ve progresyon analizi yapılırken diyabetlilerde RSLT ve PPK'nın etkileneceği göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler : Retina sinir lifi tabakası, diyabetik retinopati, peripapiller koroid, subfoveal koroid, diyabetes mellitus
Obstrüktif uyku apne sendromlu olgularda korneal topografik değişikliklerin incelenmesi
IŞIK İ, Obstriktif Uyku Apne Sendromu tanısı alan hastalarda korneal topografik değişikliklerin incelenmesi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Tezi, Zonguldak 2018 Amaç: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) tanısı alan hastalarda korneal topografik değişiklikleri ve ön segment parametlerini değerlendirmek ve hastalığın şiddeti ile ilişkisini belirlemek Gereç ve Yöntem: Bu çalışma prospektif – randomize ve karşılaştırmalı olarak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde Eylül 2016 – Ocak 2018 tarihleri arasında yapıldı. Hasta grubu Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Göğüs Hastalıkları Uyku Laboratuvarında OUAS tespit edilmiş hastalardan; kontrol grubu ise aynı merkezde göz hastalıkları polikliniğine başvuran sağlıklı gönüllülerden seçildi. OUAS' ı olan 60 hastanın 113 gözü ve 30 sağlıklı gönüllünün (grup 0) 59 gözü çalışmaya dahil edildi. Hasta grubu apne hipopne indekslerine göre hafif evre (grup 1), orta evre (grup 2) ve ağır evre (grup 3) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Tüm hastalara tam oftalmolojik muayene yapıldı. Kombine Scheimpflug-Placido korneal tomografi (SIRIUS 3D Rotating Scheimpflug Camera & Topography System V.3.2) kullanılarak pupil çapı, minimum kornea kalınlığı, apeksteki korneal kalınlık, merkezi kornea kalınlığı, aköz derinliği, aköz hacmi, ön kamara açısı, horizontal ön kamera çapı, kornea hacmi, simule K değerleri, kornea ön ve arka yüz 3 mm'deki keratometrik değerler, RMS/A değerleri, simetri indeksleri, keratokonus ön ve arka verteks yüksekliği, keratokonus varlığı açısından karşılaştırıldı. Gevşek kapak sendromu ve kolay çevrilen kapak varlığı açısından hastalar değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında yaş ve cinsiyet bakımından fark saptanmadı (sırasıyla, p=0.946, p=0.966). Sistemik hipertansiyon ve vücut kitle indeksi kontrol grubuna göre bütün OUAS gruplarında anlamlı yüksek saptandı (sırasıyla, p=0.019, p<0.001). Tip 2 Diabetes Mellitus (DM) kontrol grubuna göre orta ve ağır OUAS gruplarında anlamlı yüksek saptandı (p=0.003). Obstruktif uyku apne sendromlu hastalar ile kontrol grubu arasında arasında pupil çapı, simule K değerleri, keratometrik değerler, RMS/A değerleri, simetri indeksleri, keratokonus ön ve arka vertex yüksekliği ve keratokonus açısında anlamlı fark bulunamadı (p>0.05). Minumum korneal kalınlık kontrol ve hasta gruplarında sırasıyla; 532 (471-591) μm, 540 (470-604) μm, 558.5 (502-613) μm, 534 (456-605) μm olup orta OUAS grubunda anlamlı yüksek bulundu (p<0.001). Merkezi kornea kalınlığı sırasıyla 536 (470-600) μm, 544 (480-610) μm, 560 (400-620) μm, 538 (460-610) μm idi ve orta OUAS grubunda anlamlı yüksek saptandı (p <0,001). Apeks kalınlığı bakımından gruplar arasında istatistiksel fark saptanmadı (p=0,061). Korneal hacim sırasıyla 55.8 (51.30-65.80)mm3, 57.7 (51.6-63.80) mm3, 58.55(54.0-67.0) mm3 ve 56.3(51.2-62.2) mm3 olup orta OUAS grubunda anlamlı yüksek saptandı (p<0.001). Aköz derinliği, aköz hacmi, ön kamara açısı ve horizontal ön kamara çapı ağır OUAS grubunda anlamlı derecede yüksek saptandı (p değerleri sırasıyla; p=0.001, p=0.005, p<0.001, p=0.007). Yapılan tek değişkenli analizde tip 2 DM' nin kontrol grubu ile çalışma gruplarında farklı çıkan parametreler üzerine etkisi değerlendirildi ve istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Bu nedenle orta ve ağır OUAS gruplarından Tip 2 DM tanısı olan olgular çıkarılarak analiz tekrarlandı. İkinci analiz sonuçlarında yalnızca aköz derinliği, aköz hacmi ve ön kamara açısı parametreleri OUAS grubunda anlamlı yüksek saptanırken (sırasıyla, p=0.005, p=0.043, p<0.001), keratometrik değerlerde ve korneal kalınlık ile ilgili parametrelerde iki grup arasında fark saptanmadı (p>0.05). Hiçbir hastada gevşek kapak sendromu saptanmadı. Kolay çevrilen üst göz kapağı oranı kontrol grubuna göre orta ve ağır OUAS gruplarında anlamlı yüksek saptandı (oranlar sırasıyla; % 6.8 ; %5.1 ; %28.9 ; %30.6, p= 0.001). Sonuç: Obstrüktif uyku apne sendromu aynı zamanda metabolik sendromun bir parçasıdır ve diabetes mellitus bu olgularda yüksek oranda görülür. Çalışmamızda Diabetes Mellitus' lu hastaların dahil edildiği analizde kontrol grubu ile OUAS grubu arasında korneal parametrelerde fark saptanırken diyabetik olguların dışlandığı diğer analizde ilgili parametreler benzer bulundu. Diabetes Mellitus hastalığı olmayan OUAS hastalarında yalnızca ön kamara parametreleri bakımından fark saptandı. Bu çalışmanın sonuçlarına göre OUAS olgularında korneal parametrelerde keratokonus lehine bir bulgu saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Obstruktif uyku apne sendromu, Korneal topografi, Scheimpflug görüntüleme
Deneysel glokom modelinde ebselen ve ghrelinin etkisi
ÖZETGlokom retinal gangliyon hücre ölümüyle seyreden, optik sinir nöropatisidir. Artmış göz içi basıncı glokom için bir risk faktörüdür. Oksidatif ve nitratif stresin glokomda nöronal ölümün gelişiminde rolü olduğu açıktır.Bu çalışmada amaç ebselen ve ghrelinin göz içi basınç artışı varlığında retina üzerindeki olası, koruyucu etkilerini biyokimyasal ve immünohistokimyasal yöntemlerle araştırmaktır. Çalışmamızda 35 adet Sprague Dawley rat rastgele bölünerek 5 gruba ayrılmıştır. Birinci gruba cerrahi ve tıbbi müdahele yapılmamıştır. Diğer gruplardaki ratlara ise gözlerindeki limbal venlerden köken alan üç dala, unilateral oftalmik koter kullanılarak koterizasyon yapılmıştır ve bu gözlerde göz içi basınç artışı sağlanmıştır. İkinci grup salin, üçüncü grup dimetil sulfoksid, dördüncü grup ebselen, beşinci grup ise ghrelin ile tedavi edilmiştir. Deney süresinin sonunda ratların sağ gözlerine enükleasyon yapılmıştır. Deney gruplarından elde edilen gözlerden alınan ön kamara sıvısında malondialdehit, nitrit oksit, siliyer cisimde nitrit oksit sentetaz-2 düzeyleri ölçülmüştür.Salin ve dimetil sulfoksid ile tedavi edilen gruplardan alınan hümör aközde, 1. gruba göre malondialdehit, nitrit oksit ve nitrit oksit sentetaz-2 düzeyleri anlamlı şekilde artmıştır (p<0.05). Ebselen ve ghrelin ile tedavi edilen gruplarda ise malondialdehit, nitrit oksit ve nitrit oksit sentetaz-2 düzeyleri 1. gruba göre anlamlı artış göstermemiştir (p>0.05). Retinal TUNEL boyaması, salin ve dimetil sulfoksid ile tedavi edilen gruplarda, 1. gruba göre apoptozis varlığının arttığını göstermiştir. Ayrıca bu gruplarda GFAP, S-100, vimentin ekspresyonunun arttığı immunohistokimyasal olarak gösterilmiştir (p<0.05). Ebselen ve ghrelin ile tedavi edilen gruplarda apopitozis, sham gruplarına göre belirgin olarak azalmıştır ve GFAP, S-100, vimentin ekspresyonunun da azaldığı izlenmiştir (p<0.05).Sonuçta; glokom patogenezinde birçok faktörün etkili olduğu görülmüştür ve ebselen ile ghrelinin glokomatöz hasarda koruyucu özellikleri olduğu gösterilmiştir.Anahtar Kelimeler: Deneysel glokom, ebselen, ghrelin
Aort anevrizması tespit edilen hastalarda korneal ve oküler değişikliklerin incelenmesi
Amaç : Aort anevrizması tespit edilen hastalarda korneal ve oküler değişiklikleri değerlendirmek Gereç ve Yöntem: Hasta grubu (grup 1) 2016 - 2017 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi kardiyoloji polikliniğinde aort anevrizması tespit edilmiş hastalardan; kontrol grubu (grup 2) ise aynı tarihler arasında aynı merkezde göz hastalıkları polikliniğine başvuran sağlıklı gönüllülerden seçildi. Grup 1'de aort anevrizması olan 33 hastanın 63 gözü, grup 2'de 35 sağlıklı gönüllünün 69 gözü çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalara tam oftalmolojik muayene ve rotasyonlu Scheimpflug korneal tomografi (OCULUS PENTACAM, Anterior Segment Tomography 1.20r.76 versions) kullanılarak sagital en dik değer (Sd), santral kornea kalınlığı (SKK), en ince noktadaki kornea kalınlığı (KK min), korneal hacim (KH), ortalama pakimetrik progresyon indeks (PPI ort), minimum pakimetrik progresyon indeks (PPI min) ve maksimum pakimetrik progresyon indeks (PPI max), maksimum Ambrosio ilişkili kalınlık değeri (ART max), arka korneal elevasyon (AKE), arka yüzey elevasyon farkı (AEF) ölçümleri alındı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 56,7 idi. 68 hastanın 38'i (% 55,3) erkek, 30'u (%44,7) kadın idi. Gruplar yaş ve cinsiyet bakımından benzerdi (sırasıyla p=0,082, p=0,145). Görme keskinliği ve göz içi basınçları açısından gruplar arasında fark yoktu (sırasıyla p=0,47, p=0,199). Pentacam Scheimpflug görüntülemede K dik, K düz, K ort, KK min, SKK, KH, I-S, Sd, AKE değerlerinde her iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p>0.05). Pentacam sistemi Belin/Ambrosio gelişmiş ektazi görüntüleri ile belirlenen PPI ort, PPI min, PPI max, ART max değerlerinde her iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p>0.05). Pentacam sistemi Belin/Ambrosio gelişmiş ektazi görüntüleri ile belirlenen AEF değeri grup 1'de grup 2'ye göre daha yüksekti ve bu fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,04). Sonuçlar: Grup 1'de AEF parametresi anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Keratokonusun erken evrelerde bu parametrede artış izlenebilmektedir. Bu nedenle aort anevrizma tanılı hastaların korneal yüzeylerinin keratokonus açısından etkilenebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aort anevrizması, Arka korneal elevasyon, Keratokonus, Korneal tomografi, Lizil oksidaz, Scheimpflug
Deneysel proliferatif vitreoretinopati modelinde oktreotid ve infliksimabın sitokin düzeylerine etkisi
Proliferatif vitreoretinopati aktif sellüler proliferasyon ve traksiyonel retina dekolmanı gelişimiyle karakterize olan ciddi bir hastalık tablosudur. PVR tedavisinde cerrahi ekipman ve vitreoretinal cerrahi tekniklerindeki gelişmelere rağmen olguların birçoğunda sonuç görme keskinliği tatminkar değildir. Bu çalışmanın amacı intravitreal oktreotid ve infliksimabın PVR patogenezinde önemli rol oynayan sitokin düzeylerine ve PVR gelişimi üzerine olan etkinliğini araştırmaktır. Yirmi sekiz adet pigmentli kobay her grupta 7 denek olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup 1'e limbusun 1.5 mm gerisinden 0.2 ml serum fizyolojik intravitreal olarak uygulandı (kontrol). Grup 2'ye aynı metodla 0.07 IU/0.1 ml dispase ve 0.1 ml serum fizyolojik uygulandı (sham). Grup 3'e aynı metodla 0.07 IU /0.1 ml dispase ve 1 mg/0.1ml infliksimab uygulandı (infliksimab). Grup 4'deki kobaylara da aynı metodla 0.07 IU/0.01ml dispase ve 1 mg/0.1ml oktreotid uygulandı (oktreotid). Deney süresi boyunca grub 3 ve 4'e toplam iki kez aynı dozda intravitreal enjeksiyon yapıldı. PVR gelişimi için gerekli olan 10 haftalık süre beklenildi. Deney bitiminde gözler enüklee edilip ikiye bölündü; globun yarısı hematoksilen-eozin ile boyanarak epiretinal membran oluşumu, ganglion hücrelerinde karyopiknoz varlığı, fotoreseptör hücrelerinde bozulma ve retinal fold varlığı açısından histopatolojik olarak değerlendirmeye alınırken, diğer yarısının retinaları ayrılarak IL-1, IL-6, TNF-?, TGF-ß ve PDGF düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. İnfliksimab grubunda histopatolojik olarak fotoreseptör hücrelerde bozulma ve epiretinal membran oluşumu açısından sham grubuna göre anlamlı düzelme olduğu izlendi (p=0.031, p=0018). Oktreotid grubunda ise sadece fotoreseptör hücrelerde bozulma açısından sham grubuna göre anlamlı düzelme olduğu izlendi (p=0.031). Retinal TNF-?, IL-1, IL-6 ve PDGF düzeyleri tedavi gruplarında sham grubuna göre anlamlı düşüş gösterirken (p<0.05), TGF-ß düzeyindeki düşüş tedavi gruplarıyla sham grubu arasında istatiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Sonuç olarak PVR patogenezinde önemli rol oynayan sitokin düzeylerini düşüren, intravitreal infliksimab ve oktreotid PVR gelişimini engelleyebilmektedir. Bu ilaçların PVR'nin profilaksisi ve tedavisinde adjuvan farmakolojik ajan olarak klinikte kullanıma girebilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Proliferatif vitreoretinopati, infliksimab, oktreotid
Tedaviye dirençli diyabetik maküler ödemli olgularda, intravitreal deksametazon implantasyonu ile intravitreal anti-VEGF enjeksiyon etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Diyabetik maküler ödemi (DMÖ) olan, anti-VEGF tedavisine rağmen maküla ödemi devam eden olgularda intravitreal deksametazon (DEX) implant ile aylık anti-VEGF tedavisinin etkinliklerini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Daha önce 3 doz aylık göz içi anti-VEGF (Aflibercept veya Ranibizumab) uygulanmış DMÖ'lü (santral maküla kalınlığı (SMK)>300 μm) hastalar (n=74) çalışmaya dahil edildi. Hastalar 4 gruba ayrıldı 1.ve 2.grup başlanan anti-VEGF tedavisinden sonra 3 doz daha başlanan anti-VEGF'i alan gruplardı. 3.ve 4.grup ise anti-VEGF tedaviden sonra intravitreal deksametazon implanta geçilen gruplardı. Hastalar enjeksiyon sonrası 1.hafta 1.ay, 2.ay, 3.ay ve 6.ay takip edildi. Ortalama en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EDGK) değişimi, ortalama santral maküler kalınlık (SMK) ve ortalama göz içi basınç (GİB) değişimi parametreleri değerlendirildi. Bulgular: Yetmiş dört hastanın 94 gözü çalışmaya dahil edildi.1.gruptaki (Aflibercept+Aflibercept) 25 hastanın (16 Kadın, 9 Erkek) yaş ortalaması 62,68 ±6,9 2.gruptaki (Ranibizumab+Ranibizumab) 27 hastanın (17 Kadın, 10 Erkek) yaş ortalaması 64,74±7,6 3.gruptaki (Aflibercept+Deksametazon) 22 hastanın (18 Kadın, 4 Erkek) yaş ortalaması 64,27 ±8,0 4.gruptaki (Ranibizumab+Deksametazon) 21 hastanın (8 Kadın, 13 Erkek) yaş ortalaması 66,9 ±5,6 olarak belirlendi. Gruplar arasında yaş, proliferasyon, lens durumu (Fakik/Psodofakik) açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu.4 grupta da 3 anti-VEGF enjeksiyonu sonrası ortalama santral maküla kalınlığı, ortalama EDGK ve ortalama göz içi basıncı değerleri açısından istatistiksel fark yoktu. 6.ayda ortalama santral maküla kalınlığı 1.grupta 291,6±54,4 mikron, 2.grupta 293,1±79,5 mikron, 3.grupta 320±103,8 mikron, 4.grupta 332,5±96,8 mikron olarak bulundu ve 3.ay sonundaki santral maküla kalınlığı ile karşılaştırıldığında her 4 grupta da istatistiksel olarak anlamlı azalma olmasına karşın 6.ayın sonunda gruplar arası ortalama santral maküla kalınlığı karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. 6.ayda ortalama görme keskinliği 1.grupta 0,49±0,22 logMAR, 2.grupta 0,57±0,38 logMAR, 3.grupta 0,62±0,38 logMAR, 4.grupta 0,80±0,43 logMAR olarak bulundu. Hem 6.ayın sonundaki görme keskinliği 3.aydaki ortalama EDGK ile kıyaslandığında hem de 6.ayın sonunda gruplar arası kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. 6.ayda ortalama göz içi basıncı 1.grupta 15,9±3,5mmHg, 2.grupta 15,59±4 mmHg, 3.grupta 15,9±3mmHg, 4.grupta 18,1±3,8mmHg olarak bulundu. 6.ayın sonunda gruplar arası ortalama göz içi basınç değerleri istatistiksel olarak anlamlı değilken 3.ayda ki ortalama göz içi basınçlarıyla karşılaştırıldığında 3. ve 4. grupta göz içi basıncı 6.ayda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Sonuç: Her 4 grupta da 3 doz anti-VEGF sonrası yapılan tedavilerde 6.ayda ortalama santral maküla kalınlığının azalması 3.aya göre istatistiksel olarak anlamlıydı ancak ortalama görme keskinliği ve ortalama göz içi basınç değişikliği 6. ayın sonunda 3.aya göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. 4 grup kendi arasında karşılaştırıldığında 6.ay sonunda ortalama görme keskinliği ve ortalama santral maküla kalınlıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi. Ancak deksametazona geçilen gruplarda (grup 3 ve 4) 6.ayın sonunda 3.aya kıyasla ortalama göz içi basıncının artışı istatistiksel olarak anlamlı bulundu.
Deneysel glokom filtrasyon cerrahisinde infliksimab, sirolimus ve sunitinib'in yara iyileşmesi üzerine etkisinin mitomisin - C ile karşılaştırılması
ÖZET Glokom filtrasyon cerrahisinde yara iyileşmesinin cerrahi başarıyı olumsuz yönde etkilediği bilinmektedir. Günümüzde yara iyileşmesinin modülasyonunda antifibrotik ve antimetabolit ajanlar kullanılmaktadır. Bu deneysel çalışma infliksimab, sirolimus ve sunitinibin glokom cerrahisinde yara iyileşmesi üzerindeki etkilerinin araştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmada, 42 erkek Yeni Zelanda albino tavşan, randomize 6 eşit gruba ayrıldı. Beş gruba limbus tabanlı trabekülektomi uygulandı. Kontrol grubuna (Grup I) cerrahi ve postoperatif ilaç uygulanmadı. Grup II'de %0.9 NaCl 4x1 damla olarak 14 gün süre ile, Grup III'de intraoperatif 0.4 mg/mL mitomisin-C (MMC) skleral flep bölgesine üç dk süre ile, Grup IV'de 10 mg/mL infliksimab 4x1 damla olarak postoperatif 14 gün süre ile, Grup V'de cerrahi sırasında 30 ng/mL sirolimus emdirilmiş sponç üç dakika süreyle, Grup VI'da 0, 5 mg/mL sunitinib 4x1 damla olarak postoperatif 14 gün süre ile uygulandı. 14 günün bitiminde enüklee edilen gözlerin blep bölgelerinden hazırlanan kesitlerde fibroblast ve mononükleer hücreler (MNH) Hematoksilen-Eozin ve Masson- Tricrom ile boyanarak histopatolojik olarak değerlendirildi, immunohistokimyasal olarak da TGF-β , FGF-β ve PDGF boyanma yoğunlukları değerlendirildi. Tedavi grupları arasında fibroblast ve MNH sayısının baskılanması açısından MMC, infliksimab, sirolimus ve sunitinib gruplarının sham grubuna kıyasla anlamlı olarak etkili olduğu (p<0.001) tespit edildi. Tedavi grupları arasında fibroblast ve MNH sayısı açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sham grubuna göre tedavi gruplarında TGF-β, FGF-β ve PDGF immunohistokimyasal boyanma yoğunluklarının anlamlı derecede baskılanmış olduğu tespit edildi (p<0.001). Fakat tedavi grupları arasında bu açıdan anlamlı fark bulunamadı (p>0.05). Sonuç olarak günümüzde kullanılmakta olan anti-metabolitlerin ciddi yan etkileri göz önüne alındığında GFC'de, infliksimab, sirolimus ve sunitinib daha güvenilir yöntemler gibi görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Trabekülektomi, yara iyilesmesi, infliksimab, sirolimus, sunitinib
Deneysel glokom filtrasyon cerrahisinde pazopanib ve bevacizumabın yara iyileşmesi üzerine etkisinin steroid ile karşılaştırılması
Glokom, çoğu zaman yüksek göz içi basıncı ve retina ganglion hücrelerinde dejenerasyon ile seyreden ilerleyici bir optik nöropatidir ve dünyada önlenebilir körlüğün ikinci en sık sebebidir. Glokom filtrasyon cerrahisi sonrasında hızlı yara iyileşmesi cerrahi başarısızlığın başlıca nedenidir. Bu çalışma; deneysel glokom filtrasyon cerrahisinde pazopanib ve bevacizumabın yara iyileşmesi üzerine olan etkisinin kortikosteroidler ile karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmada 35 adet Yeni Zellanda albino tavşan her grupta yedi denek olacak şekilde randomize beş gruba ayrıldı. I. grup dışındaki tavşanların tek gözlerine limbus tabanlı trabekülektomi uygulandı. Grup I'e postoperatif herhangi bir tedavi verilmedi. II. gruba serum fizyolojik, III. prednizolon asetat (%1), IV. gruba 5 mg/ml bevacizumab, V. gruba 5mg/ml pazopanib deneklerin trabekülektomi yapılan gözlerine topikal olarak 28 gün süreyle 4x1 olacak şekilde uygulandı. Deneklerin 1., 3., 7., 14. ve 28. günlerde ön segment fotoğrafları alındı ve bleb bölgesindeki vaskülarizasyon alanları değerlendirildi. 28. günde enüklee edilen gözlerin bleb bölgelerinden hazırlanan kesitlerde fibroblast ve mononükleer hücreler Hemotoksilen-Eosin ve Masson-Trikrom ile boyanarak histopatolojik olarak değerlendirildi. İmmunohistokimyasal olarak PDGF-β, FGF-β ve VEGF boyanma yoğunlukları değerlendirildi. Denekler bleb vaskülaritesi açısından değerlendirildiğinde; 1. ve 3. günlerde tedavi grupları arasında fark saptanmazken, 7., 14. ve 28. günlerde grup IV ve V'deki bleb vaskülaritesi grup II ve III'e göre daha düşüktü (sırasıyla p<0.05, p<0.05, p<0.05, p<0.05). Grup IV ile V arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p>0.05). Fibroblast sayısı açısından değerlendirildiğinde; grup IV ve V'deki fibroblast sayısının grup II ve III'e göre daha düşük olduğu tespit edildi (sırasıyla p<0.05, p<0.05, p<0.05, p<0.05). Grup IV ile V arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Mononükleer hücre sayısı açısından değerlendirildiğinde; grup II'deki hücre sayısının grup I'e göre daha fazla olduğu saptandı (p<0.05). Ancak tedavi uygulanan ilaç gruplarının kendi aralarında yapılan karşılaştırmalarında mononükleer hücre sayısı açısından anlamlı fark tespit edilmedi (sırasıyla p>0.05, p>0.05, p>0.05). FGF-β ve VEGF immunohistokimyasal boyanma yoğunluğu grup IV ve V'de grup II ve III'e göre azdı (sırasıyla p<0.05, p<0.05, p<0.05, p<0.05). Grup IV ile V arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). PDGF-β immunohistokimyasal boyanma yoğunluğu grup V'de grup II, III, IV'e göre daha azdı (sırasıyla p<0.05, p<0.05, p<0.05). Grup IV'deki PDGF-β boyanma yoğunluğundaki azalma grup II'ye göre anlamlı iken (p<0.05), grup III'e göre anlamlı değildi (p>0.05). Sonuç olarak; bevacizumab ve pazopanib glokom filtrasyon cerrahisinde yara iyileşmesini geciktirmek amacıyla kullanılan kortikosteroidlere iyi birer alternatif olabilirler. Anahtar Kelimeler: Trabekülektomi, yara iyileşmesi, kortikosteroid, bevacizumab, pazopanib
Deneysel glokom cerrahisinde halofuginon ve pirfenidon'un yara iyileşmesi üzerine etkisi
Yara iyileşmesi modülasyonunun glokom filtran cerrahilerde cerrahi başarıyı artıran önemli bir basamak olduğu bilindiğinden peroperatif dönemde yara iyileşmesi üzerine etkili çeşitli antifibrotik ve antimetabolit ajanlar kullanılmaktadır. Bu deneysel çalışma halofuginon ve pirfenidonun glokom cerrahisinde yara iyileşmesi üzerindeki etkilerinin araştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmada 42 erkek Yeni Zelanda albino tavşan, randomize 6 eşit gruba ayrıldı. Beş gruba limbus tabanlı trabekülektomi uygulandı. Kontrol grubuna (Grup I) cerrahi ve postoperatif ilaç uygulanmadı. Grup II'ye %0.9 NaCl 4x1 damla olarak 14 gün süre ile, grup III'e % 1 lik topikal kortikosteroid 4x1 damla olarak 14 gün süre ile, grup IV'e intraoperatif 0.4 mg/mL mitomisin-C (MMC) skleral flep bölgesine üç dakika süreyle uygulanıp ilave olarak postoperatif dönemde % 1 lik topikal kortikosteroid 4x1 damla olarak 14 gün süre ile, Grup V'e postoperatif dönemde % 0.5 pirfenidone 4x1 damlaya ilave olarak % 1 lik topikal kortikosteroid 4x1 damla olarak 14 gün süre ile, Grup VI' ya cerrahi sırasında 10 ng/mL halofuginon emdirilmiş sponç üç dakika süreyle cerrahi alanda bekletilip ilave olarak postoperatif dönemde % 1'lik topikal kortikosteroid 4x1 damla olarak 14 gün süre ile uygulandı. 14 günün bitiminde enüklee edilen gözlerin bleb bölgelerinden hazırlanan kesitlerde fibroblast ve mononükleer hücreler (MNH), Hematoksilen-Eozin ve Masson-Trichrom ile boyanarak histopatolojik olarak değerlendirildi, immunohistokimyasal olarak da TGF-β, FGF-β ve PDGF boyanma yoğunlukları değerlendirildi. Fibroblast ve MNH sayısının baskılanması açısından kortikosteroid, MMC, pirfenidon ve halofuginon gruplarının sham grubuna kıyasla anlamlı olarak etkili olduğu (sırasıyla p<0.05, p<0.05, p<0.05, p<0.05) tespit edildi. Tedavi grupları arasında fibroblast ve MNH sayısı açısından pirfenidone ve halofuginon grupları arasında anlamlı fark tespit edilmezken (p>0.05), bu iki grup ile mitomisin ve kortikosteroid grubu arasında bu açıdan anlamlı fark (sırasıyla p<0.05,p<0.05) bulundu. Sham grubuna göre tedavi gruplarında TGF-β ve FGF-β immunohistokimyasal boyanma yoğunluklarının anlamlı derecede baskılanmış olduğu tespit edildi (sırasıyla p<0.05, p<0.05, p<0.05,p<0.05). Tedavi grupları arasında ise pirfenidone ve halofuginon grupları ile diger tedavi grupları arasında bu açıdan anlamlı fark tespit edildi(sırasıyla p<0.05, p<0.05). PDGF boyanma yoğunluğu değerlendirildiğinde ise kortikosteroid grubu hariç diğer tüm tedavi gruplarında PDGF boyanma yoğunluğu sham grubuna göre anlamlı ölçüde düşük olarak tespit edilirken (sırasıyla , p<0.05, p<0.05,p<0.05) bu gruplar kendi aralarında bu açıdan karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05) Sonuç olarak pirfenidon ve halofuginonun yara yeri iyileşmesi üzerinde etkili olduğu ve günümüzde kullanılmakta olan anti-metabolitlerin ciddi yan etkileride göz önüne alındığında bu ajanların glokom filtran cerrahilerde kullanılan daha etkili ve daha güvenilir ajanlar olabileceği düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Trabekülektomi, yara iyileşmesi, MMC, pirfenidon, halofuginon
BHV-1 ile enfekte hücre kültüründe asiklovir ve insan amniyon membran etkinliğinin ve viral DNA yükünün real-time PCR ile değerlendirilmesi
HSV, korneal hastalığın ve görme kaybının en önemli nedenlerinden biridir. Yüksek prevelansa rağmen rekürrens yapısı ve körleştiren komplikasyonlarının mekanizması net değildir. Görmeyi tehdit eden oküler enfeksiyon kontrolünde erken tanı ve tedavi önemlidir. Antiviral tedavilerle klinik düzelme sağlanmasına rağmen bu ilaçların latent Herpes virüsüne etki etmemektedir. Şiddetli vakalarda alternatif tedavi olarak AMT uygulanabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, Herpes virüs ve hücre kültüründe asiklovir ve amniyon membran etkinliğinin Real-time PCR ile viral DNA yük analizi yapılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çalışmamız Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Viroloji Anabilim Dalı laboratuvarında yapılmıştır. MDBK hücre kültürleri ve BHV-1 suşları kullanılmıştır. İki grup oluşturularak 1. gruba hücre kültürüne adsorbsiyonlu virüs inokulasyonunu takiben kültür petrilerine amniyon membran, asiklovir tek ya da kombine uygulandı. İkinci grupta ise virüs inokulasyonu yapılmadan sadece hücre kültürüne benzer uygulamalar yapıldı. Membran ve ilacın uygulanmasını takiben 24. ve 48. saatte CPE (+)'liği açısından doku kültürü mikroskobu ile incelendi. CPE (+)'liği görülen örneklerden DNA ekstraksiyonu sonrası Real-time PCR ile viral DNA yük analizi yapıldı.Analiz sonunda Ct değerinin VZAnahtar Kelime: Amnion = Amnion ; Asiklovir = Acyclovir ; DNA = DNA ; Herpes simplex = Herpes simplex ; Hücre kültürü = Cell culture ; Keratit = Keratitis ; Polimeraz zincirleme reaksiyonu = Polymerase chain reaction ; Virüsler = Viruses
Deneysel pseudomonas aeruginosa endoftalmisi tedavisinde intravitreal sefepim ve seftazidim etkinliğinin karşılaştırılması
Bu çalışmada deneysel Pseudomonas aeruginosa endoftalmisi tedavisinde, etkinliği kanıtlanmış olan seftazidim ile farklı dozlardaki sefepimin etkinliğinin karşılaştırılması amaçlandı.Çalışmada toplam 36 adet tavşan kulanıldı. Denekler herbiri 6 tavşandan oluşan 6 gruba ayrıldı. Grup 1 (Sham grubu), P. aeruginosa ile endoftalmi oluşturulduktan sonra herhangi bir tedavi uygulanmadı. Grup 2,3 ve 4'te endoftalmi oluşturulduktan 24 saat sonra sırasıyla 0.5, 1.0 ve 2.0 mg/0.1 ml sefepim intravitreal enjekte edildi. Grup 5'te ise tedavide intravitreal 1.0 mg/0.1 ml seftazidim enjeksiyonu yapıldı. Grup 6'da (Kontrol/nonenfekte grup), tavşanların gözlerine sadece 0.1 ml salin solusyonu enjekte edildi. Denekler 1, 3 ve 6. günlerde klinik olarak değerlendirildi. Klinik gözlemin sonunda tüm gözlerden 0.1 ml vitreus örneği aspire edilip kültüre yollandı. Daha sonra gözler enükle edilerek histopatolojik inceleme yapıldı.Klinik değerlendirilmede tedavinin 3. gününde grup 1 ile grup 2 arasında anlamlı bir fark bulunmadığı, diğer tedavi gruplarıyla grup 1 arasında ise anlamlı bir fark olduğu izlendi. Tedavi alan gruplar arasında ise anlamlı bir fark tespit edilmedi. Tedavinin 6. gününde ise grup 1 ile tedavi alan gruplar arasında anlamlı fark varken, tedavi alan gruplar arasında yine anlamlı bir fark tespit edilmedi.Mikrobiyolojik olarak yapılan ekimlerde üreyen bakterilerin koloni yoğunluğu açısından tedavi alan gruplar arasında anlamlı bir fark yokken, grup 1 ile tedavi alan gruplar karşılaştırıldığında ise anlamlı bir fark saptandı.Histopatolojik olarak bakıldığında grup 1 ile grup 2 arasında anlamlı bir fark bulunmadığı, diğer tedavi gruplarıyla grup 1 arasında ise anlamlı bir fark olduğu gözlendi.Çalışma sonuçlarımız, sefepimin sadece 1 ve 2 mg/0.1 ml intravitreal dozlarının P. aeruginosa endoftalmisinin tedavisinde etkili bir tedavi yöntemi olduğunu gösterdi.Anahtar Kelimeler: Sefepim, Seftazidim, Pseudomonas aeruginosa, Endoftalmi
Deneysel kornea neovaskülarizasyonunda topikal ve intraperitoneal tacrolimus'un korneadaki vasküler endotelyal growth faktör düzeylerine etkileri
Neovaskülarizasyon normal büyüme fizyolojisi ve homeostatikmekanizmalar için gerekli olan, ancak saydam korneada görmeyi tehdit eden birdurumdur. Çalısmamızın amacı Tacrolimus'un deneysel korneaneovaskülarizasyonundaki etkisini arastırmaktır.Her biri yedi Wistar albino rat içeren bes grup olusturuldu. Korneaneovaskülarizasyonu olusturulacak ratların kornealarından birinin santralinegümüs nitrat ile koterizasyon yapıldı. Grup 1'(kontrol) deki kornealarakoterizasyon ve tedavi uygulanmadı. Grup 2'(sham 1) deki ratlara günde 1 defaintraperitoneal 1 ml salin, grup 3'(sham 2) dekilere ise günde 4 defa salin damlaverildi. Grup 4'deki ratlara intraperitonal olarak 0,3 mg/kg Tacrolimus uygulandı.Grup 5'deki koterize edilen kornealara 0,3 mg/ml Tacrolimus damla günde 4 defauygulandı. Sekizinci günde korneal fotograflar alındı ve fotograflarda yenidamarlar ile örtülü kornea yüzeyinin tüm kornea alanına yüzdesi ölçüldü. Tümhayvanlar 7 gün tedavi edildi ve 8. günde dekapite edilerek korneaları alındı.Vasküler endotelyal growth faktör (VEGF) immün boyanması korneanın epitel,stroma ve endotelinde semikantitatif olarak değerlendirildi.Neovakülarizasyon alanlarının tüm korneaya yüzdesi Tacrolimus ile tedaviedilen gruplarda kontrollerden daha düsük olarak saptanırken topikal veintraperitoneal olarak Tacrolimus ile tedavi edilen gruplar arasında benzer idi.Ortalama VEGF epitel ve endotel immün boyanmasının yoğunluğu tedavigruplarında sham gruplarından daha düsük, ancak kontrol grubu ile benzer idi.?ntraperitonal tedavi grubundaki ortalama stromal VEGF immün boyanması sham1 ile benzer idi. Topikal Tacrolimus ile tedavi edilen grup sham 2'den daha düsükstromal VEGF immün boyanması gösterdi. Stromal VEGF immün boyanmasıkontrol ve tedavi gruplarında benzerdi.Sistemik ve topikal olarak Tacrolimus uygulanması korneaneovaskülarizasyonunun önlenmesinde faydalıdır.
Retinal iskemi/reperfüzyon hasarında IL-11' in sitokin seviyelerine etkisi
Bu çalışma Fırat Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı tarafından gerçekleştirilmiştir. Buçalışmanın amacı iskemi?reperfüzyon hasarına maruz bırakılan kobay retinalarında TNF??, TGF?ß ve İL?6düzeylerini ölçerek Rekombinant İL?11'in koruyucu rolünü araştırmaktır.Plasebo grubu hariç bütün gruplarda anestezi ve analjezi indüksiyonu yapıldı. İkinci ve üçüncügruplarda retinal iskemi oluşturmak amacıyla, göz içi basıncı 150 mmHg da 90 dakika süreyle tutulmuştur.İskemi sürecinin başlangıcından 1 saat önce üçüncü gruptaki deneklere 5 ?g/kg intraperitonealrekombinant İL?11 verildi. İskemi periyodu 90 dakika sonra sona erdirilerek göz içi basıncı normal değerlerinedüşürüldü ve 2 gün sürecek olan reperfüzyon periyodu başlatıldı. Rekombinant İL?11 grubuna reperfüzyonperyodu boyunca 24 saat aralıklarla 5 ?g/kg intraperitoneal rekombinant İL?11 verildi. İki gün sonra gözlerenüklee edildi.Retinal dokudaki TNF??, TGF?ß ve İL?6 düzeyleri sham grubunda plasebo grubuna göre anlamlı olarakyüksek bulundu (p=0.008, p=0.008, p=0.008). Retinal dokudaki TNF??, TGF?ß ve İL?6 düzeyleri rhİL?11grubunda sham grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p=0.008, p=0.032, p=0.008).Histopatolojik olarak incelediğimiz retina kesitlerinde iç pleksiform tabakanın kalınlığı, rHİL?11grubunda hem plasebo hem de sham grubuna göre anlamlı olarak farklı bulunmamıştır (sırasıylap=1.000, p= 0.095). Ancak sham grubunda plasebo grubuna göre anlamlı olarak daha kalınölçülmüştür (p=0.032). Yine histopatolojik değerlendirmede rhİL?11'in retinanın iç tabakalarındaki(internal limitan membran ve iç pleksiform tabakalar) PNL infiltrasyonunu engelleyerek koruyucu bir etkisiolduğu izlendi (p=0.032).İskemi?reperfüzyon hasarına maruz bırakılan gözlerde retinal TNF??, TGF?ß ve İL?6 düzeyleriölçüldüğünde ve retinalar histopatolojik olarak değerlendirildiğinde rhİL?11'in retinal TNF??, TGF?ß ve İL?6düzeylerini düşürdüğü ve retinanın iç tabakalarındaki PNL infiltrasyonunu engelleyerek koruyucu bir rolüolduğu görüldü.Anahtar Kelimeler: Rekombinant İL?11, iskemi?reperfüzyon, retina
Deneysel üveit modelinde intravitreal etanersept, siklosporin A ve triamsinolon asetonidin sitokinler üzerine etkisi
Üveit kroniklesen, görme kaybı ve oküler rahatsızlık yapan uzun dönemmedikal tedavi gerektiren bir hastalıktır. Sitokinler, enflamatuar olaylarda hücrelerarası iletisimi sağlayan polipeptitlerdir. Üveit patogenezini aydınlatmak amacıylayapılan çesitli çalısmalarda, sitokinlerin rolü olduğu tespit edilmistir. Bu çalısmada,deneysel üveit modelinde, intravitreal verilen etanersept, siklosporinA vetriamsinolon asetonidin sitokinler üzerine etkisi amaçlandı. Bu amaçla Th17 ve IL-23'ün tanı ve tedavideki yeri arastırıldı.Kobaylar, bes gruba randomize (her grupta n=7) edildi. ?lk gruptakikobaylara herhangi bir uygulama yapılmazken, diğer dört gruptaki kobayların solgözlerine, intravitreal olarak 1 mg/ml Konkonavalin A bir kez verildi.Konkonavalin A uygulamasına ek olarak, iki hafta sonra, II. Gruptaki (sham grubu)kobaylara serum fizyolojik ( tek doz 0.1 ml), III. gruptakilere etanersept (tek dozintravitreal 2 mg/0.1 ml), IV. gruptakilere siklosporin A (haftalık intravitreal 100?/0.1 ml ve V. gruptakilere triamsinolon asetonid (tek doz intravitreal 4mg/0.1 ml)verildi. Altıncı hafta sonunda gözler enükle edildi. Retina ve koroiddeimmünohistokimyasal olarak Th17 yoğunluğu ve yaygınlığı, vitreusta ise IL-23düzeyi ELISA ile değerlendirildi.Th17 yoğunluğu ve yaygınlığı üveit grubunda kontrol grubu ilekarsılastırıldığında artmıstı (p<0.001). ?laç gruplarıyla karsılastırıldığında, shamgrubunda boyanma daha fazlaydı (p<0.01). ?laç grupları arasında anlamlı farklılıksaptanmadı (p>0.05). IL-23 düzeyi, sham grubunda kontrol grubu ilekarsılastırıldığında yüksekti (p<0.001). Sham grubu ile ilaç gruplarıkarsılastırıldığında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). IL-23 düzeyi açısındanilaç grupları arasında bir fark saptanmadı (p>0.05).Th17 ve IL-23 oküler enflamasyonda artıs gösterir. Etanersept, siklosporinA ve triamsinolon asetonid Th17 yoğunluğu ve yaygınlığını azaltırken, IL-23düzeyini etkilememektedir.