
908
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Türk milletvekillerin Yunan meclisinde Müslüman Türk toplumunu temsili (1821-1964)
Bu tez, Yunanistan'ın kurulduğu 1830 yılından 1964 yılına kadar Müslüman-Türk toplumunun Yunan parlamentosundaki Türk milletvekilleri tarafından temsilini incelemektedir. Bu milletvekillerinin toplumun haklarını nasıl savunduklarına, mensubu oldukları ülkenin siyasi ortamında nasıl hareket ettiklerine ve azınlık haklarının korunmasına nasıl katkıda bulunduklarına odaklanmaktadır. Çalışma, bu Türk milletvekillerinin Yunan parlamentosundaki yasama faaliyetlerini ve meclis konuşmalarını incelemekle kalmıyor, aynı zamanda uluslararası anlaşmalar ve ulusal mevzuat çerçevesinde azınlık hakları söylemini şekillendirmedeki daha geniş rollerini de analiz etmektedir. Batı Trakyalı Türk milletvekillerinin Türk azınlığın kültürel, dini ve eğitim haklarının savunulmasında önemli bir rol oynadığı 1923-1967 yılları arasındaki döneme özellikle dikkat çekilmiştir. Milletvekillerinin çabaları, Yunanistan ile Türkiye arasında gelişen siyasi ilişkiler bağlamında ele alınmakta, Lozan Antlaşması gibi uluslararası anlaşmaların milletvekillerinin eylemlerini ve Yunan hükümetinin Türk azınlığa yönelik politikalarını nasıl etkilediği vurgulanmaktadır. Meclis tutanakları, arşiv belgeleri ve tarihi anlaşmaların derinlemesine analizi de dahil olmak üzere nitel araştırma yöntemlerini kullanan tez, Türk milletvekillerinin çok yönlü mücadelelerini ortaya koymuştur. Bu mücadeleler sadece hukuki ve siyasi değil, aynı zamanda Batı Trakya Türk toplumu için daha geniş kimlik koruma sorunlarını da yansıtmaktadır. Dahası, araştırma, bu milletvekillerinin çabalarının daha geniş Yunan- Türk ilişkilerini nasıl etkilediğini, çoğu zaman iki ulus arasında bir köprü veya çekişme noktası haline geldiğini vurgulamaktadır. Sonuç olarak bu çalışma, ulusal siyasette azınlık temsilinin anlaşılmasına katkıda bulunmakta ve önemli siyasi zorluklar karşısında eşit haklar ve kültürel koruma arayışlarına odaklanarak Yunanistan'daki Türk azınlığın kendine özgü tarihsel dinamiklerine dair içgörüler sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Azınlık Hakları, Batı Trakya, Batı Trakya Türkleri, Müslüman Türk Toplumu, Türk-Yunan İlişkileri, Türk Milletvekilleri, Yunan Parlamentosu
Ereğlili Hüzni Divanında dini ve tasavvufi muhteva
Ereğlili Hüznî, Osmanlı edebiyatının son döneminde yetişen önemli şairlerden biridir ve Divan'ı, dinî ve tasavvufî temaları özgün bir şiir diliyle ele almaktadır. Hüznî, yaşadığı dönemdeki sosyo-kültürel değişimlerle şekillenen bir dünyada, İslamî öğretileri ve tasavvufî düşünceyi şiirlerinde harmanlamıştır. Bu çalışma, Hüznî'nin Divanı'nda yer alan dinî mefhumları ve tasavvufî mefhumları incelemeyi amaçlamaktadır. Tezin ilk bölümünde, Hüznî'nin hayatı, ilmi ve edebi kimliği; Divan'daki tema ve içerik ile Hüznî hakkındaki çalışmalar ele alınmıştır. Hüznî'nin dinî eğitimi ve tasavvuf çevresiyle olan ilişkisi, onun şiir anlayışını şekillendiren önemli faktörlerdendir. İkinci bölümde, Divan'da yer alan dinî unsurlar başta "Âmentü Esasları" çerçevesinde analiz edilmiş bunun yanında diğer dinî mefhumlarada ayrıca yer verilmiştir. Hüznî'nin şiirlerinde Allah'a, peygamberlere, meleklere, kitaplara, ahirete ve kaza-kadere iman gibi temel inanç öğretileri, derin bir vecd ve edebi estetikle yansıtılmıştır. Üçüncü bölümde ise tasavvufî temalar derinlemesine ele alınmıştır. Vahdet-i vücûd, fenâfillah, bekâbillah, ilahi aşk ve seyr-i sülûk gibi kavramlar, Hüznî'nin şiirlerinde sıkça işlenen konular arasındadır. Bu kavramlar, şairin manevi yolculuğunu ve ilahi aşkı insan ruhunda nasıl tecrübe ettiğini gösterir. Hüznî'nin özellikle Mevlânâ, Abdülkâdir Geylânî, Şeyh Şâban-ı Veli, ve Yunus Emre gibi büyük mutasavvıflardan etkilenmiş olduğu ancak özgün bir tasavvufî söylem geliştirdiği gözlemlenmiştir. Tezde ayrıca, Hüznî'nin dinî ve tasavvufî sembolleri (gül, bülbül, kalb, mey gibi) kullanarak nasıl derin mesajlar ilettiği de analiz edilmiştir. Bu semboller, şairin ilahi aşkı ve insanın Allah ile olan ilişkisini anlamlandırma araçları olarak işlev görmektedir.
Edirneli Mustafa Kabûlî Baba divanında dinî ve tasavvufî muhteva
Bu çalışmanın amacı önemli bir mutasavvıf olarak kabul edilen Şeyh Mustafa Kabûlî er-Rifâ'î'nin dîvânını incelemektir. Şeyh Mustafa Kabûlî er-Rifâ'î nazmını İslam merkezli ve tasavvuf eksenli bir anlayış ile kaleme almıştır. Bu bağlamda çalışmada nitel araştırma yöntemi kullanılarak dîvânın, tematik olarak analiz edilmesi amaçlanmıştır. Kullanılan bütün temalar orijinal metne bağlı kalınarak yorumlanmıştır. Şeyh Mustafa Kabûlî er-Rifâ'î'nin şiirleri, özellikle Allah'a, Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.), Ahmed er-Rifâ'î Hazretlerine ve şeyhine duyduğu derin muhabbet ve sevgi ile biçimlenmiştir. Nazmında bulunan manevî hikmet ve kullandığı üslup ile muhataplarına farklı bakış açıları kazandırdığı anlaşılmaktadır. Bu açıdan dîvânı tasavvufî bilgi elde etmek isteyenler için evrensel bir kaynak niteliği taşımaktadır. Bu çalışmada bu çerçevenin anlaşılması için; Şeyh Mustafa Kabûlî er-Rifâ'î'nin hayatı, eserleri, seyr ü sülûku ve tarîkatı, dinî mefhumlar (itikadi konular, ahiret ile ilgili kavramlar, önemli şahsiyetler ve sıkça kullanılan diğer dinî kavramlar), tasavvufî mefhumlar (tasavvuf literatüründe sıkça kullanılan kavramlar) olarak üç bölüme ayrılmıştır. Bu açıdan dîvân, öncelikli olarak dayandığı dinî kaynaklar, şahsiyetler ve dinî bağlamı ile incelenmiştir. Dîvân sadece teorik bir metin olarak düşünülmemelidir. Bir başka ifade ile Kabûlî Baba'nın İslam ve tasavvuf ile ilişkisi onun bütün hayatını biçimlendirmiş ve başkalarına rehberlik etmesine de olanak sağlamıştır. Bu nedenle dîvânı aynı zamanda hem teorik hem de tecrübi bilgiyi barındırmakta ve okuyanlara bu çerçevede nasihatler vermektedir.
Velîd b. Muğîre ve İslâm karşıtlığı
Velîd b. Muğîre, İslâm'ın ilk doğuş döneminde Kureyş kabilesinin reisi ve Mekke'nin önde gelen liderlerinden biri idi. O, Mekke toplumunda saygın ve nüfuzlu bir kişi olarak tanınmış ve aynı zamanda İslâm'a karşı yürütülen muhalefetin önemli bir simgesi haline gelmişti. İşte bu tezin temel amacı, Velîd b. Muğîre'nin İslâm'a karşı olan muhalif tutumunu incelemek ve onun İslâm'a yönelik stratejilerini, bu stratejilerin altında yatan sebepleri ve bu muhalefetin İslâm'ın yayılışı üzerindeki etkilerini analiz etmektir. Çalışmanın ilk bölümünde, Velîd b. Muğîre'nin hayatı, ailesi ve mensup olduğu kabilesi hakkında bilgi verilmiş ve akabinde onun Mekke toplumundaki konumu ve liderlik özellikleri ele alınmıştır. Özellikle, onun Mekke aristokrasisi içindeki rolü ve diğer etkili müstekbirlerle olan ilişkisi detaylandırılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise, İslâm'ın ilk yıllarında Velîd b. Muğîre'nin İslâm'a karşı nasıl bir tutum geliştirdiği, bu tutumun sosyal ve politik bağlamı irdelenerek açıklanmaya çalışılmıştır. Tez, ayrıca Velîd b. Muğîre'nin İslâm'a karşı yürüttüğü faaliyetlerin ardındaki dini ve ideolojik motivasyonları ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, onun Kur'ân'da yer alan kişisel nitelikleri ve bu niteliklerin İslâm'a karşı geliştirdiği stratejilerdeki yeri analiz edilmektedir. İlgili Kur'ân ayetleri ışığında Velîd b. Muğîre'nin kişisel özellikleri, İslâm karşıtı faaliyetleri ve bu faaliyetlerin Mekke toplumu üzerindeki etkileri derinlemesine incelenmiştir. Sonuç olarak, Velîd b. Muğîre'nin İslâm'a karşı sergilediği muhalefetin, İslâm'ın Mekke'deki ilk yayılış sürecine olan etkileri tartışılmakta ve bu bağlamda Velîd b. Muğîre'nin erken İslâm tarihindeki yeri değerlendirilmektedir. Bu çalışma, İslâm'ın erken dönem muhalifleri üzerine yapılan araştırmalara önemli bir katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
Yermük Savaşı
Tarih, insanlık için önemli karar anlarını içerir. Bu anlar, sadece o döneme ait olmakla kalmaz, aynı zamanda ilerleyen yıllar hatta yüzyıllar boyunca tarihin seyrine yön verir. Bu dönemlerden biri de 15/636 yılında gerçekleşen ve İslam tarihinde derin izler bırakan Yermük Savaşı'dır. İslam tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Yermük Savaşı'nın öncesinde Müslümanlar, Hz. Peygamber'in İslam'ı yayma emrine itaat edip gayrimüslimlerin yaşadığı topraklara fetihler düzenlemişlerdir. Bizans'la yapılan Mûte, Tebük, Arabe, Dasin, Ecnâdeyn, Fihl ve Humus savaşlarının sonucunda Müslümanlar Şam'a doğru ilerleme kaydetmişlerdir. İslam orduları hem sınırlarını genişletmiş hem de fethettiği coğrafyalarda İslamiyeti yayarak Müslüman sayısının artmasını sağlamıştır. Bundan rahatsız olan Bizans İmparatorluğu, İslam fetihlerinin önünü kesmek ve Müslümanların ilerleyişini durdurmak amacıyla harekete geçerek Yermük Savaşı'nı başlatmıştır. Savaşın hem Bizans hem de Müslümanlar açısından dini, ekonomik ve siyasi sebepleri bulunmaktadır. Savaş öncesinde ve savaş esnasında hem Bizans ordu komutanı Mâhân hem de başta Hâlid b. Velîd olmak üzere Müslüman komutanların taktik ustalığı ve askeri dehası ile stratejik adımlar atmaları, Yermük Savaşı'nı askeri bir zaferin ötesine taşıyarak İslam tarihinin dönüm noktalarından biri haline getirmiştir. Bu savaş, Müslümanların bölgedeki varlığını sağlamlaştırarak İslam'ın yayılışını hızlandırmıştır. Bu savaş, askerî bir zafer olmanın yanında İslam'ın o dönemdeki politik ve sosyal dinamiklerini de etkilemiştir. Her iki tarafın ordularının verdiği mücadeleler neticesinde Müslümanların sayısı az olmasının dezanantajına rağmen Bizans ordusunun hezimeti ile sonuçlanmıştır. Bu çalışma, Yermük Savaşı'nı derinlemesine analiz ederek, İslam tarihinde gerçekleşmiş olan bu önemli olayın etkilerini ve ardındaki sonuçlarını incelemektedir. Savaşın öncesindeki siyasi gelişmeler, savaşın taktik yönleri, savaş sonrası etkileri ve bu zaferin İslam'ın genişlemesi üzerindeki rolü gibi çeşitli boyutlar ele alınarak, Yermük Savaşı'nın İslam tarihindeki yerini ve önemini ortaya koymaktadır.
Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu hayatı, eserleri ve Türk edebiyatındaki yeri
Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu (1929-2015), asıl mesleği doktorluk olmasına rağmen, hayatını gelenek edebiyatı olarak bilinen Klâsik Türk edebiyatına adamış bir şahsiyettir. Bahsi geçen alanda yaptığı araştırmaların yanında aruz vezniyle şiir yazması hasebiyle 20. yüzyılda bu geleneği yaşatan iyi bir şair olarak görülmektedir. 17 yaşından ömrünün son demlerine kadar Klâsik ve geleneksel usulde şiirler yazan şairin muhtelif dergilerde yayımladığı şiirlerin bir kısmı Sessiz Gürültü ve Kendime Göz Göze adlı kitaplarda toplanmıştır. Bunun yanı muhtelif yüzyıllarda yaşamış Klâsik Türk edebiyatı şairleri ve dönemlerinin edebiyat anlayışından bahsettiği ve çeşitli dergilerde neşrettiği araştırma yazıları da mevcuttur. Mayın Tarlası ve Isırgan Çiçekleri başlıklı manzum hicivleri, Hacıtahiroğlu'nun yaşadığı döneme tanıklık etmesi ve aruz ölçüsüyle yazılması hasebiyle önem taşımaktadır. Şair yazdığı hicivlerdeki sert üslubu ve hiciv yazmadaki yeteneği ile 20. Yüzyılın Nef'î'si olmuştur. Şiirleri, hicivleri, Klâsik dönem Türk edebiyatı şairi ve şiiri üzerine yazdığı araştırmaların yanı sıra Klâsik Türk şiirinden bir güldeste olan Türk Edebiyatında Dinî ve Ahlâkî Şiirler Antolojisi ile Hazreti Peygambere Şiirler Antolojisi Na'tlar'ı yayımlamıştır. Mevlânâ'nın Mesnevî'sinin ilk 2531 beytini eserin kendi kalıbıyla çevirip Mesnevî'den Seçmeler adıyla kitaplaştırmış olması da edebiyat dünyasına yaptığı bir katkıdır. Klâsik Türk edebiyatının inkıtaa uğradığını, devam ettiren şairlerin olmadığını düşünenler için Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu aruz vezniyle yazdığı şiirler ve yaptığı çalışmalarla geleneğin devam ettiğini bizzat kendisi somut örneklerle gözler önüne sermektedir. Yahya Kemal Beyatlı'nın tabiriyle bu meşale elden ele kıyamete kadar dolaşacaktır.
İslam tarihi kaynaklarında Abdullah İbn-i Sebe ve faaliyetleri
Yemenli bedevî kabileler, hicrî ilk asırda meydana gelen siyasî hâdiselerde etkin rol oynamışlardır. Özellikle Hz. Ebû Bekir dönemindeki ridde olaylarında ve Hz. Osman döneminin sonlarına doğru meşru halifeye karşı yapılan isyan hadîselerinde bu rol belirgin olarak görülmektedir. Kendisi de Yemenli bir Yahudi olan Abdullah b. Sebe, Hz. Osman'ı hilafetten indirmek ve vahdet-i İslam'ı parçalamak için harekete geçmiştir. İbn-i Sebe, Hz. Osman'a karşı yapılan darbe teşebüsünün organize edicisi ve baş aktörüdür. İbn-i Sebe, gittiği İslam beldelerinde Hz. Osman'ın muhalifleriyle bir araya gelmiş ve onun valilerini eleştirmiştir. İbn-i Sebe'nin başı çektiği muhalefet zamanla bir isyan hareketine dönüşmüş ve neticede meşru halife Hz. Osman zulmen şehit edilmiştir. İbn-i Sebe, yaydığı İslam dışı fikirlerle İslam birliğini parçalamayı hedeflemiştir. Hz. Ali'nin hilafeti dönemi de Abdullah b. Sebe ve Sebeiyye Fırkasının yönetimde etkinliğinin arttığı bir zamandır. Abdullah b. Sebe ve Sebeiyye Fırkası; Cemel Harbinde Hz. Ali ve Cemel Ashabı sulh kararı almışken, gizli bir gece planıyla iki tarafı savaşa tutuşturmuştur. Abdullah b. Sebe'nin ortaya attığı "Rec'at, vasî, hulûl" gibi fikirler daha sonra yaygınlaşarak bugünkü Şîi inancının temel umdelerini oluşturmuştur. Bu sebeple Abdullah b. Sebe'nin ve onun fikirlerinin iyi bilinmesi, Şîi inancının mahiyetinin daha net anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Alan yazındaki tarihi kaynaklar dikkatlice incelendiğinde Sünnî hem de Şîi âlimlerin Abdullah b. Sebe'nin varlığı ve faaliyetleri hususunda görüş birliği içinde olduğu ve Abdullah b. Sebe ile ilgili rivâyetlerin tek kaynağı tarihçi Seyf b. Ömer olmadığı görülmektedir. Bu araştırmayla, tartışmalı bir konu olan İbn-i Sebe'nin tarihsel varlığı tarihsel kayıtlara dayalı olarak ispat edilmekte ve faaliyetleri hakkında nesnel bir inceleme yapılmaktadır.
İbnü'l-Havranî'nin Kitâbu'l-İşârât ilâ Emâkini'z-Ziyârât adlı eseri ve değerlendirilmesi
Ziyaretname türü eserler, İslam coğrafyasında olduğu kadar dünya coğrafyasındaki farklı kültür ve inanışların ziyaret noktalarını, insanlık tarihindeki önemli isimlerin kabirlerine ve makamlarına yapılan ziyaretleri, türbeleri ve meşhedleri, ibadethaneleri, ziyaret mekânlarındaki kutsal nesneleri, tarihi yapıları ve daha başka muhtelif eserleri konu edinir. Bu tür eserler genel itibariyle tarih, coğrafya, sosyoloji, teoloji, antropoloji gibi sosyal bilimler ile ilgili bilgiler vermesinin yanı sıra edebiyat ve sanat gibi sahalarda da beşeriyetin daha sonraki nesillere armağan ettiği kültürel miras hakkında okuyucuya ilk ağızdan malumat veren gezi edebiyatının orijinal türleridir. Her ne kadar ziyaretnameler, gezi edebiyatının klasik bir türü olarak mütalaa edilen seyahatnamelere ve anlatımlarında rivayet kültürünün ağır bastığı fezail türünde telif edilmiş eserlere muhteva ve üslup açısından benzese de ziyaretçiler için bir gezi rehberi niteliği taşıması açısından bu türlerden farklı bir mahiyeti ve muhtevayı haizdir. Ziyaretnameler doğrudan peygamberlerin, sahâbenin, tâbiînin, hükümdarların, alimlerin, evliyaların, muhtelif dinlerde ve inanışlarda kutsal kabul edilen daha pek çok kişinin kabirlerini ve makamlarını tasvir eder. Ayrıca ziyaretnameler, kutsal mekanların ziyaretinin önemine ve ziyaret esnasında uyulması gereken kurallara da vurgu yapması dolayısıyla ziyaret kavramının hem teorik hem de pratik tarafını ele alır. Ziyaretnameler zamanla fezail türünün altında müstakil bir tür olarak gelişme göstererek bu türde kaleme alınmış eserlerin tekamül sürecinde geldiği son noktayı oluşturur. Ziyaretname sahibi İbnü'l-Havrânî'nin Kitâbu'l-İşârât ilâ Emâkini'z-Ziyârât adlı eseri de, klasik bir ziyaretname olarak özellikle Şam (Dımaşk) şehri ve çevresindeki ziyaret mekânlarını konu edinen yerel bir ziyaretname olarak literatürde yerini almıştır. İbnü'l-Havrânî 16. yüzyılda Osmanlı hâkimiyetindeki Şam'da Ümeyye Câmii'nde gezici bir vaiz olarak görev yapmış ve Şazeliye tarikatina mensup bir sufidir. Şam ve çevresindeki kutsal ziyaret yerleri ve mekânları üzerine yazdığı ziyaretnamesinde, içinde yaşadığı dönemin ve toplumun kutsalla olan ilişkisini yalın bir biçimde resmetmeye çalışmıştır. Klasik bir yerel ziyaret rehberi niteliği taşıyan eserinde, Şam şehri ve çevresindeki kabirler, meşhetler, makamlar, mezarlıklar, türbeler, camiler, mescitler, zaviyeler gibi kutsal mekânları ve kutsal sayılan kişileri tanıtır. Ayrıca, Şam şehri ve çevresindeki surlar, çarşılar, medreseler gibi muhtelif tarihi yapılar da eserin muhtevasında yerini alır. İşte bu çalışmanın amacı, kısaca İbnü'l-Havrânî'nin hayatı ve eserleri hakkında malumat verildikten sonra ziyaretnamesindeki bilgiler ışığında 16. Yüzyılın sonlarına doğru Şam şehri ve çevresinde bulunan ziyaretgâhların tanıtımını yapmak ve halkın onlara atfettiği değerleri tespit etmeye çalışmaktır. Ayrıca, genel olarak insanın ve özel olarak Müslüman toplumun kutsalla nasıl bir ilişki kurduğunu ve bu ilişkinin muhtelif yönlerini tespit etmektir.
Yusuf Ziya Yörükân ve İslâm Tarihi alanındaki çalışmaları
Yusuf Ziya Yörükân, Osmanlı'nın son ve Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde yaşamış önemli bir âlimdir. Türkiye'de ilk defa kurulan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin öğretim üyelerinden birisi olması sebebiyle yapmış olduğu çalışmalar önemlidir. İlahiyat Fakültesi'nin birçok temel alanında uzman olan Yörükân'ın İslâm Tarihi ve Siyer alanındaki çalışmaları dikkat çekmektedir. Araştırmamızda literatür tarama, inceleme, veri toplama, toplanan verileri karşılaştırma, sınıflandırma ve analiz yöntemleri uygulanmış ve 1920'li yıllarda yazılmış eserlerinden başlanarak günümüze kadar ulaşan eserleri incelenmiştir. İslâm Tarihi'nin temel kaynaklarıyla gerekli karşılaştırmalar yapılmış ve elde edilen veriler sınıflandırılarak anlatılmıştır. Çalışmamızın konusu açısından Yusuf Ziya Yörükân'ın en çok faydalandığımız iki eseri; Hz. Muhammed'in Doğumundan Ölümüne Kadar İslâm Dini Tarihi ile Peygamberimiz isimli kitaplarıdır. Yusuf Ziya Yörükân'ın, Hz. Peygamber'in hayatını anlatan özgün bir eseri İslâm Tarihine kazandırdığını ve İslâm Tarihindeki olaylara kendi yaşadığı döneme göre özgün bir bakış açısıyla yaklaştığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Yusuf Ziya Yörükân, İslâm Tarihi, Hz. Muhammed, Peygamber, İlahiyat
Konyalı Âşık Şem'î Divanı'nda tabiat unsurları,
Âşıklık geleneği, İslamiyet öncesi Türk toplumunda önemli bir yer tutan Ozan-Baksı geleneğine dayanmaktadır. İslamiyet'in kabulü ve tarikatların ortaya çıkışıyla birlikte şekillenen bu gelenek, halkın dinî-tasavvufî duygularına tercüman olan âşıkların ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Âşık tarzı şiir geleneği, 15. yüzyılın sonları ile 16. yüzyılın başlarında oluşmaya başlamış ve Anadolu coğrafyasında önemli bir yer edinmiştir. Bu şiir geleneğinin önemli temsilcilerinden birisi de asıl adı Ahmed olan Âşık Şem'î'dir. 18. yüzyıl sonları ile 19. yüzyıl başlarında Konya'da yaşamış olan Âşık Şem'î, döneminin meşhur Ayakçı ve Türbe Kahvehanelerinin önemli isimlerinden birisidir. Çocukluğundan itibaren Mevlânâ dergâhına yakın bir çevrede yetişen Âşık Şem'î, Mevlevî kültüründen derinlemesine etkilenmiştir. Dönemin Padişahı III. Selim, II. Mahmud ve Mevlevi Postnişi Hemdem Çelebi tarafından himaye edilen şair, Divanı'nda yer alan şiirlerini hece ölçüsünün yanında aruzla da yazmıştır. Divanı'nda siyasi ve sosyal hayattan, dini ve tasavvufi unsurlara, tabiat güzelliklerine kadar pek çok konuya değinen Âşık Şem'î zengin bir anlatım diline sahiptir. Bunun başlıca sebebi kahvehanelerde şiir söyleyen bir âşık olmasının yanında yapmış olduğu âşar memurluğu ve ihtisap ağalığı gibi görevlerde halkla içiçe olmasıdır. Bu çalışma girişi takip eden beş ana bölüm, sonuç ve kaynakçadan oluşmaktadır. Çalışma ile Âşık Şem'î'nin Divan'ındaki tabiat unsurları, kozmik alem, bitkiler ve hayvanlar ile ilgili olan bölümlerin kavramları tek tek belirlenerek beyitlerden hareketle tahlili amaçlanmıştır. Âşık Şem'î'nin hayatı, edebi kişiliği, tasavvufi şahsiyeti öz biçimde ele alınmıştır. Evren ve insanın yaratılışında temel rol alan ateş, hava, su, toprak gibi unsurlar işlenmiştir. İnsanın sosyal hayata bakışından hem etkilenen hem etkileyen kozmik alem, bitkiler ve hayvanlarda beyitlerle desteklenerek şairin hayal dünyası ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Âşık Şem'î, Âşıklık Geleneği, Tabiat, Kozmik Unsur, Bitki, Hayvan.
Şiî ve Sünnî düşüncede Hz. Ali algısı -İbn A'sem ve İbn Kesîr örneği-
Giriş ve iki bölümden oluşan bu çalışmada Hz. Ali dönemi farklı eğilimleri temsil eden iki tarihçi üzerinden incelenmiş ve mezhep taassubunun tarih yazımını nasıl etkilediğinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu bağlamda çalışmada Şîa'nın tarih anlayışını yansıtması maksadıyla İbn A'sem el-Kûfî'nin (ö. 320/932'den sonra) Kitâbü'l-Fütûh'u, Sünnî eğilimin tarihe bakışının anlaşılması amacıyla da İbn Kesîr'in (ö. 774/1373) el-Bidâye ve'n-Nihâye'si merkez alınmıştır. Zira bu iki eser Şiî ve Sünnî düşüncenin olaylara ve sahâbeye bakışındaki ayrışmayı güçlü şekilde yansıtmaktadır. İbn A'sem, Hz. Ali döneminde yaşanan hadiseleri aktarırken birkaç istisna dışında bir sened zinciri ya da râvi zikretmemiştir. O, elindeki rivayet havuzundan bir metin kurgulamış ve eserde buna yer vermiştir. Kitâbü'l-Fütûh incelendiğinde eserdeki rivayetlerin satır aralarında Hz. Ali'nin vasîliği düşüncesinin işlendiği görülmektedir. Bunun yanı sıra Hz. Ali'nin karşısında yer alan Hz. Muâviye'nin ailesi Ümeyyeoğulları hakkındaki iftiraya varan mesnetsiz rivayetler de eserin yazımındaki taraflı üslubu ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir. Şiî olmakla itham edilen İbn A'sem'in, Kitâbü'l-Fütûh'taki üslubu ve eserde naklettiği rivayetler göz önüne alındığında, söz konusu ithamın haksız olmadığı anlaşılmaktadır. İbn Kesîr, güçlü bir tarihçi olmasının yanı sıra aynı zamanda büyük bir muhaddistir. İbn A'sem'in aksine İbn Kesîr, halihazırda hadis ve usûl eserlerinin tedvin edildiği ve isnadlı rivayetin ihmal edilmeye başlandığı bir çağda sened zincirini terk etmeyerek eserinde rivayetlerin isnadlarına da yer vermiştir. İbn Kesîr, hadiselerin naklinde Ehl-i Sünnet'in sahâbeyi koruma refleksine sadık kalarak hareket etmiştir. Ayrıca yaşananları izah ederken sahâbenin olaylardaki etkisini azaltmak maksadıyla onların tasarruflarını bazen ictihad kapsamında değerlendirmiş, bazen de meydana gelen hadiselerden dış etkenleri sorumlu tutmuştur. Eserinde Şiî karşıtlığını açıkça hissettiren müellif, bazı tarihçiler gibi yalnızca rivayetleri nakletmekle yetinmemiş, bu rivayetlerin sened ve muhteva tenkidini de gerçekleştirmiştir. Anahtar Kelimeler: Şîa, Ehl-i Sünnet, Hz. Ali, İbn A'sem, İbn Kesîr.
Ramazan ayında icra edilen musiki formlarının değerlendirilmesi
Bu çalışma, Ramazan ayının dini, sosyal ve kültürel boyutları çerçevesinde şekillenen musiki formlarını incelemeyi amaçlamaktadır. Ramazan ayı, yalnızca oruç ve ibadetle sınırlı kalmayan; aynı zamanda toplumsal dayanışma, manevi derinlik ve kültürel üretimin yoğunlaştığı özel bir zaman dilimi olarak dikkat çeker. Bu bağlamda musiki, hem dini ritüelleri zenginleştiren hem de sosyo-kültürel etkinlikleri anlamlı kılan çok yönlü bir ifade biçimi olarak Ramazan'ın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Tezde öncelikle Ramazan ayına özgü dini merasimler incelenmiş; Kur'an tilaveti, mukabele, teravih namazı, huzur dersleri gibi uygulamalarda ezan, kamet, ilahi, kaside, na't, tevşih, mevlid, temcid-münâcaat ve salâ gibi geleneksel dini musiki formlarının rolü incelenmiştir. Ardından Hırka-i Şerif ve Sakal-ı Şerif ziyaretleri, iftar sofraları ve Ramazan yardımları gibi sosyo-kültürel etkinliklerde musikinin katkısı değerlendirilmiştir. Son bölümde ise Hacivat-Karagöz oyunları, fasıl musikileri ve konak eğlenceleri gibi din dışı etkinliklerde kullanılan musiki unsurlarına odaklanılmıştır. Araştırmanın sonucunda, Ramazan ayında icra edilen musiki formlarının bireysel ibadeti estetikle buluşturduğu, toplumsal birlik ve kültürel devamlılık açısından önemli roller üstlendiği görülmüştür. Bu geleneksel musiki formları, sadece dini duyguları derinleştirmekle kalmamakta; aynı zamanda Ramazan'ın hafızalarda yer eden manevi atmosferini oluşturmada da belirleyici olmaktadır. Çalışma kapsamında, bu kültürel mirasın korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için musiki formlarının arşivlenmesi, akademik olarak incelenmesi ve gençlere yönelik tanıtım çalışmalarının artırılması yönünde çeşitli önerilerde bulunulmuştur. Sonuç olarak, Ramazan musikisi, hem dini hem de kültürel kimliğin yaşatılmasında vazgeçilmez bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Anahtar kelimeler: Dini Musiki, Musiki Formları, Ramazan Ayı doldurulacaktır.
Türk musikisinde makamların anlam dünyası ve klasik Türk edebiyatındaki estetik yansımaları
Türk musikisi, zengin melodik yapısı ve derin kültürel kökenleri ile dünya müzik tarihinde önemli bir yere sahiptir. Türk musikisinde makamlar, müziğin melodik yapısını ve duygusal ifadesini belirleyen temel yapı taşlarıdır. Her makam, belirli bir anlam ve karakter taşır ve bu özellikleriyle Türk musikisinin zengin ve çeşitli yapısını oluşturur. Türk musikisinde bilinen makamların kelime ve terim olarak anlamları, tarihsel bağlamları ve müzikal özellikleri, hem kelime ve terim olarak kazandıkları manayla hem de müzikal özellikleriyle Türk musikisinin derinlikli dünyasına bir bakış açısı sunar. Bu çalışmanın amacı Türk musikisinde bilinen makamların kelime ve terim olarak anlamlarının araştırılmasıdır. Araştırma, nitel araştırma yöntemlerinden doküman inceleme tekniği kullanılarak kaynak taraması yapılmıştır. Erişilen dijital kaynaklar ve fiziksel kitaplar, tezler ve yapılan akademik çalışmalar incelenerek; günümüzde Türk müziğinde yaygın olarak kullanılan ses sisteminde (Arel-Ezgi-Uzdilek tarafından geliştirilen 24 perdeli ses sistemi) yer alan, Türk Musikisinde mevcut 28 adet makamın kelime ve terim anlamları ortaya çıkarılmıştır. Türk müziğinde kullanılan makamların kelime ve terim olarak anlamları araştırılmış; bu bilgiler, Türk musikisinin gelecekteki nesillere doğru şekilde aktarılabilmesi için bilimsel bir çerçeve sunmuştur. Makamların incelenmesi, yalnızca müzik teorisi ve icrası için değil, aynı zamanda kültürel kimlik ve tarihsel süreklilik açısından da kritik bir öneme sahiptir.
Osmanlı dönemi valide sultanların sanat hamiliği
Osmanlı İmparatorluğu'nda harem, bir kurum niteliği kazanmış ve sarayın önemli bir bölümünü oluşturmuştur. Hiyerarşik düzende haremde en üst makamda bulunan ve sarayın en itibarlı kadınları olarak bilinen valide sultanlar, sarayda önemli bir konumda yer almışlardır. Etkin bir güce sahip oldukları bilinen valide sultanlar, bu unvanları gereği kendilerini hayır işlerine adamışlardır. Çeşitli vakıflar kurmuşlar ve farklı nitelik ve işlevsellikte yapılar inşa ettirmişlerdir. İnşa ettirdikleri yapılarla kentlerin kimliğine sosyo-ekonomik ve kültürel önemli katkılar sağlamışlardır. Osmanlı Dönemi'nde otuzaltı Osmanlı padişahı tahta geçmiş olsa da yalnızca yirmi üç padişahın annesi "Valide Sultan" unvanı almıştır. Bu çalışma, oğlunun padişahlığı sürecinde görevde bulunan valide sultanların haremdeki konumlarını, hayatlarını, sanat ve mimari alandaki etkinliklerini konu edinmektedir. Bu kapsamda valide sultanlar tarafından inşa ettirilmiş olan külliyeler, camiler, mescitler, çeşmeler, mektepler, medreseler, dârülmaârifler, darüşşifalar, hastaneler, kaleler, hanlar, çarşılar ve köprüler olmak üzere farklı nitelikte çok sayıda mimari yapı incelenmiştir. Bu mimari yapıların hangi türde eserler olduğu, en çok hangi yapı türünde eser inşa ettirildiği ve eserlerin hangi bölgelerde yoğunluk kazandığı ortaya konmaya çalışılmıştır. Ayrıca valide sultanlar tarafından inşa ettirilen eserler, çağdaşları olan diğer yapılarla karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Osmanlı'da önemli mimari eserler yalnızca padişahlar ve devlet adamları tarafından değil, haremin en yüksek yetkileri olan valide sultanlar tarafından da inşa ettirilmiştir. Bu tez çalışması, kadınların bu alandaki rollerini ve sanat ile mimariye olan katkılarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Valide sultanlar tarafından yaptırılan eserler, mimari özellikleri ve işlevleri açısından dönemin padişahları ve devlet adamlarının inşa ettirdiği yapılarla benzerlik göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu, genellikle erkeklerin egemen olduğu bir yapı olarak bilinse de valide sultanların inşa ettirdiği yapılar hem sanat ve kültür alanında hem de bir güç sembolü olarak büyük bir öneme sahiptir. Anahtar Kelimeler: Türk-İslam Sanatları, Osmanlı, Harem, Valide Sultan, Bânîlik
Câhiliyeden Emevîlere Araplarda şairin ve şiirin askerî, siyasî, sosyokültürel ve ilmî açıdan etkileri
ÖZET Arap toplumunda şair ve şiir, eski dönemlerden itibaren şifahî kültürün en güçlü unsurlarından biri olmuştur. Bilhassa Câhiliye döneminde şiir, toplum arasındaki en etkili iletişim aracıydı. Kabilelerin şeref ve haysiyeti şairlerin beyitleriyle yüceltilirken hasım kabilenin siyasî ve sosyal gücü hicivlerle sarsılırdı. Şairler, söyledikleri beyitlerle bir savaşı başlatabilir ya da barışa aracı olabilirlerdi. Aynı şekilde söyledikleri motivasyon ve teşvik şiirleri ile galibiyeti desteklemekteydiler. Şiir, aynı zamanda şifahî tarih ve kültürel mirasın taşıyıcısı ve aktarıcısıydı. Bu sebeplerle şair yetiştirmek kabilelerin en büyük iftihar kaynağıydı. Câhiliye döneminde şiire daha çok medih, hiciv, kahramanlık, yiğitlik, asabiyet gibi konular hakimse de toplumu güzel ve erdemli olana teşvik eden şairler de vardı. İslâm'la beraber ahlakî açıdan toplumu doğru ve iyi olana sevk eden şairler çoğaldı. Yeni dinin yayılmasında da şiir etkin bir şekilde kullanıldı ve İslamî değerlerin benimsenmesine vesile oldu. Bu şekilde toplumu iyi kılmaya yönelik medih ve hicivler serdeden şairler daha sonraki dönemlerde de var olmuştur. Böylece şiirler vasıtasıyla sosyal yapı ve ahlak anlayışı şekillendirilmeye çalışılmıştır. Şiirin bir diğer önemli özelliği de Tarih, Arap Dili ve Edebiyatı, Hadis, Tefsir, Musikî gibi değerli ilim alanlarının gelişmesinde önemli rol oynaması ve kıymetli bir kaynak olmasıdır. Câhiliye döneminde kabilelerin onurunu koruyup mevkisini yücelten şiir sonraki dönemlerde propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Halifeler, kendilerini yücelten şairleri himaye etmiş, toplum nezdinde itibar kazanmaya çalışmışlardır. Devletin meşruiyetini sağlamak veya sağlamlaştırmak için şiirden faydanılmış ve şairlere değerli hediyeler verilmiştir. Bu çalışmanın amacı, çoğunlukla klasik ama modern kaynaklar da kullanılarak şair ve şiirin Arap toplumu, yönetimi ve gelişen ilimler üzerinde ne derecede etkin olduğunu sarih bir şekilde göstermektir. Anahtar Kelimeler: Tarih, İslâm Tarihi, Câhiliye Dönemi, Şiir, Şair, Arap Dili ve Edebiyatı
Şeybani Han Divanı'nda sosyal hayat unsurları
Bu çalışmada, Şeybânî Han Divanı'nda sosyal hayat unsurları incelenmiştir. Divan, 16. yüzyıl Çağatay edebiyatının önemli eserlerinden biri olup, dönemin edebi anlayışını yansıtmanın yanı sıra Orta Asya'nın sosyal, kültürel ve siyasi yapısına dair önemli bilgiler sunmaktadır. Günümüze ulaşan tek yazma nüshası, İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi 3. Ahmed Kütüphanesi'nde bulunmaktadır ve hem sanatsal hem de tarihsel değeriyle dikkat çekmektedir. Eserde aile ve sosyal ilişkiler, aşk ve sevgi, savaş ve zafer gibi temalar işlenirken, doğa tasvirleri de önemli bir yer tutmaktadır. Şeybânî Han, şiirlerinde halkın yaşadığı ekonomik sıkıntıları, dostluk ve komşuluk ilişkilerini, savaş meydanlarında kazandığı zaferleri ve kişisel kayıplarını içten bir dille anlatmıştır. Geleneksel divan şiiri anlayışının ötesine geçerek, tarihi olayları ve toplumsal konuları şiir formunda aktarmıştır. Aynı zamanda kendisini İslam'ın savunucusu olarak görmüş, ancak katı dindarlığa karşı çıkmış ve tasavvufi düşüncelere açık bir bakış açısı sergilemiştir. Divan'daki dini unsurlar, ibadet, tevekkül ve Hz. Muhammed sevgisi etrafında şekillenmiştir. Allah'a mutlak bağlılık, O'na kulluk etmenin insanın gerçek yüceliği olduğu düşüncesi şiirlerde vurgulanmıştır. Hz. Muhammed'e duyduğu derin sevgi, onun kainatın varlık sebebi olduğu inancıyla işlenmiş, bu bağlamda Miraç Kandili, Mevlid Kandili ve Nevruz gibi kutsal günler de özel bir yer tutmuştur. Nevruz, doğanın yeniden canlanışıyla manevi arınma ve yenilenmenin simgesi olarak ele alınmış, Şeybânî Han bu günü ayrılık acısını hafifletmek ve umut tazelemek için bir fırsat olarak görmüştür.
Türk din musıkisi formlarının günümüz pratik kullanımda bilinirliği: İzmir-Manisa-Denizli örneği
Mûsikî, insanlık tarihinin en kadim sanatlarından biri olarak bireysel ve toplumsal yaşantının birçok alanında etkili olmuş, özellikle dinî alanlarda önemli bir işlev üstlenmiştir. Bu çalışma, İslam medeniyeti içerisinde şekillenen Türk Din Musikisini ve onun alt kolları olan cami ve tekke Musikisi formlarını kuramsal ve pratik yönleriyle incelemektedir. Cami Musikisi; ezan, Kur'an tilaveti, tekbir, salâ, mevlid gibi formlarla sınırlı olup, genellikle vokal ağırlıklı ve enstrümansız bir icra yapısına sahiptir. Buna karşın tekke Musikisi; zikir, ilahi, nefes, durak ve Mevlevî ayini gibi tasavvufî temelli formlar üzerinden enstrümantal destekli bir ifade alanı sunar. Çalışmada, dinî Musikinin tarihî arka planı, İslamî referanslardaki yeri, estetik boyutları ve kültürel aktarım süreçlerindeki işlevi kuramsal çerçevede ele alınmıştır. Ayrıca İzmir, Manisa ve Denizli illerinde yürütülen saha araştırması, Google Forms aracılığıyla hazırlanan bir anket çalışması ile gerçekleştirilmiş; böylece toplumda dinî Musiki formlarına dair bilinirlik düzeyi nicel verilerle ortaya konmuştur. Elde edilen veriler, bölgesel ve sosyo-kültürel unsurların bu farkındalık üzerindeki etkisini değerlendirmek amacıyla analiz edilmiştir. Sonuç olarak, Türk Din Musikisi hem estetik hem de manevî değer taşıyan bir kültürel miras olarak varlığını sürdürmekte; akademik çalışmalar ve kurumsal destekler aracılığıyla korunup gelecek kuşaklara aktarılması hedeflenmektedir.
Siyer (Hz. Muhammed'in hayatı) öğretiminde memnuniyeti belirleyen faktörler: Şanlıurfa örneği
Bu çalışma, Siyer öğretiminde memnuniyeti belirleyen faktörleri analiz etmeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın amacı, öğrencilerin Siyer dersinin hangi konularını daha önemli bulduklarını; öğrencilerin cinsiyetlerinin, okul türlerinin ve okul kademelerinin, Siyer öğretiminden duydukları memnuniyetlerine etkisinin olup olmadığını ortaya koymaktır. Önceki çalışmalarda bu konu ders içerikleri kapsamında teorik çerçevede ele alınmıştır. Az sayıdaki saha çalışmasında ise sınırlı sayıda örneklem kullanılmış ve daha çok öğretmen görüşlerine başvurulmuştur. Öğrenci görüşleri ile yapılan çalışmalarda ise yüzdesel analizlerle yetinilmiştir. Bu çalışmada ise, araştırmanın uygulama alanı olarak Şanlıurfa ili seçilmiş ve en az bir dönem siyer dersini almış 698 ortaokul ve lise öğrencisine yüz yüze anket uygulanmıştır. Katılımcılar, imam hatip ve normal okul türlerinden; ortaokul ve liseden; kız ve erkek öğrencilerden oluşmakta, bu çeşitlilik aracılığıyla farklı demografik değişkenlerin memnuniyet düzeylerine etkisi karşılaştırmalı olarak incelenmektedir. Araştırmanın kavramsal çerçevesinde siyer dersi altı ana başlık altında kategorize edilmiştir: Peygamberlik öncesi dönem, Hz. Peygamber'in savaşları, Hz. Peygamber'in aile hayatı, Hz. Peygamber'in insani ilişkileri, Hz. Peygamber'in fiziksel özellikleri ve Hz. Peygamber'in sıfatlarıdır. Bu kategoriler üzerinden öğrencilerin memnuniyetleri ve ilgi düzeyleri ölçülmüştür. Çalışmada kullanılan değişkenler STATA programında test edilmiş ve regresyon analizleriyle değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre erkek öğrencilerin kız öğrencilere, ortaokul öğrencilerinin lise öğrencilerine göre, siyer öğretiminden daha memnun oldukları görülmüştür. Ayrıca normal okul öğrencilerinin, imam hatip öğrencilerine göre siyer öğretiminden daha memnun oldukları ortaya çıkmıştır. Siyer öğretiminden memnuniyette imam hatip ortaokulu erkek öğrencileri en öndedir. Hz. Peygamber'in aile hayatını kız öğrenciler daha çok önemserken, her iki cinsiyet grubuna göre, Hz. Peygamber'in fiziksel özellikleri daha az ilgi görmektedir. Elde edilen bulgular, siyer öğretiminin içerik ve yöntem bakımından nasıl geliştirilebileceğine dair önerilere zemin oluşturacaktır.
Şeyhülislâm Ebûishâk-zâde ailesinde kaleme alınan divanlarda mûsikî unsurları
Klasik Türk edebiyatında şiir, mûsikî ile daima iç içe olmuş, şairler mûsikî terminolojisini şiirsel ifadenin bir parçası haline getirmiştir. Bu etkileşimin en dikkat çekici örneklerinden biri, en yüksek dinî otorite olan şeyhülislâmlık makamındaki divan sahibi âlimlerin eserlerinde görülür. Şeyhülislâmlık makamının Osmanlı Devleti'ndeki gelişimine bakıldığında, ulema ailelerinin süreklilik arz eden bir yapı oluşturduğu gözlemlenmektedir. Aile içinde kuşaklar boyu aktarılan ilmî miras, aynı aileye mensup birden fazla kişinin ilmiye sınıfında önemli vazifeler almalarının temel etkenlerden biri olmuştur. Bu aileler arasında Hoca-zâdeler yedi şeyhülislâm ile ilk sırada yer alırken, Dürrî-zâdeler altı, Ebûishak-zâdeler ise beş şeyhülislâm ile üçüncü sırada bulunmaktadır. Bu çalışma, Osmanlı ilmiye sınıfının köklü ailelerinden biri olan Ebûishâk-zâdeler'den şeyhülislâmlık vazifesini îfâ eden ve divan sahibi şairlerin divanlarındaki mûsikî unsurlarını incelemektedir. Mûsikînin dinî hükmü etrafındaki tartışmalar devam ederken, fetva makamının zirvesindeki bu şahsiyetlerin divanlarında mûsikîye sanatkârane bir üslupla yer vermeleri, Osmanlı'da ilim ve sanatın nasıl bütünleştiğini göstermesi bakımından önemli bir araştırma konusudur. Çalışmanın kapsamı, Ebûishâk-zâde ailesinden Şeyhülislâm İshâk Efendi, Şeyhülislâm Mehmed Es'ad Efendi, Şeyhülislâm Mehmed Şerîf Efendi, Fıtnat Zübeyde Hanım ve Şeyhülislâm Mehmed Ataullâh Efendi'nin divanları ile sınırlıdır. Bu şairlerin, özellikle de Atrabü'l-Âsâr gibi müstakil bir mûsikîşinaslar tezkiresi kaleme almış olan Es'ad Efendi'nin varlığı, ailenin mûsikî ile olan derin bağını ortaya koymaktadır. Bu divanlar metin tarama yöntemiyle incelenmiş; tespit edilen enstrümanlar, makamlar, usûller ve terimler, Klasik Türk mûsikîsi nazariyatı kaynakları ışığında tanımlanmış ve beyitler içindeki kullanımları edebî sanatlar ve anlam katmanlarıyla birlikte tahlil edilmiştir. Araştırma neticesinde, bu âlim şairlerin mûsikîyi sadece bir şiirsel araç olarak değil, aynı zamanda ruhun manevî hallerini, ilâhi aşka duyulan hasreti ve kâinattaki tevhîdî nizamı yansıtan sembolik bir lisan olarak kullandıkları görülmüştür. Enstrümanları insan hallerinin birer yansıması olarak ele almaları, makamları ise nazarî özelliklerini ve tesirlerini dikkate alarak tevriyeli bir şekilde kullanmaları, onların mûsikî ilmine olan vukufiyetlerini göstermektedir. Dolayısıyla bu çalışma, mûsikî unsurlarının, şairlerin dünya görüşü ve manevî tecrübeleriyle bütünleşerek, dinî ve tasavvufî muhtevayı sanatsal bir dille ifade etme vasıtası olarak nasıl işlev gördüğünü ortaya koymayı hedeflemektedir.
Prof. Dr. Ahmet Önkal'ın hayatı, eserleri ve islâm tarihçiliği
Hz. Peygamber'in (s.a.v) vefatından sonra her dönemde onun hayatını ve Müslümanların tarihini anlatan binlerce kitap, müellifler tarafından kaleme alınmıştır. Cumhuriyet Dönemi'ndeki İslâm tarihçileri arasında önemli bir konuma sahip olan Prof. Dr. Ahmet Önkal'da hayatının büyük bir bölümünü Hz. Peygamber'in (s.a.v) sîretini ve İslâm tarihini anlatmaya adamış ve bu alanda birçok eser ve bilimsel çalışma kaleme almıştır. Eğitim-öğretim hayatı boyunca Hz. Peygamber'i (s.a.v), O'nun yolunu, davetini anlatmış, doğru anlaşılabilmesi için mesai harcamıştır. İki bölümden oluşan bu çalışma, Ahmet Önkal'ın kişisel ve akademik kimliğini, tarihçiliğini ve İslâm tarihine yönelik özgün yaklaşımlarını ortaya koymayı hedeflemiştir. Tezin birinci bölümünde, Ahmet Önkal'ın hayatı, ailesi, tahsil hayatı, üstlendiği görevler, şahsiyeti, ömrünün son dönemi ve vefatı ele alınmıştır. Ayrıca akademik çalışmalarında kaleme aldığı eserler de incelenmiş, onun ilmi birikimi ve katkıları değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bu bölümde, Ahmet Önkal'ın disiplinli çalışma anlayışı, insanî değerleri ön planda tutan yaklaşımı ve akademik üretkenliği vurgulanmıştır. Tezin ikinci bölümünde, Ahmet Önkal'ın tarih anlayışı ve metodolojisi üzerinde durulmuştur. Önkal Hoca'nın İslâm tarihçiliğine yönelik eleştirel bakışı, ülkemizdeki İslâm tarihi çalışmalarına dair görüşleri ve bu alanda karşılaşılan temel sorunlar ele alınmıştır. Ayrıca, bir tarihçide bulunması gereken özellikler ve tarih çalışmalarında dikkat edilmesi gereken hususlar analiz edilmiştir. Ahmet Önkal'ın tarih metodolojisi, altı temel başlıkta ele alınmıştır. Bu metotlar arasında, bilgileri çapraz okumalarla tahlil etmesi, yerleşik tarihî görüşlere teslim olmaması, akli delilleri kullanması, anakronizmden kaçınması, sorular sorarak olayları sorgulaması ve genç tarihçilere yol göstermesi gibi önemli yaklaşımlar bulunmaktadır. Bu yöntemler, Ahmet Önkal'ın tarihçiliğinin hem bilimsel derinliğini hem de yenilikçi yönlerini ortaya koymaktadır. Tezde ayrıca, Ahmet Önkal'ın üslubu ve çalışmalarında öne çıkardığı konular incelenmiştir. İslâm'a davet ve tebliğ süreci, liyakatli ve nitelikli kadro oluşturmanın önemi, Hz. Peygamber'in (s.a.v) örnekliği ve Kur'an ve sünnet ekseninde bir din inşası, onun eserlerinde sıkça vurgulanan başlıca temalar arasında yer almaktadır. Bu konular, yalnızca tarihî bir perspektif sunmakla kalmamış, aynı zamanda günümüz Müslüman toplumlarına yol gösterici bir nitelik taşımaktadır. Son olarak, Ahmet Önkal'ın özellikle ülkemizdeki İslâm tarihçiliğine etkisi ele alınmış ve onun İslâm tarihi alanındaki katkıları değerlendirilmiştir.
Abbâsîlerin ilk Türk veziri Ubeydullah b. Yahyâ
İslam tarihi içerisinde ilk defa teşkilatlı yapıya sahip bir şekilde Abbâsî Devleti'nde ortaya çıkan vezirlik kurumu halifeden sonra yönetimin en üst düzey birimi olmuştur. Vezirlik kurumunun gücünün farkına varan birçok kişi ve bu kişilerin aileleri, vezirlik makamına gelmek için rekabet içinde olmuşlardır. Bu rekabetlerde Furât ve Cerrâh aileleri ön plana çıkmıştır. Sâmerrâ döneminde Halife Mütevekkil'in Ubeydullah b. Yahyâ'yı vezir tayin etmesiyle Hâkânî ailesi de bu rekabete dâhil olmuştur. Ancak vezirlik görevinde Hâkânî ailesinden sadece Ubeydullah başarılı sayılmaktadır. Sâmerrâ döneminin temel unsuru Türkler arasından çıkan Ubeydullah, vezirliğe gelmesiyle Abbâsî tarihinin bilinen ilk Türk veziri olmuştur. Siyasî zekâsı ve muhasebe işlerindeki marifeti sayesinde hem aleyhinde yapılan planları başarılı bir şekilde bertaraf etmiş hem de uzun yıllar vezirlik görevinde bulunmuştur. İki farklı halife döneminde vezirlik yapan Ubeydullah, en parlak dönemini Halife Mütevekkil'in zamanında döneminde yaşamıştır. Bu dönemde özellikle Feth b. Hâkân'la birlikte Mütevekkil'in aldığı kararlar üzerinde etkisini hissettirmiştir. Bu kararların en önemlisi Müntasır'ın ilk veliahtlıktan azledilip yerine Mu'tezz'in getirilmesidir. Mutezz'in ilk veliaht ilan edilmesiyle beraber yaşananlar hem Mütevekkil'in sonunu getirmiş hem de devleti geri dönüşü olmayan hadiselerin içine sürüklemiştir. Ubeydullah, özellikle muhasebe konusundaki mahareti sayesinde Halife Mu'temid döneminde de vezirlik yapmıştır. Ancak dönemin ekonomik sıkıntıları, yaşanan isyanlar ve karşısında yer alan güçlü muhalifleri sebebiyle Mütevekkil dönemindeki gibi etkili olamamıştır. Ubeydullah'tan sonra oğulları ve torunları vezirlik ve kâtiplik gibi birçok idarî görevde bulunmuşlardır. Ancak idarî görevlerin gerektirdiği vasıflara sahip olmadıkları için kısa sürede görevlerine son verilmiştir. Özellikle Muhammed b. Ubeydullah'tan sonra vezirlik kurumu sarsılmış ve işlevini yerine getiremez hale gelmiştir. Anahtar Kelimeler: Abbâsîler, Sâmerrâ, Vezir, Ubeydullah b. Yahyâ
Enver El-Evlâkî'nin hayatı ve eserleri
Colorado Eyalet Üniversitesinde mühendislik eğitimini tamamlamış, sekiz yıl boyunca Amerika'daki çeşitli camilerde imamlık vazifesi yapmış, 11 Eylül saldırılarından sonra iki taraf arasında barış elçiliği görevini üstlenmiş, Eğitim Liderliği yüksek lisansına sahip İnsan Kaynakları Gelişim alanında doktoraya başlayıp yarıda bırakmak zorunda kalan ve girişimcilik gibi çeşitli geleneksel kariyer yollarını düşünen ya da deneyen ve kırk yıllık yaşantısında gezgin bir yol izleyerek insanları İslâm'a davet etmeye çalışan genç bir vâiz idi. Kendisine sempati duyan çevresi tarafından davetçi, şeyh, imam ve cihada teşvik eden bir lider olarak görülürken, Batı medyası tarafından ise İnternetin bin Ladin'i, Cihadın Tercümanı ve Cihadın Süperstarı gibi isimlerle anılıyordu. Bu bilgilerin sahibi Enver el-Evlâkî'den başkası değildi. İki bölümden oluşan bu çalışmada, ilk bölümde Enver el-Evlâkî'nin hayatı, detaylıca incelenmeye çalışıldı. Eğitim hayatı, imamlık kariyeri, İslâm tarihi içeren vaazlarının ses kaseti olarak kaydedilmesi, 11 Eylül olaylarındaki ılımlı tavırları, ülke sınırlarını aşan vaazlarının şöhreti ve zamanla değişen fikirlerinin ekseninde Amerika'yla kutuplaşarak vatandaşı olduğu ülkesi tarafından öldürülmesi gibi konular başlıklar halinde işlenmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde ise Evlâkî için İslâm tarihinin önemi, çalışmalarında Kur'an ve sünnet temelli bir yaklaşıma sahip olması, diğer kaynaklardan istifade ederek anlatımını zenginleştirmesi, tarihi olayları değerlendirme metodu ve inançlarını korumak için Müslümanları İslâm'ın erken tarihine odaklanan, dini eğitim yoluyla güçlü bir İslâmî kimlik geliştirmeye çalışması gibi konularda ele alınarak İslâm tarihine olan katkıları değerlendirilmiştir. Ayrıca kendisinin İslâm tarihi anlatımlarıyla bir takipçi kitlesi oluşturduğu inkâr edilemez bir gerçekliktir. İnsanların onun vaazlarından etkilenerek birtakım eylemler gerçekleştirdiği, hatta ölümünden sonra bile yapılan eylemlerin sorumlusuymuş gibi medya tarafından lanse edildiği bilinmektedir. Bu çalışmanın tamamlanmasıyla birlikte Evlâkî'nin selefî-cihatçılığı benimsemeden önce kariyerinin ilk yıllarında vermiş olduğu ve insanların üzerinde bir iz bıraktığını düşündüğümüz tarihçiliğinin bilgisine ulaşmış olacağımızı ümit ediyoruz.
Ebü'l-A'lâ Mevdûdî'nin İslâm tarihçiliği
20. yüzyılda yaşamış mütefekkir ve ıslahatçılardan biri de hiç şüphesiz Ebü'l-A'lâ Mevdûdî'dir. İngilizlerin Hindistan bölgesindeki hâkimiyeti, dinî, siyasî, psikolojik ve sosyolojik sorunları da beraberinde getirmiştir. İçinde bulundukları durumdan çıkış yolu arayan Müslümanlarda Kur'an ve Sünnete dönme arzusu oluşmuş, tam da böyle bir zaman zarfında Mevdûdî, karizmatik bir lider olarak ortaya çıkmıştır. Mevdûdî, Müslümanları bölgedeki Hindulara, Sihlere ve İngilizlere karşı himâye etmek için 1941'de Cemaat-i İslami'nin kurulmasına öncülük etmiştir. Müslümanların din algısı, eğitim sistemi, devlet nizamı, siyaset ve tarih alanlarındaki eksikliklerini gidermeye çalışmıştır. Müslümanlara bu alanlarda farklı bir bakış açısı kazandırmak için mücadele etmiştir. Çalışmamızda Mevdûdî'nin hayatı, ailesi, tahsil hayatı, ilmî kişiliği, ilim dünyasına katkıları, üstlendiği görevleri ve şahsiyeti ele alınmıştır. O farklı alanlarda eserler telif etmiştir. Onun ilmî yönden sahip olduğu bu çok yönlü kişiliği, yeteneği ve bu ilimlerdeki yeterliliği insanların ona rağbetini artıran önemli bir unsur olmuştur. Çalışmamızda, Mevdûdî'nin eserlerinden hareketle peygamberler tarihi ile Hz. Peygamberimiz öncesi Câhiliye Araplarının dinî ve sosyal hayatı incelenmeye çalışılmıştır. Mevdûdî Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber'in Hayatı adlı eserlerinde Hz. Peygamber'in hayatını ele alırken, 20. yüzyılda siyer üzerinden Hz. Muhammed'in imajını karalamaya yönelik girişimlere karşılık, onun hayatını bir inanç meselesi hâline getirdiğini vurgulamaktadır. Ayrıca Mevdûdî, İslâm tarihi alanındaki tüm çalışmalarında oryantalistlerin iddialarına cevap veren bir yaklaşım izlemiş; bu çerçevede savunmacı ve reddiyeci bir tarih anlayışını benimsemiştir. Mevdûdî'nin ilk dönem İslâm tarihi ve Selçuklular tarihine dair yazdığı eserlerinde öne çıkan konular değerlendirilmeye çalışılmıştır. Onun ilk dönem İslâm tarihinde hilafetin nasıl saltanata dönüştürüldüğüne dair yorum ve değerlendirmeleri analiz edilmiştir. Mevdûdî içinde yaşadığı toplumun sorunlarına kayıtsız kalmamış, bu toplumsal sorunların ve çözülmenin nedenlerini araştırmış, çözüm yolları üretmeye çalışmıştır. Mevdûdî bir tarihçi olarak, dağılan Müslümanların tekrar bir araya gelmesi için, gerek siyasetin içinde yer alarak gerekse yazdığı eserler ile çaba sarf etmiştir. Tarihçiliğini genel anlamda Müslüman toplumu eğitmek amacıyla, oryantalist düşüncelere karşı savunmacı bir tarzda inşa etmiştir.
Hilâfetin kavramsal tarihi (başlangıcından Abbâsîlerin sonuna kadar)
İslam tarihinde Hz. Peygamber'in (s.a.v.) vefatının ardından bir kurum niteliğine dönüşerek en genel manasıyla devlet başkanlığını ifade eden hilâfet, gerek ortaya çıktığı dönemden günümüzde kadar gerekse halihazırda hakkında farklı görüşlerin mevcut olduğu, üzerinde tartışılan ve yeni anlayışlara kapı aralayan bir kavram olmuştur. Söz konusu kavram ve bu kavramla aynı kökene sahip olan birtakım kavramlar, İslam dininin temel iki kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'de yer almış ve Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sözlerine dahi konu olmuştur. Bu çalışmada hilâfet kurumunun İslam tarihinin belli dönemleri içerisinde geçirdiği değişim ve dönüşümler hilâfetin pratikteki yansımaları tespit edilerek kavramlar tarihi perspektifiyle ortaya konulmuştur. Hilâfetin kavramsal tarihini ele alan bu çalışma temelde iki bölümden meydana gelmektedir. İlk bölümde hilâfetin kavramsal çerçevesi ve tanımları, Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde bu kavramın hangi anlam ve bağlamlarda kullanıldığı, söz konusu kavram etrafında ortaya çıkan yeni kavramlar ve İslam tarihi kaynaklarında hilâfet kavramına muadil olarak kullanılan kavramlar incelenmiştir. İkinci bölümde ise hilâfet kavramının semantiğindeki değişim ve dönüşüm İslam tarihindeki Asr-ı saâdet, Hulefâ-yi Râşidîn, Emevîler ve Abbâsîler dönemleri özelinde incelenmiş; İslam tarihi metinlerini kaleme alan bazı müelliflerin eserlerindeki söz konusu dönemler analiz edilerek hilâfet anlayışları ortaya konulmuştur. Söz konusu incelemeler ve analizler neticesinde tarihi süreç boyunca hilâfet kurumunun yapısındaki ve halîfeler tarafından ortaya konulan uygulamalardaki değişim, gerek toplumların ve insanların hilâfet anlayışının şekillenmesinde gerekse hilâfetle alakalı ortaya konulan teorilerin değişmesinde doğrudan etki ettiği tespit edilmiştir.
Ali Şîr Nevâyî'nin Sedd-i İskenderî'sinin muhteva tahlili ve Ahmedî'nin İskender-nâme'siyle mukayesesi
Bu çalışmada Ali Şîr Nevâyî'nin Sedd-i İskenderî adlı eserinin muhteva incelemesi yapılmıştır. Araştırmanın birinci bölümünde Ali Şîr Nevâyî ve Ahmedî'nin hayatı ve eserlerine dair bilgi verilmiştir. Ayrıca çalışmamızın konusu olan İskender-nâme türü eserlerin Batı ve Doğu edebiyatlarında ortaya çıkışı hakkında elde edilen bilgiler aktarılmıştır. İkinci bölümde Sedd-i İskenderî'nin muhtevası hakkında bilgi verilmiştir. Büyük İskender'in tarihî kişiliğinden bahsedilmiş, Zülkarneyn ile ilişkisi hakkında elde edinilen bilgiler aktarılmıştır. Eserde iktibas ve telmih yoluyla kullanılan âyet ve hadislere yer verilmiş ve bu âyet ve hadislerin eserde kullanıldıkları bağlamlar açıklanmıştır. Son olarak, Sedd-i İskenderî'de kullanılan edebî mazmunlar açıklanmış ve bu mazmunların İskender-nâme türünde yazılmış diğer eserlerden farklı olan kullanımlarına yer verilmiştir. Çalışmamızın üçüncü bölümünde Sedd-i İskenderî'nin Ahmedî'nin İskender-nâme'si ile belli başlı konular üzerinden mukayesesine yer verilmiştir. Araştırmanın sonuç kısmında ise İskender hikâyesinin Batı ve Doğu edebiyatlarında nasıl ele alındığı ve Ali Şîr Nevâyî'nin İskender'in kimliği üzerine yaptığı değerlendirmelerden bahsedilmiştir. Sedd-i İskenderî'nin İskender-nâme türünde yazılmış diğer eserlerden farklı yönlerine işaret edilmeye çalışılmıştır.
Birgi camilerinde kalemişi tezyînât
Kalemişi sanatı, daha çok sıva üzerine uygulanmakla birlikte taş, ahşap ve kumaş üzerine de uygulanan, doğal boyaların ince kıllı kalemlerle ortaya konulan bir süsleme çeşididir. XVII. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti'nde siyasi ve ekonomik yönlerden zayıflamalarla birlikte nakkaşların Batı kültürüne yönlendirilmesiyle Türk süsleme sanatında değişiklikler olmuştur. Kalemişi süslemelerinde barok ve rokoko üslûpları klâsik desenlere egemen olmuştur. Klâsik motifler yerini akantus yaprağı, perde, kandil, fiyonk motiflerine, istiridye kabuğu, deniztarağı, "C" ve "S" kıvrımlarının yanında stilize yapraklara, çiçek dolu vazolara, meyve çanaklarına ve sepetlere bırakmıştır. Tez çalışmamıza konu olan Derviş Ağa Camii ile Karaoğlu Camii, İzmir'in Ödemiş ilçesinin Birgi bucağında yer almaktadır. Derviş Ağa Camii, XVII. yüzyıla tarihlenirken Karaoğlu Camii, XVIII. yüzyıla tarihlenmektedir. Camiler süsleme açısından incelendiğinde hem dış hem de iç tezyînâtında geç Osmanlı dönemi kalemişi sanatının güzel örneklerini görmekteyiz. Yapıların kalemişi tezyînâtında perde, kandil, akantus yaprağı motifleri, "C" ve "S" kıvrımları, ağaç grupları, çiçek buketleri, stilize yapraklar, üsluplaştırılmış çiçekler farklı kompozisyon örneklerinde işlenmiştir. Yapılarda İsm-i Celâl (Allah cc), İsm-i Nebi (Muhammed sav), çehâr-yâr-ı güzîn (Ebû Bekir, Ömer, Osmân, Ali), Hasaneyn (Hasan, Hüseyin) Ashab-ı Kehf ve Bilâl-i Habeşî isimleri görülmektedir. Renk kullanımlarında mavi, yeşil, sarı, altın sarısı, kahverengi, kırmızı öne çıkan renklerdir. Birgi Derviş Ağa ve Karaoğlu Camileri, aynı döneme tarihlenen camilerle mukayese edilmiştir. Geç dönem Osmanlı tezyînâtından ortak izler taşıyan yapılarda Birgi camilerimizden farklı olarak sivil konut, medrese, cami, minare, kent tasviri, kale motifi görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Türk İslam Sanatları Tarihi, Kalemişi, Birgi Derviş Ağa Camii, Birgi Karaoğlu Camii, Geç Osmanlı.
XIII. asır Tokat medreseleri
Tokat şehri, tarihsel süreçte çeşitli uygarlıkların kurulduğu önemli merkezlerden biri olmuştur. Toprakları üzerinde Hitit, Frigya, Pers, Roma ve Bizans gibi imparatorlukların hüküm sürdüğü bu güzide şehir; Müslüman Türklerin Anadolu'ya hâkim olmasıyla beraber sırasıyla Dânişmend Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti, Moğol İmparatorluğu, İlhanlı Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetinde yer almıştır. Bu tarihsel süreç içerisinde Türklerin Anadolu'daki kurumsallaşma girişimleri kapsamında Türk İslâm Medeniyetinin en önemli aşamalarından biri olan ve kökeni itibariyle Hz. Peygamber dönemi Suffa Ashâbının ilmî faaliyetlerine dayanan medreseleşme ve eğitim faaliyetleri diğer merkezlerde olduğu gibi Tokat şehrinde de büyük bir özveriyle gerçekleştirilmiştir. İslâm dininin ilme verdiği değer İslâm tarihinin her döneminde eğitim kurumlarının varlığını gerekli kılmıştır. Nitekim dünyanın neresinde olursa olsun İslâm dini ile müşerref olan ilmin ve bilimin öncelik arz ettiği bu merkezlerde medreseleşme neticesinde İslâm Medeniyetine pek çok âlim kazandırılmıştır. Dânişmendliler Beyliği ve Anadolu Selçuklu Devleti dönemlerinde Tokat şehrinde medreselerin inşâ edilmesiyle beraber ilmî yükseliş beraberinde kültürel gelişmeyi getirmiştir. İslâm Tarihi boyunca medrese ve eğitim faaliyetleri birçok toplumu ihyâ ettiği gibi Tokat şehrini de bu anlamda geliştirmiştir. Araştırmamızda Dânişmendliler Beyliği ve Anadolu Selçuklu Devleti dönemlerinde Tokat'ta inşâ edilen medreselere ve özellikle XIII. asırda bu medreselerde yürütülen ilim ve eğitim faaliyetlerine yer verilmiştir. Bu eğitim merkezlerinde yetişen âlimlere, burada ders veren müderrislere ve bölgenin idarecileri tarafından başka ilim merkezlerinden Tokat'a ilmî faaliyetlerde bulunması için davet edilen âlimlere (Muînüddin Pervâne tarafından Tokat'a davet edilen Sâid el-Cendî vb.) yer verilmiştir. Araştırmamız giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Girişte araştırmanın konusu, amacı, yöntemi ve kaynak incelemesine yer verilmiştir. Birinci bölümde; Tokat'ın coğrafi konumu, adının menşei, şehrin Türk hâkimiyetinden önce ve sonraki tarihinden bahsedilmiştir. İkinci bölümde; Dânişmendliler ve Selçuklu Döneminde XIII. asırda Tokat'ta inşâ edilen medreseler ve genel yapıları, mimari özellikleri, medreselerin vakıfları, ders veren müderrisler ve yetişen âlimlere yer verilmiştir. Ayrıca medreselerde okutulan dersler ve öğrenim gören talebeler hakkında genel bilgiler aktarılmıştır. ANAHTAR KELİMELER: İslâm Tarihi, Dânişmendliler, Anadolu Selçukluları
Fethinden Emevîlerin sonuna kadar Bahreyn
İslâm tarihi araştırmalarında şehir ve bölge tarihine yönelmek, İslâm medeniyetinin karmaşık dokusunu daha iyi anlamamızı sağlar. Bir şehir veya bölgenin tarihini incelemek, siyasî, ekonomik, sosyal ve kültürel dinamiklerin nasıl etkileşime girdiğini, toplumların nasıl şekillendiğini ve İslâm'ın bu süreçlerde nasıl bir rol oynadığını gözler önüne serer. Bu çalışma, coğrafi ve stratejik önemi büyük olan Bahreyn'in siyasî ve sosyal tarihini, fetih sürecinden Emevî Devleti'nin sonuna kadar olan zaman diliminde ele almaktadır. Tezde, Bahreyn'in İslâm öncesi devlet yapısı, İslâm'ın bölgeye yayılışıyla birlikte ortaya çıkan yeni siyasî düzen ve Emevî Devleti'nin sonuna kadar bölgedeki idari, sosyal ve ekonomi politikaları gibi konulara yer verilmektedir. Dört ana bölümden oluşan çalışmanın giriş bölümü, konunun amacı ve önemini belirterek, Bahreyn'in coğrafi ve tarihsel konumu, İslâm öncesi ve İslâm'ın ilk devirlerindeki durumu hakkında genel bir çerçeve çizmektedir. Sonraki bölümlerde ise sırasıyla Hz. Muhammed (s.a.s.) dönemi, Hulefâ-yi Râşidîn Dönemi ve Emevî Dönemi'nde Bahreyn'in siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel durumu detaylı bir şekilde incelenmektedir. Son bölümde ise fizikî, siyasî, ekonomik, kültürel ve sosyal yönü ele alınmaktadır. Aynı zamanda Bahreyn'in tarihi süreçteki değişimi, görsel materyallerle desteklenerek sunulmaktadır. Yakın zamanda bir devlet konumuna gelen Bahreyn, tarih boyunca stratejik konumu ve doğal kaynakları sayesinde birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, İslâm'ın yayılmasıyla birlikte de önemli bir İslâm merkezi haline gelmiştir. Özellikle Hz. IV Peygamber dönemi ve ilk İslâm halifeleri döneminde yaşanan siyasî ve dini gelişmelerde önemli bir rol oynayan Bahreyn, Emevî döneminde de çeşitli isyanlara sahne olmuştur. Burada başta Ebû Hüreyre, Enes b. Malik ve Alâ b. Hadramî olmak üzere birçok sahâbî görev almıştır. Anahtar Kelimeler: İslâm Tarihi, Hz. Peygamber, Bahreyn, Bahreyn'in Fethi, Hulefâ-yi Râşidîn, Emevîler.
Şentürk Deveci'nin hayatı, besteleri ve dinî mûsikî'deki yeri
Ülkemizde dinî mûsikî ekseriyetle klasik Türk mûsikîsinden istifade etmiştir. İslamiyet'in kabulüyle birçok dinî muhtevalı şiirler yazılmış ve birçoğu bestelenip icrâ edilmiştir. Bilinen ve bestelenen şiirlerin yanında hâlâ gün yüzüne çıkmayan ve bestelenmeyi bekleyen dinî-tasavvufi muhtevalı pek çok şiirler bulunmaktadır. Bu çalışmamızda Türk din mûsikîsine önemli katkılarda bulunmuş olan Şentürk Deveci'nin hayatı, dinî mûsikîdeki yeri ve bestelemiş olduğu dinî ve lâ-dinî mûsikî besteleri ele alınacaktır. Tezin konusu, güftekâr ve bestekâr olan Şentürk Deveci'nin hayatını ve eserlerini içermektedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde litaratür taraması, kaynak taraması, saha çalışması, röportaj yöntemleri kullanılmış ve görüşmeler kayda alınarak mümkün olan ölçüde yazı diline aktarılmıştır. Bu aktarımda, Şentürk Deveci'nin hayatı ve mûsikî anlayışının kendi ifadeleriyle aynı olacak biçimde sunulmasına özen gösterilmiştir. Çalışmada ayrıca Şentürk Deveci'nin yakın dostları, çalışma arkadaşları ve öğrencileri ile röportajlar yapılmış ve yazılı hale getirilerek çalışmaya eklenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde Şentürk Deveci'nin dinî mûsikî alanında yapmış olduğu bestelere ve beste analizlerine yer verilmiştir. Dinî mûsikî alanında Şentürk Deveci'nin 16 tane bestesi bulunmaktadır. Bu bestelerden 1 tanesi âyin, 11 tanesi ilâhi, 3 tanesi tevşîh ve 1 tanesi nefes formundadır. Şentürk Deveci, dinî mûsikî bestelerinde acemaşirân, çargâh, hicaz, hisâr-bûselik, hüzzam, nihavend, nikriz, sûz-i dil, şehnâz ve uşşak makamları ile ağır evfer, devr-i hindî, devr-i kebîr, devr-i revân, düyek, evsat, nim sofyan, raks aksağı, sofyan ve yürük semâî usûllerini kullanmıştır. Şentürk Deveci'nin 1â-dinî mûsikî alanında 124 bestesi bulunmaktadır. Bestelerinin 1 tanesi ağır semâî, 13 tanesi beste, 1 tanesi fantezi, 1 tanesi köçekçe, 7 tanesi marş, 16 tanesi peşrev, 5 tanesi saz semâî, 1 tanesi seyr-i nâtık, 4 tanesi nakış ağır semâî, 73 tanesi şarkı, 1 tanesi türkü ve 1 tanesi yürük semâî formundadır. Bu besterlerinde 48 makam ve 30 usûl kullanmıştır. Şentürk Deveci, bestelerinde Türk tarihi ve kültürünün geçmişi ile günümüzü birleştiren motiflere yer vermiştir. Türk mûsikîsi repertuvarına 140 eser kazandırdığı tespit edilmiştir. Çalışmada elde edilen verilerin bu alanda birikime ve bilim hayatına katkı sunması amaçlanmıştır. Anahtar Kelime: Şentürk Deveci, beste, dinî mûsikî, ilâhi, makam, usûl.
Mevlevî mûsikîsinde kullanılan enstrümanların tarihsel gelişimi ve anatomik yapısı
"Mevlevî Mûsikîsinde Kullanılan Enstrümanların Tarihsel Gelişimi ve Anatomik Yapıları" başlıklı bu tezde Türk Din Mûsikîsinde önemli bir yeri olan Mevlevî Mûsikîsi ve icrasında kullanılan çalgılar, tarihsel ve anatomik açıdan incelenmiştir. Yapılan incelemelerde Mevlevî mûsikîsinde kullanılan enstrümanların tarihsel gelişimi, anatomik yapılarında ve Türk mûsikîsi nazariyatının oluşmasında Mevlevîyye tarikatının etkisi ve önemini ortaya koymak amaçlanmıştır. Sesli zikir yapan tarikatlar kendi içlerinde mûsikîyi kullanmış, mûsikînin insanın kemale ermesinde önemli bir rol oynadığını düşünmüşlerdir. Ancak Mevlevîyye tarikatında müziğe ayrı bir önem verilmiş ve icralarda çok çeşitli müzik aletleri kullanılmıştır. İcralarda kullanılan müzik aletlerinin yanı sıra bu müzik aletlerini icra eden ve Türk mûsikîsi açısından önemli birçok bestakar, sazende ve hanendenin yetişmesine katkı sağlamıştır. Bu çalışmanın giriş bölümünde konu ile ilgili genel bilgilere yer verilmiş, çalışmanın amacı, örneklemi, evreni, sınırlılıkları, problemi ve alt problemlerine ilişkin bilgiler aktarılmıştır. Çalışamının birinci bölümünde; tasavvuf, tarikat ve tasavvuf-müzik ilişkisi incelenmiş, ilgili kavramlar detaylandırılmıştır. Tasavvufun tanımı, hayatla ilişkisi, bilimsel yönü, tarihsel gelişimi, bu tarihsel süreç içerisinde zühd, tasavvuf ve tarikat dönemleri, ilişkili olduğu diğer disiplinler açıklanmıştır. Benzer şekilde tarikat kavramının tanımı, etimolojik kökeni, tarihsel gelişim süreci, zikir yöntemleri ele alınmıştır. Tasavvuf ve mûsikî başlığı altında ise cami ve tekke mûsikîsi ayrımı yapılmış, mûsikînin İslami yaşantı ve tasavvuf anlayışındaki yeri üzerinde durulmuştur. Çalışmanın ikinci bölümünde, Mevlânâ Celaleddin-i Rumî'nin hayatı, tasavvuf anlayışı ve mûsikî ile ilgili bilgilere yer verilmiştir. Mevlânâ Celaleddin-i Rumî'nin hayatı başlığı altında; doğumu, ailesi, Tebrizli Şems ile yakınlığı ve eserleri aktarılmıştır. İlgili bölümün ikinci alt başlığında Hz. Mevlânâ'nın tasavvuf anlayışı, bu anlayış içerisinde gaye, aşk ve esas konuları detaylandırılmıştır. Bir diğer alt başlık olan "Mûsikî"de makam, usul, ahenk ve çalgılar ile ilgili bilgilere yer verilmiştir. Akabinde Mevlevîhaneler, Mevlevîhanelerdeki eğitim, Mevlevîhanelerin Mevlevîyye tarikatındaki yeri, önemi, etki alanı ve yapısal özellikleri aktarılmıştır. İlgili bölümün son alt başlığı olan "Mevlevî Âyini"nde, âyinin tanımı, Mevlevîyye tarikatındaki yeri, bölümleri, uygulanışı, müzikle olan ilişkisi, âyinde görev alan mutrip heyeti ve bu heyette kullanılan başlıca enstrümanlara değinilmiş, bu enstrümanların âyin sırasındaki rolleri ele alınmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde önce organoloji biliminden bahsedilmiş, daha sonra Mevlevî mûsikîsinde kullanılan başlıca müzik aletleri sıralanmıştır. Akabinde Mevlevî mûsikîsinin mutrip heyeti tarafından kullanılan bu enstrümanlar, tarihsel süreç, anatomik yapı ve Mevlevî mûsikîsi bağlamında ele alınmış ve elde edilen bulgular paylaşılmıştır. Çalışmada elde edilen bulgular ve tarafımızca yapılan değerlendirmelerle çalışma örnekleminde yer alan çalgıların Mevlevî mûsikîsindeki yeri, önemi ve Mevlevîyye tarikatının mürit ve muhibbanları tarafından çalgıların icra, repartuvar, eğitim, orgonoloji gibi alanlara etkisi tartışmaya açılmıştır. Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, Tarikat, Mevlânâ, Mevlevîlik, Mevlevî Mûsikîsi Enstrümanları
Hz. Peygamber'in evlilikleri etrafındaki tartışmalar (Çok eşliliği, Hz. Âişe'nin evlilik yaşı ve Zeyneb bint Cahş ile evliliği özelinde)
Bu tezde, Hz. Peygamber'in evliliklerinin tarihsel bağlamı ele alınmaktadır. Çalışma kapsamında özellikle, Hz. Âişe'nin evlilik yaşı ve Hz. Peygamber'in halasının kızı Zeyneb bint Cahş ile yaptığı evlilik üzerinde durulmuştur. Konu, ilk dönem İslâm tarihi, hadis ve tefsir kaynakları ile çağdaş literatür ışığında incelenmiş, tartışmalara sebep olan rivayetler tarihsel bağlamı içerisinde değerlendirilmiştir. Çalışmada, Hz. Peygamber'in çok eşliliğinin bireysel tercihten ziyade Medine'ye hicret sonrasında ortaya çıkan sosyo-kültürel, dinî ve siyasî şartlarla ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Bu evliliklerin, kabileler arası ilişkileri güçlendirme, dul ve yetimlerin himayesi, toplumsal barışın sağlanması ve Câhiliye dönemi uygulamalarının kaldırılarak İslâmî ilkelerin yerleştirilmesi gibi amaçlara hizmet ettiği anlaşılmıştır. Hz. Âişe'nin evlilik yaşıyla ilgili rivayetler incelendiğinde, nikâh ile zifaf arasında üç yıllık bir süre bulunduğu, bunun yaş küçüklüğü ve biyolojik gelişimle bağlantılı olduğu görülmektedir. Bu bağlamda, Hz. Âişe'nin evliliğinin dönemin örf ve şartları içinde olağan kabul edildiği, günümüzde tartışma konusu hâline gelmesinin ise modern çağın evlilik algısıyla ilişkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Hz. Peygamber'in Zeyneb bint Cahş ile evliliği ise Ahzâb Sûresi 33/37. âyette belirtilen ilahî irade doğrultusunda gerçekleşmiş, bu evlilikle İslâm, Câhiliye'de yerleşik evlat edinme uygulamasının miras ve evlilik gibi alanlarda doğurduğu sakıncaları ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Ancak söz konusu evlilik, bazı kesimler tarafından yanlış yorumlanmış ve asılsız iddialarla gündeme getirilmiştir. Bu rivayetler, eleştirel süzgeçten geçirilmeden tefsir ve tarih kaynaklarına aktarılmış, bu durum Batılı polemik yazarların Hz. Peygamber'e yönelttiği eleştirilerde zemin olarak kullanılmıştır.
Koyunoğlu Müzesi ve Kütüphanesi 12947 Numaralı Şuğul ve İlâhî Mecmuasının incelenmesi
Bu tezde, Koyunoğlu Müzesi ve Kütüphanesi'nde 12947 demirbaş numarasıyla kayıtlı olan ve hem şuğul hem de ilâhî formundaki eserleri içermesi bakımından müstesna bir konumda bulunan güfte mecmuası incelenmiştir. Çalışmada, bu mecmuanın Türk mûsikîsi tarihi açısından önemi değerlendirilmiş; içerdiği güfteler aracılığıyla dönemin dinî mûsikî repertuarına, güftekâr-güfte ilişkisine ve mecmua tertip geleneğine dair önemli tespitlerde bulunulmuştur. Araştırmaya konu olan mecmua; makam, usul, form ve güftekâr bilgilerini içeren yapısıyla, nota kullanımının sınırlı olduğu dönemlerde meşk yöntemiyle aktarılan mûsikî bilgisinin yazılı hafızaya geçirilmesine katkı sağlayan bir kaynak niteliği taşımaktadır. Çalışmada güfte mecmua türleri sınıflandırılmıştır. İlâhî mecmuaları ve şuğul mecmuaları başlıkları genel hatlarıyla tanıtılmıştır. İlâhî mecmuaları, özellikle 17. yüzyıldan itibaren gelişme gösteren ve dinî mûsikînin çeşitli formlarına yer veren derlemeler olarak öne çıkarken; şuğul mecmuaları, Arapça güfteli ve klasik Türk mûsikîsi makam-usul anlayışıyla bestelenmiş ilâhîleri kapsayan eserlerdir. İncelenen mecmua, çok sayıda şuğul içermesiyle bu tür açısından zengin bir içeriğe sahiptir ve aynı zamanda ilâhî repertuarıyla da dikkat çekmektedir. Bu tezde ele alınan güfte mecmuası, hem içerik hem işlev bakımından geçmiş ile gelecek arasında bir köprü vazifesi görmekte; Türk dinî mûsikî geleneğinin anlaşılmasında temel başvuru kaynaklarından biri olarak önem arz etmektedir.
Ney açkısı tekniğinde Salih Demireğen örneği
Kamıştan yapılan ney sazı Türk Mûsikîsi ve Türk Tasavvuf Mûsikîsi'nde kullanılan bir enstrümandır. Yapılan çalışmada farklı bağlamlarda ney sazı üzerinde durularak bir kavramsal çerçeve oluşturulmuş ve farklı bir açkı tekniği olan Salih Demireğen' in geliştirdiği ney açkı metodu üzerinde durulmuştur. Buna göre üç bölüm oluşturulmuştur. Birinci bölümde ney sazı hakkında bilgi verilmiş, ikinci bölümde yaşamış bazı önemli neyzenlere ve neyzenlerin çeşitli müzelerde yer alan neylerinde kullanılan açkı tekniklerine, üçüncü bölümde Salih Demireğen ve kendisinin bulup geliştirdiği açkı tekniği, açkı tekniğinde kullandığı aparatlar, zakkum ağacı ile ilgili yapılan laboratuvar çalışması ve açkı tekniğiyle ilgili çeşitli resmi kurumlarda görev yapan neyzen görüşlerine yer verilmiştir. Bu çalışmada veriler Salih Demireğen ve neyzenlerle yapılan görüşme ile elde edilmiştir. Elde edilen veriler tema, kategori ve kodlara ayrılmış ve doğrudan alıntılarla desteklenmiştir. Ayrıca zakkum ağacı ile ilgili yapılan laboratuvar çalışmasından elde edilen sonuçlar bilimsel veri niteliği taşımaktadır. Çalışmanın son bölümünde ney sazı yapımında kullanılan aparatlar ile Salih Demireğen'in kullandığı aparatlar arasında karşılaştırmalı analiz yapılmış ve Salih Demireğen'in ney yapım süreci betimlenmiştir. Böylelikle ney sazı açkı metoduyla ilgili yeni bir teknik ve aparatlar literatüre kazandırılmaya çalışılmıştır.
İbn Fehd ailesi ve İslâm tarihçiliğine katkıları (871-954/1466-1547)
Hicrî 9. ve 10. asırlarda bazı aileler, tarih ilminde ön plana çıkmış ve bu alana ciddi katkılarda bulunmuşlardır. Bu ailelerden biri, hadisçi yönleri de olmakla beraber daha çok tarihçilikleriyle ön plana çıkmış İbn Fehd ailesidir. Aileye mensup âlimler, Mekke tarihi ve biyografi yazımında ortaya koydukları eserlerle, İslâm kültür tarihinde önemli bir yer edinmiş ve mütevazı kişilikleriyle muasırlarının ve sonraki nesillerin takdirini ve sevgisini kazanmışlardır. Aileye ilişkin yapılan önceki çalışmalar aile üyelerinden bazılarını çeşitli yönleriyle ele almaktadır. Ancak bu araştırma aile üyelerinden tarihçi kimlikleriyle ön plana çıkmış dört üyesini bir bütün olarak ele almakta olması yönüyle özgün bir çalışmadır. Bu araştırma, Mekke tarihi açısından önemli eserler ortaya koymuş İbn Fehd ailesini tanıtmayı ve aileyi İslâm tarihçiliğine olan katkıları yönüyle değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Aileye mensup tarihçiler, Mekke tarihine dair birbirinin devamı niteliğindeki eserlerle şehrin tarihinin yazımında süreklilik ve bütünlük arz eden bir çizgi oluşturmuşlardır. Müellifler çıktıkları ilmî seyahatlerde Suriye ve Mısır'da dönemin önemli âlimleri ile iletişim halinde olmuş ve bilgi alışverişinde bulunmuşlardır. Bu bağlamda aile, sadece Mekke merkezli bir ilim ailesi değil; aynı zamanda İslâm dünyasının önemli ilim merkezleriyle irtibat halinde olan bir yapıya sahiptir. İbn Fehd ailesi yalnızca Mekke'nin yerel tarihiyle sınırlı kalmayan, aynı zamanda İslâm tarihi ve biyografi yazıcılığı türlerinden tabakât, meşyeha, muʿcem formatında eserler yazmışlardır. İslâm tarihçiliğinin kurumsallaşmasında, kaynakların oluşturulmasında ve tarih yazımında yöntem geliştirilmesinde önemli katkılarda bulunmuşlardır.
ربيل في التاريخ والحضارة اإلسالميةكوت حاجسريرزاق
Erbil is an ancient city located in northern Iraq and is considered the centre of the Kurdistan region. Erbil is recognised as one of the oldest settlements in the world with a history of over 6,000 years. Erbil has been home to many civilisations and empires throughout its history, including the Assyrians, Babylonians, Persians, Romans, Arabs, Mongols, Ottomans and British. This city is an important centre for Islamic culture and sciences and has raised many prominent scholars, jurists and poets. These personalities benefited from the cultural, economic and political climate of Erbil, which grew and developed under the rule of Islamic civilisation. This study aims to explain the importance of the city of Erbil and its place in history.
Sahâbe devrinde Anadolu'da İslâmiyet'in yayılışı (610-720) ve Anadolu'da sahâbe izleri
Araştırmanın konusu, sahâbe döneminde Anadolu'da İslâm'ın yayılışı ve Anadolu'da sahâbeden kalan maddî ve manevî izlerdir. Araştırmanın amacı, Anadolu'ya sahâbe tarafından gerçekleştirilen fetihler, bu fetihlere katılan sahâbîlerin tespit edilmesi ve sahâbenin Anadolu'da bıraktığı maddî kalıntıları ve manevî etkileri incelemektir. Bu bağlamda, hangi sebeple olursa olsun Anadolu'ya gelmiş olan sahâbîler tespit edilmiş ve günümüzde sahâbîlere atfedilen yerler (özellikle türbeler) incelenmiştir. Anadolu'nun pek çok beldesinde sahâbîlere ait olduğu iddia edilen türbeler olduğu gözlenmiştir. Bu türbelerin gerçekten birer kabir olup olmadığı tespit edilmeye çalışılmıştır. Varsa kitabeleri incelenmiş ve tarihi kayıtlara ulaşılmaya çalışılmıştır. Yine halk inanışlarında farklı sahâbîlerin yer aldığı anlatımlara rastlanmıştır. Konumuzla ilgili verileri siyer, meğâzî, tabakât, fütûh ve İslâm tarihi kaynaklarından tespit ettik. Ayrıca saha araştırması yaptık. Saha araştırmasında elde edilen bulguları temel kaynaklar bağlamında tahlil, mukayese ve tenkit yöntemiyle gerçek durumlarını tespit edip görüşlerimizi dile getirdik. Bu konuda daha önce yapılmış olan benzer çalışmaları inceledik. Bu çalışmaların tahlil ve tenkitlerini de yapıp eksik yönlerini ortaya koyduk. Anahtar Kelimeler: İslâm Tarihi, Sahâbe, Anadolu, Fetih, Anadolu Sahâbîleri, Tabakât, Büldân, Türbe, Makâm.
Zehebî ve Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ adlı eseri
İslâm ilim geleneğinde gerek yazdığı eserlerde gerekse birçok çalışmayı gözden geçirerek yeni bir usul ortaya koyan Zehebî, İslâm tarihinde özellikle tabakât ve terâcim alanında eserler kaleme almıştır. Genç yaşlardan itibaren Şam bölgesinde bulunan âlimlerden çeşitli dersler almış ve bazı hadis merkezlerinde de hocalık yapma fırsatı bulmuştur. Onu ilme sevk eden birçok etken mevcut olmakla birlikte ilimle iştigal eden ve ilme kıymet veren bir ailede dünyaya gelmesi en önemli etkenlerden bir tanesi olduğu söylenebilir. Nitekim babası oğlunun ilimle uğraşması için tüm imkânlarını sunmuş ve her daim desteğini hissettirmiştir. Yine genç yaşlardan itibaren eser kaleme almaya başlayan Zehebî, kendi dönemine kadar çeşitli alanlarda yazılan birçok eseri okuyup üzerine çalışmalar yaparak farklı alanlarda bilgi sahibi olmuştur. Ancak onun hayatına bakıldığında hususen hadis ve tarih alanındaki yetkinliğinin daha fazla ön planda olduğu görülmektedir. Zaten çalışmalarının yoğunluğu da bu iki alan özelinde olmuştur. Ricâl ilmi çatısı altında hem hadis hem de tarih alanlarını kapsayan eserler kaleme alan Zehebî, bu alanda farklı bir metot ortaya koyarak kendisinden sonra gelen nesillere kaynaklık etmiştir. Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, Zehebî'nin ilim dünyasında tanınmasını sağlayan en önemli eserlerindendir. Siyeru a'lâm'da Zehebî, başta hadis âlimleri olmak üzere İslâm tarihinde önemli şahsiyetleri tabakalar halinde tanıtmıştır. Bu eser, Asr-ı saâdet döneminden 700/1301 yılına kadar olan kırk tabakayı ve 7000 civarında şahsiyetin hayatını ihtiva etmektedir. Eserinde her şahsa şöhretine ve ilmî seviyesine göre yer veren Zehebî onların isim, nesep, lakap, künye, nisbe gibi özelliklerini dakik bir tutumla tespit etmiştir. Her bir şahsın doğum tarihini, yetişme şekli, hocaları, talebeleri, eserleri, inanç durumu ve vefat tarihini belirtmiştir. Tercemesini ele aldıkları içerisinde kimini savunmuş, kimini eleştirmiştir. Biyografisini verdiği râvileri cerh-ta'dîl açısından değerlendirmiş, bunu yaparken genellikle o şahısla aynı asırda yaşayan güvenilir âlimlerin görüşlerini sıralamıştır.
İbn Kayyim el-Cevziyye ve Zâdü'l-meâd adlı eseri
İbn Kayyim el-Cevziyye, (691-751/1292-1350) hicrî yedinci asrın sonu ile hicrî sekizinci asrın ilk ortalarına kadar yaşamış bir âlimdir. İlmî şahsiyetiyle ön plana çıkan İbn Kayyim; akaid, fıkıh, tefsir, hadis, ahlâk ve tasavvuf gibi alanlarda otorite kabul edilmiştir. Aynı zamanda Hz. Peygamber'in (s.a.v.) hayatına dair kaleme almış olduğu Zâdü'l-me'âd fî hedyi hayri'l-'ibâd adlı eseri ile siyerden fıkhî hükümler istinbat etmek maksadıyla siyer eserleri içerisinde çok önemli bir boşluğu doldurmuştur. Bu açıdan Zâdü'l-me'âd, bazı ilmî çevreler tarafından bir fıkhü's-sîre örneği olarak değerlendirilmiştir. İbn Kayyim; Zâdü'l-me'âd eseri ile Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ibadet, cihad, alım-satım, hadler vb. uygulamalarını göstermeyi amaçlamıştır. Aynı zamanda bu eseriyle yeni bir telif türü ortaya koyan İbn Kayyim; siyeri, fıkhı ve tıbb-ı nebevîyi bu eserinde birleştirmiştir. Bu ilim dalları içerisinde kendi görüşlerini ifade ederken Selef ulemâsının fikir ve görüşlerini dikkate almış, aynı zamanda hocası İbn Teymiyye'nin (ö. 728/1328) görüşlerini de sıkça dile getirmekten kaçınmamıştır. Aktardığı rivayetlerde fakih muhaddislerin yöntemine dayanarak zaman zaman rivayetlerin farklı senedlerini de eserinde zikretmiştir. Ayrıca eserinde kaynak çeşitliliği ve fazlalığı da bir hayli göze çarpmaktadır. Hadis, tefsir, siyer, fıkıh, kelâm, tarih ve tıp gibi alanlarda pek çok kaynağa başvurmuş, bu kaynaklar arasında en sahih olanlarını da tercih etmeye gayret etmiştir. Bu çalışmada İbn Kayyim el-Cevziyye'nin yaşadığı dönem, hayatı ve genel olarak ilmî yönü ele alındıktan sonra Zâdü'l-me'âd adlı eserinin içerik, yöntem ve kaynakları yönünden bir incelemesi yapılmıştır. Hadis, siyer, fıkıh ve tıbb-ı nebevî alanlarında bir hayli fazla kaynaktan istifade edilerek telif edilen Zâdü'l-me'âd'ın muhteva açısından kendisine benzeyen diğer siyer eserleriyle mukayesesi de değerlendirilmeye tabi tutulmuştur. Ayrıca Zâdü'l-me'âd'ın fıkhü's-sîre kavramı ile ilişkisi, önemi, ilmî değeri, muhtasarları, manzumları ve şerhleri de çalışmaya dahil edilmiştir. Anahtar Kelimeler: İslâm Tarihi, Siyer, Fıkıh, İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü'l-me'âd.
Türk mûsikîsi tarihinde dinî güfte mecmuaları: Tasnif, kaynaklık ve metodoloji
Türk mûsikîsi icra, eğitim ve aktarım metodu olan meşkin en temel yardımcı araçlarından olan güfte mecmuaları, belirli bir amaçla tertip edilen; içeriğinin çoğunun besteli şiirlerden oluştuğu, en azından makam atfı verilerek açıkça veya eserdeki bilgilerinden dolaylı olarak anlaşılan eserlerdir. Söz konusu mecmualar, genel olarak dinî ve din dışı olmak üzere ikiye ayrılır. İçeriğindeki besteli eserlerin çoğunluğu din dışı beste türlerinden oluşanlar din dışı güfte mecmuası diye tanımlanırken büyük kısmı dinî beste türlerinden meydana gelenlere dinî güfte mecmuası denir. Türk mûsikîsinde güfte mecmualarının, üstün kaynak değerinden ziyade bir repertuvar havuzu gibi algılanması, onlardan oldukça sınırlı istifade edilmesine sebep olmuştur. Bu durum, mecmuaların henüz tam anlamıyla anlaşılamamış ve sunduğu birincil verilerin yeterince önemsenmemiş olduğunu göstermektedir. Bu çalışma ise, adı geçen yazmaların Türk mûsikîsi tarihi yazımının temel kaynaklarından olduğunu savunarak alana farklı bir bakış açısı getirmeyi hedeflemektedir. Bu doğrultuda, dinî güfte mecmualarının barındırdığı zengin bilgilerle Türk mûsikîsinin teorik ve pratik yönlerini, tarihsel ve sosyo-kültürel boyutlarını derinlemesine aydınlatan en önemli esaslardan biri olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, sahip oldukları çok yönlü içerik sayesinde, edebiyat, tasavvuf ve sosyoloji gibi çeşitli disiplinler için de birer belge niteliği taşıdıkları tespit edilmiştir. Dinî güfte mecmualarını metodolojik bir yaklaşımla analiz eden bu çalışma, ilgili malzemelerin hem sayı hem de içerik açısından son derece kapsamlı bir şekilde incelendiği ilk araştırmadır. Bu bağlamda, bugüne dek detaylıca tanımı yapılmamış, temel kavramlarına ilişkin terminolojisi oluşturulmamış ve tasnif ölçütleri belirlenmemiş olan araştırma alanı, tarafımızca sağlam bir ilmî zeminde oluşturulmuştur. Tarihsel müzikoloji ve belge analizi başta olmak üzere disiplinler arası bir yaklaşımla, dinî güfte mecmuası türleri ve pek çok beste türünün tarihî seyri kaynaklara yansıdıkları ilk andan itibaren detaylıca analiz edilmiştir. Bu analizler neticesinde, beste türlerine ilişkin mevcut bilgilerin sorgulanması ve yeniden değerlendirilmesi gerektiği ortaya konulmuştur. Ayrıca, her bir mecmua türünün kendine has özelliklerini ve konumunu belirleyecek ayırt edici yönleri tespit edilmiştir. Böylece her bir mecmuanın dâhil olduğu sınıflandırma netleştirilmiş; ilgili türün Türk mûsikîsindeki önemi, kapsamı, repertuvar zenginliği ve yaygınlığı ortaya konulmuştur. Bununla birlikte mecmuaları merkeze alan çalışmaların azlığı ve sistemsel bir metodolojinin yoksunluğu tespit edilmiştir. Bu durum göz önüne alınarak, ilgili araştırmacılar için üç aşamalı bir metodoloji önerisi geliştirilmiştir. Sunulan bu metodoloji; bir mecmua özelinde, bir kütüphane özelinde ve bir konu etrafında yapılacak incelemeler için özel olarak geliştirilmiş yöntemler, metotlar ve tablo şablonlarından oluşmaktadır. Bu metodolojik yaklaşımın uygulanmasıyla, güfte mecmualarının temel kaynak seviyesine çıkarılması ve çok daha kısa sürede nitelikli çalışmalara ulaşılması hedeflenmektedir. Sonuç olarak bu çalışma, mecmuaların içindeki en küçük bilgi kırıntısının dahi titizlikle değerlendirilmesiyle, mûsikî tarihi yazımı, nazariyat ve repertuvar tarihi ile eleştirel biyografi açısından önemli birer ilmî vesika olduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca, ilgili belgelerin mûsikî, edebiyat ve tasavvuf disiplinlerinde mevcut bilgilere düzeltmeler ve yeni bilgiler ekleyebilecek nitelikte oldukları örneklerle gösterilmiştir. ANAHTAR KELİMELER: Dinî Mûsikî, Müzikoloji, Güfte Mecmuası, Dinî Güfte Mecmuası, Beste Türleri, İlâhî ve Tesbîh Mecmuası, Tasnif, Metodoloji.
DİB dinî mûsikî kursu ve kurs mezunlarının yereldeki faaliyetleri: Kahramanmaraş ve Şanlıurfa örneği
Bu çalışma, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın (DİB) 2013'ten beri düzenlediği dinî mûsikî kurslarında uygulanan eğitimi ve sahadaki yansımalarını incelemektedir. Araştırmanın temel amacı, kurs içeriklerini, eğitimcilerin yaklaşımlarını, mesleki yeterliliklerini ve mezun din görevlilerinin görev yerlerinde gerçekleştirdikleri dinî mûsikî faaliyetlerinin niteliği ve etkinliğini araştırmaktır. Çalışmanın bölümlerinde dinî mûsikî tarihçesi, DİB kurslarının amacı, müfredatı, gelişim süreci, toplumsal etkileri, mezunların istihdam durumları ve Kahramanmaraş ile Şanlıurfa'daki yerel faaliyetler detaylı olarak ele alınmıştır. Çalışma, büyük ölçüde Ankara'daki eğitimciler ve farklı şehirlerdeki mezunlarla yapılan kapsamlı kişisel görüşmelere dayanmaktadır. Görüşmeler sonucunda eğitim içeriği ve uygulamalarına dair önemli bulgular ile sorun alanları tespit edilmiş, DİB'e bağlı Kur'an kurslarındaki dinî mûsikî derslerine ilişkin yapısal sorunlara da değinilmiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda eğitimdeki problemlere çözüm önerileri sunulmuş ve daha nitelikli faaliyetlerin geliştirilmesi değerlendirilmiştir. Mevcut çalışma, DİB bünyesindeki dinî mûsikî eğitimlerine dair özgün ve nitelikli veriler sunarak, tespit edilen sorunlara çözüm odaklı önerilerle literatür boşluğuna katkı sağlamayı hedeflemektedir.
(علاقة الأيوبيين بالزنكيين (566-631/1171-1233
This study cover an important period in the history of Muslims, this is the era of Zankees who defeated the crusade attacks and the crusade armies whom attacked the Muslim countries during this period. The study also shows the good relationships between Zankees and the Ayubians during this critical period. It seems clear that there was an important development during this critical era, the development of economy, army, administrations and many other type of promotions in various fields in Egypt which is ruled by Salahaddin. This development was planned by Imadudin Zanky, whom was very intelligent that could change the doctrine of the people from Shia Al Ubaidy to be Sunna Doctrine. The study includes an introduction with three chapters, the introduction presented the important of this elements which lead to the huge development in this critical period. The first chapter presents the good relationship between Zankees and Ayubians during this period. This chapter has two sections, section one deals with the role of Ayubians during the era of Zankees and the second section how they defeated the crusades. Chapter two has three sections, the main title of the chapter is the relationship between Zankees and the Ayubians, the first section deals with the relationship of the Zankees and Ayubians in Egypt, while second chapter deals with the relationship of Zankees and Ayubians in Aleppo in Syria. The third section deals with factors and reasons of Nuradddin Victory against the Crusade campaigns in all the wars and the method fighting. This section has three main points; the first point is about the internal policy of Nuraddin Zanky in the administration systems, the second is about the disputes and misunderstanding between Salahaddin and Nuradin Zanky. The third is on the some matters and occurrences during the last part of the Nuradin's ruling regime, then he died. The conclusion and the resources list is attached at the end of the thesis.
المكفوفون ودورهم في بناء الحضارة الإسلامية
There are many different meanings of (palm - Alkaf) in the language and terminology, and with this diversity, it revolves in its meaning and structure. The meaning depending on geography and region meanings. The meanings of the word revolves around the prevention, it is the sight of the blind, has been prevented from seeing, the real blind is the blindness of vision, not the blindness of sight. How many blind people have surpassed other visionaries in various fields? Hence, this research, in which I wanted to demonstrate the truth that is hidden to many people, is that real blindness is the blindness of insight, not blindness of vision. By tracking the movement of the blind in the history of the Islamic state many of the blind have contributions that can't be denied. They have vital roles in many sciences and arts in literature, language, poetry, rhetoric, jurisprudence, interpretation, Hadith, and transport and mental sciences. The history of the Islamic state bears witness to the superiority of these blind people Throughout history superiority confirms that loss of sight grant from God - the Almighty – If this person invested his companions, and did not stand in front idly, and here the researcher wanted through this research to stand on those contributions and achievements line had blind letters of light throughout history. Experiencing them with its high prestige and status, and talk began this message definition to stop and its derivatives by standing on the linguistic and terminological meaning, then bent by talking about synonyms of blindness, and the statement of minutes differences between those synonyms, and the verses of Quran also presented for the blind and blindness. Then the role of Islamic states throughout the eras of Islam has been presented on how they protected the right of blind peoples. Our Prophet also peace be upon him cared so much about the blind people and the way to support others. The study of the role of blind people in the Islamic civilization played a role in the religious, social, economic, and scientific role of the blind, and then on the role of the blind in the Islamic civilization. Their contributions to the science of transport and mental, and their learning and education, and then the research presented many points on the blind who were famous in certain sciences, the classical blind poets, and the classical writers, scholars, modernists, linguists, and scholars, interpreters.
الدولة السلجوقية في العراق
The Seljuk State of Iraq has a great importance because it presented and reveals an important historical period in Islamic history. The Seljuks has an important role in the restoration of power, hegemony and power of Muslims during the state active role. The Abbasid caliphate and the Sunni doctrine were about to collapse, but the Seljuk played a vital role to help the caliphate not to be collapsed and with the emergence of the Seljuks these fantasies went back and the caliphate returned to its prestige and status, which almost disappeared into the hands of the Boehis who wanted to get rid and collapse the Abbasid Caliphate The Seljuk Empireor Seljuq was a medieval Turko-Persian Sunni Muslim empire originating from the Qiniq branch of Oghuz Turks. The Seljuk Empire controlled a vast area stretching from the Hindu Kush to western Anatolia and the Levant, and from Central Asia to the Persian Gulf. One of the most important advantage of this study it shows the role of Seljuk roles to defeat the attacks of the crusades. The battle of Manzikert was fought between the Byzantine Empire and the Seljuk Empire, on August 1071 near Manzikert, theme of Iberia. The decisive defeat of the Byzantine army and the capture of the Emperor Romanos IV Diogenes. The study also shows the role of the Seljuk to defeat the state of Fatimy. Then the period of the Seljuk is the period of development, as the educations, science and administration have been developed during this period. The extension of Shia has been stopped during this period, many Sheikhs have been appeared as Al Ghazali, Ibn Burhan and many other Islamic scholars. The study has three chapters, the first chapter is about the Seljuk origins and their tribal locations. Then they migrated to the eastern part and embarrassed Islam as their holy religion. The second chapter is on the Iraqi Seljuk, it deals with their environment, their relationship with Abbassi Caliphate, Aybuians, Zankees and the Roman Seljuk. Then the third chapter is about their culture and educations, it presented the war principles, thoughts and mentality of the empire during this period. The fourth chapter is about the last period of the empire and then finally the collapse of the empire. The conclusion and the list of the resources is attached to the thesis.
Hakkari Beyliği (1130-1849)
İran ve Irak ülkelerinin sınırında ve ülkemizin güney doğusunun en uç noktasında yer alan Hakkâri; tarihi, doğası, sosyal ve kültürel dokusu, jeopolitik konumu, kaynakları, coğrafik yapısı ve tarihte farklı din ve milletlere mesken olması ile dikkatleri üzerine çekebilmiş bir serhat ilimizdir. İslam kültür ve medeniyetinin izlerini taşıyan çok sayıda esere ev sahipliği yapan Hakkâri ili, gerek coğrafi gerekse tarihte oynadığı roller açısından stratejik bir öneme sahiptir. Hakkâri'nin çok erken dönemde İslamlaşması, Yezidilik inancının çıkış merkezi olması, tarihte iz bırakmış önemli şahsiyetleri yetiştirmesi, Hıristiyanlığın Nesturilik mezhebinin patriklik merkezi olması açısından da manidardır. Tarihte Hakkâri, uzun yıllar kendilerini Abbasi hanedanlığının devamı olarak takdim eden mirler tarafından yönetilmiştir. Hakkâri Beyliği, miras olarak bizlere çok sayıda medrese, cami, tekke, kümbet, köprü, kale ve diğer mimari eserler ile Peygamberimize ait olduğu iddia edilen kutsal emanetleri bırakmışlar. Bunların yanısıra Hakkâri beyleri, kendi dönemlerine ışık tutan ve tarih yazıcılığı açısından önem arzeden "Mirname" adında manzum bir eseri tarihimize kazandırmışlar. Tarihteki Hakkâri bölgesi, bugün için çizilen sınırları aştığını, bölgede 12. yüzyıldan itibaren yedi asır boyunca bir beyliğin olduğunu söylemek mümkün. Bu beyliğin Selçuklular, İlhanlılar, Akkoyunlular ve Karakoyunlularla savaştıklarını, Osmanlı ve İran egemenlik alanlarındaki tampon bölgede ciddi politik mücadeleler verdiğini, genellikle Osmanlı'dan yana bir siyaset güttüğünü, çoğunlukla Osmanlı'ya bağlı hükümet statüsüyle bir sancak olarak varlığını devam ettirdiğini görmekteyiz. Ancak 19'uncu yüzyılın yarısında taht kavgaları, Hıristiyan tebaa ile yaşanan sorunlar ve Osmanlı Devleti'ne isyan gibi nedenlerden ötürü beylik yıkılmıştır.
Hâciblik kurumunun ortaya çıkışı ve gelişimi
Tarihi oldukça eskiye dayanan hâciblik kurumu sözlükte araya girmek, mâni olmak, birinin bir yere girmesini engellemek; örtmek, gizlemek anlamlarına gelen hacb kelimesinden gelmektedir. Bir kişinin bir yere girmesine engel olan kimse, kapıcı demektir. Divan-ı Lügati't Türk'te, tayandı kelimesinden gelen tayangu, mabeynci anlamında kullanılan özgün sözcük şeklinde verilmiştir. Hâciblik görevinin ilk defa Muaviye (661-680) veya Abdülmelik bin Mervan (685-705) zamanında kurulduğuna dair görüşlerden hangisinin daha doğru olduğu kesin şekilde tespit edilememiştir. Hâcibliğin Abbasi hilafetinde ve Endülüs Emevi Devleti'nde daha ilk zamanlardan başlayarak mevcut olduğu bilinmektedir. Hâciblik, İslam coğrafyasında farklı uygulamaları bulunan kurumların başında zikredilmekte ve makam, konum, sayı ve saygınlık yönünden farklılıklar göstermektedir. Devlet teşkilat yapısı içerisinde kendisine yer edinen hâcibler, sadece saray içinde görev yapmakla kalmamış, Genellikle hükümdara eşlik etmiş, onların en yakın sırlarına vakıf olmuşlardır. Bu sebeple hükümdara vezirden daha yakın olduğu kabul edilmektedir. Bunların yanı sıra hâciblerin padişaha vekalet ettikleri, onlar adına hutbe okudukları ve hükümdarların mührünü taşıdıkları da belirtilmektedir. Bu kadar geniş yetkilere sahip olan bu kurum zaman zaman devlet yapısı için tehlike unsuru olarak görülmüştür. Başa geçen küçük yaştaki hükümdarların yetkilerini suiistimal etmemeleri adına bazı hükümdarların hâciblik kurumunu kaldırdıkları ifade edilmektedir. Yapılan çalışmalarda hâciblik kurumu devletlerin kuruluş ve gelişme dönemlerinde değil, daha çok yükselme, büyüme ve yıkılma dönemlerinde ortaya çıktığı belirtilmektedir. Osmanlı Devleti'nin ilk dönemi ile Kanunî dönemi mukayese edildiğinde, bu durum açık bir şekilde görülebilir. Hz. Peygamber ve ilk dört halife dönemlerinde hâcibliğin kurum olarak olmadığı kabul edilmektedir. Halk ve devlet adamlarının iç içe olduğu, halk ile tebaa arasına izin istemek dışında aracı koymanın caiz görülmediği bir dönem olarak kabul edilmektedir. Belli bir müddet sonra emniyet endişesi ve devlet işleri üzerinde rahat bir şekilde çalışılması düşüncesiyle, devlet adamlarını koruyan ve onların halkla olan münasebetlerini düzenleyen şahıslara yani hâciblere ihtiyaç duyulduğu belirtilmektedir. Ancak bunun şartlar ve zaruretlerle sınırlı olması gerektiği dilr getirilmektedir. Aksi halde hükümdarların/halifelerin halktan kopmuş olacakları belirtilmektedir. Devletin siyasi ve idari teşkilat yapısının anlaşılabilmesi için hâciblik kurumu büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple hâciblik konusu çalışılmıştır.
Asr-ı Saadet'te cenazenin techiz, tekfin, tedfin işlemleri ile kabir ziyareti ve taziye uygulamaları
Fizyolojik olarak diğer canlılarla ortak özellikleri olan insan, akıl sahibi ve sosyal bir yapıya sahip olması itibariyle diğer canlılardan daha üstündür. Bu üstünlük ölüm anında ve ölümünden sonra yapılan işlemlerde de kendini göstermektedir. Bu işlemlerde semavi dinler ile beşeri ideolojiler arasında farklılıklar olduğu gibi semavi dinlerin kendi aralarında da bu konuda farklılıklar vardır. Bu çalışmamızda öncelikle İslamiyet'ten önce, semavi dinler ile semavi olmayan bazı inanışlardaki cenaze uygulamaları incelenmiştir. Ardından insanlığın en parlak dönemi olan Asr-ı Saadet'te bir insanın ebedi âleme intikali ve bu çerçevede yapılan uygulamalar incelenmiş, son olarak da Hz. Peygamber ile ilk dört halifenin cenaze işlemleri ayrı bir bölüm olarak ele alınmıştır. Hz. Peygamber'in yaşadığı dönemde bir insanın ölümü ile başlayıp, ölünün yıkanması, kefenlenmesi, gömüleceği yere kadar taşınması, kabre defnedilmesi, kabir ziyareti ve taziye uygulamaları ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bu çalışmadaki amaç İslam öncesi toplumlardaki cenaze işlemleriyle İslam'ın ilk yıllarında Hz. Peygamber'in öğrettiği şekliyle yapılan cenaze işlemlerinin bir arada toplanmasıdır. Bu şekilde cenaze uygulamalarının İslam'dan önceki, İslam'ın ilk yıllarındaki ve Hz. Peygamber'den sonra günümüzdeki halinin tarihsel olarak incelenip bir arada bulundurularak kıyaslanması amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Asr-ı Saadet, Techiz, Tekfin, Kabir ziyareti, Taziye
Tarihi ve kültürü ile Doğubayazıt
Eski çağlardan beri önemli yerleşim ve yönetim merkezlerden biri olan Doğubayazıt şehrinin idari yapısında ve coğrafi konumunda zamanla bazı değişiklikler olmuştur. Önceleri eyalet, bağımsız beylik, sancak ve Bayezid vilayetinin merkezi olan bu şehir, il merkezinin Karaköse (Ağrı)'ye taşınmasından sonra ismi Doğubayazıt olarak değiştirilerek müstakil bir ilçe durumuna getirilmiş. Günümüzde Ağrı vilâyetinin ilçesi olan Doğubayazıt, tarih boyunca bölgenin önemli yerleşim alanlarından biri olmuştur. Mittaniler, Urartular, Medler, Persler, Şeddadiler, Eyyûbîler, Bizanslar, Sasaniler ve Osmanlılar bu bölgede devlet bazında uzun süre etkili olmuşlardır. 1372 -1872 yılları arasında Serhad Beyliğinin merkezi olan Doğubayazıt'ta Kürt beylikleri önce bağımsız sonra özerk bir yapı olarak 400 yıl kadar burada hükümferma olmuşlardır. 19.yy sonlarından itibaren Osmanlılar Bayezid sancağını merkezden yönetmeye çalışmışlar ve 1923'ten itibaren de Doğubayazıt önce il sonra da ilçe merkezi yapılarak günümüze kadar bu şekilde gelmiştir. Bu çalışmada; Mittani, Urartulardan, İslam'ın bölgeye gelişineve o tarihten Cumhuriyet dönemine kadar Doğubayazıt ve çevresinde hüküm süren millet ve devletlerin, tarihi seyri incelenerek gelişmeler kronolojik olarak ele alınmıştır. Bu kapsamda Doğubayazıt'ın tarihi süreci; İslam öncesi ve sonrası olarak genel bir değerlendirmeye tabi tutulmuş, arkeolojik çalışmalar, yeni bilgi, belge ve bulgular ve dijital veriler ışığında yazılı kaynaklardaki tutarsızlıklar karşılaştırılarak kronolojik gelişmeler ayrıntılı bir biçimde analiz edilmiştir. Son dönem gelişmeleri de yeniden değerlendirilerek gözden geçirilmiştir. Doğubayazıt ve çevresinde yazılı kaynaklardan başka, tarafımızdan yerinde bazı araştırma ve incelemeler yapılarak bölgenin eski kale, saray, kervansaray, köprü, kanal,türbe, medrese, cami, mescit ve alimleri hakkında bilgiler verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Bazîd, Doğubayazıt, Serhad Beyliği, Ağrı Dağı, Ahmed-i Hanî
Müstansır-Billâh el-Fâtımî ve dönemi (427-486/1036-1094)
Bu çalışmada Fâtımî Devleti'nin sekizinci halifesi Müstansır-Billâh'ın halifelik dönemi ve bu dönemde yaşanmış olaylar ele alınmıştır. Çalışmanın amacı Halife Müstansır-Billâh'ın halifeliği sürecinde Fâtımî Devleti'nin geçirdiği aşamalar ve bu aşamaların devletin gerilemesindeki etkisini incelemektir. Müstansır-Billâh 427 (1036) yılında, henüz yedi yaşında iken, devletin başına geçmiştir. Müstansır-Billâh'ın küçük yaşta hilafete gelmesiyle beraber gerek annesi gerekse bazı devlet adamları bu durumdan faydalanmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Henüz hilafetinin ilk yıllarında devlet içerisinde birtakım sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu durum devletin dış siyaseti üzerinde de etkili olmuştur. Özellikle de dönemin büyük devletlerinden biri olan ve aynı zamanda Fâtımîler'in alt etmeye çalıştıkları Abbâsi Devleti ve henüz yeni kurulmuş olan Selçuklu Devleti ile girilen nüfuz mücadeleleri devleti çok yıpratmıştır. Bu mücadelelerle eş zamanlı olarak kıtlıklar, sarayın israf boyutundaki harcamaları, askerlerin maaşlarının verilmemesi ve bununla beraber ortaya çıkan isyanlar devletin ekonomisini ve refah düzeyini çok kötü etkilemiştir. Aynı zamanda devletin siyasi istikrarsızlığa sürüklenmesi de hız kazanmış ve vezir değişimleri artmıştır. Tüm bu olanlarla mücadelede âciz kalan Halife Müstansır-Billâh durumun daha da kötüye gittiğini görünce çareyi Ermeni asıllı olan Akkâ Valisi Bedr el-Cemâlî'yi Mısır'a davet etmekte bulmuştur. Bu çalışmada da Fâtımî Devleti için oldukça önemli bir dönem olan Müstansır-Billâh'ın hilafet dönemi ve bu dönemin önemli olayları incelenmiştir.
İskender Pala'nın romanlarında geleneksel ve dini unsurlar
İskender Pala, birçok türde eser veren günümüz yazarlarındandır. Bu eserler, genellikle tarihi ağırlıklıdır. Bunun yanı sıra aşk uğruna yapılan fedakârlıklara büyük önem veren yazar, ilâhi aşk ve sevgiliye olan maddi aşkı betimlemelerle anlatma yoluna gider. İskender Pala, eserlerini herkesin anlayacağı şekilde yalın bir dil kullanarak okurlarına sunar, atasözleri ve deyimleri sıklıkla kullanır. Gerçeklikten uzaklaşmadan tarihi bilgilerden de yararlanan Pala, metinlerarasılık tekniğini sıklıkla kullanır. İskender Pala, eserlerinde yalnızca geçmiş zamandan bahsetmez, günümüz ülkeler arası stratejilere de atıfta bulunur. Bu çalışmada İskender Pala'nın hayatı, edebi kişiliği ve eserleri hakkında bilgi verilir. Çalışmamızda İskender Pala'nın Abum Rabum (2023) , Surname (2022) , Od (2011) , Efsane (2013), Mihmandar (2022) , Katre-i Matem (2022), Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk (2018) ve Şah Sultan (2010) adlı romanlarda geleneksel ve dini bulgulara dair incelemeler yapılmıştır. Yapılan incelemeler, Atasözleri ve Deyimler, Dini Yaşam, Efsanevi Şahsiyetler, Gündelik Yaşam, Tasavvufi Unsurlar, Halk İnanışları ve Batıl İnanışlar olmak üzere yedi başlık altında sınıflandırılır. Çalışmamızda gelenek kavramına dair genel bilgiler verilir, aşk ve gelenek, dil ve gelenek, edebiyat ve gelenek, tasavvuf ve gelenek birlikte ele alınır. İskender Pala'nın eserlerinde geleneksel ve dini unsurlar önemli bir yer edinir.
Cihan Aktaş'ın öykülerinde gelenek
Çok yönlü bir edebi kişiliğe sahip olan Cihan Aktaş,1980'li yılların ilk yarısından itibaren edebi faaliyetlerine başlamıştır. Roman, hikâye, günlük, araştırma-inceleme türlerinde eser veren Cihan Aktaş: yaptığı çalışmaları tecrübeleriyle harmanlamıştır. Ülkedeki gelişmeleri yakından takip eden Aktaş, ülke gündemini ve gündelik yaşamın akışını eserlerine yansıtmaktadır. Edebiyatımıza yazım çeşitliliğindeki geniş yelpazesiyle katkıda bulunan Cihan Aktaş'ın öykülerinde kurguladığı karakterler genellikte gündelik hayatta karşılaşılabilecek insan tiplemelerinden oluşmaktadır. Bu karakterlerin yaşantıları ve ruh halleri üzerinden pek çok öğreti anlatılmaktadır. Yazar karakterleri üzerinden toplumsal değerler, âdetler ve kültür öğeleri hakkında mesaj vermektedir. Bu anlamda Cihan Aktaş'ın öykü karakterleri, yaşanan dönemin hâkim geleneğinden de izler taşımaktadır. Cihan Aktaş, öykülerinde; sosyal hayat, dini inanış, halk inanışı, giyim-kuşam tarzı, yeme-içme gibi kültür öğelerini gelenekle bağlantılı olarak kaleme almıştır. Problem durumu "Aktaş'ın öykülerinde gelenek unsurunun ve söz konusu unsurların eserlere ne ölçüde yansıtılabildiği" sorusuyla incelenmekte ve Cihan Aktaş'ın on üç öykü üzerinde çalışılmaktadır. Netice itibariyle bu çalışmada, Cihan Aktaş'ın öykülerinde, geleneğin yansımalarının tespiti ve değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.