Science philosophy
72 theses under this subject heading
Etik inceleme düzeyleri açısından insanı geliştirme etiği çalışmalarının dağılımı: Bir kapsam incelemesi
Bu çalışmada İGE literatürünün, etik inceleme düzeylerinin dağılımı açısından kapsam incelemesi yöntemiyle değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla WOS, PubMed ve Academic Search Ultimate veritabanlarında gerçekleştirilen taramaların ardından 325 adet makale detaylı incelemeye alınmıştır. Yapılan değerlendirmeler sonucunda normatif düzeyin literatürdeki en sık kullanılan, olgu düzeyinin ise en az başvurulan etik inceleme düzeyi olduğu görülmüştür. Seçilen makalelerin yer aldığı dergilerin ağırlıklı olarak sosyal indekslerde tarandığı ve çalışmalarda 2014 yılında belirgin bir artış olduğu izlenmiştir. Ahlaki geliştirmenin ilk sırada yer aldığı, en sık araştırılan etik temanın utilite olduğu, çalışmalarda öne çıkan etik konumun biyokonservatif tutum olduğu ve etik analizlerin ağırlıklı olarak çözüm yerine, anlama-açıklama odaklı yapıldığı saptanmıştır. Karşılaştırmalı incelemelerde ise geliştirmeye sıcak bakan transhümanist ve ılımlılarda çözüm odaklı yaklaşımın biyokonservatif olanlara göre daha belirgin olduğu ve ılımlıların her dört etik inceleme düzeyinde de mevcudiyeti izlenmiştir. Sonuçları itibarıyla bu tez İGE literatüründeki bir kısım bilgi boşluklarının giderilmesine ve gelecek çalışmalara yön verilmesine katkı sunmuştur.
Klasik ve kuantum mekanik paradigma bağlamında nedensellik kavrayışının incelenmesi
Doğa araştırmasının salt bir theoria etkinliğinden yöntemli ve sistematik bir etkinliğe evrilmesiyle, doğaya ilişkin bilgimizin mahiyeti de dönüşüme uğramıştır. Bilimsel etkinliğin yöntemi, doğaya bakışın ufkunu belirleyen bir sınırlama olarak iş görür. Araştırmanın yöntemi tarafından sınırlanan bilgimiz gerçeklik anlayışımızı belirlerken, her yeni bilimsel kuramla, doğa hep yeniden tasarlanır. Fizik bilimi, Antik Çağ'dan günümüze, doğa ve bilgi kavrayışımızı kökten bir şekilde dönüştüren iki büyük kuramsal devrime tanıklık etmiştir. Bu tez çalışması, Aristoteles fiziğinden, Newton fiziğine ve buradan kuantum fiziğine doğru gerçekleşen bu devrim hattını takip ederek, fizik biliminde neden kavramı ve nedensellik kavrayışlarının dönüşümünü incelemektedir. Tezin amacı, nedensellik düşüncesinin fizik teorilerinde nasıl yer bulduğunun ve teorilerde temel alınan doğa, bilgi ve bilim tasarımlarının nedensellik kavrayışlarına olan etkisinin incelenmesi; ayrıca kuantum fiziğindeki nedensellik tartışmalarının, kuantum mekaniğinin standart yorumu ve David Bohm'un geliştirdiği alternatif nedensel yorum üzerinden bilim felsefesi ışığında değerlendirilmesidir. Tezin ilk iki bölümü Aristoteles felsefesinde ve klasik fizikte nedenselliğin ele alınış biçimini ortaya sererken, son bölüm kuantum mekaniğinde söz konusu iki yorum kapsamında nedensellik tartışmalarına odaklanır; ardından, bu yorumlardan birinin ötekine yeğlenmesinin sebeplerini açıklamayı dener. Sonuç bölümünde nedensellik kavrayışının fizik teorilerinin temel aldığı doğa ve bilgi tasarımlarına bağlı olarak değişime uğradığı, bu bağlamda kuantum mekaniğinin nedensel bir yorumunun mümkün olup olmadığı iddiasının deneysel ya da tanıtlamalı bir yolda değil, ama felsefi bir temelde gerekçelendirilebileceği ileri sürülmüştür.
Antropojenik iklim değişikliğinin bilim felsefesinin Thomas Kuhn ve Paul Feyerabend ekseninde felsefî bir yaklaşımla değerlendirilmesi ve antroposantrizm eleştirisi
Felsefe, hayatta bir problem görme ve sorunun neden ortaya çıktığını, problem olarak ele alınan konunun asıl mahiyetinin ne olduğunu ve bunu çözmek için konuyu iyi bir şekilde anlamaya çalışmaktan ileri gelir. İnsanlığın ve medeniyetinin devamı adına iklim son derece elzem bir unsurdur. Bu tezin problemi de günümüzde yaşanan antropojenik iklim değişikliğinin insan toplumları ve Dünya üzerine olan etkilerinin ve sonuçlarının bilimsel temelleri ve gelecek projeksiyonlarındaki kesinliktir. İklimin felsefe tarafından ele alınırken ilk önce bilim felsefesinin soruşturulması mühimdir çünkü antropojenik iklim değişikliğinin Dünya'yı götürdüğü sonuçlardan emin olunması ve buna uygun, insan yaşamını düzenleyici plan ve politikaların oluşturulması esasında bir "bilme problemini" ortaya çıkarmaktadır. Bir diğer deyişle bilim, yapısıyla ve mahiyetiyle iklim değişikliğinin sonuçlarını gerçekten bilebilir mi; bilim gelecekle ilgili projeksiyonlarda bulunabilir mi ve bu projeksiyonlar ne derece tutarlıdır sorularına cevap aranacaktır. Fakat bundan önce tezin tartışılmasına bir zemin sağlaması açısından evrimsel ve tarihsel süreçlere dayanan biyolojik bir insan görüşü temellendirilecektir. Daha sonrasında iklimin ne olduğu ve tarihsel süreç içerisinde insanların iklime ve iklim değişikliğine yönelik anlamlarının ne şekilde değiştiği anlatılacaktır. Bilim felsefesi kısmında, bilimin yapısı ve mahiyetiyle ilgili olan soruşturma, 20. yüzyılın iki önemli bilim felsefecisi olan Thomas Kuhn ve Paul Feyerabend'in felsefeleri üzerinden ilerleyecektir. Tezin geleceği son noktada ise bir Hümanizm ve antroposantrizm problemi ortaya çıkmakta ve bu problem de tezin insan görüşüne uygun bir biçimde incelenecektir ve böylece tezin giriş ve sonuç kısımları birbiriyle tutarlı bir şekilde tamamlanmış olacaktır.
Kant'ın yargı anlayışı itibarıyla Gödel tamamlanamazlık teoremlerinin bir yorumu ve bu yorumun analitik önermelerin zemini bakımından sonuçları
Kant'ın metafiziği eleme projesi semantik gelenek tarafından bir adım öteye taşınarak tüm metafiziği felsefe yapmanın zemininden çıkartarak matematiğin önermelerinin ispatının biçimsel bir dizgeler içerisinde verilebilir olduğu düşünülmektedir. İlk olarak Frege, aritmetiği mantığa indirgeme projesini geliştirmiş ve bu bağlamda dilin mantıksal olarak çözümlenmesi ile nesnel bir semantiğin kurulabileceği fikrini geliştirmiştir. Eğer aritmetik mantığa indirgenebilir ise analitik olan da mantığın kuralları tarafından gösterilebilir olacaktır. Başka bir ifade ile analitik önermelerin belirlenmesi Kant'ın iddia ettiği gibi sentez temelli olmaktan çıkartılmış olunacaktır. İşte bu sebeple Frege'nin temellerini attığı bu düşünüş biçimi temelde Kant'ın klasik metafiziği yıkıma uğratmasını Kant'ın kendi metafiziğine yöneltmiştir. Frege ve sonrasındaki semantik gelenek için bu adım ile metafiziği düşünmenin dışında tutarak metafizikten kaynaklı tüm muğlaklıkların çözebileceği düşüncesine götürmüştür. Benzer biçimde Hilbert doğru olan matematiksel önermelerin ispatlayabilmenin imkânı üzerine düşünmektedir. Başka bir deyişle Hilbert'in amacı matematiksel ispatın güvencesini sağlamaktır. Hilbert'in söz konusu amacının çıkış noktası Frege'nin matematiği mantığa indirgeme projesi olmakla birlikte Frege'den farkı matematiği mantığa indirgeme çabası değil, matematiğin simgesel aksiyomatik bir dizge içerisinde temellendirilme uğraşısıdır. Bu biçimselleştirme de dizgedeki deyimlerin semantiğinden arındırmayı gerektirir. Yani dizgedeki işaretlerin ve deyimlerin bir araya geleceği kurallar olan sentaksın kurulmasıdır. Semantik geleneğin bu felsefe yapma zemini düşünüldüğünde "her şey mantıksal bir dizge içerisinde ispatlanabilir mi ya da doğruluk ile biçimsel dizge içerisinde ispat edilebilirlik arasında bir fark var mıdır?" sorularının cevaplandırılması gerekmektedir. Söz konusu sorular Gödel'in tamamlanamazlık teoremleri dikkate alındığında doğruluk ile biçimsel ispat edilebilirlik arasında kapanmaz bir farkın olduğu görülmektedir. Gödel'in ispatını verdiği iki teori bu anlamıyla semantik geleneğin zeminini ortadan kaldırmaktadır. Bu iddianın anlaşılabilmesi için Gödel teoremlerinin bir açıklamasının verilmesi gerekmektedir. Kant'ın transandantal felsefesinde ortaya koymuş olduğu düşünsel zemin tam da bu noktada söz konusu olup Gödel teoremlerinin açıklanması için düşünsel zemini teşkil etmektedir. Gödel ile birlikte semantik geleneğin projesi nihayetlendiği için de analitik önermelerin mahiyetinin yeniden düşünülmesi gerekmektedir.
Nietzsche ve Dostoyevski'de bilimci insan tasarımının reddi
İnsan varoluşu ve insanın ne olduğu problemi uzun zamandır felsefenin temel konusu olmuştur, olmaya da devam edecektir. Fyodor M. Dostoyevski (1821-1881) ve Friedrich Nietzsche (1844-1900) 19. yüzyılda düşünce, felsefe ve edebiyat hayatına büyük katkı sağlamış ve damga vurmuş iki önemli düşünürdür. Her ne kadar farklı şehirlerde, farklı ortamlarda yaşamış olsalar da hayatları boyunca insan ve insanın problemlerine dair düşüncelerini ortaya koymuşlardır. Her iki düşünürde insanı ele alırken zaman zaman benzer sonuçlara varmışsa da çoğunlukla insanı farklı biçimlerde ele almışlardır. Dostoyevski ve Nietzsche, temelde insan hayatının anlamını ve değeri problemi çerçevesinde, insanın kendisinde sahip olduğu olanakları nasıl en üst değere çıkaracaklarına dair teoriler üretmişlerdir. Dostoyevski için insanın kendi varlığını gerçekleştirmesinin yolu; insan sevgisi, merhameti ve kendisinden üstün olan yegâne güç olan Tanrı'ya inanmak ile dinine temiz bir kalple bağlanmaktır. Nietzsche açısından ise bu yol, insana toplum tarafından dayatılmış ve sorgulamadan kabul ettiği ahlaki ve dini değerlerin özünde değersiz olduğunu bilmesi ve bu değer yargılarından kurtularak kendi içinde bulunan gücü keşfetmek kaydıyla üstinsana ulaştırabilmesidir. Her iki düşünürün ortaklaştığını iddia ettiğimiz yanları, ikisinin de insanın kendini gerçekleştirmesine ve bunu dışsal bir otoriteden bağımsız yapması gerektiğine dair vurgularıdır. Bizim bu tezde göstermeye çalışacağımız şey tam da bu otoritenin ideolojik görünümlü bir bilim tasarımı olduğudur.
Carl Sagan'a göre din-bilim ilişkisi
Din ile bilim arasındaki ilişki Galileo'nun meşhur mektubundan bugünün öncü düşünürlerine kadar uzanmaktadır. Din ile bilim ilişkisinin seyrini bilimsel gelişmeler oldukça etkilemiştir. Bunun yanında Ian Barbour'un da ifade ettiği gibi din ile bilim arasındaki ilişkiyi en çok etkileyen bilimsel materyalizm ve dini literalizmdir. Din ve bilim ilişkisi temelde dört yaklaşımdan oluşmaktadır. Bunlar çatışmacı yaklaşım, bağımsızlık yaklaşımı, uzlaşmacı yaklaşım ve dinselleştirmedir. Günümüzde bu yaklaşımların bir tanesini tercih edip diğerlerinin görmezden gelinmesi şeklindeki indirgemeci yaklaşımın benimsenmesini uygun görmemekteyiz. Popüler bilim adamlarından biri olan Carl Sagan, dinsel anlatıların önemine saygı duyan bir bilim adamıdır. Kutsal metinler hakkındaki ansiklopedik bilgisiyle, tartışmalarda çoğunlukla muhatabını şaşırtan bir bilgindir. Onun amacı halkın bilimsel girişimlerin farkında olmasını sağlamak ve kuşkucu yaklaşımı kullanmanın, kanıt aramanın önemini tüm insanlara duyurmaya çalışmaktır. Sagan, dini konularda sadece bilimsel yöntemi kullanmayarak kendi felsefi yorumlarını da dile getirmektedir. Kanıtların sorgulamadan bir dini inanca sahip olunmasını eleştirmektedir. Sagan, eserlerinde ısrarla kuşkucu yaklaşımın önemine dikkat çekerek Tanrı'nın varlığı gibi konularda bu yöntemi tercih etmiştir. Sagan, birçok kitabında din-bilim ilişkisine değinmiştir. Sagan, din ile bilimi tek başına yetinemeyecek alanlar olarak görerek, aralarında çatışmadan ziyade uzlaşma olması gerektiğini savunmaktadır.
Thomas Kuhn'un bilimsel ilerleme kavrayışının değerlendirilmesi
Thomas Kuhn, ünlü eseri Bilimsel Devrimlerin Yapısı'nda (BDY) geliştirdiği özgün bilimsel etkinlik ve gelişim açıklaması ile bilim felsefesi yanında birçok düşünsel alanda etkili olmuş bir bilim felsefecisi ve tarihçisidir. Kuhn'un BDY'deki açıklaması ve bilimsel etkinliğin doğası hakkında vardığı sonuçlar, günümüze kadar süren yoğun tartışmalara neden olmuştur. Kuhn'un bu konudaki düşünceleri, BDY ile sınırlı kalmamış ve yaşamının son yıllarına kadar açıklamasını geliştirmeye uğraş vermiştir. Bu nedenle, çalışmada Kuhn'un bilimsel etkinlik ve onun gelişimi hakkındaki açıklamasını, SSR sonrasında geliştirmeye devam ettiği düşünceleri ile beraber ele aldım. BDY'nin 1962 yılında basılmasından Kuhn'un 1993 yılında yayınlanmış son makalesine kadar süren bu süreçte, Kuhn BDY'deki düşüncelerini daha açık hale getirmektedir. Çalışmada, Kuhn'un bu süreçte bilimsel değişimle ilgili yol açtığı sorunlara nasıl çözümler getirmeye çalıştığını izledim. Çalışmanın odağında ise, Kuhn'un bilimsel ilerleme kavrayışı yer almaktadır. Bilimsel ilerleme, Kuhn'un bilimsel değişimle ilgili BDY'de neden olduğu sorunların birleştiği konudur. Kuhn bu sorunları, kariyerinin son yıllarında geliştirmeye başladığı evrimsel gelişim açıklaması ile aşmaktadır.
Yönetim kavramının ontolojik incelemesi
İşletme disiplini altında bilimsel çalışmalarına devam eden yönetim ve örgüt yazını bilim felsefesindeki epistemolojik tartışmalara paralel bir biçimde kendi içerisinde pozitivist ve anti-pozitivist temelde çeşitli paradigmaları içinde barındırmaktadır. Bu çalışma yönetim kavramının kökeni nedir sorusu etrafında hem yönetim ve örgütlenme kavramlarının kendilerini hem de epistemolojik olarak ayrışan bu farklı paradigmaları ontolojik bir sorgulamadan geçirmeye çalışmıştır. Bu doğrultuda Nicolai Hartmann'ın varlık katmanlarını ve kategorik kanunlarını temel alan yeni ontoloji anlayışı çerçevesinde insan ve maddenin evrimsel gelişimini tarihsel olarak ele alacak biçimde yönetim diye atfettiğimiz kavram, ilişki, yapı incelenmiş, alanın geneli ve kökenine dair önemli çıkarımlar ortaya konmuştur. Bu bağlamda, alandaki ana akım kuramların ontolojik olarak yönetime ve insana bir alt ontolojik düzlemden, yani hayvan düzleminden bakarak; yöneten-yönetilen ayrımını kendi kuramlarında içkin halde barındırdıklarını söyleyebiliriz. Çalışmadan çıkarılacak diğer bir sonuç, yazının mevcut hakim kuramlar tarafından nasıl dar bir kapsamda ele alındığıdır. Bu yüzden tinsel/ideal varlık katmanına da sahip insan ile ilgili yönetim kavramların, bu katmanın temelini oluşturan dil, değer, anlatı, mit, inanış, inanç, din, kültür, ideoloji, söylem gibi tinsel/ideal alan konularını da kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekmektedir. Yapmış olduğumuz bu ontolojik sorgulama gelecekte yazının kapsamının nasıl şekillenmesi gerektiği konusunda bilimsel ve felsefi temel sunmaktadır.
Anlamsal görecelilikten gerçeğin göreceliliğine
Bu tez, gerçeğin göreceli olduğu fikrinin bir savunusudur. Savunuya, ilk olarak, anlamsal görecelilik tezi ile başlıyorum. Daha sonra, anlamsal göreceliliğin gerçeğin göreceliliğini ima ettiğini gösteriyorum. Anlamsal göreceliliğin savunusu için,W.V. O. Quine ve Ludwig Wittgenstein'ın belirli uslamlamalarının etkisi altında, kişisel kimilik tartışmalarıyla ilgili iki örnekten yararlanıyorum. Bunlardan ilki kürtaj, ikincisi beyin nakli ile ilgili. Bir sonraki bölümde, eğer anlam göreceli ise, gerçeğe erişimimiz dille olduğu için gerçeğin de göreceli olduğunu iddia ediyorum. Kendi iddiamı savunduktan sonra, iki olası itirazı değerlendiriyorum. Bunlardan ilki David Lewis'in itirazıdır. Lewis, dünyanın doğal yapısından dolayı bazı nesnelerin (nesne kümelerinin) gönderim yapılmaya daha fazla eğilimli olduğunu iddia eder. Dolayısıyla, anlamsal görecelilik tezine karşı çıkar. İkinci itiraz, göreceliliğin, kendisini de görecelileştireceği için, kendi kendini çürüten bir tez olduğu iddiasıdır. Her iki itirazı da cevaplandıracağım.
Rethinking animal experiments: A philosophical inquiry
This thesis investigates why animal experimentation persists as a dominant research paradigm in biomedical science despite mounting scientific and ethical criticisms. It argues that the resilience of this practice cannot be explained by a lack of alternatives or ignorance, but stems from a complex interplay of epistemic conservatism, institutional inertia, and ethical minimalism. Drawing on interdisciplinary sources in philosophy of science, bioethics, and feminist epistemology, the study offers a conceptual and normative analysis of how methodological practices are legitimized and sustained. The thesis is structured around five central questions: the epistemic indispensability of animal models, the moral justification crisis, the failure of regulatory and scientific reforms, the role of epistemic injustice in preserving the status quo, and the possibility of an epistemically just scientific practice. Through critical engagement with empirical data, regulatory documents, and philosophical theory, it challenges the reliability, ethical coherence, and legitimacy of animal research. It further explores alternative human-relevant methods, including in vitro, in silico, and organ-on-chip technologies, not only as technically superior, but as embodiments of a different epistemic and moral paradigm. The thesis concludes by arguing for a shift toward a science that is ethically reflexive, epistemically inclusive, and accountable to both human and non-human stakeholders. In doing so, it contributes to ongoing debates on responsible research practices and offers a philosophical framework for reimagining scientific legitimacy in the post-animal experimentation era.
Bir bilme biçimi olarak tekniğin eleştirisi: Teknolojik determinist kuramlar bağlamında iletişim teknolojilerinin bugününü okumak
Bu tez, iletişim çalışmalarında oldukça önemli bir kuram olan teknolojik determinizmin, bugüne kadar işlenmemiş olan bir modern epistemolojiden beslendiğini ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Bu, iki amaçla yapılmak istenmektedir. İlk olarak teknolojik determinizmin çoğu zaman düşünüldüğü üzere basit bir ideolojik konum veya düşünsel hata olmadığını göstermektir. Belirli kavramsal ve düşünsel aparatlarıyla teknolojik determinizm, insan, toplum, doğa, bilim ve teknik ilişkisi hususunda hala önemli ve güçlü bir epistemolojik konumlanmanın medya çalışmalarındaki yüzüdür. İkinci olarak ise bu konumlanmaya dayalı teknolojik determinizmin, yine çoğu zaman düşünüldüğü üzere gelip geçici bir teorik furyanın ürünü olmadığını göstermektir. Teknolojik determinizm, bu epistemolojik konumlanmanın kabulleriyle hesaplaşılmayan her durumda aktif olarak zihinlerde yer almaktadır. Teknolojilerden önce ve teknolojilerden sonra hayatın aynı olmadığı yönündeki basit gündelik düşüncelerden, teknolojinin insanı insan olmaktan çıkaracağını ve robotik bir dünyada teknoloji hakimiyetli toplumlar geleceğini öngören fütürist düşüncelere kadar hala etkindir. Bunun nedenleri, sonuçları ve anlamları üzerine doğru düşünmek için, teknolojik determinizmin bu epistemolojik konumlanma ile ilişkisinde bugününü incelemenin elzem olduğu düşüncesi, bu tezin esasıdır.
Karl Jaspers felsefesinde üniversite kavramı
Bu araştırmanın amacı 20. yy'da varoluş filozofları arasında sayılan ve birçok ülkede çok iyi tanınmasına rağmen ülkemizde az derecede tanınan Alman filozof Karl Jaspers'in üniversite fikrini incelemek ve Türkçe literatüre kazandırmaktır. Filozofun üniversite fikrini konu hakkında ortaya koyduğu eseri The Idea of the University ve diğer eserlerinde üniversite hakkındaki fikirleriyle açığa çıkarmak temel amaçtır. Filozofun ileriye sürdüğü fikirlerle üniversite konusunda dikkat edilmesi gereken temel düşünceleri yeniden gündeme getirmek ve bu alandaki literatüre katkıda bulunmak temel amaçlar arasındadır. Çalışma kapsamında Karl Jaspers'in üniversite fikrini ortaya koymak için onun konu hakkındaki temel eseri olan The Idea of the University isimli kitabı ve diğer eserleri incelenmiştir. Genel felsefesinde üniversite kavramını anlamak için Türkçe'ye çevrilen eserleri ve elde edilen diğer tüm kaynaklar nitel araştırma yöntemlerinden doküman analizi yoluyla ele alınmıştır. Elde edilen bulgulara göre; Jaspers, bir varoluş filozofu olarak felsefesinin temeline insanı koymuş; insanın dünyadaki varlığını anlamlandırmaya, insanın bir olanak olarak sahip olduğu varoluşunu anlatmaya ve bu varoluşu aydınlatma yollarını ortaya koymaya çalışmıştır. Jaspers, insanın bilme isteğiyle varolduğunu, bu hakikate ulaşma çabasını ise üniversite gibi evrensel olan, bilim ve felsefeyi bünyesinde barındıran bir kurumda sürdürebileceğini düşünmüştür. İnsanlığa hizmet edecek bir kurum olan üniversite Jaspers ve onun öncesinde var olan Alman idealistlerin görüşlerinde önemlidir. Başta Immanuel Kant olmak üzere Johann Gottlieb Fichte, Friedrich Schelling ve Schleiermacher gibi Alman filozoflar üniversite fikrini önemsemiş; konu hakkında fikirlerini ortaya koymuşlardır. Jaspers, konu hakkında özellikle Schleiermacher ve Kant fikirlerine bağlı kalmış; üniversite fikrini onların fikirlerine yakın kılmıştır. Jaspers, üniversitede yapılacak temel işin araştırmacıların ve öğrencilerin birlikte hakikati aramak olduğunu yazar. Ona göre üniversite insana bir meslek kazandırmalı, genel olarak insanı eğitmeli ve araştırma yapmalıdır. Üniversitenin bünyesinde bilim ve bilginlik, entelektüel hayat, bilim ve felsefe, araştırma, eğitim ve öğretimi sağlamak, iletişim, üniversitenin bir kurum olarak var olması, üniversitede tüm bilimlerin birlik ve bütünlüğünün sağlanması, üniversitenin devlet ile olan kaçınılmaz bağı ve üniversiteye öğrenci seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlar düşüncelerinde yer alan başlıca konulardır.
Astrolojinin bilimsellik ölçütleri açısından yeniden değerlendirilmesi ve önemi üzerine
Astroloji; tıpkı meteoroloji ve ekonomi gibi istatistiksel bilgiye dayalı olduğu için bilim dünyasında kendine yer edinmek isterken, bilimsel çevrelerin ise astrolojiye karşı olan tutumu net bir şekilde onu reddetmek üzerinedir. Bu çalışma, bu iki alan arasında köprü görevi görmek amacıyla yapılmıştır. Birinci bölümde; astrolojinin tarihçesi ve bilimle olan ilişkisi incelenmiştir. Bu bölümde; astrolojinin ne olduğu, tarih içerisinde ilk olarak ne amaçla kullanıldığı, bilimle olan etkileşimi ve bilimden kopuş noktaları tespit edilmiş ve bilim ile astrolojinin kopuş zamanları;mitos'tan logos'a geçiş ve daha sonra da teleskopun keşfiyle başlayan süreç olarak değerlendirilmiştir. İkisinde de ortak unsur olarak ''metod farklılığı'' göze çarpmaktadır. İkinci bölümde ise; ''sözdebilim'' olarak astroloji değerlendirilmiştir. Sözde bilim olarak adlandırılmasının sebepleri ve bilimsellikten ayrıldığı varsayılan özellikleri bilim felsefesi açısından değerlendirilmiştir. Ardından genel kabul görmüş bilim felsefecilerinin (mantıkçı pozitivistler, Popper ve Kuhn) bu konudaki yaklaşımları incelenmiş ve aslında bu durumun onların, astrolojinin gerçek işleyişini bilmemesinden kaynaklı olduğu tespit edilmiştir. Son bölüm olan üçüncü bölümde ise ''bilimsel bir astroloji sınaması''nın mümkün olduğu gösterilmiş ve ikinci bölümde sözü edilen konulara ''gerçek astroloji'' ekseninden bakılarak potansiyel çözüm yöntemleri üzerinde durulmuştur. Bütün bunları içeren bu çalışmanın asıl amacı; astrolojinin bilim olduğunu kanıtlamaya çalışmak değil, bilimsel olarak sınanabilmesi için uygun olduğunun ispatlanması ve bu ispatın tutarlılığı için sınırlarının yeniden çizilmesidir. Böylelikle astrolojiye karşı ön yargılı yaklaşım tespit edilip, gerçek bilimsel çalışmaların önü açılacaktır.
Bilimde realizm anti-realizm tartışması üzerine bir çalışma
Bilim felsefesinin en önemli tartışmalarından biri gözlemlenemeyenler meselesi olarak adlandırılan, bilimsel teorilerin varsaydığı elektron, molekül, gen vb. gibi varlıkların nasıl anlaşılması gerektiği problemidir. Gözlemlenemeyenlerin varlığına dair inancın gerekçelendirilmesi ile ilgili olan tartışmanın bir tarafında bilimsel realizm diğer tarafında anti-realizm yer alır. Bilimsel realizm bilimsel teorilerin doğruluğunun gözlemlenemeyenlerin varlığına dair gerekçeli inanç oluşturabileceğini ileri sürer. Bilimsel realistler bilimsel teorilerin başarısını açıklayan mucize yok argümanının gözlemlenemeyenlerin varlığına dair gerekçeli bir inancı garanti ettiğini savunur. Anti-realistler bilim tarihi vasıtasıyla eş-ölçülemezlik, kötümser tümevarım ve eksik belirlenim gibi tezlere başvurulması durumunda bilimsel teorilerin doğruluğunun, gözlemlenemeyenlerin varlığına dair inancı garanti ettiği iddiasını savunmanın mümkün olmadığını ileri sürer. Bu çalışmanın amacı gözlemlenemeyenlerin varlığına dair inancın bilimsel teorilerin doğruluğu aracılığıyla gerekçelendirilmesinin bilimsel realizmin aleyhine olan sonuçlarını göstermektir. Çalışmanın iddiası, bilimsel realizmin anti-realizm karşısında bilimsel teorilerin doğruluğu iddiasına dayanmaksızın savunulabileceğidir. Diğer bir ifadeyle gözlemlenemeyenlerin varlığına dair inancın bilimsel teorilerin doğruluğundan bağımsız bir kriter aracılığı ile gerekçelendirilebileceği ileri sürülecektir.
Bilim tarihi ve felsefesi bağlamında düşünce deneyleri
Bilimsel düşünce deneylerinin nasıl ele alınması ve değerlendirilmeye tabi tutulması gerektiğine dair tartışma hala güncelliğini muhafaza etmekte ve üzerine yeni perspektifler sunulmaya da devam etmektedir. Biz de bu tez çalışmasında mevcut tartışma ortamında kendimize bir pozisyon belirleyerek deneyselci yaklaşıma dair bir savunma gerçekleştireceğiz. Pozisyonumuzu tez çalışmamızdaki üç ana bölüm altında gerekçelendirerek adım adım ilerleyeceğiz. İlk bölümde bilimsel düşünce deneylerine giriş yaparak bu yöntemin nasıl ortaya çıktığını, ne gibi işlevlere sahip olduğunu, idealizasyon problemini, deney kavramı çerçevesinde nasıl tanımlanması gerektiğini gösterecek ve son noktada da literatüre dair bir tartışma yürüteceğiz. İkinci bölümde ise bilim tarihine başvurarak başta Galileo olmak üzere Newton ile birlikte bilimsel düşünce deneylerinin kullanımlarını incelemeye alacağız. Bu bölümde özellikle Galileo üzerinden bilimsel düşünce deneylerinin ne amaçla ve nasıl kurgulandığını, kullanımının bilim tarihinde nasıl bir etkiye yol açtığını, doğru bir şekilde kurgulanan bilimsel düşünce deneyinin ne denli bir güce sahip olduğunu göstereceğiz. Son olarak üçüncü bölümde ise bir taksonomi oluşturarak bilimsel düşünce deneylerinin nasıl değerlendirildiği üzerine bir tartışma yürüteceğiz. Bu bölümde ilk etapta hem geçmiş hem de güncel perspektifler incelemeye alınacak, ikinci etapta ise söz konusu perspektiflerin bizim açımızdan eksik ve hatalı noktaları gösterilecektir. Akabinde de bilimsel düşünce deneylerinin nasıl ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğine dair deneyselci alternatife yönelik bir savunma gerçekleştirilecektir.
Yapay zekânın gücü ve sınırları üzerine felsefi bir soruşturma: John Searle
Bu tez çalışmasında, yapay zekânın insan zihnini temsil etme kapasitesi felsefi bir perspektiften ele alınacaktır. Çalışmamızda temel hedefimiz, yapay zekânın insan zihninin öznel, bilinçli ve niteliksel yönlerini tam anlamıyla taklit edemeyeceğini ortaya koymaktır. İlk aşamada, yapay zekâ kavramının tarihsel sürecini, temel yaklaşımlarını ve zihnin hesaplamalı modellerini inceleyeceğiz. Bu doğrultuda, insan benzeri davranış, problem çözme becerisi, doğal dil işleme ve makine öğrenmesi gibi alanlarda geliştirilen yöntemleri değerlendireceğiz. İkinci aşamada, yapay zekânın bilişsel temellerini epistemolojik ve ontolojik bakış açılarıyla sorgulayacağız. Nörobilimsel, psikolojik, temsili ve bağlantısal modeller üzerinden insan zihninin karmaşık yapısını çözümlemeye çalışacağız. Üçüncü aşamada ise John Searle'ün biyolojik natüralizm kuramı ekseninde yapay zekâ konusunu daha derinlemesine inceleyeceğiz. Bilinç, qualia ve işlevselcilik eleştirilerini merkeze alarak, Searle'ün Çin Odası Deneyi ışığında yapay zekânın sınırlarını tartışacağız. Bu bölümde, sistem, robot ve beyin simülatörü yanıtları gibi çeşitli karşı argümanları da değerlendireceğiz. Son olarak, zihinsel nedensellik sorununu Searle'ün yaklaşımı doğrultusunda ele alacağız. Nedensel dışlanmışlık problemi ve insan davranışının açıklanması çerçevesinde yapay zekânın etik ve nedensel boyutlarını irdeleyeceğiz. Tezimizin genel hedefi, yapay zekânın insan zihninin derin yapısal özelliklerini ve bilinçli deneyimini temsil edemeyeceğini göstermek olacaktır. Bu çalışma ile yapay zekânın yalnızca işlevsel süreçleri taklit edebildiği, fakat insan zihninin özgün, bilinçli ve bütüncül doğasına erişemeyeceği sonucuna ulaşmayı planlıyoruz.
Bilimcilik ve bilimde demokrasi
In this thesis I examine understanding, a cognitive phenomenon which for many philosophers has a distinct epistemic standing than that of knowledge. Understanding, it is assumed, requires some cognitive abilities that are not required for having knowledge and understanding can be achieved in the absence of knowledge. In analysing the nature of understanding it is customary to compare it with the nature of knowledge and in this comparison, philosophers use a propositional model of knowledge. I will argue that while a simple propositional model of knowledge is insufficient to account for our complex epistemic relation with the world, propositional models do not exhaust models of knowledge. After introducing main features of model-based approach to scientific theorizing, I will investigate the strategies of separating knowledge from understanding, taking this account of scientific knowledge as my point of departure. I will show the impossibility of achieving understanding without knowledge and vice-versa. Next, I will review Grimm's account of understanding according to which understanding is a form of non-propositional knowledge. I will argue that his account of a priori knowledge is problematic, and we should not take it as our point of departure in dealing with understanding natural phenomena. Lastly, I will examine the ramifications of these arguments on questions concerning scientism and democracy and suggest some threads for further research.
Implicit definition as unifying logic of mental representation
The problem of intentional nature of mental representations remains a priority in analytic philosophy and cognitive science. Its impact on the foundations of logical and ontological statements, such as variable referencing over objects, reveals its fundamental importance. The prevalent notion of mental representation, influenced by external representation, treats representations as static stand-ins. This poses challenges in accounting for dynamic aspects such as mensurable change and unity of representations, misrepresentation, and errors detectable by agents. Understanding mental representations therefore has implications for our best understanding of knowledge and learning. This thesis investigates the interactivist notion of mental representation, modeled after implicit defining, as an alternative. In this view, mental representations do not strictly correspond to their contents but rather "define" them, analogous to how axiomatic systems define their terms. The concept of implicit representing sheds light on the contentful nature of habits as a foundational mode of interaction. The interactivist alternative is explored with a view towards the historical development of analytic philosophy, elucidating the relationship between implicit defining, the logical operation, and the ontology of mental representation. It explicates key concepts such as habit, diagrammatical reasoning, abstraction vs. exemplification, problem of induction, functionalism, inferential role semantics, interventionist theory of causation, measure theory, concepts versus properties, framing, systematicity, and productivity. The thesis traces the reactions of analytic philosophy against pragmatism, offering a fully functionalist, operation-based, and pragmatist perspective that abandons structural notions. It shifts the core of explanation from linear mechanistic models to emergentist models of constraints and an interventionist account of causality.
Jacques Monod'un biyoloji felsefesi üzerine bir inceleme
Bu çalışmanın amacı Jacques Monod'nun doğanın nesnel olduğu postülası zemininde ortaya koymuş olduğu biyoloji felsefesini ve vitalizm ve animizm gibi geleneksel canlılık görüşlerine yönelik eleştirilerini ortaya koymaktır. Monod animizm ve vitalizm düşüncelerinin diğer doğa bilimleri ve felsefelerinde olduğu gibi biyoloji ve biyoloji felsefesi inşa etme konusunda da yetersiz kaldığını düşünmektedir. Monod bu düşünceye dayanarak animizm ve vitalizm eleştirisi yapmış ve doğanın nesnel olduğu postülası üzerinden bir biyoloji felsefesi inşa etmiştir. Ayrıca Monod bu postülayla hem etik temelli bir epistemoloji kurmuş hem de etiğin epistemolojik temellendirmesini de yapmıştır. Böylelikle Monod inşa ettiği bu sistemle diğer alanlardaki mevcut sorunları çözmeyi ya da mevcut sorunların sorun bile olmadığını iddia ederek bilimin söylediği ile bilimin söylediğinden anlaşılan arasındaki sınırı çizmiştir. Bu amaçla çalışmanın birinci bölümünde Monod öncesi biyoloji tarihi incelemesi yapılarak Monod'nun ortaya koyduğu düşüncenin arka planı incelenmiştir. 20. yüzyıla kadar olan biyoloji tarihinde çeşitli canlılık teorileri ele alınmıştır. İkinci bölümde Monod'nun eserinde ortaya koyduğu eleştirileri ve buna bağlı olarak ortaya koyduğu düşünce sistemi işlenmiştir. Ayrıca, Monod'nun makro ve mikro sistemler açısından rastlantı ve zorunluluk arasında kurduğu ilişki ele alınmıştır. Üçüncü bölümdeyse Monod'nun düşünce sistemi modern biyolojideki ve çağdaş biyoloji felsefesindeki bazı teorilerle karşılaştırılmıştır. Ardından biyoloji felsefesinde sıklıkla karşılaşılan düalist açıklamalarda Monod'nun kendisinin bu düalizmi aşıp aşamadığı tartışılmıştır. Bu bağlamda Addy Pros'un fiziko-kimyasal temelli biyoloji yaklaşımı, Ernst Mayr'ın organik bütüncü yaklaşımı ve Susan Blackmore'un memetik kuramı ele alınmıştır. Tartışma ve sonuç bölümündeyse Monod'nun kurmuş olduğu etik temelli epistemoloji ve etiğin epistemolojik temeli hakkındaki düşünceleri, ayrıca çağdaş biyoloji felsefesine katkıları eleştirel olarak tartışılmıştır.
Bilimsel modellemenin aspektleri: İdealizasyon, soyutlama ve temsil üzerine felsefi bir analiz
Modelleme günümüzde bilim felsefesinin önemli meselelerinden biri olsa da, konuya ilişkin ilgi ancak 1960'ların sonlarına doğru zirveye ulaşmıştır. O zamana kadar pek çok bilim felsefecisi, daha ziyade bilimsel teorilerin yapısıyla ilgilenmektedir. Özellikle Viyana Çevresi pozitivistleri ve onların sadık takipçileri entelektüel enerjilerini fazlasıyla bilim teorilerin aksiyomatik bir şekilde yeniden inşasına harcamışlardır. Teorilere yönelik alınan bu olumlu tavır modelleri kaçınılmaz olarak bilim felsefesinin bir yan konusu haline getirmiştir. Öyle görünüyor ki, bu türden teori-merkezli tutum, bilimi karakterize etmek için artık geçerli bir yaklaşım değil. Mantıksal pozitivizmin baskın statüsü uzunca süredir eleştirilmektedir ve neredeyse bütün çağdaş bilim felsefecileri, modern bilim pratiğinin modellemeye dayandığı görüşüne katılmaktadırlar. Modellerin çeşitli türleri olmasına rağmen, matematiksel olanlar diğerlerinin arasında öne çıkmaktadır. Bu araştırmayı farklı aspektlere yönlendiren sebep matematiksel modellerin bilimdeki yaygınlığıdır. Bu tez, matematiksel bir modelin, daha spesifik söylemek gerekirse buzul çağlarının Milankovitch Modelinin, inşa ve uygulama süreçlerine ve ayrıca ilgilendiği fenomenleri açıklamadaki ve öndeyide bulunmadaki başarısına odaklanmaktadır. Bu vaka çalışması aynı zamanda matematiksel bir modelin bilimsel bir bulmacanın çözümünde nasıl çalıştığını da göstermektedir. Vaka çalışmasının amacının, yalnızca matematiksel bir modelin hedeflediği fenomeni nasıl başarılı bir şekilde açıklayıp öndeyide bulunduğunu göstermek olmadığını vurgulamak bu noktada önemli sayılabilir. Bununla beraber, bu tezde, Milankovitch'in modeline dayanarak, ortaya konulacak herhangi bir bilimsel temsil görüşünün idealizasyonu ve soyutlamayı hesaba katması gerektiğini savunuyorum. Ayrıca de-idealizasyonun, eğer mümkün ise, epistemik olarak verimli bir strateji olduğunu düşünmek için nedenler sunmaktayım. Bu nedenler ise idealizasyon ve soyutlama arasında yaptığım ayrımın temelini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, idealizasyon ve soyutlamanın tersine çevrilme süreçlerinin bir stratejiyi diğerinden ayırt etmek için yeterli nedenler temin edeceğini savunmaktayım.
Bilimde rasyonalite ve sınır çizme problemi Kuhn, Lakatos ve Feyerabend
Bilim felsefesinin temel tartışma konuları arasında yer alan bilimde rasyonalite ve sınır çizme problemleri, bilimin ne olduğundan hareketle, bilime bir alan belirleme, bilim olan ile olmayan arasına bir sınır çizme, söz konusu sınırı ve bilimi belirli bir rasyonalite düşüncesiyle temellendirme talepleri doğrultusunda şekillenen, birbiriyle bağlantılı iki problemdir. Bilimde rasyonalite ve sınır çizme problemleri, özellikle 20. yüzyıldan itibaren, mantıkçı pozitivizmle birlikte, temel bir konu olarak gündeme gelmektedir. Mantıkçı pozitivistler, bilimin sınırlarını belirlemek, bu doğrultuda bilim olmayanı bilimden elemek üzerinde durmaktadır. Metafiziğin bilimden elenmesi, bilimsel metot, bilimsel açıklama söz konusu anlayışın temel tartışma konularını oluşturmaktadır. Mantıkçı pozitivistler bilimsel ölçüt olarak doğrulanabilirlik ilkesini ve bu ilkeye eşlik eden mantıksal çözümleme yöntemini öne sürmektedir. Dolayısıyla doğrulanabilirlik ilkesi önermelerin bilimsel kabul edilmesi için, anlamlılık ve test edilebilirlik olmak üzere iki kriter belirlemektedir. Mantıkçı pozitivizmle aynı sorunları paylaşan Popper, doğrulanabilirlik ilkesini mümkün bulmamaktadır. Ona göre doğrulanan tikel önermelerden hareketle yapılan endüktif çıkarım, tümel önermelerin doğruluğunu zorunlu kılmamaktadır. Böylece doğrulanabilirlik ilkesi, bilim için amaçlanan sınırlandırmayı sağlamamaktadır. Popper'a göre bilimsellik ölçütü, sınama ve eleştirel rasyonalizm zemininde yer alan yanlışlanabilirlik ilkesidir. Bu ilkeye göre, bir kuram kendinin hangi koşullar altında yanlışlanabileceğini belirttiği ve bu koşullara belirli sınırlar getirdiği ölçüde bilimseldir. Bilimde rasyonalite ve sınır çizme problemlerinin tartışmasında bir kırılma noktası olarak Kuhn, bu çalışmanın odaklandığı düşünürler arasında yer almaktadır. Kuhn'un bilim anlayışı, kendine kadar olan anlayışların çizdiği çerçeveyi genişleterek, bilimsel süreçte toplumsal ve kültürel unsurların önemini vurgulamaktadır. Onun bilim anlayışı, paradigma terimiyle karakterize edilmekte ve paradigma bilimsel etkinliği kuşatmaktadır. Çalışmanın odaklandığı bir diğer düşünür olan Lakatos, hem Kuhn'un hem de Popper'ın bilim anlayışlarının izlerini taşımaktadır. Lakatos'un bilim anlayışı, Popper'ın yanlışlanabilirlik ilkesinden hareket etmekte ancak bu ilkeyi özellikle Kuhn'un eleştirileri doğrultusunda geliştirmektedir. Lakatos'a göre, bilimin en küçük parçası bilimsel araştırma programlarıdır. Böylece bilimsellik sınaması, katı çekirdeğin, koruyucu kuşağın ve heuristiğin oluşturduğu bilimsel araştırma programına yönelmektedir. Çalışmanın odaklandığı son düşünür olan Feyerabend, buraya kadar ele alınan bilim anlayışlarından tamamen farklı bir perspektife sahiptir. Onun bilim anlayışı, bilimde rasyonalite ve sınırlandırma problemlerinin kendisini konu edinmektedir. Feyerabend'a göre bilimsellik için önerilen her türden standart ve ölçüt bilgi edinme sürecini sınırlandırmaktadır. Bu doğrultuda Feyerabend, bilimin her türden düşünceye açık olması gerektiğini savunan bir bilim anlayışı ortaya koymaktadır. Bu çalışma, bilimde rasyonalite ve sınır çizme problemlerini bahsedilen bilim anlayışları çerçevesinde araştırmaktadır. Anahtar Kelimeler: Bilimsellik, Bilimsel Ölçüt, Paradigma, Bilimsel Araştırma Programları, Bilgi Kuramsal Anarşizm
Karl R. Popper, Thomas S. Kuhn ve Paul K. Feyerabend'in bilgi kuramlarında bilim eleştirisi
Bilim, hem toplumsal hem de bireysel yaşamlarımızda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yoğun bir biçimde vardır ve son derece belirleyicidir. Bilimin insan hayatında ve toplumsal yaşamda bu kadar yoğun ve belirleyici biçimde varoluşu, bilimin sürekli bir sorgulamaya tabi tutulmasını gerektirmektedir. Bilimin teknoloji ile birlikte ve ?bilimsel? olarak belirleyiciliği, sorgulanamaz bir niteliğe bürünmektedir. Ayrıca, bilimin yaşamlarımızda işgal ettiği yer ile, bilgi kuramı tartışmalarının yoğunluğu ters orantılı ilerlemektedir.Bu çalışmada özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında ,süregiden bilgi kuramı tartışmalarında çok önemli yere sahip olan, üç düşünürün, Karl R. Popper, Thomas S. Kuhn ve Paul K. Feyerabend'in bilim ve bilimsel bilgi eleştirileri sorgulanmaya çalışılacaktır. Bu üç düşünürün bilime yönelttikleri eleştiriler, bilgi kuramı tartışmalarında birer dönüm noktasını temsil etmektedir. Bu sebeplerle, bu üç düşünürün bilgi kuramına katkıları değerlendirilmeye çalışılacaktır.
Imre Lakatos'a göre bilimde nesnellik sorunu ve nesnellik anlayışı
17. yüzyıldan itibaren yeni bilimsel gelişmelerin ortaya çıkması, bilim felsefesi açısından bilimsel önermelerin metafizik önermelerden nasıl ayırt edileceği sorununu da beraberinde getirmiştir. Bu sorun, 20. yüzyılda bilim olan ile bilim olmayan arasındaki ayrımın nasıl yapılacağı sorunu ile yer değiştirmiştir. Bu dönemde farklı bilimsel anlayışlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Yeni anlayışlardan ilki mantıkçı pozitivizmdir. Viyana Çevresi olarak da bilinen mantıkçı pozitivistler, her türlü metafizik önermenin anlamsız olduğunu ileri sürmektedirler. Onlara göre öncelikle yapılması gereken şey, bilim ile sahte bilimin ne olduğuna dair bir kriter getirmektir. Bu kriter, doğrulanabilirlik ilkesidir. Mantıkçı pozitivistlerin metafiziği yok saymaları, rasyonalistlerin onlara saldırmalarına aynı zamanda kendi iç çelişkileri sebebiyle onların bilim dünyasında etkilerinin azalmasına hatta çökmesine sebep olmuştur. Bir kuramın bilimsel olabilmesi için onun doğrulanabilirliğinin değil yanlışlanabilirliğinin ölçülmesinin gerekli olduğunu savunan Karl Popper'a göre ise bu kuramın bilimsel olabilmesi için onu oluşturan tutarlı önermelerin deneysel ve olgusal alanda yanlışlanabilir bir tekil durumu içermesi gerekmektedir. 1960'larda bu kriterin doğrulama ve yanlışlama ilkesinin etkisinin yitirmesine sebep olan bilim felsefecisinden biri de Paul Feyerabend'dir. O, bilimde tek bir yöntemin olmadığını ve bilimsel ilerlemeyi engellemeyen tek ilkenin Ne olsa gider ilkesi olduğunu savunur. Çağdaş bilim felsefecilerinden biri olan Thomas Kuhn, modern bilim anlayışını eleştirmiş, bilimin birikerek çoğalmadığını ve düz ilerlemediğini, bilimsel devrimler sonucunda ilerlediğini savunmuştur. Kuhn, paradigma kavramını ortaya atarak yeni bilim anlayışını bilim felsefesine kazandırmıştır. Popper ve Kuhn gibi çalışmalarını bilimsel bilgi alanında sürdüren bir diğer kişi de Imre Lakatos'tur. Ona göre bilimsel bilgi için rasyonel bir kriterin olmaması, doğa bilimlerini göreceleştirmiş aynı zamanda gelişmekte olan sosyal bilimler, ahlak ve politika alanlarını da göreceleştirerek tehlikeli sonuçlara sebep olmuştur. Bundan dolayı Lakatos, bilimsel bilginin bilimsel olmayandan ayırt edilmesi için bir kriter getirmenin önemli olduğunu savunur. O, bilim felsefesi için bilim tarihini ve bilim tarihi için de bilim felsefesini iyi bilmek gerektiğini söyler. Lakatos, bilimde kesin doğrulama ve kesin yanlışlamanın olmadığını söyler; aynı zamanda bilimin yanılabileceğini de ifade eder. O, bilimde kesin ve değişmez yöntemlerin olmayacağını savunur. Bu görüşü ile Feyerabend'i etkilemiştir. Bilimin rasyonel bir şekilde ilerlediğini savunan Lakatos; Popper ve Kuhn'a karşı olmakla birlikte daha çok onlar arasında bir sentez arayışında olmuştur. Lakatos, bilimsel gelişmenin rasyonel olarak değerlendirilmesi sorununu, bilimsel kuram dizisindeki ilerletici ve yozlaştırıcı sorun değişikliğine göre ele alır. O, bilimsel ilerlemenin araştırma programlarıyla olacağını ve bir araştırma programının hem ampirik hem de teorik gelişme göstermesiyle bilimin ilerleyeceğini savunur. Anahtar Kavramlar: Bilim Felsefesi, Imre Lakatos, Nesnellik
Kötülük probleminin ahlâkın evrenselliği ve Allah'ın varlığı ile ilişkisi
Çalışmamızın konusu, kötülük probleminin ahlakın evrenselliği ve Allah'ın varlığı ile ilişkisini ortaya koymaktır. Kötülüğün varlığı hem ahlakın evrenselliğinin hem de Allah'ın varlığının ispatı açısından son derece önem arzetmektedir: İçinde yaşadığımız dünyada kötülük dediğimiz bir olgu vardır. Ateist paradigma, ahlakî bir problem olan kötülükten hareket ederek Allah'ın varlığını inkâr gibi bir sonuca varmaktadırlar. Gerçekten böyle bir konu, bir kimseyi Allah'ın yokluğuna götürebilir mi? Kötülük gibi ahlakî bir problemden hareketle Allah'ın varlığını inkâr etmek veya ispat etmek önemli bir konudur. Bu problem, acaba teizmin temelini mi sarsmaktadır yoksa tam tersi teizmi temellendirmekte midir? Biz, çalışmamızda bu konuyu çözümlemeye ve kötülük probleminin ahlakın evrenselliğine ve Allah'ın varlığına delil olup olmadığını ortaya koymaya çalışacağız. Eğer kötülüğün varlığı, ahlakın evrenselliğine ve Allah'ın varlığına delil ise ahlakın evrenselliği ve Allah'ın varlığını ispatlamakta yeterli olup olmadığını da analiz edeceğiz. Çalışmamızda, ahlak ve evrensel ahlak kavramının tanımları, ahlak teorileri, kötülük kavramının tanımı. kötülüğün kısımları, kötülük problemine yaklaşımlar ve şâyet evrensel kötülük varsa bunun ahlakın evrenselliği ile Allah'ın varlığı açısından değeri ayrıntılı bir şekilde incelenecektir. Nitel yöntemin dökümantasyon tekniğine göre hazırladığımız bu çalışmamızda, evrensel kötülüğün varlığının ispatlanabileceğini dolayısıyla buradan hareketle Allah'ın varlığının kanıtlanabileceğini ortaya koymaya gayret ettik. Nitekim kötülük problemi iddiâlarının bazı açmazları bulunmaktadır. Gerek David Hume ve John Mackie gerekse Jean-Paul Sartre, Tanrı'sız âlemde kötülüğü de içeren ahlakî ilkelerin evrensel olmadığını ifâde etmektedirler. Buna rağmen ancak evrensel ahlakın varlığı dolayısıyla da Allah'ın varlığı kabul edildiğinde rasyonel zemin kazanabilecek kötülük kavramına dayanarak Allah'ın var olmadığını iddiâ etmektedirler. Evrensel ahlak ilkelerini kabul etmeyen bu filozofların kabul etmediği ilkeden hareketle Allah'ın varlığını inkâr etmeleri ve kendi ahlak anlayışlarını nesnel bir kritere dönüştürme çabaları, önermesel olarak ele alındığında "çelişmezlik"ilkesine aykırı bir durum arzetmektedir.