Deri
93 theses under this subject heading
Çocuklarda ikinci derece yanıkların tedavisinde beş farklı yara örtüsünün etkinliklerinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi
Özet (Tr): Giriş ve Amaç Yanık yaralarında vücudun çok önemli fiziksel ve biyolojik savunma gücü ortadan kalkmakta ve bunun yeniden tesis edilmesi için cildin yerini tutabilecek aynı zamanda biyolojik olarak da deriyi taklit edebilecek çeşitli yara örtüleri ile bu sürecin enfekte olmadan, yeterli epitelizasyon ve uygun skar dokusu gelişimi ile tamamlanması hedef alınmaktadır. Bu amaçla, fiziksel bir engel olmanın yanı sıra yara örtülerinin içeriğine değişik eklemeler yapılarak yara iyileşmesinde yer alan ana faktörleri etkilemeden iyileşme sürecinin kısaltılması ve optimal skar oluşumu hedef alınmaktadır. Esas fiziksel engeli teşkil edecek yara örtüsü materyali olarak değişik malzemeler kullanılmaktadır. Bu amaçla yarada maserasyona neden olmadan yaranın yeterince nemli kalmasını sağlayacak, çok sık pansuman değişimine gerek duymadan yara ortamında enfeksiyon gelişimine engel olup toksik artık oluşturmayacak farklı yara örtüleri geliştirilmektedir. Bu klinik çalışmada farklı etki mekanizmalarına sahip yara örtüsü ürünlerinin yanık yaralarının iyileşmesi üzerine etkileri histopatolojik olarak araştırıldı.Gereç ve Yöntem Dört farklı yara örtüm ürünü yanık pansumanı pratiğinde çok sık kullanılan % 0.2 Nitrofurozan pomat (Furacin®) emdirilmiş gazlı bez ile tedavi edilen kontrol grubu ile mukayese edildi. Deney grupları için Aquacel®Ag, Textus® bioaktiv, Curasorb® Ca, Curasorb® Ca+Zn kullanıldı. Her beş hastada bir aynı ürün kullanılmak kaydıyla ve her grupta on hasta tamamlanarak toplam elli deneğe ait, yirmibirinci günde alınan punch biyopsi örnekleri incelendi. Histolojik değerlendirmede papillaların sayısı ve boyları, epitel kalınlığı, stratum korneum kalınlığı ölçüldü. Ayrıca fibroblast, kollajen, mononükleer ve polimorfonükleer hücre yoğunlukları değerlendirilerek skorlandı.Epitel hücre rejenerasyonu göstergesi olarak epitel hücresi çekirdeğinin aktivasyonunu, dolayısıyla iyileşme hızını saptamak amacıyla Nükleer Organizasyon Bölgesi (NOR =Nuclear Organization Region) boyaması yapıldı ve AgNOR (Argyrophylic Nuclear Organisation Region) cisimcikleri sayılarak bir indeks elde edildi.Bulgular Yapılan istatistiksel çalışmada gruplar arasında sadece stratum korneum kalınlığında anlamlı farklılık saptandı (p< 0.05). Gruplar arasında stratum korneum kalınlığı en fazla Aquacel®Ag grubunda ölçülmüş olup bunu sırasıyla Textus® bioactiv, Curasorb®Ca, Curasorb® Ca + Zn ve kontrol grubu izlemektedir. Fibroblast, kollajen ve AgNOR cisimcikleri skorlarında gruplar arasında istatistiksel olarak farklılık saptanmasa da bunların Aquacel®Ag grubunda daha yoğun izlendiği histolojik olarak gösterilmiştir. Sayılan bu histopatolojik iyileşme kriterlerine göre iyileşme hızları Aquacel®Ag > Curasorb® Ca > Textus® bioactiv > Curasorb® Ca+Zn > kontrol grubu olarak saptanmıştır.Sonuç Bu prospektif randomize klinik çalışma verilerine dayanarak AquacelAg®'nin kolay uygulanabilmesi, yaraya yapışmaması, acıyı azaltması, yüksek absorbsiyon kabiliyeti ve yara üzerinde uzun süre kalabilme özelliği ile (15-21 gün) ideal yara örtüsü özelliğine sahip olup iyileşme sürecini hızlandırdığı da histopatolojik olarak kanıtlanmıştır. Bu özellikleri ile Aquacel® Ag'in ikinci derece yanıkların tedavisinde oldukça etkili bir yara örtüsü olduğu kanısına varılmıştır.
Yaşlanmayla deride meydana gelen değişimlerin incelenmesi
Bu çalışmada intrauterin dönemden başlayarak yaşlılık dönemine kadar deride meydana gelen histolojik değişikliklerin saptanması amaçlanmıştır.Çalışmada İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuarından temin edilen toplam 32 adet sağlıklı Spraque Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Denekler her bir grup 8'er sıçandan oluşmak üzere 4 gruba ayrıldı. 1. Grup: İntrauterin Grup (doğum öncesi) 19 günlük grup, 2. Grup: Postpartum (doğum sonu) 21 günlük grup, 3. Grup: Postpartum (doğum sonu) 60 günlük grup, 4. Grup: Postpartum (doğum sonu) 19 aylık grup. Deney sonunda bütün deneklerden ketamin/ksilazin anestezisi altında sırt, karın, kafa, kol ve bacak bölgelerinden deri örnekleri alındı. Örnekler rutin takip işlemlerinden geçirilerek parafine gömüldü. Parafin bloklardan elde edilen seri kesitlere Mayer's Hemotoksilen-Eozin, Masson's Trichome, Elastic Van Gieoson's, Mowry's Collaidal Iron, Periodic Asit Schiff ve Toluidine Blue boya metodları uygulandı ve incelendi.Her gruba ait sırt, kafa, karın kol ve bacak deri örnekleri epidermis, dermis ve bazal membran kalınlığı, dermal papillaların sayısı, yüksekliği ve genişliği, mast hücre ve pilosebase birim sayısı açısından hem morfolojik hem de istatistiksel olarak ayrı ayrı değerlendirildi.Tüm grupları çeşitli deri bölgeleriyle değerlendirildiğinde epidermis kalınlığı açısından en kalın epidermisin doğum öncesi grupta olduğu, doğum sonrasında ise inceldiği ancak yaşlanmayla tekrar epidermisin kalınlaştığı, bazal membran kalınlığının yaş arttıkça arttığı, dermis kalınlığının ise intrauterin dönemden 2 aylık döneme kadar arttığı yaşlı grubumuzda ise azaldığı tespit edildi. Dermal papillaların sayısı, yüksekliği ve genişliği açısından baktığımızda tüm bu parametrelerin doğum öncesi dönemden 60 günlük döneme kadar arttığı yaşlı grubumuzda ise tekrar azalmış olduğu saptandı. Mast hücre sayılarına tüm gruplarda ve tüm incelenen deri bölgelerinde baktığımızda en fazla sayının intrauterin dönemde olduğu ve doğum sonrasından itibaren bu sayının giderek düştüğü gözlemlendi. Dermiste bulunan pilosebase birim sayıları incelendiğinde ise intrauterin dönemde hiç rastlamadığımız pilosebase birimlere doğum sonunda gittikçe artan sayılarda rastlandı, ancak yaşlı deride sayıların tekrar düştüğü tespit edildi.Yapılan incelemeler ve ölçümler sonucunda; sıçanlarda farklı deri bölgeleri belirtilen parametreler açısından intrauterin dönemle doğum sonu dönemler arasında farklar bulundu. Ayrıca doğum sonu dönemlerinde yaşa bağlı kendi aralarında morfolojik farklar ortaya koyduğu saptandı.Anahtar kelimeler; Deri, yaşlanma, histoloji.
Yüksek yağlı diyet ile beslenen ve tam kat deri defekti modeli oluşturulan sıçanlarda laktoferrinin araştırılması
Laktoferrin, süt protein ailesinin bir üyesi olup çok çeşitli biyoaktiviteleri bulunmaktadır. Bu çalışmada da laktoferrinin yara iyileşmesi üzerine etkisi araştırıldı. Bu amaçla 48 adet 250-300 gram ağırlığında Erkek Sprague-Dawley (SD) Rat; Kontrol (K) (n =8), Tam kat deri defekti modeli (TK) (n =8), sığır laktoferrin (bLf) (n= 8) ve Yüksek Yağlı Diyet (YYD) + sığır laktoferrin (bLf) (n =8), Yüksek yağlı diyet (YYD)+Tam kat deri defekti modeli (TK) (n=8), YYD+Tam kat deri defekti modeli (TK) + sığır laktoferrin bLf (n=8) olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu ratlar standart pelet yemle ad libitum olarak beslenmiştir. Yüksek yağlı Diyet + bLf ve Yüksek yağlı diyet +Tam Kat deri defekti + bLf grubu ratlara, yüksek yağlı diyet ve sığır laktoferini yeme katılarak oral yol ile verilmiştir. Deneysel çalışmada tüm gruplarda 1., 4., 7., 10., 14., 17. ve 21. günlerde canlı ağırlık artışları ölçülmüştür. TK, YYD+ TK ve YYD+TK+ bLf gruplarına tam kat deri defekti modeli oluşturulmuştur. Tam kat deri defekti oluşturulan gruplardaki deney hayvanları, 1. ve 21. günde makroskopik olarak görüntülenip yara yüzey alanları ölçülerek karşılaştırılmıştır. 1. günde gruplar arasında herhangi anlamlı bir fark bulunamamışken, YYD+TK+bLf grubunun 21. günde yara alanı TK ve YYD+TK grubuna göre daha küçük yara yüzey alanı ölçülmüştür (p<0.05). Laktoferrin verilen grubun yara alanları diğer gruplara göre daha hızlı bir şekilde kapanmıştır. Postoperatif 21. günde gruplardaki sakrifiye edilen tüm sıçanlardan alınan serumlar biyokimyasal olarak değerlendirilmiştir. Grupların serum IL-6 protein miktarlarına bakıldığında 21. günde YYD+TK+bLf grubunda en fazla, en düşük ise TK grubunda diğer biyokimyasal parametremiz olan serum VEGF protein miktarlarına bakıldığında 21. günde YYD+TK+bLf grubunda en fazla, en düşük ise TK grubunda ölçülmüştür (p<0.05). Sonuç olarak deneysel çalışma sonucunda elde edilen veriler, laktoferinin tam kat deri defekti oluşturulmuş sıçanlarda yara iyileşmesi sürecini hızlandırdığını göstermektedir.
Bazal hücreli karsinomda klinik, histopatolojik ve dermatoskopik bulguların korelasyonu
Bazal hücreli karsinom , epidermisin formasyonundan sorumlu hücreler olan bazal keratinositlerin düşük "grade" bir malinitesidir. Bazal hücreli karsinom , insanlarda en sık görülen kanserdir. Dermatoskopi ( dermoskopi, epilüminisans mikroskopi, yüzeyel mikroskopi ) dermatolojide kullanılan invaziv olmayan bir tanı metodudur. Bu metod sayesinde klinik muayeneye kıyasla pigmente ve pigmente olmayan deri lezyonlarına çok daha yüksek bir sensitivite ve spesifite ile tanı konulabilir. Malin deri tümörleri daha erkenden saptanabilir ve benin deri tümörlerinin gereksiz eksizyonundan kaçınabilinir. Pigmente bazal hücreli karsinom ve yüzeyel bazal hücreli karsinom ile ilgili çok sayıda dermoskopik çalışma olmasına rağmen bazal hücreli karsinomun tüm tiplerini içeren büyük sayıda hasta populasyonu içeren çalışma sayısı çok azdır. Bu çalışmanın amacı tüm bazal hücreli karsinom alt tiplerini klinik, histopatolojik ve dermoskopik özellikleri açısından geniş bir hasta grubunda karşılaştırmak ve incelemektir. Uzmanlık tezi çalışması için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Etik Kurulundan onay alındı. Çalışma , 2012-2015 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran , klinik ve dermoskopik muayenesi yapılan, histopatolojik olarak bazal hücreli karsinom tanısı alan 104 hasta ve 111 bazal hücreli karsinom lezyonu üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Histopatolojik olarak en sık görülen tipler, solid tip BCC ardından infiltratif tip BCC'ydi. Ülserasyon 3. sıklıkla görülen özellikti. Dermoskopik özelliklerden en çok ince kısa telenjiektaziler, ardından sırasıyla pembe-beyaz alanlar, nokta damarlar ve arborize damarlar görüldü. Çalışmada pigmente olmayan bazal hücreli karsinomlarda en önemli özelliklerin vasküler yapıların karakteri, pembe-beyaz alan ve ülserasyon varlığı olduğu görüldü. Dermoskopi, bazal hücreli karsinom alt tiplendirilmesinde altın standart olan histopatolojinin yerini alamasa da ön tanıdaki doğruluk oranını arttırarak klinisyene yardımcı olur.Dermoskopi bazal hücreli karsinom tanısında sadece pigmente lezyonlarda değil pigmente olmayan lezyonlarda da kullanılmalıdır.
Sıçanlarda silikon implant etrafında kapsül oluşumuna otojen yağ dokudan elde edilen mezenkimal kök hücrelerin etkisinin araştırılması: Sıçan modelinde deneysel çalışma
Bu çalışmada, Otojen yağ dokudan elde edilen mezenkimal kök hücrelerin silikon etrafındaki kapsül oluşumuna etkisini araştırdık. Çalışmada 270-310 gr ağırlığında 16 adet Wistar Albino cinsi sıçan kullanıldı. Denekler deney ve kontrol grubu olmak üzere eşit sayıda iki gruba ayrıldı. Tüm grupların pektoral bölgesinde protez kadar poş açılarak cilt altına silikon implantlar yerleştirildi. Grup 1 için herhangi bir uygulama yapılmazken Grup II için 40 milyon/cc hücre bulunan süspansiyon silikonun olduğu poşa enjekte edildi. Tüm gruplardan ameliyattan 8 hafta sonra protezler çıkarıldı. Oluşan kapsül iki tabaka halinde çıkarılarak histopatolojik değerlendirmeye alındı.Morfometrik değerlendirme ile kapsül kalınlığı hacimsel ölçüldü, immunohistokimya yapılarak prokollajen?kollajen miktarına bakıldı ve Masson Trikrom boyama ile ışık mikroskopisi yapıldı. Grup I ile Grup II arasında morfometrik değerlendirmede kapsül kalınlığı açısından anlamlı farklılık görüldü (p?0,032). Grup II'de prokollogen-kollogen miktarı düşük bulundu. Işık Mikroskopisinde ise Grup II de neoanjiogenez yüksek olduğu saptandı.Bu çalışmada, 40 milyon/cc mezenkimal kök hücre kullanılarak silikon implant etrafında kapsül oluşumunu azalttığını ve silikon implantın yabancı cisim reaksiyonu oluşturmadığını saptadık.
Resveratrolün sıçan random deri fleplerinin yaşayabilirliği üzerine etkisi: Deneysel çalışma
Random paternli cilt flepleri doku defektlerinin kapatılması amacıyla plastik cerrahide sık kullanılır. Flep boyu uzadıkça, flep vaskülaritesini etkileyecek bir travma varlığında ve/veya flep planlamasının hatalı yapıldığı durumlarda flebin kan akımı kritik düzeylere düşebilir. Flep yaşayabilirliğini arttırmak için sempatolitik, direkt vazodilatatör, antitrombotik ve antikoagülan ajan kullanımı, kanın reolojik özelliklerini değiştirme, antioksidan ilaçlar kullanılması gibi yaklaşımlar mevcuttur. İskemiye maruz kalan bölgede serbest oksijen radikalleri ve nötrofil birikimi doku hasarına neden olur. Oluşan toksisiteyi önlemek için bir çok çalışma yapılmıştır. Resveratrol, bitkiler tarafından travmatik zedelenme veya fungal saldırılara karşı sentezlenir. Yapılan çalışmalarda resveratrolün anti-agregan, anti-oksidan, anti-enflammatuar ve vazodilatasyon etkileri olduğu bildirilmiştir. Bu etkileri göz önüne alınarak resveratrolün flep yaşayabilirliğini arttıracağı düşünülerek çalışma planlandı. Resveratrolün flep yaşayabilirliğini olumlu yönde etkilediğinin gösterilmesi ile ilacın insana uygulanması mümkün olacaktır.Bu çalışma İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü'nde yapıldı. Deney hayvanı olarak 24 adet Sprague-Dawley cinsi erişkin dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 8'er adetten oluşan üç gruba ayrıldı. Sıçanlara flep kaldırma işlemi uygulandı. İlk dozu cerrahi işlemden 1 saat önce olmak üzere toplam 7 gün boyunca intraperitoneal yoldan günde 1 kez verilmek üzere 1.gruba izotonik NaCl, 2.gruba Dimetilsülfoksit(DMSO), 3.gruba DMSO'da çözdürülmüş 1 mg/kg resveratrol enjekte edildi. Postoperatif 7. günde sıçanların sırt bölgesindeki flepler dijital fotoğraf makinesi ile fotoğraflandı. Nekroz alanının flep boyutuna oranı Adobe Photoshop CS2 programı ile hesaplandı. Postoperatif 7. günde doku örnekleri alındı ve bütün hayvanlara ötenazi uygulandı. Histopatolojik incelemede birim alandaki kapiller ve enflamatuar hücre sayımı yapıldı. Sonuçlar Mann Whitney U testi ve ANOVA Varyans analizi ile değerlendirildi.Bütün sıçanlar deney sonuna kadar canlı kaldı. Operasyon sonrası 7. günde bütün fleplerde nekroz hattı belirgin şekilde oluştu. Flep canlı alanı pembe-beyaz renkte ve normal tonusta iken nekroz bölgesi siyah renkte ve sert idi. Postoperatif 7. gün yapılan yaşayabilirlik değerlendirmesinde resveratrol grubunun yaşayan flep oranının kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Histopatolojik olarak da resveratrol grubunda kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede birim alanda daha fazla kapiller, daha az enflammatuar hücre olduğu bulundu.Çalışmamızda preoperatif başlanan ve postoperatif 7 gün boyunca devam edilen 1 mg/kg sistemik resveratrol uygulamasının flep yaşayabilirliğini arttırdığı gösterilmiştir. Flep cerrahisi planlanan hastalara operasyon öncesi ve sonrası sistemik resveratrol uygulaması ile komplikasyonların, hastanede yatış süresinin, ek cerrahi girişimlerin azalacağı düşünülmektedir.
Farklı deri tipleri üzerine uygulanan ekolojik baskının değerlendirilmesi ve bunların giysi ürünlerine dönüştürülmesi
Ekolojik baskı; bitkilerin yaprak, dal veya çiçeklerinin renklerinin ve dokularının mordan malzemeleri yardımı ile doğal yüzeylere geçirildiği bir tekniktir. Ekolojik baskı yapmak için yün, pamuk, keten, ipek ve deri gibi doğal yüzeyler kullanılmaktadır. Bu araştırma ile; dana, koyun ve keçi gibi farklı tip doğal derileri mordanlayarak farklı bitkilerle ekolojik baskı tekniğini uygulamak ve hangi derinin ekolojik baskıya daha elverişli olduğunu belirlemek amaçlanmıştır. Bunun yanı sıra ekolojik baskılı farklı deri ürünlerini yapılan tasarımlarla giysi formlarına dönüştürülmüştür. Araştırmada betimsel ve deneysel araştırma modelleri kullanılmıştır. Araştırmanın ilk aşaması olan betimsel yöntemin tarama modeli ile konunun temellendirilmesi ve yönlendirilmesi için literatür taraması yapılmıştır. Araştırmanın deneysel modeli ile farklı deri tipleri üzerine(dana, koyun, keçi) ekolojik baskı tekniği uygulanan derilerden elde edilen sonuçlar değerlendirilmiş yapılan değerlendirmeler sonucunda uygun olanlar giysi tasarımları doğrultusunda giysi ürünlerine dönüştürülmüştür. Araştırmanın amacına yönelik olarak deneysel süreç verileri deney raporları ile düzenlenmiştir. İlgili süreç görseller ve işlem basamakları ile sunulmuştur. Yapılan ekolojik baskıların kalitesi, görünümü, uygunluğu vb. özellikleri bakımından değerlendirmelerde bulunulmuştur. Araştırma sonucunda; farklı deri tipleri üzerine yapılan deneylerde kullanılan tüm deri tiplerinin ekolojik baskıya uygun olduğu görülmüştür. Dana derisi üzerine uygulanan baskılardaki bitkilerden sıcak ve parlak renkler elde edilirken koyun ve keçi derisine uygulanan baskılardan ise soğuk renkler elde edilmiştir. Deneylerden elde edilen ekolojik baskılı yüzey tasarımları doğrultusunda 10 adet giysi ürünü tasarlanmıştır. Tasarlanan giysi ürünlerinden 5 adeti üretilebilmiştir.
Hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda cilt kuruluğu ve dermatolojik yaşam kalitesi
Bu araştırma hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda cilt kuruluğu ve dermatolojik yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini iki ayrı merkezde 1 Ocak-1 Mart 2018 tarihleri arasında en az 6 aydır hemodiyalize giren 225 hasta, örneklemi ise dahil edilme kriterlerine uyan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 175 hasta oluşturmuştur. Veriler, iletişim engeli bulunmmayan, anksiyete ve depresyon tedavisi almayan, daha önce deri hastalığı tanısı almayan ve düzenli hemodiyaliz tedavisi alan hastalar dahil edilmiştir. Araştırmanın verilerinin toplanmasında hasta tanıtım bilgi formu, cilt nem ölçme cihazı ve dermatolojik yaşam kalitesi indeksi kullanılmıştır. Kurumlardan yazılı izin ve etik kurul izni alınmıştır. Veriler araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, bağımsız gruplarda t testi, One-way Anova Pearson Korelasyon ve multiple regresyon analizi kullanılmıştır. Hemodiyaliz hastalarının vücut cilt nem ortalaması %25.91±1.37 olarak bulunmuştur. Cilt nem ölçümü sonunda hastaların %99.4'ünün ciltlerinin kuru olduğu saptanmıştır. Vücut cilt nem ortalamaları ile serum BUN giriş-çıkış, kreatinin giriş değeri arasında, günlük su tüketimi arasında pozitif yönde yaş ile arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Hastaların dermatolojik yaşam kalitesi puan ortalaması 11.88±4.64'tür. Hastaların %47.4'ünün dermatolojik yaşam kalitesinin kötü olduğu tespit edilmiştir. Dermatolojik yaşam kalitesi 65 yaş üstü, cilt kuruluğu ve kaşıntısı olan hastalarda daha düşük bulunmuştur. Hemodiyaliz hastalarının genel vücut cilt nem skoru ile dermatolojik yaşam kalitesi indeksi arasında negatif yönde orta bir ilişki saptanmıştır (r=-0.441; p<0.001). Cilt kuruluğu dermatolojik yaşam kalitesindeki değişimin %19 'unu açıklamaktadır. Sonuç olarak hastaların tamamına yakınının cilt nem ortalamalarının düşük olduğu yani ciltlerinin kuru olduğu saptanmıştır. Hemodiyaliz hastalarının genel vücut cilt nem ortalamaları düşüp kuruluk arttıkça dermatolojik yaşam kalitelerini düştüğü saptanmıştır. Hemodiyaliz hemşireleri hastalarının cilt kuruluğunu düzenli olarak nicel ve nitel olarak tanılamadır. Hastalara cilt sağlığı için bakım, eğitim ve danışmanlık vererek dermatolojik yaşam kalitelerini arttırmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Yetmezliği, Cilt Sorunları, Dermatolojik Yaşam Kalitesi, Hemşirelik
Fazla kilolu ve obez bireylerde düzenli egzersizin cilt kan akımı ve kardiyovasküler risk faktörleri üzerine etkisi
Obezite çağımızın önemli sağlık sorunlarından biridir. Kardiyovasküler morbidite ve mortalitenin artışına neden olan bu hastalığın dünyada görülme sıklığı hızlı bir şekilde artmaktadır. Sıklığının artmasının en önemli nedenlerinden biri fiziksel inaktivitedir. Obezite çeşitli mekanizmalarla vasküler endotelde, yapısal ve işlevsel bozukluğa neden olmakta ve ateroskleroz gelişimi ile sonuçlanmaktadır. Obezitenin sebep olduğu hipertansiyon, dislipidemi, hiperglisemi, insülin direnci, kronik inflamasyon gibi patolojiler endotel disfonksiyonu gelişiminde rol oynuyor olabilir. Son dönemde bir çok araştırmacı tarafından kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde egzersizin önemini gösteren çok sayıda çalışma yapılmıştır. Tüm bu araştırmalar ve bulgular ışığında biz de çalışmamızda kardiyovasküler risk ve mikrodolaşım üzerine etkili olduğu düşünülen Nitrik oksit (NO) ve Omentinin kan değerlerini ve cilt kan akımındaki egzersize bağlı değişimleri incelemeyi amaçladık. Bu çalışmada iki grup kullanılmıştır. Birinci grup (n=25) fazla kilolu ve obez tanısı almış gönüllülerden ikinci grup (n=28 ) sağlıklı kontrollerden oluşmuştur. Gönüllüler 3 ay süre ile haftada 5 gün, günde 60 dakika yürüyüş egzersizi uygulamışlardır. Program öncesinde ve program bitiminde gönüllü deneklerin kanlarında NO ve Omentin seviyelerine bakılmıştır. Ayrıca üst ekstremiteden lazer doppler flowmetry ile kan akımı ölçümü yapılmıştır. Egzersiz programı sonrasında serum omentin ve Nitrik oksit seviyelerinde artış tesbit edildi. Lazer doppler flowometre (LDF) ile değerlendirilen post okluziv reaktif hiperemi ye bağlı vazodilatasyonda egzersize bağlı artış saptandı. Bu çalışma ile egzersizin, obeziteye bağlı endotel disfonksiyonuna faydalı etkileri olabileceği ayrıca LDF ve omentin değerlerinin endotel disfonksiyonunu degerlendirmede yararlı olabileceği düşünülmüştür.
Kaşıntı yakınması olan dermatoloji hastalarında uyku kalitesi
Amaç: Bu çalışmada, kaşıntı yakınması olan dermatoloji hastalarının uyku kalitesini değerlendirmek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırma olgu-kontrol çalışması olarak yapıldı. Araştırmanın evrenini Özel Salihli Hastanesi'nde takip edilen Dermatoloji polikliniğine başvuran kaşıntısı olan 100 hasta ve kaşıntısı olmayan 100 hasta oluşturdu. Veriler Ağustos-Aralık 2017 tarihleri arasında ''Tanıtıcı Bilgi Formu'', ''Pitssburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ)'' ve ''Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (UŞİ)'' kullanılarak toplandı. Verilerin analizi için SPSS 15 paket programı kullanıldı. Bulgular: Araştırmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 37,16±14,33'tür. Olgu grubunun %69'u kadın, %49'u evli iken; kontrol grubunun %81'i kadın, %54'ü evlidir. Araştırmaya katılan olgu grubunun %56,8'inin uyku kalitesinin kötü olduğu, kontrol grubunun %43,2'sinin uyku kalitesinin kötü olduğu, %63,2'sinin uyku kalitesinin iyi olduğu saptandı. Sonuç: Araştırmada olgu grubunun kontrol grubuna göre uyku kalitesinin anlamlı ölçüde düşük olduğu saptandı. Anahtar Kelimeler: Uyku, Uyku Kalitesi, Kaşıntı, Pruritus, Hemşirelik.
Hidrojen sülfürün iskemik sıçan cilt fleplerinde zamana karşı koruyucu etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: İskemi reperfüzyon (İ/R) hasarı, üzerinde birçok çalışma yapılmasına rağmen fizyopatalojik etkileri henüz tam olarak aydınlatılamamış, oldukça karmaşık bir süreçtir. Bu durum vücutta farklı bölgelerde ve dokularda karşımıza çıkmaktadır. Travma, replantasyon ve mikrovasküler flep cerrahisinde, şok, sepsis, organ transplantasyonu, pankreatit, stent uygulamaları, anjioplasti, abdominal aort anevrizması cerrahisi, flep cerrahisi, testis torsiyonu, bağırsak strangülasyonu gibi nedenlerle meydana gelebilir. Hidrojen sülfür (H2S) üzerinde çokca çalışılan bir gazotransmitter olup yapılan çalışmalarda iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkisi gösterilmiştir. Bu çalışmada amaç, sıçan kasık bölgesinden hazırlanan vasküler saplı ada flebinde iskemi reperfüzyon hasarı oluşturarak hidrojen sülfürün etkisini zamana göre incelemektir. Hidrojen sülfürün (H2S) zamana göre etkisinin incelendiği parametreler; doku nötrofil sayımı, biyokimyasal lipid peroksidasyon ürünü olan malondialdehit (MDA), elektron mikroskobunda apopitoz ve hücresel aktivitelerin incelenmesidir. Bu çalışmayla hidrojen sülfürün Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi pratiğinde kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal Metod: Ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen 'wistar albino' sıçanlar; 4 gruba (grup 1, grup 2, grup 3, grup 4) ayrıldı. Her grup kendi içinde 2 subgruba ayrıldı; grup a(kontrol), grup b(H2S). Her grupta cilt flepleri kasık bölgesinden 6x4 cm olacak şekilde yüzeyel epigastrik arter pediküllü ada flep olarak eleve edildi. A gruplarına (kontrol grubu) iskemi öncesi ek müdahalede bulunulmadı. B gruplarına (H2S grubu) ise iskemiden 20 dakika önce kuyruk veninden final konsantrasyonu 10µM olacak şekilde hidrojen sülfür sıvı halde enjekte edildi. Flepler iskemi saatlerine göre; grup 1(1 saat), grup2(2 saat), grup3(3 saat), grup4(6 saat), femoral arter ve ven kan akımları ayrı ayrı mikroklipslerle durdurularak iskemide bırakıldı. Daha sonra flepler iskemi saatlerine (1, 2, 3, 6 saat) göre eleve edilerek mikroklipsler alındı ve kan akımı tekrar sağlandı. 12 saatlik reperfüzyon sonrası, sıçanlar servikal dislokasyon ile sakrifiye edilerek doku örnekleri alındı. Alınan örneklerden; iskemik dokudaki nötrofil sayımı, biyokimyasal olarak lipid peroksidasyonunun son ürünlerinden olan MDA (malondialdehit) ölçümü ve elektron mikroskobisi ile dokudaki iskemi reperfüzyon hasarı değerlendirildi. Bulgular: Tüm saatlerde (1, 2, 3 ve 6) elektron mikroskobisi incelemesinde; hidrojen sülfürün iskemi reperfüzyon hasarına ve apoptozise karşı hücresel düzeyde koruma sağladığı görüldü. Birinci, 2. ve 3. saatlerde doku nötrofil sayısında istatistiksel olarak anlamlı (p=0,035) düşüş saptandı. Doku MDA ölçümünde ise hidrojen sülfürün 1. saatte istatistiksel olarak anlamlı (p= 0,026) düşüş saptandı. Altıncı saat doku nötrofil sayımı ve doku MDA ölçümünde ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Sonuçlar: Literatürde H2S'in cilt fleplerine I/R hasarına karşı koruyucu etki mekanizması ve yarılanma süresi hakkında çok az veri olup çalışmamızda bu konu detaylı şekilde irdelenmiştir. Çalışma sonucunda cilt fleplerinde hidrojen sülfürün reperfüzyon hasarına elektron mikroskobik bulgularda tüm saatlerde antiapoptotik etkilerinin olduğu görülmüştür. Buna karşın erken dönemde sitoprotektif ve antiinflamatuar etkisinin olduğu (iskemi sonrası 1., 2., 3. saatlerde) ancak geç dönemde (6.saat) bu etkisinin olmadığı görülmüştür. Bu bulgularla H2S'in I/R hasarına karşı yeterli koruyucu etkiyi sağlamak için, tekrarlayan uygulamalarla veya farklı dozlarda verilmesinin uygun olabileceği düşünülmüştür. Daha geniş çalışmalarda H2S'in cilt flepleri üzerinde etkilerinin detaylı incelenmesinden sonra Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi pratiğine girebileceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Cilt flebi, Hidrojen Sülfür, İskemi, Reperfüzyon, Sıçan
Crocus sativus L. (Safran)'ın cilt kanseri üzerine etkisinin araştırılması
Crocus sativus L. (safran)'ın, gerek alternatif tıpta, gerekse modern tıpta tedavi amacıyla kullanıldığı bilinmektedir. Başta kardiyovasküler sistem tedavisinde olmak üzere pulmoner sistem problemlerinin giderilmesinde, gastrointestinal sistem problemlerinin giderilmesinde, gut semptomlarında, anoreksi, uykusuzluk ve erektil disfonksiyon gibi klinik bulguların tedavisinde kullanıldığı bilinmektedir. Son zamanlarda sıklıkla bazı kanser türlerinin tedavisinde, hipertansiyon ve yüksek kolesterolün yönetilmesinde ve bazı klinik kullanıma özel saç toniklerinde de kullanıldığı bilinmektedir. Bu bağlamda, özellikle cilt kanseri hücrelerinin safranla muamelesinin hücre canlılığı ile kaspaz-3, bax, bcl-2, wee1, gadd153, grp78 ve AIF (apoptoz indükleyici faktör) protein düzeylerini ve aktivitelerini nasıl etkileyeceğinin araştırılmasını planlanmıştır. Bu amaçla, insan cilt kanseri hücre kültürü hazırlanmış ve bu hücreleri safran ile muamele edildikten sonra hücrelerdeki kaspaz-3, bax, bcl-2, wee1, gadd153, grp78 ve AIF protein düzeylerinin ELISA ile analizini gerçekleştirilmiştir. Yaptığımız analizler sonucunda artan safran muamelesi sonucu cilt kanseri hücre canlılığının azaldığı bulunmuştur. Apoptozun azaldığını gösteren önemli göstergelerden bcl-2 protein düzeyi azalırken bunun aksine kanser hücresi ölümünün arttığını ifade eden bax, kaspaz-3, gadd153, grp78, AIF ve wee1 düzeyleri ise yükselmiştir. Bu çalışma, safranın özellikle cilt kanseri tedavisinde olumlu bir etkiye sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. Safranın, kanser hücresini ölüme yönlendirirken çeşitli kemoterapötiklerle sinerjistik etki gösterebileceği ortaya konulmuştur. Anahtar Sözcükler: bax, bcl-2, Cilt Kanseri, kaspaz-3, Safran.
Psoriasisli hastalarda serum mikrorna analizi
Giriş: Psoriasis epidermal hiperproliferasyon, anormal keratinosit diferansiasyonu, anjiogenez , epidermis ve dermiste T hücre prolifersyonu ile karakterize, deri ve eklemleri tutan, kronik inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Hastalığın patogenezinde genetik faktörler ile çevresel ve immünolojik faktörlerin rol oynadığı düşünülse de etyopatogenez tam olarak aydınlatılamamıştır. İmmunolojik olarak TNF-a ve IL gibi pek çok sitokin psoriatik lezyonların oluşmasına neden olmaktadır. Bu sitokinlere karşı oluşturulmuş monoklonal antikorlar psoriasis tedavisinde kullanılmakta ve dramatik bir iyileşme sağlamaktadır. MiRNA'lar küçük, kodlanmayan RNA molekülleridir ve gen ekspresyonunu posttranskripsiyonel evrede etkilerler. Genellikle hücre içerisinde etki gösterseler de serum ve plazma gibi hücre dışı çevrede de etkileri olduğu gösterilmiştir. MiRNAların immun yanıtta, hücresel gelişme ve farklılaşmada, organogenez, kök hücre farklılaşması, hücresel büyüme kontrolü ve apoptoziste yer aldığı bilinmekle birlikte, pek çok yayında miRNAların kanserler, immunolojik ve metabolik hastalıkların patogenezinde önemli bir role sahip olduğu gösterilmiştir. İnsanlarda yüzlerce miRNA tanımlanmasına rağmen henüz tam olarak tüm fonksiyonları anlaşılamamıştır. Psoriatik lezyonlarda çok sayıda gen ekspresyon değişiklikleri tanımlanmıştır ve özellikle son çalışmalarda miRNA'ların psoriasiste inflamatuvar proteinlerin ekspresyonunu kontrol ettiği, keratinosit farklılaşmasını ve T hücre fonksiyonunu etkilediği düşünülmektedir. MiRNA'ların aynı zamanda hastalığın şiddetini gösteren ve tedavinin erken döneminde anlamlı biyobelirteçler olarak da kullanılabileceği bildirilmiştir. MiRNA'ların ekspresyonlarındaki değişimin psoriasis patogenezinde pek çok basamağı etkilediği bilinmektedir. Örneğin miR-21, 203 ve 125 epidermal farklılaşmayı, miR-21 ve 378 ise anjiogenezi etkileyerek hastalığın oluşmasına katkıda bulunmaktadır. Önceki çalışmalarda psoriasis spesifik miRNA ekspresyonları doku örneklerinde gösterilmiş olsa da serum ekspresyonlarını gösteren çok az sayıda çalışma mevcuttur. Amaç: Bu çalışmanın gerekçesi; psoriasisli hastalarda ve sağlıklı kontrollerde serum miRNA ekspresyonlarını analiz ederek hastalık ile miRNA seviyeleri arasındaki ilişkiyi saptamak ve psoriasiste miRNA'ların potansiyel kan biyobelirteci olarak kullanılmasının yolunu açmak için gerekli verileri elde etmektir. Yöntem: Çalışma kontrollü olarak planlanmış olup başka bir inflamatuvar dermatolojik veya sistemik hastalığı olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Çalişma Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran ve psoriasis tanısı konulan, rutin tanı ve tedavi seçeneklerinin belirlenmesi amacıyla kan tetkikleri yapılan hasta grubu ile 2016 yılından itibaren 1 yıl süre ile yürütüldü. Çalışmaya 35±5 hasta alındı. Rutin tanı ve tedavi işlemleri sırasında psoriasise eşlik edebilecek hiperlipidemi, karaciğer fonksiyon bozuklukları gibi komorbiditeleri saptamak amacı ile rutin olarak kan örneği alınan (hemogram, sedimentasyon, C-reaktif protein, serum lipid seviyeleri, serum üre, kreatinin, AST, ALT, GGT düzeyleri) hastalarda ek olarak bir adet EDTA'lı tüpe alınan kanda genetik laboratuvarında mikroRNA ekspresyon analizi yapıldı. Celal Bayar Üniversitesi Dermatoloji polikliniğine başvuran psoriasisli hastalara ait klinik bilgiler ve laboratuar çalışmaları sonrası elde edilen bilgiler olgu rapor formlarına her hasta için ayrı ayrı kaydedildi. Çalışmaya katılan bütün bireylerin yazılı onayları alındı ve onayları alınan 35 hasta ve 35 kontrolün venöz kanları K2EDTA'lı tüplere toplanıp Tibbi Genetik laboratuvarına iletildi. Araştırmanın bağımlı değişkeni; psoriasis; bağımsız değişkenleri sunumu artan ve azalan genler oldu. Hasta izlem ve örnekleme CBÜ Deri ve Zührevi Hastalıkları kliniğinde, genetik analizler CBÜ Tıbbi Genetik laboratuvarında yapıldı. miR-19a, miR-19b, miR29a, miR-29b, miR-4729, miR-23a, miR-23b, miR-23c, miR-211, miR-204, miR-2277, miR-520, mir-524 ve miR 4795 ekspresyon analizi RT-PCR ile yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda, psoriatik hastalarda kontrol grubuna göre serum miR- 19a, miR-19b, miR-23a ve miR-29a eksresyonları anlamlı bir şekilde azalmıştır. Diğer miRNAların seviyelerinde anlamlı bir değişiklik sağtanmamıştır. miRNA ekspresyonlarındaki azalma ile PAŞİ arasında ise korelasyon görülmemiştir. Sonuç: Çalışmamızda, miR-19a, miR-19b, miR-23a ve miR-29a'nın psoriasis patogenezinde önemli bir yere sahip olabileceği ve bu miRNAların düzenlenmesi ile yeni tedavi seçeneklerinin oluşabileceği düşünülmüştür.
Hiperbilirubinemisi olan yenidoğanlara uygulanan bebek masajının bilirubin seviyesi ve cilt nemine etkisi
Araştırma hiperbilirubinemisi olan yenidoğanlarda bebek masajının bilirubin seviyesi ve cilt nemine etkisini belirlemek amacıyla klinik, randomize kontrollü deneysel tasarımlı çalışma olarak yapılmıştır. Araştırma Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Yenidoğan Ünitesinde Aralık 2021- Ağustos 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini, yapılan güç analizi sonucuna göre, araştırmaya katılma kriterlerine sahip 60 term yenidoğan (masaj grubu: 30; kontrol grubu: 30) oluşturmuştur. Çalışmanın veri toplama sürecinde anne ve bebeği tanıtıcı bilgi formu, bebek izlem formu, transkütan bilirubinometre ve nemölçer cihazı kulllanılmıştır. Deney grubundaki yenidoğanlara 2 gün boyunca günde 3 kez 15 dk (dakika) masaj uygulanmıştır. Masajdan 15 dk önce ve masajdan 5 dk sonra bebeklerin fizyolojik parametreleri (kalp tepe atımı, solunum, oksijen saturasyonu ) değerleri ölçülerek veri toplama formuna kaydedildi. Ayrıca uygulama öncesi, uygulamadan 24 ve 48 saat sonra bebeğin kilosu, cilt nem oranı, transkütan bilirubin düzeyi ve defakasyon sıklığı değerleri alındı ve kaydedildi. Kontrol grubundaki yenidoğanlara klinik bakım ve tedavileri dışında bir uygulama yapılmamış olup izlem başladığında kilo, fizyolojik parametreler, cilt nem oranı, transkutan bilirubin düzeyi ve defekasyon sıklığı değerleri alındı. Yine kontrol grubunda da deney grubundaki masaj uygulaması sırasında alınmış olan fizyolojik parametre ölçümleri eş zamanlı olarak alınmıştır. Süreç başladıktan 24 ve 48 saat sonraki günlük defekasyon sıklığı, kilo, cilt nem oranı ve transkütan bilirubin seviyesine bakılarak veri toplama formuna kaydedildi. Çalışmadan elde edilen verilerin değerlendirilmesinde kategorik değişkenler için sayı, yüzde, sayısal değişkenler için ise ortalama, standart sapma kullanılmış, analiz için ise Ki Kare analizi, Fisher's Exact test, Mann Whitney U, Wilcoxon analizi, Friedman Analizi kullanılmıştır. Araştırma verileri incelendiğinde masaj grubunda (10,17±1,70) kontrol grubuna (11,44±1,78) ölçülen 48 saat sonraki bilirubin seviyeleri istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuş ve masaj grubunda bilurubin seviyesinin daha düşük olduğu gözlenmiştir (p<0,05). Masaj grubunun 48 saat sonraki defekasyon ortalaması kontrol grubuna kıyasla daha fazladır ve istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Her iki grubun cilt nem oranı ortalamaları karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Sonuç olarak bebek masajının yenidoğanlarda defekasyon sıklığını artırma ve bilirubin seviyesini düşürmekte önemli bir etkiye sahip olduğu gözlenmektedir. Yenidoğanlara uygulanacak bebek masajının bilirubin seviyelerini düşürmede standart tedaviyi destekleyeceği, hospitalizasyonu kısaltacağı, bebeğin fizyolojik sağlığına (fizyolojik parametrelerin stabilizasyonu, boşaltımın kolaylaşması vb) olumlu etki sağlayacağı düşünülmektedir. Bu nedenle yenidoğan hemşirelik bakımında teröpatik bir yöntem olarak kullanılması önerilmektedir.
Karabük ili Safranbolu ilçesinde bulunan deri ürünlerin ve yemeni yapımının incelenmesi
Karabük ili Safranbolu ilçesinin arasta çarşısında 2 yemeni,1 mest,1 kundura ve 1 de saraç olmak üzere 5 dükkânda araştırma yapılmıştır.Araştırmada elde edilen veriler değerlendirildiğinde, deri ürün ve yemeni yapımında uğraşan bireylerin çoğunluğunun ilköğretim mezunu ve erkek olduğu görülmektedir. Üreticilerin bu mesleği babadan ve usta çırak ilişkisi ile öğrendiklerini görmekteyiz. Bulundukları iş yerlerinde işletme sahibi ve usta olarak çalışmaktadır.Araştırmada, Karabük ilinin Safranbolu ilçesinin arasta çarşısında üretilen deri ürünleri ve yemeni, çeşitlerinin incelenerek belgelenmesi amaçlanmıştır.Bu amaç doğrultusunda, Karabük ilinin Safranbolu ilçesinin arasta çarşısında çalışan usta ve işçilerle görüşme yapılmıştır. Görüşmede kullanılan ürün bilgi formu araştırmacı tarafından hazırlanmıştır. Elde edilen verilerin frekans ve yüzde analizleri yapılmıştır.Deri ürünlerinin ayrı ayrı fotoğrafları çekilmiş, çeşit, teknik, renk, motif, kompozisyon ve kullanım yeri açısından incelenmiştir. Veri analizleri tablolar halinde verilmiştir.Dekoratif deri ürünlerinde yoğun olarak geometrik motifler kullanılmaktadır. Bununla birlikte kullanım yerlerine göre değişen nesnesel, bitkisel vb. şekillerden oluşan kompozisyonlar da mevcuttur. Bu ürünlerde daha çok renk olarak siyah ve kahverengi renklerinin kullanıldığı, teknik olarak da makine ve el dikişi ile birleştirme, hazır gereçlerle süsleme ve baskı tekniği kullanılmıştır.Karabük ilinin Safranbolu ilçesinin arasta çarşısında deri ürün çeşitleri olarak giyim eşya ve aksesuar, günlük kullanım eşya ve aksesuar, avcılık ve av spor ile ilgili eşya aksesuarı, hayvan eğer ve koşum takımları üretilmektedir.Deri, her şekle girebilen ve girdiği şekli muhafaza edebilen elastiki, mukavemeti yüksek ve gerektiğinde tahta gibi sert bir madde olmaktadır. Bu özelliği dolayısıyla deri birçok ürün yapımında, süs eşyası yapımında kullanılmakta ve deriye her türlü teknik uygulanabilmektedir.Deri ürün ve yemeni yapımının belgelenmesin de yapılacak her türlü araştırma, inceleme ve tanıtım deri sanatımızın gelişmesinde önemli rol oynayacak ve gelecek kuşaklara aktarılmasında bir ışık tutarak milli kültürümüze katkı sağlayacaktır.
Hipopigmente veya hiperpigmente deri lezyonlarıyla başvuran hastalardan alınan örneklerden malassezia cinsi mayaların izole edilmesi ve tür tanımı
Malassezia türleri, normal cilt florasında bulunan lipofilik mantarlardır. Bunun yanında, pityriasis versicolor, seboreik dermatit, follikülit, atopik dermatit gibi birçok yüzeyel deri hastalığında etken olarak saptanmaktadır. Malassezia mantarlarının tür ayrımı, kültürü yapılarak, morfolojik, fizyolojik ve biyokimyasal özellikleri kullanılarak yapılabilir. Bu konvansiyonel metodlarla beraber, son yıllarda uygulanan moleküler yöntemlerle tür adı kesin olarak konulabilmektedir.Çalışmamızda Gazi Üniversitesi Hastanesi'ne hipopigmente veya hiperpigmente deri lezyonlarıyla başvuran hastalardan alınan örneklerden Malassezia cinsi mantarların üretilmesi ve moleküler yöntemlerle kesin tür ayrımının yapılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza pityriasis versicolor'lu 35 hasta dahil edilmiştir. Hastalardan alınan bütün örneklerin (n=35) direk mikroskobik incelemesinde Malassezia cinsi mantarlara ait maya hücreleri ve hif yapıları görülmüştür (%100). Örneklerin 26'sında Leeming Notman agarda Malassezia spp. üremesi olmuştur (%74,28). Hastalardan izole edilen suşların tümünün PZR ile tür tanımı yapılmıştır. En sık saptanan tür M.globosa (17; %65,38) iken bunu M. sympodialis (6; %23,08) ve M. furfur (3; %11,54) takip etmektedir.Çalışmamızın en önemli sonucu hipopigmente veya hiperpigmente deri lezyonları ile karakterize olan pityriasis versicolor etkeni olarak en sık M. globosa türü mayaların izole edilmiş olmasıdır. Ayrıca, moleküler yöntemlerden PZR ile tür tanımının kolaylıkla yapılabildiği, zahmetli ve uzun süre alan tween deneylerine gerek kalmadan tür tanımının yapılabildiği gösterilmiştir.
Kinesio® bantlamanın travma sonrası oluşan yumuşak doku üzerindeki etkilerinin histolojik olarak incelenmesi
Amaç: Kinesio bantlamanın (KT), deneysel olarak oluşturulmuş travma sonrası oluşan yumuşak doku inflamasyonu üzerindeki etkilerini histolojik olarak incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 24 dişi Wistar Albino sıçan (ort: 192.37 gr) dahil edildi. Sıçanlar sağlıklı doku üzerinde 6 saat KT uygulaması, travmalı doku üzerinde 30 dk KT uygulaması, travmalı doku üzerinde 6 saat KT uygulaması ve travmalı doku üzerinde 6 saat flaster uygulaması şeklinde 4 gruba ayrıldı. 1. grup hariç tüm sıçanların sağ ve sol gastrosoleus bölgesinde top düşürme tekniği ile inflamasyon ve kas hasarı yaratıldı. 2.ve 3. gruptaki sıçanlara KT uygulanırken 4. gruptaki sıçanlara flaster uygulandı. Kontrol grubu için aynı sıçanların sol tarafları kullanıldı. Sıçanlar ötenazi edildikten sonra doku örnekleri alındı. Elde edilen doku kesitleri, epidermal-dermal mesafe ve ödem alanı değerlendirilmesi için hematoksilen-eosin (H&E) boyama ile boyandı. Apoptozis, ağrı reseptörlerinin etkinliğini ve vaskülerizasyondaki değişiklikleri değerlendirmek için doku kesitleri NGF, Bcl-2, VEGF ile immunohistokimyasal olarak boyandı. Bulgular: KT uygulanmış gruplarda sağlıklı doku grubuna ve flaster uygulanmış gruba göre epidermal-dermal mesafenin artmış olduğu gözlendi (p<0.05). 6 saat KT uygulanan grupta, diğer gruplara göre ödematöz alanların genişliğinin belirgin olarak azaldığı tespit edildi (p<0.05). Travma sonrası KT uygulanan gruplarda Bcl-2 immün reaksiyonunda azalma olduğu gözlendi. KT uygulanan dokularda, bant uygulanmayan taraflarla ve flaster grubu ile karşılaştırıldığında NGF immun tutulumunun azaldığı gözlendi. VEGF immünreaksiyonu değerlendirildiğinde hiçbir grupta tutulum olmadı. Sonuçlar: KT uygulamasının, deneysel olarak oluşturulan yumuşak doku inflamasyonu sonrasında, epidermal-dermal mesafeyi artırarak ödemin, ağrı ve inflamasyonun azaltılmasında etkin bir yöntem olabileceği histolojik olarak gösterildi.
Peristomal cilt lezyonlarını değerlendirme aracı'nın Türkçeye uyarlanması
Araştırma peristomal cilt lezyonlarını değerlendirmek için geliştirilen Peristomal Cilt Lezyonlarını Değerlendirme Aracı'nın (SACS-Aracı) Türkçe'ye uyarlanması amacıyla metodolojik ve tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma Gazi Üniversitesi Hastanesi, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi ve Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Stomaterapi Ünitesi'nde yapılmıştır. Araştırmaya bu ünitelerde çalışan stomaterapi hemşireleri (8 hemşire) ve bu ünitelerde takip edilen ve peristomal cilt lezyonu olan hastalar (100 hasta) dahil edilmiştir. Araştırmada veriler,
Neonatal hemşirelerinin peristomal cilt bakımına ilişkin bilgi ve beceri düzeylerinin belirlenmesi
Neonatallerde stoma yönetiminde temel amaç; üst düzey bakımı ekip işbirliği ve kanıta dayalı hemşireliği kullanarak geliştirmektir. Bunun için gerekli kriterlerin temel başlıkları ise; ostomi bakımının uygun yapılması ve sağlık profesyonellerinin eğitimlerinin ve uygulamalarının izlenmesidir. Yöntem: Türkiye?de Ankara şehrinde 2012-2013 yılları arasında bir hastanenin yenidoğan yoğun bakım ünitesinde çalışmakta olan hemşirelerin peristomal cilt bakımı konusunda bilgi ve becerilerini değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Veriler, hemsirelerin ve neonatallerin tanıtıcı özelliklerini, hemşirelerin stoma bakımı konusundaki bilgi ve becerilerini değerlendirmek üzere hazırlanan formlar ile toplanmıştır. Araştırmada hemşirelerin bilgi ve beceri düzeylerini belirlemek amacıyla kullanılan formlar literatür taranarak ve 9 uzman görüşü alınarak oluşturulmuştur. Bilgi formu 120 hemşire tarafından, beceri formu ise araştırmacı tarafından stoma bakımı veren 75 hemşire gözlenerek doldurulmuştur. Bilgi formu en az 0 en çok 100 puan arasında 14 sorudan oluşmuştur. Beceri değerlendirme formu ise 26 basamaktan oluşmuştur. Her bir basamağın değerlendirilmesi ?doğru uygulandı?, ?yanlış/eksik uygulandı?, ?uygulanmadı? ya da ?N/A? olarak yapıldı. Beceri formundan en az 0 en çok 84 puan alınabilmektedir. Verilerin analizinde Mann Withney U, Independent T testi, Anova, Kruskal Wallis testi ve Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Hemşirelerin çoğunun 25-29 yaşları (%33.2) arasında ve kadın (%94.2) olduğu belirlenmiştir. Hemşirelerin %66.6?sı daha önce stoma bakımı konusunda eğitim aldığını belirtmiştir. Hemşirelerin peristomal cilt bakımı konusunda bilgi düzeyi puan ortalamaları 100 üzerinden 59.09±16.1 (min-max=12.7-91.4), beceri düzeyi puan ortalamaları 84 üzerinden 53.4 ± 11.7 olarak belirlenmiştir. Beceri değerlendirmesinde en fazla yapılmayan girişimlerin kullanılan pomad/bariyerlerin (n=65) ve hemşirenin isminin (n=65) kayıt edilmemesi, stomanın çapının stoma ölçüm klavuzu ile ölçümünün yapılmaması (n=57), stoma ile adaptör arasındaki mesafenin 1-2 mm?yi geçmeyecek şekilde bırakılmaması (n=56) olduğu belirlenmiştir. Eksik uygulamaların da en fazla malzemelerin hazırlanması sırasında eğri uçlu makas (n=68) ve ölçüm kılavuzunun (n=62) alınmaması olduğu saptanmıştır. Stoma bakımı konusunda eğitim aldığını ifade eden hemşirelerin (61.7 ± 1.9) eğitim almayanlara (53.2 ± 17.4) göre bilgi puan ortalamalarının fazla olduğu belirlenmiştir (p < 0.05). Ayrıca, lisans mezunu hemşirelerin (56.1 ± 11.8), lise (49.2 ± 12.9) ve önlisans (48.1 ± 6.2) mezunu hemşirelere göre beceri puan ortalamaları fazla saptanmıştır (p < 0.05). Hemşirelerin peristomal bilgi puanı ile beceri puanı arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p > 0.05) Sonuç: Peristomal cilt bakımı konusunda hemşirelerin bilgi ve beceri düzeylerinin geliştirilmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Bakımın bütünlüğü açısından işlemin hazırlığından, kayıt edilmesine kadar geçen bütün süreçte girişimlerin önemliliği konusunda hemşirelerin bilinçlendirilmelerinin önemi ortaya çıkmaktadır.
Deriden geçişin tahmin edilmesinde kullanılabilecek karbon nanotüp yapılı membran sistemi geliştirme üzerine çalışmalar
Çalışmanın amacı deriden etkin madde geçişini tahmin etmek için kullanılabilecek karbon nanotüp (KNT) yapılı sentetik yapay membran sistemi geliştirmektir.Membran geliştirme çalışmalarında ?Çok Tabakalı Karbon Nanotüp? (ÇTKNT) yapı maddesi olarak kullanılmıştır.Hazırlanan membranların uygunluğu model molekül olarak ibuprofen ile geçiş deneyleri yapılarak sınanmıştır. Elde edilen verilerden hareketle logKp değerleri hesaplanmıştır. logKp değerleri literatürlerdeki insan derisinden geçiş deneylerinden hesaplanan logKp değerleri ile karşılaştırılarak insan derisine model oluşturabilecek en uygun membran sisteminin "iki selofan arası %1BSA ve ÇTKNT dispersiyonu içeren membran" olduğuna karar verilmiştir. Bu geliştirilen membran daha sonraki deneylerde kullanılmıştır.İki selofan arası %1BSA ve ÇTKNT dispersiyonu içeren membran ile benzer fizikokimyasal özellikte olan naproksen, salisilik asit, ketoprofen, etodolak ve farklı fizikokimyasal ve teropötik özelliklerde sildenafil seçilerek geçiş deneyleri yapılmıştır.Geçiş deneylerinden hesaplanan logKp değerleri ile literatür verileri karşılaştırılmış, grafiğe geçilmiş ve geliştirilen bu membranın uygunluğu incelenmiştir.Sonuçta "iki selofan arası %1BSA ve ÇTKNT dispersiyonu içeren membran" sisteminin deriden geçişin tahmin edilmesinde kullanılabileceğine karar verilmiştir. Gelecek çalışmalarda membran ile farklı fizikokimyasal özellikte etkin maddelerle de geçiş deneyleri yapılarak verilerin çeşitlendirilmesi planlanmıştır.
Konya ili merkezinde üretilen deri giyim aksesuarlarının incelenmesi
Bu araştırmanın genel amacı, Konya ili merkezinde deri giyim aksesuarlarını çeşitli özellikler açısından(üretiminde kullanılan teknikler, araç-gereçler, süsleme şekilleri, renkleri, desenleri, kompozisyonları, kullanım amaçları ve çeşitleri) incelenmesidir.Bu amaç doğrultusunda belirtilen Konya ilindeki 2 deri çanta üretim atölyesi araştırmanın kapsamına alınmıştır. Bu atölyelerdeki üretilen 82 ürün incelenmiş ve buralarda çalışan usta ve işçi ile görüşme yapılmıştır. Görüşmede kullanılan anket ve ürün gözlem formu araştırmacı tarafından hazırlanmıştır. Elde edilen verilerin frekans ve yüzde analizleri yapılmıştır.Araştırmada elde edilen veriler değerlendirildiğinde, deri çanta ile uğraşan bireylerin çoğunluğunun ilköğretim mezunu ve erkek olduğu görülmektedir. Deri çanta üreticilerinin çoğunluğu bu mesleği el becerisi olduğu için yapmaktadır. Deri çanta işletmelerinde üreticilerin çoğunluğu 1-5 yıldır bu işle ilgilendiği ve işletmelerde çalışan eleman sayısının çoğunluğu 10'dan daha fazla olduğu görülmektedir.Deri giyim aksesuarı üreticilerinin çoğunluğu çanta yapmakta ve tasarımlarını en çok başka atölyelerden temin ettikleri görülmektedir. Deri çanta üreticilerinin çoğunluğu çantaların günün modasına uygun olmasına dikkat etmektedir. Deri çantaların modellerinin çoğunluğu hem kendi istekleri hem de tüketicilerin istekleri doğrultusunda seçildiği görülmektedir. Deri çantalar tüketiciler tarafından ürünün kalitesine göre seçtikleri görülmektedir. Deri çantaların çoğunlukla doğal deriden yapılmaktadır ve modelleri ihtiyaca ve modaya göre seçilmektedir.Deri çantaların model ve kalıplarını çoğunlukla kendi atölyelerinde hazırlamaktadırlar. Deri çantalar çoğunlukla aplike tekniği ile süslenmektedir ve birleştirmede çoğunlukla makine dikişiyle birleştirme tekniği kullanılmaktadır. Deri çanta yapımında çoğunlukla siyah rengin kullanıldığı görülmektedir ve bunları modaya göre seçtikleri görülmektedir. Deri çanta tasarımında çoğunlukla desen özelliği olmayan kompozisyon kullanılmaktadır. Deri çanta üreticilerinin aylık gelirinin çoğunlukla 2.000 TL olduğu görülmektedir. Deri çanta yapımında çoğunlukla yurt dışından ülkemize ucuz ve kalitesiz ithalatın fazlalığı gibi güçlüklerle karşılaşılmakta olduğu görülmektedir.
Gelişigüzel kanlanan deri flebinin sağkalımına deri altı trombolitik, antikoagülan ve vazodilatatör ilaç uygulamasının etkisi
Rekonstrüktif cerrahide deri flebi uygulamaları halen en sık uygulanancerrahi girisimlerdir. Flepteki nekrozun önlenmesinde çesitli medikal ajanlarkullanılmıstır.Kaudal bazlı sıçan sırt flebi modeli olusturulan 24 adet sıçan 4 grubaayrıldı. Grup 1'de (n=6) flep kaldırıldı ve yerine iade edildi. Grup 2'de (n=6)cerrahiden hemen sonra, 1. ve 2. günde Clexane enjeksiyonu yapıldı. Grup 3'de(n=6) cerrahiden hemen sonra, 1. ve 2. günde Nitroderm yama yapıstırıldı. Grup4'te (n=6) cerrahiden hemen sonra, 1. ve 2. günde Actilyse enjeksiyonu yapıldı.Cerrahi öncesinde, flep kaldırıldıktan hemen sonra, 3. ve 7. günde lazerdoppler akımölçer ile flebin proksimal ve distal yarısında kan akım hızlarıölçüldü. Cerrahi sonrası 3. günde ve 7. günde histolojik degerlendirme içinproksimal ve distal kısımlardan biyopsi alındı. Postoperatif 7. günde flep nekrozalanları belirlenmek üzere fotograflandı.Tüm bu bulgular incelendiginde nekroz oranları kontrol grubuna kıyasladiger gruplarda belirgin azalmıstı. Ancak bu azalma sadece Clexane grubundaistatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Lazer doppler akımölçer ileincelendiginde kan akımının tüm gruplarda cerrahi sonrasında giderek azaldıgıgörüldü. Histolojik degerlendirme sonrası özellikle Nitroderm grubunda belirginolmak üzere PECAM boyaması ile anjiyogenezin indüklendigi görüldü. Sonuçolarak sistemik kullanımı olan bu ilaçların deri altı uygulamalarının flepsagkalımını arttırdıgı düsünüldü.
Deri üst giyimine yönelik giysi konforunun incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, deri üst giyiminde, termofizyolojik (ısıl) konfor, psikolojik (estetik) konfor, duyumsal (dokunsal) konfor ve vücut hareketi konforuna ilişkin tüketici memnuniyetini belirleyerek, elde edilen veriler ışığında yetersiz kalınan yönlerde işletmelere öneri getirmektir.Araştırmada, betimsel (survey) araştırma yönteminden yararlanılmıştır. Araştırma verilerinin toplanmasında anket tekniği kullanılmış, ayrıca konfor kavramı, giysi konforu çeşitleri, deri, deri teknolojisi ve deri üretimi hakkında ayrıntılı bir şekilde kaynak taraması yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, İstanbul ilindeki deri üst giyim tüketicileri oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini ise, evrenden basit tesadüfi örnekleme yoluyla seçilen 400 deri üst giyim tüketicisi oluşturmaktadır.Araştırmada elde edilen verilere ait sayısal değerler ve yüzdelikler, SPSS 15,0 programında istatistiksel analiz yapılarak hesaplanmıştır.Deri üst giyiminde tüketici memnuniyetini ortaya koyan sonuçlar değerlendirildiğinde konfor kriterlerinin tüketicilerin memnuniyet durumlarını belirlemede çok önemli olduğu tespit edilmiştir.Elde edilen sonuçlar doğrultusunda deri üst giyim tüketicilerinin ürünlerden beklentileri ortaya konularak, üreticilerin bu doğrultuda ürün hazırlamaları önerilmiştir.Anahtar Kelimeler: Giysi konforu, Konfor Çeşitleri, Deri Üst Giyim
Degloving yaralanmalarda ticagrelor ve enoksaparin sodyumun doku sağkalımı üzerine ekilerinin karşılaştırılması ve analizi
ÖZET Deri ve subkutan dokunun tabanda yapışık olduğu derin fasiyadan ayrılmasına degloving (avülsiyon) yaralanması denir. Bu tip yaralanmalarda başlıca problem avulsiye kısmın subkutan vaskuler pleksusunun zedelenmesine bağlı olarak gelişen cilt nekrozudur. Plastik rekonsrüktif ve estetik cerrahi kliniklerinde çok sık rastlanılan degloving yaralanmalarıyla ilgili çalışmalar genelde tedavi ve sonrasını inceleyen klinik çalışmalardır. Deneysel çalışmalar ise sınırlı sayıdadır. Literatürde nekroz miktarını azaltmaya yönelik az sayıda deneysel makale bulunmaktadır. Bu amaçla enoksaparin ve ticagrelorun degloving yaralanmaları üzerine etkilerini ve doku sağkalımı açısından etkinliklerini araştırdık. Çalışmamızda 32 adet wistar albino rat kullandık. ratların kuyruklarında degloving yaralanması oluşturup, avulsiye şekilde 15 dakika bekledikten sonra flepleri takrar esk yerine sütüre ettik. Postoperatif dönemde ratları rastlantısal olarak dört gruba ayırdık. 1.grup ilaç verilmeyen kontrol grubu, 2. grup ticagrelor verdiğimiz grup, 3. grup enoksaparin verilen, 4. grup ise enoksaparin ile ticagrelorun kombine verildiği grup olarak ayrıldı. 14 gün ilaç verildikten sonra 15.gün çalışmamızı sonlandırdık. Ratların kuyruğunda gelişen nekroz oranlarını ve histopatolojik olarak ülser skorları hesaplandı. .klinik olarak kontrol grubuyla ilaç grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p<0.05). İlaç grularının kendi aralarındaki incelemede istatistiksel bir fark olmamasına karşın, klinik olarak enoksaparin grubunda nekroz oranı %34.8, ticagrelor grubunda %34.7 ticagrelor+enoksaparin grubunda ise nekroz oranı %24.6 bulundu. buda klinik olarak ticagrelor+enoksaparin grubunun nekroz oranının diğer gruplara göre daha az olduğunu gösterdi. Histopatolojik incelemede kontrol grubuyla ilaç grupları arasında istatistiksel anlamlı bir fark bulduk (p<0.05). Deneysel çalışmamızda ticagrelor ve enoksaparin gerek tek tek gerekse birlikte kullanımının degloving yaralanmalarında doku sağkalımını arttırdığı sonucuna vardık. Klinik olarak iki ilacın birlikte kullanımı; istatistiksel olarak anlamlı olmasa bile nekroz oranlarını daha fazla düşürdüğünü bulduk. Bu yüzden çalışmamızın geniş serilerle yapılacak klinik ve deneysel çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Degloving yaralanmaları, doku sağkalımı, enoksaparin, ticagrelor.