Metaphysical
91 theses under this subject heading
Bireysel ve toplumsal anılar bağlamında resimde metafizik mekân
Bu çalışmada, resimde metafizik mekân konusu incelenmiştir. Olaylar, hikâyeler, mitolojiler, efsaneler ve anılar insanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadar resim sanatında işlenen konulardır. Sanat tarihsel süreç boyunca mekânı ifade etme çabaları sürmüş, bu süreçte perspektif bulunmuş ve bu sayede olayın gerçekliğinin insan zihninde canlanabilmesi üzerinde durulmuştur. Çoğu zaman sanatçının olayları, felsefi görüşleri ve anıları gösterirken mekânı gerçeklik açısından yazınsal bir dile yakın betimlendiği gözlemlenmiştir. Bu çerçevede resimde metafizik mekân, kavram ve görsel imge olarak bireysel veya toplumsal olayları, konu itibariyle tercih edilen kurgu çerçevesinde izleyiciye aktaran başat eleman olarak ele alınmıştır. Metinde, kavram olarak metafizik ve De Chirico resminde metafizik mekânı ele veren geometri, mimari, perspektif, ışık vb. gibi unsurlar incelenmiştir. Son bölümde tez sürecinde üretilen uygulamalara yer verilmiştir. Yakın geçmişten uzak geçmişe doğru olay ve anılar seçilmiş ve seçilen bu olay ve anılar, özgün bir dil yaratma kaygısıyla, ışık ve gölge etkileri de dikkate alınarak metafizik mekân bağlamında resmedilmiştir.
Ötekinin bilgisi: Weber'de Avrupa-merkezciliğin yapısökümü
Avrupa-merkezcilik, Batı'nın tarihsel biçimde ayrı bir gelişim izleyerek dünyanın geri kalanından her anlamda ayrıcalıklı konumda olarak ayrıldığını savunmaktadır. Batı metafiziği, başlangıcından beri yaşamın logos-merkezci biçimde kavram karşıtlıklarıyla yeniden düzenlendiği bir yapıdadır. Logos-merkezci biçimde hâkikat arayışına düşen Batı düşünce geleneği bu nedenle gerçeğin rasyonalite uğruna gizlendiği, kurduğu karşıtlıklarla işleyen ayrım stratejileriyle gerçeğin, hâkikat arayışı uğruna feda edildiği bir düşünce geleneği olmuştur. Avrupa'nın dünyanın geri kalanı karşısında üstünlüğünü inşa eden Avrupa-merkezci düşüncenin temelinde yatan bu ayrım, kurulan biz-öteki karşıtlığının özellikle Batı-Doğu ayrımı bağlamında moderniteyle birlikte yeniden üretilmiştir. Antik Yunan'dan itibaren ontolojik ve epistemolojik olarak Avrupa'yı üstün bir konuma yerleştiren Avrupa-merkezcilik, Aydınlanma, Rönesans, Reform, Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi sonrasında yaşadığı değişimleri modernite söylemi etrafında kendi üstünlüğünü inşa etmek için kullanmıştır. Batı düşüncesine egemen olan rasyonalite saplantısı, Avrupa-merkezci söylemin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Dolayısıyla dünyanın Avrupa-merkezci düzenlenmesi çerçevesinde inşa edilen biz ve ötekiler ise, modernite söyleminin temel kabulleri ekseninde kurulmuştur. Bu çalışma, Avrupa-merkezci biz ve öteki ayrımının tarihsel olarak nasıl inşa edildiğini gözeterek, sosyolojinin kurucu isimlerinden Weber'in "Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu" ile "Ekonomi ve Toplum" adlı eserleri üzerinden Avrupa-merkezciliğin yapısökümünü gerçekleştirmiştir. Seçilen eserler kapsamında sosyal eylem, yönetim, kapitalizm, din, şehirleşme olgularının eleştirel bir okumayla yapısökümü gerçekleştirilmiştir. Derrida'nın yapısökümcü okuma yönteminin kullanıldığı çalışmada, logos-merkezci biçimde kurulan kavramsal karşıtlıkların ifşa edilmesi, Batı-Doğu kategorik ayrımını yeniden üreten kavram karşıtlıklarının ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Merkezsiz bir okuma yapabilmek adına yapısökümle ortaya çıkarılan kavram karşıtlıkları, karşıtlıkları kuran stratejiler bağlamında da yorumlanmıştır. Araştırma sonucunda, Weber'in Avrupa-merkezciliğin yeniden üretimindeki rolü gerçekleştirilen yapısökümcü analiz bağlamında değerlendirilmiştir.
Graham Priest'te dialetik mantık ve zaman metafiziği bakımından sonuçları
Felsefe tarihine baktığımızda Aristoteles'in ortaya koyduğu haliyle çelişmezlik ilkesinin, düşüncenin ve hatta varlığın temel ilkesi olarak kabul edilip bu anlamda ortodoksiyi oluşturduğunu görürüz. Aristoteles, varlığın en temel ilkesi olarak gördüğü çelişmezlik ilkesinden hareketle kuvve-fiil, fiil-tamamlanmış fiil gibi ayrımlar yaparak değişim içerisindeki nesnenin varoluşunu incelemiştir. Çelişmezlik ilkesi de nesnenin belirleniminin temel ilkesi olmuştur. Ancak bu ilkeye bağlı olarak zaman, özellikle de zamanın kesiti olarak ân düşünülmeye çalışıldığında çelişkilerle karşılaşıldığı görülür. Çelişmezlik ilkesine bağlı kalınan çerçevede zamanın kavramsal düzeyde açıklanamadığı tespit edilmiştir. 20. yüzyılda ortaya çıkmaya başlayan –klasik olmayan mantıklardan olan–tutarlı-ötesi mantıklar çelişmezlik ilkesinin belirli durumlarda geçerli olmadığını iddia etmektedir. Tutarlı-ötesi mantıklardan en radikal olanı ise düşüncenin sınır durumlarında ortaya çıkan bazı çelişkilerin doğru ve gerçek olduğunu savunan dialetik mantıktır. 1970'lerde Graham Priest ve Richard Routley'in ortaya koyduğu, Priest tarafından geliştirilen dialetik mantık son yıllarda akademide hem mantık düzeyinde hem de metafiziksel imaları itibariyle etkisini göstermektedir. Çelişmezlik ilkesine bağlı kalındığı için klasik mantıkta kavramsallaştırılamayan zamanın dialetik mantık içerisinde kavram düzeyinde açıklanıp açıklanamadığı tezin ana konusunu oluşturmaktadır. Bu konu incelenirken öncelikle Aristoteles düşüncesinden hareketle klasik mantıkta zaman konusunda karşılaşılan güçlükler ortaya konulmuş, ardından dialetik mantığın gerekçelendirilmesine ve temellendirilmesine yer verilmiştir. Nihayetinde ise dialetik mantığın zaman metafiziğini nasıl ele aldığı aktarılmıştır. Yapılan incelemeler sonucunda, dialetik mantığın önemli imkânlar barındırdığı ama zaman metafiziği konusunda henüz bu imkânları kullanmadığı, dialetik mantıktan metafiziğe geçiş sürecinin Priest'te yeterince hazırlanmadığını ve dialetik mantıktan metafiziğe geçişin transandantal bir bakış açısı gerektirdiği tespit edilmiştir.
Nagarcuna düşüncesinin mantık ve metafizik eleştirisi
Eski Hindistan'da mantık ilkeleri, örneğin çelişmezlik ilkesi, konu hâline getirilmese bile bilinmekteydi. Ancak mantığın konu kılınması ve o zamana kadarki bilgilerin derlenip toparlanması işini MS ikinci yüzyılda yaşamış Hint filozoflarından Nagarcuna üstlenmiştir. Nagarcuna, mantığı kullanarak, gerçekliği belli bir şekilde ve kendindeliğe sahip göstermenin bir aracı olan mantıkla, svabhava, şunya, nirvana ve çatuşkoti kavramları üzerinden bu aracın imkânlarıyla bir şeylere töz atfedilmesini bir yanılsamadan ibaret görmüştür. Geç dönem Wittgenstein'da da buna benzer bir eleştiri sözkonusudur. O da dilin bir mantığı olduğu, o mantığın bize bir gerçeklik resmi sunduğu ve bizim ancak bu yolla felsefe yapabileceğimiz gibi düşüncelerden kurtulmaya çalışmıştır. Metafiziğe karşı bu tutum 20. yüzyılın ikinci yarısında modal mantığın klâsik olmayan mantıkların modellere sahip olmasına izin verecek biçimde gelişmesiyle bir değişim geçirme eğilimine girmiştir. Bazı yeni dönem mantıkçılar, örneğin İngiliz filozof Graham Priest, çelişkilerin gerçekliğin bir parçası olduğunu savunmaya başlamışlardır. Doğal dilin çelişkiler içermesi düşüncesinden hareketle, dilin resmettiği gerçekliğin de bu anlamda çelişkiler içermesi gerektiği düşüncesine bir geçiş yapmış, bu düşünüş biçiminin Batı metafiziğini Hint metafiziğine yakınlaştırdığı görüşünü öne sürmüştür. Priest'in temellendirmeye çalıştığı bu görüş, Nagarcuna'nın yaklaşık iki bin yıl önce, yazdığı kitaplarda ortaya koyduğu Orta Yol düşüncesinin bir yorumu olarak ele alınabilir. Tezimizde bu bağlamda Nagarcuna düşüncesi, kavramları ve bu düşüncenin yankıları değerlendirilerek, metafiziğin geldiği nokta açısından Priest'in ileri sürdüğü gerekçeler gözönüne alınarak, Batı metafiziğinin Hint metafiziğine yakınsayıp yakınsamadığı, Hint metafiziğinin felsefe için bir açılım sağlayıp sağlamayacağı sorularına cevap aranmaya çalışılmıştır.
Kripke semantiğinin Kantçı metafizik bakımından sonuçları
Felsefe'nin en temel özelliklerinden birisi düşünme üzerine katlanmaktır. Bu sayede düşünen varlık olarak insan hem kendisini hem de kendisi dışındaki şeyleri düşünme-nin nesnesi kılabilmektedir. Felsefe'nin yetkin bir biçimde gerçekleşmesi için düşünme faaliyetindeki bu söz konusu katlanmanın bahsettiğimiz her iki yönde de gerçekleşmesi gerekir. Bu sayede bir şeyin varlığı söz konusu olduğunda varlık felsefesi (İng. Ontology), bilgisi söz konusu olduğunda da bilgi felsefesi (İng. Epistemology) alanları ortaya çıkmaktadır. Biz de tezin konusunu seçerken felsefenin en önemli bu iki alanını içerecek bir konu seçmeyi tercih ettik. Bütün bir tezde işlenen problem genel olarak dil (algı) ve gerçeklik arasındaki ilişki üzerinden ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bir varlık felsefe-si sorunu olarak varlığın zorunlu ilkelerini ele alması bakımından Kantçı metafizik ile klasik metafizik mukayeseli olarak ele alınmaya çalışılmıştır. Kant'ın bilmenin sınırlarını nasıl çizdiği ve neyin bilinebilir olduğu yönündeki görüşleri de tezde ifade edil-miştir. Aynı zamanda klasik metafiziğin nesne anlayışını büyük oranda yıkıma uğratan Kantçı metafizik ile dil felsefesinin önemli filozofları olan Frege, Russell ve Kripke'nin nesne anlayışları mukayese edilmiştir. Bu doğrultuda analitik felsefenin, özellikle de Frege ve Russell'ın nesne anlayışlarının Kantçı metafizik çizgiyi nasıl devam ettirdikleri ortaya konmaya çalışılmıştır. Kantçı metafiziğin felsefe tarihinde ne kadar etkili olduğu ve günümüze kadar da etkisini sürdürdüğü dile getirilmiştir. Günümüzün yaşayan filozoflarından birisi olan Saul A. Kripke mümkün dünyalar semantiği fikri üzerinden modal mantığın tamlığı gibi önemli bir çalışmayı felsefi düşünmeye dahil etmiştir. Bu doğrultuda Kripke hem Kantçı metafiziği hem de Frege ve Russell'ın devam ettirdikleri nesnenin mekanının yargı olması görüşünü karşı olgusal önermeler üzerinden çürütmüştür. Böylece Kripke yargı üzerinden gönderimde bulunan dolaylı gönderim kuramı yerine doğrudan gönderimi mümkün kılan nedensel gönderim kuramını geliştirmiştir. Bu semantik kuram, Kantçı metafiziğin dolaylı gön-derim fikrine karşı doğrudan gönderimi savunduğu gibi bir çeşit özcülüğün de felsefi anlamda savunulabilir olduğunu göstermiştir. Tezin nihayetinde ise Kripke'nin seman-tik görüşlerinin Kantçı metafiziğin altını oyacak büyük bir potansiyele sahip olduğu tespit edilmiştir. Fakat aynı zamanda da Kripke semantiğinin mümkün kıldığı özcülük biçiminin Kantçı metafizikten ne anlamda esintiler taşıdığına da dikkat çekilmiştir.
Modern metafizikten çağdaş fiziğe içine girilmezlik sorunu
Bu çalışma, "madde içsel olarak nasıl bir yapıya sahiptir?" sorusu bağlamında maddenin yapısını anlamamızda kilit rol oynayacağı düşünülen içine girilmezlik (impenetrability) kavramının fiziksel ve metafiziksel yapısını ve sonuçlarını bir süreç içerisinde ele almaktadır. Bu kapsamda öncelikle modern felsefede içine girilmezlik sorununun nasıl ortaya çıktığı ve ele alındığı incelendikten sonra kuantum mekaniği ile birlikte geliştirilen alan teorileri bağlamında özellikle Pauli dışarlama ilkesine odaklanılmaktadır. Böyle bir seyir içinde ilerleyen çalışma nihai olarak Kant'ın klasik mekanikte ortaya koyduğu doğa bilimlerinin saf ve metafiziksel zemininin bir benzerini kuantum mekaniği için de ortaya koymanın imkanını tartışmaya açmayı hedeflemektedir. Anahtar Kelimeler: İçine Girilmezlik, Kuantum Mekaniği, Pauli Dışarlama İlkesi
Kant sonrası düşüncede matematiksel belirsizlikten metafiziksel sonsuzluğa geçişin imkânı üzerine
Bu çalışma, "Matematiksel sonsuz aracılığıyla metafiziksel sonsuz hakkında konuşulabilir mi?" sorusunu merkeze alarak Kant'ın metafiziğin imkânına yönelik eleştirisini modern matematikteki gelişmeler ve Rene Guenon'un matematiksel belirsiz ve metafiziksel sonsuz ayrımı üzerinden tartışmaya açıyor. Öncelikle Kant'ın matematiğe ilişkin görüşleri ve metafizik eleştirisi sunuluyor. Sonrasında çağdaş matematikte Cantor ve sonrasında elde edilen bazı önemli sonuçlar ile Guenon'un sonsuzluğa ilişkin görüşlerine yer veriliyor. Guenon'un yaklaşımının Kant'ın eleştirilerinin dışında kalıp kalmadığı tartışılıyor.
Platon metafiziği ekseninde çağdaş matematik felsefesi tartışmalarının değerlendirilmesi ve Gödel'in tamamlanamazlık teoremlerinin yorumlanması
Çağdaş felsefede ontoloji, bir açıklama dilinde nelerin "var" kabul edileceğine ilişkin bir araştırma, metafizik ise şeylerin ve gerçekliğin bizzat kendisine ilişkin bir araştırma olarak anlaşılmaktadır. Çağdaş matematik felsefesinde yapılan tartışmalar, daha çok sayı ve küme gibi matematiksel nesnelerin var olup olmadığına ilişkin olarak ontolojik bir boyutta ilerlemekte, ancak bu nesnelerin metafiziksel zemini ihmâl edilmektedir. Matematiksel nesnelerin varlığını kabul eden "Platoncular", aslında belli bir dil çerçevesinde matematiksel nesnelerin var olduğunu "varsaymakta", ancak bu nesnelerin metafiziksel doğasına ilişkin bir araştırmaya girişmemektedir. Platonculuğun adını aldığı Platon'a göre, kendinde varlıklar olarak İdealar, tüm matematiksel ve fiziksel entitelerin ve inşaların zemininde yer almaktadır. Ruh, bu İdealarla önsel olarak tanışık olduğu için, bu inşaları gerçekleştirerek matematiksel nesneleri tecrübe edebilmekte ve onlar hakkında yargılar verebilmekte ve matematik yapabilmektedir. Platon'a göre ruhun İdealarla olan bu tanışıklığı, ruhun İdealarla benzer bir yapıda olmasının ve bu sayede ölümsüz olmasının da bir delilidir. Çağdaş matematik felsefesinde matematiğin temellerine ilişkin ileri sürülen görüşler, kavramların kaplamı, biçimsel tamdeyimler ve görüsel inşalar gibi çeşitli matematiksel nesnelerden bahsetmekte, ancak bunların metafiziksel zeminini sorgulamaya girişmemektedir. Tezimizde ortaya koymaya çalıştığımız gibi, Platon metafiziğine göre, ruhun kendinde varlıklar olarak İdealarla olan tanışıklığı sayesinde, çağdaş dönemde temel matematiksel nesneler olan kümeleri inşa edip matematik yapmasının mümkün olduğu öne sürülebilir. Kurt Gödel'in biçimsel dizgelerin özsel olarak tamamlanamaz olduğunu ve kendi tutarlılıklarını ispatlayamayacağını ileri süren "tamamlanamazlık teoremleri" de bu Platoncu metafizik anlayışına bir destek sunabilir ve bu anlayış ekseninde değerlendirilebilir.
Platon düşüncesinde dunamis
Bu çalışma Platon düşüncesinde "dunamis"i (δύναμις) Platon'un diyaloglarından hareketle anlamaya yönelik bir girişimdir. Söz konusu terimin Platon düşüncesindeki merkezi rolünü göstermek amacıyla öncelikle mevzubahis terimi "aretê" (ἀρετή), "epistêmê" (ἐπιστήμη) ve "kosmos" (κόσμος) gibi felsefenin başlıca kavramları etrafında araştıracağız. Ardından dunamis'in en önemli kullanımının geçtiği Sofist diyaloğunu inceleyerek me on'un (μὴ ὂν) varlığının kaynağının dunamis olduğunu gösterip Sofist'in bizi yönlendirmesi ile Platon'un Parmenides ile hesaplaşmasını gündeme getirip, Platon'un dunamis terimini hem Parmenides'e karşı çıkmak için kullandığını hem de bu terimi kendi felsefe ve varlık görüşünü belirlediğini savunacağız.
Nicolaus Cusanus'un sonsuzluk düşüncesi ve modern felsefeye etkisi
Günümüzde her ne kadar kendisini bilim ve matematik altında incelesek de sonsuzluk kavramı felsefede de müstesna yerini korumuştur. Öyle ki felsefe tarihindeki radikal değişimlerin gelişme ve oluşmasında sonsuzluk kavramı üzerine düşünmenin yeri oldukça önemlidir. Nitekim sonsuzluk kavramı felsefenin hemen her alanına sirayet eden bir kavramdır, kendisi düşünüldüğü andan itibaren birçok soruna işaret eder. Sonsuzluk kavramının bu elverişli yapısını gören ve sonsuzluğun kendisini kendi içerisinde düşünmek suretiyle bir felsefeyi, ve nihayetinde teolojiyi, öngören kişilerden birisi de Nicolaus Cusanus'tur. Cusanus'un yazmış olduğu De Docta Ignorantia adlı eser özgünlüğünün yanı sıra kendisinden sonraki felsefi tartışmaları ve de bu felsefe tartışmalarından meydana gelen bilimsel tartışmaları oldukça etkilemiştir. Hatta öyle ki modern felsefenin başlangıcı olarak Cusanus'un kendisi gösterilebilir. Bu durumlar ele alındığında Cusanus'un De Docta Ignorantia adlı eserindeki sonsuzluk düşüncesini incelemek oldukça faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Sonsuzluk, maksimum, mutlak, birlik, daralma, cehalet.
İsmâîl Gelenbevî'de modalite-metafizik ilişkisi
Modalite-metafizik ilişkisi erken dönemden beri düşünce tarihinin sıklıkla incelenen meselelerinden biri olup günümüzde de önemini korumaktadır. Son dönem Osmanlı uleması arasında ön plana çıkan isimlerden İsmail Gelenbevî gerek mantık gerek metafizik konuları içeren çokça eser kaleme almış ve hem muasırları hem de sonra gelenlerce takip edilmiş, incelenmiştir. Modalite konusunda Risâletu Miftâhî bâbi'l- müveccehât isimli bir eser de kaleme alan Gelenbevî aynı zamanda Burhân fi ilmi'l- mîzân isimli mantık kitabı ve birçok kısa risalesi ile modalite tartışmalarına ciddi bir katkı sunmuştur. Bu tez modalitenin mantık ilminde nasıl ortaya çıktığını ve modaliteden metafizike geçişin keyfiyetini incelemeyi hedeflemektedir. Söz konusu geçiş ile kasıt pratik örneklerde modalitenin etkisinin gösterilmesi değil, aksine mezkûr ilişkinin teorik zemininin kurulmasıdır. Yani bu tezde herhangi bir belirli metafizik meseleye modal zeminde değinilmeyecek, metafizikin modal zeminde nasıl inşa edildiği araştırılacaktır. Bu inşanın güvenilirliğini temin etmek için modalitenin metafizikten herhangi bir ilke almadan inşasına, mantığın metafiziki bir ilim olarak öncelemesinin keyfiyetine odaklanacağım. Ayrıca modalitenin ortaya çıktığı zemini araştırmak için beş tümel konusuna kadar inerek detaylıca inceleyecek ve ikinci bölümde modalitenin inşası olmaksızın bir metafizikin mümkün olmadığını Gelenbevî örneğinde göstereceğim.
Büyülü gerçekçiliğin kavramsal sorunsalı ve resim sanatındaki yorumu
Büyülü Gerçekçilik, edebi bir akım olarak Latin Amerika kökenlidir ve resim sanatında da bir terim olarak da sıklıkla kullanılmaktadır. Resim alanında Büyülü Gerçekçilik ilk olarak Almanya'da 1919-1933 yılları arasında Weimar döneminde kendini göstermiştir. Weimar dönemi resim sanatı, sanatçıların toplumsal, politik ve kültürel değişimlere yanıt olarak çeşitli tarzlar ve estetik arayışlarla geliştirdikleri bir dönemdir. Bu dönemde Yeni Nesnelcilik (Neue Sachlichkeit) hareketi içinde ele alınan bu kavram, sanat tarihinde net bir tanımlama kazanamamıştır. Bu tez içerisinde, Büyülü Gerçekçi teriminin ortaya çıkışını sağlayan Alman sanat eleştirmeni Franz Roh'un kuramı detaylı bir şekilde ele alınmış, Büyülü Gerçekçi olarak adlandırılan sanatçıların eserlerine yer verilmiştir. Büyülü Gerçekçilik'in edebi alandaki uygulamaları da incelenerek, resim bağlamındaki ortak özellikler ve farklılıklar irdelenmiştir. İtalya'da Metafizik hareketi ile ilişkilendirilen bu eğilim, Nazi dönemi sonrası sanatçıların Amerika kıtasına göç etmesi ile farklı coğrafyalarda gelişimini sürdürmüştür. Latin Amerika'nın zengin kültürel dokusu ve siyasi etkileri, Büyülü Gerçekçilik akımının hem edebiyat hem de resim sanatında gelişimi için uygun bir zemin oluşturmuştur. Büyülü Gerçekçilik, Amerikan sanatının eyleme ve formalizme dayalı yapısı içinde figüratif bir tarzı benimsemesi nedeniyle kendini konumlandırma sürecinde zorluklarla karşılaşmıştır. Kültürlerarası etkileşim ile, Büyülü Gerçekçi yaklaşımlar farklı isimler altında adlandırılmış ve anlamlar kazanmıştır. Büyülü Gerçekçilik kavramı bağlamında değerlendirilebilecek öğelerin belirlenmesi konusunda bir epistemolojik belirsizlik mevcuttur. Geçmişte ve günümüzde, Büyülü Gerçekçilik başlığı altında önemli sanat kurumları sergiler düzenlemiştir. Ancak, burada yer alan sanatçıların sınıflandırılmasında belirleyici bir faktör bulunmamaktadır; zira her biri kendi içerisinde farklı yaklaşımları sergilemektedir. Tezde, Büyülü Gerçekçilik yöneliminin resim sanatındaki belirsiz durumuna sebep olan değişimler ve terminolojik karmaşa ele alınmıştır. Bu çalışmanın amacı, tüm bu kavramsal sorunların cevaplarını bulmak ve Büyülü Gerçekçilik'in sanat tarihi içindeki yerini belirleyebilmektir.
İbn Haldun düşüncesinin varlık ve bilgi temelleri
İbn Haldun (1332-1406) İslâm düşünce tarihindeki önemli düşünürlerden biridir ve en çok umran ilmi ile tanınır. Dolayısıyla o, umran ilminin içerdiği konu ve tartışmalar bağlamında daha ziyade tarih, siyaset gibi alanlarda ele alınmıştır. Ancak bu çalışmalara bir göz atıldığında görüleceği üzere birçok çalışma onun düşüncesinin temelinde bulunan ontolojiyi ve bu ontolojiye dayalı olan epistemolojiyi ya ihmal etmiş ya da hak ettiği yeri vermemiştir. Biz, İbn Haldun'un anlaşılabilmesi için öncelikli olarak onun vahye dayalı ontolojisinin ve epistemolojisinin ortaya koyulması gerektiğine inanıyoruz. Bu iddiamızdan hareketle, onun üzerine yapılan çalışmalarda gördüğümüz bu eksikliği gidermek için onun varlık tasavvurunu ortaya koymaya ve ardından onun bilgi tasavvurunu da bu varlık tasavvuruna dayalı olarak izah etmeye çalıştık. Gördük ki, İbn Haldun'un özgün bir varlık tasavvuru var ve onun, bu varlık tasavvuru felsefî olarak temellendiriliyor. Nihayet, varlığa dair bu tasavvur onu klasik felsefî gelenekten ayırıyor. İbn Haldun'un bu özgün felsefî dizgesinin bugün bizler için yeni bir felsefî dizge adına imkân taşıdığı kanaatine vardık ve ne tür imkânlar barındırdığını ise sonuçta tartışmaya çalıştık.
Sanatsal bir kavramlaştırma olarak büyülü gerçeklik
Büyü ve gerçek ilişkisi insanlığın en eski konularından biridir. İnsanlığın ilkel dönemden itibaren doğanın büyülü varoluşuna duyduğu merak ve gizemlerinin çözümlenmesine yönelik yapılanlar, aynı zamanda sanatın da tarihini oluşturmuştur. İlkel dönemden itibaren gelişen doğaya egemen olma düşüncesi, doğaya karşı algısının değişmesine yol açarken aynı zamanda farklı bakış açılarını da ortaya çıkarmıştır. Bu araştırma, özellikle çağdaş sanat içinde yeni bir kavramlaştırma olarak ortaya çıkan ―Büyülü Gerçeklik‖ konusunu odağa almaktadır. Konu, sanat tarihinde ve farklı disiplinlerde ortaya çıkan ―Büyülü Gerçeklik‖ ile de desteklenmiştir. Genellikle büyülü gerçekliğin büyülü dünyası günlük hayatın bir parçası haline gelir ve gerçek dünya ile birleştirilerek farklı anlatım tarzlarının kapıları aralanır. Böylece büyülü gerçeklik, farklı ülkelerde farklı sanatçılar tarafından ele alınarak günümüze kadar varlığını sürdürmeyi başarabilmiştir. Çoğunlukla büyülü gerçekliği ele alan sanatçılar, yaşadıkları toplumdaki gerçekliğin arkasındaki gizemi bazen toplumsal bazen kişisel deneyimlerinden bazen de mitler ve efsaneler kullanarak kendi gerçekliklerinin resimlerine aktarılması ve aynı zamanda büyülü gerçekliğin değişimi, görsel sanata yansıması ele alınmıştır. Yapılan üretimler ile desteklenen konu, kişisel deneyimler, bakış, biçim ve anlam açısından farklı bir boyuta taşınmaya çalışılmıştır. Çalışmalarımın temel problemini oluşturan yaşadığım şehrin (Eskişehir) hızla betonlaşması ve yeşilini giderek kaybedilmesine duyduğum tepkisel bir tavırla doğanın konumunun sorgulanmasına yöneliktir. Bu tepkisel tavrın biçimsel ve kavramsal çerçevesinde büyülü gerçeklik ilişkileri sorgulanmıştır. İtici olan ‗'beton'' ve büyülü olan ‗'doğa'' ilişkileri, durum, karşıt ya da çelişkileri yan yana getirilerek yeni bir görsel anlatım diline ulaşmak hedeflenmiştir. Anahtar Sözcükler: betonlaşma, Büyülü Gerçeklik, Büyülü Varoluş, doğa, Post-modernizm, Resim
Bireyin duygu haritası
İnsan toplumda konumlanışının gereği ve sonucu olarak, birtakım ikiliklerle yüzleşmek zorunda kalabilen bir varlıktır. İnsanın toplumsal varoluşu olarak bireyselliği ve zihinsel varoluşu olarak insanlığı belirli durumlarda uyuşmayabilir ve karşı karşıya gelebilir. Toplum, birey ve insan arasında oluşan ikilikler ve yarılmalar, duygular ve iç diyaloglar üretir. Bu duygular ve iç diyaloglar zihnin metafizik süreçleriyle kurulan temaslarda görülebilir. Bu temaslar bir iç çatışmanın yapısını oluşturur. Bireyin duygu haritasını ortaya koyan resimler oluşturulurken, içsel ve dışsal ikiliklerin çerçevesinde, insanın bazı dürtüleri temel alınmıştır. Bu dürtüler, var olmak ve yok olabilir olmak, duygulanım kararları ve ardındaki düşünceler, kültür, toplum ve insan arasındaki etkileşimde ortaya çıkan duygusal unsurlardır. Bu araştırmada yapılan resimlerde, duygular fragmanlar olarak plastik bir dile dökülmüştür. Fragmanlar alegorik kurgular olarak simgeler, figürler, mekânlar ve nesneler üzerinden ifadeler ile biçimlere aktarılmıştır. Resimlerde simgeler mitlerden ve toplumsal imgelerle ilgili kişisel yorumlardan yararlanılarak kullanılmıştır. Bedenler, mekânlar ve nesneler, toplumun birey üzerindeki baskısını ortaya koymak adına, edilgenlik duygusunu verecek şekilde çözümlenmiştir. Araştırmada, duyguları ve iç diyalogları resmetmek amaçlanmıştır.
Nietzsche ve Heidegger'de Nihilizm sorunu
Nihilizm, en geniş anlamıyla insanın yaşama ve kendisine anlam verme hususunda içine girdiği krizin adıdır. Çok çeşitli boyutları olmakla birlikte nihilizm ilk olarak anlam sorununa bağlı bir biçimde varoluşsal bir karaktere sahiptir. İkinci olarak nihilizm tarihseldir ve Avrupa kültürü ve düşüncesine içkindir. Dolayısıyla felsefeyi, modern bilimleri, sanatı ve dini (özellikle Hıristiyanlığı) içine alan bir olaydır. Bu açıdan bakıldığında modernite deneyiminde uç noktasına ulaşan nihilizm krizi özellikle 19. yy ile birlikte üzerinde daha fazla durulmaya başlanan bir sorun olarak formüle edilir. Zira bu yüzyıl insanın dünyayla ilişkisinin köklü bir biçimde değiştiği, kendisinden önceki yaklaşık iki yüz elli yılın tüm tarihsel arka planının derin izlerini de taşır. Bu izleri 19. yy'da en derinlemesine kavrayan düşünürlerden biri Nietzsche ise diğeri 20. yy'ın büyük düşünürü Heidegger'dir. Bu çalışmanın amacı, Nietzsche ve Heidegger'in düşüncelerine odaklanarak nihilizm sorununun hem varoluşsal hem de tarihsel olarak nasıl ele alındığını ve üstesinden gelinmesi yönünde hangi imkanların öne çıkarıldığını ortaya koymaktır. Bu amaçla önce çalışmanın birinci bölümünde Nietzsche'nin metinlerinde nihilizm kavrayışı üzerinde durulmuş, Antik düşünceden modern bilime nihilizmin tarihsel boyutu gösterilmeye çalışılmıştır. Nietzsche'nin bu soruna yaklaşım biçimi ve onun üstesinden gelmek için izlediği stratejinin öne çıkan yönleri sunulmuştur. Çalışmamızın ikinci bölümünde Heidegger'in nihilizm sorununu genel olarak Varlık sorunu etrafında belirlediği gösterilerek bunun tarihsel bağlamı olarak batı metafiziğinin bazı temel motiflerini nasıl ele aldığı sunulmuştur. Heidegger, Platon'dan Nietzsche'ye Batı düşüncesini nihilizmin tarihi olarak görmekle birlikte modern teknolojinin de nihilist karakterini ortaya koyarak tartışmayı genişletir ve buna karşı poetik bir düşünmenin imkanlarını göstererek hazırlayıcı bir düşünme geliştirir. Her ne kadar birçok noktada ayrışıyor olsalar da her iki düşünürün de nihilizme yanıtı yeni bir düşünme biçimleri arama çabasında ve bu çaba dahilinde sanatın ufkunun rolünde yatmaktadır. Yaşam, ancak sanat olarak olumlanabilir, varlık ancak poetik bir düşünmeyle hatırlanabilir.
Genel terimlerin zorunlu imlemesi üzerine
The aim of this thesis is to discuss whether general terms are rigid and if they are, how their rigidity should be interpreted. To this end, I first present the problems related to the rigidity of general terms. The most important ones among them are the following: What do general terms refer to? Is there any difference between the terms called ?natural kind terms? and other general terms? After that, I discuss the arguments of three competent interpretations which try to overcome these problems. The first interpretation holds that general terms refer to (or apply to) each and every object in their extensions. According to this view, only general terms related to essential properties like ?cat?, ?gold? turn out to be rigid. After I try to expose the drawbacks of this view, I examine the arguments of the second interpretation which holds that general terms refer to abstract kinds. I also argue for this interpretation. According to this interpretation general terms which refer to the same kind in all possible worlds turn out to be rigid. The main objection to this view is that this interpretation makes so many general terms rigid and it trivializes the notion of rigidity. Arguing that this is an unfair objection, I also focus on the philosophical importance of the subject and show that the interpretation I argue for realizes this philosophical importance. The third interpretation, on the other hand, rejects the rigidity of general terms. I also discuss the drawbacks of this view.Another subject I discuss in the thesis is the rigidity of artifactual kind terms. The kinds of human made objects for specific purposes are usually called ?artifactual kinds?. I argue that artifactual kind terms could rigidly refer to artifactual kinds. I reply to the critiques of this view with regard to the semantics of artifactual kind terms and metaphysics of artifactual kinds.
The problem of infinity: A pendulous swing between empiricism and metaphysics
This thesis is an attempt to evaluate the resolutions and further discussions about Zeno's paradoxes of motion, which approach the matter from two different viewpoints: empirical and metaphysical. I examine the empirical arguments for the logical impossibility of completing an infinite series of task, and more generally, for the self-contradictoriness of the actual infinite, as well as the metaphysical arguments and analyses which attempt to provide infinity with an extensive comprehension by revising the language, or by understanding more about the language we presently use. I aim to show that the empirical arguments are not justified in claiming that the notion of infinity leads to a contradiction and that we should strictly accept finitism. In addition, I examine the good and the rather poor examples of philosophical thought experiments about infinite processes, which helps to view infinity from new and substantial perspectives. Through such an examination, my objective is to argue that the arguments holding empirical and metaphysical concerns neither trivialize nor annihilates one another. In fact, they shed light on the notion of infinity by providing distinct understandings. In this regard, even the arguments by the empirical refusal of the actual infinite, when examined thoroughly so that their mistakes and shortcomings are revealed, are illuminating for further metaphysical inquiry.
İbnü'l-Arabî'nin tasavvuf düşüncesinde kadın
Bu çalışma İbnü'l-Arabî'nin tasavvuf düşüncesinde kadın konusuna yaklaşımını incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde İbnü'l-Arabî düşüncesine yön veren kadınlar tespit edilmiştir. Eserlerinde zikrettiği kadınlar ve zikrettiği kadınların tasavvufî yönleri ortaya konmuştur. Tezin ikinci bölümünde İbnü'l-Arabî düşüncesinde yaratılış ve kadın konusu irdelenmiştir. Tezin üçüncü bölümünde ise İbnü'l-Arabî'nin kadınlar ile ilgili âyet-i kerîme ve hadîs-i şeriflere getirdiği tasavvufî yorumlar ele alınmıştır. Bu noktada "İbnü'l-Arabî'nin tasavvuf düşüncesine yön veren kadınlar kimlerdir?", "İbnü'l-Arabî düşüncesinde Hz. Havvâ nasıl bir yer işgal etmektedir?", "İbnü'l-Arabî düşüncesinde cinsiyet ayrımının ilâhî veya âlemşümul kökeni var mıdır?", "Mânevî terakkiye ulaşmada kadın ile erkek arasında fark var mıdır?", "İbnü'l-Arabî kişinin kemâli ve evlilik arasında nasıl bir bağ kurmuştur?", "İbnü'l-Arabî görüşlerini ortaya koyarken kadını sembolünü kullanmış mıdır?" gibi sorulara İbnü'l-Arabî'nin sunduğu yaklaşım ve çözümlemeler tespit edilmeye çalışılmıştır. İbnü'l-Arabî'nin bu konudaki görüşleri eserlerinden kendi kavramlarıyla değerlendirilerek önce analiz, sonra sentez yapılarak açıklanmıştır. Tez çalışmasının neticesinde İbnü'l-Arabî'nin kadınlara dair özgün görüşlere sahip düşünür olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kavramlar: Tasavvuf, İbnü'l-Arabî, Kadın, Câmiʻu'l-ezdâd, Ontolojik Dişilik, Metafizik.
İbn Sina'da Tanrı kavramının Orta Çağ düşüncesine etkisi: Henry of Ghent örneği
Bu çalışmanın temel amacı İbn Sina'da metafizik, varlık ve Tanrı düşüncesinin XIII. yüzyıl Batı Orta Çağ düşünürlerinden Henry of Ghent'in düşünceleri üzerindeki etkisini göstermektedir. İbn Sina, metafizik bilimine yönelik düşünceleriyle, ortaya koyduğu zorunlu – mümkün, varlık – mahiyet gibi ontolojik ayrımlarla ve Tanrı'nın varlığına dair metafiziksel yaklaşımıyla hem kendi döneminde özgün görüşler ortaya koymuş hem de bu görüşleri kendisinden sonra İslam düşüncesinde ve Batı Latin düşüncesinde birçok düşünürü etkilemiştir. Henry of Ghent, Paris Üniversitesinde tanıştığı İbn Sina düşüncesinin metafizik, varlık ve Tanrı'ya dair görüşlerinden etkilenmiş ve İbn Sina'nın metafizik tanımına, zorunlu – mümkün ve varlık – mahiyet gibi ontolojik ayrımlarına eserlerinde yer vererek Latin İbn Sinacılığının dönemindeki en önemli simalarından biri olmuştur. Çalışmanın ilk bölümü İbn Sina öncesi sürdürülen Tanrı tartışmaları, İbn Sina'nın varlık, metafizik ve Tanrı kavramlarına dair ortaya koyduğu görüşleri hakkında; ikinci bölümü ise Henry of Ghent'in entelektüel portresi, Orta Çağ düşüncesi, Latin İbn Sinacılığı ve Henry of Ghent düşüncesinde varlık, metafizik ve Tanrı kavramları ve eserlerindeki İbn Sina etkisi hakkındadır. Anahtar kelimeler: İbn Sina, Henry of Ghent, Tanrı, varlık, metafizik
Farabi'nin mantık anlayışı temelinde bilgi ve varlık
Aklın tümelleştirme yetisi var olanlar hakkında çeşitli bilgileri bize edinmek adına faaliyet göstermektedir. İslam Felsefesi özelinde temelde varlık bilgisi ve ne'lik bilgisi olarak kısımlandırılan bu faaliyeti gerçekleştirmek için felsefi ve mantıki bir yaklaşım vardır. Tez temelde bu bilginin elde ediliş yönü ve varlıkla olan bağlantısı incelemektedir. İlk bölümde bu amaçla Fârâbî'nin kullandığı bazı kavramların anlamları ön plana çekilerek onun sisteminin bu izaha müsait olduğunu gösterilmeye çalışılmıştır. İzahları varlık ve mevcut kavramları eksenli olmakla beraber Fârâbi'nin kullandığı kavramsal şeması bu yönüyle ortaya koyulmuştur. İlerleyen bölümde, ortaya koyulan kavramlardan oluşan yargı bildiren yapılar ve bu yapıların hangi durumlarda kesin bilgi vasfına haiz olduğu izah edilmiştir. Son kısımda ise Fârâbî'nin kesin ve çelişiği asla düşünülemez dediği bilgilerin neden varlıkla ilgili cümle kurabilmenin imkânına sahip olduğu varlıksal ortaklık üzerinden gösterilmeye çalışılmış. Sonrasında ise varlık yükleminin yüklenmesi cihetiyle varlık mertebeleri arasındaki fark ve tasdik ifade eden yapılar üzerinden çıkan varlıklar ile ilgili sonuçların Fârâbî'nin genel felsefi sistemiyle uyumu değerlendirilmiştir.
God as the other within: Simone Weil on God, the self and love
Simone Weil (1909-1943) is a French philosopher who is also a prominent figure in the tradition of Christian mysticism. In her early philosophical writings and lectures, she describes her understanding of the aim of philosophy as "the Search for the Good". Very much influenced by Plato, Descartes and Kant, Weil states that God as the absolute Good is beyond known truths and can only be reached through Love. This treatment of love as a destructive power whereby the Self effaces itself in order to get closer to God, echoes a somewhat mystical scheme. Weil believes that the only way to reach such knowledge and therefore God, which in her view is the sole purpose of life and should also be the purpose of philosophy. This dissertation focuses on the grounds that bring her to such conclusions as well as providing an analysis of whether Weil's philosophical approach as an alternative to metaphysical and ethical problems in philosophy is able to stand firm on its own.
Unveiling the fabulative art: Exploring english metaphysical detective fiction in Robert Irwin's the Arabian Nightmare and Lawrence Norfolk's Lemprière's Dictionary
In this dissertation, the role of fabulation, and more specifically the manifestation and influence of fabulation in metaphysical detective fiction, is intended to be explored and discussed meticulously within the selected novels of Robert Irwin's The Arabian Nightmare (1983), and Lawrence Norfolk's Lemprière's Dictionary (1991). Robert Irwin and Lawrence Norfolk, with their innovative writing style and various themes that touch upon the reality of life and existence, take a special place in postmodern English literature. Irwin and Norfolk's works not only "explore the possibilities of fiction, the kind of fiction that challenges the tradition that governs it" (Federman, 1975: 7) but also make great contributions to fabulation and metaphysical detective fiction with their mythical, magical, metafictional, and historical subjects. Their novels deconstruct and subvert what is assumed to be real and meaningful, drawing the characters and readers towards ontological inquiries, and, through the use of symbolic and allegorical language, they manifest an atmosphere of eerie and uncanny nihilism. Chapter One presents a detailed elucidation of fabulation theory and metaphysical detective fiction. The discussion is further developed by emphasizing the analogies between fabulation and metaphysical detective fiction. A thematic analysis is carried out in the second and third chapters, and the question of how one perceives and constructs reality within the books is attempted to be answered. Structural analysis has been conducted in the following subchapters of the second and third chapters to demonstrate Irwin and Norfolk's artistic abilities as fabulators. In light of these analyses, this dissertation suggests that Irwin and Norfolk, with their innovative and complex narration techniques, not only destabilize what is assumed to be real and meaningful to renovate our understanding of the world but also endeavour to make philosophical claims about the nature of existence and being. Key Words: Fabulation, Metaphysical Detective Fiction, Robert Irwin, Lawrence Norfolk, The Arabian Nightmare, Lemprière's Dictionary.
Şafak Ural ve pozitivizm
Bu tez çalışması felsefe alanında ülkemizde yetişen Şafak Ural'ın hayatı, çalışmaları özellikle Pozitivizm üzerine görüş ve değerlendirmeleri dikkate alınarak Viyana çevresi pozitivizmi üzerine bir incelemeyi kapsamaktadır. Öncelikle pozitivizmin tarihsel arka planı, Batı ile Türkiye düşünce tarihindeki yeri ve etkisi incelenip aydınlatılmaya çalışılmış, sonraki bölümlerde Ural'ın pozitivizm üzerine araştırmalarına ve ulaştığı bazı sonuçlara yer verilmiş, Ural'ın araştırmaları sonucunda kaos teorisi ve puslu mantık ile birlikte pozitivizm üzerine görüşleri ortaya konulmuş, Sonuç bölümünde ise Ural'ın Viyana Çevresi ve pozitivizm üzerine görüşleri ve bu görüşlerin sonuçları tartışmaya açılmıştır. Anahtar Kelimeler: Şafak Ural, Viyana Çevresi, metafizik, kaos teorisi, puslu mantık.