Pozitron emisyon tomografi
122 theses under this subject heading
Miyokard perfüzyon sintigrafisi'nde maden suyu ve ekstraabdominal basıncın atenüasyon artefaktlarına etkilerinin araştırılması
Miyokart perfüzyon sintigrafisi (MPS) koroner arter hastalığı, miyokart canlılığı, koroner arter hastalığının risk ve prognoz değerlendirilmesinde kullanılan non-invaziv bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmanın amacı maden suyu içirilerek ve ekstraabdominal basınç uygulayarak yapılan MPS SPECT çekimlerinin atenüasyon artefaktları üzerinde etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya toplam 27 hasta (20 erkek, 7 kadın) dahil edildi. Bu hastalar stres görüntülemelerinde miyokardda şüpheli perfüzyon azalımı izlenen, maden suyu içirilerek ve basınç uygulayarak veya alınan rest çekimlerinde normal olarak raporlanan hastalardı. Stres SPECT görüntülemeleri sırasıyla bazal çalışma, ekstraabdominal basınç uygulaması ve maden suyu içirilmesi ile üç kez tekrarlandı. Ekstraabdominal basınç uygulanması ve maden suyu içirilmesi ile yapılan görüntülemelerde hastalara ilave radyofarmasötik doz uygulaması yapılmamıştır. Polar haritada summed stres skoru 3 ve üzerindeki alanlar baz alınarak 5 grup oluşturuldu. Yapılan üç SPECT görüntülemeden de summed stres skorları hesaplandı. İki nükleer tıp uzmanı çift kör olarak elde edilen görüntüleri görsel olarak ?en iyi görüntü?, ?orta derecede iyi görüntü?, kötü görüntü? şeklinde değerlendirdi. İstatistiksel sonuçlar neticesinde, maden suyu içirilmesi ve ekstraabdominal basınç uygulaması ile alınan görüntülerde miyokardın anteroseptal ve inferoseptal duvarlarının orta ve bazal kesimlerinin, bazal stres çekim protokolüne kıyasla daha iyi olduğu gözlendi. Nükleer tıp kliniklerinde yapılan MPS çekimlerinde, anteroseptal ve inferoseptal duvarlarda görülen şüpheli artefakt görüntülerini daha iyi değerlendirmek için maden suyu içirilerek ya da ekstraabdominal basınç uygulayarak çekim yapılmasının yarar sağlayacağını düşünüyoruz.
Psikotik semptom öyküsü bulunan ve bulunmayan bipolar bozukluk hastalarının beyin metabolizmalarının 18F-FDG PET/BT ile karşılaştırılması
Amaç: Bipolar bozukluk ataklarla seyreden, psikotik semptomların sıklıkla eşlik ettiği bir duygudurum bozukluğudur. Hastalığa psikotik semptomların eşlik etmesi işlevselliği, prognozu, klinik profili kötüleştirmekte, hastane yatışı ve antipsikotik kullanımını arttırmaktadır. Bipolar bozuklukta yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında çeşitli beyin bölgelerinde yapısal ve metabolik farklılıklar olduğu görülmüştür. Biz de çalışmamızda psikotik semptom öyküsü bulunan ve bulunmayan bipolar hastaların beyin metabolizmalarını 18F-FDG PET/BT ile karşılaştırdık. Yöntem: Araştırmaya bipolar bozukluk tanısı konulan, geçmişte psikotik semptom öyküsü bulunan 26 hasta ve geçmişte psikotik semptom öyküsü bulunmayan 26 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara 18F-FDG PET/BT çekilmiştir. Geriye yönelik taranan ve dışlama, dahil olma kriterlerini karşılayan 26 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır. Uptake ratio ve z skoru olarak kaydedilen bölgesel beyin glukoz metabolizmaları karşılaştırıldı. Bulgular: Psikotik semptom öyküsü bulunan grupta, diğer gruplara göre fusiform girus ve insulada glukoz metabolizmasının istatistiksel olarak düşük olduğunu bulduk (p<0,05). Bipolar hastalarda sağ lateral prefrontal korteks, sağ medial prefrontal korteks, sağ ve sol sensorimotor korteks, sağ anterior singulat korteks, sağ ve sol posterior singulat korteks, sağ ve sol precuneus, sol inferior parietal korteks, sağ ve sol lateral occipital korteks, sağ ve sol lateral temporal korteks, sağ ve sol mesial temporal korteks alanlarının uptake ratio ve z skoru değerinin sağlıklı kontrol grubundan istatistiksel olarak düşük olduğunu belirledik (p<0,05). Sonuç: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla psikotik semptomatolojinin etyopatogenezini FDG PET/BT ile inceleyen nadir çalışmalardan biridir. Araştırmamızın verileri, fusiform girus ve insulanın psikotik semptomlar için biyobelirteç olabileceğini ve yukarıda belirtilen beyin bölgelerinin bipolar bozukluk etyopatogenezinden sorumlu olabileceğini göstermektedir. Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için ileride yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Demans hastalarında retina nörodejenerasyonunun bilişsel fonksiyonlarla ilişkisinin PET-BT ile değerlendirilmesi
Alzheimer Hastalığı(AH), dünya genelinde 46,8 milyondan fazla insanı etkilemekte olup; 2050 yılında bu sayının 131,5 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Küresel ölçekte artış gösteren AH'nın prevalansı nedeniyle popülasyonun genelinde uygulanabilecek düşük maliyetli ve uygulanması kolay biyobelirteçler araştırılmaktadır. Çalışmamızda düşük maliyetli, uygulanması kolay, erişilebilir bir görüntüleme yöntemi olan optik koherens tomografinin(OKT)'nin AH'da tanısal değerini araştırmayı amaçladık. Araştırmaya DSM-5 tanı ölçütlerine ve Ulusal Yaşlanma Enstitüsü-Alzheimer Birliği (NIA-AA) tarafından yayınlanan tanı kriterlerine göre AH'na bağlı hafif demans tanısı konulan hastalar ile kontrol grubu olarak bilişsel bozukluğu olmayan gönüllüleri içeren toplam 62 kişi dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundaki bireyler eğitim durumuna göre belirlenmiş Standartize Mini Mental Test(SMMT) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca hasta grubundaki bireylere Klinik Demans Derecelendirme Ölçeği uygulanmıştır(KDS). Tüm çalışma katılımcılarının ayrıntılı oftalmolojik muayeneleri ve optik koherens tomografi(OKT) incelemeleri yapılmıştır. OKT ile retinal sinir lifi tabakası(RSLT) kalınlıkları ölçülerek, gruplar arasında karşılaştırmalar yapılmıştır. Hasta grubundaki bireyler FDG-PET ile görüntülenerek AH'na tipik olarak kabul edilen bölgelerdeki(prekuneus, posterior singulat korteks, parietal korteks, temporal korteks) hipometabolizma belirlenmiştir. PET'de hipometabolizma saptanan bölgeler ile OKT'de RSLT kalınlığında incelme saptanan kadranlar arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu iki görüntüleme yöntemi ile elde edilen sonuçlar arasındaki korelasyon değerlendirildiğinde; sağ göz superior temporal(ST) kadrandaki RSLT kalınlığındaki incelme ile sağ ve sol prekuneus, sağ ve sol superior parietal korteks ve sol inferior parietal korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki belirlenmiştir (p<0,05). Sağ göz ortalama RSLT kalınlığındaki incelme ile sağ ve sol superior parietal korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sol göz superior nazal(SN) kadrandaki RSLT kalınlığındaki incelme ile sağ ve sol prekuneus, sağ ve sol superior parietal korteks ile sağ ve sol posterior singulat korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki belirlenmiştir (p<0,05). Sol göz ortalama RSLT kalınlığındaki incelme ile sol superior parietal korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızda; FDG PET'de AH'na tipik olarak kabul edilen bölgelerde saptanan hipometabolizma ile OKT'de RSLT kalınlığında incelme saptanan kadranlar arasında anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki saptamamız (p<0,05), AH'nın tanısında OKT'nin belirteç olarak rol oynayabileceği hipotezini desteklemektedir.
Papiller tiroid kanseri boyun metastazını saptamada FDG PET etkinliğinin değerlendirilmesi
Son yıllarda popülaritesinin artmasıyla birlikte FDG PET çeşitli malign hastalıklarda tanısal yöntem olarak sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bizim çalışmamızda papiller tiroid kanseri tanılı vakalarda boyun lenf nodu metastazlarını saptamada FDG PET etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Bu retrospektif çalışmamızda Ocak 2012-Mayıs 2021 yılları arasında kliniğimize başvuran, tiroid bezinde papiller kanser tanısı histopatolojik olarak doğrulanmış olan ve boyun lenf nodlarına yönelik cerrahi girişim yapılmış 68 hasta dahil edildi. Hastalarımızın operasyon öncesinde çekilen FDG PET görüntülemeleri ve raporları incelendi. Histopatolojik tanı ile FDG PET görüntülemeleri ve raporları eşleştirildi. Çalışmamıza dahil edilen 68 hastanın 56'sı histopatolojik olarak papiller kanser tanısı almış olup 12 hastanın histopatolojisi negatif olarak raporlanmıştır. Histopatolojisi pozitif olan 56 hastanın 49'unda FDG PET tutulumu mevcut olup, negatif gruptaki 12 hastanın 3'ünde tutulum gözlenmemiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre servikal metastazları saptamada FDG PET'in sensitivitesi %87.5 ve spesifitesi %25 olup boyun metastazının saptanmasında diğer tetkiklerle birlikte önemli bir yol göstericidir.
CDK4/6 reseptör inhibitör tedavisi alan hormon reseptör pozitif metastatik meme kanseri hastalarda tedavi yanıtını değerlendirmede 18F-FDG PET/BT suvmax değerlerinin rolü
Metastatik meme kanseri çok kötü prognozlu bir hastalıktır. Yıllardır hormonoterapi ile tedavi edilir ancak CDK 4/6 inhibitörlerinin verdiği umut sonuçlarından dolayı hormonoterapi ile kombine edilmesi son yıllarda metastatik meme kanserinin tedavisinde yerini almıştır. CDK 4/6 inhibitörlerinin yanıtını değerlendirmek için standart bir yaklaşım bulunmamakla birlikte PET BT ile değerlendirilmesi mümkün olabilir. Çalışmamızda CDK 4/6 inhibitörleri uygulanan hormon pozitif metastatik meme kanseri hastalarında PET BT SUVmax değeri ile tedavi yanıtını ölçmeye amaçladık. Çalışmamız 94 hasta (93 kadın, 1 erkek) üzerine tek merkezli retrospektif olarak tasarlandı. Hastaların tanı yaşı ortalamasını 55,03 olarak saptandı. Hastaların genel sağkalım süresi (GSS) 169 ay, 5 yıllık ortalama genel sağkalım %77,4, 10 yıllık genel sağkalım %60,9 olarak saptandı. Çalışmamızda en çok kullanılan kombinasyon Ribosiklib + Letrozol (%45,7) olarak saptandı. CDK 4/6 inhibitörlerine bağlı yan etki profiline bakıldığında nötropeni en yaygın yan etki olarak saptandı (hastaların %35,5'inde). İkinci ve üçüncü sırada halsizlik ve bulantı yer aldığı saptandı (sırayla %25,8 , %19,4). CDK 4/6 inhibitörleri başlanmadan önce en yüksek SUVmax değerinin ortalaması (primer kitle+ metastaz) 11,20 olarak saptandı. Tedavi başladıktan sonra en yüksek SUVmax değerinin ortalaması 7,32'ye düştüğü saptandı (p=0,001). SUVmax değerlerinde ciddi düşüşü olan (AUC: 0,769, p=0,001, cut off 3,35 olarak hesaplanmıştır) vakaların progresyonsuz sağkalım süresinin (28,92 ay), SUVmax değerlerinde düşüşü olmayanlara göre (14,47) daha fazla olduğu saptandı. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası en yüksek SUVmax değer farkının Clinical Benefit Rate (CBR), Objective Response Rate (ORR) ile anlamlı ilişkisi saptandı (p= 0,001). Metastatik meme kanseri tedavisinde hormonoterapi yanına CDK 4/6 inhibitörlerinin kullanımını hastalığın progresyonunu önleyebileceğinden önermekteyiz.
Kemoterapi ve kastrasyona dirençli metastatik prostat kanseri hastalarında 177Lu-PSMA-617 radyoligand tedavisine yanıtın öngörülmesinde tüm vücut 68GA-PSMA-11 PET/BT parametrelerinin kullanımı: Ek merkezli, retrospektif çalışma
Amaç: 177Lu-PSMA-617 radyoligand terapisi almış, kastrasyona ve kemoterapiye dirençli prostat kanseri hastalarında 68Ga-PSMA-11 PET/BT'nin, moleküler yanıt veya progresyonla ilişkili prediktif değerini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Nisan 2019–Ağustos 2023 tarihleri arasında, retrospektif olarak analiz edilen 48 hastanın; demografik-klinik verileri, laboratuvar tetkikleri, tedavi öyküleri ile tedavi öncesi ve sonrasında yapılan 68Ga-PSMA-11 PET/BT görüntüleri, moleküler yanıt ve progresyonla ilişkileri bakımından analiz edilmiştir. Tedavi öncesinde yapılan görüntülemenin, eşik SUV değerlerine göre METAVOL programıyla tüm vücut segmentasyonu yapılmıştır. Total tümör yükü ve lokasyon ağırlıklı metastaz yükü, ölçülen parametrelere göre belirlenmiş ve prediktif değerleri analiz edilmiştir. Analizler SPSS 22.0 programıyla gerçekleştirilmiş olup anlamlılık seviyesi için p<0,05 seçilmiştir. Bulgular: Moleküler yanıt ve moleküler progresyona göre yapılan binominal sınıflamada hastaların %58,3'ü (n=28) yanıtlı iken %41,7'si (n=20) yanıtsız olup %29,2'si (n=14) progrese iken %70,8'i ise non-progrese olarak izlenmiştir. Prostat kanseri tanı süresinin 12 ayın üzerinde olması (OR= 0,235, p= 0,049), parotis SUVmax (OR= 1,099, p= 0,047) ve SUVmean (OR= 1,137, p= 0,047) değerleri ile en yüksek miM1 evresi (OR= 0,241, p= 0,046) moleküler yanıt ile ilişkili bulunmuştur. Moleküler progresyonun ise lenf nodu metastazı varlığı (OR= 0,144, p= 0,006), sadece kemik metastazı varlığı (OR= 4,333, p= 0,030), ln/metTL-PSMA oranı (OR= 0,070, p= 0,042), k/metTL-PSMA oranı (OR= 13,085, p= 0,040) ve kemik / lenf nodu metastazı dağılımının TL-PSMA parametresine göre lenf nodu lehine baskınlık göstermesi (OR= 0,385, p= 0,044) ile anlamlı olarak ilişkili olduğu ortaya onulmuştur. Sonuç: Hastalığın temel yayılım karakteristiklerinin, PSMA ekspresyon dağılımının ve lokasyon ağırlıklı metastaz yükünün moleküler yanıt ve progresyonun ön görülmesinde potansiyel kullanımı ortaya konulmuştur. Anahtar sözcükler: 177Lu-PSMA, PET/BT, RECIP 1.0, PSMA-TV, TL-PSMA
Miyokard perfüzyon sintigrafisinde diyastol sonu görüntülerin değerlendirilmesi
MİYOKARD PERFÜZYON SİNTİGRAFİSİNDE DİYASTOL SONU GÖRÜNTÜLERİN DE?ERLENDİRİLMESİ ÖZET Miyokard perfüzyon sintigrafisi için genellikle "nongated SPECT" yöntemi rutin olarak uygulanmaktadır. Bu yöntemle kardiyak siklüsün toplamım gösteren standart görüntüler (S) elde edilmektedir. Diyastol sonu görüntüler (ED) ile sistol sonu (ES) ve standart görüntüler arasında koroner arter hastalığım tesbit etmek açısından bir üstünlük olup olmadığım belirlemek amacıyla bir çalışma yaptık. Koroner anjiografi ile koroner anatomisi tesbit edilen 34 hastaya (20 erkek, 14 kadın; ort yaş: 54.6) Tc-99m tetrofosmin kullanılarak "gated SPECT" miyokard perfüzyon sintigrafisi yapıldı. Elde edilen S, ES ve ED görüntüleri kalitatif olarak karşılaştırıldı. Değerlendirmeye anjiografiye ek olarak EKG yorumu da dahil edildi. Koroner arter hastalığım teşhis etmek için elde edilen S, ES ve ED görüntüleri anjiografi ve anjiografi artı EKG ile karşılaştırıldığında sensitivite ve spesifisiteler arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Bununla birlikte stenoze olmuş koroner arterlerin tesbitinde ED görüntülerinde sensitivite oranlan ES ve S görüntülerinden anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Spesifisiteler arasında ise anlamlı fark bulunmadı. Sonuç olarak koroner patolojiyi tesbit etmek için birden fazla damar hastalarında veya ciddi koroner stenozlarda tanımlanan metodlar arasmda önemli fark çıkmamakla birlikte, tek tek damar sensitivitesinin yüksek olması nedeniyle stenoz oranının düşük olduğu olgularda veya tek damar hastalarında ED görüntülemenin daha iyi s'onuç verdiği kanaatindeyiz. Anahtar sözcükler: Tetrofosmin; SPECT; miyokard perfüzyonu; EKG gating. VI
Kliniğimizde izlenen tiroid kanseri olgularının retrospektif analizi ve I-131 Tüm Vücut Tarama Sintigrafisi ile F-18 FDG PET/BT''nin klinik takipteki önemi
Çalışmamızda kliniğimize 2006-2009 yılları arasında müracaat eden diferansiye tiroid karsinomu tanısı konmuş 217 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Tüm hastalara total tiroidektomi yapılmış ve bölümümüze ablasyon ve metastaz tedavisi için refere edilmiştir.Amaç: Tedavi başarımız ve tedaviyi etkileyen faktörler ile izlemde görüntüleme yöntemi olarak yararlanılan I-131 tüm vücut tarama sintigrafisi ve F-18 FDG PET/BT'nin etkinliğini ortaya çıkarmaktır.Gereç ve Yöntem: Radyoaktif iyot tedavisi cerrahi sonrası bakiye dokusu yeterince küçük olan, diferansiye türlere ampirik sabit doz ile uygulanmıştır. Tedavi öncesi T4 hormonu kesilip, iyottan fakir diyet uygulandı ve hastaların onamları alınmak suretiyle özel donanımlı odalarda yatırılarak RAI verildi. Bu olgular daha sonra düzenli olarak takip edildi. I-131 tedavisi sonrası 7. günde ve 6. ayda I-131 tüm vücut tarama (TVT) sintigrafisi, 3-6 aylık periyotlarda serum TSH, Tg, Anti-Tg ölçümleri ile boyun USG yapıldı. Daha sonra hastanın risk durumuna ve serum Tg düzeylerine göre 6 aylık veya 1 yıllık periyotlarla I-131 TVT sintigrafisi çekildi. Serum Tg düzeyleri belirgin yüksek saptanan bazı olgular ve ablasyon sonrası Tg düzeyleri düşmeyen I-131 TVT negatif bir grup hasta F-18 FDG PET/BT ile araştırıldı. Tedavi hedefi olarak TSH ile stimüle serum Tg düzeyinin 2 ng/ml'nin altında olması ve I-131 TVT'de radyoiyot tutulumu gösteren odak olmaması belirlendi. Tümörün histopatolojisiyle hastaların tedaviye verdikleri yanıt arasındaki ilişki ve 2. dozu alma durumları araştırıldı.Bulgular ve Sonuç: Grubumuzda tedaviyi etkileyen faktörler tümörün büyüklüğü, odak sayısı, invazyon durumu ve evre olarak saptandı. Hastaların % 70'inde tek dozla, % 5'inde 2 dozla tedavide istenilen sonuca ulaşıldı. Papiller karsinomların % 40'ı mikrokarsinomdu. Bunların % 34'ü multifokaldi. Tedavi başarıları hem tek odaklı hem çok odaklı olanlarda oldukça yüksekti. Ablasyondan sonra izlem aşamasında çekilen tanısal (5 mCi) I-131 TVT sintigrafisinin duyarlılığı % 59, özgüllüğü % 99 olarak hesaplandı. Ablasyon sonrası dönemde tanısal I-131 TVT görüntülerinin % 40'ında pozitif bulgu gözlenirken, postterapötik 7. günde çekilen I-13 TVT'de pozitif bulgu oranı % 88'e yükseldi. Bu bulguların çoğunluğunu diffüz karaciğer tutulumunun oluşturduğu tespit edildi. Postterapötik I-131 TVT'de diffüz karaciğer tutulumu izlenen olgulara çekilen F-18 FDG PET/BT ile % 30 oranında metastatik odak saptandı.Odak ortaya çıkarma bakımından post-terapötik I-131 TVT düşük doz tanısal sintigrafiye göre anlamlı bir üstünlük göstermemiş olup, Tg değeri yükseldikçe hem düşük hem de yüksek doz I-131 TVT etkinliği artmaktadır. Ancak terapötik açıdan diffüz karaciğer tutulumu hesaba katıldığında fark istatiksel açıdan belirginleşmektedir. Diffüz karaciğer tutulumunun yoğunluğu ile tedaviye verilen yanıt arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Ancak hasta bazında değerlendirildiğinde radyoaktif iyot tedavisinden sonra % 67 olguda Tg düzeyi stabil seyretmekte, % 22'sinde düşüş, % 11'inde de progresyon göstermektedir. Bu durum herhangibir kontrendikasyon yoksa ve tedavi dozunun üst sınırına ulaşılmamışsa, diffüz karaciğer tutulumu gözlenen hastalarda RAI tedavisi verilebileceğini düşündürmektedir.Aynı hastalar üzerinde her iki yöntem karşılaştırıldığında; F-18 FDG PET/BT'nin duyarlılığı % 58, özgüllüğü % 71, I-131 TVT'nin duyarlılığı % 62, özgüllüğü % 100 bulundu. Serum Tg düzeyleri 10 ng/ml'nin altında olan olgularda F-18 FDG PET/BT pozitifliği izlenmedi. Tg düzeyleri 10-100 ng/ml olan 2 hastada I-131 TVT negatif, F-18 FDG PET/BT pozitif, 2 hasta da I-131 TVT pozitif, F-18 FDG PET/BT negatifti. Tg düzeyi 100 ng/ml'nin üstünde olanların % 71'inde her iki yöntem de uyumlu pozitiflik gösterdi. Geri kalan vakaların ise yarısında F-18 FDG PET/BT, diğer yarısında I-131 TVT lezyon bölgesini tespit etti. Bulgularımıza göre F-18 FDG PET/BT I-131 TVT'ye üstün değildir. Ancak serum Tg'si düzeyi belirgin yüksek olgularda en az I-131 TVT kadar duyarlı ve I-131 TVT'ye tamamlayıcı rol oynayan bir değer taşımaktadır.
Baş boyun kanserlerinde radyoterapi sonrasında tedavi etkinliğinin Pozitron Emisyon Tomografi/ Bilgisayarlı Tomografi ile ilişkilendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı baş boyun kanserli hastalarda radyoterapi ya da eşzamanlı kemoradyoterapi sonrası tedavi cevabının PET/BT ile değerlendirilmesidir.Gereç ve Yöntem: Nisan 2009 ile Nisan 2011 tarihleri arasında, kliniğimizde tedavi edilmiş baş boyun kanserli 36 hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalara tedavi öncesinde ve sonrasında PET/BT görüntüleme yapılmıştır ve bu görüntülemede elde edilen SUVmax değerleri incelenerek tedaviye yanıt değerlendirilmiştir. Hastalık evrelemesi yapılırken primer tümörden alınan biyopsilerin histopatolojik incelenmesi ve PET/BT esas alınmıştır. Tümörlerin evrelemesi AJCC 6. baskıya göre yapılmıştır.Bulgular: Çalışmaya alınan 36 hastanın 32'si erkek (% 88,9), 4'ü kadın (% 11,1)'dır. Yaş ortalaması ise 57,5 (35-77) olarak saptanmıştır. Olgularımızın ortalama takip süresi 13,5 aydır. Hastaların tedavi öncesi PET/BT ile ölçülen SUVmax değerlerinin ortalaması 11 (3,5-23)'dir. SUVmax 11'den büyük hastaların sağkalımları küçük olan hastalara göre daha kötü bulunmuştur (17,1 aya karşılık 38,2 ay). Bu çalışmada hastaların performans durumu, tedavi öncesi SUVmax ve fark SUVmax (tedavi öncesi ile sonrası PET/BT'de ölçülen SUVmax farkı) değerlerinin sağkalım analizinde etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001, p=0,052, p=0,074). Tek değişkenli yaşam analizinde; evrenin, tedavi öncesi SUVmax değerlerinin artması ile sağkalımın azaldığı görülmüştür. Fark SUVmax değerlerinin azalması ile de sağkalımın azaldığı görülmüştür. Ayrıca evrenin artışıyla SUVmax'ın arttığı ve SUVmax değerinin tedavi sonunda erken evre hastalarda (p=0,002), ileri evre hastalara kıyasla çok daha fazla gerilediği saptanmıştır (p<0,001).Sonuç: Bu çalışmada tedavi öncesi SUVmax değeri yüksek hastaların kötü prognozlu olduğu ve SUVmax'ın yanı sıra, evre ve performans durumunun da prognoz ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Ayrıca tedavi öncesi ve fark SUVmax değerleri ile tedavi yanıtı arasında güçlü bir ilişkinin olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda tedavi öncesi yüksek SUVmax değerleri olan baş boyun kanserli hastaların daha agresif tedavi yaklaşımlarına aday olabileceği görülmüştür.Anahtar sözcükler: Baş boyun kanserleri, FDG PET, tedavi cevabı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda PET/BT'de saptanan primer ve metastatik lenfoma, akciğer ve meme kanserlerinin lateralitesi ve F18-FDG aktivitesi ile ilişkisi
Amaç: İnsan vücudunun internal anatomisi belirgin asimetri göstermektedir. Bu açıdan ortaya çıkan malignensilerde de vücutta izlenen bu asimetriyle ilişkili olarak benzer lateralite eğilimleri görülebilir. Bu çalışmada, PET/BT ile görüntülenmiş lenfoma, akciğer kanseri ve meme kanseri olguları retrospektif olarak incelenmiş ve primer tümör ve metastazlarının lateraliteye göre dağılımları belirlenerek, SUVmax değerleri üzerinden lateralite ile metabolizma arasındaki ilişkinin ortaya koyulması amaçlanmıştır. Bu şekilde söz konusu tümörlerin lateralite eğilimleri sadece anatomik olarak değil metabolik olarak da değerlendirilmiştir.Gereç ve Yöntemler: 75 lenfoma, 71 akciğer ve 38 meme kanseri olmak üzere toplam 184 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Ayrıca PET/BT görüntüleri tekrar incelenerek primer tümör ve lezyonlarının SUVmax değerleri kaydedildi.Bulgular: Çalışmada akciğer kanserinde primer tümör ve lezyonlarının sağ tarafta, lenfomada ise lezyonların sol tarafta yerleşme eğiliminde oldukları gözlemlenmiştir. Lezyonların SUVmax değerleri lateraliteye göre incelendiğinde ise meme kanserinde sol tarafta ölçülen SUVmax değerlerinin sağ tarafta ölçülenlerden daha yüksek oldukları saptanmıştır (p = 0,01).Sonuç: Meme kanseri için sol tarafta ölçülen SUVmax değerlerinin yüksek bulunması, tümör yerleşimiyle SUVmax değerleri arasındaki muhtemel ilişkinin göstergesi olarak sayılabilir. Dolayısıyla, daha geniş hasta serileriyle yeni çalışmaların yapılması, kanserdeki asimetrik metabolik eğilimlerle prognoz arasındaki ilişkinin gösterilmesi açısından önemli olacaktır.Anahtar Kelimeler: Lateralite, Akciğer kanseri, Meme kanseri, Lenfoma, , F18-FDG-PET, SUVmax
İnce iğne aspirasyon biyopsi sonuçları malignite yönünden şüpheli olan tiroid nodüllü olgularda preoperatif değerlendirmede F-18 FDG PET/PT `nin rolü
Amaç: İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) sonucu malignite kuşkusu taşıyan tiroid nodüllü olgularda preoperatif değerlendirmede F-18 FDG PET/BT'in rolünü ortaya çıkarmaktır.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalında, prospektif olarak 2009-2011 yılları arasında Genel Cerrahi ve Endokrinoloji polikliniklerine başvuran, tiroid nodülü olan, İİAB yapılmış ve sonuçları malignite kuşkusu (foliküler neoplazi kuşkusu, hurtle hücreli neoplazi kuşkusu) gelen 46 hastanın, lobektomi veya total tiroidektomi yapılmadan önce tüm vücut F-18 FDG PET/BT çekilerek, tiroid nodüllerindeki FDG tutulum paternleri ve SUVmax değerleri, postoperatif histopatolojik sonuçları ile karşılaştırıldı.Bulgular: Toplam olgu sayısı, 40 (% 87,0) kadın ve 6 (% 13,0) erkek olmak üzere 46 hastadır. 46 olgunun patoloji sonuçlarına göre 29 (% 63) tanesi benign, 17 (% 37) tanesi malign histopatolojik tanıları almıştır. Tiroid USG bulgularının değerlendirilmesinde; 46 olgunun 19 (% 41,3) tanesinde tek (soliter), 27 (% 58,7) tanesinde ise 2 ve 2'den fazla (multiple) nodüller izlenmektedir. 19 soliter nodülün 9 (% 47,4) tanesi malign, 10 (% 52,6 ) tanesi ise benign patolojilere sahip hastalarda izlenmiştir. Nodül iç yapıları değerlendirildiğinde; 33 (% 71,7) olguda solid, 13 (% 28,3) olguda ise mikst, (solid ve yer yer kistik yapılar içeren) nodül izlenmiştir. Tiroid nodüllerinin USG görünümleri; 21 (% 45,7) olguda izoekoik, 23 (% 50,0) olguda hipoekoik ve 2 ( % 4,3) olguda ise hiperekoik görünümdedir.Olguların SUVmax değerleri karşılaştırıldığında; malign olgularda ortalama 5,6 ± 3,5, benign olgularda ise 3,8 ± 4,2, tüm olgularda ortalama 4,5 ± 4,0 `dır. Malign ve benign histopatolojik tanı almış olgularda SUVmax değerleri arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmamıştır.(p=0,160). F -18 FDG PET/BT değerlendirmelerinde, FDG tutulum görünümlerine göre olgular; fokal tutulum, diffüz tutulum, irregüler tutulum ve normal bazal tutulum olarak 4 ana kategoriye ayrıldı. Malign histopatolojik tanılı 17 olgudan 15 (% 88,2) olguda fokal tutulum, 1 (% 5,9) olguda irregüler tutulum ve 1 (% 5,9) olguda ise normal bazal tutulum izlenmektedir. Benign histopatolojik tanılı olgulardan 17 (% 58,6) olguda tiroid bezinde irregüler FDG tutulumu, 8 olguda (% 27,6) bazal tutulum, 2 olguda (% 6,9) diffüz tutulum ve 2 olguda (% 6,9) fokal tutulum paternleri izlenmiştir. Malign olgularda istatistiksel olarak anlamlı şekilde en çok fokal FDG tutulum paterni izlenmiştir.(p=0,001)Sonuç: Ultrasonografik incelemede, nodüllerin soliter ve multiple olması, ekojenite özellikleri ve çapları arasında benign- malign ayrımında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. PET/BT değerlendirmede benign ve malign olgularda ayırt ettirici bir SUV max eşik değeri izlenmemiştir. Malign ve benign nodüller arasındaki en ayırt ettirici özelliğin F-18 FDG tutulum paterninde olduğunu saptadık. Malign olgularda tiroid nodüllerinde belirgin şekilde fokal tutulum paterni izlenmektedir. Bizim yaptığımız bu çalışma İİAB sonuçları malignite yönünden şüpheli olan tiroid nodüllü olgularda, F-18 FDG PET/BT'in hasta yönetiminde önemli rol oynayabileceğini göstermektedir.Anahtar Sözcükler; F-18 FDG PET/BT, FDG tutulum paterni, SUVmax, İİAB, tiroid nodülü.
Solunum kapılamalı florodeoksiglikoz-pozitron emisyon tomografisi-bilgisayarlı tomografi görüntülerinin akciğer lezyonlarında büyüklük, konum ve sınır belirlemedeki öneminin araştırılması
Akciğer kanseri tüm dünyada en çok görülen kanser türü olup her yıl tanı konulan tüm kanserlerin %12,3? ünü oluşturmaktadır. Bu yüksek insidans akciğer kanserinin kontrol altına alınmasında erken tanısal görüntüleme metotlarının önemini bir kere daha karşımıza çıkarmaktadır. FDG PET-BT hibrit görüntüleme diğer pek çok kanserde olduğu gibi akciğer kanserinde de tanı, evreleme ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesinin vazgeçilmez bir parçadır. Solunum hareketleri, PET-BT?nin tanısal performansına olumsuz etki eden en önemli faktörlerden birisidir. Bu nedenle bu çalışmada solunum kapılamalı (Respiratory gated, RG) FDG PET-BT görüntülemenin akciğer lezyonlarının büyüklük, konum belirleme ve lezyon karakterizasyonundaki tanısal önemini araştırmayı amaçlandık. Bu çalışma, Eylül 2012 -Haziran 2013 tarihleri arasında PET-BT çekimi için nükleer tıp servislerine başvuran akciğer kanseri veya şüpheli tanısı konan 7 hastayla, prospektif olarak değerlendirilmek üzere yapıldı. Solunum kapılamalı FDG PET-BT görüntüleme ile solunum hareketlerinin kontrol edilebildiği, lezyonun büyüklüğünün ve standart uptake değeri (SUVmax)? nin daha doğru hesaplandığı belirlendi. Ancak ülkemizde bu yöntemin yeni ve henüz yaygın kullanım alanı bulamadığı da tespit edildi. Sonuç olarak; RG FDG PET-BT tekniği akciğer lezyonlarının tanısında, niceliksel değerlendirmeyi geliştirebilen ve raporlamada klinisyenin güvenini arttıran, görüntülerdeki belirsiz bulguları azaltan ve akciğer lezyonlarının tespiti ve karakterizasyonunda (iyi huylu veya habis) toplam doğruluğu arttıran değerli bir klinik araçtır. Bu tekniğin faydalarının ilerde yapılacak çalışmalarda irdeleneceğini ve ülkemizde de rutinde kullanıma geçmesine yapılan çalışmanın katkı yapacağını ümit etmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Akciğer kanseri, PET, FDG PET-BT, solunum kapılama, medikal görüntüleme.
Akciğer, karaciğer ve pankreasta saptanan lezyonların benign/malign ayrımında 18-florodeoksiglikoz pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografinin rolü
ÖZET Akciğer, Karaciğer ve Pankreasta Saptanan Lezyonların Benign Malign Ayrımında 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografinin Rolü Amaç: Bu çalışma ile 2008-2012 yılları arasında bölümümüzde en sık karşılaştığımız akciğer, karaciğer ve pankreasta saptanan nodül yada kitlelerde tanıya yönelik çekilen positron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi görüntüleme yönteminin kendi kliniğimizdeki diagnostik doğruluğunu hesaplayarak benign malign ayrımında 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografinin rolünü belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2008- 2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı?nda akciğer, karaciğer ve pankreasta tespit edilen lezyonlarda tanı amaçlı 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografinin çekilen, hastane kayıt sistemindeki patoloji raporlarına yada klinik takip verilerine ulaşılabilen 331 hasta çalışma grubumuza dahil edildi. Hastalar lezyonlarının bulunduğu organa göre 3 gruba ayrılarak ayrı ayrı incelendi. Bulgular: Akciğerde lezyonu olan 226 hastada; malignite kriteri SUVmax eşik değeri 2,5 olarak kabul edildiğinde positron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografinin sensitivitesi % 98, spesifitesi % 51, pozitif prediktif değeri % 85, negatif prediktif değeri % 91, doğruluğu % 85 olarak hesaplandı (p<0,05). SUVmax eşik değeri 4,7 olarak kullanıldığında ise sensitivitesi % 95, spesifitesi % 75, pozitif prediktif değeri % 91, negatif prediktif değeri % 85, doğruluğu % 89 olarak hesaplandı (p<0,05). Karaciğerde lezyonu olan hastalarda malignensi tespitinde yöntemin sensitivitesi % 88, spesifitesi % 56, pozitif prediktif değeri % 90, negatif prediktif değeri % 50, doğruluğu % 83 olarak hesaplandı. Pankreasta lezyonu olan hastalarda malignite saptamada yöntemin sensitivitesi % 83, spesifitesi % 82, pozitif prediktif değeri % 89, negatif prediktif değeri % 73 doğruluğu % 83 olarak hesaplandı. Sonuç: 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografi, malign lezyonların tespit edilmesinde faydalı noninvaziv bir tetkiktir. Yüksek derecede florodeoksiglikoz tutulumu izlenen lezyonlar büyük olasılıkla malign özelliktedir. Ancak enfeksiyon/inflamatuar durumların varlığı yanlış pozitif sonuca; florodeoksiglikoz affinitesi düşük tümörler de yanlış negatif sonuca neden olabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Florodeoksiglikoz, Positron Emisyon Tomografisi/ Bilgisayarlı Tomografi, Akciğer, Karaciğer, Pankreas Lezyonu, SUVmax değeri.
Soliter pulmoner nodül saptanan hastaların PET-BT bulgularının hisyopatolojik sonuçlarla karşılaştırılması
ÖZET Soliter Pulmoner Nodül Saptanan Hastaların PET-BT Bulgularının Hisyopatolojik Sonuçlarla Karşılaştırılması Amaç: Soliter pulmoner nodül (SPN) akciğer grafilerinde genellikle rastlantısal olarak görülen bir bulgudur. SPN'nin etyolojileri ve tanısal yaklaşımları ülkeler arasında farklılıklar göstermektedir. Özellikle erken evre akciğer kanseri olmak üzere, SPN'nin pek çok benign ve malign etyolojilere bağlı olması nedeniyle, akciğer grafilerinde saptanan SPN'nin araştırılması son derece önemlidir. Son yıllarda kullanıma giren PET- BT'nin, SPN'nin etyolojisinine yönelik benign-malign ayrımında önemli katkılar sunduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada SPN ile başvuran hastaların etyolojilerini saptamak için çekilen PET-BT'deki SUV-max değerleri ile histopatolojik sonuçların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne Ocak 2011 ile Ocak 2014 tarihleri arasında başvurmuş ve toraks BT'sinde SPN saptanmış 600 hastadan, PET BT ve histopatolojik sonuçları olan 110 (%18,3) hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Malign – benign ayrımı için, SUV-max değerleri ile histopatolojik sonuçları karşılaştırılmıştır. PET BT tetkiki "Siemens, Biograph 6, HI-REZ, USA" marka tarayıcısı ile Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada Duhaylongsod ve ark. çalışmasında da kabul edildiği üzere, SUV-max ≥ 2.5 malignite lehine sınır olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışma grubumuzda bulunan 110 hastanın 90'ı (% 81,8) erkek ve 20'si (% 18,2) kadın olup, medyan yaş (min-max) 62 (34-83) bulundu. Histopatolojik sonuçlara bakıldığında 72'sinde (% 65,5) malign, 38'inde (% 34,5) ise benign etyoloji saptandı. Malign olguların SUV – max medyan değeri 10,15 (min –max: 1,1-34,5) iken benign olguların medyan değeri 1,85 (min-max: 0-9,7) olarak saptandı, (p=0,0001). Malign histopatolojiye sahip 72 hasta arasında en sık görülen malignite alt tipi 30 hasta ile (% 41,7) adenokarsinomdu. PET-BT sonuçlarına göre SUVmax ≥ 2,5 saptanan 72 malign olgunun 69'unda (% 95,8), 38 benign olgunun 13'ünde ise (% 34,2) pozitif olduğu görülmüştür (p=0,0001) (sensitivite: %68,4, spesifite: %95,8) Yapılan ROC analizinde farklı SUV-max değerleri yönünden bakıldığında, SUV-max ≥ 3,7 değerinde sensitivite (% 82) ve spesifite (% 90) değerlerinin en anlamlı olduğu görülmüştür. Sonuç: Pek çok çalışmada maligniteyi göstermede SUV-max değeri 2,5 ve üzeri alınmış olsa da, bizim çalışmamızda SUV-max değerinin 3,7 ve üzerinde alınmasının maligniteyi göstermede daha değerli olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, ülkemiz için önemli sorunlardan birisi olan tüberküloz hastalığı ile ilgili lezyonlarda da yüksek SUV-max değerlerinin olabileceği, bu nedenle SPN'li hastaların ayırıcı tanısında dikkat edilmesi gerektiği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Soliter Pulmoner Nodül, PET-BT, SUV/max, Benign Malign
Kolon kanseri tanılı hastalarda F-18 FDG PET/BT'den elde edilen volümetrik parametrelerin tümör lateralizasyonu ve TNM evresi ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada kolon kanseri tanısı alan hastaların F-18 FDG PET/BT görüntülerinden elde edilen volümetrik parametrelerin tümörün evresi ve lateralizasyonu başta olmak üzere birkaç değişken ile ilişkisi incelendi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda kolon kanseri tanılı, cerrahi operasyon geçirmemiş ve evreleme amaçlı F-18 FDG PET/BT tetkiki uygulanan 55 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, kilo, boy vb.) klinikopatolojik özellikleri (histolojik alt tip, TNM sınıflaması, metastaz yeri, tümör yerleşimi) ve CEA ve CA 19-9 gibi biyokimyasal parametreleri hastane sisteminden retropektif olarak elde edildi. Hastalara tedavi öncesi evreleme amaçlı çekilen F-18 FDG-PET/BT görüntülerinde SUVmax 2.5 ve 3.0 olacak şekilde sabit eşik değeri alınarak metabolik tümör volümü (MTV), SUVmax ve SUVmean ölçümleri kaydedildi. MTV ile SUVmean'in çarpımı ile total lezyon glikoliz (TLG) değeri hesaplandı. Kaydedilen bu verilerin tümör lateralizasyonu, TNM evresi, CEA ve CA 19-9 gibi çeşitli parametreler ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 55 hastanın 31'i (%56.4) erkek , 24'ü (%43.6) kadın olup yaş ortalaması 65.8±13.7 yıldır. Hastaların %58.2'sinde tümör sol kolon yerleşimliydi. Klinik evre değerlendirildiğinde, hastaların %50.9 ile çoğunluğu Evre 4, %31'i Evre 2, %16.4'ü Evre 3'tür. Primer tümör lokalizasyonu ile tümörün klinik evresi arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.483). Primer tümör lokalizasyonu ile serum CEA ve CA 19-9 düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0.577, p=0.912). T ve N evresi ile serum CEA değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (sırasıyla p=0.925, p=0.473). T ve N evresi arttıkça CA 19-9 düzeyinde anlamlı bir artış saptandı (sırasıyla p=0.042, p=0.014). Uzak metastazı olan hastalarda uzak metastazı olmayan hastalara göre serum CEA ve CA 19-9 düzeyi anlamlı düzeyde yüksek saptandı (sırasıyla p=0.001, p=0.025). Sağ kolon tümörlerinde MTV2.5 ve TLG2.5 değerleri daha yüksek saptandı (sırasıyla p=0.008, p=0.023). Sağ kolon tümörlerinde MTV3.0 ve TLG3.0 değerleri daha yüksek saptandı (sırasıyla p=0.010, p=0.027). T, N ve M evreleri arasında SUVmax, MTV, TLG parametreleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Kolon kanseri tanılı hastalarda F-18 FDG PET/BT görüntülerinden elde edilen volümetrik parametreler ile tümörün klinik evresi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sağ kolon tümörlerinde MTV ve TLG değerleri daha yüksek saptandı. Çalışmamızın sonuçlarında ve bu amaçla yapılan daha önceki çalışmaların bulgularında gözlenen farklılıkların hasta sayısı, hasta seçimi, hastaların klinik ve tümör ile ilgili özellikleri, gözlemci ile ilgili faktörler gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanabileceği düşünüldü. Bu nedenle hasta sayısının fazla olduğu prospektif çalışmalar gelecekte bu konuya daha çok ışık tutacaktır.
Meme kanserli hastalarda tümör trackıng yöntemi ile hesaplanan suvmax değerlerinin patolojik tümör stroma oranı ile korelasyonu
AMAÇ: Bu çalışmaya meme kanseri tanısı almış, kemoterapi veya radyoterapi uygulanmamış, ikincil primeri olmayan, evreleme monitörizasyonunda F-18 FDG PET/BT kullanılan toplam 42 hasta dahil edildi, patolojik preparatları ve arşiv görüntüleri retrospektif olarak incelendi. MATERYAL VE METOD: Bütün hastaların deskriptif parametreleri, patolojik tanıları, reseptör değerleri (ER, PR, C-erb-B2), aksiller lenf nodu metastazı mevcudiyeti, Ki-67 değerleri, tümör-stroma oranı, PET/BT den hesaplanmış semikantitatif parametreleri elde edildi. Kafa tabanından üst femoral bölgeye kadar 8-9 yatak pozisyonunda, 16 kesitli multidedektör spiral BT entegre edilmiş, LSO kristalli, TOF teknolojisine sahip PET/BT ile görüntüleme yapıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastalarda ortalama yaş 55.86±14.11(30-79), ortalama SUVmax 8.18±5.05 (1.26-20.26) ve ortalama tümör-stroma oranı 0.70±0.42 (0.16-1.93) olarak hesaplandı. Tümör-stroma oranı ile SUVmax değerleri arasında orta seviyede anlamlı ilişki bulundu (r=0.27, p=0.042). SONUÇ: Bu çalışmada SUVmax değeri ile patolojik tümör stroma oranı korelasyon göstermiştir. Bununla birlikte pekçok çalışmada primer tümörün SUVmax değeri; mitoz sayısı, histoloji, en büyük çap gibi kesin patolojik karakteristikleri ile de ilişkili bulunmuştur. Bu çalışmanın lezyon SUVmax değeri ile patolojik tümör-stroma oranı arasındaki korelasyonu araştıran ilk çalışma olması bakımından özgün ve değerli olduğu düşünüldü.
Hodgkin lenfomalı hastalarda PET/BT metabolik parametreleri ile biyokimyasal verilerin korelasyonu ve prognostik önemi
Amaç: Bu çalışmada HL'da tedavi sonrası yeniden evrelemenin doğru yapılabilmesi, farklı tedavi yaklaşımlarına aday olabilecek risk açısından farklı özellikler gösteren hasta alt gruplarının doğru tanımlanabilmesi amacıyla, önemi giderek artan semikantitatif PET metabolik ölçümlerinden SUVMAX, SUVMEAN, MTV, TLG'nin prognoza etkisini ve son yıllarda kullanılan yeni inflamatuar göstergelerden SII, PNI ,NLR, LMR ile ilişkisini karşılaştırmalı olarak incelemeyi, ileri evre hastalarda prognostik öneme sahip olan kısmen inflamatuar belirteçlerden oluşan IPS7'ye tüm evrelerde anlamlı olabilecek potansiyel alternatif biyobelirteç araştırma sürecine katkıda bulunmayı hedefledik. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde histopatolojik olarak Hodgkin Lenfoma tanısı alan en az 6 ay takip edilmiş otoimmun hastalık ve ikincil malignite öyküsü olmayan, erişkin yaş grubunda olan (17-78) 142 hasta retrospektif olarak dahil edildi. Kayıtlarına ulaşılabilen 52 hastanın tedavi öncesi, tedavi arası ve tedavi sonrası PET metabolik parametrelerinden maksimum standardize uptake değeri (SUVMAX), ortalama standardize uptake değeri (SUVMEAN), metabolik tümör volümü (MTV), total lezyon glikolizis (TLG) ve Deauville skorları kıyaslandı. Klinik inflamatuar parametrelerden tanı anındaki sistemik immun inflamasyon indeksi (SII), prognostik nütrisyonel indeks (PNI), nötrofil/lenfosit oranı (NLR), lenfosit/monosit oranı (LMR), lenfosit, nötrofil, monosit, trombosit sayıları ve lenfosit yüzdesi, B2 mikroglobulin, LDH düzeyleri değerlendirildi. IPS-7 ve IPS-3 skorları hesaplandı. PET/BT metabolik parametreleri ile inflamatuar biyobelirteçlerin korelasyonu ve prognostik önemi incelendi. Bulgular: PET/BT metabolik parametrelerine ulaşılan 52 hastanın tedavi öncesi SUVMAX, SUVMEAN, MTV, TLG sonuçları ile OS ve PFS ilişkisi bulunmadı. SUVMAX iPET, MTV iPET, TLG iPET ve Deauville iPET sonucu pozitif olan hastaların daha kötü prognoza sahip olduğu bulundu. Tedavi sonrası SUVMAX, SUVMEAN, MTV, TLG ve Deauville skoru toplam sağkalım (OS) ile ilişkili bulundu. Erken evre iyi risk grubundaki hastaların progresyonsuz sağkalımının (PFS) daha uzun olduğu bulundu. Bulky hastalığı olan hastalarda PFS olmayanlara göre daha kısa olduğu bulundu. Lenfosit sayısı <1,33, lenfosit yüzdesi <% 16,31, nötrofil/lenfosit oranı>4,84, lenfosit/monosit oranı <2,09 olması PFS ile ilişkili bulundu. LDH, B2 mikroglobülin ve PNI değeri ile PFS arasında istatistik olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. IPS-7, IPS-3 ve IPS-4 ileri evre hastalarda OS ile, IPS-4 OS ve PFS ile ilişkili bulundu. İleri evre hastalarda sadece IPS-4 mortalite ile ilişkili bulundu. Hastanın yaşı, B2 mikroglobülin değerinin >2,59 olması ve Lenfosit sayısının <1,33 olması ve hastanın tedaviye yanıt şeklinin sağkalım için bağımsız risk faktörleri olduğu bulundu. Daha geniş hasta grupları ile verilerimizin valide edilmesi yararlı olacaktır. Sonuç: PET/BTnin prediktif değerini artırmaya yönelik yaptığımız bu çalışmamız güncel literatür bilgileri ışığında HL'da PET metabolik parametreleri ile NLR, LMR, SI ve PNI'nin karşılaştırıldığı ilk çalışmadır. PET metabolik parametreleri ile incelenen inflamatuar biyobelirteçler arasında anlamlı bir ilişki saptanmamışsa da hasta sayısının arttırıldığı çalışmalarla tüm evrelerde anlamlı olabilecek prognostik biyobelirteçlerin araştırılması gereklidir.
Prostat kanserinde sistemik tedavi yanıtının değerlendirilmesinde [68Ga]Ga-PSMA-11 PET/BT'nin rolü
Amaç: EAU ve EANM tarafından 2020 yılında yayınlanan PSMA temelli PET/BT'de yanıt değerlendirme kriterlerinin serum PSA değerlerindeki değişimle karşılaştırılarak incelenmesi ve yanıt değerlendirmesini etkileyen faktörlerin belirlenmesi. Gereç ve Yöntem: Prostat adenokarsinomu tanısı ile sistemik antiandrojenik, kemoterapötik ya da radyonüklid tedavi alan, Ekim 2018-Mart 2021 arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Nükleer Tıp Kliniği'nde [68Ga]Ga-PSMA-11 PET/BT çekilen ardışık 50 hastanın tedavi öncesi ve sonrası çekilen 100 görüntüsü yayınlanan yanıt kriterlerine göre retrospektif ve karşılaştırmalı olarak incelendi. Bulgular ile PET/BT görüntülemeleri sırasında ölçülen serum PSA değerleri karşılaştırıldı. Serum PSA değerinin % 25 ve üzeri artışı biyokimyasal progresyon, % 50 ve daha fazla azalışı ya da <2 ng/ml oluşu biyokimyasal regresyon, bunların dışındaki değerler için biyokimyasal stabil hastalık olarak kabul edildi. Serum PSA değerleri ve PET/BT sonuçları arasındaki uyum istatistiksel olarak Gamma katsayısı ile incelendi. Alınan tedaviler ve kastrasyon direnç durumu uyumlu ve uyumsuz grup arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Ayrıca lezyon bölgelerinin SUV değerleri ve serum PSA değişim düzeyleri arasındaki korelasyon da istatistiksel olarak incelendi. Bulgular: Yanıt değerlendirmede serum PSA değerleri ile [68Ga]Ga-PSMA-11 PET/BT bulguları arasında yüksek uyum saptanmış olup Gamma katsayısı 0,84 bulunmuştur. Alınan tedaviler ve kastrasyon direnci varlığı açısından uyumlu ve uyumsuz gruplarda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Serum PSA değerleri ile prostat bezi SUV değerlerinde düşük düzeyde, serum PSA ile metastatik lenf nodu ve kemik SUVmax değerleri arasında orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmuştur. Sonuç: Yayınlanan kriterlere göre yapılan PSMA PET/BT değerlendirmesi, alınan tedaviler ve kastrasyon direnç durumundan etkilenmeden serum PSA düzeyleri ile yüksek düzeyde uyum göstermektedir. Literatürdeki mevcut verilere ve bulgularımıza göre bu kriterler prostat kanserinde tedavi yanıtının değerlendirilmesinde serum PSA düzeyleri ile desteklenerek kullanılabilir.
Hodgkin lenfoma tanılı hastalarda bazal PET/BT görüntülemeden elde edilen volümetrik parametrelerin interim PET/BT ile belirlenen kemosenstivite ve prognostik verilerle ilişkisi
Amaç: F-18-florodeoksiglukoz (F-18 FDG) PET/BT Hodgkin lenfoma tanılı hastalarda evreleme ve tedaviye yanıtı değerlendirmede günümüzde altın standart yöntem olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada evreleme amaçlı çekilen F-18 FDG PET/BT görüntülerinden elde edilen metabolik parametrelerin ve interim PET/BT (iPET) görüntülemelerinin tedavi sonu PET (ePET) yanıtını ön görmekteki değeri araştırıldı. Ayrıca EORTC, GSHG ve NCCN evrelerinde ve IPS'de yer alan prognostik özellikler ile interim PET yanıtı ve ePET yanıtı arasındaki ilişki değerlendirildi. Yöntem: 2016-2021 yılları arasında evreleme, interim ve tedavi yanıtı değerlendirme F-18 FDG-PET/BT görüntüleme uygulanan laboratuvar, patoloji ve tedavi verilerine ulaşılabilen Hodgkin lenfoma tanılı 52 hasta (31 erkek, 21 kadın; yaş aralığı 17-74 yıl, ortalama: 43.38±16.12) retrospektif olarak incelendi. Hastalara tedavi öncesi evreleme amaçlı çekilen F-18 FDG-PET/BT görüntülerinden elde edilen SUVmax, SUVmean, lezyon/karaciğer SUVmax ortalaması, tümör hacmi (TV), metabolik tümör volümü (MTV) ve total lezyon glikolizis (TLG) gibi tümör parametreleri ile iPET ve ePET görüntülerinde belirlenen Deauville tedavi yanıt skorları karşılaştırıldı. iPET değerlendirme için 2 kür ABVD (Adriamisin, Bleomisin, Vinkristin, Dakarbazin) tedavisi sonrası görüntüler kullanıldı. Deauville kriterlerine göre skorlama yapılırken; skor 1 veya 2: İnterim ve tedavi sonu yanıt değerlendirmede tam yanıt olarak alınırken, skor 4 veya 5: İnterim değerlendirmede FDG uptake'inde bazale göre azalma varsa parsiyel yanıt, bazale göre artış varsa progresif hastalık; tedavi sonu değerlendirmede ise tedavi başarısızlığı olarak değerlendirildi. Skor 3: İnterim ve tedavi sonu yanıt değerlendirmede yetersiz yanıt olarak değerlendirildi. EORTC, GSHG ve NCCN evrelerinde ve IPS'de yer alan prognostik özellikler kaydedilerek tedavi yanıtları ile aralarındaki ilişkiler değerlendirildi. Bulgular: çalışmaya dahil edilen 52 hastanın 3'ü (%5.7) LPHL, 32'si'ü (%61.5) NSHL, 15'i (%28.8) MSHL, 2'si (%3.8) LFHL tipiydi. Evreleme PET görüntülerinden elde edilen MTV değeri ile iPET ve ePET'teki tedavi yanıtları arasında anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla p=˂0.001, p=0.003). Yine bu görüntülerden elde edilen TLG değeri ile iPET ve ePET tedavi yanıtlarıarasında pozitif korelasyon mevcuttu (sırasıyla p=0.001, p=0.006). MTV ve TLG ile benzer şekilde, total hastalık volümü ile de tedavi yanıtları ile anlamlı ilişki gözlendi (sırasıyla p= ˂ 0.001, p=0.001). Hastaların evreleme görüntülerindeki lezyon SUVmax ile iPET yanıtı anlamlı ilişki gösterirken (p=0.023), ePET yanıtı ile anlamlı ilişki saptanmadı. Lezyon/karaciğer SUVmax oranı ile tedavi yanıtları arasında anlamlı ilişki izlenmedi. Hastaların LDH seviyeleri ile MTV, TLG, volüm değerleri ve SUVmax'ları arasında pozitif koralesyon mevcuttu (sırasıyla p= ˂ 0.001, p= ˂ 0.001, p= ˂ 0.001, p=0.043). Yine LDH seviyeleri ile iPET ve ePET yanıtları arasında da anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla p= ˂ 0.001, p=0.002). Sonuç: Hodgkin lenfoma tanılı hastaların evreleme amaçlı çekilen F-18 FDG PET/BT görüntülerinden elde edilen SUVmax, MTV ve TLG değerleri tedaviye yanıtı öngörmekte olup, prognostik belirteçler arasına girmek açısından umut vadetmektedir. Tedavi sonu yanıtı öngörmede iPET yanıtı da prognostik belirteçlerin çoğundan daha değerli bir kriter olarak ön plana çıkmaktadır.
Meme kanseri hastalarında neoadjuvan kemoterapiye yanıtın değerlendirilmesinde meme MRI ve PET-CT yöntemlerinin karşılaştırılması
Giriş-Amaç: Neoadjuvan kemoterapi alan meme kanseri hastalarında tedaviye yanıt değerlendirmede PET/BT ve Meme MRG nin patolojik yanıt bazında karşılaştırılması. Gereç ve Yöntem: Kasım 2012-Mart 2017 tarihleri arasında lokal ileri evre meme kanseri tanısı ile neoadjuvan kemoterapi alan ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesi amacı ile PET/BT ve Meme MRG ile radyolojik görüntülemeleri yapılan 28 hastanın dosyaları ve arşiv görüntüleri retrospektif olarak incelendi. Memedeki kitle, aksilla, cilt metastazları ile ilgili klinik durumları kaydedildi. Patoloji sonucuna göre makroskobik tümör dokusu bulunması yanıt yok (YY), lezyonun kaybolması tam yanıt (TY), rezidü tümör dokusu bulunması parsiyel yanıt (PY) olarak sınıflandırıldı. MR da lezyonda ölçülen en uzun çap için yüzde 20 nin üzerindeki artış progresif hastalık, yüzde 20 den fazla azalma parsiyel yanıt ve lezyonun ortadan kalkması tam yanıt; PET/BT de ölçülen SUV (SUVmax ve SUVmean) değerlerinde yüzde 30 dan fazla artış progresif hastalık, yüzde 30 dan fazla azalma parsiyel yanıt, lezyonun ortadan kalkması tam yanıt olarak sınıflandırılmıştır. Bu sonuçlar patolojik olarak sınıflandırılan yanıtlarla SPSS 15.00 kullanılarak Ki-kare testi ve Multinominal Logistic yöntemiyle karşılaştırılmıştır. Bulgular: Tedavi öncesi ve sonrası elde edilen PET/BT ve Meme MRG sonuçları Multilomal Logistic ile karşılaştırıldı. Meme MR ile elde edilen psödo-R-square 0,534, PET/BT ile elde edilen Suvmax için 0,376 Suvmean için 0,444 olarak hesaplandı. Çalışmamıza göre patolojik yanıta en yakın sonuç veren yöntem Meme MRG, sonrasında Suvmean değerlerinin hesaplandığı PET/BT olduğu gözlendi. Aksilla tutulumu açısından PET/BT ve Meme MRG karşılaştırıldığında, psödo-R-square PET/BT için 0,002, Meme MRG için 0,131 olarak hesaplanmış olup, iki yöntem arasında belirgin fark olmamakla birlikte aksiller metastazı değerlendirmede Meme MRG ın daha üstün olduğu gösterilmiştir. Cilt tutulumu açısından PET/BT ve Meme MRG karşılaştırıldığında, psödo-R-square Meme MRG için 0,366, PET/BT için 0,361 saptanmış olup 2 yöntem arasında belirgin fark olmamakla birlikte Meme MRG nin daha duyarlı olduğu gösterilmiştir. Sonuç: Tedavi bitiminde Meme MRG nin PET/BT ye göre patolojik yanıtı saptamada, cilt ve aksiilla tutulumunu değerlendirmede Meme MRG nin daha duyarlı olduğu gözlendi. Sonuçta, hasta sayısının az olması nedeniyle daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olmakla birlikte neoadjuvan meme kanseri hastalarının tedaviye yanıtını izlemek için Meme MRG PET/BT ye üstün görünmektedir.
Meme kanserinin MRG ve PET/BT bulgularının moleküler alt tiplere göre değerlendirilmesi
AMAÇ Çalışmamızda, invaziv meme kanseri tanılı olgularda F18-FDG PET/BT ve MRG verilerinin moleküler alt tipleri belirlemede tanısal değeri araştırılmıştır. Ayrıca kitlenin patolojik hacmi ile PET/BT ve MRG hacimleri arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM Merkezimizde tedavi öncesi PET/BT, MRG incelemesi ve histopatolojik tanısı bulunan toplam 51 kadın hastadaki 55 primer invaziv meme kanseri kitlesi retrospektif olarak değerlendirilmiştir. FDG PET/bulgularından SUVmax, SUVmean, MImean, MTV ve HU değerleri; MRG bulgularından kitlenin şekli, kenar özelliği, internal kontrastlanma özelliği, dinamik kontrast eğri tipi ve ADC değerleri (2013 BI-RADS MRG sınıflaması baz alınmıştır) ile moleküler alt tipler (alt tipler luminal A, luminal B, c-erbB-2 pozitif ve tripl negatif olmak üzere dört grupta sınıflandırılmıştır) arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Ayrıca kitlenin patolojik hacmi ile MTV ve FTV arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. BULGULAR İnvaziv meme kanserinin luminal B alt tipinin, luminal A alt tipine göre daha yüksek SUVmax ve SUVmean değerlerine (sırasıyla p= 0,002; p= 0,017); tripl negatif alt tipinin luminal A alt tipine göre daha yüksek SUVmax değerine (p= 0,028) sahip olduğu saptanmıştır. Kitlenin patolojik hacmi ile SUVmean değeri arasında güçlü dereceli istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gösterilmiştir (p= 0,019, r= 0,720). SUVmax ile ADC değeri arasında negatif yönde zayıf dereceli istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p= 0,001; r= -0,384). MTV ile FTV arasında pozitif yönde güçlü dereceli (p= 0,000; r= 0,857); MTV ile kitlenin patolojik hacmi arasında pozitif yönde güçlü dereceli (p= 0,006, r= 0,796); FTV ile kitlenin patolojik hacmi arasında pozitif yönde güçlü dereceli (p= 0,006, r= 0,921) istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. SONUÇ Çalışmamızda, moleküler alt tipleri öngörmede SUVmax değerinin, MRG bulgularından üstün olduğu gösterilmiştir. Kitlenin patolojik hacmini öngörmede MRG'nin PET/BT'den üstün olduğu tespit edilmiştir.
Malign melanom hastalarında breslow kalınlığı ve pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi (PET/BT) ile tespit edilen uzak organ metastazı arasındaki ilişkinin retrospektif analizi
Deri kanserleri dünyada en sık görülen kanser türlerinden birisidir. Malign melanom deri kanserleri arasında mortalitesi en yüksek olanıdır. Malign melanom için prognostik faktörler arasında en önemlisi patoloji raporunda belirtilen Breslow kalınlığıdır. Malign melanomda metastaz taraması için birçok görünteleme yöntemi mevcuttur. Bu yöntemlerden en önemlisi Nükleer Tıp tarafından uygulanan PET/BT'dir. Bu görüntüleme tekniği ile vücuttaki metastazların hemen hemen tamamı tespit edilebilmektedir. Biz bu çalışmamızda malign melanom hastalarında en önemli prognostik faktör olan Breslow kalınlığının PET/BT ile tespit edilen uzak metastaza etkisini göstermeyi amaçladık. Bununla beraber patoloji raporunda belirtilen Clark seviyesi, ülserasyon varlığı ve mitoz sayısınında uzak metastaza etkisini göstermek istedik. 2012-2017 yılları arasında kliniğimizde malign melanom nedeniyle tedavi olan, patoloji raporunda Breslow kalınlığı belirtilen ve PET/BT çekilen hastaları retrospektif olarak inceledi. PET/BT sonucunda uzak metastaz saptanmayan gruba göre uzak metastaz saptanan grupta Breslow kalınlığı istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0.025). Bu çalışmamızda Breslow kalınlığının uzak metastaza etkisini göstererek tedavi seçenekleri oldukça az olan metastatik melanomların erken teşhis ve tedavisinde önemini göstermek istedik. Ayrıca prognoz belirlemede Breslow kalınlığına göre önemini yitiren Clark evrelemesinin halen önemli ve dikkate alınmaya değer olduğunu belirledik. Anahtar Kelimeler: Malign Melanom (MM), Breslow kalınlılığı, PET/PT.
İntihar düşüncesi olan hastaların intihar olasılıklarına göre kranial 18-FDG PET/BT ile bölgesel beyin glukoz metabolizmasının incelenmesi
Amaç: İntihar tüm dünyada önde gelen halk sağlığı sorunlarından biridir. İntihar ile ilgili nörogörüntüleme çalışmalarında intiharlarda çeşitli beyin bölgelerinde metabolik farklılıklar bulunduğu saptanmıştır. Biz de araştırmamızda intihar düşüncesi olan hastaların bölgesel beyin glukoz metabolizmasını intihar olasılığına göre 18- FDG PET/BT ile ölçümleyerek karşılaştırdık. Gereçler ve Yöntem: Araştırmaya intihar düşüncesi bulunan 20 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara İOÖ, İDÖ, BİDÖ, BUÖ, HAM-D ölçeği uygulanmıştır. Bu 20 katılımcı İntihar Olasılığı Ölçeği' ne göre "yüksek olasılıklı" ve "düşük-orta olasılıklı" olarak gruplanmış ve grupların bölgesel beyin glukoz metabolizması 18-FDG PET/BT ile uptake ratio ve z puanı parametreleriyle ölçümlenerek karşılaştırılmıştır. Bulgular: İntihar olasılığı "yüksek" grup ile "düşük-orta" olan grup arasında incelenen beyin bölgelerindeki glukoz metabolizması uptake ratio ve z puanı olarak kıyaslandığına gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır.( p>0,05) İntihar girişimi öyküsü ve z puanına göre prefrontal kortekste hipometabolizma saptanması arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. (p>0,05) Katılımcıların İDÖ, BİDÖ, BUÖ puanları ile ilgili beyin bölgelerindeki glukoz metabolizması uptake ratio olarak değeri arasında anlamlı bir Pearson korelasyonu tespit edilememiştir. (p>0,05) Sonuç: Araştırmamızda intihar olasılığı yüksek olan grup ile düşük-orta olan grup arasında bölgesel glukoz metabolizma değerleri açısından fark saptanmamıştır. Araştırma sonuçları ile literatür birlikte değerlendirildiğinde; bölgesel beyin glukoz metabolizmasında saptanan farklılıkların, bireyin İOÖ'ye göre saptanan intihar olasılığındansa; intihar girişiminin ölümcüllüğünün, intihar öyküsünün bulunup bulunmamasının ve somut intihar planları olmasının daha iyi bir ifadesi olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: FDG PET, intihar düşüncesi, intihar olasılığı
Hodgkin ve non-hodgkin lenfoma tanılı hastalarda PET/BT ile kemik mineral dansitesinin değerlendirilmesi ve anti-apoptotik bir protein olan BCL-2 ile osteoporoz arasındaki ilişkinin araştırılması
Giriş ve amaç: Tedavide yaşanan gelişmeler ile birlikte osteoporoz lenfoma hastalarında önemli bir morbidite ve mortalite sorunu haline gelmektedir. Fırsatçı osteoporoz taramasının ek tetkik gerektirmeden saptanabilmesi ve osteoporoz gelişiminde etkili faktörlerin tanımlanması komplikasyon yönetiminde avantaj sağlayacaktır. Çalışmamızda; NHL ve HL hastalarında, kemoterapi ilişkili komplikasyonlardan biri olan osteoporozun tanısında ek tetkik gerektirmeden, zaman ve maliyet etkin bir anlayışla, hastalığın takibinde rutin olarak yapılan PET/BT'nin yol göstericiliğini değerlendirmek ve kemik iliği tutulumu olan NHL hastalarında antiapoptotik bir protein olan BCL-2 ile osteoporoz arasındaki olası ilişkiyi araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hematoloji kliniğinde HL ve NHL tanısı ile tedavi alan ve takipte PET/BT görüntülemesi yapılmış 55'i HL, 53'ü NHL olmak üzere toplamda 108 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, evre gibi demografik verileri, labaratuar parametreleri, BCL-2 sonuçları ve PET/BT görüntüleri retrospektif olarak analiz edilmiştir.Tanıda PET/BT1, kemoterapinin ara yanıt değerlendirmesinde PET/BT2 ve kemoterapinin tamamlanmasından sonra hasta remisyonda iken en az altı ay sonra çekilen PET/BT3 olmak üzere üç PET/BT taraması seçildi. Osteporoz varlığının PET/BT ile değerlendirilmesinde lomber omurgada (L1-L4), trabeküler kemiklerin BT görüntülemelerinde Hounsfield Unit (HU) ölçümü kullanıldı. HU eşik değeri önceki çalışmalar baz alınarak 160 olarak belirlendi. Bulgular: HL ve NHL tanılı tüm hastalarda PET/BT2'de kemik mineral yoğunluğunun PET/BT1'e göre anlamlı düzeyde azalmış olduğu tespit edildi (p=0,001, p=0,001). Erken evre HL tanılı hastalarda, erken evre NHL tanılı hastalarda PET/BT 3'te kemik mineral yoğunluğunun PET/BT2'ye göre anlamlı düzeyde arttığı tespit edildi (Sırasıyla; p=0,001, p=0,017). NHL tanılı tüm hastalarda ve ileri evre NHL tanılı hastalarda PET/BT3'te kemik mineral yoğunluğunun PET/BT2'ye göre anlamlı düzeyde azaldığı tespit edildi (Sırasıyla; p=0,001 ve p=0,002). HL tanılı tüm hastalarda, erken evre HL tanılı hastalarda, NHL tanılı tüm hastalarda, erken-ileri evre NHL tanılı hastalarda PET/BT3'te kemik mineral yoğunluğunun PET/BT1'e göre anlamlı düzeyde azalmış olduğu tespit edildi (Sırasıyla p=0,004, p=0,049, p=0,001, p=0,005, p=0,001). NHL hasta grubunda kadın cinsiyette PET/BT1 ve PET/BT2' deki kemik mineral yoğunluğu anlamlı düzeyde daha düşük saptandı (Sırasıyla p=0,004, p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda; HL ve NHL hastalarının tanı anında ve tedavi sonrasında kemik mineral yoğunluğunda anlamlı bir düşüş olduğu saptanmıştır. Tedavi sonrası takipte, erken evre HL ve NHL hastalarında kemik üzerindeki negatif etkilerin daha erken dönemde ortadan kalktığı belirlenmiştir. Çalışma sonuçları; tanı ve takipte kullanılan PET/BT'nin fırsatçı osteoporoz taramasında maliyet etkin bir yaklaşımla ek tetkik kullanmadan güvenle kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Hodgkin lenfoma, Non-hodgkin lenfoma, PET/BT, Osteoporoz, fırsatçı osteoporoz taraması