Tumor necrosis factors
130 theses under this subject heading
Ankilozan spondilit tanılı hastalarda tümör nekrozis faktör inhibitörleri tedavisi sonrası 24-saat ambulatuar kan basıncı ölçümü ve uyku kalitesinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı Aksiyel Spondiloartrit (AxSpA) hastalarında anti-TNF-α tedavisi sonrası uyku kalitesi ve 24-saat ambulatuar kan basıncı ölçümlerindeki (AKBM) değişimleri değerlendirmektir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Romatoloji Bilim Dalı polikliniğine 01.03.2021 ile 01.12.2021 tarihleri arasında başvuran, anti-TNF-α tedavi başlanması planlanan, TNF-naif axSpA tanılı hastalar dahil edilmiştir. Hastalara anti-TNF-α öncesi (0.ay) ve anti-TNF-α sonrası (3.ay), hastalık aktivite değerlendirilmesi, AKBM ve uyku kalitesi değerlendirilmesi (PSQI) uygulandı. Toplamda çalışmaya 28 axSpA (ortalama yaş 40,0±10,4, Erkek/Kadın:12 (%42,9) /16(%57,1)) hastası dahil edilmiştir. Çalışmamızdaki hastaların 0.ay ve 3.ay AKBM ölçümleri normotansif sınırlardaydı. Hastaların 0. ay hastalık aktivite skorları ve ortanca PSQI 8,5 (4,0-12,8) skorları yüksek idi. Hastaların %71 kötü uyku kalitesine sahip idi. Tedavi sonrası 3.ayda hastalık aktivite skorlarında anlamlı düşme ve uyku kalitesinde anlamlı şekilde düzelme olmasına karşın, AASI, ARV, PPI, Sleeptroughsurge ve Prewaking surge gibi AKBM parametrelerinde, tedavi öncesine kıyasla anlamlı değişikler gözlenmedi. Tedavi öncesi, hastaların %46,4 dipper iken 3.ay anti-TNF-α tedavisi sonrası dipper oranı %60,7 (n=17) olarak saptandı ancak bu artış istatiksel olarak anlamlı değildi (p=0,388). 0. ve 3. ay karşılaştırmasında ise gece sistol kan basıncı azalmasındaki değişim istatiksel olarak anlamlı iken (p=0,020), gece diyastol kan basıncı azalmasındaki değişimde istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,112). Anti-TNF-α tedavinin; uyku kalitesi ve gece kan basıncı düşüşü üzerine olumlu etkileri olma ihtimali mevcuttur. Uyku kalitesinin iyileşmesi ve gece kan basıncı düşüşünün artması; anti-TNF-α tedavinin kardiyovasküler riskler açısından, modifiye edebilir etkileri olduğunu düşündürebilmektedir.
Yaban mersininde bulunan hidroksisinnamik asidlerin antioksidan aktivitesi ve kanser hücre kültüründe apopitozis induksiyonu üzerine etkisi
Son zamanlarda, Yaban merisini meyvesi ülkemizde oldukça popülerdir. Yaban mersini, sahip olduğu Hidroksisinnamik asitler nedeniyle tıbbi özellikleri olan antioksidan bileşiklerin ümit verici bir kaynağı olan aromatik bir bitkidir. Sıkılaştırıcı fakat tatlı ve yenilebilir olan mavi-siyahımsı meyveler, güçlü antioksidan özelliklere sahip olan flavanoidler ve Hidroksisinnamik asitler (Kafeik, p-Kumarik ve Ferulik asit) içerir. Bu tür gıdalarda bulunan fenolik bileşikler, serbest radikal temizleme, oksijen radikal absorbansı ve metal iyonlarının şelatlanması gibi birçok potansiyel yolla antioksidan olarak hareket edebilirler. Yaban mersininde bolca bulunan C vitamini, serbest radikalleri tutarak hücrenin DNA'sını korur ve kanser oluşumunu engeller. Yine yaban mersininde bulunan antisiyaninler, ellagik asit ve urolitin gibi maddeler, DNA'nın serbest radikallerce hasarını azaltarak kansere karşı koruyucu etki göstermektedir. Bu çalışmada ülkemizde doğal olarak yetişen Yaban mersini bitkisinin meyvelerini ve yapraklarını kullanarak farklı infüzyon ve kaynama yöntemleri ile elde edilen yaban mersini çayları, içerisinde bulunan Hidroksisinnamik asitlerin varlığı, antioksidan aktiviteleri ve apopitosiz üzerine değerlendirilecektir. Yaban mersini çayları; yapraklar, ham meyve, kurutulmuş ve parçalanmış ham meyve, meyve çekirdekleri ve çekirdeksiz ham meyve farklı infüzyonlar ve kaynatma: 1 dak, 3 dak, 5 dak,7 dak, 10 dak. Fenolik seviyeler LC MS / MS tekniği ile belirlenmiştir. Tüm ürünlerin invitro HCT-116 Kolon kanseri hücre hattında antioksidan ve aktiviteleri spektrofotometrik yöntemlerle analiz edilmiştir. Antioksidat aktivitesi için MDA ve TEAC değerlendirilmiştir. Sitotoksisite ve canlılık testleri WST-8 (Water Soluble Tetrazolium Salt-8) solüsyonu eklenerek yapılmıştır. Apopitosiz için ise intrensek ve ekstrensek yolakların kaspazlarının aktive olması için gerekli reseptörlerinden olan TRAIL ve Apaf-1 ELISA Kit yöntemiyle değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, Yaban mersini çay ekstraktlarında bulunan hidrosinnamik asitlerin HCT-116 kolon kanseri hücre hattında antioksidan potansiyelini değerlendiren ilk çalışma olup TEAC trolox eşdeğerine göre etken maddeler karşılaştırıldığında en yüksek sonuçlar yaban mersini çay ekstratı 13,5 mM olarak hesaplanmıştır ve elde ettiğimiz veriler 5 dk kaynatma yöntemi kullanılarak hazırlana yaban mersini çayının zengin antioksidan kaynağı olduğunu göstermektedir. Hidrosinnamik asit olan Kafeik, p-kumarik ve Ferulik asit ve bunların kombinasyonları ile ve yaban mersinin kendisiyle gerçekleştirerek hücre kültürü in vivo çalışmalarında tekli olarak hidrosinnamik asitleri değerlendirdiğimizde 48.saat IC50 konsantrasyonu 39,9 μg/ml ile p-Kuarik asit en etkili hidroksisinnamik asit olarak değerlendirilmektedir. Yapılan ikili ve üçlü hidrosinnamik asit konsantrasyonlarında görülmektedir ki kafeik asid ve ferulic asidin 1:1 oranında IC50 dozlarının yarısının birleşiminin yapmış olduğu sitotoksite, tek başarına yaptığı belirlenen IC50 dozlarının yarısının yapmış olduğu sitotoksite, 2.6 kat daha fazladır. Yapılan üçlü kombinasyonda yine her bir hidroksisinnamik asidin 1:1 oranında IC50 dozlarının yarınsın birleşiminin yapmış olduğu sitotoksiteden, tek başarına yaptığı belirlenen IC50 dozlarının yarısının yapmış olduğu sitotoksiteden 4.5 kat daha fazladır. 5 dk kaynama yöntemi ile yapılan yaban mersini çayının içerisindeki hidroksisinnamik asitler hesaplandığında yaban mersini çayının tekli ve kombine şekildeki hidroksisinnamik asitlerden daha fazla etkili olduğu gözlenmektedir. Yaptığımız çalışmada ayrıca TRAIL ve Apaf-1 ELISA kit sonuçlarına bakılarak Kafeik, p-Kumarik, Ferulik asit başta olmak üzere bu hidrosinnamik asitlerin kombinasyonları ve yaban mersini çay ekstraktının karşılaştırılmasıyla elde edilen en yüksek değerin 80000 μg/mL % 50 öldürme konsantrasyonunda 5 dk kaynama yöntemi ile hazırlanan yaban mersini çay ekstraktının olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Yaban Mersini, Antioksidan, Apopitosiz, Kolon kanseri, Apaf-1,TRAIL
Çocukluk çağı otoinflamatuar hastalıklarda genotip-fenotip ilişkisi
ÇOCUKLUK ÇAĞI OTOİNFLAMATUAR HASTALIKLARDA GENOTİP-FENOTİP İLİŞKİSİ Amaç: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ç. Romatoloji ve Genel Pediatri polikliniklerine Ailesel Akdeniz Ateşi (FMF) ve otoinflamatuar hastalık ön tanısıyla yönlendirilen, MEFV geninde mutasyon saptanmayan 40 olgunun diğer otoinflamatuar hastalıklar (Tümör Nekroz Faktör Reseptör 1 İlişkili Periyodik Sendrom (TRAPS), Hiperimmunglobulin D Sendromu (HIDS), Kriyopirin İlişkili Periyodik Sendrom (CAPS), Pyojenik artrit, Pyoderma Gangrenosum ve Akne Sendromu (PAPA) ) açısından yeni nesil dizileme (NGS) yöntemi ile değerlendirilmesi amaçlandı. Bu çalışma kesitsel ve kontrollü bir çalışmadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilen 40 olgu ve ebeveynleri ile görüşülerek anket formu (hastalığın başlangıç yaşı, ataklara eşlik eden semptomlar, aile öyküsü, aldıkları tedavi, atak döneminde yapılan tetkik bilgilerini içeren) dolduruldu. Her olgudan 2 cc kan EDTA'lı tüpe alındı. Genetik analiz için Yeni Nesil Dizileme yöntemi ile kullanıldı. Çıkan sonuçlar veritabanlarına göre değerlendirildi. Araştırma verileri SSPS istatistik programında analiz edildi. P < 0.05 olduğu durumlar istatistik olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 40 olgudan 16'sında mutasyon saptandı. Mutasyon pozitif olgularda hastalığın ortalama başlangıç yaşı 7.1 ± 4.6, ortalama tanıda gecikme yılı 4.1 ± 3.9, mutasyon negatif olgularda ise hastalığın ortalama başlangıç yaşı 5.2 ± 4.6 olarak saptandı. Mutasyon pozitif olgularda aile öyküsünün %37.5, mutasyon negatif olgularda %16.6 oranında olduğu görüldü. Her iki grupta da ataklara en sık eşlik eden semptomlar ateş, eklem ağrısı ve karın ağrısıydı. Mutasyon negatif olgularda aft ve makulopapüler döküntü mutasyon pozitif olgulara kıyasla anlamlı olarak daha yüksek saptandı (sırasıyla %41 - %0 p=0.003, %37 - %6 p=0.03) Mutasyon pozitif olgularda atak döneminde alınan akut faz reaktan değerlerinin mutasyon negatif olgulara göre istatiksel anlamlı olmasa da daha yüksek olduğu görüldü. NLRP3 gen mutasyonu saptanan 7 olgu CAPS olgu grubuna dahil edildi. 7 hastadan 5'inde Q703K, 1'inde V198M ve 1'inde I313V mutasyonu saptandı. Bu olgularda ortalama hastalık başlangıç yaşı 6.5 ± 3.8 idi. Ataklara en sık eşlik eden semptomlar ateş, artralji, karın ağrısı ve döküntüydü (sırasıyla %86, %71, %43 ve %43). MVK geninde mutasyonu saptanan 6 olgu HIDS olgu grubuna dahil edildi. 6 hastadan 5'inde S52N, 1'inde V377I mutasyonu saptandı. Bu olgularda ortalama hastalık başlangıç yaşı 8.4 ± 5.1 idi. Ataklara en sık eşlik eden semptomlar artralji, karın ağrısı ve döküntüydü (sırasıyla %100, %50 ve %50). TNFRSF1A geninde mutasyonu saptanan 2 olgu TRAPS olgu grubuna dahil edildi. 2 hastadan 1'inde C52Y mutasyonu, 1'inde R92Q mutasyonu saptandı. Bu olgularda ortalama hastalık başlangıç yaşı 7.7 ± 8.8 idi. Ataklara en sık eşlik eden semptomlar ateş, karın ağrısı, artraljiydi (sırasıyla %100, %50, %50). PSTPIP1 geninde A372V mutasyonu saptanan 1 olgu PAPA olgu grubuna dahil edildi. Hastalık başlangıç yaşı 2 yaş olan bu olgumuzun ateş, karın ağrısı ve artraljinin eşlik ettiği 1 gün süren atakları mevcuttu. Tartışma ve Yorum: Bu çalışma Türkiye'de otoinflamatuar hastalıklarla ilgili yapılan kesitsel ve kontrollü ilk çalışmadır. Çalışmamızda saptanan mutasyondan 4'ü kesin patojenik (V377I, C52Y, I313V, A372V), 3'ü düşük penetranslı mutasyon (Q703K, V198M, R92Q), 1'i de patojenik önemi bilinmeyen (S52N) mutasyondur. Mutasyon pozitif hasta grubumuzda hastalık başlangıç yaşının literatürdeki olgulara göre daha geç olmasının, klinik bulgularının daha hafif olmasının, ciddi nörolojik tutulum ve kas iskelet sistemi tutulumu olmamasının, hastalarımızın büyük çoğunluğunda (12 hastada) düşük penetranslı mutasyonların saptanması ile ilişkili olduğu düşünülmüştür. Q703K mutasyonu saptanan 5 olgu ve S52N mutasyonu saptanan 5 olgu incelendiğinde, aynı mutasyona sahip olgularda hastalık başlangıç yaşlarının ve klinik semptomların birbirinden farklı olduğu izlenmiş, mutasyonların değişken penetransı ve oluşturdukları heterojen fenotip nedeniyle aynı mutasyonun farklı olgularda farklı klinik tablo (asemptomatik - ağır atak) yapabileceği görülmüştür. Tekrarlayan ateş, artralji, karın ağrısı yakınmaları ile başvuran FMF öntanısıyla refere edilen ancak MEFV geninde mutasyon saptanmayan olgularda düşük insidans oranına rağmen diğer otoinflamatuar hastalıklar göz önünde bulundurulmalı ve klinik şüphe halinde buna yönelik ileri genetik inceleme yapılmalıdır.
Anti-TNF tedavisi alan olgularda uygulama öncesi ve sonrasında serum inflamasyon belirteçlerinin seyrinin değerlendirilmesi
Tümör nekrozfaktörü (TNF) çoğunluğu makrofajlar tarafından üretilen, geniş sitokinailesinin bir üyesidir. Farklı sitokinler farklı mesajlar iletir ancak sitokinler bağışıklık, inflamasyon, hücre büyümesi, hücre göçü, fibrozis, vaskülarizasyon dahil olmak üzere birçokönemli biyolojik süreçte kilit rol alır. Dolayısıyla bu kadar önemli görevleri olan sitokinailesinin birçok hastalıkta da tedavi anlamında önemli görevleri bulunmaktadır. Anti-TNF tedaviler çeşitli inflamatuvar hastalıklarda genellikle birinci sıra tedavilerden yarargörmeyen hastalarda kullanılmaktadır. Anti-TNF tedavinin başlıca kullanıldığı inflamatuvar hastalıklarRomatoid Artrit (RA), Ankilozan Spondilit (AS), İnflamatuvar Bağırsak Hastalıkları (İBH) vePsöriatik Artrit (PSA)'tir.Şu anda onaylanmış beş anti-TNF ilaç bulunmaktadır: İnfliximab, Etanercept, Adalimumab, Golimumab ve Sertolizumab. Akut veya kronik inflamasyonda kullanılan bazı inflamatuvar belirteçler vardır. Nötrofil-lenfosit oranı (NLR), trombosit-lenfosit oranı (PLR), sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) ve CRP/albümin oranı (CAR) gibi çeşitli immün inflamatuvar temelli indeksler gösterilmiştir. Yapılan son çalışmalar bu biyobelirteçleri inflamasyonu belirlemek, tedavi yanıtını değerlendirmek, hastalık aktivitesini değerlendirmek için potansiyel birer belirteç olarak tanımlamaktadır. Günümüzde hem romatolojik hem de İBH hastalarında anti-TNF tedavinin etkinliğini net olarak değerlendirebilecek spesifik bir belirteç yoktur.Bu çalışmada anti-TNF alan hastalarda uygulama öncesi ve sonrasında serum inflamasyon belirteçlerinin seyrinin değerlendirilmesiyle tedavi yanıtını ve/veya yanıt yetersizliğini öngörebilmeyi amaçladık. Çalışmaya, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Ayaktan Tedavi Ünitesine 10/2021– 09/2022 tarihleri arasında anti-TNF-α tedavisi almak için başvuran 80 gönüllü hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalar Romatoloji ve Gastroenteroloji kliniklerinde takipli, en az 3 aydır anti-TNF-α tedavisi almakta olan ve remisyonda takip edilen hastalardan seçilmiştir. Çalışma prospektif yapılmıştır. Hastaların sosyodemografik ve karakteristik özellikleri hastane otomasyon sisteminden geriye dönük incelenmiştir. Hastalara ait kaynaklardan tanı konulma anındaki yaş (yıl), cinsiyet, hastalığın tanısı, hastalık süresi (ay), fistül ve/veya perianal apse varlığı (İBH hastalarında), anti-TNF-α kullanım sıklığı (hafta), anti-TNF-α kullanım süresi (ay), anti-TNF-α değişikliği, anti-TNF-α advers etki, steroid bağımlılığı, steroid direnci, ek hastalık varlığı ve İBH nedeni ile cerrahi tedavi öyküsü kaydedilmiştir. Hastalar kendi tedavi periyotlarına göre tedavilerini 8 haftalık, 4 haftalık, 2 haftalık ve 1 haftalık aralıklarla almıştır.0. gün tedavi öncesi, 1. gün tedavi başı, 7. 14. ve 28. günler tedavi ortası olarak değerlendirilmiştir. Serum örneklerinin sonuçlarına göre NLR, PLR, SII ve CAR değerleri çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların %20'si (n=16) İBH hasta grubunu oluştururken hastaların %80'i (n=64) İBH dışı hasta grubunu oluşturmuştur. İBH hasta grubunun yaş ortalaması 38,25 (±15,04) iken İBH dışı hasta grubunun ise 44,78 (±11,90) saptanmıştır. İBH grubunda hastaların %43,8'i (n=7) ADA, %37,5'i (n=6) İFX ve %18,8'i (n=3) Vedolizumab, İBH dışı grubun %37,5'i (n=24) İFX, %18,8'i (n=12) CZP, %15,6'sı (n=10) ETA, %15,6'sı (n=10) GOL ve %12,5'i (n=8) ADA kullanmıştır. Çalışmada, İBH grubunda yer alan hastaların anti-TNF tedavi döngülerinin başında NLR ve SII'da anlamlı azalmalar tespit edilmiştir. İBH dışı grupta tedavinin başında NLR ve PLR'de anlamlı azalmalar tespit edilmiş ve tedavi ortasına gelindiğinde NLR ve PLR'de anlamlı azalmaların devam ettiği, SII ve CAR'da da bu dönemde anlamlı azalmaların görüldüğü tespit edilmiştir.Hasta gruplarının anti-TNF ajanlara göre biyobelirteçlerinin değerlendirilmesinde özellikle İFX tedavisi sonrası anlamlı sonuçlar tespit edilmiştir. İBH grubunda yer alan hastaların anti-TNF tedavi döngülerinin başında NLR, PLR ve SII'da anlamlı azalmalar tespit edilmiştir. Tedavinin ortasında ise PLR ve SII'da anlamlı azalmaların devam ettiği tespit edilmiştir.İBH dışı grupta ise tedavinin başında PLR ve CAR'da anlamlı azalmalar tespit edilmiştir ve İFX tedavisini 8 haftada bir alan hastalarda tedavinin ortalarına gelindiğinde PLR'de anlamlı artışlar görülmüştür. Sonuç olarak hem İBH hem İBH dışı hasta gruplarında anti-TNF tedavilerin sonrasında tedavi yanıtının değerlendirilmesinde NLR ve SII'ın ortak olarak kullanılabileceği, PLR ve CAR'ın daha çok İBH dışı grup hastalarda anlamlı değerlendirmelerde kullanılabileceği tespit edilmiştir. Özellikle PLR'nin İBH dışı grupta tedavi başı ve ortasında tedavinin sürdürülmesi, ek ajanlara geçilmesi, tedavi sıklığının artırılması gibi değerlendirmelerde daha etkin kullanılabileceği tespit edilmiştir. İBH dışı grupta IFX tedavisi alan hastalarda PLR'nin tedavi ortasında artması, yoğunlaştırılmış anti-TNF tedavinin hastalıkların remisyonunda daha faydalı olabileceğini akla getirmektedir. Özellikle GOL tedavisi alan hastalarda tedavi sonrası yanıtın, tedavinin ortasında anlamlılık kazanması GOL tedavisinin etkinliğinin tedavinin ortalarına doğru ortaya çıktığını düşündürmektedir. Biyobelirteçlerin anti-TNF tedavi yanıt ve takibi bakımından klinik pratikte kullanımını öngörebilmek içinyüksek volümlü hasta sayıları içeren daha ileri çalışmaların yapılması gerekmektedir ancak mevcut çalışmamızın daileri çalışmalara referans olabilecek sonuçları olduğugörülmektedir. Anahtar kelimeler:Anti-TNF Tedavi, Serum İnflamasyon Biyobelirteçleri, İnflamatuvar Bağırsak Hastalıkları
Sıçanlarda deneysel parkinson hastalık modelinde TNF-alfa inhibitörlerinin rolü
Parkinson Hastalığı, ilk olarak 1817 yılında İngiliz doktor James Parkinson tarafından "An Essay on the Shaking Palsy" adlı makalede tanımlanmıştır. Parkinson hastalığı, bradikinezi, rijidite, tremor ve postural instabilite ile karakterize edilir ve Alzheimer hastalığından sonra en sık görülen nörodejeneratif hastalıklardan biridir. Hastalığın oluşum süreci çeşitli mekanizmalara bağlıdır. Bunlardan en önemlisi nöroinflamasyondur ve hastalığın tüm sürecinde önemli bir rol oynar. Tümör nekroz faktörü (TNF), çeşitli reseptörlere bağlanarak hücre içi sinyallemeyi tetikleyen ve çeşitli biyolojik etkiler uygulayan güçlü bir proinflamatuar sitokin olarak bilinir. Günümüzde Parkinson hastalığı ile tümör nekroz faktörleri arasındaki ilişki tam olarak aydınlatılamamıştır. Yapılan çalışma sayısının kısıtlı olması nedeniyle TNF-alfa ile Parkinson hastalığı arasındaki ilişki tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada, 6-OHDA ile oluşturulan Parkinson hastalığı modelinde lokal olarak TNF-alfa inhibitörleri uygulanmıştır. Parkinson hastalığının cerrahi tedavisi mevcuttur. Bunun yanı sıra, farmakolojik tedavi sadece semptomların tedavisine yöneliktir. Bu çalışma ile nöroinflamasyonun TNF-alfa inhibitörleri ile durdurulabilmesi ve hastalığa karşı nöroprotektif bir tedavi yöntemi bulunmuştur ve ön çalışma niteliği taşımaktadır.
Diabetik retinopatide vitreus VEGF, IL-8 ve TNF-α seviyeleri
Giriş ve Amaç: DR (diabetik retinopati) DM (diabetes mellitus) hastalarında sıkça rastlanan, görme keskinliğinde ani ve ciddi kayıplara yol açan mikrovasküler bir komplikasyondur. Bu tez çalışmasındaki amacımız DR nedeniyle pars plana vitrektomi (PPV) geçiren hastaların vitreus örneklerinde VEGF, İL-8 ve TNF- ? seviyelerini ölçerek bu sonuçları kontrol grubu ile karşılaştırıp DR patogenezinde etkilerini ortaya koymaktır.Gereç ve Yöntemler: T.C. İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda operasyon kararı verilen DR tanısı almış 57 diabetik hastanın 57 gözü ve kontrol grubu olarak da proliferatif vitreoretinopatisi olmayan 22 makula deliği olgusu kontrol grubu kapsamına alınmıştır. Çalışma grubundaki 79 hastaya üç girişli 20 gauge pars plana vitrektomi operasyonu uygulanmıştır. Vitreus örnekleri PPV'nin başlangıcında göz içi infüzyon açılmadan önce vitrektör ile dilüe edilmeden 0.5 cc aspire edilmiştir. Örnekler -70 oC deki derin dondurucuya aktarılmıştır. Sonuçlar IL-8, TNF-? ve VEGF için pg/ml cinsinden hesaplandı.Bulgular: DR grubundan vitrektomi sırasında elde edilen vitreus örneklerinde VEGF seviyesi (1181,1679 ± 1230,43140 pg/ml [76.65? 6982.29]) kontrol grubundan elde edilen vitreus örneklerindeki VEGF seviyesine (3,8673 ± 5,00354 pg/ml [0,07?16,44] göre anlamlı olarak yüksek bulundu (P<0,001). Aynı şekilde DR grubundan vitrektomi sırasında elde edilen vitreus örneklerinde IL-8 seviyesi (82,7891 ± 74,08700 pg/ml [0,08?307,09]) ve TNF-? seviyesi (18,0007 ± 13,90015pg/ml [2,32 ?51,11]) kontrol grubundan elde edilen vitreus örneklerindeki IL-8 seviyesine (2,9805 ± 3,77546 pg/ml [0.08?18.53] ve TNF-? seviyesine (1,7005 ± 1,26949 pg/ml [0,1?5,17]) göre anlamlı olarak yüksek bulundu (P <0,001).Sonuçlar: Sonuç olarak, bulgularımız ışığında inflamatuvar ve anjiyojenik medyatör olan IL-8, ve hücre proliferasyonunda ve hücrelerarası geçirgenlikte düzenleyici medyatör olan VEGF, DR'nin PDR'e ilerleyişi ile ilişkilendirilebilir. Geçmiş çalışmalar güçlü bir şekilde TNF- ?'nın retinal neovaskülarizasyonda rol oynadığını gösterdiği gibi bu tez çalışmasıda TNF- ?'nın yine PDR gelişmesinde rol oynayabileceğini göstermiştir.
Plevral sıvı analizinde biyolojik belirteçlerin kullanımı
ÖZETGİRİŞPlevral efüzyonun nedenine yönelik yapılan incelemelerde her zaman etiyoloji aydınlatılamamaktadır. Bu amaçla alternatif testlere ihtiyaç duyulmaktadır. Biz de çalışmamızda farklı plevral efüzyon gruplarında, transuda-eksuda ayrımında, yeni biyobelirteçlerin pro-brain natriüretik peptid (proBNP), tümör nekrozis faktör alfa (TNF- ?), C-reaktif protein (CRP), prokalsitonin (PCT) plevral efüzyon etiyolojisiyle ilişkisini araştırmayı planladık.MATERYAL-METODProspektif yapılan çalışmamızda, çalışmaya Ağustos 2011- Şubat 2012 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran 50 hasta dahil edildi. Hastalardan eşzamanlı plevral sıvı ile venöz kan alınarak, LDH ve protein değerlerine bakılarak, `'Light Kriterleri'ne'' göre transuda ve eksuda ayrımı yapılarak gruplandırıldı. Torasentez ile alınan 2 cc'lik efüzyon örnekleri -80°c `de stoklandı.Analiz için çözülen sıvılarda; Kemilüminesan İmmunassay methodu ile pro-BNP, İmmunfloresan yöntem ile PCT, İmmunometrik Sandviç enzim İmmunassay tekniği ile TNF- ? ve İmmuntribidimetrik yöntem ile CRP değerlendirildi.BULGULARÇalışmamızda elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler SPSS 17.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Verilerin karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi ve ROC eğrileri kullanıldı. Çalışmamızdaki 50 plevral sıvının; 28'i eksuda, 22'si transuda olarak belirlendi. Yapılan analizler sonucunda pro-BNP'nin transuda ?eksuda ayrımında %79.9 oranıyla transuda lehine anlamlı ayırıcılığı tespit edilmiştir. CRP'nin de eksuda lehine % 77.1 oranıyla anlamlı olduğu sonucu elde edilmiştir. Yapılan çalışmamızda TNF- ?, PCT biyobelirteçlerinin transuda- eksuda ayrımında istatistiksel anlamlılığı tespit edilmemiştir.Anahtar Kelimeler: Plevral efüzyon, Transuda ve Eksuda, Yeni Biyobelirteçler
Romatoid artritli hastalarda serum tweak, CD163 ve FN14 düzeyleri ile subklinik ateroskleroz ilişkisi
Romatoid artrit (RA) etiyolojisi tam olarak bilinmeyen kronik, sistemik, inflamatuvar bir hastalıktır. RA'da koroner arter hastalığı riskinin genel popülasyona göre arttığı ve klinik bulgu vermeden yıllar önce başladığı bilinmektedir. Ateroskleroz riskindeki bu artışın her iki hastalığın patogenezinde ortak rol oynayan inflamasyon ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. TWEAK, doku yapım-yıkımının düzenlenmesi, anjiogenez ve proinflamatuvar sitokinlerin salınımının uyarılması gibi çeşitli işlevleri bulunan TNF ailesinden, tip 2 transmembran glikoprotein yapısında bir sitokindir. Ateroskleroz patogenezinde TWEAK'in Fn14 reseptörü ile etkileşiminin rol aldığı gösterilmiştir. Bu çalışmada; RA hastalarında serumda TWEAK ve reseptörlerinin (Fn14 ile CD163) düzeylerini değerlendirmek ve vasküler hasar ile ilişkisini saptamak amaçlanmıştır. Çalışmaya; 100 RA hastası ile kontrol grubu olarak yaş ve cins uyumlu 50 spondiloartrit (SpA) hastası ve 50 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Hasta ve kontrollerin serum örneklerinde çözünebilir TWEAK, CD163 ve Fn14 düzeyleri ELISA yöntemi ile tespit edilmiştir. Ateroskleroz değerlendirmesi için ekokardiyografi ile karotis intima-media kalınlığı (KİMK), aortik gerilim, sertlik ve elastikiyet parametreleri ölçümlenmiştir. RA hastalarında, SpA ve sağlıklı kontrollere göre serum TWEAK düzeyleri belirgin derecede düşük (p=0.05), Fn14 düzeyleri ise belirgin derecede yüksek (p<0.01) bulunmuştur. Aynı zamanda biyolojik tedavi alan ve seropozitif olan RA hastalarında Fn14 düzeyleri daha yüksek bulunmuş ve hastalık süresi ile pozitif yönde korele olduğu görülmüştür (r=0.38, p<0.01). CD163 düzeyleri açısından fark saptanmamıştır. Kardiyovasküler ölçümlerde, KİMK'na göre gruplar arasında fark görülmezken, RA hastalarında sağlıklı kontrollere göre aortik sertliğin daha yüksek (p=0.03), aortik gerilimin ve elastikiyetin ise daha düşük olduğu (sırasıyla p=0.03 ve p=0.02) görülmüştür. Çok değişkenli analizlerde kardiyovasküler parametreler ile sadece yaş arasında bağıntı olduğu görülmüştür. Sonuç olarak; RA hastalarında subklinik aterosklerozun arttığı gösterilmiş ve serumda vasküler hasarın varlığını destekleyen bulgu olarak TWEAK düzeylerinin düştüğü, Fn14 düzeylerinin ise azaldığı ortaya koyulmuştur. Bu biyobelirteçlerin RA hastalarında ateroskleroz ile ilişkisini ortaya koymaya yönelik daha geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Nerium oleanderin bazı suda çözünen bileşiklerinin in vitro biyolojik etkileri
IV ÖZET Bu çalışmada, dünyanın değişik bölgelerinde halk arasında bazı kanser türlerinin tedavisinde kullanılan Nerium oleander bitkisinin kanser hastalığı üzerindeki terapötik etkisi incelenmiştir. Bu amaçla, Muğla yöresinden toplanan bitkinin taze yapraklan su ile kaynatılarak elde edilen sulu ekstre diyalize tabi tutulmuştur. Diyalizat liyofîlize edildikten sonra metanol ile muamele edilip metanole geçenler ayrılmıştır. Metanol fazı kolon kromatografisi yöntemiyle fraksiyonlara ayrılmış ve ince tabaka kromatografisi ile fraksiyonların içerdiği maddeler incelenerek steroid, flavonoid ve terpenoid yapıda oldukları saptanmıştır. Bu maddelerin laboratuvar koşullarında, in vitro ortamda tümör nekroz faktörü (TNF) testi ile, tümör hücrelerine karşı sitotoksisite için makrofajlan aktive edici etkileri araştırılmıştır. TNF testinin mikroskobik ve spektrofotometrik verilerine dayanılarak; flavonoid yapıdaki maddelerin tümör hücreleri üzerinde anlamlı bir sitotoksisitenin oluşmasında etkili olmadıkları, steroid ve terpenoid yapıdaki maddelerin test koşullarında uygulanan bazı konsantrasyonlarda, makrofajlan TNF salınımı için indükleyerek tümör hücreleri üzerinde zayıf bir sitotoksik etki oluşmasına neden olduklan sonucuna vanlmıştır. Anahtar Kelimeler: Apocynaceae, Nerium oleander, Kolon kromatografisi, Tümör nekroz faktörü, Antikarsinojenik aktivite.
Vitiligolu hastalarda serum adipokin düzeyleri (Leptin, adiponektin) ve insülin direncinin araştırılması
Amaç: Vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı düşünülmektedir. Son yıllarda, adipokin dengesindeki düzensizlik inflamasyon, metabolik sendrom ve takiben gelişen hastalıklar ile ilişkili bulunmuştur. Bu çalışma, vitiligo hastalarında metabolik sendrom (MetS) bileşenlerinin varlığını ve insülin direncini (IR) belirlemeyi ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmayı amaçlamıştır. Ayrıca vitiligo hastalarında serum leptin, adiponektin, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α) düzeylerinin belirlenmesi ve hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya Mustafa Kemal Üniversitesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran 37 vitiligo hastası (20 erkek, 17 kadın) ve 32 sağlıklı birey (16 erkek, 16 kadın) dahil edilmiştir. Katılımcıların VKİ (vücut kitle indeksi) hesaplanarak, kan basıncı ve bel çevreleri ayrı ayrı ölçülmüştür. Serum HDL-kolesterol, trigliserid (TG), insülin, TNF- α, leptin ve adiponektin düzeyleri değerlendirilmiştir. IR, homeostatik model değerlendirmesi (HOMA) metodu ile belirlenmiştir. Bulgular: Vitiligo ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve VKİ açısından anlamlı fark izlenmemiştir. Hasta grubunun %10,8'inde (n=4), kontrol grubunun %9,3'ünde (n=3) MetS saptanmıştır. MetS komponentleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Leptin (9,07±3,44) ve insülin (8,54±5,09) düzeyleri ve HOMA-IR (1,82±1,23) değerleri vitiligo hastalarında anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,004; p=0,041; p=0,041). Vitiligo hastalarında kontrol grubuna göre adiponektin düzeyleri düşük ve TNF-α düzeyleri yüksek bulunmuş olmasına karşın iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (sırasıyla p=0,885; p=0,110). Hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile serum adipokin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Proinflamatuar etkili leptinin yüksek bulunması vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı hipotezini desteklemektedir. HOMA-IR değerlerinin ve leptin düzeylerinin her ikisinde de görülen yükseklik vitiligonun insülin direnci ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: adiponektin, insülin direnci, leptin, metabolik sendrom, tümör nekroz faktörü, vitiligo.
Association of tumor necrosis factor (TNF) alpha and beta polymorphism in coronary artery disease
Coronary Artery Disease or Atherosclerosis is a dynamic and progressive inflammatory pathology and is the major cause of death and disability worldwide. The purpose of this study is to bring together the current information concerning the role of pro- and anti-inflammatory cytokines in the development, progression, and complications of atherosclerosis. The aim of the study was to assess whether these Tumor Necrosis Factor (TNF) Alpha and Beta polymorphisms were related to the risk of CAD or not Genotyping was performed with techniques based on Real Time-Polymerase Chain Reaction. In our study we compared patient group (n:50) which have coronary artery disease and control group (n:50) about risk factors such as hyperlipidemia, smoking, obesity and diabetes and their association between Tumor Necrosis Factor (TNF) Alpha and Beta polymorphisms and Coronary Artery Disease. In the comparison of the patient and control groups, male gender (p=0.0860) and cigarette consumption (p=0.110) and diabetes (p=0.026) were assumed to be the risk factors . Total cholesterol (p=0.102) and LDL (p=0.178) levels were high, HDL (p=0,040) levels were found to be lower in patients group. Tumor Necrosis Factor Alpha (TNFα) genotype was significantly higher in patients group compared to control group. The frequency of the Hemozygote Mutant Genotype was found to be significantly higher in patients compared to controls (p=0.004). The cardiovascular risk for Homozygote Mutant Genotype was 12.2-times increased in patients compared with the control group (OR=12.250, 95% CI=1.504-99.798; p=0.004). No association was found about those Tumor Necrosis Factor (TNF) Beta polymorphisms and CAD between the groups. Genetic predisposition of individuals can be determined with new approaches in the early life stages and thus disease formation can be prevented with new measures taken against Coronary Artery Disease .
Deneysel akut pankreatit modelinde adalimumabın tedaviye olan etkinliği
Akut pankreatit pankreasın ve peripankreatik dokunun inflamatuar bir hastalığıdır. Tümör nekrotize edici faktör alfa (TNF-alfa), hastalığın patogenezinde ve sistemik komplikasyonların gelişiminde anahtar role sahiptir. Bu çalışmanın amacı, ratlarda oluşturulmuş şiddetli akut nekrotizan pankreatit modelinde bir TNF-alfa inhibitörü olan Adalimumab'ın etkinliğinin araştırılmasıdır.METOD70 adet Wistar albino cinsi dişi rat çalışmaya dahil edilmiştir. Ratların ortalama ağırlıkları 250 gramdır. Ratlar Grup 1: SHAM laparatomi, Grup 2: SNP (şiddetli nekrotizan pankreatit) grubu, Grup 3: SNP ve intraperitoneal (İP) salin, Grup 4: Adalimumab (ADA) 2mg/kg İP ve SNP, Grup 5: ADA 4mg/kg ve SNP, Grup 6: ADA 2mg/kg ve Grup 7: ADA 4mg/kg olarak herbir grupta 10'ar adet olmak üzere gruplandı. SNP; ortak safra ve pankreas kanalınının duodenuma girmeden henüz önce bağlanması, insizyon suture edilmeden 50 mikrogram/kilogram cerulein İP verilmesi ile oluşturuldu. Denekler 24. Saatte sakrifiye edildi. Serum pankreatik amilaz ve pankreas dokusunda ödem, nekroz, inflamasyon, yağ nekrozu ve kanama parametreleri değerlendirildi..SONUÇLARAdalimumabla her iki dozda da pankreatik amilaz değerlerinde anlamlı düşüş saptanmamıştır (SNP, 13160±3208,9; SNP+ADA 2mg/kg, 13946±1393,1; SNP+ADA 4mg/kg, 12298±2133,8 U/L; p>0,5). Total histopatolojik skorda her iki dozda da adalimumab ile istatistiksel anlamlı iyileşme saptanmıştır (SNP, 18,5±1,2; SNP+ADA 2mg/kg, 12,3 ±1,2; SNP+ADA 4mg/kg, 8,3±5,5; p<0,005). Adalimumab belirtilen dozlarda tek başına pankreatit indüksiyonu yapmamaktadır (kontrol, 1833,2±233,6; ADA 4mg/kg 1337,5±204,3; ADA 2mg/kg 1498±82,2; p=1).KARARSonuç olarak, Adalimumabın özellikle 4 mg/kg uygulaması ile ödem, nekroz, inflamasyon, yağ nekrozu, kanama ve total patoloji skorlarında anlamlı düzelme elde edilmiş ancak muhtemelen uyguladığımız pankreatit modelinin ağırlığı nedeniyle benzer etki serum pankreatik amilazı düzeyinde gözlenmemiştir. Çalışmamızın verileri ışığında gelecekte Adalimumab'ın akut pankreatit tedavisinde kullanımıyla ilgili ümit verici sonuçlar elde edilmekle birlikte bu amaca yönelik benzer hayvan çalışmaları ancak farklı modeller ve ADA dozlarıyla sonuçlarımızın doğrulanması gerektiğini düşünmekteyiz.?
Erken ve geç tip besinsel protein ilişkili proktokolitte immunolojik tolerans mekanizmaları
Giriş: Daha çok küçük bebeklerin hastalığı olarak bilinen besinsel protein ilişkiliproktokolit (BPIP) yakın zamanda daha büyük çocuklarda da gösterilmiştir.Çoğunlukla non-IgE aracılıklı bir bozukluk olan bu durumun inek sütü proteininekarşı immunuolojik tolerans gelişiminde bir aksama sonucu gelişen T hücrearacılıklı bir reaksiyonu yansıttığı düşünülmektedir. Ancak mukozal toleranstabozulmaya yol açan mekanizmalar şimdiye kadar araştırılmamıştır.Amaç: Kolon mukoza örneklerinde TGF-ß, TGF-ß-reseptör-1, TNF-?, CD 86 veCD23 moleküllerinin ekspresyonu çalışıldı. BPİP'in iki farklı tipi olan klasikinfantil tip ile geç ortaya çıkan BPİP patogenezinde bu moleküllerin rolü araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Başvuru yaşları 2,9± 4,02 yıl olan 57 hasta çalışmaya alındı. Grup-I: infantil tip BPİP, <6 ay, N=21; Grup-II: geç tip BPİP, >1,5yaş, N=7; Grup-III:non-alerjik eozinofilik kolit, N=7; Grup-IV: juvenil hiperplastik polip olguları,N=22. Kolon biopsi örneklerinde immünohistokimyasal boyama yapıldı.Bulgular: Grup-II'de TGF-ß ekspresyonu diğer 3 gruba göre anlamlı olarak düşükbulundu. TNF-? ekspresyonu Grup-I, II ve III'de Grup-IV'e göre anlamalı olarakdaha yüksekti. Grup-I `de Grup-IV'e göre TGF-ß-reseptör-1 ekspresyonu dahadüşük (p=0.049), CD86 ekspresyonu ise daha yüksek bulundu (p=0,012). Laminapropriada eozinofil sayısı/BBA ile CD86 ekspresyonunun derecesi arasında anlamlıkorelasyon saptandı (p=0,026, r=0,388).Sonuç: TNF-?'nın kökeninin alerjik olup olmamasından bağımsız olarak tümeozinofilik kolitlerin patogenezinde rol oynadığı düşünülmüştür. İnfantil tipBPİP'de düşük TGF-ß-reseptör-1 ve yüksek CD86 aktivitesi; geç tip BPİP'te isedüşük TGF-ß aktivitesi bozulmuş mukozal toleransta rol oynuyor olabilir.Anahtar kelimeler: besinsel protein ilişkili proktokolit (BPIP), TGF-ß, TGF-ß-reseptör-1, TNF-?, CD86, mukozal tolerans, inek sütü alerjisi.
Prostat kanseri ve bening prostat hiperplazili hastalarda plazma speksin, fraktalkin, TNF-α, IL-1β, IFN-γ ve IL-10 düzeylerinin değerlendirilmesi
Prostat kanseri, erkeklerde en sık karşılaşılan kanser türüdür. Prostat biyopsisi ya da transüretral rezeksiyon sonucu prostat kanseri ve benign prostat hiperplazisi (BPH) gibi patolojik tanıları sıklıkla görülmektedir. Prostat kanseri ve benign prostat hiperplazisinde inflamatuar ortamın rolü tam olarak anlaşılamamıştır. Kronik inflamasyonun karsinogenezde önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmamızda; 45 prostat kanseri, 56 BPH'li ve 48 sağlıklı hastadan serum speksin, fraktalkin, TNF-α, IL-1β, IFN-γ ve IL-10 düzeylerinin değerlendirilmesi için periferik kan örnekleri alındı. Çalışmamızda BPH ve prostat kanserli hastalarda kontrol grubuna kıyasla serum speksin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığını gözlemledik. Serum fraktalkin düzeylerinin prostat kanserli grupta, kontrol grubuna kıyasla düşük olduğu sonucuna vardık. Çalışmamızda prostat kanseri ve BPH'li hastalardaki serum TNF-α düzeyini kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptadık. Bununla birlikte serum IL-1β düzeyini prostat kanserli grupta BPH ve kontrol grubuna göre anlamlı yüksek tespit ettik. Serum IFN-γ düzeyinin prostat kanserli grupta BPH ve kontrol grubuna göre düşük gözlemledik. Prostat kanserli grupta serum IL-10 düzeyini, BPH'lı ve kontrol grubuna göre düşük bulduk. Ayrıca BPH'lı grupta da kontrol grubuna göre serum IL-10 düzeyinin düşük olduğunu gözlemledik. Çalışmamızda değerlendirilen parametreler prostat kanseri için aday biyobelirteçler olabilir. Elde edilen veriler ışığında prostat kanseri ve BPH'da speksin, kemokinler ve sitokinler hakkında daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Prostat kanseri, benign prostat hipertrofisi, inflamasyon, speksin, fraktalkin, TNF-α, IL-1β, IFN-γ, IL-10
Ankilozan spondilitte mikrobiyata ilişkili mediatör düzeyi ve hastalık aktivitesiyle ilişkisi
Ankilozan Spondilit (AS), aksiyel iskeleti etkileyen, karakteristik inflamatuvar bel ağrısına neden olan, yapısal ve fonksiyonel bozukluklara yol açabilen yaygın bir inflamatuvar romatizmal hastalıktır. Spinal ossifikasyon, fiziksel fonksiyon ve yaşam kalitesinin azalmasına neden olabilir. Bağırsak mikrobiyatasının,birçok hastalığın gelişmesinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada, bağırsak mikrobiyata belirteçleri ve klinik parametrelerle ilişkisi, ilaç tedavilerinin bağırsak mikrobiyata belirteçleri üzerine etkisi araştırıldı. Bu çalışmaya en az 2 yıldır tanı almış olan, 18- 65 yaş arası 76 AS hastası (38 anti TNF alan-38 NSAI) ve yaş ve cinsiyet dağılımı uyumlu 38 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve gönüllülerde, detaylı klinik değerlendirmeler yapıldı. Eritrosit sedimantasyon Hızı (ESR) ve C-Reaktif Protein (CRP), hasta grubunda ayrıca BASDAI ve BASFI skorları kaydedildi. Serum örneklerinde CD14, CTLA4, CXC16, LPS ve TLR4 düzeyleri ELISA yöntemi kullanılarak ölçüldü. Anti TNF tedavisi ve NSAI tedavisi alan hastalar arasında BASDAI ve BASFI skorları karşılaştırıldığında NSAI hastalarında BASDAI ve BASFI skorlarının anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p˂0,05). CRP ve ESR düzeylerinin, anti-TNF tedavisi alan AS hastalarında NSAI tedavisi alan hastalara göre anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p˂0,05). Bağırsak mikrobiyata belirteçleri olarak CTLA4, CXC16, LPS ve TLR4 düzeyleri, NSAI tedavisi alan grupta, anti-TNF tedavisi alan ve sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p˂0,05). Bir başka belirteç olan CD14 düzeylerinde gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05).Yapılan çalışmalarda AS hastalarında bağırsak inflamasyonunun patogenezde önemli olduğu ve mikrobiyatadan etkilendiği belirtilmiştir. Bizim çalışmamızda, Anti-TNF tedavisi alan AS hastalarında CRP ve ESR düzeyleri ile hastalık aktivite skorlarının NSAI tedavisi alan gruba göre daha düşük vekontrol grubuyla benzerolduğu görüldü. Bu sonuçlar Anti-TNF tedavisinin AS'de inflamasyon ve mikrobiyata belirteçleri üzerine daha etkili olduğunu ortaya koydu. Bağırsak mikrobiyata beliteçlerinin, klinik ve inflamasyon belirteçleri ile ilişkisinin AS patogonezinde ve tedavinin vi izleminde gösterge olabileceği ve yeni tedavi stratejileri konusunda katkı sağlayabileceği düşüncesindeyiz.
Şizoaffektif bozukluğu olan hastalarda inflamatuar belirteçlerin serum düzeyleri ve affektif semptomlarla ilişkisi
ŞİZOAFFEKTİF BOZUKLUĞU OLAN HASTALARDA İNFLAMATUAR BELİRTEÇLERİN SERUM DÜZEYİ VE AFFEKTİF SEMPTOMLARLA İLİŞKİSİ Dr. Şengül Şahin Uzmanlık Tezi, Psikiyatri Anabilim Dalı Tez Yöneticisi: Prof. Dr. Abdurrahman ALTINDAĞ Mayıs 2013, 80 sayfa Amaç: Şizofreni, iki uçlu bozukluk ve major depresyonda serum inflamatuar belirteç düzeylerinin arttığı bildirilmiştir. Bu çalışmada şizoaffektif bozukluk hastalarında serum IL-2, IL-4, IL-6, TNF- ? ve hsCRP düzeyleri ve duygudurum dönemleriyle ilişkisine bakılmıştır. Yöntem: DSM-IV?e göre şizoaffektif bozukluk iki uçlu tip tanısı konulan 40 hasta ve 39 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgilendirme formu uygulandı. Hasta ve kontrollerden venöz kan örnekleri alındı. Serum IL-2, IL-4, IL-6, TNF- ? ve hsCRP düzeyleri ELISA yöntemi ile değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, sigara içme durumu ve vücut kitle indeksi?ne göre düzeltilmiş değerler kovaryans çoklu analiz (ANCOVA) ile test edildi Bulgular: Serum hsCRP düzeyi hasta grubunda kontrollere kıyasla anlamlı oranda yüksek saptandı. IL-4 düzeyi ise hasta grubunda anlamlı oranda düşüktü. Kontrollerle kıyaslandığında hsCRP düzeyi depresif dönem hastalarında anlamlı yüksek, IL-4 düzeyi ise manik dönem hastalarında anlamlı oranda düşük bulundu. IL-2, IL-6, TNF- ? düzeyleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Sonuçlarımız şizoaffektif bozuklukta bazı immünolojik değişiklikler olduğunu ve bu durumun şizoaffektif bozukluk iki uçlu tipte duygudurum dönemlerindeki klinik farklılık ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Şizoaffektif bozukluk, duygudurum, IL-2, IL-4, IL-6, TNF- ?, hsCRP
Kronik hepatit C'li hastalarda serum ferritin, hepsidin, transferrin ve transferrin reseptörünün sitokin düzeyleriyle ilişkisi
Kronik hepatit C (KHC) enfeksiyonu major küresel halk sağlığı sorunlarından biridir. KHC'li hastalarda serum demir belirteçlerinin artmasıyla birlikte karaciğer hasarı daha da kötüye gidebilir. Son yıllarda keşfedilen, karaciğerden sentezlenen bir protein olan hepsidinin, demir metabolizmasında önemli regülatör olduğu, enflamasyon ve enfeksiyonla indüklendiği düşünülmektedir. Proinflamatuar sitokinler antiviral immün yanıtlarda önemli bir rol oynamaktadır. Bu çalışmanın amacı; KHC'li hastalarda demir metabolizması serum belirteçleri olan hepsidin, ferritin, transferrin ve transferrin reseptörü ile proinflamatuar sitokinlerden tümör nekroz faktörü (TNF)-α ve interlökin (IL)-6 seviyeleri arasındaki olası ilişki araştırıldı. Kronik hepatit C tanısı almış 100 hasta ve 50 sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Serum ferritin, hepsidin, transferin, transferrin reseptörü, IL-6 ve TNF-α düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. KHC'li hasta grubunda, hepsidin değeri sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük iken, ferritin ve IL-6 seviyeleri anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0.05). Bununla birlikte transferrin ve transferrin reseptörü değerleri ise her iki grupta anlamlı bir farklılık göstermedi (p>0.05). TNF-α ile hepsidin, ferritin ve transferrin reseptörü değerleri arasında (sırası ile r:0.283, r:0.326, r:0267 ve p<0,05) ayrıca IL-6 ile hepsidin değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptandı (r:0.259 p<0.05). Bizim sonuçlarımız KHC'li hastalarda serum hepsidin seviyeleri ile karaciğer enflamasyonu ile oluşan proinflamatuar sitokinlerden olan TNF-α ve IL-6 parametreleri arasında ilişki olduğunu göstermektedir. Bu çalışma sonuçlarının kronik hepatit C'li hastaların klinik seyir ve progresyonunda önemli katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Ferritin, Hepatit C, Hepsidin, IL-6, TNF-α.
Metabolik sendromda serum kalprotektin düzeyi ve inflamatuvar belirteçlerle ilişkisi
Metabolik Sendrom (MetS) abdominal obezite, dislipidemi, hipertansiyon, insülin direnci (diyabet veya glukoz intoleransı ile birlikte veya değil), mikroalbuminemi ve protrombotik durum ile karakterizedir. Obezitenin ve MetS'in kronik inflamatuar bir durum olduğu kabul edilmektedir. MetS'in patogenezinde abdominal obeziteyi oluşturan yağ dokusundan köken alan metabolik ürünler, hormonlar ve sitokinler aracılığıyla meydana gelen protrombotik ve inflamatuvar yanıt yatmaktadır. İnflamatuvar bir belirteç olan kalprotektinin MetS ile ilişkisini gösteren yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı MetS ve obezitede serum kalprotektin düzeylerinin TNF-α , IL-6ve hs-CRP, insülin direnci, lipid profilleri ile ilişkisini araştırmak ve böylece hastalığın tanısına, takibine ve tedavisinin yönlendirilmesine katkı sağlamaktır. Çalışmaya 40 MetS, 40 obez ve 35 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 115 kişi dahil edildi.Vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi (BÇ), SKB (mmHg), DKB (mmHg), OGTT, AKŞ, HbA1c, total kolesterol (TK), LDL-K, HDL-K , trigliserid (TG), insülin, HOMA-IR, hemogram ve hs-CRP verileri ölçüldü. Serum kalprotektin, TNF-α, IL-6 düzeyleri ELİSA metodu ile çalışıldı. İstatistiksel analizler için SPSS for Windows version 22.0 paket programı kullanılmış ve P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. MetS, obez ve sağlıklı grupların kalprotektin, TNF-α, IL-6, hs-CRP inflamatuar belirteçleri üç grup için karşılaştırıldığında anlamlı fark vardı. Kalprotektin, IL-6, hs-CRP düzeyleri için p=0,001, TNF-α için p= 0,009 idi. Çoklu karşılaştırmada ise alt gruplar arasında incelendiğinde kalprotektin, TNF-α, IL-6, hs-CRP için MetS ve kontrol grubu arasında ayrıca obezite ve kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmasına karşın MetS ve obez grupları arasındaki anlamlı fark bulunmadı. Kalprotektinin MetS tanı kriterleri olan HDL-K, TG düzeyleri ile korelasyonu yoktu (p>0.05). Kalprotektinin VKİ, kilo, bel çevresi, HOMA, TNF-α, IL-6, hs-CRP, SKB ve DKB ile korelasyonu anlamlı idi. Sonuç olarak. obezitede ve MetS'de kalprotektin yüksekiği VKİ arttıkça artmaktadır. MetS'in tanı kriterlerinden olan düşük HDL-K ve TG yüksekliğinin bunun üzerinde etkisi bulunmamaktadır. Obezite ve MetS'de artmış VKİ, insülin direnci ve bunun sonucu gelişen inflamasyon belirteçleri kalprotektin düzeylerinde yükselmeye neden olabilir. Anahtar kelimeler: Kalprotektin, Metabolik Sendrom, TNF-α, IL-6, hs-CRP
Romatoid artritli hastalarda anti-TNF tedavilerinin serum prohepsidin düzeyine etkisi
Amaç: Romatoid artrit (RA) kronik, sistemik ve otoimmun inflamatuar bir hastalık olması nedeniyle pek çok doku ve organı etkiler. Her ne kadar romatoid artritin etyopatogenezi tam olarak anlaşılamamış olsa da IL-6'nın romatoid artrit patogenezinde önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. Peptid yapısında küçük bir hormon olan hepsidinin sentezi ekstrinsik ve intrinsik demir yüklenmesi, anemi ve hipoksi ile düzenlenir. Ayrıca hepsidin üretimi düzenleyici sitokinler, IL-6 ve inflamasyon ile indüklenir. Çalışmamızda RA'lı hastalarda hastalık aktivite skorlarının, hepsidinin biyoöncülü olan prohepsidin ile ilişkisini ve Anti-TNF tedavilerinin prohepsidin düzeyine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon/Romatoloji polikliniğine Nisan 2014-Mart 2015 tarihleri arasında başvuran ve 2010 ACR/EULAR klasifikasyon kriterlerine göre romatoid artrit tanısı almış olan 18-75 yaş arası 59 hasta ile yaş ve cinsiyet uyumlu 64 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların demografik bilgileri ve hastalığa spesifik karakteristik özellikleri kaydedildi. Hastalık aktivitesini, şiddetini ve özürlülük düzeyini HAQ, VAS, DAS28 ile yaşam kalitesi SF36 ile değerlendirildi. Saat 8.00-10.00 arasında, 8-10 saatlik açlıktan sonra hastalardan ve kontrollerden kan örneği alındı. Prohepsidin düzeylerini ölçmek için enzimle bağlanmış immün sorbent yöntemi (Enzyme-Linked İmmune Sorbent Assay, ELİSA) kullanıldı. Sonuç: Hasta grubunda ve kontrol grubunda prohepsidin düzeyi karşılaştırıldığında hastalarda prohepsidin düzeyi medyan değeri kontrol grubuna göre yüksekti fakat arada istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Çalışmamızın etkinliğine katkı sağlamak için erken dönem ve hiç medikal tedavi almamış olan RA hastalarının değerlendirileceği daha uzun süreli ve daha çok vaka örneklemli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.
Meme kanserli hastalarda TNF-alfa düzeylerinin diğer prognostik parametrelerle ilişkileri
Effect of some biochemical parameters and humeral immunity on tsh receptors in thyroid disorders patients
TSH-R Ab is the better hyperthyroidism marker especially with patient's immune thyroid Graves' hyperthyroidism (GH) and Hashimoto's hypothyroidism (HH) are the opposite ends of the clinical expression of autoimmune thyroid diseases (AITD). In this study 50 patients with thyroid dysfunction and a control group consisting of 50 healthy. Elevated TSHR-Ab levels, it was associated with an increase in FT4, FT3, and T.G with decreased TSH level, so it had an immune response. The values of interleukin -6 and TNF are also increased. The results show a significant increase between TSH-R Ab with FT4, FT3, and T.G in patients with control and also male with a female when compared with controls. The results show that was a clearly significant decrease between TSH-R Ab with TSH among patients, control, and even males with females. Decrease significantly with S.C, TG, and LDL-C among patients, control because hyperactivity for thyroid secretion and HDL no significant. The results show a significant decrease with S.C, HDL, and LDL-C in males and females,s and T.G no significant. Our study showed a positive correlation between TSH-R Ab with FT4, FT3, T.G, TNF, and IL-6 while being a negative correlation with TSH.
Evaluation of correlation between inflammatory markers and obesity in the obese individuals
It was decided to conduct this study in order to establish the relationship between inflammatory markers and obesity in obese patients with diabetes and obesity without diabetes. Measurements of the anthropometric characteristics of the subjects were taken. This included height, weight, waist circumference, pelvis, and waist circumference. Individuals were divided into three categories based on these criteria: those with normal weight as a control group and those who were obese, obesity was classified into two groups based on whether the individuals were overweight with diabetes or obese without diabetes. This included measurements of fasting blood glucose, cumulative glucose, interleukin-6, interleukin-38, triglycerides, total cholesterol, and high-density lipoprotein cholesterol (HDL-C). According to the results presented in the study tables, individuals with normal blood pressure (group B) were significantly smaller than obese and hypertensive subjects in the group of obese diabetic patients (group A). In the study, there was a clear significance of changes in the levels of diabetes with obesity, as obesity with diabetes caused the most changes in inflammatory parameters, as well as the differences between the average interleukins were clear and very important, which leads us to conclude that obesity may cause immune diseases and increase It reduces the chance of infection in obese people, especially if the obese woman has diabetes.
SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofolün immün sistem üzerine etkileri
Amaç: SIRS ve sepsis gelişiminde immün sistem mediyatörlerinin ve sitokinlerin önemi bilinmekte. Çalışmamızda SIRS ve sepsis hastalarında dekmedetomidin ve propofol kullanımının immün sistem üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra SIRS ve sepsis tanısı alan 40 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı; grup I'de deksmedetomidin en az 24 saat süreyle 0,3- 0,7 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Grup II'de propofol en az 24 saat süreyle 1-3 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Sedasyon başlamadan önce APACHE II değerleri hesaplandı, prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL 1, IL 6, platelet, laktat değerlerine bakıldı. Hastalara ek analjezik ihtiyacı duyulduğu zamanlarda fentanil veya morfin uygulandı. Sedasyon, hastanın klinik durumuna göre, en az 24 saat mutlak olmak üzere, ihtiyacı oldugu sürece uygulandı. Hastalar 2 gün boyunca takip edildi. Hastaların takibinde de APACHE II skoru kullanıldı. APACHE II skoru gün içindeki en kötü değerler kullanılarak hesaplandı. Bunun dışında günlük olarak prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL I, IL6, platelet, laktat takipleri yapıldı. Hastaların 30 günlük mortalite takipleri de yapıldı.Bulgular: Gruplar arasında demografik olarak, APACHE ve glaskow değerleri açısından, sitokin değerleri, akut faz reaktanları, beyaz küre, platelet değerleri, hemodinamik değerler, böbrek fonksiyon parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Bununla birlikte grup I'de IL-6'nın SAB, DAB, MAB ile negatif korelasyonu saptandı. Grup I ve II'de IL-6 ile CRP arasında pozitif korelasyon saptandı.Sonuç: SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofol kullanımı arasında, gruplar arası fark saptanmadı. Grupların içinde sitokin değerlerinin yükselmemiş olması nedeniyle bu ilaçların sitokin artışını inhibe ettiği sonucuna ulaştık.Anahtar Kelimeler: SIRS, sepsis, deksmedetomidin, propofol, TNF-?, IL-1
Adriyamisin ile oluşturulan deneysel nefrotik sendrom modelinde talidomidin nefrotik sendromun laboratuvar bulguları üzerine etkisi
Amaç: Çocukluk çağı idipatik nefrotik sendromun patogenezindeki son hipotez T hücre ile ilişkili immun cevabın etkilendiğini bildirmektedir. Adriyamisinle indüklenen nefrotik sendrom, idiyopatik nefrotik sendrom oluşumunda sık kullanılan bir modeldir. Talidomid inflamatuvar tümör nekrozis faktör- ? , interlökin-6'yı, anjiogenezisi ve apoptozisi baskılayan bir immunomodülatör ajandır. Bu çalışmanın amacı, adriamisin ile oluşturulan nefrotik sendrom modelinde, talidomidin proteinüri, tümör nekrozis faktör- ? ve interlökin-6 üzerindeki etkisini araştırmaktır.Yöntem: Atmış sıçan dört gruba ayrıldı. Deneysel nefrotik sendrom intraperitoneal adriyamisin (10 mg/kg) enjekte edilerek oluşturuldu. Grup 1 sağlıklı kontrol grubu, grup 2 nefrotik sendrom oluşturulan fakat herhangi bir tedavi verilmeyen nefrotik kontrol grubu (15 sıçan), Grup 3 ve 4 talidomid tedavisi verilen gurup. Grup 3'te talidomid tedavisi ilk gün, Grup 4'te talidomid tedavisi 11. günden başlayıp, 20. güne kadar verildi. Sıçanlar 21. gün sonunda biyokimyasal değerlendirme için intrakardiyak yolla kan alınıp, kanamaya bırakılarak feda edilmiştir. Talidomidin böbrek fonksiyonları, biyokimyasal parametrelere etkisi, serum ve idrarda tümör nekrozis faktör-? ve interlökin-6 düzeyleri değerlendirildi.Bulgular: İdrar protein atılımı ve idrar protein/kreatinin oranı istatiksel olarak anlamlı derecede Grup2'de en yüksek, Grup 1'de en düşük, Grup 3'te Grup 2'den anlamlı düşüktü. Grup 1 ve 3 arasında anlamlı fark yoktu. Serum total protein ve albumin düzeyleri Grup 3'te Grup 2 ve 4'ten anlamlı derecede daha yüksek (p<0.001), Grup 3 ile Grup 1 arasında anlamlı fark yoktu. Total kolesterol ve trigliserid düzeyleri Grup 3'te Gurup 2'den anlamlı derecede daha düşük, Grup 3 ve Grup 4 arasında ise anlamlı fark bulunmadı. Ortalama serum interlökin-6 düzeyi Grup 1'de tüm gruplardan daha düşük bulundu (p<0,001). Gruplar arasında idrar interlökin-6 düzeyleri açısından farklılık bulunmadı. İdrar tümör nekrozis faktör- ? düzeyi Gurup1'de, Gurup 3'ten istatistiksel olarak anlamlı daha yüksekti (p<0,001). ? Serum tümör nekrozis faktör- ?? düzeyi Grup 1'de en düşük bulundu fakat guruplar arasında istatistiksel bir farklılık saptanmadı.Sonuç: Sonuç olarak talidomid ile erken tedavi, adriyamisinle oluşturulan nefrotik sendromu baskılayabilen, etkili antiproteinürik ve immunomodülatör bir ajandır.