Retina hastalıkları
54 theses under this subject heading
Demans hastalarında retina nörodejenerasyonunun bilişsel fonksiyonlarla ilişkisinin PET-BT ile değerlendirilmesi
Alzheimer Hastalığı(AH), dünya genelinde 46,8 milyondan fazla insanı etkilemekte olup; 2050 yılında bu sayının 131,5 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Küresel ölçekte artış gösteren AH'nın prevalansı nedeniyle popülasyonun genelinde uygulanabilecek düşük maliyetli ve uygulanması kolay biyobelirteçler araştırılmaktadır. Çalışmamızda düşük maliyetli, uygulanması kolay, erişilebilir bir görüntüleme yöntemi olan optik koherens tomografinin(OKT)'nin AH'da tanısal değerini araştırmayı amaçladık. Araştırmaya DSM-5 tanı ölçütlerine ve Ulusal Yaşlanma Enstitüsü-Alzheimer Birliği (NIA-AA) tarafından yayınlanan tanı kriterlerine göre AH'na bağlı hafif demans tanısı konulan hastalar ile kontrol grubu olarak bilişsel bozukluğu olmayan gönüllüleri içeren toplam 62 kişi dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundaki bireyler eğitim durumuna göre belirlenmiş Standartize Mini Mental Test(SMMT) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca hasta grubundaki bireylere Klinik Demans Derecelendirme Ölçeği uygulanmıştır(KDS). Tüm çalışma katılımcılarının ayrıntılı oftalmolojik muayeneleri ve optik koherens tomografi(OKT) incelemeleri yapılmıştır. OKT ile retinal sinir lifi tabakası(RSLT) kalınlıkları ölçülerek, gruplar arasında karşılaştırmalar yapılmıştır. Hasta grubundaki bireyler FDG-PET ile görüntülenerek AH'na tipik olarak kabul edilen bölgelerdeki(prekuneus, posterior singulat korteks, parietal korteks, temporal korteks) hipometabolizma belirlenmiştir. PET'de hipometabolizma saptanan bölgeler ile OKT'de RSLT kalınlığında incelme saptanan kadranlar arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu iki görüntüleme yöntemi ile elde edilen sonuçlar arasındaki korelasyon değerlendirildiğinde; sağ göz superior temporal(ST) kadrandaki RSLT kalınlığındaki incelme ile sağ ve sol prekuneus, sağ ve sol superior parietal korteks ve sol inferior parietal korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki belirlenmiştir (p<0,05). Sağ göz ortalama RSLT kalınlığındaki incelme ile sağ ve sol superior parietal korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sol göz superior nazal(SN) kadrandaki RSLT kalınlığındaki incelme ile sağ ve sol prekuneus, sağ ve sol superior parietal korteks ile sağ ve sol posterior singulat korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki belirlenmiştir (p<0,05). Sol göz ortalama RSLT kalınlığındaki incelme ile sol superior parietal korteks arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızda; FDG PET'de AH'na tipik olarak kabul edilen bölgelerde saptanan hipometabolizma ile OKT'de RSLT kalınlığında incelme saptanan kadranlar arasında anlamlı, pozitif yönde, orta derece bir ilişki saptamamız (p<0,05), AH'nın tanısında OKT'nin belirteç olarak rol oynayabileceği hipotezini desteklemektedir.
Metforminin invitro retina pigment epiteli hücrelerinde fibrogenezise olan etkisinin incelenmesi
GİRİŞ:Proliferatif vitreoretinopati, retina dekolmanı cerrahisi sonrası nükslerin en önemli sebeplerinden biridir. Proliferatif vitreoretinopatinin patogenezi ile ilgili çalışmalarda, epitelyal mezenkimal dönüşüm sürecinin önemli bir rol oynadığı görülmüştür. Epitelyal mezenkimal dönüşüm; epitel hücrelerinin farklı fenotiplerini kaybettiği ve mezenkimal benzeri hücrelere dönüştüğü biyolojik bir süreçtir. Epitelyal-mezenkimal dönüşüm geçiren retina pigment epiteli hücrelerinin proliferasyon, göç etme, migrasyon ve kontraksiyon yeteneklerinde artış görülür. Bu sürecin sonunda proliferatif vitreoretinopatinin önemli bir parçası olan fibrozis gelişir. Epitelyal mezenkimal dönüşümün ana tetikleyicisi TGF-β dır. AMAÇ: Çalışmamızda daha önce farklı dokularda epitelyal-mezenkimal dönüşümü ve fibrogenezisi inhibe ettiği gösterilmiş olan metforminin, invitro retina pigment epiteli hücrelerinde TGF-β2 ile indüklenen epitelyal mezenkimal dönüşüm sürecine olan etkisi incelenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: İnvitro ortamda inkübe edilmiş insan retina pigment epiteli hücre grupları üzerine TGF-β2, metformin ve TGF-β2+metformin uygulandı. Uygulama sonrası, ATP testi ile hücre canlılığı, Western Blot protein elektroforezi ile ZO-1, α-SMA, vimentin, SMAD2 SMAD3, pSMAD2, pSMAD3 protein ekspresyonu, yara iyileşmesi testi ile hücre migrasyon düzeyi, kollajen jel kontraksiyon testi ile kontraksiyon düzeyi değerlendirildi; veriler kontrol grubu ile karşılaştırıldı. BULGULAR: Western Blot protein elektroforezinde epitelyal belirteç olan ZO-1 ekspresyonunun, TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldığı (p<0.05), TGF-β2+metformin grubunda ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı saptandı. Mezenkimal belirteç olan α-SMA ekspresyonunun, TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı olarak arttığı (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda bu artışın daha az olduğu (p<0.01) izlendi. Mezenkimal belirteç olan vimentin ekspresyonunda, TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı arttığı (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda bu artışın daha az olduğu tespit edildi (p<0.05). TGF-β/SMAD sinyal yolunun aktif proteinleri olan pSMAD2 ve pSMAD3 ekspresyonu değerlendirildiğinde, pSMAD2' nin TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı arttığı (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda ise kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde azaldığı tespit edildi (p<0.05). pSMAD3'ün TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı olarak arttığı (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda kontrol grubuna göre anlamlı fark olmadığı saptandı. Yara iyileşmesi testi sonuçlarında; hücre migrasyon düzeyinde, TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı artış izlendi (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda kontrol grubuna göre fark izlenmedi. Kollajen jel kontraksiyon testi sonuçlarında; kontraksiyon düzeyinde TGF-β2 grubunda kontrol grubuna göre çok yüksek düzeyde anlamlı olarak artış olduğu (p<0.001), TGF-β2+metformin grubunda bu artışın daha az olduğu saptandı (p<0.05). SONUÇ: Metformin, epitelyal-mezenkimal dönüşüm geçiren retina pigment epiteli hücrelerinde epitelyal belirteçlerin sentezini arttırmış , mezenkimal belirteçlerin sentezini ise azaltmıştır. TGF-β/SMAD sinyal yolundaki SMAD2 ve SMAD3 proteinlerinin fosforilasyonunu azaltarak bu sinyal yolunu baskılamıştır. Ayrıca metforminin, epitelyal-mezenkimal dönüşüm geçiren retina pigment epiteli hücrelerinin hücresel migrasyon düzeyini ve kontraksiyon düzeyini de azalttığı gözlenmiştir. Bu sonuçlar, metforminin invitro retina pigment epiteli hücrelerinde epitelyal-mezenkimal dönüşümü ve fibrogenezis gelişimini baskıladığını göstermektedir. ANAHTAR KELİMELER: Metformin, Proliferatif Vitreoretinopati, Epitelyal-Mezenkimal Dönüşüm, Retina Pigment Epiteli Hücreleri, TGF-β2
Hidroksiklorokin kullanan hastalarda optik koherens tomografi ve mikroperimetrik değişiklikler
Amaç: Hidroksiklorokin kullanan hastalarda retina sinir lifi kalınlığı, maküler kalınlık, mikroperimetrik ölçüm değişikliklerinin erken retinal hasarının belirlenmesindeki etkinliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalına Romatoloji Bilim Dalından konsülte edilen ve hidroksiklorokin kullanım öyküsü mevcut olan hastalar hasta grubu olarak ve Göz Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine başvuran sağlıklı hastalar kontrol grubu olarak çalışmaya alındı.Detaylı oftalmolojik muayene sonrası; 10-2 statik eşik görme alanı testi, retina sinir lifi kalınlığı, maküler kalınlık ve SLO-OCT mikroperimetri ölçümleri yapılarak toplanan veriler hasta ve kontrol grubu arasında değerlendirildi. Risk faktörleri ile veriler arasındaki ilişkiler değerlendirildi.Bulgular: Hastaların HQ kullanım süreleri ortalaması 36,14±34,9 ay iken, almış oldukları kümülatif doz ortalaması ise 336,69±243,37 g olarak hesaplandı. MD ve PSD değerleri hasta - kontrol gruplarında sırasıyla 2,55±1,48 - 1,94±0,9 ve 1,88±0,7 - 1,68±0,52 olarak; retina sinir lifi kalınlığı ortalamaları üst ? alt ? nazal ? temporal kadranlarda hasta - kontrol gruplarında sırasıyla 120,74±14,88 µ - 130,77±16,29 µ, 128,67±16,95 µ -131,83±18,14 µ, 75,51±14,13 µ - 81,94±14,45 µ, 72,4±11,93 µ -78,4±12,85 µ olarak saptandı. Merkez, merkez halka, üst-alt-nazal-temporal kadran ve toplam maküler kalınlık olarak yapılan maküler kalınlık ölçümleri hasta - kontrol gruplarında sırasıyla; 124,84±66,68 µ - 129,09±61,93 µ, 172,2±58,95 µ - 182,9±44,52 µ, 278,67±28,54 µ - 285,5±36,75 µ, 276,94±36,48 µ - 288,27±35,22 µ, 261,54±47,66 µ - 276,89±36,49 µ, 242,66±55,81 µ - 273,44±33,25 µ, 255,56±35,94 µ - 270,47±28,34 µ olarak tespit edildi. Mikroperimetrik incelemede test skoru ve retinal duyarlılık değerleri hasta-kontrol gruplarında sırasıyla; 504,44±85,22 - 510,94±95,02 ve 12,4±2,14 dB - 12,75±2,38 dB olarak bulundu.Sonuçlar: Verilerin analizi sonucunda hasta grubunda kontrol grubuna göre; görme alanı testinde sensitivitede, alt kadran hariç tüm retina sinir lifi kadranlarında ve maküler kalınlık ölçümlerinde merkez ve merkez halka hariç tüm parafoveal kadranlarda ve total maküler kalınlıkta istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı. Mikroperimetrik inceleme sonucunda ise test skoru, retinal duyarlılık ve fiksasyon paterninde kontrol grubuna göre anlamlı fark olmadığı saptandı. Hasta grubu içerinde yaş, kullanım süresi ve toplam doz ile görme alanı testinde sensitivite ve mikroperimetride retinal duyarlılık, test skoru düşüklüğü arasında korelasyon tespit edilirken maküler kalınlık, retina sinir lifi kalınlığı arasında korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak fonksiyonel testlerin ve retinal görüntü sistemlerinin kombinasyonu ile retinal hastalıkların patofizyolojisinin daha iyi anlaşılması sağlanacaktır.anahtar Sözcükler:Hidroksiklorokin retinopatisi, mikroperimetri, optik koherens tomografi.
Diyabetik hastalarda metabolik kontrol kriterleri ile retinopati arasındaki ilişki
Bu çalışma Şubat-Mart 2017 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Göz Hastalıkları Poliklinik ve Kliniğine başvuran diyabetik hastaların metabolik kontrol kriterleri ile retinopati arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Çalışma öncesi; Etik Kuruldan, kurumdan ve hastalardan izin alındı. Araştırmanın verileri soru formu ile toplandı. Metabolik kontrol kriterleri ve retinopati düzeyi ile ilgili veriler hasta dosyalarından alındı. Ayrıca araştırmacı tarafından hastaların kan basıncı, beden kütle indeksi ve bel çevresi ölçümleri yapıldı. Sonuçlar; Shapiro Wilks, Student t, Mann Whitney U, Kruskal Wallis, Ki-Kare, Continuity (Yates) düzeltmesi ve Fisher Kesin Ki-Kare testi ile değerlendirildi. Hastaların yaş ortalamasının 61,0±8,7 yıl ve %55,4'ünün kadın olduğu belirlendi. Hastaların diyabet tanı süresi ortalamalarının 15,4±7,3 yıl olduğu, %97'sinde diyabete bağlı kronik bir komplikasyonun yaşandığı, %92,8'inde diyabetik retinopati görüldüğü tespit edildi. Diyabetik retinopatisi olanların beden kütle indeksi, bel çevresi ve sistolik kan basıncı düzeylerinin daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Metabolik kontrol kriterleri ile retinopati görülme durumu ve retinopati evreleri arasında anlamlı bir ilişkinin olmadığı belirlendi (p>0,05). Hastaların büyük çoğunluğunda retinopati başta olmak üzere diyabete bağlı kronik bir komplikasyonun bulunduğu, metabolik kontrol kriterleri ile retinopati düzeyi arasında istatistiksek olarak anlamlı bir ilişkinin olmadığı belirlendi. Bu nedenle diyabetik hastaların, gelişebilecek komplikasyonlar açısından yakından takip edilmesi ve eğitimle desteklenmeleri gerektiği söylenebilir.
Glokom hastalarının erken tanısında optik koherens tomografi ile gangliyon hücre kompleks kalınlığı ve lamina kribrosa derinliği parametrelerinin kullanımının değerlendirilmesi
Amaç: Glokom şüpheli hastalarda hastalığın erken tanısı ve ilerlemesinde gangliyon hücre kompleks ölçümünün ve lamina kribrosa derinliğinin parametrelerinin kullanımının değerlendirilmesi Gereç ve Yöntem: 31 glokom şüpheli hasta ve 42 sağlıklı kişiler çalışmaya dahil edildi. Her iki gruptaki hastalardan Heidelberg Spektral Domain Optik Koherens Tomografi ile ölçümler alındı. Segmentasyon analizi ile gangliyon hücre kompleks kalınlıkları enhanced depth imaging ile lamina kribrosa derinlikleri ölçüldü. Bulgular: Glokom şüpheli grupta gangliyon hücre tabakası kalınlığı ortalama 11,46 , kontrol grubunda 12,19 olarak bulunmuştur. İki grup arasında gangliyon hücre tabakası kalınlığı farkı istatistiksel olarak anlamsız çıkmıştır (p=0,094). Lamina kribrosa derinliği glokom şüpheli grupta ortalama 579,3 , kontrol grubunda 399,62 bulunmuştur. İki grup arasında lamina kribrosa derinliği açısından fark istatistiksel olarak anlamlıdır. (p<0,05) Sonuç: Glokom, optik disk ve makülayı da etkileyen bir patogeneze sahiptir. Göz hekimlerine glokom hastalarının tanısı ve takibi için yardımcı olup non invaziv olarak ölçülen gangliyon hücre tabakası ve lamina kribrosa derinliği erken tanı için yol gösterici olabilecektir. Anahtar Kelimeler : Gangliyon Hücre Kompleks Kalınlığı, Glokom Şüphesi, Lamina Kribrosa Derinliği
Diyabetik retinopatili hastalarda retinal iç tabaka disorganizasyonu ile retinal fonksiyon arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Makula ödemi olmayan diyabetik retinopatili hastalarda diyabetle alakalı OKT biyobelirteçlerinin araştırılması, koroid, RNFL ve GCC kalınlıklarının ölçülmesi, SAP, SWAP ve FDT testleri ile retinal nöral fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve bunların retinopatili hastaları evrelendirerek kendi içlerinde ve diyabetik olmayan kontrol hastaları ile karşılaştrırılması, ayrıca DRIL'in görsel fonksiyon üzerindeki etkisinin OKT belirteçleri ve görme alanı testlerini DRIL olan ve olmayan hastalar arasında karşılatırarak araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Prospektif olarak gerçekleştirilen çalışmada; polikliniğimize başvuran DM hastalarından makula ödemi olmayıp diyabetik retinopatisi olan 100 hastanın 148 gözü, diyabeti olmayan 20 hastanın 40 gözü dâhil edildi. Tam oftalmolojik muayeneleri, ETDRS protokolüne uygun çekilmiş renkli fundus fotoğrafları ve OKT çekimleri tek bir hekim tarafından kaydedildi. SAP, SWAP ve FDT testleri alanında deneyimli tek bir teknisyen tarafından yapıldı. Çekilen fundus fotoğrafları, OKT bulguları ve görme alanı testleri iki hekim tarafından hasta toplama süreci bitiminde hastalara kör bir şekilde değerlendirildi. Bulgular: Diyabetik retinopati ile kontrol grubu karşılaştırıldığında; DR grubunda DRIL ve HRN yüzdesi anlamlı derecede yüksek (sırasıyla p=0,000, p=0,000), koroid kalınlığı anlamlı derecede azalmış (P=0,000), RNFL kalınlıkları nazal kadran hariç diğerlerinde anlamlı derecede azalmış (p=0,013, p=0,000, p=0,021), GCC kalınlıkları her kadranda anlamlı derecede azalmış saptandı (p=0,006, p=0,023, p=0,002, p=0,003, p=0,003, p=0,038). SAP, SWAP ve FDT testlerinin FT, MD, PSD değerleri DR ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında, FDT'nin FT ve MD değerleri hariç geriye kalanlarda DR grubunda anlamlı derecede hassasiyet azalması saptandı (p=0,000, p=0,000, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,011). Hafif DR, orta ve üzeri DR ve kontrol hastaları karşılaştırıldığında; DR şiddeti arttıkça yaş anlamlı derecede yüksek (p=0,000), GK ve koroid kalınlığı anlamlı derecede azalmış bulundu (p=0,000, p=0,000). DM süresi orta ve üstü DR hastalarında anlamlı derecede fazlaydı (p=0,045). Aynı gruplar arasında RNFL'nin inferior ve süperior kadranlarında (p=0,046, p=0,000), GCC'nin superotemporal hariç tüm kadranlarında anlamlı fark tespit edildi (p=0,007, p=0,033, p=0,003 p=0,007, p=0,011). DRIL ve EZ hasarlı hasta oranı orta ve üstü DR grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,042, p=0,015), DRIL boyutu ve HRN sayısı açısından iki grup arasında anlamlı sonuç bulunmadı. SAP ve SWAP'ın MD, PSD, FT değerlerinde, FDT'nin PSD değerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0,000, p=0,000, p=0,002, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,009). DRIL olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında; DRIL hastalarında HRN sayısı anlamlı yüksek saptandı (p=0,043), ELM hasarı, EZ hasarı ve PAMM açısından anlamlı farklılık tespit edilmedi, görme alanı testlerinde de anlamlı sonuç bulunmadı fakat SWAP parametrelerinde DRIL'li hastalarda daha düşük hassasiyet saptandı. 148 DR hastasının 8'inde (% 5.4) PAMM saptandı. Sonuç: Çalışmamızda diyabete ait OKT biyobelirteçlerinin varlığı, RNFL, GCC, koroid kalınlıklarındaki incelmeler, SAP, SWAP ve FDT testlerindeki hassasiyet azalması DR'li hastalarda makula ödemi oluşmadan morfolojik ve fonksiyonel değişikliklerin başladığını kanıtlamaktadır. Makulada ödem oluşmadan hastalığa ait ipuçlarını yakalayabilmek hem tanıyı koymada hem de prognozu tayin etmede yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Diyabetik retinopati, OKT, DRIL, SAP, SWAP, FDT
Orak hücre hastalığında retinal doku ve damar değişikliklerinin değerlendirilmesi
Orak Hücre Hastalığında Retinal Doku ve Damar Değişikliklerinin Değerlendirilmesi Giriş: Orak hücre hastalığı olan olgularda retinopatinin klinik bulguları ortaya çıkmadan, erken dönemde retina dokusu ve damar yapısı optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirildi. Elde edilen verilerin tanısal değeri ve prognozdaki yeri araştırıldı. Gereç-Yöntem: Çalışmaya 25 orak hücre hastasının 50 gözü dahil edildi. Yirmi beş sağlıklı bireyin 50 gözü kontrol grubu olarak belirlendi. Hasta grubunun en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) belirlendi, tam oftalmolojik muayeneleri yapıldı. Optik koherens tomografi anjiyografi tetkiki (OKTA) uygulandı. Aynı işlem kontrol grubu için de yapıldı. Santral retina, fovea kalınlığı (μm), parafovea ortalama, üst, alt, nazal, temporal parafoveal alanda retina kalınlığı yazılımın otomatik özelliği ile ölçüldü OKTA'da yüzeyel ve derin kapiller pleksusun birlikte değerlendirildiği vasküler retina segmentinde, foveal avasküler zon (FAZ) mm2 olarak ve FAZ çevresindeki 1 mm yarıçaplı alandaki kapiller yoğunluk (FAZ Fractal Dimension) % olarak otomatize analiz edildi. Yüzeyel ve derin kapiller pleksusta, santral retina, fovea, parafovea, üst, alt, nazal, temporal kadran olmak üzere altı alanda damar yoğunluğu ölçüldü. Elde edilen tüm görüntüleme parametreleri kontrol grubu için de analiz edildi. Sonuçlar: Hastaların 16'sı (%64) kadın, 9'u (%36) erkek olup yaş ortalaması 17,6 ± 9,921 (4-44) idi. Hastaların 24'ü Hb-SS, bir tanesi Hb-SβThal genotipine sahipti. EİDGK hastaların tamamında Snellen eşelinde tam, logMAR cinsinden 0; ön segment biomikroskopik muayeneleri doğal, göz içi basınç değerleri normal sınırda idi. Temporal kadran retina kalınlığında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olup (p=0,023) orak hücre hastalığı grubunda daha ince bulundu. Orak hücre hastalığı grubunda temporal kadran retina kalınlığı ile foveal retina kalınlığı, santral retina kalınlığı, derin kapiller pleksusta foveal kapiller yoğunluk arasında pozitif korelasyon mevcuttu (p <0,05). Koryokapiller pleksusta akım alanı ile negatif korelasyon vardı (p <0,05). Kontrol grubunda temporal kadran retina kalınlığı ile foveal retina kalınlığı, santral retina kalınlığı, yüzeyel kapiller pleksusta foveal kapiller yoğunluk arasında pozitif korelasyon gözlendi (p <0,05). FAZ alanı, FAZ FD değeri, yüzeyel kapiller pleksusta akım olmayan alan, koryokapiller pleksusta akım alanı arasında negatif korelasyon mevcuttu (p <0,05). Yüzeyel ve derin kapiller pleksusta damar yoğunlukları açısıdan iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu. FAZ alanı açısından iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmedi. Tartışma: Orak hücre hastalığı perifer ve santral retinada vasküler değişikliklere neden olan bir hemoglobinopatidir. OKTA, retinada klinik muayene bulguları ortaya çıkmadan önceki evrede, özellikle santral retina değişikliklerinin görüntülenmesinde ve erken tanıda değeri olabilecek, yeni bir görüntüleme yöntemidir. Girişimsel olmaması, retina damar yapısını tabakalar şeklinde detaylı görüntülemesi önemli avantajlarıdır. Ancak orak hücre hastalığı retinopatisindeki tanısal değerinin belirlenmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Optik koherens tomografi anjiyografi, orak hücre hasta retinopati, temporal kadran retina kalınlığı
Hipertansif retinopati bulgusu olmayan sistemik hipertansiyon hastalarında makula ve optik sinir başındaki mikrovaskuler değişikliklerin değerlendirilmesi
Giriş: Çalışmamızda hipertansif retinopatisi olmayan sistemik hipertansiyon hastalarında hipertansiyonun neden olduğu arteriyolar daralma ve vazokonstruksiyon sonucu makula ve optik sinir başında meydana gelen mikrovaskuler değişiklikler optik koherens tomografi anjiyografi görüntüleme yöntemi ile incelenmiştir. Metod: Çalışmamıza sistemik hipertansiyonu olup hipertansif retinopatisi olmayan 100 hastanın 100 gözü çalışma grubu ve herhangi bir sistemik ve okuler hastalığı olmayan 50 olgunun 50 gözü kontrol grubu olarak alındı. Hastaların ve kontrol grubunun en iyi düzeltilmiş görme keskinliği ve tam oftalmolojik muayeneleri kaydedildi. Çalışmaya katılan tüm olguların kan basıncı değerleri ve tahmini glomerüler filtrasyon hızları (eGFR) ölçüldü. Enhanced depth imaging optik koherens tomografi ile subfoveal koroid kalınlığı, optik koherens tomografi anjiyografi ile retina kalınlıkları (μm), foveal avaskuler zon (mm2), foveal avaskuler zon çevresinde kapiller yoğunluk (FAZ FD, %), foveal avaskuler zon çevresi (mm), yüzeyel ve derin kapiller pleksusta vaskuler yoğunluk (%), koryokapiller akım alanı ve yüzeyel kapiller pleksusta akım olmayan alan, optik sinir başında retina sinir lifi tabakası kalınlığı (mm) ve vaskuler yoğunluk, cup-disk (C/D) oranı ölçülerek kaydedildi. Hipertansif grup ile kontrol grubu arasında tüm parametreler karşılaştırılarak, makula ve optik sinir başı mikrovaskuler değişimleri analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda 10 yılın üzerinde hipertansiyonu olan hastaların retina kalınlığı 10 yılın altında hipertansiyonu olan hastalara ve kontrol grubuna göre anlamlı olarak ince bulundu. Hipertansif hastalarla kontrol grubu arasında yüzeyel ve derin kapiller pleksus damar yoğunlukları, FAZ, FAZ çevresi ve FAZ FD değerleri, koryokapiller akım alanı ve yüzeyel kapiller pleksusta akım olmayan alan ölçümlerinde anlamlı fark elde edilmedi. On yıldan uzun süre hipertansiyonu olan hastalarda subfoveal koroid kalınlığı anlamlı olarak ince bulundu. Hipertansiyon hastalarında retina sinir lifi tabakası kalınlığı, disk içi ve peripapiller kapiller yoğunluk, C/D oranı ölçümlerinde kontrol grubuna göre anlamlı fark bulunmadı. Hipertansiyonu bulunan hastalarda eGFR düzeyi anlamlı olarak düşük bulundu. Sonuç: Optik koherens tomografi anjiyografi ile sistemik hipertansiyon hastalarının makula ve optik sinir başındaki mikrovaskuler değişiklikler incelenerek hipertansiyonun neden olduğu hasar erken tespit edilebilir, hastalığın takibi ve verilen tedaviye yanıt izlenebilir.
Retiküler psödodruzen olgularının klinik özellikleri ve uzun dönem progresyon analizi
Amaç: Retiküler psödodruzen olgularının klinik özelliklerini ve uzun dönem doğal seyrini incelemek, ileri evre yaşa bağlı makula dejenerasyonuna progresyonunda etkisi olabilecek faktörleri araştırmak. Gereç ve Yöntem: Retiküler psödodruzen tespit edilen hastaların tıbbi kayıtları ile optik koherens tomografi ve infrared reflektans görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların demografik özellikleri, retiküler psödodruzen lokalizasyonu, eşlik eden yaşa bağlı makula dejenerasyonu bulguları ve subfoveal koroid kalınlığı kaydedildi. Yirmi dört aydan uzun takibi olan gözlerde yaşa bağlı makula dejenerasyonunun progresyonu incelendi. Bulgular: Toplam 54 hastanın 79 gözü çalışma kapsamına alındı. Retiküler psödodruzenin yerleşim yeri en sık superior kadran idi (76 göz, % 96,2). Olgulara en sık orta evre yaşa bağlı makula dejenerasyonu bulguları eşlik etti (41 göz, % 51,9). Yirmi dört ayın üzerinde takibi olan 38 gözün 16'sında (% 42,1) ileri evre yaşa bağlı makula dejenerasyonu geliştiği saptandı. İleri evre yaşa bağlı makula dejenerasyonu gelişen ile gelişmeyen olgular arasında cinsiyet, yaş, lezyonların lokalizasyonu ve ortalama subfoveal koroid kalınlığı açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı. Eşlik eden erken veya orta evre yaşa bağlı makula dejenerasyonu ve diğer gözde koroid neovaskülarizasyonu varlığında ileri evre yaşa bağlı makula dejenerasyonu gelişimi riskindeki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç: Retiküler psödodruzenli olgular, yaşa bağlı makula dejenerasyonu progresyonu açısından düzenli olarak takip edilmelidir. Daha geniş serili, prospektif çalışmalar retiküler psödodruzenin klinik önemini, yaşa bağlı makula dejenerasyonu progresyonundaki etkisini ve bununla ilişkili risk faktörlerini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Anahtar sözcükler: Coğrafik atrofi, koroid neovaskülarizasyonu, retiküler psödodruzen, subretinal druzenoid depozit, yaşa bağlı makula dejenerasyonu
Prediyabeti olan ve olmayan bireylerde retinopati değerlendirilmesi
Giriş: Prediyabet, diyabetes mellitus (DM) tanı sınırlarına ulaşmayan ara bir hiperglisemi durumudur. Prediyabet, yapılan çalışmalarla da kanıtlandığı gibi DM'ye ilerlemesi açısından önem taşımaktadır. Yapılan çalışmalarda prediyabet olan bir kişide DM'ye ilerleme oranının %70 kadar olduğu belirtilmektedir. DM'ye ilerlemesi ve sonucunda da komplikasyonların gelişmesi yönünden prediyabetin DM'ye ilerlemesini önlemek erken dönemde gelişebilecek komplikasyonların önüne geçilmesi açısından önemlidir. Retinopati, DM'nin kronik mikrovasküler komplikasyonlardan birisidir ve 20-65 yaş arasında görülen önlenebilir körlüğün en sık nedenidir. Retinopatinin erken tanı koyulması hem tedavi açısıdan hem de ilerlemesinin önlenmesi açısından önem taşımaktadır. Bu nedenle çalışmamızda prediyabet tanısı olan ve prediyabet tanısı olmayan bireylere retinopati değerlendirmesi yapılarak retinopati varlığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışmaya Nisan 2022– Eylül 2022 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastahanesi'nde Aile Hekimliği Poliklinikleri'ne ayaktan başvuran, açlık plazma glukozu 100-125 mg/dl arasında olan ve HbA1c'si %5-7-6,4 arasında saptanan 56 hasta ve herhangi bir prediyabet ya da diyabet tanısı almamış olan, ek kronik hastalığının ne olduğu gözetilmeksizin 47 kişi dahil edilmiştir. Hastaların laboratuvar ölçümleri ile beraber kilo, VKİ, bel çevresi, kalça çevresi ve sistolik-diyastolik kan basınçları ölçülerek not edilmiştir. Her hasta için retinopati değerlendirmesinde görme keskinliği, göz içi basıncı ölçümü, ön segment ve fundus muayeneleri, santral fovea kalınlığı (CFT), ortalama fovea kalınlığı (MFT) ölçümleri içeren tam bir oftalmolojik muayene yapıldı. CFT ve MFT ölçümleri Spektral alan optik koherens tomografi (SD-OCT) ile yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 47 prediyabet tanısı olmayan ve 56 prediyabet tanısı olan bireyler retinopati açısından değerlendirildi. Prediyabet olan 56 hastadan 1'inde diyabetik retinopati saptanırken 2'sinde hipertansif retinopati saptandı. Prediyabet olmayan grupta ise diyabetik retinopati hiç saptanmazken 2'sinde hipertansif retinopati saptandı. Prediyabet olan ve olmayan grupta retinopati açısından anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,796). Sonuç: Çalışmamızda diyabetin kronik mikrovasküler komplikasyonu olan diyabetik retinopati prediyabet aşamasında henüz görülmediği bulunmuştur. Normal popülasyonla karşılaştırıldığında retinopati açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Buna rağmen prediyabet tanısı olan hastaların tansiyon regülasyonun sağlanması, lipid panelinin takip edilmesi, kilo kontrolünün sağlanması DM'ye ilerlemeyi önleme açısından önemlidir. Hastalara retinopati tanısı koyamasak bile prediyabet tanısı alan bireylerin taranması gelişebilecek komplikasyonları geciktirme açısından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Prediyabet, Tip 2 Diyabetes Mellitus, Retinopati
Farklı retina hastalıklarında intravitreal triamsinolon asetonid uygulaması sonuçlarımız
Bu retrospektif çalışmaya toplamda 80 olgunun 82 gözü olmak üzere diabetik maküler ödem (DMÖ) tanısı alan 30 olgunun 31 (%37.8) gözü, ven tıkanıklığı (VT) tanısı alan 20 olgunun 20 (%24.4) gözü, yaşa bağlı maküla dejenerasyonu (YBMD) tanısı alan 30 olgunun 31 (%37.8) gözü alınmıştır. Hastaların tedavi öncesi dönemdeki ve intravitreal triamsinolon asetonid (IVTA) uygulaması sonrası tam düzeltilmiş görme keskinliği, göz içi basınçları, ön segment, fundus muayene bulguları ve renkli renksiz FFA sonuçları incelendi. Tüm hastalara enjeksiyon öncesi diazomid (asetazolamid) tablet 2x1 verilmiştir. Lokal anestezi sonrasında insülin enjektörü ile 4 mg/0.1 cc IVTA uygulanmıştır. Ertesi gün göz içi basıncı 20 mmHg ve üzeri olan DMÖ tanısı almış 11 göze, VT tanısı almış 5 göze, YBMD tanısı almış 11 göze topikal karbonikanhidraz inhibitörü başlanmıştır ve takibe alınmıştır. DMÖ ve YBMD tanısı alan olgularda 1.ay, 6.ay ve 12.ayda istatistiksel olarak görme keskinliklerinde tedavi öncesine göre anlamlı oranda artış saptanmıştır. Altıncı ayda preoperatif döneme göre anlamlı oranda artış mevcutken 1.aya göre anlamlı oranda azalma mevcuttu. Onikinci ayda ise 6.aya göre istatistiksel olarak anlamlı azalma mevcuttu.Sekseniki göz dikkate alındığında tüm ölçümlerde göz içi basıncı değişikliği açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Birinci günde göz içi basıncı en yüksek değerlerine (17.99 mmHg) ulaşmıştır. 1.günde 27 (%32.9) göze topikal karbonikanhidraz inhibitörü başlanmıştır. Cerrahi ve ek tedaviye gerek duyulmamıştır. Göz içi basınçları takiplerde normal değerlerine ulaşmıştır. Gelişen komplikasyonlar incelendiğinde 82 gözün 3'ünde (%3.6) postoperatif 1.günde psödoendoftalmi (steril endoftalmi) geliştiği gözlenmiştir. Bu hastalarda medikal tedavi ile bir hafta içinde hipopiyon gerilemiştir. Hiç bir hastada endoftalmi gözlenmemiştir. Katarakt gelişimi veya var olan kataraktta artış 82 gözün 5'inde (%6.09) saptanmıştır. Bu hastalarda fakoemülsifikasyon+GİL implantasyonu uygulanmıştır. Hiçbir hastada retinal yırtık, retina dekolmanı gibi olası komplikasyonlar görülmemiştir.IVTA enjeksiyonu DMÖ ve VT'na bağlı maküler ödem tedavisinde oldukça etkili bir yöntem olup yapılan çalışmalarda umut verici sonuçlar alınmış olmasına rağmen etkisini tam olarak değerlendirebilmek için çok merkezli, randomize, plasebo kontrollü ve karşılaştırmalı araştırmalar yapılması gerekmektedir.Anahtar kelimeler:Triamsinolon Asetonid, Maküler Ödem, Görme Keskinliği, Göz İçi Basıncı
Retina hastalıklarının OCT görüntülerinden hibrit tabanlı CNN yöntemi ile tespit edilmesi
İnsan hayatı için en önemli organlardan biri de hiç şüphesiz gözdür. Göz insanoğlunun dış dünyayı görmek için kullandığı bir araçtır. Hayatı olumsuz etkileyen mühim sebeplerden biri de gözde bulunan retinada meydana gelen hastalıklarıdır. Retinada oluşan hastalıklar görme fonksiyonunu etkilediğinden ve retinada oluşan hasar geri döndürülemez olduğundan hassas bir şekilde ele alınması gereken bir durumdur. Zamanında yapılmayan bir müdahale veya geciktirilmiş bir durum söz konusu olduğunda gözde kalıcı hasarlara sebep olabilmektedir. Söz konusu hastalıkların takip edilmesi için ihtiyaç duyulan doktor sayısı ve her geçen gün artan hasta sayısı arasında dengesizlikler oluşmakla birlikte bu hastaları takip etmek oldukça güç duruma gelmiştir. Bu sebeple hastalar için hem zaman hem ekonomik anlamda yardımcı olunması, diğer taraftan doktorların işini kolaylaştırması noktasında erken teşhis ve bunun neticesinde başlayacak hayat kurtarıcı tedaviler için yapay zekâ yöntemleri kullanılarak Optik Koherens Tomografi(OCT) görüntülerinden retina hastalıkları tespitinin yapılması mümkün hale gelmiştir. Bu çalışmada yapay zekânın bir alt alanı olan makine öğrenimi, makine öğreniminin bir alt dalı olan ve günümüzde popüler hale gelen derin öğrenme mimarileri kullanılarak Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu (AMD), Koroid Neovaskülarizasyonu (CNV), Diyabetik Makula Ödem (DME), Diyabetik Retinopati (DR), Santral Seröz Retinopati (SSR), Makula Deliği (MH) gibi retina hastalıkları ve Drusen retina hastalıkları OCT görüntülerinde hibrit tabanlı Convolutional neural networks(CNN) yöntemi kullanılarak hastalığın tespit edilmesi ve bu görüntülerin sınıflandırılması gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır.
Diyabetik ve nondiyabetik retinopatili hastalarda betatrophin ve kartonektin düzeyleri
Bu çalışmada diyabetik ve nondiyabetik retinopatisi bulunan hastalarda betatrophin ve kartonektin seviyeleri ile diyabetik retinopatinin erken dönemde tanı ve tespitinde olası rollerinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya diyabetik retinopatisi (DR) olan 21 hasta, nondiyabetik retinopatisi (NDR) olan 21 hasta, diyabetik komplikasyonsuz (DK) olan 21 hasta ve 21 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 84 kişi dahil edilmiştir. Hasta grubu: Fırat Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim ve bağlı Bilim Dallarındaki klinikler ile Göz Hastalıkları Anabilim Dalına başvuran hastaların değerlendirilmesine bağlı olarak oluşturulmuştur. Tüm katılımcıların demografik özellikleri, VKİ, HbA1c, glukoz, insülin, HOMA-IR, kan lipid düzeyleri, D vitamini, AST, ALT, Plt, üre, kreatinin, Hgb, IL-6, TNF-α, betatrophin ve kartonektin değerleri karşılaştırılmıştır. Gruplar arasında IL-6 açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,013). Bu farklılığın kontrol grubu ile diyabetik retinopati arasındaki farktan kaynaklandığı görülmüştür. Gruplar arasında TNF-α açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,001). Bu farklılığın kontrol grubu ile diyabetik retinopati arasındaki, kontrol grubu ile nondiyabetik retinopati arasındaki ve diyabetik komplikasyonsuz grup ile nondiyabetik retinopati arasındaki farktan kaynaklandığı görülmüştür. Gruplar arasında betatrophin açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,002). Bu farklılığın diyabetik retinopati ile diğer gruplar arasındaki farktan kaynaklandığı belirlenmiştir. Son olarak gruplar arasında kartonektin açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,002). Bu farklılığın kontrol grubu ile diğer gruplar arasındaki farktan kaynaklandığı belirlenmiştir. Sonuç olarak DR grubunda IL-6 ve betatrophin değerlerinin daha yüksek olduğu, kartonektin düzeyinin ise daha düşük olduğu görülmüştür. Diyabetik retinopati tanısı olan hastalarda bu moleküllerin değerlendirilmesi hastalığın tanısına yardımcı olacaktır ve bu konuda özellikle prospektif ve tanısal değeri ölçen çalışmaların yapılması faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Betatrophin, kartonektin, diyabetik retinopati.
Sıçanlarda lityum'un n-metil-n-nitrozüre ile oluşturulan retina dejenerasyonuna etkisi
Bu çalışmada, sıçanlarda N-Metil-N-Nitrosüre (MNU) tarafından indüklenen retinal dejenerasyona karşı lityum klorürün (LiCl) etkinliği araştırıldı. Toplam 108 adet sıçan 6 gruba ayrıldı (her grupta 18 sıçan olmak üzere). Kontrol (Grup 1), MNU (Grup 2) ve tedavi gruplarına (Grup 3 ve 4) 80 mg/kg dozunda MNU intraperitoneal olarak bir kez enjekte edildi. Tedavi gruplarına MNU uygulamasından bir önceki günden başlanarak ötanaziye kadar günde bir kez 30 mg/kg (Grup 3) ve 60 mg/kg (Grup 4) dozlarında intraperitoneal olarak LiCl uygulandı. Beşinci ve 6. gruptaki sıçanlara sırasıyla 30 ve 60 mg/kg LiCl enjekte edildi. MNU enjeksiyonunu takiben 2, 7 ve 14. günlerinde her gruptan 6 sıçana ötenazi yapıldı ve gözleri enükle edildi. Rutin işlemlerden sonra gözler histopatolojik, immunohistokimyasal (Kaspaz-3, Kaspaz 6, Bcl-2, Bax, 8-OHdG, Red-Green opsin, rhodopsin), TUNEL ve Western Blot (GFAP, BDNF, GSK-3β) yöntemleriyle incelendi. İkinci günün sonunda MNU grubunda dış nükleer katmanın (DNK) tedavi gruplarına göre önemli derecede inceldiği (P<0,05) ve buradaki hücrelerin apoptotik indeksinin diğer gruplardan daha yüksek olduğu bulundu (P<0,05). Ancak, tedavi grupları arasında önemli bir farklılık olmadığı görüldü (P>0,05). Kaspaz-3, Kaspaz-6, Bax ve 8-OHdG immünreaktiviteleri, MNU grubunda tedavi gruplarına göre artmış olduğu tespit edildi (P<0,05). Bununla birlikte, MNU grubunda Bcl-2, Kırmızı-yeşil opsin ve rodopsin immünreaktivitelerinin tedavi gruplarına göre önemli ölçüde azalmış olduğu tespit edildi (P<0,05). Western Blot analizinde; GFAP ekspresyonu MNU grubunda önemli ölçüde artarken, BDNF ekspresyonunun diğerlerine kıyasla 30 ve 60 mg/kg LiCI ile tedavi edilen gruplarda önemli ölçüde artmış olduğu görüldü (P<0,05). Ayrıca, MNU grubunda GSK-3β'nın diğer gruplara göre önemli düzeyde artış gösterdiği tespit edildi (P<0,05). Yedinci ve 14. günlerde MNU uygulanan sıçanlarda retinal dış nüklear katmanda (DNK) tedavi uygulanmayanlara göre yaklaşık %90 incelme gözlenirken, MNU+LiCI ile tedavi edilen sıçanlarda %70 oranında incelme gözlendi. Bu incelmelerin istatistiksel olarak önemli olduğu bulundu (P<0,05). Rodopsin ve kırmızı-yeşil opsin immünohistokimyasal boyamasına göre MNU grubunda boyanma görülmezken, MNU+LiCI gruplarında canlı kalan hücrelerde boyanma meydana geldiği gözlendi. Western blot analizinde BDNF ekspresyonunun LiCI gruplarında MNU grubuna göre önemli ölçüde artmış olduğu bulunurken, GSK-3β'nın MNU grubunda diğerlerine göre önemli ölçüde artmış olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak; LiCl'ün, MNU kaynaklı modelde retina dejenerasyonunun önlenmesinde kısmen etkili olduğu bulunmuş ve bu etkiyi BDNF'yi artırmasının yanında GSK-3β seviyelerini düşürerek göstermiştir.
Ratlarda oksijenle indüklenmiş retinopati modelinde intraperitoneal cryptotanshinone ve decorin uygulanmasının etkinliğinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı, in vivo oksijen indükte retinopati (OİR) rat modelinde cryptotanshinone (CPT) ve decorin (DCN)'in terapötik etkinliğini araştırmak ve sonuçlarımızı prematüre retinopatisi (ROP)'nde etkinliği kanıtlanmış bevacizumab ile karşılaştırmaktır. Çalışmada her grupta 7 denek olmak üzere toplam 35 adet Sprague Dawley cinsi rat kullanıldı. Grup A dışındaki 28 adet rat doğumlarını takiben 14 gün boyunca, %50 ve %10 arasında dalgalanma gösteren oksijene maruz bırakılarak, OİR modeli oluşturuldu. Grup A'da OİR modeli oluşturulmadan, grup B'de ise OİR modeli oluşturularak tıbbi veya cerrahi herhangi bir müdahale yapılmadı. Tedavi grubu olarak belirlediğimiz grup C, D ve E'de OİR modeli oluşturularak deneyin 15-17. günlerinde sırasıyla her bir gruba intraperitoneal CPT, DCN ve bevacizumab enjeksiyonları yapıldı. Retinal neovaskülarizasyonun kantitatif değerlendirmesi için iç limitan membran (İLM)'ın vitreal yüzeyindeki neovasküler endotelyal hücre çekirdekleri sayıldı. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve tümör nekrozis faktör-α (TNF-α) immünohistokimyasal analizi immünreaktif boyanan hücrelerin şiddeti ve yaygınlığına göre elde edilen bir histoskor ile değerlendirildi. Grup A'da İLM'nin vitreal yüzeyinde neovasküler endotelyal hücre çekirdeği izlenmedi. Grup B, C, D ve E'de sırasıyla 13,14±1,34, 7,28±0,75, 6,57±1,51 ve 6,71±1,49 ortalama neovasküler endotelyal hücre çekirdeği gözlendi. Grup C, D ve E'de ortalama neovasküler endotelyal hücre çekirdeği sayısı grup B'ye göre anlamlı azaldı (p<0,001). Ortalama neovasküler endotelyal hücre çekirdeği sayısı grup E ile grup C ve D arasında benzerdi (sırasıyla p=0,897, p=0,999). İmmünohistokimyasal boyamada, VEGF immünreaktivitesi sırasıyla 0,07±0,02, 0,97±0,21, 0,29±0,14, 0.37±0.12 ve 0.23±0.17 ve TNF-α immünreaktivitesi sırasıyla 0,02±0,02, 1,11±0,36, 0,38±0,31, 0,37±0,13 ve 0,62±0,21'idi. Grup B'de, VEGF ve TNF-α immünreaktivitesi grup A ile karşılaştırıldığında belirgin olarak arttı (p<0,001). Grup C, D ve E'de VEGF ve TNF-α immünreaktiviteleri, Grup B'ye göre anlamlı olarak azaldı (p<0,001). VEGF ve TNF-a immünreaktiviteleri Grup E ile grup C ve D arasında benzerdi (sırasıyla VEGF; p=0,951, p=0,449 ve TNF-a; p=0,359, p=0,304). Sonuç olarak OİR modelinde CPT veya DCN tedavisi ile neovaskülarizasyon anlamlı oranda baskılandı ve bevacizumab ile kıyaslandığında bu etki benzer bulundu. Sonuçlarımız ROP tedavisi açısından gelecek vadetmektedir. Ancak bu ajanların İV kullanımı ve doz ayarlaması ile ilgili daha ileri deneysel çalışmalar gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Cryptotanshinone, decorin, prematüre retinopatisi, oksijen indükte retinopati
Ratlarda endotoksinle oluşturulan sepsis modelinde Toll-Like Reseptör-4 antagonistinin (Eritoran) retinokoroidal inflamatuar hasara etkisi
Enfeksiyöz bir ajan ile başlatılan ve kontrolsüz sistemik inflamatuar yanıta neden olan sepsis patofizyolojisinde Toll-like reseptörler kilit rol oynamaktadır. Pek çok farklı mikrobiyal yapıyı bağlayabilen bu reseptörlerden TLR4 gram negatif bakteri lipopolisakkaritini tanımaktadır. Başlıca immün sistem hücre yüzeylerinde bulunan ve LPS ile uyarıldığında nükleer faktör kappa B'nin proinflamatuar mediyatör üreten genleri stimüle etmesine neden olan TLR4 molekülünün; çeşitli oküler dokularda da ekprese edildiği gösterilmiştir. TLR4 antagonisti Eritoran, LPS ile TLR4 bağlanmasını önleyen sentetik lipid A analogudur. Bu çalışmanın amacı, endotoksinle sistemik sepsis oluşturulan ratlarda retinokoroidal dokudaki biyokimyasal ve histopatolojik değişiklikleri ortaya koymak ve TLR antagonisti eritoran ile retinokoroidal inflamatuar hasardaki düzelme durumunu değerlendirmektir.Bu çalışma Gazi Üniversitesi Deney Hayvanları Laboratuvarında gerçekleştirildi. Her grupta 10 rat olacak şekilde 5 grup oluşturuldu. 1. grup normal değerlerin belirlendiği sham grubuydu. Kontrol ve çalışma grupları 12. ve 24. saat olmak üzere iki farklı grupta incelendi. Kontrol grubuna kuyruk veninden serum fizyolojik verilirken, çalışma grubuna eritoran verildi. Grupların çalışma saatlerine uygun olarak 12. ve 24. saatlerde kan örneği alındı ve enükleasyon yapıldı. Her ratın bir gözü biyokimyasal değerlendirme diğer gözü de histopatolojik inceleme için kullanıldı. Serum ve retinokoroidal dokuda TNF-?, MDA, NF?B değerlerine bakıldı ve histopatolojik inceleme yapıldı.Sepsisin 12. saatinde çalışma grubunda kontrol grubuna göre tüm değerlerde düzelme izlendiyse de bu değişim istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı. Çalışmanın 24. saatinde sepsisin kötüleşmesine rağmen tüm değerlere istatistiksel olarak anlamlı düzelme izlendi. Serum TNF-? ve NF?B düzeyleri 24. saat çalışma grubunda sham grubundan farklı değildi.TLR4 antagonisti eritoran, tedavinin 24. saatinde TNF-?, MDA ve NF?B düzeyleri ile değerlendirildiğinde hem sistemik hem de retinokoroidal dokuda inflamatuar hasarda anlamlı düzelme sağlamaktadır. Eritoranın göz dokusunda bariyerlerden geçiş, toksisite ve doz belirlenmesi konularında ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Epiretinal membran soyulması sonrası retinanın morfolojik ve fonksiyonel değişimini etkileyen faktörler
Amaç: Epiretinal membran (ERM) gelişen hastalarda uygulanan cerrahi tedavi sonrasında retinanın fonksiyon ve morfolojisinin değişimini etkileyen faktörleri değerlendirmek. Gereç ve yöntem: Çalışma Ağustos 2015 ve Ağustos 2016 tarihleri arasında ERM tanısı almış ve cerrahi uygulanmış ve postoperatif dönemde 12 ay süreyle takip edilmiş olan 51 hastanın 52 gözü dahil edilerek yapıldı. Hastaların preoperatif ve postoperatif 1. ay, 3. ay, 6. ay ve 12. aydaki ayrıntılı oftalmolojik muayeneleri yapıldı ve optik koherens tomografi (OKT) görüntüleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 30'u kadın (%58,8), 21'i (41,2) erkekti. Preoperatif ve postoperatif 12. ayda değerlendirilen parametrelerde cinsiyete göre anlamlı farklılık tespit edilmedi (p>0,005). Hastaların ortalama yaşı 66,9±8,2 idi. 67 yaş altındaki hastalarda preoperatif düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (DEİGK) ortalama 0,736±0,49 logMAR, 67 yaş üzerindeki grupta 0,874±0,36 logMAR olup aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,042). Diğer parametrelerde anlamlı fark tespit edilmedi (p>0,005). Olguların 25'inde (% 48,1) idiyopatik ERM, 27'sinde (% 51,9) çeşitli nedenlere bağlı sekonder ERM mevcuttu. İdiyopatik grupta parafoveal temporal dış retina kalınlığı preoperatif 139,44±29,31 µm iken, sekonder ERM grubunda 165,81±45,41 µm idi ve aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,020). Preoperatif ve postoperatif 12. aydaki değişimler incelendiğinde ise sadece parafoveal temporal dış tabakadaki kalınlık değişimi anlamlı olup (p=0,009), idiyopatik grupta kalınlık artarken, sekonder grupta azalmıştı. Epiretinal membran OKT bulgularına göre fokal yapışık ve diffüz yapışık olarak iki gruba ayrıldığında ise sadece fokal yapışıklık gösteren grupta parafoveal temporal kalınlıktaki değişim anlamlı olarak fazla bulundu(p=0,028). Olguların preoperatif ortalama görme keskinliği 0,81±0,4 (logMAR) iken, postoperatif 12. ayda 0,54±0,4 (logMAR) idi (p<0.001). Preoperatif DEİGK ile postoperatif 12. aydaki DEİGK arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (r=0,573, p=0,001). Başlangıçta ve cerrahi sonrası 12. ayda santral retinal kalınlık (SRK) ile DEİGK arasında anlamlı korelasyon görülemezken (sırasıyla r=0,07, p=0,563; r=-0,14, p=0,282), SRK değişimi ve DEİGK değişimi arasında anlamlı korelasyon bulundu (r=0,395, p=0,003). ERM cerrahisi sonrasında SRK ve parafoveal nazal ve temporal retinanın iç tabakalarında anlamlı kalınlık azalması görülürken (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001), parafoveal nazal ve temporal retinanın dış tabakalarında anlamlı değişiklik olmadığı görüldü (sırasıyla p=0,877, p=0,230). Fotoreseptör iç/dış segmenti (İS/DS) sağlam olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında preoperatif olarak iki grup arasında DEİGK'de anlamlı fark bulunamazken, postoperatif 12. ayda İS/DS hattı sağlam olan grupta anlamlı olarak daha iyi olduğu görüldü (sırasıyla p=0,057, p=0,001). Sonuç: ERM'lerin cerrahi olarak uzaklaştırılması sonrasında retinada fonksiyonel ve morfolojik olarak iyileşme sağlanmaktadır. Başlangıç görme keskinliği ile İS/DS hattı bütünlüğünün postoperatif görme keskinliği için önemli prognostik faktörler olduğu sonucuna varılmıştır.
Deneysel proliferatif vitreoretinopati modelinde oktreotid ve infliksimabın sitokin düzeylerine etkisi
Proliferatif vitreoretinopati aktif sellüler proliferasyon ve traksiyonel retina dekolmanı gelişimiyle karakterize olan ciddi bir hastalık tablosudur. PVR tedavisinde cerrahi ekipman ve vitreoretinal cerrahi tekniklerindeki gelişmelere rağmen olguların birçoğunda sonuç görme keskinliği tatminkar değildir. Bu çalışmanın amacı intravitreal oktreotid ve infliksimabın PVR patogenezinde önemli rol oynayan sitokin düzeylerine ve PVR gelişimi üzerine olan etkinliğini araştırmaktır. Yirmi sekiz adet pigmentli kobay her grupta 7 denek olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup 1'e limbusun 1.5 mm gerisinden 0.2 ml serum fizyolojik intravitreal olarak uygulandı (kontrol). Grup 2'ye aynı metodla 0.07 IU/0.1 ml dispase ve 0.1 ml serum fizyolojik uygulandı (sham). Grup 3'e aynı metodla 0.07 IU /0.1 ml dispase ve 1 mg/0.1ml infliksimab uygulandı (infliksimab). Grup 4'deki kobaylara da aynı metodla 0.07 IU/0.01ml dispase ve 1 mg/0.1ml oktreotid uygulandı (oktreotid). Deney süresi boyunca grub 3 ve 4'e toplam iki kez aynı dozda intravitreal enjeksiyon yapıldı. PVR gelişimi için gerekli olan 10 haftalık süre beklenildi. Deney bitiminde gözler enüklee edilip ikiye bölündü; globun yarısı hematoksilen-eozin ile boyanarak epiretinal membran oluşumu, ganglion hücrelerinde karyopiknoz varlığı, fotoreseptör hücrelerinde bozulma ve retinal fold varlığı açısından histopatolojik olarak değerlendirmeye alınırken, diğer yarısının retinaları ayrılarak IL-1, IL-6, TNF-?, TGF-ß ve PDGF düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. İnfliksimab grubunda histopatolojik olarak fotoreseptör hücrelerde bozulma ve epiretinal membran oluşumu açısından sham grubuna göre anlamlı düzelme olduğu izlendi (p=0.031, p=0018). Oktreotid grubunda ise sadece fotoreseptör hücrelerde bozulma açısından sham grubuna göre anlamlı düzelme olduğu izlendi (p=0.031). Retinal TNF-?, IL-1, IL-6 ve PDGF düzeyleri tedavi gruplarında sham grubuna göre anlamlı düşüş gösterirken (p<0.05), TGF-ß düzeyindeki düşüş tedavi gruplarıyla sham grubu arasında istatiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Sonuç olarak PVR patogenezinde önemli rol oynayan sitokin düzeylerini düşüren, intravitreal infliksimab ve oktreotid PVR gelişimini engelleyebilmektedir. Bu ilaçların PVR'nin profilaksisi ve tedavisinde adjuvan farmakolojik ajan olarak klinikte kullanıma girebilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Proliferatif vitreoretinopati, infliksimab, oktreotid
Deneysel proliferatif vitreoretinopati modelinde Oktreotid'in etkinliği
Proliferatif vitreoretinopati (PVR), retina dekolmanı cerrahisi sonrası başarısızlığın en sık ve en önemli nedenidir. Asıl tedavisi cerrahi olmakla birlikte, yüz güldürücü olmayan sonuçlar araştırmacıları adjuvan farmakolojik ajanları araştırmaya yöneltmiştir. Bu çalışmada intravitreal uygulanan oktreotidin PVR patogenezinde önemli rolleri olan büyüme faktörleri ve PVR gelişimi üzerine olan etkinliğini araştırmak amaçlanmıştır.Çalışmada, 21 adet pigmente kobay randomize olarak üç eşit gruba ayrılmıştır. Grup 1 kontrol grubu olarak belirlenmiş ve limbusun 1,5 mm gerisinden 0.2 ml salin solüsyonu intravitreal olarak uygulanmıştır. Grup 2 sham grubu olarak belirlenmiş ve aynı metodla 0.1 ml'de 0.07 IU dispase ve 0.1 ml salin solüsyonu intravitreal olarak uygulanmıştır. Tedavi grubu olarak belirlenen grup 3'deki deneklere ise yine aynı metodla 0.1ml'de 0.07 IU dispase ve 0.1 ml'de 1 mgr oktreotid intravitreal olarak uygulanmıştır. Deney süresi olan 10 hafta boyunca toplam iki kez oktreotid enjeksiyonu yapılmıştır. 10 haftanın bitiminde enükle edilen gözler ortadan ikiye diseke edilmiş; globun yarısı hematoksilen eozin ile boyanarak epiretinal membran oluşumu, internal limitan membranda bozulma, retinal fold varlığı ve ganglion hücrelerinde karyopiknoz varlığı açısından değerlendirmeye alınmış, diğer yarısının ise ELİSA yöntemiyle TGF ß, IGF 1 ve PDGF değerleri belirlenmek üzere retinaları ayrılmıştır.Tedavi gruplarının histopatolojik incelemesinde özellikle epiretinal membran oluşumu ve internal limitan membranda bozulma açısından anlamlı düzelme görülmüştür (p<0.05). Tedavi grubunda retinal PDGF düzeylerinde anlamlı düşüş gözlenirken (p<0.01), TGF ß ve IGF 1 düzeylerindeki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05).Sonuç olarak oktreotidin bütünüyle olmasa da oldukça etkin şekilde PVR'yi engelleyebileceği görülmüştür. Özellikle de PVR'nin adjuvan tedavisinde denenen diğer antiproliferatif ajanların yan etkileri göz önüne alındığında oktreotid daha güvenli ve etkili alternatif bir ilaç olabilir.Anahtar Kelimeler: PVR, oktreotid, büyüme faktörleri
Deneysel proliferatif vitreoretinopati modelinde Takrolimus'un etkinliği
Regmatojen retina dekolman cerrahisinin en önemli başarısızlık nedeni PVR'dir. Günümüzde vitreoretinal cerrahideki gelişmelere rağmen PVR tedavisinde hala ciddi problemler mevcuttur. Bu nedenle yapılan labaratuar ve klinik çalışmalar sonucunda farmakolojik adjuvan tedavinin proliferatif süreci değiştirip cerrahinin başarısını arttırabileceği görülmüştür. Bizim çalışmamızın amacı intravitreal takrolimusun büyüme faktörleri ve PVR gelişimi üzerine etkisini araştırmaktır.Çalışmamızda her biri yedi pigmentli kobay içeren üç grup oluşturuldu. Grup 1'deki (kontrol) kobaylara intravitreal 0,2 ml salin solüsyonu uygulandı. Grup 2'deki (sham) kobaylara PVR oluşturmak için intravitreal 0,1 ml'de 0,07 IU dispase ve 0,1 ml salin solüsyonu uygulandı. Grup 3'deki (tedavi) kobaylara intravitreal 0,1 ml'de 0,07 IU dispase ve 0,1 ml'de 25 mikrogram takrolimus enjekte edildi. Deney boyunca toplam beş defa intravitreal takrolimus enjeksiyonu yapıldı. PVR gelişimi için 10 haftalık süre beklenildi. Bu süre bitiminde gözler enüklee edildi ve ikiye bölünerek gross patolojik incelemesi yapıldı. Gross patolojik incelemede PVR evreleri belirlendi. Enüklee edilen globun yarısı histopatolojik olarak ERM oluşumu, retinal fold varlığı ve fotoreseptör hücrelerde bozulma açısından değerlendirildi. Globun diğer yarısının retinası ayrılarak ELİSA yöntemiyle TGF- ß, PDGF, FGF düzeyleri değerlendirildi.Ortalama PVR evreleri ağır PVR oranları açısından değerlendirildiğine tedavi grubunda sham grubuna göre anlamlı oranda düzelme görüldü. TGF- ß, PDGF ve FGF düzeylerinde tedavi grubunda sham grubuna göre anlamlı derecede düşüş gözlendi. Histopatolojik düzeyde ERM oluşumu ve retinal fold varlığı açısından tedavi grubunda anlamlı düzelme olduğu görüldü. Fotoreseptör hücrelerde bozulma açısından tedavi ve sham grupları arasında farkın anlamlı olmadığı görüldü.Bu çalışma intravitreal takrolimus uygulamasının PVR gelişimini baskılayabileceğini göstermiştir. Bu sonuçlar PVR proflaksisinde takrolimusun etkili olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: PVR, takrolimus, büyüme faktörleri
İskemik koroner arter hastalığı olan hastalarda retinal mikrovasküler değişiklikler
Bu çalışmada koroner arter hastalığı (KAH) nedeniyle koroner anjiografi yapılan koroner damarlarında tıkanıklık tespit edilen hastaların optik kohorens tomografi anjiografi (OKTA) kullanılarak retinal mikrovasvasküler yatakta meydana gelen değişimlerin ilişkilendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem 01/ 05/ 2022-31/ 05/ 2022 tarihleri arasında koroner arter hastalığı (KAH) nedeniyle Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda kardiyolog tarafından koroner anjiografi yapılan ve damarlarında tıkanıklık tespit edilen hastaların oküler muayenesi göz uzmanı tarafından ilk bir hafta içinde yapıldı. Çalışmaya dâhil edilen hastaların en iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri (EİDGK) biyomikroskopik ve funduskopik muayeneleri yapıldı. Göz içi basınç ölçümlerine bakıldı. Sigara kullanım durumu sorgulandı. Boy ve kilo ölçümleri alındı. KAH nedeniyle koroner anjiografi sonucu koroner damar tıkanıklığı tespit edilen 40 hasta KAH grubu, sağlıklı 40 birey Kontrol grubu olarak gruplandırıldı. OKTA'da çekim sinyal gücü >0.7 olan bireylerin sağ gözleri çalışmaya dâhil edildi. OKTA ölçümlerinden önce hastaların pupillaları %1 tropikamid ile dilate edildi. FAZ alanı (mm2), FAZ perim (mm) ve Foveal vasküler Dansite (%), Non-flow Area (mm2) OKTA ile görüntülenmesi RTVue-XR SD-OCT (AngioVue, v2018.1.1.60) OKTA cihazı kullanılarak yapıldı. 3x3 mm OKTA görüntüleri değerlendirilerek parafoveal bölgede YKP ve DKP'deki superior, inferior, temporal ve nazal kadranlardaki kapiller pleksusların vasküler dansitesi (%) cihaz yazılımı ile otomatik olarak ölçüldü. SSADA algoritması kullanılarak belirlenen bölgedeki kan akışı belirlendi. Bulgular Katılımcılar Kontrol ve KAH grubu olarak değerlendirildi. Cinsiyet dağılımı kontrol grubunda 33 erkek, 7 kadın; KAH grubunda 25 erkek, 15 kadın şeklindeydi. KAH ile Kontrol grubu arasında KAH grubunda foveal vasküler dansite (VD) parametresinde istatiksel olarak anlamlı azalma görüldü (p= 0,004). KAH ile kontrol grubu arasında KAH grubunda DKP whole ınferıor hemi, parafoveal inferıor, parafoveal temporal, foveal VD parametrelerinde istatiksel olarak anlamlı azalma görüldü (sırasıyla p=0,03, p =0.026, p=0.04, p=0.031). KAH ile Kontrol grubu arasında YKP VD tüm parametrelerinde KAH grubunda azalma olduğu izlendi. Whole ımage, whole superıor hemi, whole ınferıor hemi, parafoveal, parafoveal superıor hemi, parafoveal inferıor hemi, parafoveal temporal, parafoveal inferıor VD parametrelerinde istatiksel olarak anlamlı azalma görüldü (sırasıyla p=0.001, p=0.013, p<0.001, p=0.003, p=0.04, p<0.001, p<0.001, p<0.001). KAH grubunda HT olan 29 hasta ile olmayan 11 hastanın YKP VD oranları karşılaştırıldığında 2 grup arasında foveal, parafoveal inferıor VD parametrelerinde istatiksel olarak anlamlı azalma görüldü (sırasıyla p=0.023, p=0.037). 2 grup arasında DKP VD oranları karşılaştırıldığında foveal VD parametresinde istatiksel olarak anlamlı azalma olduğu görüldü ( p=0.007).KAH grubunda HT olan 29 hasta ile olmayan 11 hastanın FAZ parametreleri karşılaştırıldığında FAZ mm2, FAZ perim(mm) parametrelerinde istatiksel olarak anlamlı artış görüldü (sırasıyla p=0.026,p=0.008). KAH ve Kontrol grubundaki tüm bireylerin sigara kullanım durumuna göre DKP VD parametreleri karşılaştırıldığında whole superıor hemi, whole ınferıor hemi, parafoveal inferıor VD parametrelerinde istatistiksel olarak anlamli azalma olduğu görüldü (sırasıyla p=0.043, p=0.018, p=0.004). OKTA DKP VD parametreleri VKİ ve koroner damar tıkanıklık oranları ile korele edildiği zaman anlamlı bir korelasyon izlenmedi. OKTA FAZ parametreleri VKİ ve koroner damar tıkanıklık oranları ile korele edildiği zaman anlamlı bir korelasyon izlenmedi. OKTA YKP VD parametreleri VKİ ile korele edildiği zaman; whole image inferior hemi, parafoveal ınferıor hemi, temporal, ınferıor VD parametrelerinde anlamlı negatif korelasyon izlendi (sırasıyla p=0.002, p=0.001, p=0.009, p=0.001). Koroner damar tıkanıklarından LAD ve RCA tıkanıklık oranları YKP VD parametreleri ile korele edildiği zaman anlamlı korelasyon izlenmedi. CX damar tıkanıklık oranları YKP VD paremetreleri ile korele edildiği zaman whole ımage, parafoveal, parafoveal inferıor, temporal VD parametrelerinde anlamlı negatif korelasyon izlendi (sırasıyla p=0.035, p=0.049, p=0.016, p=0.035). Sonuç OKTA Retinal vasküler dansiteyi ölçebilen noninvaziv hızlı işlem süresine sahip bir cihaz olup retinal vasküler dansitede meydana gelebilecek değişimleri ölçebilmektedir. Retinal damarlarda meydana gelen vasküler dansite azalması benzer yapısal özelliklere sahip koroner damarlarda meydana gelebilecek stenozun habercisi olabilir. OKTA ile ölçülebilen retinal vasküler değişimler erken dönemde koroner arter hastalığının belirlenmesi için faydalı olabilir. OKTA koroner arter hastalıklarının erken tanı ve tedavi takibinde kullanılabilinir.
İntravitreal ranibizumab ve aflibersept enjeksiyonu ile tedavi edilen retinal ven tıkanıklığı olgularında optik koherenstomografi bulgularının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada retinal ven tıkanıklığına (RVT) bağlı gelişen makula ödemi (MÖ) olgularında aflibersept ve ranibizumabın optik koherans tomografi (OKT) bulguları üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada RVT tanısı ile Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Retina Birimi'ne başvuran hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. Şubat 2013-Mart 2020 arasında RVT nedeniyle intravitreal ranibizumab (İVR) veya intravitreal aflibersept (İVA) enjeksiyonu yapılmış ve en az 6 ay düzenli takip edilmiş 70 hastanın 70 gözü incelendi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, eşlik eden hastalıkları, enjeksiyon öncesi ve enjeksiyon sonrası 1.ay ve 6.ayda en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) değerlendirildi. OKT (Heidelberg Engineering Spectral OCT, USA) kullanılarak; santral makula kalınlığı (SMK), hiperreflektif nokta (HRN) varlığı, en büyük intraretinal kistin (İRK) horizontal boyutu, subretinal sıvının (SRS) vertikal boyutu, elipsoid zon (inner segment/ outer segment) (EZ) bütünlüğü, dış limitan membran (DLM) bütünlüğü, epiretinal membran (ERM) varlığı, santral foveanın 1mm'lik alanında retina iç katmanlarında düzensizliğin (DRIL) horizontal boyutu kaydedildi. Bulgular: Ortalama yaş İVA grubunda 56.82 ± 10.58 iken İVR grubunda 57.03 ± 13.04 idi. İVA grubunda kadın sayısı 17 (50.0%), erkek sayısı 17 (50.0%) iken İVR grubunda kadın sayısı 14 (38.9%), erkek sayısı 22 (61.1%) idi. İVA grubunda 34 göze aflibersept; İVR grubunda ise 36 göze ranibizumab enjeksiyonu yapıldı. İVA grubunda ortalama enjeksiyon sayısı 3.38 ± 1.04 iken İVR grubunda 3.44 ± 0.84 idi. İVA grubunda 13 (38.2%) hastada hipertansiyon (HT), 10 (29.4%) hastada diyabetes mellitus (DM), 7 (20.6%) hastada koroner arter hastalığı (KAH) ve 10 (29.4%) hastada birden fazla ek hastalık izlendi. İVR grubunda ise 15 (41.7%) hastada HT, 10 (27.8%) hastada DM, 2 (5.6%) hastada KAH ve 7 (19.4%) hastada birden fazla ek hastalık izlendi. Her iki grup arasında demografik ve klinik değişkenler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlemlenmemiştir (p>0.05) iii İVA grubunda enjeksiyon öncesine göre enjeksiyon sonrası 6. ayda SMK'deki azalma miktarı İVR grubuna göre istatistiksel olarak daha fazla saptandı. (p: 0.032). Tüm hastalar değerlendirildiğinde EİDGK (logMAR) ve SMK arasında 6. ayda istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon izlendi (r :-0.316; p: 0.008). Enjeksiyon öncesine göre enjeksiyon sonrası 1. ayda İVA grubunda en büyük İRK'nin horizontal boyutundaki azalma miktarı İVR grubuna göre istatistiksel olarak daha fazla görüldü (p: 0.043). DRIL genişliğindeki azalma açısından karşılaştırdığımızda 6. ayda İVA grubundaki azalma İVR grubuna göre istatistiksel olarak daha fazla idi (p: 0.009). İVA ve İVR grupları EİDGK, HRN sayısında azalma, SRS'nin ortalama vertikal boyutundaki azalma, EZ ve DLM bozukluğunun düzelmesi ve ERM varlığındaki değişim açısından karşılaştırıldığında enjeksiyon öncesine göre enjeksiyon sonrası 6. ayda her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p: 0.090; p: 0,779; p: 0,433; p: 0,553; p: 0,264; p: 0,809 sırasıyla). Sonuç: RVT'ye bağlı gelişen MÖ olgularına yapılan intravitreal aflibersept enjeksiyonun ranibuzumaba göre SMK, İRK ve DRIL üzerine daha etkili olduğu izlenmiştir. Her iki ilacın diğer OKT bulguları üzerine etkileri ise benzer görülmüştür. Bu alanda uzun takipli ve geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Retinal ven tıkanıklığı, optik koherans tomografi, aflibersept, ranibizumab
Ambliyopi olgularında maküla kalınlığının optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bir gözü ambliyop olan hastaların, ambliyop olmayan diğer gözlerinin maküla kalınlığını mukayese edilerek, maküla da yapısal değişiklikleri belirlemek ve optik koherens tomografinin erken tanı aracı olarak değerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Şaşılığa bağlı ambliyopisi olan 27 göz grup 1, anizometropiye bağlı ambliyopisi olan 18 göz grup 2 ve ambliyopisi olmayan 45 göz ise grup 3 olarak sınıflandırıldı ve kendi aralarında mukayese edilerek değerlendirildi. Tüm olgularda tam bir oftalmolojik muayeneye ek olarak optik koherens tomografi ile maküla kalınlığı analizi yapıldı. Bulgular: Grup 1 ile kontrol grubu karşılaştırıldığında santral maküla kadran kalınlığında, istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,01). Süperior maküla kadranı, inferior maküla kadranı, nazal maküla kadranı ve temporal maküla kadranları arasında ise istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. (p<0,05). Grup 2 ile kontrol grubu karşılaştırıldığında temporal maküla kadran kalınlığında, istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,041). Süperior maküla kadranı, inferior maküla kadranı, nazal maküla kadranı ve santral maküla kadranları arasında ise istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. (p<0,05). Grup 1 ile grup 2 grupları karşılaştırıldığında santral maküla kadran kalınlığında, istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,038). Süperior maküla kadranı, inferior maküla kadran, nazal maküla kadranı ve temporal maküla kadranları arasında ise istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. (p<0,05). Sonuç: Ambliyopide saptanan maküla kalınlığındaki değişiklikler, maküla da yapısal değişikliklerin olduğunu göstermektedir. İn vivo, non-invaziv bir görüntüleme yöntemi olan Optik Koherens Tomografi'nin ambliyopi olgularında erken tanı aracı olarak umut vadetmektedir. Anahtar sözcükler: Ambliyopi, maküler kalınlık, optik koherens tomografi
Retinal imgelerde optik disk ve makulanın tespiti ve değerlendirilmesi
Bu çalışmada optik diskin tespiti, bölütlenmesi ve ölçümü için ve makulanın lokalizasyonu için basit ve etkin yöntemler önerilmektedir. Tez kapsamında ayrıca optik disk çapı ölçülmektedir. Ayrıca geliştirilen sistem, bulunan makula ve optik disk konumları için bir doğrulama mekanizması sunmaktadır. Böylece, mevcut sistemlerde sunulmayan bu özellikle, bulunan optik disk ve makula konumlarının doğrulukları açısından güvenilirlikleri artırılmaktadır.Geliştirilen optik disk ve makulanın bulunmasına yönelik yöntemler, mevcut optik disk ve makula tespitine yönelik geliştirilmiş yöntemlerden, genel olarak ters bölütleme, arka plan imgesinin çıkarılması vb. bazı farklı özellikler sergilemektedir.Çalışma kapsamında ayrıca bazı diyabetik retinopati lezyonlarının bölütlenmesi için de yöntemler önerilmektedir. Tez çalışması kapsamındaki diğer çalışma da retinal damarlara dayalı biyometrik tanıma sistemi önerisidir. Bu yaklaşım, retinal damarlar, estetik ameliyat vb. yöntemlerle değiştirilemeyeceğinden, biyometrik tanıma alanında kullanılabilecek en güvenli araçlardan birini sunmaktadır.Geliştirilen yöntemler KTÜ'den edinilen ve STARE veri kümesinden sağlanan birçok görüntü üzerinde test edilmiş olup; test sonuçları umut vericidir. Ayrıca diyabetik retinopati tespit ve bölütlemesi ve biyometrik tanıma ile ilgili öneri de oldukça başarılı sonuçlar vermiştir.