Adnan Menderes University
Anabilim Dalı

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Adnan Menderes University

610

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Patent duktus arteriozuslu olgularda serum BNP düzeyleri

AMAÇ: Hemodinamik olarak olarak anlamlı patent duktus arteriozus (haPDA) tanısının, erken postnatal dönemde, serumdan bakılacak bir belirteç ile doğrulanması ve medikal tedaviye yanıt vermeyecek olguların öngörülmesi, bu olguların prognozuna olumlu yönde katkıda bulunacaktır. Prematürelerde, plazma beyin natriüretik peptid (BNP) konsantrasyonları, ekokardiyografiyle iyi korele olması nedeniyle umut vaadetmektedir. Çalışmamızın birincil amacı, erken postnatal dönemde, PDA'ya ilişkin ekokardiyografik ve klinik bulguları değerlendirmek, ekokardiyografik belirteçler ile BNP'nin ilişkisini inceleyerek, tedavi gereksinimi olan bebeklerin ayırt edilmesini sağlamaktır. Çalışmamızın ikincil amacı ise, endotelin-1 (ET1) ve platelet ilişkili büyüme faktörünün (PDGF) duktal kapanmadaki rollerini incelemektir.GEREÇ VE YÖNTEM: 1 Aralık 2011-1 Kasım 2012 tarihlerinde, Adnan Menderes Üniversitesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde izlenen 32 haftanın altındaki 53 preterm bebek çalışmaya dahil edildi. Bebekler, 48-72. saatlerinde PDA açısından çocuk kardiyoloğu tarafından değerlendirildi, ekokardiyografik inceleme yapıldı. Duktus çapı?1,4 mm, LA/Ao?1,4:1, aortada diastolik akım varlığı, pulmoner arterde diastolik akım?0,20 m/sn olan olgular haPDA kabul edildi. HaPDA saptanan olgulara, klinik bulguları da göz önünde bulundurularak, oral ibuprofen ile kapatma tedavisi verildi. Tedavi kararında değerlendirilen klinik bulgular, solunum sıkıntısında artış gözlenmesi, mekanik ventilator parametrelerinde artış gereksinimi, metabolik asidoz, apne, hiperdinamik prekordiyum, sıçrayıcı nabız, devamlı ya da sistolik ejeksiyon üfürümü, hipotansiyon, akciğer grafisinde pulmoner ödem görünümü ya da endotrakeal tüpten pembe renkli sekresyon gözlenmesi idi. Bebeklerden, 48-72. saatlerinde ve 5-7. günlerinde serum BNP, ET1 ve PDGF düzeyleri için 1cc kan alındı.BULGULAR: Olguların ortalama doğum ağırlığı 1368,8±351,1 (700-2070) g, ortalama gestasyonel yaşı 29,6±1,6 (26-32) hafta idi. Olguların 31'i (%58) erkekti. Olguların 32'sinde (%60,4) PDA saptanmazken, 9'unda (%17) spontan kapanan PDA, 12'sinde (%22,6) tedavi gerektiren PDA vardı. Gruplar, gebelik haftası bakımından benzerken, doğum ağırlığı tedavi gereksinimi olanlarda PDA saptanmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük saptandı (p<0,05). Antenatal özelliklerden PDA insidansına etki eden bir faktör saptanmadı. PDA için tedavi gereksinimi olanlarda; 48-72. saatte solunum desteği ihtiyacı, diğer iki gruba göre daha yüksek bulundu (p<0,01). RDS sıklığı ve en az iki doz surfaktan ihtiyacı, tedavi gereksinimi olan grupta, PDA saptanmayan gruba göre daha yüksek oranda saptandı (p<0,01). Ekokardiyografik belirteçlerden, tedavi gereksinimini öngörmede, duktal çap, pulsatilite indeksi, APA diastolik, LV/Ao ölçütleri yüksek duyarlılık ve özgüllük göstermekteydi. SVC, LVO/SVC, mitral E/A parametrelerinin tanısal duyarlılık ve özgüllükleri düşüktü. Erken postnatal dönemde, PDA tanısında klinik bulgular tek başına değerlendirildiğinde, tedavi kararını öngörmede yeterli değildi. 48-72. saatte, serum BNP düzeyleri >149,7 pg/ml iken, tedavi kararını %91,7 duyarlılık ve %73,2 özgüllük ile öngörmekteydi. 48-72. saatte plazma ortalama ET1 düzeyleri bakımından gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmazken, 5-7. günde, spontan kapanma sağlanan grupta, PDA saptanmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0,05). PDA insidansı ile PDGF, MPV, PDW, trombosit sayısı ve kütlesi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı.SONUÇ: Ekokardiyografi, PDA tanısında, erken postnatal dönemde yüksek duyarlılık ve özgüllük göstermektedir. 48-72. saatte serum BNP düzeyleri, ekokardiyografi parametreleri ile yüksek düzeyde korelasyon göstermesi ve duyarlılık ve özgüllüğünün yüksek olması nedeniyle, ekokardiyografiye erişimin mümkün olmadığı merkezlerde ya da ekokardiyografik bulguları sınırda olan bebeklerde, tedavi kararını öngörmek için kullanılabilir. PDA patogenezinde, ET1, PDGF ve trombosit işlevlerini inceleyen prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

Duktus arteriozusEkokardiyografiKan serumu+1
Defne Engür
Adnan Menderes University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Glukoz 6 fosfat dehidrogenaz enzim eksikliği olan çocuklarda mutasyon analizi çalışması

AMAÇ: Glukoz 6-fosfat dehidrogenaz enzim eksikliği olan çocuklarda Dünya?da ve Türkiye?de en sık rastlanan mutasyon olan G6PD S218F Akdeniz mutasyonunun görülme sıklığını belirlemek. GEREÇ ve YÖNTEMLER: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematolojisi ve Neonatoloji Bilim Dalları?nda 2004-2012 yılları arasında Glukoz 6 fosfat dehidrogenaz enzim eksikliği tanısı alan, enzim düzeyi düşük saptanan (<6 U/grHb) ve mutasyon çalışması yapılmış olan hastalar dahil edildi. Hastaların başvuru yakınması ve öyküsü, fizik inceleme bulguları, laboratuvar sonuçları (tam kan sayımı, karaciğer fonksiyon testleri, enzim düzeyleri, mutasyon analizi sonuçları) kaydedildi. Enzim düzeyi biyokimya labaratuvarında quantitative spectrophotometry yöntemi ile, mutasyon analizi genetik laboratuvarında lightcycler 1.5 real-time PCR cihazında melting-curve analizi ile yapıldı. BULGULAR: G6PD enzim eksikliği anemisi tanısı konulan 60 hastanın, 29?u yenidoğan sarılığı , 31?i favizm nedeniyle başvurdu. Hastaların 44?ü erkek (%73,3), 16?sı (%26,7) kız; favizm tanısı konulan olguların 27?si (%87) erkek, 4?ü (%13) kız; yenidoğan sarılığı olgularının 17?si (%58) erkek, 12?si (%41,3) kız idi. Favizm tanısı konulan 31 olgunun 30?unda halsizlik 28?inde sarılık ve 22?sinde kusma yakınması mevcuttu. Bakla yedikten sonra semptomların görülmesi arasında geçen süre ortalama 6 saat (dağılım (2-24 saat) idi. Yenidoğan döneminde sarılık ile başvuran olguların üçünde patolojik sarılık (ilk 24 saat içinde başlayan sarılık), 16?sında uzamış sarılık öyküsü mevcuttu. Sarılıklı bebeklerin hiçbirisinde anemi saptanmaması konjugasyon bozukluğunun temel mekanizma olduğunu düşündürdü. Toplam üçü erkek, biri kız 4 bebeğe hiperbilirubinemi nedeniyle kan değişimi yapıldı. G6PD eksikliği saptanan 60 olgunun 15?inde (%25) homozigot, 6?sında (%10) heterozigot olmak üzere 21 hastada (%35) G6PD S218F Akdeniz mutasyonu tespit edildi. Mutasyon saptanan olguların 13?ünde (%42) favizm, 8?inde (%27) yenidoğan sarılığı mevcuttu. Homozigot mutasyon saptanan 15 hastanın 1?si (%6,6) kız, 14?ü (%93) erkekti. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.001). G6PD S218F heterozigot mutasyonu saptanan 6 hastanın hepsi kızdı. Homozigot mutasyon saptanan olguların 4?ü YDS, 11?i bakla yeme sonrası sarılık; heterozigot mutasyon saptanan olguların ise 4?ü YDS, ikisi bakla yeme sonrası sarılık yakınmasıyla başvurdu.G6PD S218F mutasyon görülme sıklığı açısından favizm ve yenidoğan sarılığı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (P=0.130). 48 SONUÇ: Çalışmamızda G6PD S218F Akdeniz mutasyonu sıklığını %35 olarak saptadık. Bu oran ülkemizdeki diğer çalışmalarda belirtilen oranlardan (%53-80) düşüktü. Bu durum bölgesel farklılıklara bağlı olabileceği gibi çalışmalardaki olgu sayılarının ve olgu özelliklerinin farklılığından da kaynaklanabilir. Akdeniz mutasyonu dışındaki diğer mutasyonların DNA dizi analizi ile saptanması bölgemizin özelliklerini daha iyi yansıtacaktır. Anahtar sözcükler: G6PD S218F mutasyonu, Akdeniz mutasyonu, glukoz-6-fosfat dehidrogenaz eksikliği, yenidoğan sarılığı, favizm

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıEnzimler+5
Engin Tetik
Adnan Menderes University
2013
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Atopik çocukta inek sütü alerjisi değerlendirmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Atopik hastalıklarda, atopik marş olarak bilinen süreçte besin alerjileri ve atopik dermatit ilk sırayı alır. İnek sütü alerjisi (İSA) özellikle küçük çocuklarda en sık görülen besin alerjileri arasındadır. Çalışmada atopik çocuklarda İSA sıklığı, diğer memeli sütleri ile çapraz reaksiyon oranları ve tanısal testlerin duyarlılıklarının değerlendirilmesi amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: 2010-2012 yıllarında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk İmmunolojisi ve Alerji Hastalıkları BD?de atopik dermatit ve hışıltılı çocuk tanılarıyla izlenen 0-2 yaş arası 63 olgu çalışmaya alındı. Olguların şikayetleri, özgeçmişleri, soy geçmişleri, beslenme ve atopi öyküleri sorgulandı. Total IgE ve spesifik IgE için kan örneği alındı. İnek, koyun, keçi ve deve sütü ile deri testleri (deri delme testi(SPT), atopi yama testi(APT)) ve inek sütü ile açık besin provokasyonu yapıldı. BULGULAR: Atopik dermatit ve hışıltılı çocuk olan 63 atopik olgunun 28?ine (%44) İSA tanısı konuldu. Olgularda açık besin provakasyonu ile %69?unda erken reaksiyon, %31?inde geç reaksiyon saptandı. Atopik dermatitte %49, hışıltılı çocukta %30, atopik dermatit ve hışıltılı çocukta %30, gastrointestinal sistem yakınması olanlarda %100 İSA saptandı. Deri prick testinde, keçi sütüne %82.6, koyun sütüne %87, deve sütüne %13; atopi yama testinde, keçi sütüne %86.7, koyun sütüne %90, deve sütüne %33.3 çapraz reaksiyon saptandı Erken reaksiyonlarda; duyarlılığın en iyi spesifik IgE (%50), özgüllüğün ve pozitif prediktif değerin (PPD), SPT ve APT(15.dk) ile (%100), negatif prediktif değerin(NPD) ise spesifik IgE ile (%74.3) ölçüldüğü saptandı. Geç reaksiyonlarda; duyarlılığın en iyi spesifik IgE ve APT (48.saat) ile (%50), özgüllüğün SPT ve APT(15.dk) ile (%100), PPD?in APT (48.saat) ile (%50), NPD?in ise APT (48.saat) (%86.5) ile saptandı. SONUÇ: Çalışmada inek sütü alerjisinin, atopik olgularda oldukça sık görüldüğü; İSA olanlarda SPT ve APT ile keçi ve koyun sütü ile yüksek oranlarda, deve sütü ile düşük oranlarda çapraz reaksiyon olduğu görüldü. Açık besin provakasyonuna göre tanısal testler değerlendirildiğinde APT (15.dk) değerlendirilmesinin erken reaksiyonları belirlemede, APT (48.saat) değerlendirilmesinin geç reaksiyonları belirlemede etkin bir yöntem olduğu gösterildi.

AlerjenlerAlerji ve immünolojiBesin alerjisi+5
Özlem Sancaklı
Adnan Menderes University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ventriküler septal defektli olguların prognozu ve bununla ilişkili faktörler

AMAÇ: İzlediğimiz ventriküler septal defektli hastaların doğal seyrini ve bununla ilişkili faktörleri belirlemekti. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2007- Aralık 2011 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalında ekokardiyografik inceleme ile izole VSD tanısı alan 177 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. BULGULAR: İzole VSD tanısı ilk 3 ayda konmuş 119 olgu içinde en sık(%57,9) müsküler VSD gözlendi. Bunu %39,5 ile membranöz VSD izledi. Müsküler VSD?lerin ortalama çapı, membranöz VSD?lere göre daha küçüktü. VSD sıklığı kızlarda biraz daha fazla olmakla birlikte istatistiksel fark yoktu. Olguların doğumdaki ortalama SDS(Standart Deviasyon Skoru) değerleri negatif olup intra uterin büyüme geriliğine işaret ediyordu. Çapı 4 mm?den küçük VSD?li olguların 2-4 ay sonraki SDS değerleri normale gelirken, daha büyük VSD?lilerin büyüme gerilikleri benzer şekilde devam ediyordu. Olguların az bir kısmında üfürümsüz küçük müsküler VSD saptandı. Spontan kapanma oranı müsküler defektlerde membranözlere göre daha fazlaydı. Bunda müsküler defektlerin genelde membranözlere göre daha küçük olması en önemli nedendi. Çapı 4 mm ve altındaki müsküler VSD?lerin 6 aya kadar tahmini kapanma oranı %46, membranözlerin %24; 2 yaşa kadar müskülerlerin %79, membranözlerin %61 bulundu. İzlemdeki olguların hiçbirinde 2 yaştan sonra spontan kapanma gözlenmedi. Çapı 4 mm?den büyük sadece 1 membranöz VSD, septal anevrizma gelişimi ile spontan kapandı. Membranöz VSD?lerin 2 mm?den küçük olanları septal anevrizma gelişmeden kapandı; 2-4 mm arasındakilerin yarıdan fazlası septal anevrizma ile kapandı. Tüm olguların %7,3?ünde operasyon gerekti (%5,6 tam kapatma, %1,7 banding). Bunların hiç birinde preoperatif anjiokardiyografiye gerek duyulmadı. VSD çapı 6 mm?den küçük hiç bir olguda operasyon gerekmedi. Opere edilen olgularda artmış pulmoner kan akımı bulgusu olarak pulmoner kapakta akım gradiyenti en az 15 mmHg idi. Sol sağ şanta bağlı olarak sol ventrikül ve sol atriyum birlikte genişlemekteydi. VSD çapı sol ventrikül ve sol atriyum çapları ile yüksek ilişkili iken, sol ventrikül ve sol atriyumun aort anulusuna oranı ile ilişkisiz bulundu. Subaortik diskret membran, aort yetmezliği, aort kapak prolapsusu, 50 infundibuler stenoz seyrek görüldü (%3?ten az sıklıkta). Bakteriyel endokardite rastlanmadı. Operasyona bağlı mortalite gözlenmedi. Operasyondan sonra hemodinamik öneme sahip rezidü VSD gözlenmedi. 3 küçük rezidü VSD?nin 2?si spontan kapandı. SONUÇ: İlk 3 ayda tanı alan izole VSD?lerde küçük müsküler defektler en sık görülmüştür. 4 mm?den küçük membranöz ve müsküler defektlerin çoğu 2 yıl içinde spontan kapandığı saptanmıştır. Çapı 6 mm veya daha büyük kalmaya devam eden olgular operasyon gerektirmiştir. Subaortik diskret membran, aort yetmezliği, aort kapak prolapsusu, infundibuler stenoz seyrek bulunmuştur. Sonuç olarak VSD, uygun izlem ve tedavi ile olguların büyük çoğunluğunda iyi seyirli bir hastalık olarak değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ventriküler septal defekt, prognoz ,çocuk, ekokardiyografi

EkokardiyografiKalp septum defektleri-ventrikülerPrognoz+2
Serap Tetik
Adnan Menderes University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda periferik lenfoadenopatilerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç Çocukluk çağında periferik lenfadenopati sık rastlanan bir bulgudur. Genellikle kendini sınırlayıcı, benign bir durum olabilmesine karşın altta yatan ciddi sistemik bir hastalığın veya malignitenin ipucuda olabilir. Bu çalışmanın amacı lenfadenopati tanımı, bölgesel ve yaygın lenfadenopatinin ayırıcı tanısı, lenfadenopatili hastanın değerlendirilmesinde sistematik yaklaşım, epidemiyolojik özellikleri, etiyolojik dağılımı, klinik ve laboratuvar bulguları, biyopsi yapılması gereken durumlar kısacası tanı, tetkik ve izlem süreçlerinin değerlendirilmesidir. Hastalar ve Yöntem Çalışmaya Ocak 2008 ile Aralık 2011 tarihleri arasında ADÜ Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Onkoloji polikliniğine periferik lenfadenopati yakınması ile başvuran olgular incelendi. Olguların epidemiyolojik özellikleri, klinik ve laboratuvar bulguları dosyalarından retrospektif olarak değerlendirildi. İstatistiksel değerlerdime SPSS- 17.0 programı kullanılarak yapıldı. Toplam 151 olgunun epidemiyolojik ve klinik verileri gözden geçirildi. 14 olguda (%9) yapılan incelemeler sonucunda lenfadenopati dışı kitle saptandı ve değerlendirme dışında tutuldu. Kalan 137 olgunun 91?i (%66) erkek, 46?sı (%34) kız ve yaş ortalaması 6,6 yıl idi. Hastaların 130?u (%) benign, 7?si (%) malign lenfadenopati tanısı aldı. Malign hastalık tanısı alan olgularda yaşları 6 ile 12 yıl arası ve lenfadenopati çapı 3 cm?den büyük idi. Benign hastalık tanısı alan olgularda yaş ortalaması 6,49 ± 4,30 yıl ve %78?inin lenfadenopati çapı 1- 3 cm olarak saptandı. Lenfadenopatinin yaygınlığı açısından değerlendirildiğinde olguların 116?sında (%85) bölgesel, 21?inde (%15) yaygın lenfadenopati vardı. Olguların 47?sinde (%34) semptom süreleri kronik, 90?ında (%66) akut olduğu ve malignite tanısı alan olguların kronik lenfadenopati olma olasılığı benign lenfadenopati tanısı alan olgulara göre daha yüksek orana sahip olmakla birlikte istatistiksel farklılık saptanmadı. Malign olguların %71?i fiske, %86?sı sert ve lastik kıvamında, benign olguların %97?si hareketli, %57?si yumuşak kıvamda olduğu malignite tanısı alan olguların fiske, sert ve lastik kıvamda olma olasılığı benign lenfadenopatisi tanısı alan olgulara göre daha yüksek orana sahip olup istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Akciğer grafisinde mediastinal genişleme saptanan 4 olguda malign lenfadenopati saptanmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Olguların 14?üne eksizyonel biyopsi yapıldı. Bunların 7?sinde (%50) malign nedenler saptandı. Benign grupta en sık neden reaktif lenf nodu hiperplazisi (%50 ), malign grupta en sık neden Hodgkin lenfoma (%86) ve 1 olguda da nazofarenks kanseri (%14) saptandı. Çocukluk çağında periferik lenfadenopati sık karşılaşılan yakınma veya fizik inceleme bulgusudur. Sıklıkla benign nedenlere bağlı gelişmekle birlikte nadiren altta yatan malign hastalığın bulgusu olabilir. Boyutları 4 haftadan uzun süredir devam eden, 3 cm?den büyük boyutta, sert, fiske lenfadenopatilerde ve lenfadenopati ile birlikte göğüs grafisinde patoloji saptanan olgularda malignite olasılığı yüksektir. Bu özelliklere sahip olan lenfadenopatilerde eksizyonel biyopsi planlanmalıdır. Anahtar kelimeler Çocukluk çağı, periferal LAP, benign, malign

LenfadenitLenfatik hastalıklarLenfatik metastazlar+2
Munire Gart
Adnan Menderes University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kongenital hidronefroz tanısı almış olguların değerlendirilmesi

Antenatal hidronefroz renal pelvis transvers çapının 5 mm'nin üzerinde olması olarak kabul edilmektedir. Fizyolojik olması dışında anomalilerle birlikte görülebildiği için çocuklarda böbrek hasarına neden olabilir. Serum Sistatin-C ve Transforming Growth Faktör-B (TGF-B)'nın erken böbrek hasarının tespitinde kullanılması ile ilgili çalışmalar vardır. Bu çalışmada, kongenital hidronefroz tanısı konulan olgularda konjenital hidronefroza yol açan nedenlerin belirlenmesi, konjenital hidronefroz yönünden klinik gidiş ve tedavilerin saptanması ve konjenital hidronefrozun böbrek hasarı oluşturmasındaki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Nefroloji Polikliniğinde izlenen yaş ortalaması 39,9±22,3 ay ve yaş dağılımı 11-60 ay olan 70 hasta dahil edildi. Benzer özellikleri olan 20 sağlıklı çocuk ile kontrol grubu oluşturuldu. Dosya kayıtlarından ilk tanı alma zamanı, doğum bilgileri, hidronefroz ile ilgili bilgileri ve beş yaşına kadar çekilmiş olan USG, MSUG, MAG 3, DMSA sonuçları, cerrahi varsa cerrahi sonuçları retrospektif tarama yapılarak değerlendirildi. İdrar kültüründe üreme olmayan olgular çalışmaya alındı. Tüm olgularda serum Sistatin-C ve TGF-B düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. İstatistiksel değerlendirme t-Testi, Mann-Whitney U testi, ki-kare testi, Spearman's korelasyon testleri ile yapıldı. Çalışmaya alınan antenatal hidronefrozlu 70 olgunun %72,8'i erkekti ve %62,9'una üçüncü trimesterde tanı konulmuştu. İzlemde 6.ay USG da %30'unda ve 1.yaş USG de %17,1'inde böbrek pelvis çapı azalmış olarak bulunmuştu. Olguların %60'ına MSUG, %31,4'üne DMSA yapılmıştı. %10'u UPD, %7,1 VUR, %2,9' UVD ve %1,4'ü PUV tanıları aldı. 37 olgunun %70,2'sinin hidronefrozunun kendiliğinden düzeldiği, 3 olgunun cerrahi yöntemle düzeldiği, %42,8'inin halen hidronefrozlarının sürdüğü görüldü. Serum sistatin-C ve serum TGF-β1 düzeyleri kontrol grubundan daha yüksekti. Serum sistatin-C düzeyi erkeklerde kızlara göre anlamlı olarak yüksek saptandı. Serum sistatin-C ve TGF-β1 düzeyi arasında, yaş grupları ile karşılaştırıldığında bir yaşından sonra anlamlı yüksek pozitif bağıntı vardı. Bir yaştan küçük hasta grubunda serum sistatin-C v e serum TGF-β1 düzeyi hidronefroz derecesi artmış hasta grubunda, hidronefroz derecesi azalmış hasta grubuna göre istatiksel olarak anlamlı yüksekti. Çalışmamızın sonucunda antenatal hidronefrozlu olguların %70 gibi büyük oranında hidronefrozun kendiliğinden düzelmesine karşın altta yatan patoloji ve böbrek hasarı yönünden hastaların USG ile izlenmesi ve gerekirse ileri tetkiklerin yapılması uygun görülmüştür. Antenatal hidronefrozlu hastaların izleminde böbrek hasarının izlenmesinde serum sistatin-C ve TGF- β1 kullanılabilir. Bu konuda daha ileri yaş gruplarını içeren daha kapsamlı çalışmalara gereksinim vardır.

Böbrek hastalıklarıEnzime bağlı immünosorbent testiHidronefroz+5
Tuncay Özer
Adnan Menderes University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çok düşük doğum ağırlıklı preterm bebeklerin taburculuk sonrası büyümeleri

ÇDDA'lı bebekler büyümeleri ve gelişmelerine rağmen 2 yaş değerlendirmesinde büyük bir oranının term yaşıtlarına göre büyümeleri geri kalmıştır. Bu bebeklerde morbidite ve mortaliteyi önlemek için uygun zamanda doğum öncesi konsültasyon, erken postnatal beslenme, daha sonraki beslenme, büyüme ve gelişiminin hassasiyetle takip edilmesi çok önemlidir. Bu çalışmada, çok düşük doğum ağırlıklı (ÇDDA) preterm bebeklerin düzeltilmiş 2. yaşına kadar olan büyüme özelliklerinin araştırılması, büyümeyi yakalama zamanı ve büyümeye etki eden faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinden taburcu olan ve taburculuk sonrasında Yenidoğan Polikliniğinde izlenen doğum ağırlığı 1500 gr ve altı olan 77 preterm bebek dahil edildi. Dosya kayıtlarından olguların demografik bilgileri, obstetrik özgeçmişi, prenatal, natal ve postnatal klinik özellikleri, hastanede izlem süresi, bu sürede geçirdiği morbiditeler, mekanik ventilasyon (MV) süresi, düzeltilmiş 2. yaşına kadar olan ağırlık, boy ve baş çevrelerini içeren büyüme verileri retrospektif tarama yapılarak değerlendirildi. Doğumdaki ve taburculuktaki büyüme verileri Fentonun prematüre bebekler için büyüme eğrileri referans alınarak değerlendirildi. Büyüme verileri olguların düzeltilmiş yaşlarına göre değerlendirildi. 40. GH-6.-12.-18. ve -24. aylardaki büyüme verileri Türk çocukları için düzeltilmiş büyüme persentil eğrileri ve Z skorlama sistemi ile değerlendirildi. Büyümeyi yakalama yaşa göre ağırlık, boy, baş çevresinin -2 SDS ve üzerinde devam etmeye başladığı ay olarak kabul edildi. İstatistiksel değerlendirme Shapiro-Wilk testi ve Mardia; (Dornik and Hansen omnibüs) testi, Leneve testi, Paired-Samples T test, General Linear Model-Repeated Anova (Post Hoc analizi için Bonferroni), Pearson Correlation ve Spearman's rho testleri ile yapıldı. Çalışmaya alınan ÇDDA 77 olgunun %51'i erkekti ve %83'ü AGA, %12'si SGA, %5'i LGA bebek idi. Ortalama yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatış süresi 41,5±19,94 gün olan olguların %79,2'sine RDS, %7,8'ine BPD, %26'sına PDA, %44,2'sine sepsis, %5'ine evre 2 NEK tanısı konulmuştu. Olguların %9'u üç günden fazla steroid tedavisi almıştı. Doğumdaki boy, ağırlık ve baş çevresi persentil ortalamaları taburculuktaki ortalama değerlerinden anlamlı derecede daha büyüktü (P<0,001). 40. GH, 6. ay, 12. ay, 18. ay ve 24. ay ağırlık, boy ve baş çevresi SDS'leri ile taburculuktaki ağırlık ve baş çevresi persentili arasında anlamlı pozitif bağıntı saptandı (p<0.005). İzlemdeki büyüme verileri ile taburculuk gebelik haftası arasında istatistiksel olarak negatif bağıntı saptandı (p<0,05). Ağırlık, boy ve baş çevresi aylık SDS'lerinin cinsiyet göre dağılımları değerlendirildiğinde anlamlı fark saptanmadı (p=0.117). Aylara göre ağırlık, boy ve baş çevresi SDS'leri değerlendirildiğinde 40. gestasyon haftası ile 6. ay arasında SDS kaybının arttığı, 6. ayda en düşük değerine ulaştığı ve sonrasında ise SDS artışının olduğu saptandı. ÇDDA bebeklerin %98,7'si düzeltilmiş 2. yaşında ağırlık, boy ve baş çevresinde büyümeyi yakalamakla birlikte her 3 büyüme parametresinin SD değerleri düşük saptandı. Olguların 40. GH, 6. ay, 12. ay ve 18. ayda ağırlık ve boya göre baş çevresinin büyümeyi yakalama oranının daha düşük olduğu saptandı. BPD, kanıtlanmış sepsis, RDS, üç günden fazla steroid tedavisinin somatik büyümeyi etkilediği saptandı. PDA ve ibuprofen tedavisinin baş çevresi üzerine sınırda anlamlı etkili olduğu saptandı. AGA ve SGA bebeklerin düzeltilmiş 2. yaşındaki büyümeyi yakalama verileri arasında fark yoktu. Fakat SGA olguların izlemlerinde büyümeyi yakalama yüzdesi AGA bebeklerden istatistiksel olarak anlamlı düşüktü. Simetrik SGA'lı 1 bebek (%1,3) tüm büyüme parametrelerinde (ağırlık, boy ve baş çevresi) büyümeyi yakalayamadı. Çalışmamızın sonucunda düzeltilmiş yaş 6. ayına kadar büyüme SD değerlerinde azalma saptanması bu dönemde ÇDDA bebeklerin büyüme verileri açısından yakından izlenerek uygun beslenme ve tedavi desteği için geç kalınmaması gerektiğini göstermektedir. Baş çevresi takibinin hem nöromotor gelişimin hem de somatik büyümenin takibinde önemli bir parametre olduğu görülmektedir. YYBÜ'de yatarken özellikle baş çevresi olmak üzere büyüme parametrelerinin sürekli izlenerek gerekli destek tedavisinin yapılmasının preterm bebeklerin ileri dönemdeki somatik büyümeleri üzerinde etkili olduğunu göstermektedir. BPD, kanıtlanmış sepsis, RDS, üç günden fazla steroid tedavisinin, PDA ve ibuprofen tedavisinin somatik büyümeyi etkilediği görülmektedir. AGA ve SGA bebeklerin düzeltilmiş 2. yaşındaki büyümeyi yakalama verileri arasında fark olmadığı ancak SGA olguların izlemlerinde büyümeyi yakalama yüzdesinin AGA bebeklerden daha düşük olduğu görülmektedir. Bu konuda daha net çıkarımlar ve önerilerin yapılabilmesi için geniş popülasyonlu ve uzun dönem sonuçları içeren çalışmalara gereksinim vardır.

Bebek-düşük doğum ağırlığıBebek-prematürBebek-yenidoğmuş+4
Tuba Özdemir
Adnan Menderes University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obez çocuklarda böbrek etkilenmesi

Son yıllarda artış gösteren son dönem böbrek hastalığı insidansı dünya çapında bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Son dönem böbrek hastalığı için modifiye edilebilir risk faktörlerinin belirlenmesi önleyici stratejilerin geliştirilmesi açısından önemlidir. Epidemiyolojik çalışmalar obezitenin böbrek hastalığı riskini artırdığını ve prognozunu etkilediğini göstermiştir. Obezite ile böbrek hastalıkları arasında ilişkiyi inceleyen çalışmaların çoğunu yetişkinler üzerinde yapılan çalışmalar oluşturmaktadır . Çocuklar üzerinde obeziteye bağlı böbrek etkilenmesini araştıran çalışma sayısı çok azdır.Obezite ile ilgili böbrek hastalıklarının başlangıcı asemptomatik ve sinsdidir. Obezite ile ilişkili olarak adlandırılan glomerülopati (ORG) primer glomerüloskleroz olmadan obeziteye sekonder gelişen glomerülopatiyi tarifler. ORG'nin patofizyolojik mekanizması halen tam olarak anlaşılmamıştır. Obeziteye bağlı böbrek hasarlanmasına dair çalışmalarda glomeüler düzeyde hasarlanmalar üzerinde daha çok çalışılmış olup, tübülüpati gelişimini araştıran çalışmalar kısıtlıdır. Obezite ile ilişkili nefropati (ORG) morfolojik olarak fokal segmental glomeruloskleroz veya glomerulomegali şeklinde görülmektedir . Çalışmamızdaki amacımız obez çocuklarda böbrek etkilenmesini araştırmak ve obezite ile ilgili belirteçlerle böbrek hasarı göstergelerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniğine başvuran, VKİ ≥ 95 persentil olan, , bilinen bir hastalığı bulunmayan, ilaç kullanmayan ve yaşları 6-18 yaş arası değişen 43 obez çocuk çalışma grubu olarak ve çalışma grubuyla benzer yaş, sosyodemografik özellikler ve cinsiyete sahip, kronik hastalığı bulunmayan VKİ <85 persentil olan 43 sağlıklı çocuk kontrol grubu olarak alındı. Tüm hastalarda ve kontrol grubunda kilo, boy, bel çevresi, kalça çevresi, kan basıncı ölçümleri yapılıp, bel kalça oranları hesaplandı. Kanda kreatinin, sistatin C düzeyleri ve 24 saatlik idrarda mikroalbümin, protein, Nasetil-β-D glukozaminidaz, sodyum ve TGF-β düzeyleri çalışıldı. Schwartz formülü kullanılarak glomerüler filtrasyon hızı (GFH) hesaplandı. Ultrasonografik olarak böbrek boyutları ve hacmi ölçüldü. statistiksel değerlendirmede ki-kare, t testi, Mann Whitney U, değişkenlerin bir biriyle olan korelasyonlarını incelemek için ise Pearson Correlation ve Kendall'stau-b testleri kullanıldı. p<0,005 değerleri istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Değerlendirmelerimiz sonucunda çalışma grubunda kontrol grubuna göre bel kalça oranı, sistolik ve diastolik kan basınçları, 24 saatlik idrarda protein, mikroalbümin ve sodyum atılımı, sol böbrek ve sağ böbrek hacim persentilleri anlamlı yüksek bulundu. Her iki grup arasında serum sistatin C, serum kreatinin, GFH, 24 saatlik idrarda TGF-β ve NAG atılımı açısından fark bulunmadı. Kontrol grubunda vücut kitle indeksi (VKİ) ile sistolik ve diastolik kan basınçları, GFH, mikroalbümin, sodyum, sağ ve sol böbrek hacimleri arasında pozitif bağıntı bulundu. Kontrol grubunda bel kalça oranı (BKO) ile sistolik ve diastolik kan basıncı, protein ve sodyum arasında anlamlı bağıntı bulundu. GFH ve her iki böbrek hacmi arasında pozitif bağıntı bulundu. Sistolik ve diastolik kan basınçları ile her iki böbrek hacmi arasında pozitif bağıntı bulundu. Sistolik ve diastolik kan basınçları ile sodyum ve mikroalbümin arasında pozitif bağıntı bulundu. Sonuç olarak, çocuklarda obeziteye bağlı böbrek hastalığında glomerüler hasarın erken belirteci olarak mikroalbüminüri, tübüler hasarın erken belirteci olarak 24 saatlik idrar sodyum atılımı kullanılabilir. Obez çocukların böbrek hacmi kontrol grubuna göre anlamlı yüksek olduğu için ORG'nin çocukluk çağında erken evrede glomerülomegali seklinde seyredip, yaş ilerledikçe glomerüloskleroza ilerleyebileceği sonucuna varıldı. Obezitenin hipertansiyon gelişiminde önemli bir risk faktörü olduğu gösterildi. Arteryel kan basınçları, proteinüri, sodyum atılımının BKO ile kolere olması santral obezitenin daha çok böbrek hasarına yol açabileceği sonucuna ulaştırdı.

BöbrekBöbrek hastalıklarıGlomerüler filtrasyon+4
Mehmet Şirin Kaya
Adnan Menderes University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aydın bölgesindeki kız çocuklarında ortalama puberte ve menarş başlama yaşlarının saptanması ve menarş başlama yaşını etkileyen faktörler

AMAÇ: Adolesan dönemi fiziksel, hormonal, ruhsal ve sosyal olarak çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecidir. Gelişmenin önemli bir basamağı olan menarş, ilk menstrüasyon kızların biyolojik açıdan olgunlaştıklarını gösteren bir takvim yaşıdır. Son gözlemler, kızlarda yüzyılın eğilimi olarak telarşın erkene kaymasının menarşın erkene kayışı ile beraberlik göstermediğini vurgulamaktadır. Bu çalışmada; Aydın bölgesindeki kız çocuklarında ortalama puberte ve menarş başlama yaşlarının sınırlarının belirlenmesi ve menarş başlama yaşını etkileyen faktörlerin saptanması amaçlanmıştır. GEREÇ-YÖNTEM: Aydın İli ilkokul-ortaokul ve lise düzeyindeki okullarda öğrenim gören 8-16 yaş arası 1891 kız çocuğu çalışmaya dahil edildi. Kesitsel bir çalışma olarak planlandı. Aydın ili sosyoekonomik ve coğrafi yerleşim durumu değerlendirilerek (doğu, batı, kuzey, güney ve merkez) olmak üzere beş bölgeye ayrıldı. Literatür bilgileri doğrultusunda oluşan bir anket formu kapalı zarf içerisinde öğrencilerin ailelerine ulaştırıldı. Çalışmaya katılmayı kabul eden olgulara deneyimli hekim tarafından boy, ağırlık ölçümleri yapılarak ve Tanner evrelemesine göre puberte muayenesi yapıldı. VKİ değereri hesaplandı. BULGULAR: Çalışmaya 2014-2015 eğitim-öğretim yılında öğrenim gören 8-16 yaş arasında 1520 kız öğrenci ailelerinin izni ile çalışmaya kabul edildi. Ortalama menarş başlama yaşı (MBY) 12.11±1.32 yıl olarak bulundu. Annelerinin ortalama MBY 13.12±1.46 yıl, ablalarının ortalama MBY 12.73±1.25 yıl olarak bulundu. Haziran ayı en sık ilk menarş görülen ay olarak saptandı. Kırsalda yaşayan çocukların menarş yaşının daha erken olduğu görüldü. Puberte başlama yaşı 9.71 ± 1.46 yıl olarak bulundu. SONUÇ: Bizim çalışmamız daha önce Aydın bölgesinde yapılmış ilk çalışma olarak 8-16 yaş arası kız çocuklarının menarş başlama yaşını ve puberte başlama yaşını vermesi açısından önemlidir. Çalışmamızda menarş yaşının erkene kaydığını fakat puberteye giriş yaşında erkene kaymanın olmadığını gördük. MBY ve PBY komşu bölgelerdeki diğer çalışmalarla benzerlik göstermektedir. Daha büyük ölçekli çalışmaların yapılmasının gerçek Türkiye ortalamasının saptanmasına katkısı olacağını düşünüyoruz.

AydınErgenlikKız çocukları+2
Ebru Ataş Aslan
Adnan Menderes University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda akut astım atakta ve atak sonrasında nazofarengeal sürüntüde polimeraz zincir reaksiyonu ile viral panel taraması

AMAÇ: Astım, çocukluk çağının en sık rastlanan kronik hastalığı olup, gelişmişlik düzeyine bakılmaksızın tüm ülkelerde görülmektedir. Astımın morbidite ve mortalitesini belirleyen en önemli faktör akut ataklardır Çocukluk çağında akut astım ataklarının %60-80'inde özellikle rinovirüslerin oluşturduğu solunum yolu virüsleri rol oynamaktadır. Bu çalışmada astım ataklarıyla başvuran olgularda nazofarengeal sürüntü örneklerinde viral solunum paneli çalışılarak; virüsler ile akut astım ataklarıyla arasındaki ilişki değerlendirildi. GEREÇ-YÖNTEM: Astım ataklarıyla başvuran 2-18 yaş arası 50 çocuk hasta çalışmaya alındı. Tüm hastaların astım atağı sırasında ve uygun tedavi verildikten 15-30 gün sonrasında nazofarengeal sürüntü örneklerinde viral solunum paneli çalışıldı. Atopi varlığı, atak görülme mevsimi, yaşam koşulları, geçirilen üst solunum yolu enfeksiyonu ve atak varlığı arasındaki ilişki değerlendirildi. Virüsler ile atopi varlığı, hastaların yaşı, akut tedavide sistemik steroid gereksinimi arasındaki ilişki değerlendirildi. BULGULAR: Astım ataklı 50 olgunun %42'si kız, %58'i erkek idi. Olguların yaş ortalaması 10,22 ± 3,82 (3-17), ilk atak yaşı 5,34 ± 3,17 (2-12) idi. Ataklar daha çok kış mevsiminde (%44) ve ÜSYE sonrası (%80) geçirilmişti. Otuz (%60) çocukta atak sırasında virüsler saptandı, en sık izole edilen virüs rinovirüs (%73,3) olarak belirlendi. Kontrol sürüntülerde altı çocukta (%12) virüs saptandı. Bu altı çocuğun beşinde rinovirüs, birinde adenovirüs saptandı. İzole edilen virüsler ile; olguların yaşı, atopi varlığı ve akut tedavide sistemik steroid gereksinimi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. SONUÇ: Akut astım atakları ile viral enfeksiyonlar ilişkili bulundu. En sık görülen virüs rinovirüstü. Ayrıca, rinovirüsün diğer virüslere göre mukozalarda daha uzun süre kaldığı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Astım, Akut Astım Atak, Pediatri, Virüs

AstımNazofarenksPediatri+5
Orhan Gürcan Adıgüzel
Adnan Menderes University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tekrarlayan hışıltısı olan çocuklarda atak sırasında bakılan vitamin d düzeyinin virüs enfeksiyonu ve atak ağırlığı ile ilişkisinin değerlendirlmesi

Amaç: Bu çalışmada tekrarlayan hışıltısı olan çocuklarda atak sırasında bakılan vitamin D düzeyinin virüs enfeksiyonu ve atak ağırlığı ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Bu çalışmaya 12-60 ay arası son bir yılda üç veya daha fazla hışıltı atağı geçiren 52 hasta çocuk ve hasta grubuna benzer yaş ve cinsiyet dağılımı olan 54 sağlıklı çocuk alındı. Çalışmaya alınan hışıltılı çocukların, sosyodemografik bilgileri, çevresel koşulları, hışıltı atak ağırlığı, hışıltı atağı sırasında verilen tedaviler; kontrol grubunun da sosyodemografik bilgileri ve çevresel koşulları kaydedildi. Hasta ve kontrol grubundan 25(OH)D3, kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz ve parathormon bakılabilmesi için biyokimya tüpüne 2cc kan örneği alındı ve biyokimya laboratuarında çalışıldı. Hasta grubundan nazofarengeal viral sürüntü örneği alındı ve PCR yöntemi ile çalışıldı. İstatistiksel değerlendirmede ki-kare, t testi, Mann Whitney U, Kolmogorov-Smirnov testi; değişkenlerin birbiriyle olan korelasyonlarını incelemek için ise Spearman korelasyon testi kullanıldı. p<0,005 değeri istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hasta grubunun 17'si (%32,7) kız, 35'i (%67,3) erkek, K/E oranı 1/2 idi. Kontrol grubunun 27'si (%50) kız, 27'si (%50) erkek, K/E oranı 1/1 idi. Hasta grubunda altı ay ve daha az anne sütü alma, sezeryan ile doğum, sigara maruziyeti, nemli ev ortamı, ailede alerjik hastalık öyküsü kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Hasta grubunda D vitamin düzeyi ortalaması 20,20±8,01 ng/ml, kontrol grubunda 27,09±8,78 ng/ml olarak tespit edildi. Hasta grubunda D vitamini düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı. Hışıltı atağı sırasında hastaneye yatan ve yatmayan, oksijen ve steroid tedavisi alan ve almayan hastalar arasında D vitamini düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Çalışmaya alınan hasta grubundaki çocukların 38'inde (%73) virüs saptanırken, 14'ünde (%27) saptanmadı. Human rinovirus %63,2 ve RSV %23,7 ile en sık saptanan iki virüstü. Solunum yolu viral panelde virüs saptanıp saptanmaması ile D vitamini düzeyleri arasında istatiksel anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç: Tekrarlayan hışıltısı olan olgularla kontrol grubu karşılaştırıldığında; sigara maruziyetinin olması, anne sütünün altı aydan az alımı, yaşanılan evin nemli olması, sezaryen ile doğum öyküsü, ailede alerjik hastalık öyküsü, D vitamini eksikliği ve yetersizliği tekrarlayan hışıltı için risk faktörleri olabilir. D vitamini eksiklik ve yetersizliğinin tekrarlayan hışıltısı olan çocuklarda yüksek seviyede saptanması nedeniyle bu çocuklarda D vitamini düzeyinin bakılması ve düşük bulunması halinde D vitamini takviyesinin yapılması hışıltı ataklarını azaltmada etkili olabilir. Bu konuda yapılacak prospektif randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Tekrarlayan hışıltı, D vitamini, virüs

Solunum sesleriVirüs hastalıklarıVirüsler+4
Cemal Eroğlu
Adnan Menderes University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adnan Menderes Üniversitesi çocuk nöroloji polikliniğinin hasta profili, başvuru nedenleri ve tanıları

AMAÇ: Çocuk nörolojisi pratiğinde sık karşılaşılan hastalıklar epilepsi, mental motor gerilik, serebral palsi, febril konvülziyon, non epileptik paroksismal olaylar ve baş ağrısı sayılabilir. Rutin klinik uygulamada hastalıkların sıklığının ve özelliklerinin değerlendirilmesi, akraba evliliği ve genetik kökenli hastalıkların erken dönemde tanınması büyük öneme sahiptir. Biz de çalışmamızda ADÜ çocuk nöroloji polikliniğine başvuran olguları retrospektif olarak değerlendirerek çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanlık eğitiminde farkındalık oluşturmayı amaçladık. HASTALAR VE YÖNTEM: ADÜ Uygulama ve Araştırma Hastanesi Çocuk Nöroloji Polikliniğine Kasım 2006- Eylül 2015 yılları arasında başvuran 5200 olgunun dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. Tanımlayıcı, kesitsel olan bu çalışmada dosyalardan olguların başvuru yaşı, cinsiyeti, başvuru nedeni, prenatal öykü doğum haftası, doğum şekli, postnatal öykü, psikomotor gelişim basamakları, anne- baba arası akrabalık ilişkisi, ailede benzer hastalık öyküsü, aldıkları tanı, özel eğitim/ fizik tedavi rehabilitasyon alıp almadıklarına bakıldı. Dosya verileri tam olan 4649 olgunun dosyaları değerlendirmeye alındı. BULGULAR: Olguların %55'i erkek %45'ini kız olgular oluşturuyordu. Polikliniğe en sık %34,5 (1585) olgu ile süt çocukları, 2. Sırada %32,2 (1506) olgu ile 6-12 yaş arası çocukların başvurduğu görüldü. 1 yaş üstü başvuruların ortalama yaşı 7,72±4,52 (1-18)'i yıl idi. Olguların %17,5'nun (812) anne ve babası arasında akrabalık vardı. Hastalık tanısı alan %26,9 (1250) çocukta ailede benzer bir hastalık saptandı. Doğumların %86,9'u (4039) term doğum iken %13,1'i (610) preterm doğumdu. %66,7 (3100) çocukta psikomotor gelişim yaşına uygun iken, %33,3 (1549) çocukta psikomotor gelişim yaşına uygun değildi. En sık başvuru yakınması içinde ilk üç sırada: %47,7 (2.218) ile nöbet,% 8,1 (376) ile gelişim geriliği, %7,4 (342) ile baş ağrısı yer alıyordu. En sık hastalık tanısı içinde ilk üç sırada: epilepsi %27 (1257), serebral palsy %9,7 (452), febril konvülziyon %7,3 (341) yer alıyordu. Hastalık tanısı alanların %19'u (866) herhangi bir nedenle rehabilitasyon alıyordu. SONUÇ: Çocuk nörolojisi uygulamasında sık karşılaşılan hastalıklar ve ilişkili faktörlerin ayrıntılı sorgulanması büyük bir önem taşımaktadır. Anne-baba arasındaki akraba ilişkisinin sorgulanması, perinatal dönemdeki sorunların kayıt altına alınması ve hastaların yaşına uygun gelişim basamaklarının düzenli şekilde takip edilmesinin bu hastalardaki morbidite ve mortaliteye anlamlı katkılar sağlayabileceğini düşünmekteyiz. ANAHTAR KELİMELER: Çocuk Nörolojisi Hastalıkları, Etyoloji, Demografik veri

Adnan Menderes ÜniversitesiAydınDemografi+5
Seval Çolak Ergun
Adnan Menderes University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Probiyotik (saccharomyces boulardii) desteğinin deneysel IgA nefropatisi gelişimi üzerine etkisinin araştırılması

PROBİYOTİK (SACCHAROMYCES BOULARDİİ) DESTEĞİNİN DENEYSEL IgA NEFROPATİSİ GELİŞİMİ ÜZERİNE ETKİSİNİN ARAŞTIRILMASIGiriş: İmmünglobulin A nefropatisi, mukozal IgA yanıtındaki birincil bir bozukluğa bağlı olarak kemik iliğine artmış antijenik uyarı ulaşması ile ilişkilidir. Mukozal enfeksiyonlar ile IgA nefroptisi gelişimi arasında zamansal bir ilişki vardır. Enterik flora mukozal ve sistemik immünitenin gelişmesi ve fonksiyonunda önemli bir rol oynar. Probiyotikler bağırsaklardaki mikrobiyal dengeyi sağlayarak spesifik ve doğuştan immüniteyi düzenlerler. Saccharomyces boulardii (S.boulardii) intesitinal sekretuvar IgA üretimini arttırır ve konağı enterik enfeksiyonlardan, atopik ve immünoenflamatuvar hastalıklardan (enflamatuvar bağırsak hastalığı gibi) korur. Bu çalışmada oral polio virus aşısı (OPV) ile farelerde oluşturulmuş deneysel IgA nefropatisi üzerine S.boulardii'nin etkileri incelenmiştir.Yöntemler: Otuz iki adet BALB/c türü erkek fare her biri sekiz hayvan içeren dört gruba ayırıldı. Birinci gruptaki fareler çalışmanın başlangıcında, 2. ve 4. haftalarında OPV ile immünize edildi (her üç poliovirüs tipinden ortalama 107/mL içeren solüsyondan 0.2 mL doğrudan mideye enjekte edilerek). İkinci gruba OPV'ye ek olarak S.boulardii verildi (çalışma süresince içme sularına 3x108 CFU/mL olacak şekilde eklendi). Üçüncü gruba sadece S.boulardii verilirken, dördüncü gruba hiçbir tedavi uygulanmadı. Altıncı haftada, idrar analizi ve kreatinin ölçümleri için idrar ve kan örnekleri alındıktan sonra, bütün hayvanlar feda edilerek böbrek dokuları histopatolojik inceleme için çıkarıldı.Bulgular: İdrar analizi ve serum kreatinin düzeyleri tüm gruplarda normaldi. Oral poliovirüs aşısı verilen grupta ılımlı mezangial proliferasyon ve matriks genişlemesi olmasına karşın, OPV+S.boulardii grubu da dahil olmak üzere diğer gruplarda dikkate değer histolojik değişiklikler saptanmadı. Hiç bir grupta tübüler atrofi, intersitisiyel inflamasyon ve fibrozis mevcut değildi. İmmünfloresan mikroskobide OPV grubunda yaygın IgA depolanması görülürken, diğer gruplarda bir veya iki faredeki minimal depolanma dışında IgA depolanması yoktu. Oral poliovirüs aşısı verilen gruptaki üç farede görülen C3 depolanması diğer gruplardaki farelerde saptanmadı. Elektron mikroskobik incelemede sadece OPV grubunda mezangial proliferasyon, matriks genişlemesi, fokal bazal membran kalınlaşması ve mezangial alanda elektron dens depozitler görülürken diğer gruplar tamamen normaldi.Sonuç: Enteral S.boulardii uygulamasının farelerde OPV ile deneysel IgAN oluşumunu önlediği gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: IgA nefropatisi, probiyotik, Saccharomyces boulardii, oral poliovirus aşısı

Böbrek yetmezliği-kronikProbiyotikler
Sema Berktaş
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Antiepileptik tedavi (valproik asit) alan çocuklarda kilo alımı ve meydana gelen endokrinolojik-metabolik değişikliklerin prospektif incelenmesi

Amaç: Epilepsi, çocukluk çağında uzun süreli tedavi gerektiren önemli bir kronik hastalıktır. Epilepside uzun süreli tedavinin varlığı, kullanılan ilaçlara bağlı yan etkilerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu çalışmada valproik asitin (VPA) neden olduğu kilo alımı ve obesitede rol oynadığı düşünülen etyolojik faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereçler ve Yöntem: Ocak 2006-Aralık 2007 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Nöroloji Bilim Dalı'nda epilepsi tanısı ile VPA başlanan 34 hasta çalışmaya alındı. Kranial görüntülemesinde patoloji saptanan, kromozom anomalisi bulunan, epilepsi dışında başka bir hastalığı olan, VPA dışında kilo alımına neden olabilecek ilaç tedavisi alan (antipsikotik ilaçlar, trisiklik antidepresanlar vb.), birden fazla antiepileptik kullanan, psikomotor gelişim geriliği olan, endokrin hastalığı olan, obez olduğu saptanan, ve nörolojik muayenesinde patolojisi saptanan olgular çalışma dışı bırakıldı. Yaşları 9ay-17 yıl arasında olan hastaların VPA tedavisine başlanmadan önceki poliklinik muayenesi sırasında, oksolojik parametreleri ( boy, kilo, vücut kitle indeksi SDS, boya göre ağırlık SDS ), karaciğer fonksiyon testleri (AST, ALT, GGT) ve ilave olarak; tedavi öncesi alınan açlık insülin, glukoz, HDL (yüksek dansiteli lipopotein), LDL (düşük dansiteli lipoprotein), trigliserid (TG) ve total kolesterol (TK) düzeyleri, tedavinin 6. ve 12. ayında alınan değerler ile; seks hormon bağlayıcı globulin (SHBG) ve andojen düzeyleri {17-OH progesteron, androstenodion, dihidroepiandrostenodion sulfat (DHEA-S), serbest testesteron (FTE), total testesteron(TTE)} başlangıçta ve tedavinin 12. ayındaki veriler ile karşılaştırıldı.Bulgular: Ortalama yaşı 7.76±4.75 (0.75-17.0) yıl olan, 21'i erkek (%61.8), 13'ü kızdan (%38.2) oluşan toplam 34 çocuk hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan olguların 24 tanesi prepubertal iken, 10 tanesi pubertal dönemde idi. Tedavi izlemindeki kilo alımlarına bakıldığında, 6. aydaki ağırlık persantilleri (p=0.049), VKİ persantilleri (p=0.009) ve VKİ SDS' leri (p=0.001) tedavi öncesi ile kıyaslandığında, istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlendi. Ancak bu artış, başlangıç ve 12. ay ile 6. ay ve 12. ay kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı değildi. Tedavinin 6. ayındaki kilo alımının anlamlı olması, buna rağmen 12. ay değerlerinde bu durumun gözlenmemesinin nedenini incelediğimizde, izlemde kilo artışı olmasına rağmen ilaç dozlarının yeniden düzenlenmediği ve ikinci 6 aylık dönemde olguların kilogram başına aldıkları VPA dozunun daha düşük olduğu tesit edildi (p=0.002). Hastaların 12. ay serum VPA düzeylerine göre, 6. ay VPA düzeylerinin de anlamlı olarak yüksek saptanmış olması bu bulguyu destekliyordu (p=0.014). VKİ persantillerine göre incelendiğinde ise başlangıçta ve tedavinin 6. ayında toplam 8 fazla kilolu (overweight) hasta varken, bu sayı tedavinin 12. ayında 6 idi. Ancak başlangıçta obez olan (VKİ persantili > 95 p) hiçbir hasta yokken, tedavinin 6. ve 12. ayında, dört obez hasta olduğu gözlendi.Hastaların serum glukoz ve insülin düzeyleri ile insülin direnci (açlık glukoz/insülin oranı ve HOMA indeksi) değerlendirildiğinde başlangıç değerlerine göre tedavinin 6. ayındaki açlık serum glukoz düzeylerinde ve 12. aydaki açlık glukoz/insülin oranında istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenirken (sırasıyla p=0.02 ve p=0.05), 6. ve 12. ay ile başlangıç ve 12. ay glukoz düzeyi karşılaştırmaları ile, başlangıç ile 6.ay ve 6. ay ile 12. ay açlık glukoz/insülin oranı arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Açlık insülin düzeyi ve HOMA indekslerinde tedavi süresince anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Hastaların tümünde ve prepubertal ile pubertal dönemdekiler ayrı ayrı değerlendirildiğinde androjen düzeyleri arasında (TTE, FTE, DHEAS, 17 OH progesteron, androstenodion) ve SHBG düzeylerinde bir yıllık tedavi süresinde anlamlı bir değişiklik gözlenmedi.Hastaların tedavi boyunca olan lipid profil değişimleri incelendiğinde başlangıç tedavisine göre 6. (p=0.001) ve 12. aydaki (p=0.001) TK düzeylerinde; başlangıca göre 12. ayda (p=0.003) ve 6. aya göre 12. aydaki (p=0.02) LDLc (LDL-kolesterol) düzeylerindeki artış istatistiksel olarak anlamlı idi. TG ve HDLc (HDL-kolesterol) düzeylerinde anlamlı bir değişiklik gözlenmedi.Sonuçlar: Valproik asit alan hastaları prospektif olarak değerlendirdiğimiz bu çalışmada, başlangıçta kilosu normal olan olgularda ilk 6 ayda sınırlı sayıdaki olguda saptadığımız kilo artışı, birinci yıl sonunda büyük ölçüde normale döndü. Hastalarda hiperinsülinemi ve hiperandrojenizm saptanmadı. Serum lipid incelemelerinde, TK ve LDLc düzeylerinde meydana gelen artış, bu hastaların lipid profil değişikliklerinin periyodik aralıklarla takip edilmesi ve ileride gelişebilecek ateroskleroz ve koroner kalp hastalıkları açısından dikkatli olunması gerekliliğini ortaya koymaktadır. VPA tedavisinin yan etkileri arasında yer alan kilo alımı ve obezitenin patogenezi, henüz tam olarak anlaşılamamakla birlikte, etyolojide kalıtım, sosyoekonomik faktörler, beslenme alışkanlığı, çevresel faktörler ve aile eğitimi gibi multifaktöriyel etkileşimlerin de göz önünde bulundurulduğu yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Valproik asit, epilepsi, obesite, lipid profili, insülin direnci

Epilepsi-genelValproik asitİnsülin direnci
Murat Saygı
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Valproik asid tedavisi alan idiopatik epilepsili hastalarda serum lipid düzeyi ve karotid arter intima media kalınlığının kontrollü olarak değerlendirilmesi

Amaç: Valproik asit tedavisi alan idiopatik epilepsili hastalarda ateroskleroza yatkınlığın, serum kolesterol düzeylerinin ve aterosklerozun öncü lezyonu olan subintimal yağ birikiminin indirekt göstergesi olarak kabul edilen karotid arter intima media kalınlığının ölçülmesi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Araç ve gereçler: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nöroloji Bilim Dalı'nda idiopatik epilepsi tanısı ile takip edilen ve en az bir yıldır valproik asit tedavisi almakta olan 7-18 yaş arasındaki 44 epilepsi hastası ile yaş ve cinsiyet bakımından bu hastalara benzer 40 sağlıklı çocuk çalışmaya alınmıştır.Tüm hastalardan trigliserid, total kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein ( LDL) ölçümleri yapılmıştır. İntima media kalınlık ölçümleri tüm hastalarda benzer pozisyonda sol ana karotid arter bulbusunun 2 cm proksimalinden yapılmıştır.Hipertansiyonu olanlar, sigara kullananlar, diabeti olanlar, familyal hiperkolesterolemi saptananlar, ailede erken aterosklerozu olanlar, epilepsi dışında kronik hastalığı olanlar veya relatif ağırlığı %120'nin üstünde saptananlar (obezler) çalışmaya alınmadı.Bulgular: Çalışma grubundaki hastaların 39'u (%88) jeneralize epilepsi, 5'i (%12) fokal epilepsi tanısıyla izlenmekte olan hastalardır.Çalışmaya 44'ü epilepsili, 40'ı sağlıklı olmak üzere toplam 84 çocuk alınmıştır. Valproik asit alan hasta grubunun 26'sı erkek (%59), 18'i kız (%41), kontrol grubunun 21'i erkek (%52.5), 19'u kız (%37.5) idi. Hasta grubunun yaş ortalaması 11.1±3.2 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması 11.6±3.1 yıl idi. Çalışmaya alınan epilepsili hastalar ile sağlıklı kontrol grubunun yaş ortalaması ve cinsiyet dağılımı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (P>0.05).Hasta ve kontrol grubunda serum kolesterol değerleri ve boya göre ağırlık yüzdeleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (P>0.05).Hastaların valproik asid kullanma süreleri 12-24 ay ve 24 ay üzeri olmak üzere iki gruba ayrıldığında, iki grup arasında intima media kalınlık ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (P=0.611).Sağlıklı kontrol grubu ile valproik asit kullanan epilepsili hasta grubu arasında intima media kalınlık ölçümleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (P=0.001).Sonuçlar: Sonuçta, valproik asit tedavisi alan hastalarımızda serum kolesterol değerlerinde önemli değişiklikler olmamasına rağmen, karotid arter intima media kalınlığında anlamlı artış görülmüştür. Ateroskleroz çocukluk çağında başlayan ve ilerleyen yaşlarda klinik bulguları ortaya çıkan bir hastalık olduğundan, valproik asid kullanan epileptik çocuklarda periyodik olarak ultrasonografi ile karotid arter intima media kalınlığı ölçümünün gerekliliği yönünden geniş çaplı benzer çalışmaların yapılması yararlı olacaktır.Anahtar kelimeler: Valproik asid, idiopatik epilepsi, ateroskleroz, intima media

Epilepsi-genelValproik asit
Aydın Erdemir
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İdiopatik trombositopenik purpuralı çocuklarda interferon-gama gen polimorfizmi sıklığı ve klinikle ilişkisinin araştırılması

Amaç: İdiopatik trombositopenik purpura (İTP), etyolojisi henüz bilinmeyen, sıklıkla iyi seyirli akkiz, otoimmün bir hastalıktır. Genetik zeminde çevresel faktörlerin etkisi ile ortaya çıkabileceği düşünülmektedir. İTP patogenezini aydınlatmaya yönelik birçok genetik çalışma yapılmıştır. Son yıllarda yapılmış bir çalışmada kronik İTP'li hastalarda özellikle interferon-gamma ilişkili genler ile Toll-benzeri reseptör genlerinin ekspresyonunun belirgin olarak arttığı saptanmıştır. Bu da İTP'nin genetik zeminde gelişen bir hastalık olduğu hipotezini desteklemektedir.İnterferon-gamma immünregülasyonda önemli rol oynayan bir proteindir. Ortamda interferon-gamma yüksek iken öncül T lenfositler TH1 yönünde değişmekte ve otoimmün hastalık gelişimine yatkınlık oluşturmaktadır. Sistemik lupus eritematozis (SLE), romatoid artrit ve kronik İTP gibi otoimmün hastalıklarda TH1/TH2 oranının arttığı bildirilmiştir. Ayrıca interferon-gamma ile ilişkili genlerde olan bazı yapısal değişikliklerin tip 1 diyabet, Hashimato tiroiditi, Graves hastalığı, multiple skleroz, romatoid artrit ve SLE gibi otoimmün hastalıkların gelişimine neden olabileceği, interferon-gamma geninin ilk intronundaki +874A/T polimorfizminin hastalık gelişimi ve klinik fenotipi etkileyebileceği rapor edilmiştir.Bu bilgiler ışığında çalışmamızda interferon-gamma +874A/T polimorfizminin İTP etyolojisindeki rolünü ve hastalığın klinik seyri ve tedavi yanıtındaki etkisini araştırmayı planladık.Hastalar ve yöntem: En az 6 aydır İTP tanısıyla izlenen 35 akut, 40 kronik İTP'li çocuk çalışmaya alındı. Kontrol grubunu 90 sağlıklı çocuk oluşturdu. ITP tanısı öykü, fizik muayene ve laboratuvar bulguları ile konuldu. Diğer trombositopeni yapabilecek durumlar dışlandı. Hasta ve kontrol grubundan 2 ml kan örneği %0.1 EDTA'lı steril tüpe alınarak -20°C'de depolandı. Tüm kan numunelerinin DNA izolasyonu yapıldı. İnterferon-gamma +874A/T polimorfizm sonuçları real-time PCR ve LightCyclerTM ile elde edildi.Bulgular: Akut İTP'li hastaların yaşları 6 ay-15 yaş (ortanca 7), kronik İTP'li hastaların yaşları 6 ay-18 yaş (ortanca 10,3) idi. Kronik İTP'li hastaların yaş ortalaması anlamlı olarak yüksekti (p=0,01). Tanı anında kronik İTP'li hastaların trombosit sayıları akut İTP'li hastalara göre yüksekti, ancak fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (sırasıyla 17,7 ? 18,29, 12,51 ? 17,37, p=0,2).Tüm İTP'li hastalar arasında 21 hastada AA (%28), 35 hastada AT (%44,8) ve 19 hastada TT (%27,2) genotipi saptandı. Kontrol grubunda ise 47 hastada AA (%52,2), 36 hastada AT (%40) ve 7 hastada TT (%7,8) genotipi vardı. İTP'li hastalar ve kontrol grubu arasında genotip açısından anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,001). Allel sıklığı açısından incelendiğinde İTP'li hastalarda A alleli 78 hastada (%52), T alleli 72 hastada (%48) mevcuttu; kontrol grubunda A alleli 130 hastada (%72,2), T alleli 50 hastada (%27,8) saptandı. Aradaki fark anlamlı idi (p<0,0001).Çalışmaya alınan çocuklar akut İTP, kronik İTP ve kontrol grubu olmak üzere üç gruba ayrıldığında gruplar arasında AA, AT ve TT genotipi açısından anlamlı bir ilişki olduğu gözlendi (p=0,002). AA, AT, TT polimorfizmi genotip sıklıkları açısından akut İTP grubu ile kontrol grubu ve kronik İTP grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark vardı (p=0,002, p=0,008). Akut İTP ve kronik İTP hastaları arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,285). Allel sıklığı açısından değerlendirildiğinde akut İTP ile kontrol grubu ve kronik İTP ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunurken, akut İTP ve kronik İTP grupları arasında anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla p=0,002, p=0,002, p=0,896).Kanama semptomlarının şiddeti (hafif, orta, ağır) ve interferon-gamma polimorfizmi arasındaki ilişki incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=0,09). Ayrıca kronik İTP'li hastaların uzun dönem tedavi yanıtları ile interferon-gamma +874A/T gen polimorfizmi arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,568).Sonuç: İnterferon-gamma +874A/T polimorfizmi sıklığı akut ve kronik İTP'li olgularda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu ve diğer otoimmün hastalıklardaki literatür verileri de göz önüne alındığında +874A/T polimorfizminin bizim olgularımızda akut ve kronik İTP etyopoatogenezinde bir risk faktörü olabileceği düşünüldü.

Fatih Demircioğlu
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nükseden malign gliomlarda ve beyin sapı gliomlarında temozolomid kullanımı, etkileri ve sonuçları

Amaç: Özellikle çocukluk çağında görülen nükseden malign santral sinir sistemi tümörlerinde etkili bir tedavi modeli yoktur. Bu çalışmada daha önce malign gliom veya beyin sapı gliomu tanısı konmuş ve tedavi almış (cerrahi, Kemoterapi ve/veya Radyoterapi) hastalarda nüks sonrası oral Temozolomid kullanımının etkisi ve sonuçlarının klinik ve radyolojik değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Ekim 1999 ? Mart 2002 yılları arasında Viyana Tıp Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim dalı Onkoloji servisinde daha önce malign gliom veya beyin sapı gliomu tanısı konmuş ve tedavi almış 20 hastada yapıldı.10 kız ve 10 erkek hastada yapılan çalışmada 17 hastanın histolojik olarak tanısı konmuştu. Hastaların hepsi daha önce histolojik veya klinik tanılarına göre kemoterapi almışlar ve 18 hastaya radyoterapi uygulanmıştı.19 hastaya 200 mg/m²/gün * 5 gün (1000mg/m²) ve bir hastaya 150 mg/m²/gün * 5 gün (750 mg/m²) Temozolomid verdik. Hastalığın seyri klinik ? nörolojik ve radyolojik görüntüleme yöntemleri ile takip edildi.Bulgular: Çalışmaya katılan 4 (%20) hastada parsiyel remisyon, 4 (%20) hastada stabil yanıt, 8 (%40) hastada progresyon görülmüş ve tedavi kesilmiş. 4 (%20) hasta ise Temozolomid tedavisi devam ederken (2 - 10 ay) progresyon sonrası kaybedilmiştir.Hastaların Temozolomid tedavisini genellikle kolay tolere ettikleri, diğer tedavi yöntemlerine göre hastanede yatış sürelerinin çok daha kısa olduğu gözlenmiştir.Sonuç: Daha önce tedavi almış malign beyin tümörlü hastalarda nüks sonrası Temazolomid tedavisinin etkisi diğer ajanlara göre pek farklılık göstermemektedir.Anahtar kelimeler: nükseden malign gliom, beyin sapı gliomu, kemoterapi, radyoterapi, Temozolomid

Çocuk sağlığı
Mehmet Güneş
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yeni idiyopatik epilepsi tanısı alan ve idiyopatik epilepsi nedeni ile valproik asit tedavisi kullanan hastalarda eritrositlerde lipid peroksidasyonu ve antioksidan enzim düzeylerinin belirlenmesi

Yeni idiyopatik epilepsi tanısı alan hastalarda tedavi öncesi ve idiyopatik epilepsi nedeni ile valproik asit tedavisi alan hastalarda eritrositlerde lipid peroksidasyonu ve antioksidan enzim düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 24 yeni idiyopatik epilepsi, 24 idiyopatik epilepsi nedeni ile valproik asit kullanan ve 21'ide sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 69 olgu alındı. Olguların eritrositlerinde lipid peroksidasyonun bir göstergesi olan malondialdehit ve antioksidan enzimlerden superoksit dismutaz ve glutatyon peroksidaz düzeyleri ölçüldü. Yeni tanı almış hastalarda ilaç tedavisi öncesi malondialdehit düzeyleri kontrol grubu ve valproik asit kullanan gruba göre daha düşük, süperoksit dismutaz aktivitesi ise daha yüksek olarak bulundu. Glutatayon peroksidaz düzeyleri bakımından gruplar arasında fark saptanmadı. Valproik asit tedavisi alan hastalarda ilaç kullanım süresi ile süperoksit dismutaz enzim düzeyleri arasında pozitif ilişki bulundu. Sonuç olarak primer idiyopatik epilepsili hastalarda oksidan-antioksidan denge bozulmakta ve organizma kurtarıcı sistemlerini devreye sokarak lipid peroksidasyonunu azaltmaya çalışmaktadır. Çocukluk çağında en sık kullanılan antiepileptik ilaçlardan biri olan valproik asit oksidan-antioksidan sistemler arasındaki dengeyi değiştirebilmektedir.

Antioksidan enzimlerEpilepsiLipid peroksidasyonu+2
Uluç Yiş
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel migren modeli oluşturulan adolesan ratlarda nitrik oksit sentetaz enzimlerinin immunreaktivitesi, sumatriptan ve topiramatın bu enzimler üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Deneysel bir migren modeli oluşturarak adolesan ratların beyninde nitrik oksit sentetaz enzimlerinin immunreaktivitelerinin incelenmesi ve sumatriptan ve topiramat tedavilerinin bu enzimlerin immunreaktivitelerine olan etkilerinin araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Wistar cinsi erkek adolesan sıçanlar (66-115g) kullanılmıştır. Trigeminovasküler sistemin uyarılması amacıyla anestezi altındaki sıçanlara sisterna magnaya proinflamatuvar bir madde olan carrageenan uygulanmıştır. Sumatriptan ve topiramat gruplarında sıçanlar 3'er alt gruba ayrılmıştır: Grup 1 sıçanlar intrasisternal carrageenan ve ilaç tedavisi almamışlardır. Grup 2 sıçanlara intrasisternal carrageenan uygulanmış, ancak ilaç tedavisi verilmemiştir. Grup 3 sıçanlara sumatriptan grubunda intrasisternal carrageenan uygulanmadan iki saat önce sumatriptan, topiramat grubunda ise intrasisternal carrageenan uygulanmasından önce dört hafta boyunca topiramat tedavisi uygulanmıştır. Sıçanlar intrasisternal carrageenan uygulanmasından bir saat sonra feda edilmiştir. Beyin dokuları alınarak eNOS, nNOS ve iNOS için immunuhistokimyasal inceleme yapılmış, sumatriptan ve topiramat gruplarındaki her 3 alt grup kendi içinde birbiri ile karşılaştırılmıştır.Bulgular: Sumatriptan ve topiramat gruplarında sıçanların beyin sapı ve frontal kortekslerinde ortalama eNOS, nNOS ve iNOS immunreaktivite yoğunluklarının grup 2'de grup 1'e göre anlamlı olarak arttığı saptanmıştır. Sumatriptan grubunda beyin sapında ortalama eNOS, nNOS ve iNOS, frontal kortekste nNOS immunoreaktivite yoğunluklarının grup 3'te grup 2'ye göre anlamlı olarak azaldığı gözlenmiştir. Topiramat grubunda ise beyin sapında nNOS ve iNOS, frontal kortekste eNOS ve nNOS ortalama immunoreaktivite yoğunluklarının grup 3'te grup 2'ye göre anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır.Sonuç: Bulgular adolesan sıçanlarda intrasisternal carrageenan uygulanmasının NOS izoenzimlerinin immunreaktivitelerinde anlamlı artışa neden olduğunu ve bu artışın sumatriptan ve topiramat tedavileri ile önlenebildiğini göstermiştir. Bu bulgular çalışmamızın gelecekte NOS inhibitörlerini içeren yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkıda bulunacağını düşündürmektedir.Anahtar sözcükler: migren, ergenlik, carrageenan, nitrik oksit, nitrik oksit sentetaz, sumatriptan, topiramat

Savaş Demirpençe
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı nefropatilerinde mezangial hipersellüleritenin klinik ve laboratuvar bulgulara etkisinin araştırılması

Giriş: Mezangial hücreler mezankimden gelişen, fibroblast ve düz kas hücre özelliğini taşıyan hücrelerdir. Bu hücreler, glomerüler hemodinamik faktörlerin modülasyonundan, kapiller yumağa yapısal destekten ve fagositik fonksiyondan sorumludurlar. ?Mezangial hipersellürite? bir mezangial alanda üçten fazla mezangial hücre bulunması ile karakterize nonspesifik bir bulgu olup, böbreği etkileyen sistemik hastalıklarda (Henoch-Schönlein purpurası gibi) veya böbreğe özgü glomerülonefritlerde (IgA nefropatisi, IgM nefropatisi gibi) görülebilir. Öte yandan, bilinen glomerülonefrit formlarından hiçbirine sahip olmayan hastalarda karşımıza çıkan mezangial hipersellülerite ?mezengial proliferatif glomerülonefrit? olarak tanımlanmaktadır.Amaç: Çocukluk çağındaki farklı nefropatilerde [IgA nefropatileri (izole IgA nefropatisi ve Henoch-Schölein nefriti), IgM nefropatisi ve izole mezangial proliferatif glomerulonefrit] mezangial hipersellüleritenin klinik ve laboratuar parametreler ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalı'nda 1993?2007 yılları arasında yapılan böbrek biyopsilerinin raporları retrospektif olarak değerlendirildi. Bu biyopsilerden histopatolojik tanısı IgA nefropatisi (izole IgA nefropatisi ve Henoch-Schönlein nefriti), IgM nefropatisi ya da izole mezangial proliferatif glomerulonefrit olan hastalar seçildi. Daha sonra her nefropati grubu mezangial sellüleritenin şiddetine göre ?hafif? (bir mezangial alanda 4-6 mezangial hücre) ve ?şiddetli? (bir mezangial alanda 6'dan fazla mezangial hücre) olarak iki alt gruba ayrıldı. Olguların biyokimyasal verileri (kan üre azotu, serum kreatinin ve albumin düzeyleri, glomerül filtrasyon hızı, proteinüri değerleri, hematüri varlığı) ve histopatolojik bulgular (mezangial sellülerite ve matriks artışının şiddeti, immünglobülin birikim varlığı) kaydedildi. Glomerüloskleroz ve/veya glomerüler nekroz bulguları olan olgular çalışmaya alınmadı. Henoch-Schönlein nefritli olgular, Henoch-Schönlein nefritinin sistemik bir hastalık olması ve biyopsi bulgularında IgA nefropatisi ile benzer bulgular göstermesinden dolayı, sadece izole IgA nefropatisi olan olgular ile karşılaştırıldı.Bulgular: İncelenen toplam 160 böbrek biyopsi raporundan çalışma kriterlerine uyan 75 olgu (15 IgA nefropatisi, 17 IgM nefropatisi, 26 izole mezangial proliferatif glomerulonefriti, 17 Henoch-Schönlein nefriti) çalışmaya alındı. Mezangial hipersellülerite şiddeti bakımından gruplar arasında fark saptanmadı (IgA nefropatisi 10 hafif, 5 şiddetli; IgM nefropatisi 10 hafif, 7 şiddetli; izole mezangial proliferatif glomerulonefriti de 22 hafif, 4 şiddetli p=0.159). Gruplar kendi arasında karşılaştırıldığında IgA nefropatili olguların diğer olgulara göre daha sık hematüri (p=0.043), IgM nefropatili olguların ise diğer olgulara göre daha sık nefrotik sendrom ile başvurdukları saptandı (p=0.01). Öte yandan her grup kendi içinde değerlendirildiğinde mezangial sellülerite şiddetleri ile klinik ve laboratuvar bulgular arasında arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı.Henoch-Schönlein nefritli olgulara, diğer gruptaki olgulara göre daha erken sürede biyopsi yapıldığı saptandı (p=0.004). Henoch-Schönlein nefriti grubunda izole IgA nefropati grubuna göre şiddetli mezangial hipersellüleriteli olgu sayısının daha fazla (p=0.002) ve bu olguların proteinüri değerlerinin yüksek olduğu saptandı (p=0.013). Ayrıca Henoch-Schönlein nefritli olgular kendi içinde değerlendirildiğinde, mezangial hipersellüleritesi şiddetli olan olgularda, proteinüri değerinin hafif mezangial hipersellüleritesi olanlara göre daha yüksek olduğu belirlendi (p=0.002). Hafif mezangial hipersellüleritesi olan izole IgA nefropatili olgularla, hafif mezangial hipersellüleritesi olan Henoch-Schönlein nefritli olgular arasında klinik ve laboratuvar değerleri açısından fark yoktu. Benzer şekilde her iki grupta ağır mezangial hipersellüleritesi olan olgular arasında da klinik ve laboratuvar değerleri açısından fark bulunmamıştır (p>0.05).Sonuç: Çocuk yaş grubundaki IgA nefropatisi, IgM nefropatisi ve izole mezangial proliferatif glomerulonefritli olgularda mezangial hiperselllürite şiddetinin klinik ve laboratuvar bulguları ile doğrudan ilişkisi olmadığı gözlendi. Ancak Henoch-Schönlein nefriti ile IgA nefropatisi karşılaştırıldığında, Henoch-Schönlein nefritli olgularda şiddetli mezangial hipersellüleriteli olgu sayısının daha fazla olduğu ve bu olgularda proteinüri değerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Mezangial hipersellülerite derecesi aynı düzeyde olduğunda ise proteinüri, glomeruler filtrasyon hızı ve biyokimyasal değerlerde farklılık saptanmadı.Anahtar kelimeler: Mezangial hipersellülarite, IgA nefropatisi, IgM nefropatisi, İzole mezangial proliferatif glomerülonefrit, Henoch-Schönlein nefriti

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıklarıGlomerüler filtrasyon+6
Fatih Fırıncı
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Skolyozlu hastalarda mitral valv prolapsusu sıklığının araştırılması

İskelet deformiteleri, özellikle skolyoz ile mitral valv prolapsusu (MVP) arasında ilişki olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Skolyozlu hastalarda MVP sıklığının bilinmesi, MVP ile birlikte olabilecek diğer kalp kapak hastalıklarının belirlenmesi, preoperatif dönemde tanısının konarak bu hastalıklara bağlı ortaya çıkabilecek komplikasyonların önlenmesi ve izlemi için önemlidir. Bu nedenle skolyozlu hastalarda ve kontrol grubunda ekokardiyografik olarak MVP sıklığı incelenmiş, MVP'nin yanı sıra skolyoza eşlik edebilecek diğer kardiyovasküler sistem anomalilerinin yakınma ve bulguları araştırılmıştır.Skolyoz grubuna yaşları 1-17 arasında 60'ı kız 40'ı erkek, kontrol grubuna yaşları 1-17 arasında 56'sı kız 44'ü erkek 100 hasta alındı. Hastaların öykü, fizik muayene, elektrokardiyografi ve ekokardiyografileri değerlendirildi. MVP tanısı iki boyutlu ekokardiyografide parasternal uzun eksen kesitinde mitral kapak yaprakçıklarının biri veya her ikisinin mitral anülüs düzleminin üzerine doğru yer değiştirdiğinin görüntülenmesi ile konuldu.Mitral valv prolapsusu skolyozlu hastaların %37'sinde (37/100) saptanmasına karşılık kontrol grubunun %8'inde (8/100) bulundu (p<0,05). Skolyozla birlikte MVP saptanan hastaların %96,4'ü asemptomatikti ve MVP'nin karakteristik oskültasyon bulgusu hastaların %27'sinde saptandı. MVP'li hastaların %68,8'inde düzleşme tipi MVP saptandı ve düzleşme tipi MVP skolyozlu hasta grubu ve kontrol grubunda en sık rastlanan MVP tipiydi. Skolyozla birlikte MVP saptanan hastaların yaş, ağırlık ve boyları MVP saptanmayanlara göre daha yüksek bulundu (sırasıyla 15,2±2,8 yıl vs 13,3±4,1 yıl, p<0,05; 38,8±11,4 kg vs 30,9±14,1 kg, p<0,05; 148,9±16,3 cm vs 127,7±27,9 cm, p<0,05), ancak vücut kitle indeksi (BMI) açısından fark saptanmadı. Skolyozu olup MVP saptanan hastalarla saptanmayanlar arasında kalp hızı, sistolik ve diyastolik kan basınçları, üfürüm duyulma sıklığı ve anormal EKG bulguları açısından fark saptanmadı.Skolyozlu hasta grubunda mitral yetersizliği (MY), aort valv prolapsusu (AVP) ve aort yetersizliği (AY) kontrol grubuna göre daha sık görüldü (p<0,05). Mitral valv prolapsusu saptanmayan skolyozlu hastaların sol ventrikül sistol ve diyastol sonu çapları, grupta değerleri belirgin olarak yüksek bulunan 2 hasta olması nedeniyle, MVP saptanan skolyozlu hastalardan istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulundu (sırasıyla 2,35±0,77 cm/m2 vs 2,03±0,37 cm/m2, p<0,05; 3,85±1,22 cm/m2 vs 3,32±0,65 cm/m2, p<0,05).Çalışmamızın bulguları skolyozlu hastalarda MVP ve MY, AVP, AY gibi diğer kalp kapak hastalıklarının kontrol grubuna göre daha sık görüldüğünü göstermektedir, bu nedenle skolyozlu hastaların preoperatif dönemde kardiyovasküler sistem bulguları açısından dikkatle değerlendirilmeleri gereklidir. Öte yandan, asemptomatik, tipik oskültasyon bulgusu olmayan, EKG bozukluğu görülmeyen skolyozlu hastalarda da MVP sık bulunduğundan, bu hastalarda MVP'ye ilişkin yakınma ve fizik muayene bulguları saptanmasa bile MVP açısından EKO taraması yapılmalıdır.

ElektrokardiyografiKalp hastalıklarıKardiyovasküler hastalıklar+5
Zeynep Türkyılmaz
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Asetil L-karnitinin'in deneysel sisplatin nefrotoksisitesi üzerindeki etkisinin araştırılması

Amaç: Sisplatin nefrotoksisitesi oluşturulmuş sıçanlarda asetil L-karnitinin nefrotoksisiteye karşı koruyucu etkisinin araştırılmasıGereçler ve yöntem: Wistar Albino türü 28 adet dişi sıçanın oluşturduğu dört grup, çalışmaya alındı. Çalışma başlangıcında tüm sıçanlarda serum kreatinin, 24 saatlik idrar volümü ve 24 saatlik idrarda kreatinin değerleri ölçüldü. Çalışmanın ilk gününde birinci gruba bir saat intraperitoneal serum fizyolojik infüzyonu, ikinci gruba subkütan asetil-L karnitin (200 mg/kg) sonrasında bir saat intraperitoneal serum fizyolojik infüzyonu, üçüncü gruba bir saat intraperitoneal sisplatin (16 mg/kg/doz) infüzyonu, dördüncü gruba ise subkütan asetil-L karnitin uygulaması (200 mg/kg) sonrasında bir saat intraperitoneal sisplatin (16 mg/kg) infüzyonu uygulandı. Çalışmanın ikinci ve üçüncü günlerinde ikinci ve dördüncü gruplara subkütan asetil L-karnitin uygulaması, diğer gruplara da aynı hacimde serum fizyolojik uygulamaları yapıldı. Çalışmanın üçüncü günü 24 saatlik idrar volümleri toplanan tüm sıçanlar dördüncü gün serum örneklemesi yapılarak feda edildi ve böbrek dokuları biyokimyasal inceleme, ışık mikroskobi, immünfloresan mikroskobi ve elektron mikroskobik inceleme için ayrıldı.Bulgular: Sisplatin ve sisplatin+L-karnitin uygulanan gruplarda üçüncü gün ortalama serum kreatinin değeri başlangıç değerlerine göre yüksek bulundu; iki grubun karşılaştırmasında ise sisplatin grubundaki ortalama serum kreatinin değeri sisplatin+asetil L-karnitin grubuna göre daha yüksekti. Üçüncü gün toplanan idrarlardan elde edilen idrar total L-karnitin/kreatinin oranları, sisplatin uygulanan grupta en düşük olup; asetil L-karnitin uygulanan kontrol grubuna göre azalmış bulundu. Böbrek dokularının histopatolojik değerlendirmesinde ışık mikroskobide sisplatin uygulanan grupta peritübüler intersitisyel hücre proliferasyonu, inflamatuvar hücre infiltrasyonu, proksimal tübüllerde hücresel deskuamasyon, bazı proksimal tübüllerde tiroidizasyon, glomerüler nekroz ve proksimal tübül hücrelerinde mikrovillüs kaybı gözlenirken sisplatin+ asetil L-karnitin uygulanan grupta ise proksimal tübüllerde az sayıda hücresel deskuamasyon,az sayıda tiroidizasyon ve mikrovillüs kaybı gözlendi; interstisyel hücre proliferasyonu ve inflamatuvar hücre infiltrasyonuna rastlanmadı. Böbrek dokularının elektron mikroskobik incelenmesinde sisplatin uygulanan grupta glomerüler bazal membran düzensizliği ve ayaksı çıkıntılarda füzyon gözlendi. Sisplatin+asetil L-karnitin uygulanan grupta ise yer yer glomerüler bazal membran kalınlığı mevcut olduğu ancak ayaksı çıkıntıların korunduğu gözlendi. TUNEL boyası ile belirlenen apoptotik hücre ölümü sisplatin ve sisplatin+asetil L-karnitin uygulanan gruplarda diğer gruplara göre daha yüksek saptandı. İki grubun karşılaştrılmasında ise sisplatin alan grupta apoptotik hücre ölümünün anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı. Kaspaz 3,8 ve 9 aktivitelerinin sisplatin grubunda sisplatin+asetil L-karnitin uygulanan gruba göre artmış olduğu saptandı.Sonuç: Sisplatin nefrotoksitesinde asetil L-karnitin kullanımının böbrek fonksiyonlarında düzelme sağladığı, doku düzeyinde böbreği koruyucu ve apoptozu önleyici etkisi olduğu gösterilmiş olup, asetil L-karnitinin antioksidatif, antiapoptotik ve antiinflamatuvar özellikleri desteklenmiş oldu.Anahtar kelimeler: Sisplatin, nefrotoksisite, asetil L-karnitin

AsetilkarnitininBöbrekBöbrek hastalıkları+4
Özlem Tüfekçi
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cınacalcet ile kalsiyuma duyarlı reseptör uyarılmasının böbrek ve kemik histomorfometrisi üzerine etkisi

Amaç: Cinacalcet ile kalsiyum duyarlı reseptör uyarılmasının böbrek tübül fonksiyonları, mezangial hücre çoğalması ön planda olmak üzere böbrek histolojisi ve kemik histomorfometrisi üzerine etkisini araştırmak.Yöntem: Çalışmaya ağırlıkları 120-130 gr arasında olan yedişer adet 6 haftalık dişi Sprague-Dawley ırkı sıçandan oluşan iki grup alındı. Çalışma grubuna 21 gün oral gavaj ile 25 mg/kg/gün cinacalcet diğer gruba ise aynı yöntem ile distile su uygulandı. Çalışma sonunda böbrek tübül fonksiyonları idrar ve serum biyokimyasal analizleri ile değerlendirildi. Böbrek ve kemiğe ait histolojik incelemeler ışık mikroskobu ile yapıldı. Glomerüler mezangial hücre sayısı böbrek dokusundan elde edilen 0,7 ?m kalınlığındaki kesitlerde ve ekstraglomerüler mezangial hücre sayısı afferent ve efferent arteriollerinden geçen 5 ?m'lik kesitlerde mezangial hücreler sayılarak saptandı. Elde edilen 5 ?m'lik kemik dokusu kesitlerinden elde edilen digital görüntüler, histomorfometrik olarak büyüme kıkırdağının kalınlığı, kortikal kemik kalınlığı, osteoblast sayısı, osteoklast sayısı, trabeküler kemik hacmi ve osteoid kemik hacmi ölçümleri için kullanıldı.Bulgular: Çalışma bitiminde sıçanların 100 gr vücut ağırlığı başına ağırlık artışları çalışma ve kontrol gruplarında benzer olduğu gözlendi (p>0,05). Cinacalcet verilen sıçanlar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında serum iyonize kalsiyum (0,86±0,08 ve 1,22±0,15 mmol/l, p=0,001), total kalsiyum (9,17±0,61 ve 11,30±0,46 mg/dl, p=0,001)ve PTH düzeylerinin (14,6±7,5 ve 64,9±31,4 pg/ml, p=0,001) daha düşük olduğu saptandı. Serum fosfor, sodyum, potasyum, kan üre azotu, kreatinin, magnezyum, total protein ve 25-OH vitamin D düzeyleri arasında fark saptanmadı (p>0,05).Cinacalcet verilen sıçanların 24 saatlik idrar hacimleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında daha fazla olduğu gözlendi (65,6±18,9 ve 31,7±9,1 ml/kg/gün, p=0,001). Gruplar arasında Tmp/GFR değerleri çalışma grubunda daha yüksek olmakla beraber anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Cinacalcet verilen sıçanların 24 saatlik idrar analizinde kalsiyum atılımında kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ortalama kalsiyum atılımında %50'lik bir artış olmasına rağmen anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). İdrar kalsiyum atılımı ve idrar hacimleri arasında pozitif ilişki saptandı (r2= 0,399, p=0,001). İdrar ile atılan kalsiyumun serum kalsiyumuna oranı çalışma grubunda kontrol grubuna göre yüksek olarak bulundu (8,73±5,25 ve 4,64±2,84 p=0,006). Çalışma grubunda kontrol grubuna göre fraksiyonel sodyum (1,82±0,42 ve 1,28±0,35 p=0,026) ve fraksiyonel klor atılımının (3,22±0,87 ve 2,27±0,43 p= 0,053) artmış olduğu saptandı. Magnezyum atılımı ve proteinüri açısından fark saptanmadı (p>0,05).Çalışma grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ortalama glomerüler mezangial hücre sayısının (7,42±0,32 ve 4,87±0,34 p=0,001) ve ekstraglomerüler mezangial hücre sayısının(4,28±0,94 ve 2,15±0,58 p=0,001) çalışma grubunda artmış olduğu bulundu. Çalışma grubundaki 4 kontrol grubunda 1 sıçan'nın böbrek kesitlerinde mononükleer hücre infiltrasyonu gözlendi ancak fark istatistiksel olarak anlamlı değil idi (p>0,05).Büyüme plağı kalınlığı ve kortikal kemik kalınlığı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında cinacalcet ile tedavi edilen sıçanlarda artmış olduğu saptandı (sırasıyla 209,61±3,63 ve 200,64±6,58 µm, p<0,001, 105,05±10,69 ve 81,87±11,04 µm, p<0,001). Cinacalcet ile tedavi edilen sıçanlar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında trabeküler kemik hacmi (%19,75±2,68 ve %23,36±5,79 p=0,007), osteoblast sayısı (4,16±0,34 ve 5,47±0,19 p<0,001) ve osteoklast sayısının(0,35±0,12 ve 0,60±0,13 p<0,001) azalmış olduğu saptandı. Osteoid hacmi sayısal olarak çalışma grubunda daha düşük olduğu saptanmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak sınırda anlamlı bulundu (0,66±0,41 ve 1,18±0,90 p=0,056).Sonuç: Sağlıklı sıçanlarda cinacalcet ile CaR uyarılması paratiroid bezi etkileyerek düşük PTH düzeylerine yol açarken böbrek mezangial hücrelerinde çoğalmaya kemikte düşük döngülü kemik hastalığı ile uyumlu histomorfometrik değişikliklere neden olmaktadır.Anahtar kelimeler: Cinacalcet, mezangial hücre çoğalması, kemik histomorfometrisi

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek tübülleri+5
İhsan Esen
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Türkiye'deki yoğun bakım ünitelerinde mekanik ventilasyon uygulamalarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de ilk kez olarak Çocuk Yoğun Bakım Ünitelerinde uygulanan mekanik ventilasyon uygulamalarını değerlendirmek, mekanik ventilasyon uygulanan hastaların tanılarını, özelliklerini, kullanılan yöntemleri ve gelişen komplikasyon ve mortalite oranlarını tespit etmektir.Gereç ve yöntem: Aralık 2008- Şubat 2009 tarihleri arasında, pediatrik yoğun bakım hizmeti veren ve çalışmaya katılmayı kabul eden toplam 8 (sekiz) merkez çalışmaya dahil edildi. Pediatrik Yoğun Bakım Ünitelerine 60 gün boyunca kabul edilen ve en az 12 saat süreyle mekanik ventilatör desteği verilen 1 ay ile 18 yaş arasındaki ardışık tüm hastalar için çalışma formu dolduruldu. Hastalar en fazla 28 gün süreyle takip edildi. Anketle; mekanik ventilasyon desteği alan hastaların demografik bilgileri, yatış endikasyonları, mekanik ventilasyon başlama nedenleri, ventilatör ve mekanik ventilasyon uygulamalarına yönelik bilgileri sorgulandı.Bulgular: Yaşları 1 ay ile 17 yaş (ortalama 3,89±4,71) olan 74'ü (% 59,7) erkek, 50'si (%40,3) kız hasta çalışmaya alındı. Yoğun bakımda entübe izlenen olguların %61,3'ünde yoğun bakıma yatış nedeni dışında altta yatan başka hastalık bulunduğu ve santral sinir sistemi patolojilerinin (%22) en sık saptanan kronik hastalık olduğu belirlendi. Hastaların 85'ine (%68,5) akut solunum yetersizliği nedeni ile mekanik ventilasyon başlandığı ve en sık hasta tanısının pnömoni (%50) olduğu belirlendi. Hastalarda en fazla kullanılan mekanik ventilasyon modunun %76,6 oranı ile basınç kontrollü senkronize aralıklı ventilasyon ve basınç desteği (SIMV±PS) olduğu tespit edildi. Pediatrik Yoğun Bakım Ünitesine kabul edilen hastalar arasında en yüksek mortalitenin intrakranial kanaması olan hastalarda olduğu (% 71,4); PIM 2 (Pediatrik Mortalite İndeksi-2 skoru)'ye göre belirlenen tahmini mortalite oranı %35,2 iken gerçekleşen mortalite oranının ise % 28,2 olduğu (Standardize mortalite oranı 0,80) tesbit edildi. Hastaların %34,7'sine kademeli ayırma, %8'ine spontan soluma testi, %25,8'ine hem spontan soluma testi hem de kademeli ayırma uygulandığı belirlendi. Başarısız ekstübasyon oranının % 13,5 olduğu; ekstübasyon başarısı açısından weaning yöntemleri arasında anlamlı fark olmadığı ancak uzun ventilasyon ve yatış süresinin başarısız ekstübasyon ile ilişkili olduğu görüldü. Ayırma süresinin ise spontan soluma denemesi yapılan hastalarda kademeli ayırma yapılanlara göre anlamlı derecede daha kısa olduğu; sedatif ajanların kullanımının uzamış entübasyon ve yatış süresi ile ilişkili olduğu saptandı.Sonuç: Türkiye'deki mekanik ventilasyon uygulamalarının başka ülkelerdeki mekanik ventilasyon uygulamaları ile benzer olduğu gözlenmiştir. Mekanik ventilasyonla ilgili bazı uygulamaların daha uzun entübasyon ve yatış süresi ile ilişkili olduğu tesbit edilmiştir.Anahtar sözcükler: Pediatrik yoğun bakım ünitesi, mekanik ventilasyon, çocuk

TürkiyeVentilasyonYoğun bakım üniteleri+2
Yasemin Topçu
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk astımı ve plazminojen aktivatör inhibitör-1 gen polimorfizmi

AMAÇ: Kronik inflamatuvar bir hastalık olan bronşiyal astım, çocukluk döneminde çok sık görülmektedir. Sık tekrarlayan alevlenmelere yol açarak önemli morbidite ve hastane yatışlarına neden olmaktadır. Aynı zamanda sağlık sisteminde ciddi ekonomik yüke yol açmaktadır. Astımın gelişiminde çevresel faktörler yanında genetik risk faktörleri de çok önemlidir. Hastalığın patogenezinde birçok sitokin rol oynamaktadır. Çalışmamızda bu sitokinlerden biri olan plazminojen aktivatör inhibitör-1 geni(PAI-1)' ndeki polimorfizmler çalışılarak astımlı çocuklarda tanının erken konulması ya da tanı aşamasında, tedavinin yönlendirilmesi ve devamında, hastalığın seyrinin öngörülmesinde bir belirteç olarak kullanılabileceği amaçlanmıştır.HASTALAR VE YÖNTEM: Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Alerji Bilim Dalı'nda bronşiyal astım tanısı ile izlenen ve tedavi görmekte olan ailesinde atopik hastalık öyküsü olan ve olmayan çocuklar ve atopik aile bireyleri ile kontrol grubu olarak sağlıklı çocuklar alındı. Tüm olguların yaş, cinsiyet, ebeveyn akrabalığı, deri ?prick? testi, total serum IgE düzeyleri değerlendirmeye alındı. PAI-1 gen polimorfizmleri Çocuk Genetik Bilim Dalı Genetik Laboratuvarı'nda (DEGETAM) çalışıldı. Hastalar, sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı.BULGULAR: Çalışmada astım tanısı ile izlenen 102 olgunun 64'ü erkek (%62,7), 38'si kız (%37,3); kontrol grubundaki 101 olgunun 49'u erkek (%48,5), 52'si kız(%51,5) idi. Ailesinde atopi bulunan 53 astımlı hasta grubunda 33 erkek (%62,3), 20 kız (%37,7); ailesinde atopi bulunmayan 49 astımlı hasta grubunda ise 31 erkek (%63,3), 18 kız (%36,7) birey saptandı. Yaş dağılımlarına bakıldığında ise astımlı hasta grubunun yaş ortalaması 9,24 yaş (+/-2,92 yaş); kontrol grubunun yaş ortalaması 10,84 yaş (+/-3,15 yaş) olarak bulundu. Ailesinde atopi olan astımlı çocukların yaş ortalaması 9,25 yaş (+/-3,15 yaş); ailesinde atopi olmayan astımlı çocukların yaş ortalaması ise 9,22 yaş (+/-2,69 yaş) olarak bulundu. Ailesinde atopi öyküsü bulunan ve bulunmayan astımlı hastaların ebeveynleri arasındaki akrabalık oranlarına bakıldığında iki grupta da yedi ebeveyn arasında akrabalık saptandı. Ailesinde atopi öyküsü bulunan 53 hastanın 29'unda deri ?prick? testi pozitif, 41'inde total serum IgE yüksek; ailesinde atopi öyküsü olmayan 49 hastanın 29'unda deri ?prick? testi pozitif, 26'sında total serum IgE yüksek saptandı. Ailesinde atopik hastalık yükü fazla olanlarda total serum IgE düzeyi yüksek olan olgu sayısının daha fazla olduğu görüldü. Hasta ve kontrol gruplarında PAI-1 geninin allelleri karşılaştırıldığında astımlı 87 çocukta 4G alleli ( %85,3), 15 çocukta 5G alleli (%14,7); kontrol grubunda ise 64 çocukta 4G alleli (%63,4), 37 çocukta 5G alleli (%36,6) saptandı. PAI-1 genindeki polimorfizmlerin gruplar arasındaki dağılımı incelendiğinde astımlı çocuklarda 4G/5G polimorfizmi, kontrol grubunda ise 5G/5G polimorfizmi daha yüksek bulundu. Ailesinde atopi olan ya da olmayan astımlı çocuklardan oluşan grup arasında 4G/4G, 4G/5G ve 5G/5G polimorfizmlerinin görülme oranları bakımından fark görülmedi. Atopik aile bireylerinde ise 4G alleli ve 4G/4G ile 4G/5G polimorfizmleri fazla bulundu. Deri ?prick? testi pozitif ve total serum IgE düzeyi yüksek olan olgu sayısı, 4G alleli ve 4G/4G ile 4G/5G polimorfizmleri ile korele olduğu görüldü. İki grup arasında da 4G/4G, 4G/5G ve 5G/5G genotipleri ile deri ?prick? testi pozitifliği ile total serum IgE yüksekliği arasında istatistiksel anlamlılık görülmedi.SONUÇ: Astımlı çocuklarda ve atopik aile bireylerinde PAI-1 geninin 4G alleli ile 4G/4G ve 4G/5G polimorfizmlerinin sıklığı fazla bulunmuştur. Kontrollerde ise 5G/5G genotipi daha fazla saptanmıştır. DT pozitif ve tsIgE düzeyi yüksek olan hastalarda 4G alleli ile 4G/5G polimorfizminin sıklığı fazla bulunmuştur; fakat istatistiksel anlamlılık görülmemiştir. Hastalar arasında tsIgE düzeyi yüksek olan çocuk sayısı ailesinde atopi öyküsü olan grupta fazla bulunmuştur.

AstımPlazminojen aktivatörleri
Ramazan Soylar
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel bronkopulmoner displazi modelinde aktive protein C tedavisi

Giriş:Broncopulmonary displazi prematüre bebeklerin akciğerlerinde inflamasyon, fibrozis, ve gelişim defektleri ile ortaya çıkar. Aktive Protein C (APC) antikoagülan ve antiinflamatuvar özelliklere sahip bir serin proteazdır. Sunulan bu çalışmada, hiperoksik akciğer hasarlanması olan ratlarda intraperitoniyal verilen aktive protein C (APC)'nin terapötik etkilerini değerlendirdik.Metod:Çalışma postnatal 3. günde başlayıp 13. güne kadar devam etti. Sıçanlar 3 gruba ayrıldı. Grup 1'de bulunan sıçanlar (n=14) kontrol grubu olarak oksijene maruz bırakılmayıp oda havasında tutuldu. Grup 2 (salin ve hiperoksi) ve 3 (APC tedavisi ve hiperoksi) pleksiglastan imal edilen kapalı alanda tutuldu. Tüm sıçanlar postnatal 14. günde sakrifiye edildi. Akciğer dokusu torokotomi ile çıkarıldı. Histopatolojik araştırma ve sitokin ekspresyonları değerlendirildi.Sonuçlar:Vasküler konjesyon, küçük hava yollarındaki elastik liflerde azalma, alveoller arası septumda kalınlaşma ve diffüz alveolar tıkanma APC tedavisi ile düzeltilmiştir. IL-1 beta, IL-6 and TNF-alfa gibi sitokin ekspresyonları istatistiksel anlamlı olarak azalmıştır.Tartışma:Bizim sonuçlarımız hiperoksi süresince uygulanan APC tedavisinin alveolar yapıyı koruduğu ve fibrozisi azalttığını göstermiştir. O nedenle, biz preterm infantlarda APC tedavisi ile BPD gelişimi riskinin azaltılacağı sonucuna vardık.

Bronkopulmoner displazi
Didem Cemile Yeşilırmak
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erken agresif parenteral nütrisyon ile beslenen intrauterin büyüme kısıtlılığı olan ve olmayan çok düşük doğum ağırlıklı bebeklerin erken büyüme hızlarının kontrollü karşılaştırılması

AMAÇ: Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitelerinde çok düşük doğum ağırlıklı bebeklerin beslenmesinde erken, agresif parenteral beslenme kabul edilmiş beslenme şeklidir. Ancak, IUGR olan ve normal intrauterin büyüyen bebeklerin aynı hızda büyümeyi gösterip göstermediği bilinmemektedir. Kronik IUGR olan fetusta protein sentezi refrakter olabileceğinden, bu beslenme uygun olmayabilir ve farklı beslenme protokolü gerekebilir. Bu çalışma ile IUGR olan ve olmayan çok düşük doğum ağırlıklı bebeklerin 28. güne ve taburculuk zamanına değin büyüme hızlarının karşılaştırılarak araştırılması, ayrıca postnatal ağırlık kayıpları, doğum ağırlıklarına ulaşma zamanları ve biyokimyasal parametrelerinin karşılaştırılması; beslenme özellikleri ve majör morbiditelerin büyüme hızlarına etkilerinin olup olmadığının belirlenmesi ve aşırı düşük doğum ağırlıklı bebekler arasında subgrup analizi yapılması amaçlanmıştır.ÇALIŞMA DÜZENİ: Retrospektif klinik vaka kontrollü çalışma.HASTALAR VE YÖNTEM: Şubat 2006? Eylül 2009 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde izlenen çok düşük doğum ağırlıklı (<1500 gr) infantların dosyaları incelendi. Dosya bilgilerine tam ulaşılamayan, konjenital anomalisi olan bebekler, kromozom anomalisi olan bebekler, konjenital enfeksiyonu belirlenenler, metabolik hastalığı olanlar ve 28 günden önce eksitus olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Ponderal indeksi 10. persantilin altındaki bebekler (IUGR) ile 10. persantil ve üstündeki bebeklerin 28. güne ve taburculuk zamanına değin büyüme hızları, maksimum postnatal ağırlık kayıpları ve doğum ağırlıklarına ulaşma zamanları karşılaştırıldı. İlk enteral beslenme, TPN kesilmesi, tam enteral beslenmeye geçiş zamanlarının ve majör morbiditelerin (BPD, semptomatik PDA, geç başlangıçlı sepsis, ağır IVH, NEC) büyüme hızlarına etkilerinin olup olmadığı değerlendirildi. Aşırı düşük doğum ağırlıklı bebekler (<1000 gr) arasında subgrup analizi yapıldı. IUGR olan ve olmayan bebekler hayatın üçüncü, yedinci ve 28. (daha önce taburcu olanlarda taburculuk öncesi) günlerinde BUN, serum kreatinin, serum elektrolitleri, karaciğer fonksiyon testleri, serum albumin ve protein değerleri açısından karşılaştırıldı.BULGULAR: Belirtilen süre içinde Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde izlenen 204 VLBW bebekten ölçütleri karşılayan 99'u (36 IUGR, 63 IUGR olmayan bebek) çalışmaya alındı. IUGR olan ve olmayan bebeklerin ortalama gebelik haftaları sırasıyla 30,3 (25-37) ve 29,9 (24-36) idi. IUGR olanların % 64'ü kız, % 36'sı erkek; olmayanların % 50'si kız, % 50'si erkekti. IUGR olan ve olmayan bebeklerin ortalama doğum ağırlıkları, boy ve baş çevreleri sırasıyla, 1129 gr (610-1473) ve 1115 gr (645-1490); 38,7 cm (32-44) ve 35,9 cm (30-41); 27,3 cm (23-34) ve 26,4 cm (20-30) olarak bulundu. Doğum boyları IUGR bebeklerde anlamlı olarak yüksek iken diğer demografik verilerde anlamlı farklılık görülmedi. İki grup arasında taburculuk günü ve taburculuk ağırlıkları arasında istatistiksel fark saptanmadı. Taburculuk sırasında IUGR bebeklerin %86'sında, olmayanların %81'inde ekstrauterin büyüme geriliği saptandı; aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sepsis dışında majör morbiditeler açısından anlamlı fark saptanmadı. Her iki grubun ilk enteral beslenme günü, tam enteral beslenme günü, TPN kesme günü, en düşük ağırlığa ulaşılan gün ve doğum ağırlığına ulaşma günü ve postnatal kilo kayıp yüzdeleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Taburculuk süresine değin büyüme hızları IUGR olan ve olmayan bebeklerde sırasıyla 21,8 ± 5,4 ve 20,0 ± 5,4 gr/kg/gün, 28. güne değin büyüme hızları ise sırasıyla 15,6 ± 5,6 ve 16,1 ± 5,1 gr/kg/gün bulundu; her iki büyüme hızı açısından istatistiksel fark saptanmadı. IUGR olan ve olmayan ELBW bebekler arasında da taburculuk ve 28. gün büyüme hızları açısından fark bulunmadı. Majör morbiditeler yokluğunda IUGR olanların olmayanlardan büyüme hızlarının anlamlı olarak yüksek olduğu belirlendi. Beslenme pratiklerinin büyüme üzerine etkilerinin olmadığı görüldü. Her iki grupta da TPN toksisite bulgusu gözlenmedi.SONUÇ: Erken agresif TPN ile beslenen IUGR olan ve olmayan VLBW ve ELBW bebeklerin büyüme hızları arasında anlamlı fark olmadığı; majör morbiditeler yokluğunda ise IUGR olanların olmayanlardan büyüme hızlarının anlamlı olarak yüksek olduğu gösterilmiştir. Taburculuk sırasında IUGR bebeklerin %86'sında, olmayanların %81'inde ekstrauterin büyüme geriliği saptandı. Erken, agresif TPN ile beslenmenin IUGR olan bebekler için uygun ve güvenilir olduğu düşünülmüştür.

Büyüme hızıFetal gelişme geriliği
Gökmen Bilgili
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fonksiyonel kabızlığı olan çocukların beslenme durumları ve beslenme durumlarını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Bu çalışma fonksiyonel kabızlığı olan çocukların beslenme durumlarını değerlendirmek ve beslenmelerini etkileyen faktörleri ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla sosyodemografik bilgiler, çocuğun beslenme ve tuvalet alışkanlıkları ile birlikte SGNA skorlaması kullanılmıştır. Çalışmaya Afyon Kocatepe Üniversitesi çocuk sağlığı ve hastalıkları polikliniklerine Nisan 2016 ve Eylül 2016 tarihleri arasında başvuran ve fonksiyonel kabızlık tanısı alan gönüllü 103 hasta alındı. Hastaların cinsiyeti, yaşı ve doğum şekli ile fonksiyonel kabızlık arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmadı (p>0,05). Ailenin aylık gelirinin artması ile malnütrisyonun azaldığı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Anne sütü alma süresi ile malnütrisyon riski karşılaştırması yapıldığında istatistiksel olarak fark bulunmadı (p>0,05). Ek gıdaya geçiş zamanın gecikmesi ve alınan ara öğün sayısının azalması ile malnütrisyonun ve kabızlığın arttığı gösterildi. (p<0,05). Tuvalet alışkanlığı kazandıktan sonra kabızlık sıklığının arttığı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Sebze ve meyve tüketimi fazla olan çocuklarda bodurluğun daha az görüldüğü bulundu (p<0,05). Sedanter yaşamın artması, uyku süresinin artması, iştahın azalması ve fonksiyonel kapasitenin azalmasının SGNA'ya göre malnütrisyonu arttırdığı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). SGNA, Gomez ve Waterlow sınıflamaları sonuçları karşılaştırıldığında sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). SGNA'nın hastaların beslenme durumlarını doğru değerlendirdiği istatistiksel olarak gösterildi. Bu çalışmada; çocukların beslenme alışkanlıklarının, sosyodemografik özelliklerinin ve fiziksel kapasitelerinin fonksiyonel kabızlık üzerinde etkisi olduğu görülmüştür. Çocuğun anne sütü almaya başladığı andan itibaren gelişen beslenme yetisinin her basamağının, kabızlık sürecinde sorgulanması gerektiği sonucuna varılmıştır.

Hülya Aydın
Afyon Kocatepe University
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kanserli çocuklar için uyku değerlendirme ölçeği adölesan ve ebeveyn formunun geliştirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı; Kanserli Çocuklar İçin Uyku Değerlendirme Ölçeği Adölesan Ve Ebeveyn Formunun geliştirilmesi, geçerlilik ve güvenirliğinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu çalışmanın örneklemini 12-18 yaş arası İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Onkoloji Kliniği ve Dokuz Eylül Üniversitesi Nevvar-Salih İşgören Çocuk Hastanesi Onkoloji Kliniğinde yatmakta olan ve polikliniğe başvuru yapmış olan adölesan ve ebeveyni oluşturmaktadır. İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Onkoloji Kliniği ve Dokuz Eylül Üniversitesi Nevvar-Salih İşgören Çocuk Hastanesi Onkoloji Kliniğinde tedavi gören adölesan ve ebeveynlerden onam alınan 147 adölesan ve ebeveyni oluşturmuştur. Veriler 01.09.2016-31.11.2017 tarihleri arasında toplanmıştır. Ölçeğin kapsam geçerliliği, çocuk onkoloji ve hematoloji alanlarından 16 uzmanın görüşüne başvurularak değerlendirilmiştir. Verilerin analizinde sayı/yüzde, t testi, korelasyon analizi, Cronbach α güvenirlik katsayısı ve faktör analizi yöntemleri kullanılmıştır. Bulgular: Kanserli Çocuklar İçin Uyku Değerlendirme Ölçeği'nin yapı geçerliliğin sağlanmasında Doğrulayıcı Faktör Analizi kullanılmıştır. Yapılan bu analizde Adölesan Formu'nda uyum indeksleri, RMSEA=0.04, CFI=0.97, NNFI=0.96 ve NFI=0.89 ve Ebeveyn Formun'da ise RMSEA=0.06, CFI=0.95, NNFI=0.94 ve NFI=0.87 olarak bulunmuştur. Güvenirliğin sağlanmasında ölçeğin genelinin Cronbach α güvenirlik katsayısı adölesan formu için, .87 ebeveyn formu için ise .86 olarak bulunmuştur. Ölçeğin yapı geçerliği ile ilgili faktör analizi sonuçları verilerin modelle uyumlu olduğunu, dört faktörlü yapıyı doğruladığını, ölçeğin madde ve alt boyutlarının ölçekle ilişkili olduğunu, her bir alt boyuttaki maddelerin kendi faktörünü yeterli olarak tanımladığını göstermiştir. Sonuç: Yapılan analizler ve değerlendirmeler sonucu Kanserli Çocuklar İçin Uyku Değerlendirme Ölçeği Adölesan Ve Ebeveyn Formunun, geçerlik ve güvenirliği yüksek bulunmuştur. Bu sonuçlar geliştirilen ölçeğin Türkiye'de yapılacak araştırmalar için geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracıdır. Anahtar kelimeler: Kanser, Adölesan, Uyku, Uyku Kalitesi Geçerlik ve Güvenirlik

ErgenlerGüvenilirlik ve geçerlilikKanser hastaları+4
Ayşe Arıcıoğlu
Dokuz Eylül University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde doğan ya da polikliniğe başvuran yenidoğanlarda major/minör konjenital anomali frekansı ve etkili faktörlerin taranması

Amaç: Bu çalışmanın amacı Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde doğan veya polikliniğe başvuran yenidoğanlarda konjenital anomali sıklığı ve dağılımını belirlemek bunun yanında oluşumlarında etkili faktörleri, prenatal tanı oranlarını saptamak, ülkemizdeki eksik verilere ve literatüre katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya doğum tarihi 1 Ekim 2016 - 31 Mart 2017 arasında olmak üzere üniversite hastanemizde doğan veya yenidoğan polikliniğine başvuran 0-28 gün yaşındaki hastalar dahil edildi. Her yenidoğan için önceden hazırlanmış veri toplama formları doldurularak bebekler ve annelere ait doğumla ilgili bilgiler, tıbbi öyküleri, ilaç ve vitamin kullanımları ile terarojen maruziyeti, yardımcı üreme teknolojilerinin kullanılıp kullanılmadığı, akrabalık, soygeçmiş ve sosyoekonomik veriler ile bebeğin fizik muayene bulguları kaydedildi. Tüm verilerin doğruluğu hastane bilgi sistemi üzerinden kontrol edildi, Eylül 2017'ye kadar varsa yapılan görüntüleme veya laboratuvar sonuçları ile saptanan anomaliler kaydedildi. Birden çok minör anomali veya herhangi bir majör anomalisi olan tüm hastalar çocuk genetik polikliniğine yönlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda 486 hastaya ait veri formu değerlendirildi. Çalışmada 224 kız (%46,1), 262 erkek (%53,9) yer aldı. Normal vajinal yol ile doğan 207 (%42,6), sezeryan ile doğan 279 (%57,4'ü) bebek saptandı. Olguların 109'u (%22,4) preterm idi. Olguların %6'sı çoğul gebelik sonucu dünyaya gelmişti. %17,8'i yenidoğan döneminde bir yoğun bakım ünitesinde, %14'ü yenidoğan servisinde izlenmiş, kalan %68,2'nin herhangi bir hastane yatışı olmamıştı. Çalışma sürecinde mortalite %1,9 olarak saptandı. 486 hastanın 29'unda (%6) tek bir organ veya sistemi ilgilendiren major malformasyon, 5'inde (%1) multiple major malformasyonlar, 125'inde (%25,7) bir veya daha fazla minör anomali saptandı. Tüm malformasyonlar ele alındığında konjenital anomalili hasta sayısının 141'e (%29) yükseldiği görüldü. Major anomaliler arasında en sık kardiyovasküler anomaliler (%36,8) ikinci sıklıkta iskelet sistemi anomalileri (%15,8) ve üçüncü sıklıkta kulak burun boğaz (%13,2) ile genitoüriner (%13,2) sistem anomalileri görüldü. Minör anomaliler de eklendiğinde ise en sık genitoüriner sistem anomalileri (%28,2), ikinci sıklıkta santral sinir sistemi anomalileri (%17,3) ve üçüncü sıklıkta baş boyun bölgesi anomalileri (%11,2) saptandı. Antenatal tanının mümkün olduğu anomaliler arasında 23 hastada (%44,2) mevcut anomali prenatal olarak saptanabilmiştir. Konjenital anomalilerin sıklığını anlamlı olarak artıran faktörler annelerin gebelikte idrar yolu enfeksiyonu geçirmesi, gebelikte amniyon mayi bozukluklarının varlığı, yardımcı üreme teknolojilerinin kullanımı, ikinci derece kuzen ve daha yakın akraba evliliği, birinci derece akrabalarda anomali varlığı, annenin eğitim düzeyi ve çalışma durumu olarak saptanmıştır. Cinsiyet, doğum şekli, prematürite, doğum tartısı, çoğul gebelik, anne yaşı, gravida, parite, abortus, terminasyon ve ölü doğum sayısı, pregestasyonel veya gestasyonel diyabet, annelerin gebelikteki veya öncesindeki hastalıkları, gebelikteki ilaç kullanımları, gebelik izlem sıklıkları, folik asit kullanımı, alkol, sigara, radyasyon maruziyeti, babanın eğitim düzeyi ve çalışma durumu ile anomaliler arasında bir ilişki çalışmamız dahilinde gösterilememiştir. İki ve daha fazla minör anomali varlığında major anomali sıklığı çalışmamızda anlamlı şekilde artmıştır (OR=6.31, %95 CI: 2.74-14.48). Sonuç: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde altı aylık dönemde konjenital major ve/veya minör anomali sıklığını ve etkili faktörlerini araştırdığımız bu çalışmada daha önceki çalışmalarla kıyaslandığında anomali sıklığının geçmiş yıllara oranla bir artış göstermiş olabileceğini ve karşılaştığımız anomalilerin dağılımının yıllar içinde farklılaştığını gözlemledik. Bu nedenle konjenital anomalilere dair ülke genelinde ivedilikle bir sürveyans çalışmasının başlatılması ve sürekliliği olan bir veritabanının oluşturulmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Saptadığımız risk faktörleri ışığında akraba evliliklerinin azaltılması ve kadınların eğitim düzeyinin artırılması ile konjenital anomalilerin çok büyük bir oranda önüne geçilebileceği sonucuna varılmıştır. Maternal idrar yolu enfeksiyonunun ve yardımcı üreme teknolojilerinin kullanımı ile anomalilerin ilişkisini ve patogenezini ortaya koyan daha geniş hasta popülasyonunu kapsayan randomize kontrollü ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.

AkrabalıkAnnelerBebek-yenidoğmuş+7
Hatice Karaoğlu Asrak
Dokuz Eylül University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dekstran sülfat ile kolit oluşturulmuş sıçanlarda tiyaminin antioksidan ve antiinflamatuvar etkinliğinin değerlendirilmesi

Giriş: İnflamatuvar Bağırsak Hastalıkları (İBH) etyopatogenezinde genetik faktörlerin yanında inflamasyon ve oksidatif stresi tetikleyici faktörler de yer almaktadır. Tiyaminin oksidatif stresin hafifletilmesi ve inflamasyonun baskılanması gibi etkilerinin olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda sıçanlarda dekstran sülfat sodyum (DSS) ile oluşturulmuş kolit modelinde tiyaminin antiinflamatuvar ve antioksidan etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Wistar-Albino suşu 6-8 haftalık erkek sıçanlar, rasgele, kontrol grubu (n:7), tiyamin grubu (n:7), DSS grubu (n:7), DSS+ tiyamin grubu (n:7) olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. Kolit modeli, yedi gün süreyle içme suyuna %3 DSS katılarak oluşturulmuştur. Tiyamin uygulaması, tiyamin ve DSS+ tiyamin gruplarına deneyin sekizinci gününden itibaren oral gavaj ile 600mg/kg/doz, günlük iki dozda 21 gün süreyle yapılmıştır. Tüm sıçanların günlük kilo tartımı, gaitada gizli kan, makroskobik kanama, rektal ödem, hastalık aktivite indeksi (HAİ) hesaplanarak kaydedilmiştir. Deneyin 28.gününde tüm sıçanlar eter anestezisi altında sakrifiye edilmiştir. Dalak ağırlığı, kolon ve rektum ağırlık ve uzunluk ölçümleri yapılmıştır. Kolon ve rektum dokuları histopatolojik olarak incelenmiş, dokularda malondialdehit (MDA), glutatyon peroksidaz (GPx), glutatyon (GSH), tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), Interlökin-6 (IL-6) ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: DSS+ tiyamin grubunda, DSS grubuna göre HAİ skorunun erken dönemde azalmaya başladığı, rektal ödem, rektal kanama ve ishal sürelerinin daha kısa sürdüğü, kilo artışının daha erken başladığı ve deney sonunda kilo alımının daha fazla olduğu görülmüştür. Tiyamin ve kontrol gruplarında HAİ skorunda artış olmamıştır. Bu durum tiyaminin kolitin klinik bulgularına olumlu etkileri olduğunu ortaya koymuştur. Kontrol ve tiyamin gruplarında histolojik hasarlanma görülmezken DSS uygulanan grupların kolon dokularında hasarlanma görülmektedir. DSS+ tiyamin grubunda DSS grubuna göre kolon dokusunda epitelyal hücre hasarının, kript kaybı ve goblet hücre kaybının daha az olduğu saptanmıştır. DSS+ tiyamin grubunda, DSS grubu ile karşılaştırıldığında kolon dokusunda konjesyon gözlenmemiş olup inflamatuvar hücre infiltrasyonunun DSS grubuna göre belirgin azaldığı görülmüştür. DSS+tiyamin grubunda IL-6 ve TNF-α immunreaktivitesinin DSS grubuna göre azalmış olduğu saptanmıştır. Bu durum tiyaminin sıçanlarda oluşturulan kolit modelinde antiinflamatuvar etkinliğinin olduğunu göstermektedir. DSS+tiyamin grubunda MDA düzeyinin DSS grubuna göre azalmış olduğu, GSH ve GPx seviyelerinin ise artmış olduğu görülmektedir. Bu durum tiyaminin sıçanlarda oluşturulan kolit modelinde antioksidan etkinliğinin olduğunu ortaya koymaktadır. Sonuç: Bu çalışma tiyaminin antioksidan ve antiinflamatuvar etkinliğini deneysel kolit modelinde gösteren ilk çalışmadır. Elde ettiğimiz veriler tiyaminin sıçanlarda oluşturulan kolit modelinde antiinflamatuvar ve antioksidan etki gösterdiği yönünde öncü bilgilerdir. Bu konuda deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tiyamin, İnflamatuvar bağırsak hastalığı, Dekstran sülfat sodyum, Hayvan modeli

Antiinflamatuar ajanlarAntioksidanlarDekstranlar+6
Nazlı Deveci
Dokuz Eylül University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Respiratuvar sinsityal virüs dışı viral etken kaynaklı alt solunum yolu enfeksiyonu nedeni ile yatan hastaların değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Alt solunum yolu enfeksiyonları (ASYE), özellikle gelişmekte olan ülkelerde çocukluk çağında en önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Erken çocukluk döneminde hastaneye yatış gerektiren ASYE geçirmenin tekrarlayan hışıltı ve astım gelişimi riskini artırdığı bilinmektedir. Çalışmamızda hastaneye yatan viral ASYE olgularında risk faktörleri, etken virüslerin dağılımı, respiratuvar sinsityal virüs (RSV) dışı viral etkenlerin laboratuar bulguları ile klinik seyir üzerine etkilerinin değerlendirilmesi ve anket yöntemiyle tekrarlayan hışıltı ile alerjik hastalıklarının sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hastane Bilgi Sisteminden 01.01.2011 ve 01.01.2017 tarihleri arasında çocuk hastalıkları servisinde yatmış olan ve "bronşiyolit, pnömoni, bronşit" tanı kodları girilmiş 1 – 36 ay yaş grubunda olan, solunum yolu viral paneli (SVP) polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) tetkikinde RSV dışında bir virüs saptanan hastalar çalışma grubuna alındı. Hastaların epikrizleri ve sonrasında poliklinik başvuruları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik bilgileri, laboratuvar ve görüntüleme incelemeleri, aldıkları tedaviler ve yatış süreleri olgu rapor formuna kaydedildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden ebeveynlere ISAAC [International Study of Asthma and Allergies in Childhood] faz 3 çalışmasında kullanılan astım, rinit ve egzama sorularından oluşan anketler uygulandı. Bulgular: Çalışmaya 1 – 36 ay aralığında (median yaş 10 ay) olan, %40,3'ü (n=59) kız, %59,7'si (n=86) erkek olan 144 olgu alındı. Hastalarda saptanan virüslerin sıklıkları respiratuvar pikornavirüsler %48,6 [RV/EV (tanımlanamayan rinovirüs/enterovirüs) %41 ve rinovirüsler %7,6], parainfluenza virüsleri %16, adenovirüsler %13,9, metapnömovirüs %13,9, influenza virüsleri %11,8, koronavirüsler %2,8 ve bokavirüs %2,1 olarak bulunurken hastaların %9'unda birden fazla virüs saptandı. Diğer virüs saptanan olgularla karşılaştırıldığında, respiratuvar pikornavirüs olgularında beyaz küre ile nötrofil sayısı daha yüksek (sırasıyla p=0,011 ve p=0,021), influenza virüs varlığında lenfosit sayısı daha düşük (p=0,03), RV/EV olgularında eozinofil sayısı daha yüksek (p=0,035) ve oksijen ile mekanik ventilasyon tedavisi ihtiyacı daha az (sırasıyla p=0,023 ve p=0,012) bulundu. Anket çalışması uygulanan 90 olgu değerlendirildi. 77 olguda (%85,6) tekrarlayan hışıltının bulunduğu, bunlardan 29'nun ise (%32,2) altta yatan organik patolojileri (BPD, kistik fibrozis gibi) bulunduğu saptandı. Organik patolojisi olmayan olgularda tekrarlayan hışıltı oranı %78,7 olarak bulunurken bu olguların %42'si ilk hışıltı atağı ile hastaneye yatırılmıştı. Sezaryen ile doğumun, tekrarlayan hışıltı riskini artırdığı (OR:5,7, p=0,018, %95 GA: 1,350 – 23,872) saptandı. Hastaneye yatıştaki yaş ile tekrarlayan hışıltı arasında anlamlı ilişki rastlanmadı (p>0,05). Virüslerin tekrarlayan hışıltı ile ilişkisi değerlendirildiğinde ise RV/EV olgularında tekrarlayan hışıltı daha fazla bulundu (p=0,046). Ebeveynlerin ISAAC anketine verdikleri yanıtlara göre olguların %58,9'unda son bir yıl içinde hışıltı öyküsü olup, %44,4'ünde 1 – 3 hışıltı atağı geçirildiği, %25,6'sında enfeksiyon dönemleri haricinde de geceleri kuru öksürük, %16,7'sinde ise egzersiz sonrası hışıltı olduğu öğrenildi. Olguların %8,8'inde atopik dermatit, %23,3'ünde ise alerjik rinit tanımlandı. Sonuç: Çalışmamız RSV dışı viral ASYE nedeniyle hastaneye yatan olgularda respiratuvar pikornavirüslerin (rinovirüsler ve enterovirüsler) önemli bir etken olduğunu göstermiştir. Olgularımızın büyük bölümünde etkenin respiratuvar pikornavirüs (%48,6) olması ve tekrarlayan hışıltının %85,6 gibi yüksek oranda saptanması, rinovirüslerin tekrarlayan hışıltı ve astım patogenezindeki rolüyle uyumlu bir bulgudur. Rinovirüslerle ciddi ASYE geçiren hastaların bu açıdan uzun vadede dikkatle izlenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Alt solunum yolu enfeksiyonu, tekrarlayan hışıltı, respiratuvar pikornavirüs

AstımBronkopnömoniBronşiyolit+6
Kadriye Cansu Şahin
Dokuz Eylül University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 1 diyabetli 3-18 yaş arası çocuklarda adiponektin ve leptin düzeylerinin değerlendirilmesi

Bu araştırma tip 1 diyabetli hastalarda adiponektin ve leptin düzeylerinin hastalığın uzun dönem izlemi ve erken dönemde mikrovasküler komplikasyonlarının saptanmasında prognostik değer açısından önemini ortaya çıkarmak amacı ile gerçekleştirilmiştir.Vaka-kontrol tipinde planlanan çalışmaya 41'i tip 1 diyabetli hasta ile 40'ı sağlıklı çocuk olmak üzere toplam 81 çocuk alınmıştır. Hasta ile kontrol grubu arasında sosyodemografik özellikler yönünden istatistiksel farklılık saptanmamıştır. Veriler laboratuar sonuçları ve anket yöntemi ile toplanmıştır.Vaka ve kontroller arasında leptin ve adiponektin düzeyleri farklı bulunmamıştır. Leptin düzeyleri kontrol grubunda pubertal dönemdeki çocuklarda yüksek bulunmuştur. HbA1c düzeyleri 24 saatlik idrardaki albümin düzeyi 200 mikrogramın üzerinde olduğu vakalarda yüksek düzeyde anlamlı olup pozitif korelasyon göstermiştir. Leptin düzeyleri her iki grupta kadınlarda anlamlı iken, adiponektin düzeyleri cinsiyetle ilişkilendirilememiştir. Her iki grupta vücut kitle indeksi ile leptin düzeyleri arasında pozitif anlamlı korelasyon, adiponektin ile negatif anlamlı korelasyon saptanmıştır. Adiponektin düzeyleri ile mikroalbüminüri varlığı arasında pozitif anlamlı korelasyon saptanmıştır.Sonuç olarak kötü metabolik kontrollü hastalarda tip 1 diyabetin mikrovasküler komplikasyonlarından olan diyabetik nefropatinin erken tanısında serum adiponektin düzeylerinin takibi önemli olabilir.Anahtar kelimeler: Tip 1 diyabet, leptin, adiponektin, mikrovasküler komplikasyonlar, diyabetik nefropati.

AdiponektinAdipoz dokuDiabetes mellitus-tip 1+3
Özlem Güraksın
Afyon Kocatepe University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan sepsisinin tanı ve izleminde töllner skorlamasının CRP ve lökosit sayısı ile karşılaştırılması

Yenidoğan sepsisi, yaşamın ilk bir ayında bakteriyemi ile birlikte olan ve enfeksiyona sistemik bulguların da eşlik ettiği klinik bir sendromdur. Neonatal sepsis insidansı 1?8/1000 canlı doğumdur. Tanısındaki zorluklar; mevcut klinik bulgularının nonspesifik olması ve tedavide meydana gelecek gecikmenin mortalite ve morbiditesini artırması bu sorunu daha da önemli bir hale getirmektedir. Neonatal sepsisin tanısında yeni ve etkili laboratuar testlerine ihtiyaç vardır. Ancak günümüzde erken dönemde yenidoğan sepsisin tanısında kullanılabilecek duyarlılığı ve özgünlüğü yüksek herhangi bir test henüz bulunmamıştır. Bu amaçla birçok hematolojik ve biyokimyasal tanı parametrelerinin özellikle CRP'nin tek başına veya birlikte etkinlikleri araştırılmaktadır.Bu çalışmaya Temmuz 2009 - Temmuz 2010 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Servisinde ?Töllner sepsis skorlama sistemi?ne göre 5 ve üzerinde puan alan tüm term veya preterm yenidoğanlar alındı. Her hastadan kan kültürü alındı. Hemokültürü pozitif olan veya klinik olarak sepsis tanısı konulan 40 olgu çalışma grubu ve hemokültürü negatif olan ve sepsis ekarte edilen 40 olgu kontrol grubu olarak seçildi. Her iki grupta da tedaviye başlanmadan önce, tedavi sonrası 72. saatte ve 7-10. günde CRP, WBC değerleri ve Töllner sepsis skorlaması alınarak karşılaştırıldı.Sepsis tanısı alan 40 olgunun 24'ü (%60) erkek,16'sı (%40) kız ve 40 kontrol grubu olgunun 21'i (%52,5) erkek, 19'u (% 47,5) kız idi. 40 sepsisli olgunun 18'i erken sepsis (%45), 22'i (%55) geç sepsis olarak kabul edildi. Sepsisli olgularda mortalite oranı %10 olarak bulundu. Bunun 3'ü (%16,7) erken sepsiste ve 1'i (%4,55) geç sepsisteki olgulardı.Sepsisli 40 olgunun 17'sinde (%42,5) kan kültüründe üreme oldu. Her iki grupta da kan kültüründe en fazla üreyen mikroorganizma Klebsiella pneumonia idi. Hemokültürde üreme olan sepsisli olgularda en fazla %76,5 ile Töllner sepsis skor artışı (>10) oldu. Daha sonra %70,6 yüksek I/T oranı, %64,7 yüksek CRP, %32,5 lökositoz veya lökopeninin izlediği belirlendi.Tedaviye cevabın değerlendirilmesinde seri olarak ölçülen CRP ve WBC değerleri sepsis grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Sepsis grubunda seri ölçülen WBC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken (p>0,05), seri ölçülen CRP değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p<0,05). Ayrıca CRP düzeylerinin günler içerisinde giderek azaldığı belirlendi. Neonatal sepsisin tanısında CRP'nin sensitivitesi %67,5, spesifitesi %77,5, pozitif prediktif değeri %75 ve negatif prediktif değeri %70,5 olarak saptandı.Neonatal sepsisin erken tanı ve izleminde Töllner Sepsis skorunun tek başına yeterli bir parametre olmadığı fakat CRP ve hematolojik parametreler (WBC, I/T oranı ve trombositopeni) ile birlikte kullanıldığında yararlı olabileceği belirlendi. Tedaviye cevabın değerlendirilmesinde CRP'nin seri ölçümlerinin daha anlamlı olduğu bulundu.

Lökosit sayısı
Gülay Gün Or
Afyon Kocatepe University
2011
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Afyonkarahisar bölgesinde respiratuar sinsityal virus enfeksiyonu epidemiyolojisi

Giriş ve Amaç: RSV, 2 yaş altı çocuklarda en önemli ASYE etkenidir. Özellikle6 aydan küçük çocuklar, prematüreler, KKH ve KAH olanlar ve immün sistemhastalığı olan çocuklar daha çok etkilenmektedirler. Çalışmamızda klinik olarakASYE tanısı alan 2 yaş altındaki hastaların, RSV enfeksiyonu sıklığının, RSVenfeksiyonlarına zemin hazırlayan risk faktörlerinin ve klinik özelliklerininaraştırılmasını amaçladık.Gereç ve Yöntem: Ekim 2008 ve Ekim 2010 yılları arasında Afyon KocatepeÜniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Acil ve Çocuk polikliniğine başvuran veyaservisinde yatan, 2 yaş altı, klinik olarak ASYE nedeniyle takip edilen 189 hastaçalışıldı. Hastalardan nazofarengial swap yöntemi ile iki örnek alındı.Örneklerden biri Corıs BıoConcept markalı `RSV Respi-Strip' test kiti ileİmmünokromatografi yöntemiyle; diğeri Remel markalı `PathoDx RespiratorySyncytial Virus Kiti' ile İFA yöntemiyle çalışıldı.Hastalarımızın istatistiksel değerlendirmesi için SPSS for Windows 16,0istatistik paket programı kullanıldı. Karşılaştırmalarda Fisher's Exact test ve kikaretesti kullanıldı. Elde edilen p değeri 0,05'den küçükse sonuç anlamlı,büyükse sonuç anlamsız olarak kabul edildi.Bulgular: Hastalarımızda RSV sıklığı %34 olarak saptandı. Erkeklerde %40,7,kızlarda %23,7 idi, arada istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Yaş gruplarındanen sık 0-6 ay arasında RSV enfeksiyonu saptandı. Epidemiyolojik olarak en sıkOcak ve Mart aylarında RSV pozitifliği görülmekle birlikte azalarak Haziranayına kadar devam etti. Klinik olarak dispne RSV pozitif olan hastalarda anlamlıyüksek saptandı. Klinik seyre göre uyguladığımız tedavinin etkinliğinde, RSVpozitif ve negatif hastalar arasında fark görülmedi.Sonuç: İki yaş altı çocuklarda ASYE etkenlerinin başında gelen RSV, özelliklerisk grubu hastalarda (KKH, KAH, prematürite vb.) önemli mortalite ve morbiditenedenidir. Afyonkarahisar bölgesinde RSV'ye bağlı ASYE en sık kış veilkbaharda görüldü. Tanı yöntemlerinden İmmünokromatografinin İFA'ya göresensitivitesi %88, spesifitesi %100 ve genel diagnostik oranı %96 olarakbelirlendi. Sonuç olarak iki yaş altı çocuklarda önemli mortalite ve morbiditenedeni olan RSV'nin hızlı tanı yöntemleri ile epidemiyolojik çalışmalarınınyapılarak proflaksi için yüksek riskli hastaların belirlenmesi gerekmektedir.

AfyonkarahisarEnfeksiyonlarEpidemiyoloji+2
Hafza Uçur
Afyon Kocatepe University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

IG A eksikliğinde atopi bulgularının sorgulanması

GİRİŞ VE AMAÇ: Selektif IgA eksikliği en sık rastlanan immünglobulin bozukluğudur. Yaygınlığı, çeşitli çalışmalarda 1: 300-1: 3000 aralığında bildirilmiştir. IgA eksikliğinin klinik önemi açık değildir.Asemptomatik seyredebildiği gibi otoimmün ve atopik bozukluğu olan hastalarda da tespit edilmiştir. Bugüne kadar elde edilen sonuçlar çok tartışmalı olup hava yolu aşırı duyarlılığının ortaya çıkmasında IgA eksikliğinin bir rolü olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda da Ig A eksikliği ve atopi ilişkisini saptamak ve atopisi olan hastalarda selektif Ig A eksikliğini düşündürmek hedeflenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Alerji Bilim Dalı, Çocuk Gastroenteroloji Bilim Dalı ve Genel Çocuk polikliniğine başvuran ve herhangi bir nedenle bakılan IgA düzeyi yaşına göre -2 SD altında saptanan 2-18 yaş arası 100 hasta toplandı.Veriler hastane bilgi yönetim sisteminden retrospektif olarak tarandı. Anne veya babalara telefon aracılığıyla ulaşılarak Ig A eksikliği ve atopi ilişkisi sorgulanmak üzere International Study of Asthma and Allergies in Childhood (ISAAC) çalışma sorularını içeren anket çalışması yapıldı. IgA eksikliğinde alerjik rinit, astım, egzema, gıda alerjisi sıklığı bakıldı. BULGULAR: Hastaların %59'u erkek , %41'i kızdı. Ortalama yaş 6,9 idi (±4,2) Hastaların %25 inde astım , %7 sinde alerjik rinit, %2 sinde ilaç alerjisi, %7 'sinde egzema, %18'inde ürtiker, %10' unda gıda alerjisi mevcuttu. Olgularımızın %80 ine deri testi ve kanda spesifik alerji testleri yapılmış olup atopi sıklığı %22,5 olarak değerlendirildi. SONUÇ: Ig A eksikliği olan çocuklarda geçmişte hırıltılı solunum yakınması, astım, atopik dermatit, gıda alerjisi, normal popülasyonda yapılan araştırma sonuçları ile karşılaştırıldığında daha sık görülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Ig A eksikliği, atopi, ISAAC kriterleri

Çocuklarİmmün yetmezlikİmmün yetmezlik sendromları+2
Nesli Ağralı
Dokuz Eylül University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalığında serum nesfatin-1 ve desnutrin düzeyleri

Çocukluk döneminde toplum sağlığı sorunu olmaya başlayan obezite , birçok metabolik komplikasyona zemin hazırlamaktadır. Obezitenin ve yağlı karaciğer hastalığının önlenmesinin erişkin yaşlarda da sağlıklı bir yaşamın temelleri açısından son derece önem taşıdığı bilinmektedir. Bu çalışmada Afyonkarahisar bölgesinde kilo alma şikayeti ile başvuran çocukların kanlarında; beslenme davranışı üzerinde etkileri yeni keşfedilmiş olan Nesfatin-1 ve yağ dokusunda önemli metabolik etkileri olan Desnutrin-ATGL moleküllerini çalıştık. Çalışmamıza VKİ ?95 persantil olan 55 obez ve VKİ<50 persantil olan 45 çocuk olgu dahil edildi. VKI ?95 persantil olan hasta grubunun 19?u (%34,5) kız, 36?sı (%65,5) erkekti. VKİ<50 persantil olan kontrol grubunun 21?i (%60) kız, 14?ü (%40) erkekti. Olguların AKŞ, açlık insülin, AST, ALT ve TG değerleri biyokimyasal olarak ve Nesfatin-1ile Desnutrin-ATGL düzeyleri ELİSA yöntemi ile çalışıldı. Obez hastalara hepatobiliyer USG ile karaciğer yağlanması ve dereceleri belirlendi. Çalışmada 55 obez çocuk hastanın 31?inde (%56,3) USG ile değişen derecelerde karaciğer yağlanması tespit edildi. Erkek obez olgularda NAYKH saptanma oranı kızlara göre istatiksel anlamda yüksek bulundu. USG ile yağlanma dereceleri arttıkça, açlık insülin ve HOMA değerlerininde birlikte artış gösterdiği ve bu artışın istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Obez hastaların TG değerlerinin karaciğer yağlanması ve derecesi ile paralel olarak artış gösterdiği gözlendi. Karaciğer yağlanması derecesine göre ALT ve AST değerleri karşılaştırıldığında grade 0, 1 ve 2 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. NAYKH saptanan ve saptanmayan olgular, AST/ALT oranı açısından karşılaştırıldığında NAYKH saptanan hastalarda bu oranın 1?den küçük olduğu ve bu farkın istatistiksel açıdan anlamlı olarak kontrol grubundan düşük olduğu bulundu. Obez çocuklarda insülin direnci olanlar ve olmayanlar Nesfatin-1 değerleri ile karşılaştırıldığında insülin direnci gösteren grubun Nesfatin-1 değerlerinin, insülin direnci göstermeyen gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu saptandı. Desnutrin-ATGL düzeyleri obez olanlarda ve NAYKH saptanalarda kontrol gruplarına göre yüksek bulundu. Sonuç olarak dünyada görülme sıklığı gittikçe artan obezite ile mücadelede kullanılan mevcut yöntemlerin etkinliğinin halen yetersiz olması nedeniyle, yeni ve güvenli tedavi yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Nesfatin-1 ve desnutrin-ATGL ile ilgili yapılan sınırlı sayıdaki hayvan deneyleri, bunların ilaç olarak uygulanmasının kilo kaybına neden olabileceği görüşünü desteklemekte ve obezite tedavisi için umut verici niteliktedir . Bizim çalışmamızda obez çocuklar ile kontrol grupları arasında Nesfatin-1 ve desnutrin-ATGL düzeyleri açısından doğrudan bir ilişki bulunamamıştır. Ancak metabolizmanın Nesfatin-1 ve desnutrin-ATGL arasındaki ilişkisinin değerlendirilmesi ile ilgili olarak yapılacak olan tüm yaş gruplarındaki insan çalışmaları, gelecekte bu moleküllerin obezite tedavisindeki yerini belirleyecektir.

DesnutrinKan serumuKaraciğer yağlanması+3
Ali Aksoy
Afyon Kocatepe University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Down sendromlu bireylerde atlanto-aksiyel eklem instabilitesi ve sendroma özgü diğer klinik bulgularla ilişkisinin araştırılması

Down Sendromlu Bireylerde Atlanto-aksiyel Eklem İnstabilitesi ve Sendroma ÖzgüDiğer Klinik Bulgularla İlişkisinin AraştırılmasıDr. Nilüfer Öğün, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve HastalıklarıAnabilim Dalı, İzmir.Amaç: Down sendromu tanısıyla izlenen hastalarda atlanto-aksiyel eklem instabilitedeğerlendirmesi ve sendromda görülme sıklığı artan diğer klinik özelliklerle atlanto-aksiyelinstabilite birlikteliğinin araştırılması.Metod: Çalışma, Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim DalıKlinik Genetik Bölümü izleminde olan Down sendromlu hastalar arasında rastgele 50 olguseçilerek retrospektif olarak düzenlendi. Hastaların dosyaları incelenerek demografiközellikleri, fizik muayene bulguları, göz ve pediyatrik kardiyoloji konsültan değerlendirmelerive laboratuvar çalışmaları sonuçları kaydedildi. Atlanto-aksiyel eklem instabilitesi ilesendromda görülebilen patolojiler arasında yer alan kardiyak defektler, hipotiroidi ve gözpatolojileri birlikteliği değerlendirildi.Bulgular: Yaşları altı ay ile 10 yaş arasında değişen 50 Down Sendromlu hasta çalışmayaalındı. Yaş ortalaması 7,55±4,56 yaş olup, %74'ü (n=37) beş yaş ve üzerindeydi.Hastaların %60 ı neonatal periyotta tipik fenotipik özellikleri ile, geri kalanı ise enfeksiyon,kilo alamama, motor ve mental gelişme basamaklarında gerilik gibi sorunlarlabaşvurduklarında tanı almışlardı. Tanı yaşı ortalama 4.82 ay (SH:0.97) olarak tespit edildi.Fenotipik özellikleri ile Down sendromu tanısı almış her hastaya kromozom analizi yapıldı vehastaların %90'ı komplet trizomi 21 (n=45), %10'u ise translokasyon tipi Down sendromuolarak tespit edildi. Ortalama anne yaşı 30,3±6,21 yaş olup, ileri anne yaşı hastalarınsadece %24'ünde (n=12) saptandı. Kraniofasial dismorfik bulgular dışında,hastaların %22'sinde (n=11) göz patolojileri, %44'ünde (n=22) kardiyak defektler, %8'inde(n=4) atlanto-aksiyel instabilite (AAİ) ve %20'sinde (n=10) hipotroidi tespit edildi.AAİ saptanan dört hastada motor ve mental gelişim basamakları, çalışmaya alınan diğerhastalara göre ileri derecede geri idi. Bu hastaların hiçbirisinde instabilite nedeni olabilecek6kranio-vertebral bölge kemik gelişim anomalisi saptanmadı. Beyin cerrahisi bölümüneyönlendirilen hastaların izlemi esnasında cerrahi müdahale gerekmedi. Atlanto-aksiyelinstabilitesi de olan bir hastanın, kardiyak defekt ve akciğer enfeksiyonu nedeniyle tibbimüdahale uygulanamadan evinde eksitus olduğu öğrenildi.İnstabilite saptanan dört hastanın sadece birinde hipotiroidi vardı ve hipotiroidi ile AAİarasında istatistiksel olarak anlamlı bir birliktelik saptanmadı (p=1,0).Çalışma grubunda en sık saptanan kardiyak defekt ASD idi. AAİ saptanan dört hastanınüçünde (%75) konjenital kalp defektleri (VSD, ASD ve triküspit yetersizliği) tespit edildi.Kardiyak defekti olup AAİ tespit edilmeyen hasta oranı ise %41 idi. Bu populasyonda AAİ vekonjenital kalp defekti birlikteliği açısından istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu.(p=0,30).Hastaların %22 sinde; konjonktivit (n=3), refraksiyon kusurları (n=3), katarakt (n=3), glokom(n=1) ve nistagmus (n=1) şeklinde göz bulguları rapor edildi. AAİ saptananhastaların %75'inde fonksiyonel tedavi gerektiren göz bulguları tespit edilirken, %17,4hastada ise göz bulgusu olmasına rağmen AAİ mevcut değildi. Bu iki antite arasındaki farkistatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,029).Sonuç: Atlanto-aksiyel instabilite bu populasyonda %8 oranında saptandı. İnstabilite ile gözbulguları birlikteliği anlamlı olarak daha sık saptanırken; hipotroidi ve kalp defektleri ileistatistiksel olarak anlamlı bir birliktelik saptanmadı.Anahtar Kelimeler: Down Sendromu, atlanto-aksiyel instabilite, kalp defektleri, hipotroidi,göz bulguları7

Nilüfer Öğün
Dokuz Eylül University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda helikobakter pilori enfeksiyonunda mide dokusunda alfa defensin ekspresyonu

ÖZETÇocuklarda Helikobakter Pilori enfeksiyonunda mide dokusunda α-defensinekspresyonuDr. Özlem Bekem SoyluAmaç: Çocukluk yaş grubunda kronik gastritin önde gelen nedeni olan Helikobakterpilori (H. pilori) enfeksiyonunda, doğal antibiyotiklerden α-defensinin gastrikmukozadaki ekspresyon durumunun ve bu ekspresyonun H. pilori yoğunluğu, kronikinflamasyon ve nötrofil infiltrasyonu gibi diğer histopatolojik bulgularla ilişkisininaraştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve yöntem: Dispeptik yakınmalar nedeniyle etyolojiye yönelik olarak üstgastrointestinal sistem endoskopisi uygulanan çocuklardan H. pilori ile enfekte olduğubelirlenen 20 tanesi çalışma grubu, H. pilori negatif olanlardan benzer yaş ve cinsiyetözelliği gösteren 25 çocuk da kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Olgularınhastane kayıtları incelenerek, başvuru yakınmaları, antropometrik ölçümleri,hemoglobin değerleri, endoskopik ve histopatolojik bulguları kaydedildi. Endoskopikve histopatolojik bulgular Sydney Sistemine göre değerlendirildi. Mide mukozasındaα-defensin ekspresyonu immunhistokimyasal yöntemle çalışıldı. Hastalar ayrıca α-defensin boyanma durumuna göre, α-defensin pozitif ve negatif olarak dagruplandırıldı. Daha sonra hem H. pilori pozitif ve negatif, hem α-defensin pozitif venegatif gruplar çalışılan değişkenler bakımından karşılaştırıldı.Bulgular: Olgularda en sık başvuru nedeni karın ağrısı idi. H. pilori pozitif ve negatifgruplar arasında malnütrisyon ve anemi varlığı açısından fark saptanmadı. En sıkendoskopik tanı eritematöz/eksudatif gastrit idi. Antral nodülarite hemen sadece H.pilori pozitif grupta belirlendi. Hastaların hiçbirinde intestinal metaplazi veya glandüleratrofi saptanmazken kronik inflamasyon, nötrofil yoğunluğu ve α-defensin yoğunluğuH. pilori pozitif grupta negatif gruba göre yüksek bulundu. H. pilori yoğunluğu ilenötrofil infiltrasyonu arasında pozitif ilişki saptandı. α-defensin pozitif olgularda nötrofilinfitrasyonu ve kronik inflamasyon skoru daha yüksek idi.Sonuç: Erişkinlerde olduğu gibi, çocukluk yaş grubunda da H. pilori enfeksiyonundaα-defensin ekspresyonu artmaktadır. Çocuklarda gastrointestinal sistemde H. pilorienfeksiyonuna cevap olarak görülen doğuştan bağışıklık yanıtının en azından α-defensinler bakımından erişkinden farklı olmadığı görülmektedir. Bu bulguyadayanarak, çocuklarda H. pilori enfeksiyonun daha sık ve daha kolay görülmesininmide dokusundaki α-defensin ekspresyon durumu ile açıklanamayacağı söylenebilir.Anahtar kelimeler: Çocuk, defensin, gastrit, Helikobakter pilori, inflamasyon,doğuştan bağışıklık sistemi

Özlem Bekem Soylu
Dokuz Eylül University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk Çağı Akut Lösemilerinde Pulmoner Komplikasyonların Değerlendirilmesi

AMAÇ: Çocukluk çağı akut lösemilerinde pulmoner komplikasyonlar sık görülmektedir.Antimikrobiyal ve destek tedavideki tüm gelişmelere rağmen prognoz halen kötüdür. Buçalışma ile pulmoner komplikasyon gelişen akut lösemili çocuklara ait özellikler belirlenerek,bu bilgiler yardımıyla pulmoner komplikasyonların mortalite ve morbiditesinin azaltılmasınakatkıda bulunmak amaçlanmaktadır.HASTALAR VE YÖNTEM: Çalışmaya 1 Kasım 1989 ? 1 Ağustos 2005 tarihleri arasındaDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda akut löseminedeniyle tedavi gören ve pulmoner komplikasyon gelişen hastalar alındı. Hastaların akutlösemiye ait özellikleri, klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları değerlendirildi. Tanı,tedavi, izlem ve prognoz ile ilgili özellikler araştırıldı.BULGULAR: Çalışmada 24'ü kız, 42'si erkek, yaş ortalaması 7.49 ± 5.2 (1-17 yaş) yıl olantoplam 66 hastada 79 adet pulmoner komplikasyonun geliştiği gözlendi. Pulmonerkomplikasyonların %92.4'ü enfeksiyon kökenli idi ve en sık konsolidasyon aşamasındageliştikleri saptandı. Komplikasyonların %31.6'sı nötropenik dönemde ortaya çıkarken, buhastaların %8.8'inde fizik inceleme bulguları, %13.9'unda da akciğer grafisi bulguları normalolarak bulundu. Hastalarda taşipne, şok bulguları, oksijen ve mekanik ventilasyongereksinimi, dissemine intravasküler koagülasyon, ek sistem tutulumu, nötropeni, anemi,trombositopeni, antimikrobiyal tedavide değişiklik gereksinimi mortalite ile ilişkili bulundu.Nötropenik dönemdeki pulmoner komplikasyonların daha çok indüksiyon ve konsolidasyonaşamasında ortaya çıktığı, mortalite ile ilişkili faktörlerin bu hastalarda daha sık görüldüğübulundu. İdame dönemindeki hastalarda kemik iliği baskılanma bulgularının daha az ortayaçıktığı, bu hastaların daha sıklıkla oral antibiyotiklerle, kolaylıkla ve kısa sürede tedaviedilebildiği saptandı.SONUÇ: Pulmoner komplikasyon gelişen akut lösemili çocuklarda tanı yöntemleri veampirik tedavi planlanırken öncelikle pulmoner enfeksiyonların göz önüne alınması vesolunum sistemine ait semptomların, fizik inceleme bulgularının, radyolojik bulgularındikkatle irdelenmesi gerekmektedir. Kemoterapinin indüksiyon ve konsolidasyonaşamalarında bulunan ve nötropenik olan hastalarda gelişen pnömonilerde uygulanacak hızlıve agresif tedavi yaklaşımı mortalitenin azaltılmasına katkı sağlayabilir.Anahtar kelimeler: Pulmoner komplikasyonlar, çocukluk çağı, akut lösemi

Cahit Barış Erdur
Dokuz Eylül University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk acil servisine başvuran adolesan hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Bir yıl içinde Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Acil Servisine başvuran11-17 yaş arası adolesan hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerinindeğerlendirilmesi, aciliyet durumu ve bunu etkileyen etmenlerin incelenmesi.YÖNTEM: Çalışmaya 2005 yılı içinde Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk AcilServisine başvuran 11-17 yaş arası adolesan hastalar alındı. Hastaların sosyodemografiközellikleri, başvuru yakınmaları, aciliyet durumları, tanıları, klinik izlem ve tedavi bilgileriniiçeren veri toplama formu düzenlenerek tanımlayıcı ve kesitsel bir araştırma yapıldı.BULGULAR: Araştırma süresi boyunca çocuk acil servisine başvuran 5645 hastanın 958 (%16.9)'i adolesan yaş grubunda idi. Hastaların % 54.1'i erkek, % 56.6'sı 11-14 yaş grubundaidi. Hastaların % 3.3'ünün çok acil, % 47.1'inin acil, % 49.6'sının acil olmayan nedenlerdendolayı başvurduğu saptandı. Okula devam eden, sağlık güvencesi Emekli Sandığı olan, mesaidışı saatlerde ve hafta sonu günlerinde acil olmayan başvuru oranının daha yüksek olduğusaptandı. Çok acil veya acil hastalarda en sık başvuru nedeni yaralanmalar (% 46.0); acilolmayanlarda ise enfeksiyonlardı (% 63.3).Hastaların % 30.5'i yaralanma ile başvurdu. En sık görülen yaralanma mekanizmasıdüşmeydi. Tüm başvuruların % 4.2'si psikiyatrik nedenlere bağlıydı. Psikiyatrik acillerinçoğunluğu intihar girişimi (% 48.8) ve bu hastaların da % 85.0'inin kız ve tamamında aşırıdozda ilaç içilmesi olduğu saptandı. Hastaların % 5.2'si hastaneye yatırıldı. En sık hastaneyeyatış tanısı % 46.0 ile akut batın idi. Tüm hastaların % 5.9'unda adli vaka bildirimi yapıldı.SONUÇ: Çalışmamızda adolesan acillerinin çoğunluğunu yaralanmalar ve abdominalacillerin oluşturduğu saptandı. Tüm adolesan acil servis başvurularının yaklaşık yarısı acilolmayan, birinci basamak sağlık hizmeti veren kuruluşlarda çözümlenebilecek sorunlardı. Buveriler ülkemiz sağlık sisteminin yeniden yapılandırılması açısından yol gösterici olabilir.ANAHTAR KELİMELER: Adolesan, acil servis, aciliyet durumu, sosyodemografiközellikler

Acil servisErgenlerSosyodemografik özellikler
Yavuz Tokgöz
Dokuz Eylül University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Afyonkarahisar bölgesinde ailesel akdeniz ateşli çocuklarındemografik, klinik, laboratuvar ve genetik özelliklerinindeğerlendirilmesi

AİLESEL AKDENİZ ATEŞLİ ÇOCUKLARIN DEMOGRAFİK, KLİNİK VE LABORATUVAR ÖZELLİKLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Bu çalışmada Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran, "Yalçınkaya ve ark.'nın 2009 yılında yayınladığı kriterlere göre" ailesel Akdeniz ateşi tanısı alan ve takipte olan 100 hastanın demografik, klinik, laboratuvar, genotip ve fenotip özellikleri incelendi. Bu çalışma ile ülkemizde sık görülen, amiloidoz gibi ciddi komplikasyonu olan ancak erken tanı ve tedavi ile morbidite ve mortalitenin belirgin azaldığı bu hastalık konusunda hekimlerin farkındalığının arttırılması amaçlandı. Çalışmamızda AAA'nın 1.5/1 oranı ile kızlarda daha sık olduğu görüldü. Hastalığın ortalama başlangıç yaşı 4.43±3.74 yıl ve tanıda gecikme süresi 3.5 yıl idi. Hastaların %33'ünde anne-baba arasında akrabalık, %62'sinde AAA aile öyküsü vardı. En sık görülen klinik bulgular ateş (%88), karın ağrısı (%84), eklem ağrısı (%77), myalji (%45), baş ağrısı (%42), artrit (%36), göğüs ağrısı (%33) idi. Klinik bulguların cinsiyete göre dağılımında döküntünün erkeklerde fazla görülmesi dışında fark saptanmadı. Bir kız hastada amiloidoz, 6 hastada HSP mevcuttu. Hastaların atak anı akut faz reaktanları anlamlı düzeyde yüksek bulundu. En sık saptanan mutasyon %39 homozigot M694V olup bunu %11 heterozigot M694V ve %7 birleşik heterozigot M694V/M680I mutasyonları izledi. Homozigot M694V olan hastalarda şikayetlerin 5 yaşından önce başlaması, artrit, erizipel benzeri eritem ve splenomegali görülmesi, atak anı ve atak dışı ESR, atak dışı CRP düzeyleri fazla idi. Tekrarlayan oral aft görülmesi heterozigot mutasyonu olan grupta fazla idi. Hastalarımızın klinik bulguları, genotip özellikleri ve tedaviye yanıtı literatürdeki diğer çalışmalarla uyumluydu. AAA belirlenmiş tanı kriterleri olmakla birlikte farklı klinik seyirleri olan, ayırıcı tanıda birçok hastalıkla karışabilen, OR geçişli genetik bir hastalıktır. Afyonkarahisar'da akraba evliliği oranının yüksek olması nedeniyle AAA sıklığının fazla olduğu tahmin edilmektedir. Hekimler serözit atakları, tekrarlayan ateş ve aile öyküsüyle başvuran hastalarda AAA olasılığını akla getirmeli ve şüpheli durumlarda tanıyı desteklemek için genetik analize başvurmalıdır.

Ebru Buldu
Afyon Kocatepe University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğanın deneysel hiperoksik akciğer hasarı modelinde klaritromisin, montelukast ve pentoksifilin tedavilerinin histolojik düzeyde etkinliğinin araştırılması

YEN DOĞANIN DENEYSEL H PEROKS K AKC ĞER HASARI MODEL NDEKLAR TROM S N, MONTELUKAST VE PENTOKS F L N TEDAV LER N NH STOLOJ K DÜZEYDE ETK NL Ğ N N ARAŞTIRILMASIÖZETAmaç: Günümüzde bronkopulmoner displazi için etkinliği kanıtlanmış bir tedavimodeli bulunmamaktadır. Bu çalışmada klaritromisin, montelukast ve pentoksifilintedavilerinin tek başlarına ve kombine kullanımının, hiperoksiye bağlı akciğer hasarınıngiderilmesindeki etkinliğini histopatolojik düzeyde değerlendirmek amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Deney, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Deneysel HayvanLaboratuvarı'nda, altı gruba ayrılan toplam 47 yavru yenidoğan sıçan ile postnatal 3-13.günler arasında gerçekleştirildi. Grup 1'de bulunan sıçanlar kontrol grubu olarak oksijenemaruz bırakılmayıp oda havasında tutuldu. Grup 2 (klaritromisin), 3 (montelukast), 4(pentoksifilin), 5 (klaritromisin + montelukast + pentoksifilin) ve 6 (plasebo) pleksiglastanimal edilen kapalı alanda tutulup deney süresince hiperoksiye (%90 ± 2) maruz bırakıldı.Postnatal 14. günde torakotomi ile çıkarılan akciğerlerde alveolar yüzey alanı, fibrozis ve düzkas aktin ekspresyonu değerlendirildi. Ortalama alveol alanları değerlerinin karşılaştırılmasıiçin one-way ANOVA, fibrozis skorlarının oranları için Kolmogorov-Smirnov veimmünohistokimyasal skorların karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis ile Mann Whitney-Utestleri kullanıldı.Bulgular: Ortalama alveolar yüzey alanı (µm2), grup 6'da yer alan sıçanlarda, grup 1'debulunanlara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulundu (50.2 ± 10.4 ve 65.3± 2.7, p=0.001). laç tedavileri, tek başına kullanıldığında, ortalama alveolar yüzey alanıaçısından plaseboya üstün bulunmadı. Kombine tedavi ise plasebo tedavi alan gruba göreanlamlı olarak daha yüksek ortalama akciğer alanı değerleri ile sonuçlandı (64 ± 3 ve 50.2 ±10.4, p=0.002). Fibrozis, grup 6'da yer alan sıçanlarda, grup 1'de bulunanlara göre anlamlıolarak fazla bulundu (p=0.007). laç tedavileri tek başına veya kombine kullanıldığındafibrozis açısından plasebo gruptan istatistiksel olarak farklı bulunmadı. mmünohistokimyasaldeğerlendirme sonucunda, grup 6'da yer alan sıçanlardaki düz kas aktin ekspresyonu, grup1'e göre anlamlı olarak yüksek saptandı (Ortanca aktin skoru, 6 [0-12] ve 2 [1-4], p=0.045).laç tedavileri, tek başına kullanıldığında, düz kas aktin ekspresyonu açısından plaseboyaüstün bulunmadı. Kombine tedavi ise plasebo tedavi alan gruba göre anlamlı olarak dahadüşük aktin skorları ile sonuçlandı (Ortanca aktin skoru, 0 [0-1] ve 6 [0-12], p=0.005).1Sonuç: Klaritromisin, montelukast ve pentoksifilin kombine ilaç tedavisinin, yenidoğansıçanlarda gerçekleştirdiğimiz hiperoksik akciğer hasar modelinde plasebo tedaviye göreüstün olduğu saptanmıştır. Bu çalışma, karmaşık patofizyolojik süreçlere sahip ve yerleşiketkili tedavi stratejilerinin bulunmadığı yeni BPD'de, kombine ilaç kullanımının başarılıolabileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Hiperoksik akciğer hasarı, bronkopulmoner displazi, yenidoğan,klaritromisin, montelukast, pentoksifilin.2

Korcan Demir
Dokuz Eylül University
2007
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Morbid obes adölesanlarda alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalığı araştırması

Şamil Hızlı
Dokuz Eylül University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 1 diyabetli adolesanlarda insülin infüzyon pompa uygulamasının klinik ve metabolik parametreler üzerine etkisi

TİP 1 DİYABETLİ ADOLESANLARDA İNSÜLİN İNFÜZYON POMPAUYGULAMASININ KLİNİK VE METABOLİK PARAMETRELER ÜZERİNEETKİSİÖzetAmaç: Tip 1 diyabetli adolesanlarda, insülin infüzyon pompası uygulamasının uzundönem sonuçlarını, çoklu doz insülin enjeksiyon tedavisi altında kaydedilen klinik vemetabolik parametreler ile karşılaştırmak ve insülin infüzyon pompa uygulamasınınetkinliğini ve komplikasyonlarını araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 2002-2006 yılları arasında Dokuz Eylül ÜniversitesiTıp Fakültesi Çocuk Endokrin ve Adolesan Ünitesi tarafından insülin infüzyonpompası takılan tip 1 diyabetli adolesan hastalar alındı. İnsülin infüzyon pompası,diyabet süresi en az 2 yıl olan, son 1 yıldır poliklinik kontrollerine düzenli gelen,günde 3-4 kez kan şekeri ölçümü yapan ve kayıt tutan, çoklu doz insülin enjeksiyon(öğün öncesi analog yada kısa etkili + günde 1-2 doz NPH) tedavisi uygulamasınarağmen metabolik kontrolü istenen düzeyde olmayan, karbonhidrat sayma becerisinikazanmış ve uygulayabilen gönüllü adolesan hastalara takıldı. Hastalar, çoklu dozinsülin enjeksiyonu (esnek olmayan dönem), çoklu doz insülin enjeksiyonu +karbonhidrat sayımı (geçiş veya esnek dönem) ve insülin infüzyon pompa dönemiolmak üzere 3 dönemde incelendi. Insülin infüzyon pompası periyodundakihipoglisemi ve ketozis epizodları (epizod/hasta/yıl), HbA1c düzeyleri, total insülinihtiyacı (IU/kg/gün), bazal/bolus insülin oranları, lipid profilleri, glukoz ve vücut kitleindeks (VKİ) standart deviasyon skorları (SDS) esnek ve esnek olmayan çoklu dozinsülin enjeksiyon periyotları ile karşılaştırıldı. Metabolik ve klinik parametrelerinkarşılaştırılmasında non-parametrik testlerden Friedman varyans analizi kullanıldı.p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Çalışmaya alınan 17 adolesan (8'i kız, 9'u erkek) hastanın ortalamapompa takılma yaşları, diyabet, esnek çoklu doz insülin enjeksiyon ve insülininfüzyon pompası kullanım süresi sırasıyla 15.53±1.8, 6.77±4.05, 0.70±0.20,2.07±1.12 yıldı. Çoklu doz insülin rejimi ve esnek döneme göre, insülin infüzyonpompa uygulamasına geçiş ile HbA1c değerlerinde düşme gözlenirken, bu düşüşistatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (sırasıyla, %8.71, %8.21 ve %7.71 p=0.105).1Pompa uygulaması sonrası hastaların VKİ SDS'lerinde, lipid profillerinde, total insülinihtiyacında, bolus/bazal insülin oranlarında esnek ve esnek olmayan çoklu dozinsülin enjeksiyon dönemlerine göre istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı(p>0.05). Çoklu doz insülin rejimi ve esnek dönem, hipoglisemi sıklığı açısındaninfüzyon pompa uygulaması ile karşılaştırıldığında, pompa uygulaması sonrasıhipoglisemi sıklığında artma eğilimi saptanmış olmasına karşın istatistiksel olarakanlamlı bulunmadı (sırasıyla, 15.4, 19.02, 21.78 (epizod/hasta/yıl), p=0.497). Çokludoz insülin rejimi ve esnek dönem, ortalama glukoz değerleri açısından infüzyonpompa uygulaması ile karşılaştırıldığında, pompa uygulaması sonrası ortalamaglukoz değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptandı (sırasıyla, 199.41,171.91, 154.66 mg/dl, p=0.002). Pompa uygulaması süresince hiçbir hastadadiyabetik ketoasidoz gelişmedi.Sonuç: Adolesan yaş grubunda, insülin infüzyon pompa uygulamasının, esnek veesnek olmayan çoklu doz insülin enjeksiyon tedavisine göre kilo artışı, diyabetikketoasidoz ve hipoglisemi riskini artırmaksızın etkin ve güvenilir olduğu saptanmıştır.Bu çalışma, ayrıca karbonhidrat sayımı ile birlikte esnek çoklu doz insülin enjeksiyontedavisinin sosyal ve maddi nedenlerle insülin infüzyon pompa tedavisiuygulanamayan hastalarda da etkin ve güvenilir olarak kullanılabileceğinigöstermiştir.Anahtar kelimeler: Tip 1 diyabet, İnsülin pompa tedavisi, adolesan2

Ayhan Abacı
Dokuz Eylül University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preeklamptik ve diyabetik anne bebeklerinde erken süt çocukuluğu döneminde demir depolarının araştırılması

ÖZETPREEKLAMPTİK VE DİYABETİK ANNE BEBEKLERİNDEERKEN SÜT ÇOCUKLUĞU DÖNEMİNDE DEMİR DEPOLARININARAŞTIRILMASIAmaç: Diyabetik ve preeklamptik anne bebeklerinde doğumda ,ikinci ve dördüncü aylarda demir parametrelerini değerlendirmek ve buçocuklarda profilaktik demir tedavisinin zamanını gözden geçirmektir.Hastalar ve metod: Aralık-2005 ile Aralık-2006 tarihleri arasındaDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ve Sağlık Bakanlığı EgeDoğumevinde doğan preeklamptik, diyabetik ve sağlıklı anne bebekleriçalışmaya dahil edildi. Tüm bebeklerin kord kanında veya ilk 24 saatiçerisinde venöz kanda, iki ve dört aylık iken venöz kanda tam kan sayımınave demir depolarına ( Demir, TDBK, Ferritin ) bakıldı. Çalışmaya 35 haftave üzeri bebekler dahil edildi. Perinatal enfeksiyon, kromozomal anomalikonjenital metabolik hastalık, konjenital malformasyon, 24 saatten uzunsüren EMR varlığında, 5. dk APGAR'ı yedinin altında olanlar, kantransfüzyonu ve flebotomi uygulanan bebekler çalışma dışı bırakıldı. İzlemsırasında hastaneye yatış ve dirençli enfeksiyon gelişen, demire bağlıolmayan hematolojik bir hastalığı ortaya çıkan, postnatal dönemde demirtedavisi alan anne bebekleri araştırmadan çıkarıldı.Olguların cinsiyetleri, doğumda, ikinci ve dördüncü ayda fizikmuayeneleri, vücut ağırlığı, laboratuvar verileri, beslenme şekli, sağlıkdurumları ve kullandıkları ilaçlar, annelerin yaş, gebelik sayısı, meslekidurumları, prenatal özellikleri, izlendikleri ve doğum yaptıkları merkezler,sağlık durumları, varsa kullandıkları ilaçlar, soygeçmişleri ve doğumanındaki tam kan sayımı sonuçları detaylı olarak kaydedildi. Olgular aynıhekim tarafından takip edildi.Bulgular: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi ve Sağlık BakanlığıEge Doğumevi´nde doğan 13 preeklamptik, 20 diyabetik ve 30 sağlıklı annebebeği olmak üzere toplam 63 hasta, belirlenen kriterleri karşıladığı için,çalışmaya alındı. Vakaların 27'si (%43) kız, 36'sı (%57) erkekti. Diyabetgrubundan 14´ü (%70), preeklampsi grubundan sekizi (%61,5), kontrolgrubundan 13´ü (%43,3) ikinci ve dördüncü ayda görüldü.7Üç grup arasında doğum anındaki demir, ikinci ay MCV, dördüncüay TDBK, anne Htc ve anne MCV değerleri arasında istatistiksel olarakanlamlı bir fark bulundu. Bonferroni düzeltmesi ile Mann-Whitney U testiuygulandığında demir değerindeki farkın preeklampsi ve kontrol grubu,MCV değerindeki farkın diyabet ve kontrol grubu, TDBK'deki farkınpreeklampsi ve kontrol grubu, anne MCV değerindeki farkın da preeklampsive kontrol grubu arasında oluştuğu görüldüPreeklampsi grubunda bebeğin doğum anındaki hemoglobin, MCV vedördüncü aydaki TDBK değeri kontrol grubuna göre anlamlı derecedeyüksek iken, doğum anındaki demir, annenin hemoglobin, hematokrit veMCV değeri anlamlı derecede düşük bulundu. Diyabet grubu ilekarşılaştırıldığında preeklampsi grubunda doğum anındaki hemoglobin vehematokrit değeri daha yüksek, doğum anındaki trombosit sayısı, ikinci ayMCV ve dördüncü ay ferritin değeri anlamlı derecede düşük bulundu.Diyabet ve kontrol grubuna bakıldığında; ikinci ay ölçülen MCVdeğeri diyabet grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekiken, annelerin MCV değeri anlamlı derecede düşük bulunduDiyabet grubunda doğumda bir vakanın (%5), preeklampsi grubundadördüncü ayda iki(%25) vakanın faz 1 demir eksikliği grubuna girdiğigörüldü. Faz 2 ve faz 3 demir eksikliğine uyan vaka yoktu.Sonuç: Preeklamptik anne bebeklerinde serum düzeyleri izlemdeazalmaktadır ve erken süt çocukluğu döneminde demir eksikliğigelişebilmektedir. Diyabetik ve preeklamptik anne bebeklerinde de DünyaSağlık Örgütünün önerdiği şekılde termlere dört aylıkken, pretermlere ikiaylıkken demir profilaksisi başlanması uygundur.Anahtar sözcükler: diyabetik-preeklamptik anne bebeği, demirdeposu, demir profilaksisi8

Nazan Kavas
Dokuz Eylül University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kanserli çocuklarda tedavi ile ilişkili akut ve kronik kardiyotoksisitenin değerlendirilmesi

ÖZETKANSERLİ ÇOCUKLARDA TEDAVİ İLE İLİŞKİLİAKUT VE KRONİK KARDİYOTOKSİSİTENİN DEĞERLENDİRİLMESİAmaç:Kardiyotoksisite kanser tedavisi sırasında ortaya çıkan en önemli yan etkidir.Çocukluk çağı kanserlerinde antrasiklinler ortaya çıkan kardiyotoksisiteye rağmen anti -tümor aktiviteleri mükemmel olmasından dolayı çok sık kullanılan ajanlardan biridir.Antikanser tedavi ile ilişkili kardiyotoksisite için risk faktörleri; hastanın cinsiyeti ve tanıyaşı, mevcut kalp hastalığı, diğer kardiyotoksik kemoterapötik ilaçlar, bu ilaçların dozları veuygulama şemaları ve mediyastene yönelik radyoterapi, kalbi etkileyecek cerrahiuygulamalarını içermektedir.Bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Çocuk Onkoloji BilimDalı (B.D.)'nda, son 10 yılda, lenfoma ve maliyn solid tümör tanısı alan, tedavi ve izlemiyapılan on sekiz yaşından küçük hastalarda akut ve kronik kardiyak toksik etkilerinretrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Hastalar ve Yöntem:01 Ocak 1996-01 Ocak 2006 tarihleri arasında, DEÜTF Çocuk Onkoloji B.D.'ndalenfoma ve maliyn solid tümör tanısı alan, 18 yaşından küçük çocukların tümü analiz edildi.Antrasiklin tedavisi alanlar ve mediyastinel alanı içerecek şekilde radyoterapi uygulananlar ve/ veya mediyastinel alan ve kalbi etkileyecek major veya minör cerrahi yapılan hastalarçalışmaya alındı. Tanı ve tedavilerinin bir bölümünü başka merkezlerde alan ve bu döneme aitayrıntılı epikrizi olmayan hastalar çalışma dışında bırakıldı. Tüm hastaların hastane dosyaları,Çocuk Onkoloji B.D. dosyaları ve Çocuk Kardiyoloji B.D.'na ait kardiyolojik incelemekayıtları değerlendirildi. Hastaların özgeçmişleri ve soygeçmişleri; mevcut kalp hastalığı,erken yaşta akut miyokard infarktı, koroner arter hastalığı açısından analiz edildi.Bulgular:Toplam 330 hasta değerlendirildi, 109'u (%33) kardiyotoksisite riski olan onkolojiktedavi almıştı, bunların yedisi detaylı epikrizleri olmadığı için çalışmadan çıkarıldı, 102'siçalışmaya dahil edildi.1Bu çalışmaya alınan 102 hastalanın 37'si (%36) kız, 65'i (%65) erkek ve ortanca tanıyaşları 10 yaş (0 - 18 yaş) idi. Hastaların 46'sı (%45) lenfoma ve 56'sı (%55) solid tümörtanısı almıştı, ortanca izlem süresi 3,7 yıl (1 ay-11 yıl) idi. Sadece iki (%2) hastada tanıdöneminde kalp hastalığı mevcuttu ve 11 hastanın soygeçmişi kalp hastalıkları açısındanpozitif idi. Yüz iki hastaya (%33) antrasiklin içeren kemoterapi uygulandı ve 102 hastada dauygulanan kümülatif antrasiklin dozları sınır değerleri aşmamıştı. Ek olarak 27 (%26) hastamediyastinel radyoterapi; 11 (%11) hasta akciğere radyoterapi almıştı, 10 (%10) hastaya kalbietkileyecek major veya minör cerrahi girişim uygulanmıştı. Major kardiyak cerrahi, 102hastadan sadece birine uygulanmış ve bu hastada da henüz kardiyotoksisite izlenmemiştir.İlk tanı döneminde kardiyak değerlendirme sonuçları hastaların %86'sındaulaşılabildi, bunların %86'sı normaldi, %14'ünde kardiyak üfürüm saptanmıştı ki bunların da%92'si fonksiyonel üfürüm idi. Sadece bir hastada (%8) primer hastalığı ile ilişkili kalptutulumu saptanmıştı.Hastaların 14'ünde (%14) kardiyotoksisite saptandı. Bu 14 hastanın ortanca tanı yaşı11 yaş (1-17 yaş) ve kız / erkek oranı 1:1 idi. Kardiyotoksisite gelişme oranı kızlarda %19,erkeklerde %11 bulundu. Bu hastaların %29'unda tanı Hodgkin lenfoma idi. Bu hastalardakalp hastalığı öyküsü yoktu. Aile öyküsü bu hastaların sadece birinde pozitif idi.Kardiyotoksisite gelişen 14 hastada uygulanan kümülatif antrasiklin dozları sınır değerleriaşmamıştı. Antrasiklinlerin intravenöz infüzyon süreleri beş hastada bir saat, 8 hastada dörtsaat ve bir hastada 48 saat idi. Kardiyotoksisite gelişen grupta (n:14), üç hasta mediyastinelradyoterapi, bir hasta akciğere ve mediyastene radyoterapi almıştı. Kardiyotoksisite gelişenhastaların sadece birine cerrahi müdahale (torakotomi ile lenf nodu biyopsisi) yapıldı. Dörthastada akut, sekiz hastada kronik, iki hastada akut ve kronik kardiyotoksisite gelişti.Kardiyotoksisite gelişen hastaların ortanca izlem süresi 4,4 yıl (3-91 ay) idi. Kronikkardiyotoksisite gelişen, aile öyküsü pozitif olan bir hasta yatağında ani ölüm ile kaybedildi.Bu çalışmaya dahil hastaların hiçbirinde akut miyokardit-perikardit sendromu,kardiyomiyopati, konjestif kalp yetmezliği saptanmamıştır. Tüm hastaların kardiyotoksisiteaçısından izlemleri fizik inceleme, EKG ve EKO ile yapılmıştı. Egzersiz testi, radyonüklidanjiografi, endomiyokardiyal biyopsi hastaların hiç birine yapılmamıştı.Sonuçlar:Antrasiklinler en potent kardiyotoksik kemoterapötikler ajanlardır ve lenfomalar vemaliyn solid tümörler gibi çocukluk çağı tümörlerinin kemoterapi şemalarında yeralmaktadırlar. Bu çok etkili sitostatik ajanın neden olduğu kardiyotoksisite erken2tanımlanmaya ve önlenmeye çalışılıyor olsa da halen kardiyotoksisite klinik olarakkarşılaşılan doz sınırlayıcı bir yan etkidir. Bu genç hasta populasyonunda 5 yıllık sağ kalımoranı %61 bulunmuştur. Bu çalışmadaki kardiyotoksisitesi gelişen hastalar izlemde geçkardiyotoksisite gelişmesi açısından büyük risk taşımaktadır. Çocuk onkoloji hastalarındansağ kalanlarda kardiyotoksisite tümör dışı ölüm nedenlerinin en önde gelenlerinden biridir.Antrasiklin içeren kemoterapi ve / veya kalp fonksiyonlarını etkileyebilecek başka tedavileruygulanan hastaların dikkatli takip edilmeleri, kardiyotoksisitenin erken tanımlanması gerekir.Anahtar kelimeler: Antrasiklin, Radyoterapi, Cerrahi, Kardiyotoksisite, Çocukluk çağı3

Hilal Çetinkaya
Dokuz Eylül University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adenoid doku CD23 (FCe;RII) ekspresyonunun çocuklarda sık tekrarlayan üst solunum yolu yakınmaları ve allerji yönünden değerlendirilmesi

ÖZETÇocukluk çağında adenotonsiller doku ile ilişkili solunum yolu yakınmaları sıkrastlanılan sağlık problemlerindendir. Özellikle inhalan yolla vücuda giren allerjenlerin ilkkarşılaştıkları lokal immun defans adenoid ve tonsillerdir. Mikroorganizmalara bağlı oluşanüst solunum yolu enfeksiyonları ile allerjik nedenlere bağlı üst solunum yolu bulguları iç içegeçmiştir.Amaç:Bu çalışmada sık tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonu, üst solunum yolu yakınmalarıolan veya solunum yolu obstrüksiyonu nedeni ile cerrahi uygulanmış çocuklarda retrospektifolarak adenoid doku da CD 23 (FcεRII) ekspresyon düzeyi immunohistokimyasal olarakgösterilerek hastalardaki klinik bulgularla karşılaştırılması amaçlanmıştır.Materyal metodÇalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde KBB Anabilim Dalı tarafındanOcak 2004- Mart 2005 döneminde adenoidektomi veya adeno-tonsillektomi operasyonuyapılan 2-13 yaş arası hastaların retrospektif olarak seçilmesi ile gerçekleştirildi.Bu dönemi kapsayan operasyon verileri Patoloji Anabilim Dalı'ndan temin edildi. Toplam168 hastaya ait patoloji raporu bulundu. Patoloji raporlarının lenfoid hiperplazi ve kronikenfeksiyon şeklinde raporlanmış olmasına dikkat edildi. Araştırma kriterlerini sağlayan vetelofonla ulaşılabilen toplam 100 hastanın parafin blok içerisinde saklanan dokuları, anketsoruları ve sonuçlarından haberdar olmayan bir patolog tarafından histopatolojik olarakincelendi. İmmunohistokimyasal değerlendirme CD23 İmmun boyanma skoru, CD23 içinfolliküler içindeki germinal merkezlerde kahve renkli sitoplazmik veya membranöz boyanmapozitif boyanma olarak kabul edildi. Boyanma yoğunluğu ve boyanma dağılımı 0-3 arasındasemikantitatif skorlandı. ( 0= boyanma yok 1+ = zayıf boyanma , 2+ = orta derece boyanmave 3+ = güçlü boyanma, folliküllerin % 90 ve üzerinin diffüz boyanması . Veriler SPSS 11.0sürümü ile analiz edilerek ki-kare ve Fisher exact testleri uygulandı. p< 0.05 istatistikselolarak anlamlı kabul edildi.Sonuçlar:Çalışma grubunun %46'sını kız, %54'ünü erkek cinsiyet oluşturmaktaydı. Yaş ortalaması70,7 ay ( min 26,0 maksimum 237,0 ay) doğum ağırlığı ort. 3212,89( min 1300, maksimum3800gr) doğum haftası ort 38,9 hafta olarak bulundu. Olguların %30'u sadece adenoidektomi10operasyonu olmuş, %70'i adenoidektomi ve tonsillektomiyi birlikte olmuştu. %77 olgu kreşgibi gündüz bakım evine gitmişti. Ebeveynlerin tanılı allerjik hastalık dağılımı %17 annedeallerjik rinit, %8 annede ürtiker, %6 babada allerjik rinit, %4 oranında babada ürtiker, egzemave astım, %3 annede egzema ve astım olarak bulundu. Annelerin %41'i sigara kullanıyordu.Operasyon sonrası hastaların %91'inde enfeksiyon sıklığı azalmış, allerji semptomları ise%84 oranında değişmemiş, %11 azalmış, % 5 artmış saptandı. CD23 ekspresyonuna etki edenfaktörler açısından bakıldığında cinsiyet, sistemik hastalık varlığı, kreşe gitme, ebeveynlerinallerjik hastalıkları annenin sigara kullanımının anlamlı etkisi saptanmadı. Geçirilenenfeksiyonların ( tekralayan tonsillit, otit, sinüzit, bronşiolit, pnömoni ve krup) etkisi yoktu.Operasyon öncesi yaşanan semptomlarında yine etkisi saptanmadı. Çocuktaki mevcut allerjikhastalıklar açısından bakıldığında ürtiker ( p= 0.041), ilaç allerjisi ( p= 0.035) ve polenallerjisi ( p= 0.037) olan çocuklarda CD23 ekspresyon düzeyi istatiksel olarak anlamlı düşüksaptandı.Tartışma:IgE'nin CD23'e bağlanmasının IgE yapımını negatif feedback mekanizma ile düzenlediği veatopik hastalarda CD23 yüzey ekspresyonunun azalacağı savını destekler şekilde buçalışmada hücre yüzeyindeki CD23 ekspresyonunun diğer çalışmalarla benzer şekilde ürtiker,ilaç allerjisi ve polen allerjisi olan hastalarda anlamlı olarak yoğunluğunu azalmış saptadık.Anahtar sözcükler: CD23 ekspresyonu, adenoid doku, atopi11

Demet Eğlenoğlu Alaygut
Dokuz Eylül University
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sağlık personelinin parenteral aşı uygulama tekniği ve bölge seçimi konusunda bilgilerinin incelenmesi

Bu çalısma, saglık personelinin parenteral asıları uygulama teknigi ve bölge seçimi konusunda bilgilerini ve etkileyen etmenleri incelemek amacıyla yapılmıs, tanımlayıcı ve kesitsel bir çalısmadır. Arastırmanın örneklemini randomize yöntemle seçilen 19 saglık ocagı ve 13 ana çocuk saglıgı ve aile planlaması (AÇSAP) merkezinde çalısan, ası uygulamalarında görev alan 96 saglık personeli olusturmustur. Veri toplama aracı olarak uzman görüsü alınarak arastırmacı tarafından gelistirilen Parenteral Ası Uygulamalarını Tanılama Formu kullanılmıstır. Elde edilen veriler Fisher ve Yates düzeltmeli ki-kare testi kullanılarak degerlendirilmistir. Arastırmaya katılan saglık personelinin %34.4'ü hemsire, %65.6'sı ebe, %53.1'i 35 ve üstü yas grubunda yer almakta ve %62.5'i saglık ocagında çalısmaktadır. Ebe ve hemsirelerin % 64.5'i önlisans mezunudur. Saglık personelinin ası türlerine göre bölge seçimini %5.2 ile %100 oranında, uygulama teknigini ise %83.3 ile %97.9 oranında dogru bildigi saptanmıstır. Asıların uygulanmasında sekiz ası için bölge seçimini dogru bilen yalnız iki kisi (% 2.1), uygulama teknigini dogru bilen 55 kisi (%57.3) bulunmaktadır. Saglık personelinin meslek, egitim düzeyi, çalısma süresi ve asılamada primer görevli olma durumunun ası uygulamalarında dogru bölge seçimi ve dogru teknikle uygulamayı etkilemedigi saptanmıstır. Bagısıklama konusunda egitim alanların okul çocugunda kızamık asısının uygulama teknigini bilme oranı, egitim almayanlardan anlamlı olarak daha yüksektir. Egitim alma durumunun diger asıların uygulama tekniginde ve bölge seçiminde etkili olmadıgı saptanmıstır Sonuç olarak, saglık personelinin ası uygulamalarında bölge seçimi ve uygulama teknigi konusunda yeterli bilgiye sahip olmadıkları saptanmıstır. Bagısıklamanın basarısını önemli oranda etkileyen saglık personeline, farklı yas gruplarındaki çocuklara ası uygulanmasına yönelik uygulamalı egitimlerin planlanması önerilmektedir.

Sağlık personeli
Hülya Karataş
Dokuz Eylül University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Annelerin çocuk yetiştirme tutumlarını etkileyen etmenlerin incelenmesi

Çocuğun sağlıklı olarak yetişmesi ve olumlu kişilik yapısı geliştirebilmesinde annenin çocuk yetiştirme tutumları büyük önem taşımaktadır. Annenin tutumu çocuğun kişiliğini şekillendirdiği için çocuk üzerindeki etkileri çocuğun tüm yaşamı boyunca sürer. Bu araştırmanın amacı okul öncesi dönemde çocuğu olan annelerin çocuk yetiştirme tutumlarının ve bunları etkileyen etmenlerin incelenmesidir. Karşılaştırmalı tanımlayıcı bir araştırmadır. Örneklem, küme örneklem yöntemiyle seçilmiştir. Buca Avukat İlhan Ege Anaokulu, Karşıyaka Anaokulu ve Narlıdere Merkez Anaokulu'nda 2005-2006 eğitim ve öğretim yılında eğitim gören toplam 390 öğrencinin annesi örneklemi oluşturmuştur. Kişisel Bilgi Formu ve Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutum Ölçeği ile toplanan veriler, Tek Yönlü Varyans Analizi, Kruskal Wallis Varyans Analizi ve İki Ortalama Arasındaki Farkın Önemlilik Testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Annelerin yaşı, eğitim ve çalışma durumu, mesleği, eşin eğitim durumu, aylık gelir durumu, ailenin oluştuğu kişiler ve kendi annesinin tutumu değişkenlerine göre tutumlarında anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Küçük yaşta, ev hanımı ve eğitim düzeyi düşük olan annelerin aşırı koruyucu ve sıkı disiplin tutumlarının arttığı bulunmuştur. Eşin eğitim düzeyi yüksek olduğunda annenin olumsuz tutumlardan uzaklaştığı ve demokratik tutumu benimsediği saptanmıştır. Annenin çocuk yetiştirme konusunda bilgi alması durumunda demokratik tutumun arttığı, diğer tutumların azaldığı belirlenmiştir. Annelerin çocuğun cinsiyeti ve kendi babasının tutumuna göre tutumlarında fark olmadığı bulunmuştur.

AnnelerÇocuk yetiştirmeÇocuklar
Deniz Şanlı
Dokuz Eylül University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00