
Bezmialem Vakıf University
588
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
3
Enstitü
0%
DOI Oranı
Son Eklenen Tezler
Tümünü GörLaparaskopik sleeve gastrektomi ameliyatında recruitment manevrasının solunum mekanikleri üzerine etkisi
Giriş-Amaç: Obezitenin en etkili tedavi yöntemlerinden birisi bariyatrik cerrahidir. Laparoskopik Sleeve Gastrektomi (LSG) morbid obezitenin cerrahi tedavisinde yeni bir yaklaşımdır. Obezite ve anestezi birbirlerinden bağımsız olarak, fonksiyonel rezidüel kapasitenin azalması ve atelektaziye yatkınlık oluşturur. Laparoskopik cerrahilerde uygulanan pnömoperitonyum da akciğer kompliyansında azalma ve atelektazi ile ilişkilidir. Obez hastalarda anestezi yönetiminin en önemli amaçlarından biri, obezite ve pnömoperitonyuma karşı havayolu ve alveolleri açık tutmaktır. Alveolar ''recruitment'' manevrası havayolu basınçlarını yüksek tutarak kapanmış alveolleri açar ve arteriyal oksijenizasyonu artırır. Çalışmamızın amacı, morbid obez hastalarda uygulanan, LSG ameliyatında, yapılan "Recruitment'' manevrasının solunum mekanikleri ve arteriyal kan gazları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, elektif LSG ameliyatı planlanan 18-65 yaş arası, ASA II-III, vücut kitle indeksi 40-55 arasında olan toplam 60 hasta dahil edildi. Tüm hastalarımıza standart anestezi indüksiyonu ve idamesi uygulandı. Hastalar kura yöntemiyle iki gruba ayrıldı. Tüm hastalara düzeltilmiş kilo hesabına göre tidal volüm 6 mL.kg-1, 8 cmH2O pozitif ekspirasyon-sonu basınç (PEEP), inspire edilen oksijen (FiO2) %40, taze gaz akımı 4 L.dk-1 ve end-tidal karbondioksit (EtCO2) 30-35 mmHg arasında olacak şekilde solunum frekansı ayarlandıktan sonra mekanik ventilasyon uygulandı. Recruitment grubundaki (n=30) hastalara desuflasyondan 5 dk sonra %100 oksijen altında, 40 cmH2O basınçla, 40 sn süreyle, manuel olarak "recruitment" manevrası uygulandı. Kontrol grubunda (n=30) ise mekanik ventilasyona ek bir işlem uygulanmadı. İki grubun operasyon sırasında solunum mekanikleri (kompliyans ve havayolu basınçları) ve arteriyal kan gazı değerlendirmeleri indüksiyon sonrası 10.dk, insuflasyon sonrası 10.dk, desuflasyondan sonra 5.dk, desuflasyondan sonra 15.dk'da yapıldı. Ayrıca derlenme ünitesinde ameliyat sonrası 30. dk arteriyal kan gazı değerlendirmesi yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda; recruitment grubunda, recruitment uyguladıktan sonra grup içerisinde oksijenizasyonun anlamlı olarak arttığı gösterildi. Ameliyat sonrası 30.dk 1 değerlerinde; recruitment grubunda, parsiyel oksijen basıncı (PaO2 ) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek ve parsiyel karbondioksit basıncı (PaCO2) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük (normal sınırlar içinde) bulunmuştur. Kompliyansın her iki grupta da pnömoperitonyumla birlikte azaldığı ve desuflasyon sonrasında başlangıç değerlerinin üzerinde olduğu saptandı. Desuflasyon sonrası 15. dk ölçümünde kompliyansın recruitment grubunda daha yüksek olduğu belirlendi. Her iki grupta da pnömoperitonyumla birlikte PIP değerlerinde artış olduğu ve desuflasyon sonrasında pnömoperitonyum öncesindeki seviyelere döndüğü saptandı. Ameliyat sırası ve sonrası dönemde hastalarda recruitment manevrasına bağlı hemodinamik açıdan herhangi bir değişiklik, beklenmeyen etki veya komplikasyon belirlenmedi. Sonuç:LSG ameliyatı uygulanan morbid obez hastalarda, PEEP uygulamasına ''recruitment'' manevrasının eklenmesi, solunum mekaniği ve arteryel kan gazı değerlerinin iyileştirilmesinde daha etkili bir yöntem olarak güvenle kullanılabilir.
Boyun ağrılı spondiloartritli hastalarda ağrı ve fonksiyon üzerine konvansiyonel fizik tedavi modaliteleri ve kinezyolojik bantlama tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi
AMAÇ Bu tez çalışmasında amaç, boyun ağrılı spondiloartrit (SpA) hastalarında egzersiz, Kinezyolojik bantlama (KB) ve konvansiyonel fizik tedavi (FT) modalitelerinin ağrı ve fonksiyonel durum açısından etkinliğinin karşılaştırılmasıdır. GEREÇ ve YÖNTEM Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğinden takip edilen ve inflamatuar karakterde boyun ağrısı olan 18-65 yaş arası spondiloartrit hastaları dahil edildi. Son 3 ay içerisinde mevcut medikal tedavisinde değişiklik yapılanlar, servikal disk hernisi ile uyumlu semptomları olanlar, servikal bölgeden travma veya operasyon öyküsü olanlar, malignitesi, sistemik enfeksiyonu veya bilinen psikiyatrik bozukluğu olanlar, tedavi uygulanacak olan bölgede yara veya enfeksiyonu olanlar, KB bandına karşı alerjik reaksiyonu olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Hastalar 3 farklı gruba randomize edildi ve birinci gruba yalnızca ev egzersiz programı verildi. İkinci gruba 3 hafta sürecek şekilde 15 seans konvansiyonel FT modaliteleri uygulandı ve ev egzersiz programı verildi. Üçüncü gruba 3 hafta boyunca haftada iki kez değiştirilmek üzere boyun bölgesine KB tedavisi uygulandı ve ev egzersiz programı verildi. Değerlendirmeler tedavi öncesi, tedavi sonrası 3. hafta ve 3. ayda; Görsel Analog Skala (VAS), Boyun Ağrı ve Özürlülük Skoru (BAÖS), Kopenhag Boyun Fonksiyonel Özürlülük Skalası (KBFÖS), Spondiloartritler için Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ-S), Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFI), Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMI) testleri kullanılarak ve goniometre ile boyun eklem hareket açıklıkları (EHA) ölçülerek yapıldı. BULGULAR Çalışmaya 43 hasta alındı (Egzersiz grubu:14, Konvansiyonel FT grubu:14, KB grubu:15). Çalışmaya alınan olguların demografik özellikleri karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sadece egzersiz verilen grupta grup içi değerlendirmelerde kontroller arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplararası karşılaştırmalarda, 3. ay kontrollerinde konvansiyonel FT grubuna göre boyun ekstansiyonu ve sağ rotasyonu değerlerinde tedavi öncesine göre anlamlı artma saptandı. Kinezyolojik bantlama uygulanan grupta grup içi değerlendirmelerde yapılan kontrollerde anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplararası karşılaştırmalarda, 3. haftaki kontrollerde egzersiz grubuna göre VAS ağrı skoru değerlerinde tedavi öncesine göre azalma saptandı. Konvansiyel FT uyguladığımız grupta grup içi değerlendirmelerde 3. hafta kontrollerinde BASFI ve VAS değerlerinde tedavi öncesine göre anlamlı azalma saptandı. Gruplararası karşılaştırmalarda, 3. haftaki kontrollerde egzersiz grubuna göre VAS, BASDAI ve BASFI değerlerinde tedavi öncesine göre anlamlı azalma saptandı. SONUÇ SpA'lı hastaların boyun ağrısı ve kısıtlılığının tedavisinde verilen egzersiz programının istatistiksel olarak anlamlı olmasa da eklem hareket açıklığı üzerine olumlu etkileri saptanmıştır. Egzersiz programına ek olarak uygulanan KB tedavisi ağrıyı azaltmada faydalı olmaktadır. Konvansiyonel FT yöntemleri ile egzersiz programı birlikte uygulandığında ise ağrı ve fonksiyonel durumda iyileşme görülmektedir. Boyun şikayeti olan SpA'lı hastalarda nonfarmakolojik yöntemler iyi birer tedavi alternatifi olabilir.
Son evre kronik böbrek yetmezliği olgularında serebral mikrokanamanın nörokognitif fonksiyon bozukluğu üzerine etkisi
Amaç Son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) olan hemodiyaliz (HD) olgularında, Susceptibility Weighted Imaging (SWI) Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile intraserebral mikrokanama tespiti ve nörokognitif fonksiyon üzerine etkisini araştırmak. Gereç ve Yöntem Son dönem böbrek yetmezliği tanılı 49 hemodiyaliz olgusu çalışma kapsamına alındı. Konvansiyonel ve SWI MRG ile beyindeki parankimal mikrokanama varlığı, lokalizasyonları, mikrokanamanın komorbiditeleri (Hipertansiyon ve Diyabetes Mellitus) ve mikrokanamanın yaş, dializ süresi faktörleriyle ilişkisi incelendi. İnme geçirmiş 6 olgu dışındaki 43 olguya Uzman Nörolog tarafından nörokognitif minimental test yapıldı. Toplam test puanı 30 üzerinden değerlendirilmiş olup, 9 ve daha az puan şiddetli, 10-18 puan orta derecede, 19-24 puan hafif derecede kognitif fonksiyon bozukluğu olarak değerlendirildi. Minimental test yapılan olgular, mikrokanama saptanan (Grup 1, n: 26) ve saptanmayanlar (Grup 2, n: 17) olarak iki gruba ayrıldı. Mikrokanamanın nörokognitif fonksiyon üzerine etkisi araştırıldı. Bulgular Olguların %59'unda mikrokanama, %14'ünde ise makrokanama izlendi. Makrokanamalı olguların tümünde aynı zamanda mikrokanama da mevcuttu. Grup 1'de toplam 10 olguda (% 38,4) kognitif fonksiyon bozukluğu saptanmış olup, bu olguların 6'sında hafif derecede kognitif fonksiyon bozukluğu, 4'ünde orta derecede kognitif fonksiyon bozukluğu izlendi. Grup 2'de 2 olguda (% 11,7) kognitif fonksiyon bozukluğu saptanmış olup, ikisi de hafif derecedeydi. Mikrokanama varlığı ile kognitif gerileme arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,031). Minimental test esnasında sorgulanan dikkat bozukluğu ile mikrokanama varlığı arasında korelasyon saptanmazken, yakın bellek bozukluğu ile mikrokanama arasında pozitif korelasyon izlendi (p=0,027). Diyabetes Mellitus (DM) varlığı ile mikrokanama varlığı arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,027). Sonuç Hemodiyaliz olgularında nörokognitif fonksiyonlardaki azalmanın en önemli nedeni mikrokanama varlığıdır. Tedavi protokollerine yol gösterici olabilmesi açısından mikrokanamanın erken dönemde saptanması önem arzetmektedir. Nörokognitif fonksiyon bozukluğu ve DM'un eşlik ettiği hemodiyaliz olgularında SWI MRG rutin görüntülemede yer almalıdır. Anahtar Kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, Son Dönem Böbrek Yetmezliği, Diyaliz, SWI, Mikrokanama
Katılma nöbeti olan hastalarda oksidatif durum ve dna hasarı araştırılması
Oksidatif stres reaktif oksijen türevleri ile antioksidan sistem arasında oluşan dengesizliktir. Bu dengesizlik hücre kompartımanlarında geri dönüşümsüz hasara neden olabilir. Katılma nöbeti olan hastalarda oksidatif stresin arttığı gösterilmiştir. Bu çalışmada artan oksidatif stresin DNA hasarına yol açabileceği düşünülerek katılma nöbeti olan hastalarda serum demir, folik asit ve vitamin B12 düzeyleri ile total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) ve mononükleer lökosit DNA hasarını belirlemeyi amaçladık. Yaş, cinsiyet bakımından birbirine benzer 40 katılma nöbeti olgusu ve 30 kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Plazma TAS, TOS, vitamin B12, folik asit ve demir seviyeleri ticari kit kullanılarak kolorimetrik yöntemle, periferal mononükleer lökosit DNA hasarı alkalen tekli hücre elektroforez yöntemi (comet assay) ile analiz edildi. Oksidatif stres indeksi (OSİ) hesapla bulundu. Katılma grubunda TOS, OSİ ve mononükleer lökosit DNA hasar seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek (p <0.05), TAS düzeyi ise anlamlı derecede düşük bulundu (p <0.05). Katılma grubunda TOS ile DNA hasarı arasında anlamlı derecede pozitif korelasyon tespit edildi (r=0,287, p <0.05). Katılma nöbeti grubu ile kontrol grubu arasında demir, vitamin B12 ve folik asit eksiklikleri açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p >0.05). Bu çalışmada sonuç olarak katılma nöbeti vakalarında oksidatif stres ve DNA hasarı artmış, antioksidan kapasite azalmış olarak bulunmuştur. Artan oksidatif stres ve DNA hasarının sonuçları bakımından yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ailevi akdeniz ateşi olan hastalarda atopi prevalansı
Ailevi Akdeniz ateşi (AAA) ülkemizde sık görülen otozomal resesif geçişli kalıtsal bir hastalıktır. AAA bulunan hastalar tekrarlayan ateşle birlikte karın ve eklem ağrıları gibi klinik bulgular vermektedir. Yapılan çalışmalarda hastalığa sahip çocuklarda atopi ve alerjik hastalık sıklığının genel popülasyona göre daha az sıklıkta olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada AAA hastası ile sağlıklı kontrol grubu olgularında, değişik parametreler kullanarak atopi ve alerjik hastalık prevalansını belirlemeyi amaçladık. Çalışmada 61 AAA ve 61 kontrol grubu olgu değerlendirildi. Her iki grupta tüm olgularda atopi ve alerjik hastalık öyküsü sorgulandı. Her hastada eozinofil yüzdesi, total serum IgE düzeyleri, yumurta akı spesifik IgE, buğday unu spesifik IgE ve inek sütü spesifik IgE düzeyleri araştırıldı. AAA grubunda 10 hastada (%16,4), kontrol grubunda 5 hastada (%8,2) atopi saptandı (p=0.27). AAA grubunda 5 hastada (% 8,2), kontrol grubunda 2 hastada (%3,3) alerjik hastalık görüldü (p=0.272). Bakılan serum spesifik IgE düzeylerinden yumurta akı spesifik IgE düzeyi kontrol grubunda 11 hastada (%18), AAA grubunda ise 3 hastada (%5) pozitif saptandı (p=0.044). Buğday unu ve inek sütü serum spesifik IgE düzeyleri her iki grupta benzer bulundu. Total serum IgE düzeyi kontrol grubunda daha yüksek saptandı (p=0.009). Sonuç olarak bu çalışmada, atopi ve alerjik hastalıkların AAA hastalarında kontrol grubu ile benzer sıklıkta görüldüğü, fakat yumurta akı spesifik IgE ve total IgE düzeylerinin kontrol grubunda daha yüksek saptanması AAA hastaları arasında atopinin daha az görüldüğü kanaatini uyandırmıştır.
Akut iskemik ve hemorajik inme olgularının ayrımında oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarının tanısal rolünün araştırılması
Amaç: Bu çalışmada acil serviste klinik ve radyolojik bulgularla akut inme tanısı konulan erişkin hastalarda inme tipinin ayrımında ve hastalığın ciddiyetinin belirlenmesinde serum oksidatif stres parametrelerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin prediktif bir değeri olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine; Mayıs 2014-Ekim 2014 tarihleri arasında başvuran ve akut inme tanısı konulan 66 erişkin hasta prospektif olarak çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların 42'si iskemik inme ve 24'ü hemorajik inme olguları idi. Kontrol grubu olarak 35 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Çalışmaya dâhil edilen olgular, anamnez, fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinden yararlanılarak iskemik inme olguları ve hemorajik inme olguları şeklinde ayırıcı tanı yapılarak iki gruba ayrıldı. Her iki hasta grubundan da semptomların başlangıcından itibaren ilk 24 saat içinde plazma oksidatif stres parametreleri olarak total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) değerleri ve lenfosit DNA hasarı düzeyleri çalışıldı. İskemik ve hemorajik inme olguları anamnez ve fizik muayene bulguları ile Ulusal Sağlık Enstitüsü İnme Skalası (NIHSS)'na göre 1.grup; NIH, 0-6 puan, hafif-orta, 2. grup; NIH, 7-15 puan, orta-ağır ve 3. grup; NIH, 16-42 puan, ağır-çok ağır şeklinde, inme ciddiyetine göre üç gruba ayrıldı. Guruplar arasında oksidatif stres parametreleri olarak TOS, TAS ve OSİ değerleri ve DNA hasarı düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, inme grubunda serum TAS, TOS, OSİ değerlerinin ve lenfosit DNA hasarı düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yükseldiği saptandı (bütün parametreler için p<0,05). İnmenin tipinin belirleyiciliği açısından gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma DNA hasarı düzeyleri ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (her iki parametre için p>0,005). İskemik inme olgularında hemorajik inmeli olgularla karşılaştırıldığında plazma TAS ve TOS değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde yüksek olduğu saptandı (her iki parametre için p<0.001). NIHSS' ya göre gruplar karşılaştırıldığında gruplar arasında plazma TAS, TOS ve OSİ değerleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (bütün parametreler için p>0,005). Fakat inme ciddiyeti arttıkça (grup 1'den grup 3'e doğru) plazma DNA hasarı düzeylerinde anlamlı artış olduğu gözlendi (p<0,001). Sonuç: Akut inme geçiren hastalarda erken dönemde, oksidatif stresin erken biyolojik belirteçleri olarak plazma TOS ve TAS değerlerinin inme tipinin ayrımında, radyolojik görüntüleme yöntemlerine yardımcı olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Yine, bu hastalarda erken dönemde serum lenfosit DNA hasarı düzeylerinin; inmede kullanılan skalalara alternatif ve objektif bir biyolojik belirteç olarak inme ciddiyetini göstermede kullanılabileceğini belirtmek istiyoruz.