
1,190
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Akut piyelonefrit tanısında inflamatuvar belirteçler
Üriner sistem enfeksiyonları böbrek parankimini tutarak akut piyelonefrit tablosuna yol açabileceği gibi, alt üriner sistemi tutarak akut sistit ve üretrit şeklinde de seyredebilir. Akut piyelonefrit geçiren böbrekte kalıcı hasar oluşma riski vardır ve bu durum daha sonraki dönemlerde böbrek fonksiyonlarında bozulma, kronik böbrek yetmezliği ve hipertansiyona yol açabilir. Akut piyelonefrit ve alt üriner sistem enfeksiyonlarının özellikle çocukluk yaş grubunda ayırımı gerek klinik bulgular gerekse de sık olarak kullanılan tanısal testlerle tam olarak yapılamamaktadır. Bu çalışmada akut piyelonefrit ile alt üriner sistem enfeksiyonlarının ayırıcı tanısında inflamatuvar belirteçlerden beyaz küre, nötrofil sayısı, C-reaktif protein (CRP), eritrosit sedimentasyon hızı (ESR), prokalsitonin (PCT), serum interlökin-6 (IL-6) ve interlökin-8 (IL-8)'in kullanılabilirliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Acil Servisi'ne ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne ateş şikayeti ile başvurup, idrar kültüründe üremesi saptanarak üriner sistem enfeksiyonu tanısı konulan 3 ay ile 16 yaş arasında toplam 51 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan antibiyotik tedavisi öncesi CRP, beyaz küre, nötrofil sayısı, ESR, IL-6, IL-8 ve PCT çalışılmak üzere kan alındı. Üriner sistem enfeksiyonu tanısı konularak ilk yedi gün içinde dimerkaptosüksinik asit (DMSA) sintigrafisi çekilen hastalar renal parankimal tutulumlarına göre 23'ü akut piyelonefrit, 28'i alt üriner sistem enfeksiyonu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Sistemik inflamatuvar belirteçlerden nötrofil sayısı (p=0,014), CRP (p<0,001) ve ESR (p=0,006) akut piyelonefrit grubunda alt üriner sistem enfeksiyonu grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. IL-6, IL-8 ve PCT düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. CRP için eşik değeri 10 mg/l alındığında duyarlılığı % 100 iken, özgüllüğü % 60,7 idi. Eritrosit sedimentasyon hızı için eşik değeri 20 mm/sa alındığında duyarlılığı % 86,9 iken, özgüllüğü % 46,4 idi. Mutlak nötrofil sayısı için eşik değeri % 70 olarak alındığında duyarlılığı % 39,1, özgüllüğü % 78,5 olarak bulundu. Akut piyelonefrit tanısında altın standart olarak kabul edilen DMSA tetkikinin, her merkezde bulunamaması, hastaların radyasyona maruz kalması ve akut parankimal hasar ile eski skar ayrımının net olarak yapılamaması göz önünde bulundurulduğunda akut piyelonefrit ile sistit ayırıcı tanısında daha düşük maliyette ve daha kolay ulaşılabilir tetkikler olan nötrofil sayısı, CRP ve ESR ölçümlerinin kullanışlı birer inflamatuvar belirteç olabileceği sonucuna varılmıştır. Özellikle CRP'nin yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahip olması nedeniyle akut piyelonefrit ile alt üriner sistem enfeksiyonu ayırıcı tanısında kullanılabileceği düşünülmektedir. Bununla beraber sonuçlarımızı doğrulamak için daha fazla kişide yapılmış ileriye dönük çalışmalara ihtiyaç vardır.
Helicobacter pylori enfeksiyonlu çocuklarda klasik tedaviye eklenen Hindiba inülini ilaveli Bifidobacterium lactis'in etkileri
Amaç H. pylori enfeksiyonu tedavisinde uzun yıllardır uygulanan klasik tedavi ile; direnç gelişimi, hastanın tedaviye uyumsuzluğu, ilaç yan etkileri gibi nedenlerle eradikasyon oranlarında ciddi düşüşler olmaktadır. Biz çalışmamızda H. pylori tedavisinde klasik tedaviye eklenen Hindiba inülini (prebiyotik) ilaveli Bifidobacterium lactis'in (probiyotik) H. pylori eradikasyonundaki rolünü, dispeptik semptomları ve antibiyotik yan etkilerini azaltmadaki etkilerini değerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem B.E.Ü. Uygulama ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Çocuk Gastroenteroloji Polikliniğine başvuran, 6-16 yaş arası, günlük yaşam kalitesini etkileyecek tarzda ciddi dispeptik yakınmaları (karın ağrısı, bulantı, kusma, yemek borusunda yanma, ağıza acı ekşi su gelmesi, kilo kaybı, hematemez, melena, kabızlık, ishal) olan hastalara altta yatabilecek patolojik durumu dışlamak amacıyla endoskopi yapıldı ve biyopsi alındı. Endoskopik biyopsi ile H. pylori pozitif saptanan 64 hasta randomize edilerek 2 gruba ayrıldı.1. grubu oluşturan 31 hastaya klasik tedavi; amoksisilin (50 mg/kg/gün, 14 gün) + klaritromisin (15 mg/kg/gün, 14 gün) + omeprazol (1 mg/kg/gün, 1 ay) verildi.2. grubu oluşturan 33 hastaya klasik tedavi ve 5 milyar CFU Bifidobacterium lactis + 900 mg hindiba inulini 2 hafta süresince eş zamanlı verildi. Tedaviye yanıt tedavi bitiminden 1 ay sonra C-14 üre nefes testi ile değerlendirildi. Negatif bulunan hastalarda H. pylori eradikasyonunun sağlandığı kabul edildi.Bulgular Klasik tedavi alan 1. gruptaki 31 hastanın 20'sinde (%64.5), klasik tedavi ve Hindiba inülini ilaveli Bifidobacterium lactis alan 2. gruptaki 33 hastanın 27'sinde (%81.8) H. pylori'nin eradike edildiği saptandı. 2. grupta eradikasyon oranı daha yüksek olsa da iki grup arasındaki fark istatistisel olarak anlamlı değildi (p=0.199).Semptomlarda değişiklik değerlendirildiğinde 1. gruptaki hastaların 4'ünün (%12.9) semptomlarında değişiklik olmadığı, 11'inin (%35.5) semptomlarında hafif azalma olduğu, 16'sının (%51.6), semptomlarının belirgin azalma olduğu saptandı. 2. gruptaki hastaların ise 1'inin (%3) semptomlarında değişiklik olmadığı, 7'sinin (%21.2) semptomlarında hafif azalma olduğu, 25'inin (%75.8) semptomlarında belirgin azalma olduğu saptandı. Semptomlardaki değişiklik açısından gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.093).Sonuç Çocukluk çağı H. pylori enfeksiyonunun eradikasyonunda klasik tedaviye eklenen Bifidobacterium lactis ve Hindiba inülininin, tek başına verilen klasik tedaviye üstünlüğü saptanmadı.
Çocukluk çağı lenfadenopatilerinde tanısal yaklaşım
AMAÇ: Çocukluk çağında sık karşılaşılan bir yakınma ve fizik inceleme bulgusu olan lenfadenopati çoğunlukla benign etiyolojilere bağlı olarak gelişmekle birlikte, bazı ciddi sistemik hastalıkların ve kanserlerin ilk bulgusu da olabileceğinden tanıda geç kalınmaması son derece önemlidir. Bu çalışmadaki amacımız; lenfadenopatinin klinik ve etiyolojik özelliklerini irdeleyerek, malign ve benign etiyolojilerin ayırımını yapmada hangi laboratuvar tetkiklerinin bize daha yararlı olabileceğini ortaya koymaya çalışmak. Ayrıca lenfadenopatinin radyolojik olarak değerlendirilmesinde doppler USG?nin lenfadenopatinin malign-benign ayırımda yüzeyel doku USG`sine üstünlüğü olup olmadığını saptamak. YÖNTEM: Ocak 2010 ile Aralık 2011 tarihleri arasında pediatri, pediatrik onkoloji ve pediatrik acil polikliniklerine lenfadenopati yakınmasıyla başvuran veya fizik incelemelerinde lenfadenopati saptanan 73 olgu değerlendirildi. Lenfadenopati nedeniyle başvuran ancak takipte gelmeyen hastalar ve yapılan fizik incelemelerinde lenfadenopatilerinin patolojik boyutta olmadığı saptanan olgular çalışma grubu dışında bırakılarak değerlendirme 50 olgu üzerinden prospektif olarak yapıldı. Olgular özellikleri değerlendirildikten sonra, son tanılarına göre; viral hastalıklar, tularemi, malign hastalıklar ve Kawasaki, PFAPA, akciğer tüberkülozu gibi hastalıkların yer aldığı diğer hastalıklar grubu olarak 4 gruba ayrılarak öykü, fizik inceleme ve labaratuvar bulgularındaki özellikler açısından karşılaştırıldı. İstatistiksel değerlendime SPSS-13.0 programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Periferik lenfadenopati ile başvuran olguların 30?unun (%60) erkek, 20?sinin (%40) kız olduğu görüldü. Yaşları 1 ile 16 arasında değişiyordu. Olguların 42?si (%84) benign hastalık tanısı alırken 8?i (%16) malign hastalık tanısı aldı. Benign ve malign lenfadenopatiyi tanımlamada lenfadenopatinin lastik kıvamda olması (p:0,022), anemi (p: 0,024), trombositopeni (p:0,008), ürik asit yüksekliği (p=0,002), orgonamegali (p: 0,014) varlığının, yüzeyel gri skala USG?de lenf nodunun hiperekojen olmasının (p:0,007) ve doppler USG? de lenf nodunun periferik kanlanma göstermesinin (p: 0,005) değerli veriler olduğu saptandı. Kuyu suyu içme, hayvan teması öyküsü olan, kronik, büyük servikal, ağrı, hassasiyet ve ısı artışı gibi bulguların eşlik ettiği lenfadenopatili hastalarda tularemi olasılığının yüksek olduğu belirlendi. SONUÇ: Periferik lenfadenopati ile başvuran olgularda ayrıntılı öykü ve tutulan lenf nodunun drene ettiği bölgenin dikkatle yapılan fizik muayenesi ile tanıya gidilemeyen olgularda istenecek tetkiklerden tam kan sayımında saptanacak anemi ve trombositopenide periferik yayma dikkatle değerlendirilmeli, patoloji saptanmasada kemik iliği aspirasyonu yapılarak lösemi ekarte edilmelidir. Gerekli hastalarda akciğer grafisi, batın USG, yüzeyel doku ve doppler USG?si malign ya da benign etiyolojilerin ayırımında yardımı olacaktır. Malignite şüphesi yüksek olgularda oyalanmadan biyopsi yapılması uygundur. Boyun lenfadenitleri¬nin etyolojisinde son yıllarda ülkemizde sık olarak saptanan tularemi bölgemizde ve endemik olduğu bilinen diğer bölgelerde antibiyotik tedavisine rağmen düzelmeyen, ağrılı ve büyük servikal lenfadenopatilerde mutlaka ekarte edilmelidir. Anahtar Sözcükler: Periferal lenfadenopati, çocuk, malignite, risk faktörleri, tularemi
Çocuklarda demir eksikliği anemisinin nötrofiller üzerine etkisi
Demir eksikliği anemisi tüm dünyada yaygın olarak görülen önemli bir sağlık sorunudur. Demir eksikliğinin kognitif fonksiyonlar, büyüme, endokrin sistem ve nörotransmitter sentezi üzerine etkilerinin yanısıra, immün sistem üzerine de önemli etkileri vardır. Demir eksikliğinin immün sistem üzerine etkileri ile ilgili çalışmalarda demir eksikliğinin myeloperoksidaz, bakterisidal aktivite ve NK hücre aktivitesinde azalma, geç tip hipersensitiviteye T lenfosit yanıtının azalması, T Lenfosit ve bununla birlikte CD4+ düzeyleri ve CD4:CD8 oranlarının azaldığı saptanmıştır. Çalışmamızda amacımız demir eksikliği anemisi olan hastalarda IL-1ß, IL-2, IL-4, IL-6, IL-8, IL-10, IL-13, IFN-?, TNF-? gibi sitokin değerlerine ve nötrofil fonksiyonları ile ilişkili hücre yüzey antjenleri olan CD11a, CD11b, CD11c, CD18, CD45, CD54, CD64 düzeylerine bakarak, demir eksikliğinin nötrofil fönksiyonları üzerine etkisini görmekti. Bu çalışmaya Haziran 2011 ? Ocak 2013 tarihleri arasında B.E.Ü.N. Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği?ne başvuran 6 ay- 5 yaş arası, son bir ay içinde steroid veya kemoterapi gibi immünsüpresif tedavi almayan, protein enerji malnütrisyonu, böbrek yetmezliği, genetik hastalık ve malign hastalığı ve akut ya da kronik enfeksiyonu olmayan çocuklar dahil edilmiştir. Sağlıklı çocuklardan oluşan kontrol grubu(grup 2, n=28), Demir eksikliği anemisi tanısı alan (grup 1, n=30) çocuklarda IL-1 ß, IL- 2, IL- 4, IL- 6, IL- 8, IL- 10, IL-13, IFN-?, TNF-?, ve hücre yüzey antijenlerindenCD11a, CD11b, CD11c, CD18, CD45, CD54, CD64 düzeyleri karşılaştrıldı. Demir eksikliği anemisiolan çocuklarda aynı parametreler tedavi sonrası tekrar bakılarak, tedavi öncesi saptanan düzeylerlekarşılaştırıldı. Sonuçlar değerlendirdirildiğinde her iki grupta ve Demir eksikliği anemisiolan çocuklarda tedavi sonrası sitokin değerlerindeistatistiksel olarak anlamlı farklılıkolmadığı görüldü.Demir eksikliği anemisi grubu ve kontrol grubunda hücre yüzey antijen % değerleri karşılaştırıldığında nötrofil CD64 % ekpresyonununDemir eksikliği anemisi grubunda istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksek olduğu, tedavi ile azaldığı, fakat bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı ve son yıllarda yapılan çalışmalarda sepsisin önemli bir göstergesi olarak bildirilen CD64?ün demir eksikliği anemisi olan çocuklarda enfeksiyonmarkerı olarak kullanılmasının uygun olmayabileceği şeklinde yorumlandı. Transferin reseptörü olan CD71?in demir eksikliği anemisi tanısında en değerli parametrelerden biri olan soluble transferin reseptörü gibi tanıda kullanılabilecek bir parametre olup olmadığının saptanması amacıyla Demir eksikliği anemisigrubu ve kontrol grubunda monositlerde CD71 düzeylerine bakıldığında, her iki grup arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı, ancak Demir eksikliği anemisi grubunun tedavi öncesi ve sonrası CD71 düzeyleri karşılaştırıldığında, tedavi sonrası CD71 ekpresyonundaki düşüşün istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Bu sonuçDemir eksikliği anemisi tedavisi sonrası soluble transferin reseptörü değerlerindeki düşme ile paraleldi. Demir eksikliği anemisi tanısında CD71?in soluble transferin reseptörü kadar duyarlı bir test olup olmadığının ortaya konabilmesi için daha fazla sayıda olgu ile daha geniş çalışmalar yapılmasının daha kesin sonuçlar elde edilmesine yardımcı olacağı düşünüldü. Çalışmamızda Demir eksikliği anemisinin nötrofil fonksiyonları ile ilişkilihücre yüzey markerlarında değişikliğe neden olmadığı gösterilmiştir, ancak nötrofil fonksiyonlarının demir eksikliği anemisinde bu yöntemle değerlendirilmesinin uygun olup olmadığına karar verilebilmesi için daha kapsamlı çalışmalara gereksinim vardır.
Ev tozu akarlarına duyarlı astımlı çocuklarda çevresel kontrol uygulamalarının astım kontrolündeki etkisi
Giriş ve Amaç: Astım, genetik yatkınlık zemini üzerine tetikleyici çevresel faktörlerin eklenmesiyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Günümüz şartlarında genetik zemini değiştirmek mümkün değildir.Astımın ortaya çıkmasına neden olabilecek çevresel risk faktörlerinin eliminasyonu ile astım kontrol altına alınabileceğini düşündük.Bu çalışma ile ev tozu akarlarına duyarlı astımlı çocuklarda çevresel kontrol uygulamalarının astım kontrolündeki etkisini araştırmayı amaçladık. Olgular ve Yöntemler: Bülent Ecevit Üniversitesi Çocuk Alerji ve İmmünoloji polikliniğine başvuran 7-16 yaş arası 64 astımlı çocuk çalışmaya dahil edildi. Astımlı çocuklarda çevresel kontrol uygulamalarının astım kontrolündeki etkisini değerlendirmek için hastalara 39 sorudan oluşan anket ve 7 sorudan oluşan astım kontrol testi uygulandı. Hastaların 51'inde (%79.6) astım iyikontrol edilmişti.13' ünde(%20.3) ise kötükontroledilmişti. Bulgular: Bizim çalışmamızda astım kontrolünü sağlamak için uygulanan çevresel kontrol yöntemleri ve bazı sosyodemografik özelliklerin astım kontrolündeki etkisine baktık. Anne eğitimi haricinde sosyodemografik özellikleri ve çevresel kontrol uygulamalarını astım kontrolündeki etkisini istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. Çalışmaya alınan ev tozu akarlarına duyarlı astımlı çocuklarda hastalığın kontrolündeanne eğitim düzeyi açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0. 023). Çalışmaya alınan ev tozu akarlarına duyarlı astımlı çocuklarda hastalığın kontrolündeevde halı bulunup bulunmaması açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=1.000). Çalışmaya alınan ev tozu akarlarına duyarlı astımlı çocuklarda hastalığın kontrolündeçocuğun odasında halı bulunup bulunmaması açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=0.136). Çalışmaya alınan ev tozu akarlarına duyarlı astımlı çocuklarda hastalığın kontrolündesigaradan kaçınıp kaçınmama açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=0.441). Sonuç: Ev tozu akarlarına duyarlı astımlı hastalarda astımın kontrolündeçevresel kontrol uygulamaları önemle üzerinde durulması gereken bir konudur.Astım kontrolünde başarı çevresel kontrol uygulamalarının hepsininberaber uygulanması ile sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Çocuk, Astım kontrolü, Çevresel kontrol yöntemleri
Yenidoğan kraniotabesinin vitamin D düzeyi ile ilişkisi
AMAÇ: Kraniotabes rikets, A hipervitaminozu, multiple skleroz gibi immun mediator hastalıklar, osteogenezis imperfekta, hidrosefali, konjenital sifiliz gibi birçok hastalıkla ilişkili olarak kafatası kemiklerinin yumuşamasıdır. Sağlıklı yenidoğanların %30unda kraniyotabes saptanır ve bu genellikle 2-3.ayda kendiliğinden kaybolur. Bu yüzden sağlıklı yenidoğanlarda kraniyotabes fizyolojik kabul edilir ve tedavi edilmez. Hatta bu yenidoğanlarda ek tetkike gerek duyulmaz. Daha önce yapılan çalışmalarda sayı azlığı nedeniyle kraniyotabesli bebeği olan annelerin D vitamin düzeyleriyle kraniyotabessiz bebeği olan annelerin D vitamin düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Fakat intrauterin ya da yenidoğan döneminde görülen geçici Vitamin D eksikliğinin çocukluk döneminde tip 1 DM, astım, alt solunum yolu enfeksiyonları, hatta şizofreni ve rikets riskini arttırdığı bilinmektedir. Eğer D vitamini eksikliği daha uzun süre devam ederse, ileriki yaşlarda çok daha fazla sağlık problemine neden olabilir. Bu yüzden sağlıklı yenidoğanlardaki kraniyotabes intra uterin dönemde maruz kalınan vitamin D eksikliğinin en erken bulgusu ise perinatal vitamin D eksikliğinin yenidoğanların ileriki yaşamlarındaki etkileri tam olarak aydınlatılıncaya kadar bu yenidoğanların D vitamini ile tedavi edilmesi yerinde olacaktır. Bu çalışmada sağlıklı yenidoğanlarda görülen kraniyotabesin gerçekten fizyolojik olup olmadığı, D vitamini eksikliği ile ilişkisi ve kraniyotabesi olan yenidoğanlarda tedavi gerekip gerekmediği araştırılmıştır. YÖNTEM: Çalışmamıza Nisan 2012 ile Nisan 2013 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Tıp Fakültesi Hastanesi'nde doğan sağlıklı, term ve >2000gr olan 150 yenidoğan dahil edildi. Çalışmaya alınan yenidoğanlar postnatal taburculukları sırasında (1-3. Gün) kraniyotabesi olanlar ve olmayanlar diye iki gruba ayrıldı. Bu yenidoğanların annelerinin 25(OH) vitamin D düzeylerine bakıldı. Çalışmaya dahil edilen yenidoğanların tümü 1 aylık olunca yenidoğan poliklinik kontrolüne çağrılarak kraniyotabes açısından tekrar değerlendirildi ve hepsinden serum Ca, P, ALP, PTH, 25(OH) vitamin D, idrar ca/ kreatinin düzeyi gönderildi. Sonuçların anne yaşı, gebelik sayısı, doğum ağırlığı, doğum haftası ailenin yaşadığı yer, annenin eğitim durumu, sigara içme durumu ,yenidoğanların beslenme şekilleri ile ilişkisi değerlendirildi. Araştırmadan elde edilen verilerin değerlendirilmesinde SPSS 13, 0 paket programı kullanıldı. BULGULAR: Kraniotabes 45 yenidoğanda (%30), özellikle de kış aylarında doğanlarda yaz aylarında doğanlara göre daha fazla saptandı. Ayrıca kraniotabesi olan gruptaki bebeklerin doğum ağırlıkları normal gruba göre daha düşüktü (p=0,002). Bir aylıkken kraniotabesi olan yenidoğanlarda kraniotabesi olmayanlara göre PTH düzeyi daha yüksek saptanırken 2 grup arasında anne ve bebeklerin 25(OH) vitamin D düzeyleri açısından ilişki saptanmadı. Kraniotabesi olan yenidoğanların annelerinin %6,6'sında serum 25(OH) vitamin D düzeyi <10 ng/ml iken kraniotabesi olmayan annelerin sadece %0,95'inde 25(OH) vitamin D<10 ng/ml idi. Annelerin %96'sında D vitamini eksikliği ya da yetersizliği gözlenirken yenidoğanların %90'ında D vitamini düzeyleri normal sınırlarda idi. Kraniotabes ile beslenme şekli arasında ilişki gözlenmezken sadece anne sütü ile beslenen bebeklerde D vitamini düzeyinin istatistiksel olarak daha düşük olduğu saptandı. Yenidoğanların %95,3'ü 400 IU D vitamini desteği alırken, sadece %7'si D vitamini desteği almıyordu. Kraniotabes ile D vitamini desteği alan ve almayan yenidoğanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. SONUÇ: Yenidoğan kraniotabesinin maternal D vitamini eksikliği ile ilişkisi net olmamakla birlikte bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Ayrıca çalışmamızın sonuçları maternal vitamin D eksikliğinin ülkemizde hâlâ önemli bir sorun olduğunu göstermektedir. Bu nedenle maternal vitamin D eksikliğini önlemeye yönelik tedbirlerin güçlendirilerek yaygınlaştırılması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Yenidoğan; kraniotabes; vitamin D eksikliği
Akut viral bronşiolitli hastalarda D vitamini düzeyi ve D vitamini reseptör gen polimorfizmi
Amaç: Akut viral bronşiolitli çocuklarda serum D vitamini düzeyleri ve gen polimorfizmlerini sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak ve D vitamininin rolünü araştırmak. Gereç ve Yöntemler: Çalışma grubu Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi çocuk acil poliklinik ve çocuk sağlığı ve hastalıkları servisinde Haziran 2012 ile Haziran 2013 tarihleri arasında başvuran hastalardan oluşturuldu. Çalışmaya 1 ay ile 2 yaş arasında klinik bulgular ile bronşiolit tanısı konularak hastaneye yatırılan veya ayaktan tedavi edilen 54 hasta ile aynı yaş grubunda daha önce bronşiolit geçirmemiş 55 sağlıklı gönüllü alındı. Her iki grupta HPLC yöntemiyle serum 25 (OH) vitamin D düzeyleri ve VDR geni Fok I polimorfizmi çalışıldı. Serum D vitamini düzeyini etkileyebilecek doğum öncesi, doğum sonrası ve çevresel risk faktörleri sorgulandı. Bulgular: Çalışma grubunun % 63'ü (n=34), kontrol grubunun % 54,5'i (n=30) erkekti. Çalışma grubunun ortanca yaşı 10,5 (2-24) ay, kontrol grubunun ortanca yaşı 12 (2-23) ay idi. Her iki grupta yaş açısından istatistiksel fark saptanmadı. Çalışma grubunun ortanca serum 25 (OH) vitamin D düzeyi 21,3 (10,7-50,5) ng/ml saptandı. 21 olgunun serum 25 (OH) vitamin D düzeyi, D vitamininin yetersizlik sınırı olan 20 ng/ml'nin altında, bu gruptaki 6 olgunun serum düzeyi ise D vitamininin eksiklik sınırı olan 15 ng/ml'nin altında saptanırken kontrol grubunun ortanca serum 25 (OH) vitamin D düzeyi 38,1 (25,3- 61,1) ng/ml idi. Çalışma grubunun serum 25 (OH) vitamin D düzeyi, kontrol grubundan istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde düşüktü (p<0.001). Bronşiolit skoru ile serum 25 (OH) Vitamin D düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.001). Çalışma ve kontrol grupları arasında VDR geni Fok I polimorfizmi açısından fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda akut viral bronşiolit geçiren çocuklarda serum 25(OH) vitamin D düzeyinin düşük bulunması, D vitamininin önemli bir immün modülatör olduğunu ve eksikliğinin alt solunum yolu enfeksiyonları görülme sıklığını arttırabileceğini desteklemektedir. Düşük vitamin D düzeyleri bronşiolit ataklarının daha ağır geçmesine neden olmaktadır. VDR geni Fok I polimorfizmi ile bronşiolit ve serum 25 OH Vitamin D düzeyi arasında bir ilişki saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: Akut bronşiolit, D vitamini, VDR gen polimorfizmi
Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonunda profilaktik amaçlı antibiyotik kullanan çocuklarda antibiyotik direnç gelişimi "Retrospektif bir kohort analizi"
ÖZET Karagöz K. Tekrarlayan İdrar Yolu Enfeksiyonunda Profilaktik Amaçlı Antibiyotik Kullanan Çocuklarda Antibiyotik Direnç Gelişimi. Retrospektif Bir Kohort Analizi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları, Tıpta Uzmanlık Tezi: Zonguldak, 2014. Amaç: İdrar yolu enfeksiyonu çocukluk döneminde üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra en sık görülen enfeksiyon hastalığıdır. Erken teşhis ve tedavi ile böbrek hasarının gelişmesi, protenüri, hipertansiyon, glomeruler filtrasyonun azalması, kronik böbrek yetersizliği gibi komplikasyonlar engellenmiş olur. Profilaksi; risk taşıyan hastalardaki tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonunun önlenmesinde kullanılır. Ancak uzun süreli profilaktik antibiyotik kullanımının, direnç gelişimi ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda çocukluk döneminde tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonunda profilaktik amaçlı antibiyotik kullanımının direnç gelişimine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 1 Ocak 2008 - 1 Ağustos 2012 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları A.D polikliniklerine başvuran idrar yolu enfeksiyonu tanısı almış 0-16 yaş arası profilaksi almayan 100 ve herhangi bir nedenle profilaksi başlanmış 50 olmak üzere toplam 150 hasta dahil edildi. Hastaların laboratuvar tetkik ve radyolojik görüntüleme sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Tüm hastaların 65'i (%43,3) erkek, 85'i (%56,7) kızlardan oluşmaktaydı. Profilaksi alan grubun 22'si (%44) erkek, 28'i (%56) kız, profilaksi almayan grubun 43'ü (%43) erkek, 57'si (%57) kızlar'dan oluşmaktaydı. Profilaksi alanların yaş ortalaması 47,3 ± 47,0 ay, almayanların yaş ortalaması 40,4 ± 42,7 aydı.Her iki grupta yaş ve cinsiyet açısından istatiksel olarak bir fark yoktu. Erkek çocukların ilk bir yaşta idrar yolu enfeksiyonu geçirmesi 1 yaştan sonrasına ve kızlara göre daha yüksekti(p=0.007).Hastalarımızda profilaktik antibiyotik olarak en sık trimetoprim-sulfametoksazol (%62) kullanılmıştı. İdrarın biyokimyasal incelemesinde lökosit varlığı, o kültürde Escherichia coli üremesi açısından duyarlı bulundu. İki grupta da üreyen bakteriler içinde Escherichia coli % 64 ile ilk sırada yer alıp, onu sıklık sırasına göre Klebsiella pneumoni, Proteus mirabilis, Klebsiella oxytoca, Enterobacter auerogenes, Psödomonas spp, Morganella morgani, Serratia marcescens izlemiştir. Kız ve erkeklerde Escherichia coli en sık üreyen mikroorganizmaydı. Ama Escherichia coli üreyenlerin kız olma oranı anlamlı olarak erkeklerden daha fazla idi (p=0.005). Her iki grup karşılaştırıldığında profilaktik antibiyotik kullanımı daha sonraki kültür üremelerinde antibiyotik direncini artırmıyordu (p<0.05). Hastalarda en yüksek direnç ampisiline (%71,9) karşı gelişmiş olup onu piperasilin, sefalotin, trimetoprim-sulfametaksazol, sefuroksim, amoksisilin/klavunik asit, seftriakson izliyordu. Her iki grupta tüm idrar kültürlerinde üreyen Psedomonas spp.'ye karşı aztreonam, meropenem, seftazidim, kolistin duyarlı saptandı. Ayrıca idrar kültüründe Escherichia coli üreyen ve profilaksi alanlarda amoksisilin/klavunik asit, seftriakson, piperasiline karşı diğer gruba göre daha fazla direnç geliştiği görüldü. Sonuç: Çalışmamızda; profilaksi kullanımının antibiyotiklere karşı direnç artışına neden olmadığı gözlendi. Ancak bizde de idrar yolu enfeksiyonlarında antibiyotiklere direç gelişiminin arttığı tesbit edildi. Onun için ampirik antibiyotik seçiminde, her bölgenin kendine özgü direnç çalışmalarını periyodik olarak yapması ve tedavilerin bu çalışmaların ışığında düzenlenmesini önermekteyiz. Anahtar Kelimeler: İdrar yolu enfeksiyonu, Profilaksi, Antibiyotik direnci.
Akut viral bronşiyolitli hastalarda kısa etkili beta agonistler ile kombine veya tek başına nebulize hipertonik salinin etkinliğinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı düşük miktarda %3 salin, yüksek miktarda %3 salin, salbutamol ve düşük miktarda %3 salin kombinasyonu, salbutamol ve yüksek miktarda %3 salin kombinasyonu ve tek başına salbutamolün etkinliğinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya acil servis ve çocuk sağlığı polikliniğine başvuran, ilk veya ikinci orta şiddette bronşiyolit atağı tanısı alan 150 hasta ( ortalama yaş 11,3 ± 5,5 ay, 2-24 ay, %62.7 erkek) dahil edildi. Hastalar randamize edildi, çift kör olarak hastalara 3 ml %3 salin (grup 1; n=30), 6 ml %3 salin (grup 2; n=30), salbutamol + 3 ml %3 salin (grup 3; n=30), salbutamol + 6 ml %3 salin (grup 4; n=30) ve tek başına salbutamol (grup 5; n=30) 0 ve 60. dakikalarda nebulizatörle verildi. Grup 5 dışında diğer tüm tedavi seçenekleri yüksek miktarda NaCl içermekteydi (180-360 mg). 0, 60, 120 ve 180. dakikalarda klinik skor, oksijen saturasyonu ve kalp hızı değerlendirildi. Taburculuk sonrası telefon ile aranarak hastalar 24 saat ve 7 gün sonrasında tekrar değerlendirildi. Bulgular: Her bir grubun başvuru anında karakteristik özellikleri benzerdi (P>0.05). Tüm tedavi modaliteleri akut bronşiyolit tedavisinde etkili bulundu. Salbutamol ve hipertonik salin kombinasyonları içeren gruplarda kalp hızları yüksek bulundu. Gruplar arasında klinik sonuçlar açısıdan fark saptanmadı (P>0.05). Hiç bir nebulize tedavide yan etki görülmedi.
Çocukluk çağı obezitesinin demir eksikliği anemisine neden olması ve hepsidin, leptin, IL-6 ile ilişkisi
Obezite küresel boyutta önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bir çok hastalığın nedeni olan obezitenin son yıllarda demir eksikliği ve demir eksikliği anemisi (DEA) ile ilişkisi gösterilmiştir. Obezitede oluşan kronik inflamasyonla hepsidin artışı çesitli çalışmalarda gösterilmiştir. Kronik inflamasyon sonucundan özelllikle hepatosit-lerden salgılanan hepsidin; demir metabolizmasını barsaklardaki demir emilimini, makrofajlardan demir çıkışını ve hepatik depolardan demir salınımını etkileyerek düzenlemektedir. Amaç: 1. Obezite ile demir eksikliği ve DEA arasındaki ilişkinin araştırılması 2. Obez çocuklarda demir homeostazında hepsidin ve leptinin yerini gösterilmesi 3. Leptin ve hepsidin seviyelerinin seviyelerinin potansiyel korelasyonunun değerlendirilmesi 4. Obezite de oluşan inflamasyonun saptanması ve demir parametrelerine etkisini gösterilmesidir. Gereç ve Yöntem: 54 obez (VKİ>95p) ve 51 normal kiloda (VKİ: 5p-95p) olan 5-16 yaş arası çocuklarda yapılan bir vaka kontrol çalışmasıdır. İki grupta demir, total demir bağlama kapasitesi (TDBK), ferritin, tam kan sayımı, tranferrin saturasyonu indeksi (TSI), IL-6, CRP, leptin ve hepsidin çalışıldı. Bulgular: Hasta grubu kontrol grubuyla karşılaştırıldığında; azalmış serum demir düzeyi (p=0,004), hemoglobin (Hb) (p=0,010), TSI (p=0,001), artmış hepsidin (p=0,001), TDBK (p=0,041), leptin (p=0,001), CRP (p=0,001) düzeyleri bulundu. Hasta grubunda Hb düzeyleri 18 (%33,3) olguda düşük saptanırken bunların 8 (%14,8)'inde DEA ile uyumlu parametreler saptanmıştır. 6 (%11.1) olgu ise kronik hastalık anemisi kabul edilmiştir. Hasta grubunda DEA saptananların sayısı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p=0,032). Ayrıca hasta grubunda 26 (%48,1) olguda demir düzeylerinin düşük olduğu görülmüştür. Kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,002). Hasta grubu Hb düzeyine göre karşılaştırıldığında, anemisi olan olguların vücut kitle indeksi (VKİ)'nin artmış (p=0,001), hepsidin (p=0,008) ve ferritin (p=0,006) düzeylerinin ise azalmış olduğu saptanmıştır. Ayrıca hasta grubunda hepsidin ile VKİ arasında korelasyon saptanmamıştır. Hasta grubunda hepsidin ile Hb (p=0,020) ve demir (p=0,050) düzeyleri arasında pozitif korelasyon olduğu görülmüştür. Sonuç: Obezitede, DEA ve kronik hastalık anemisinin sık görüldüğünü söyleyebiliriz. Ayrıca son yıllarda yapılan çalışmalarda da gösterildiği gibi çalışmamızda da demir eksikliği ile obezitenin birbiriyle ilişkili olduğu saptanmıştır. Her ne kadar hepsidin ile obezitenin birbiriyle ilişkisi saptanmış olsa da hepsidinin obezitenin derecesiyle ve obezitede görülen DEA ile ilişkisinin olmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı obezitesi, demir eksikliği, demir eksikliği anemisi, inflamasyon, IL-6, hepsidin, leptin
Alt solunum yolu enfeksiyonlarında prokalsitoninin rehberliğinde antibiyotik kullanımı
Alt Solunum yolu enfeksiyonları (ASYE) tüm dünyada özellikle gelişmekte olan ülkelerde en önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Biz de, ASYE tanısı ile hastaneye yatırılan ya da ayaktan tedavi edilen çocuklarda prokalsitonin (PCT) cut off değerine göre bir algoritmayı antibiyotik tedavisi yönetiminde bir araç olarak kullanarak prokalsitoninin tanı ve prognozu belirlemedeki ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Bu amaçla çalışmaya ASYE tanısı alan 195 hasta alındı. Dosyaları retrospektif incelendi. Dosyadaki veriler ışığında bu hastalardan prokalsitonin düzeyi bakılan ve cut off değerinden (0.5 ng/ml) yüksek olup antibiyotik başlanarak tedavi edilen hastalar bir grupta toplandı. Diğer bir grup ise cut off değeri düşük olup antibiyotiksiz tedavi edilen ve antibiyotik ile tedavi edilen hastalardan oluşturuldu. Hastalar kontrol muayenesi için polikliniğe geldiklerinde tekrar değerlendirildi. ASYE bulgularının düzelip düzelmediği değerlendirildi. Bu gruplar içinde olup çalışmaya dahil edilen hastaların dosyalarından tanı ve tedavi için serviste ya da poliklinikte rutin olarak bakılan veriler kaydedildi. Klinik durum, fizik muayenede iyileşme günleri ile PCT ve CRP değerleri arasındaki ilişki değerlendirildi. Çalışmaya yaşları 1 ile 180 ay arasında değişen, 88 (% 45,1) kız, 107 (% 54,9) erkek olmak üzere toplam 195 hasta alındı. Hastalar arasında demografik, klinik ve radyolojik tetkikleri arasında karşılaştırma yapıldı. Tüm hastalardan tedavi öncesi etkenlerin saptanması için nazal PCR sonuçları değerlendirildi. Çalışmamıza baktığımızda tüm gruplarda etken olarak viral etiyolojiler ön plandaydı. Literatürden farklı olarak PCT cut off değeri 0,5 ng/ml alındı ve hastalar retrospektif olarak gruplandırıldı. Hastalarımızın 133 (% 68)'ünün antibiyotik tedavisi aldığı 62 (% 32)'sinin antibiyotik ile tedavi edilmediği saptandı. Antibiyotik tedavisi alan 60 (% 45) hastanın PCT değeri 0,5 ng/ml üzerindeydi. Çalışmamızda hastaların 3. , 7. ve tedavi bitiminde tetkik edilen PCT seviyeleri sistemde varsa kayıt edildi; çünkü hastalar literatürenden farklı olarak retrospektif olarak toplandı. Çalışmamızda PCT düzeyi yüksek olan hastalarda antibiyotik kesilme süresi diğer antibiyotik alan grupla karşılaştırıldığında, tedavi süresinin daha uzun olduğu gösterildi. A grubundaki hastalarda tedavi süresi 10± 3 gün iken B grubundaki hastaların tedavi süreleri ortalama 10± 4 gün olarak saptandı. Bu veriler literatürle uyumlu değildi. Çoğu hastanın akut faz reaktanları düşük olsa da klinik açıdan olasılıkla solunum sıkıntısının olması bizi yanlış olarak antibiyotik kullanmaya götürmüştü. Oysaki hastaların klinik durumları göz önüne alınıp, hastaları antibiyotik tedavisi vermeden izleme alabilmiş olsaydık belki de çalışmada antibiyotik kullanımına maruz kalmış hastalar korunup ve antibiyotik ilişkili yan etkilere ve gereksiz antibiyotik kullanımına maruziyetleri engellenebilirdi. Çalışmamızın retrospektif bir çalışma olması nedeniyle çıkan sonuçlar birbiriyle ve literatürle uyumlu bulunmadı. Bu durum tanı ve tedavi algoritmalarının olmaması, her hekimin değerlendirmesinin farklı olmasıyla açıklanabilinir ve düzeltilmesi gereken bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. ASYE tanı ve tedavisinde rehberlerin algoritmalarının kullanımının yaygınlaştırılması ve sadece çocuk enfeksiyon/çocuk yoğun bakım uzmanlarına değil tüm çocuk doktorlarına mümkün olan her toplantıda öneminin anlatılmasını gerektirmektedir.
Nefrotik sendromlu çocuklarda steroide cevabın belirlenmesinde mdr-1, cyp3a5 ve cyp3a4 gen polimorfizmlerinin etkisi
Nefrotik sendrom, glomerüler kapiller duvarda yarı geçirgenliğin bozulması sonucu idrarla protein kaybı ile karakterize; yoğun proteinüri, hipoalbuminemi, hiperlipidemi ve ödemin görüldüğü çocukluk çağının kronik bir hastalığıdır. Nefrotik sendrom klinik olarak genellikle tedavisinde kullanılan steroid cevabına göre sınıflandırılmaktadır. Steroid direnci gelişmesinde daha çok glomerüler kapiller duvar proteinlerinin gen mutasyonları suçlanmakta ise de, mutasyon taşıyan hastaların bir kısmı steroid tedavisine iyi yanıt verebilmektedir. Bu nedenle steroid direncinde diğer faktörlerin etkilerini araştırmak gerekmektedir. Bu çalışma nefrotik sendromlu çocuklarda steroide yanıtını değerlendirmede ilaç eliminasyonundan sorumlu MDR 1, CYP3A5 ve CYP3A4 gen polimorfizmlerinin etkili bir faktör olup olmadığını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Pediatrik Nefroloji polikliniği tarafından nefrotik sendrom tanısı ile izlenen 53 hasta ve kontrol grubu olarak 22 sağlam çocuk dahil edildi. Hastaların demografik verileri, klinik durumları, laboratuvar değerleri ve kullanılmış olan tedavi rejimlerine ait bilgiler kaydedildi. Tüm hastaların podosin ve nefrin mutasyonları, MDR-1, CYP3A4 ve CYP3A5 polimorfizmleri, almış olduğu tedaviler ve bu tedavilere yanıtları, relaps sayısı, böbrek yetmezliği varlığı ve biyopsi sonuçları değerlendirildi. Nefrotik sendrom olguları ve kontrol grubu hastalarının yaş ve cinsiyet açısından aralarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Cinsiyet dağılımına bakıldığında steroide dirençli grupta kızların daha fazla olduğu saptandı (p<0.05). Steroide dirençli grupta serum üre ve kreatin değerleri duyarlı gruba göre anlamlı olarak daha yüksekti. Steroide dirençli hastaların tümünde podosin mutasyonu saptanırken, steroide yanıtlı hastaların 40?ında (%88,9) mutasyon saptandı. Benzer şekilde nefrin mutasyonu da steroide dirençli hastaların tümünde saptanırken, steroide yanıtlı hastaların 38?inde (%84,4) saptandı (p>0,05). Ancak steroid direncinde podosin ve nefrin mutasyonların istatistiksel olarak anlamlı bir etki yapmadığı görüldü (p>0,05). Ayrıca, steroide cevabın belirlenmesinde MDR-1, CYP3A5 ve CYP3A4 gen polimorfizmlerinin etkisi değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. Sonuç olarak, nefrotik sendrom tedavisinde steroid direncinin gelişmesinde glomerüler kapiller duvar proteinlerin gen mutasyonları ile birlikte ilaç eliminasyonundan sorumlu genlerin de etkili olmadığı belirlendi. Nefrotik sendromda tedavi cevapsızlığının çok faktörlü olduğu ve uygun tedavi modelinin geliştirilebilmesi için hastalık patogenezini açıklayacak araştırmalara ihtiyaç olduğu görüldü.
Çocukluk çağı akut lenfoblastik lösemilerinde kan karnitin seviyeleri ve yorgunluk skalası ile ilişkisi
Akut lenfoblastik lösemi (ALL) çocukluk çağının en sık görülen malign hastalığıdır. Akut lenfoblastik lösemili çocuklarda tanı anı ve tedavi süresince karşılaşılan en yaygın sorunlardan birisi kanser ilişkili yorgunluktur. Subjektif bir bulgu olan yorgunluğun; değerlendirilmesi için çeşitli ölçeklendirmeler kullanılmaktadır. Hinds ve Hockenberry tarafından geliştirilen çocukluk çağı yorgunluk skalası, kanser tedavisi alan çocuklarda gözlenen kanser ilişkili yorgunluğun değerlendirilebildiği bir ölçektir. Karnitin; enerji metabolizması için temel yapıtaşlarından birisidir. Pek çok kanser türünde karnitin metabolizmasinin bozulduğu ve kanser tedavisi süresince sekonder karnitin eksiklikleri gözlenebildiği gösterilmiştir. Bu çalışmada amacımız; lösemili çocuk hastalarda hastalık ve tedavinin kan karnitin düzeyleri üzerine etkisi ve karnitin düzeylerindeki değişikliklerin hastalarda yorgunluk skala skorları üzerine etkilerini saptamaktır. Bu çalışmaya Kasım 2015 - Ocak 2017 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Çocuk Onkoloji Kliniği ve Ankara Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hematoloji-Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Hematoloji-Onkoloji Bölümü'ne başvuran ve ALL tanısı alan 28 hasta (Grup I), Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Çocuk Polikliniği'ne sağlık kontrolleri için başvuran 30 sağlıklı çocuk (Grup II) ile Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Çocuk Onkoloji Polikliniği'nde tedavi sonrası izlemde olan (tedavi kesiminden sonra en az 6 ay geçmiş olan) 13 ALL'li çocuk (Grup III) dahil edildi. Grup I'deki hastaların tümüne tanı sonrası BFM ALL 2009 tedavi protokolü başlandı. Grup I'deki hastalardan tanı anında, Blok IA sonunda, Blok IB sonunda ve protokol M+HR1 Blok sonunda, Grup II ve Grup III'teki çocuklardan ise 1 kez kan karnitin düzey analizi için kan örneği alındı ve eş zamanlı yorgunluk skalası uygulandı. Karnitin analizleri Düzen Laboratuvarları/Ankara'da çalışıldı. Kan karnitin düzeyi ile eş zamanlı olarak hemogram, böbrek fonsiyon testleri, kreatin kinaz, karaciğer fonksiyon testleri çalışıldı. Hastaların boy ve kiloları çalışma başında ve Grup I'de tüm tedavi bloklarının sonunda ölçülerek VKI, boy ve kilo z skorları saptandı. Grup I'de tanı anında total karnitin düzeyi 55.44±18.53 µmol/L, serbest karnitin düzeylerinin ortalaması 45.53±12.18 µmol/L, açil karnitin ortalamaları 6.10±3.21 ve açil /serbest karnitin (AC/AF) oranı 0.13±0.06 saptandı. Grup II'de total karnitin serviyelerinin ortalaması 46.25±9.4 µmol/L, serbest karnitin ortalaması 30.19±8.59 µmol/L, açil karnitin ortalamaları 6.36±2.65 ve AC/AF oranı 0.19±0.096 saptandı. Grup III'de total karnitin düzeylerinin ortalaması 49.92±8.88 µmol/L, serbest karnitin düzeylerinin ortalaması 39.59±17.49 µmol/L olarak saptandı. Tanı anında total karnitin düzeyi Grup I'de Grup II' ye göre yüksek iken; istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p>0.05), serbest karnitin düzeyi ise Grup I'de Grup II'ye göre anlamlı yüksek saptandı (p<0.001). Grup I ile Grup III karşılaştırıldığında total ve serbest karnitin açısından istatiksel farklılık saptanmadı (p>0.05). Total karnitin düzeyleri Grup I'de tedavi süresince anlamlı şekilde değişiklikler sergilemiş olup (p=0.003); özellikle remisyon indüksiyon tedavisinin ikinci kısmı olan Blok 1B sonunda tanı anına göre anlamlı düşüş gösterdi (p=0.000). Serbest karnitin de tedavi süresince anlamlı şekilde değişiklikler sergilemiş olup (p=0.001) total karnitine benzer şekilde Blok 1B sonunda tanı anına göre anlamlı düşüş gösterdi (p=0.000). AC/AF oranlarında tanı ile protokol M+HR1 blok sonu arasında anlamlı artış gösterildi (p=0.007). Grup I'de risk grupları ile karnitin düzeyleri arasında farklılık saptanmadı (p>0.05). Yorgunluk skorları açısından, yapılan değerlendirmede Grup I'de tanı anında Fatigue Scale-Parent (FS-P) ve Fatigue Scale-Adolescent (FS-A) skor ortalamaları kontrol grubuna göre yüksek saptanmış olsa da, istatistiksel olarak Grup II ve Grup III ile anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Ancak Grup I'de Fatigue Scale-Childhood (FS-C) skorlarının yüksekliği diğer iki gruba göre anlamlıydı (p=0.020). Yeni tanı alan ALL hastalarında saptanan düşük hemoglobin düzeyleri ile tanı anındaki FS-P skorları arasına negatif yönlü zayıf korelasyon saptandı. Grup I'deki hastalar risk gruplarına göre FS-P skorları açısından karşılaştırıldığında, yüksek risk grubunda tanı anında ve tedavinin konsalidasyon kısmı olan protokol M+HR1 Blok sonunda daha yüksek skorlar olduğu görüldü. Karnitin seviyelerinde tedavi süresince saptanan değişimlere rağmen, lösemili çocuklarda yorgunluk skorları ile kan karnitin seviyeleri arasında korelasyon tespit edilemedi. Sonuç olarak; lösemili çocuklarda kan karnitin seviyelerinin ALL tedavisi sırasında aldıkları kemoterapilerle ilişkili olarak değiştiği ve yorgunluk skorlarının yeni tanı ALL'li hastalarda tanı anında kontrol grubuna ve tedavisi sonlanmış ALL'li çocuk hastalara göre yüksek olduğu görülmüştür. Ancak karnitin seviyelerindeki değişiklikler ile yorgunluk skalası skorlarları arasında ile herhangi bir korelasyon saptanmamıştır.
CRTH2 gen polimorfizminin çocukluk çağı atopik astımındaki rolü
Atopik hastalıkların patogenezinde, IL-4, IL-5, IL-9 ve IL-13 gibi sitokinler ve reseptörleri ile bunları salgılayan Th2 gibi hücreler büyük önem taşır. Bu sitokinlerin sekresyonunda "chemoattractant receptor homologous molecule expressed on Th2" (CRTH2) gibi prostaglandin reseptörünün ekspresyonu kritik öneme sahiptir. Ayrıca son dönemde geliştirilmekte olan CRTH2 antagonistleri (Setipiprant, AZD1981, QAW039) önümüzdeki yıllarda astım kontrolü ve akciğer fonksiyonlarının korunmasında önemli birer tedavi seçeneği oluşturacak gibi durmaktadır. Bu çalışmada ise Türk çocuklarındaki astım ile bu gibi alerjik hastalıklarda rol alan (G1544C, A1651G) CRTH2 gen polimorfizmi arasındaki ilişkinin incelenmesi ve CRTH2 antagonistleriyle tedaviden yarar görme olasılıklarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma ve kontrol grupları ortalama yaşları sırasıyla 8±3,5 ve 30±6,9 yıl olan 143 hasta (82 erkek/61 kız) ve 100 sağlıklı gönüllüden (36 erkek/64 kız) oluşmaktadır. Hasta grubundaki bireylerin CRTH2 G1544C gen polimorfizmi sonuçlarına bakıldığında; 48 (%33.6) hastanın C/G, 13 (%9.1) hastanın C/C, 82 (%57.3) hastanın ise G/G genotipinde olduğu saptanmıştır. Hasta grubu bireylerinin CRTH2 A1651G gen polimorfizmi frekanslarına bakıldığında ise 45 (%31.5) hastanın G/A, 6 (%4.2) hastanın G/G ve 92 (%64.3) hastanın ise A/A genotipinde olduğu belirlenmiştir. Kontrol grubu CRTH2 G1544C polimorfizmi için değerlendirildiğinde 44 (%44) olgunun C/G, 11 (%11) olgunun C/C ve 45 (%45) olgunun da G/G genotipinde olduğu tespit edilmiştir. Kontrol grubu bireylerin CRTH2 A1651G gen polimorfizmi sonuçlarına bakıldığında ise 26 (%26) olgunun G/A, 3 (%3) olgunun G/G ve 71 (%71) olgunun da A/A genotipinde olduğu saptanmıştır. Gruplar genotip frekansları, allel dağılımı, eşlik eden atopi, aile öyküsü ve bunlara ek olarak astım ağırlık derecesi ve astım kontrol düzeyleri açısından karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunamamıştır. Sonuç olarak astımlı çocuk hastalar ile kontroller arasında CRTH2 gen polimorfizmi (G1544C, A1651G) açısından istatistiksel olarak fark saptanmamıştır. Bu sonuçlar Türk çocuklarında CRTH2 gen polimorfizmlerinin alerjik astım patogenezinde güçlü bir etkisi olmadığını ve astıma yatkınlık açısından genetik bir risk faktörü taşımadığını düşündürmektedir. Ek olarak bu çalışma bize, son dönemde geliştirilen astım tedavisinde kullanılabileceği belirtilen CRTH2 antagonisti ilaçların Türk çocukları için uygun bir tedavi seçeneği olduğuna ilişkin güçlü bilimsel kanıtlar sunmadı. Ancak CRTH2 ve astım ilişkisinin daha iyi anlaşılması için sitokinlerinde dahil edildiği daha büyük gruplarla araştırma yapılması yararlı olacaktır.
Demir eksikliği anemisi ve tedavisinde DNA hasarı: 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeyi
Demir eksikliği anemisi (DEA) gelişmekte olan ülkelerde sık karşılaşılan önemli bir sağlık problemidir. Çocuklarda uzun süren DEA büyüme ve zeka gelişiminde bozulmaya neden olduğu için erken teşhis ve etkin tedavi önemlidir. İnorganik bileşikler şeklinde demir bileşenleri organizmada önemli görev yaparken, iyonize form potansiyel tehlike taşır. İyonik demir serbest radikaller meydana getirerek hücresel düzeyde hasara yol açar. Bu nedenle demirin artması ve azalması klinik önem taşır. Reaktif oksijen türleri (ROS), DNA?de oksidatif baz hasar ürününün oluşmasına yol açar. Reaktif oksijen türlerinin DNA?de yaptığı bu baz hasar ürünlerinden en sık karşılaşılan ve mutajenitesi en iyi bilinen 8- hidroksi-2?-deoksiguanozin (8-OHdG)?dir. Çalışmamızda, DEA ve farklı şekillerdeki tedavisinin (p.o., i.m., i.v.); DNA üzerinde meydana getirebileceği oksidatif hasarın, 8-OHdG düzeyine bakılarak belirlenmesi istenildi. Bu şekilde DEA'nin tedavisinde seçilecek tedavi yolu konusunda yeni bir bakış açısı kazandırılması istenildi. Çalışmaya DEA (n=60) ve sağlıklı kontrol grubu (n=20) olan toplam 80 olgu alındı. Olgular 4 alt gruba (Grup I: Oral (p.o.) tedavi grubu n: 20], Grup II: İntramusküler (i.m.) tedavi grubu n: 20] ve Grup III: İntravenöz (i.v.) tedavi grubu n: 20], Grup IV: Sağlıklı kontrol grubu n: 20]) ayrıldı. Tüm olgulardan tedaviden hemen önce, tedavinin 24. saati, 1. hafta ve 3. ayında olmak üzere toplam 4 defa kan ve idrar örnekleri alındı. Kan ve idrarda saptanan 8-OHdG düzeyleri kontrol grubuyla karşılaştırıldı. 8-hidroksi-2-deoksiguanozin kan ve idrar düzeyinde i.v. grupta diğer gruplara kıyasla özellikle tedavinin 24. saati olmak üzere her aşamada istatistiksel anlamlı yüksek saptandı (p<0.05). Demir eksikliğinin kendisi ve tedavisi 8-OHdG seviyesini etkiler. Çocuklarda ilk tercih edilecek uygulama şekli p.o. demir tedavisidir. Bu yolla tedavinin uygulanamadığı durumlarda i.m. demir tedavisi uygulanabilir. İntravenöz demir uygulaması endikasyonlar gerektiriyorsa uygulanabilir. Anahtar Kelimeler: Anemi, 8 hidroksideoksiguanozin, oksidan hasar, DNA hasarı
Okul çağındaki çocuklarda demir, çinko ve a vitamini eksikliği prevalansının değerlendirlmesi
Coşkun Ekemen, Okul Çağındaki Çocuklarda Demir, Çinko ve A Vitamini Eksikliği Prevalansının Değerlendirlmesi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2017. Giriş ve Amaç: Demir, çinko ve A vitamini toplum sağlığı açısından önemli mikrobesinlerdir. Bu üç mikrobesin organizmada hücre bölünme ve farklılaşmasında, immünitede, kemik gelişiminde, görme fonksiyonunda, zeka ve algılama fonksiyonunda, anne ve çocuk mortalitesinde etkilidir. Çalışmamızda 334 sağlıklı çocukta serum demir, çinko ve A vitamini eksikliği prevalansını değerlendirmek ve eksikliklerin birbiriyle olan ilişkisini saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Çocuk Polikliniği'ne başvuran 6-14 yaş arasındaki 174 kız, 160 erkek olmak üzere toplam 334 sağlıklı çocukta çocukta serum demir, çinko, A vitamini değerleri ve tam kan sayımı çalışıldı. Demir, çinko ve A vitamini eksikliği prevalansının değerlendirilmesinin yanında eksiklerin cinsiyet, yaş grupları, sosyoekonomik düzey ve beslenme şekli ile ilişkisi değerlendirildi. Demir eksikliği ile çinko ve A vitamini eksikliği ilişkisi araştırıldı. Ayrıca ailelere, eksikliklerin etiyolojisini belirleyebilmek için sosyoekonomik düzey ve beslenme alışkanlıkları ile ilgili çeşitli sorular içeren ve klinik bulguları sorgulayan anket düzenlendi. Bulgular: Çalışmamızda 174'ü kız, 166'sı erkek toplam 334 sağlıklı çocuğun %49,7'sinde (n=166) demir eksikliği, %18,9'unda (n=63) çinko eksikliği, %14,7'sinde (n=49) A vitamini eksikliği saptandı. Olgular 6-10 yaş (n=205) ve 11-14 yaş (n=129) olmak üzere iki gruba ayrılarak incelendiğinde yaş grupları arasında demir, çinko veya A vitamini eksikliği açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Kızlar ve erkekler arasında demir ve A vitamini eksikliği açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çinko eksikliği ise kızlarda %23,6 (n=41), erkeklerde %13,8 (n=22) olarak bulunmuş olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,022). Demir eksikliği olan ve olmayan olgular arasında çinko veya A vitamini eksikliği açsından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çinko eksikliği olan ve olmayan olgular arasında A vitamini eksikliği açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Yapılan ankette sorgulanan beslenme şekli ve sosyoekonomik düzey ile demir, çinko ve A vitamini eksikliği arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Tartışma: Çalışmanın sonucunda sağlam çocuklarda bile demir, çinko ve A vitamini eksikliğinin önemli boyutlarda olduğu görülmektedir. Demir eksiliği yürütülen çalışmalara, programlara rağmen halen yüksek oranlarda seyretmektedir. Çalışmamızda demir eksikliği ile çinko eksikliği arasında anlamlı ilişki saptanmamış olsa da demir eksikliği anemisi tedavisi yapılırken çinko eksikliği de göz önünde bulundurulmalı ve demir tedavisine uygun yanıt vermeyen olgularda tedaviye eklenmesi düşünülmelidir. Ayrıca her demir eksikliğinde değil ancak beslenme yetersizliğinin olduğu bölgelerde, demir eksikliği semptomlarının görüldüğü çocuklarda ve laboratuvar imkanlarının yetersiz olduğu yerlerde serum çinko düzeyi bakılamıyorsa her iki mikrobesini içeren preperatların kullanılması fayda gösterebilir. A vitamini eksikliği de olan demir eksikliği anemili olgularda hemoglobin cevabının daha iyi olması için A vitamini ve demirin birlikte kullanımı faydalı olabilir. Mikrobesin eksiklikleri gelişmiş ülkelerde büyük ölçüde kontrol altına alınmıştır. Amacımız bu eksikliklerin ülkemizde de kontrol altına alınması olmalıdır. Bu amaçla ulusal çapta halk sağlığı programları yürütülebilmesi için öncelikle bu eksikliklerin sıklığını bilmek gerekmektedir. Türkiye'de mikrobesin eksikliklerin sıklığının belirlenebilmesi için yeterli olgu sayısı ile değişik özellikte toplum örneklerinin incelenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Demir, Çinko, A Vitamini
Down sendromlu hastalarda leptin ve adiponektin gen polimorfizmi ve ekspresyonları arasındaki ilişkinin araştırılması
ÖZET Down sendromu (DS) en sık kromozomal hastalıktır. Bu sendromun meydana gelmesi için 21.kromozom üzerindeki genlerin polimorfizm ve ekspresyonlarının gerekliliği, fenotipik etki yaratmayan ekspresyonlarının varlığı, kromozom üzerinde kaç genin sendromla ilişkili olduğu ve hangilerinin ekspresyonunda artış olduğu konusunda çeşitli tartışmalar bulunmaktadır. Obezite prevelansı DS'lu hastalarda daha yüksek olarak bildirilmektedir. Obezite genlerinin taranmasında önemli bir yöntem genomik taramalardır. Leptinin (LEP) başlıca görevi iştahı azaltarak obezite gelişmesini engellemektir. Adinopektin (ADİPOQ) obezlerde daha düşük düzeydedir. Çalışmamız obeziteye yatkın olan DS'lu çocuklarda leptin, adiponektin gen polimorfizm ve gen ekspresyonları arasındaki ilişkiyi araştırmak, LEP, LEPR ve ADİPOQ genlerinin polimorfizm veya ekspresyonunun obezitede etkili bir faktör olup olmadığını belirlemek amacıyla yapıldı. Hastaların demografik verileri, antropometrik ölçümleri, laboratuar değerleri ve ekokardiografi (EKO) raporlarına ait bilgiler kaydedildi. DS hastalarının tümünde LEP, LEPR ve ADİPOQ genlerinin belirlediğimiz polimorfizmleri ve LEP, ADİPOQ genlerinin mRNA ekspresyon düzeyleri değerlendirildi. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda izlenen 30 DS tanılı çocuk ile kontrol grubu olarak kronik hastalığı olmayan 30 sağlıklı çocuk çalışmaya dâhil edildi. Çalışmamızda DS'lu çocuklarda LEP geni -2548G/A, LEPR geni Gln223Arg, ADİPOQ 276G>T gen polimorfizminin obezite ile bağlantısı araştırılmış ve arada bir ilişki saptanmamıştır. ADİPOQ45T>G gen polimorfizm ile obezite arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Down sendromlu çocuklarda leptin geni mRNA ekspresyonunun obezite ile ilgili bağlantısı araştırılmış ve anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Bu sonuçta genel olarak trizomik genlerde mRNA düzeyinde artmış ekspresyon varlığını desteklemiştir. Ancak ileriki çalışmalarda insülin düzeylerinin de bakılarak leptin gen mRNA eksprenyonu çalışılması yararlı sonuçlar verecektir. Down sendrom'lu çocuklarda, obezitede etkili olabilecek genetik faktörlerin araştırılması bu önemli sorununun aydınlatılmasını sağlayacaktır. Bunun içinde Down sendrom'lu popülasyonda genetik varyasyonların saptanması, bu fenotipik özelliklerin genetik mekanizmalarının aydınlatılmasına ihtiyaç olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Down sendromu, obezite, LEP geni, LEPR geni, ADİPOQ geni
Febril konvülziyonu olan çocuk hastaların ailelerindeki anksiyetenin derecesinin belirlenmesi
ÖZET Febril konvülziyon yalnız hasta bireyi etkilememekte, bir birim olan ailenin de etkilenmesine neden olmaktadır. Febril nöbet geçiren çocukların ailelerinde ciddi anksiyete ve korku oluşmaktadır. Febril konvülziyon sonrasında ailelerde oluşan bu anksiyete, kişinin sosyoekonomik düzeyi, eğitim durumu ve yaşı ile açıklanmaya çalışılmaktadır. Ailelerde febril konvülziyon sonrası gelişen anksiyete ile ilgili çok az sayıda çalışma yapılmıştır. Bizim çalışmamız, febril konvülziyonu olan hasta çocukların ailelerindeki anksiyetenin derecesinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmamız, 6 ay ve 5 yaş aralığında febril nöbete sahip 100 hasta çocuk ailesi ve aynı yaş grubuna sahip ateşli hastalık geçirmiş 100 kontrol grubu çocuk hasta ailesinde yapılmıştır. Hasta ve kontrol grubuna, durumluluk anksiyete göstergesi olan ve 20 sorudan oluşan Stai Tx 1 ve süreklilik durum anksiyetesini gösteren 20 sorudan oluşan Stai Tx 2 soruları soruldu. Hastalardaki anksiyete derecesi, Stai testleri puanına göre hafif, orta ve ağır derece olarak belirlendi. Oluşan anksiyete derecesinin mali durum, eğitim düzeyi ve okuma düzeyleri ile ilişkisi belirlendi. Yüz hastanın 98'inde orta ve ağır derece durumluluk anksiyetesi saptandı ve 78 hastada ise süreklilik anksiyetesi saptandı (p<0.05). Durumluluk anksiyete puanı ortalaması 66.76±7.71, süreklilik anksiyete ortalaması 46.90±8.53 olarak saptandı. Anksiyeteye sahip kişilere bakıldığında, mali durumu orta olan ailelerde, ağır derece durumluluk anksiyetesi kontrol grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Çalışmayan kişilerde ağır derece durumluluk anksiyetesi istatistiksel olarak daha fazla görüldü (p<0.05). Yine üniversite mezunu olanlarda anksiyete derecesi, üniversite mezunu olmayanlara oranla istatistiksel olarak daha düşük saptandı. Bu çalışma, febril konvülziyona sahip hasta çocukların ailelerinde orta ve ağır derecede anksiyete geliştiğini göstermiş, anksiyete derecesinin ise çalışmayan, mali durumu orta olan ve üniversite mezunu olmayanlarda ise daha ciddi olduğunu göstermiştir. Ailelere hastalık hakkında yeterli bilgilendirme yapılması ve ailelerdeki bu anksiyetenin tedavisinin yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Febril konvülziyon, ailelerde anksiyete, Stai Tx form
Respiratuar distres sendromlu bebeklerin sonuçlarının değerlendirilmesi
ÖZET Respiratuvar distresli yenidoğanlarda başlıca tedavi entübe edilip sürfaktan verilmesi ve mekanik ventilatör desteğinin sağlanmasıdır. Bu yaklaşım hayat kurtarıcı olsa da entübasyonun ve mekanik ventilatörün komplikasyonlarına bağlı sekeller ve hatta ölümler önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada; RDS'li bebeklerde yeni geliştirilen ve daha az invaziv surfaktan uygulama yöntemlerinin (ince kateter yöntemi, INSURE ) etkinliğini değerlendirmesi ve bu yöntemlerin birbiriyle karşılaştırılması amaçlandı. Araştırma, gestasyon haftası >24 ve <34 olan spontan soluyup, surfaktan ihtiyacı olan yenidoğanlarda yapıldı. Spontan soluyan ve surfaktan ihtiyacı olan 685-2100 gr arasında 15 hasta çalışmaya alındı. Tüm hastalara nazal CPAP'ta iken 200mg/kg/doz dan proktant alfa uygulandı. Hastaların 7'sine ince kateter yöntemi, 8'ine ise INSURE yöntemi ile surfaktan uygulandı. Hastaların doğum şekli, kilo, cinsiyeti, prenatal öyküleri, steroid kullanımları, APGAR skorları ve hasta taburcu edilinceye kadar tüm veriler kaydedildi. Minimal invaziv sürfaktan tedavisi uygulanan grupta %71 (5/7), INSURE uygulanan grupta %87,5 (7/8) 3-4 dakika süren desaturasyon ve bradikardi gözlendi. INSURE grubunda 8 hastanın 4' ünde bradikardi gözlendi ve pozitif basınçlı ventilasyona ihtiyaç duyuldu. Entübasyon-Sürfaktan-Ekstübasyon grubundan 3 hasta hayatını kaybetti; 15 hastanın birinde, ROP gelişti ve bu hasta da INSURE uygulanan gruptaydı. Gruplar arasında, MV'de kalış süresi ve mortalitede istatistiksel açıdan anlamlı idi (p<0.01). Hastanede kalış süresi ve O2 ihtiyaç süreleri arasında farklılığın olmadığı belirlendi (P<0.05). İnce kateter yönteminde mekanik ventilatörde kalış süresi ve mortalite oranları daha düşük olarak belirlendi (p<0.05). Sonuç olarak; spontan soluyan ve surfaktan ihtiyacı olan prematüre bebekler surfaktan tedavisi için entübe edilmesine gerek yoktur. Uygulanan her iki yöntem surfaktan verilişi açısından uygundur. Bu çalışmada entübe edilmeden surfaktan uygulama metotları içerisinde, hasta sonuçları açısından en uygun ve başarılı metotun ince kateter yöntemi olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Respiratuar Distres Sendromu, surfaktan, komplikasyon, veriliş yöntemi, CPAP
Çocukluk çağı astımı ile vitamin D düzeyi ve vitamin D reseptör gen polimorfizmi arasındaki ilişki
ÖZET Astım çocukluk çağı kronik hastalıklarının en sık görülenidir ve büyük ölçüde genetik faktörlerle ilişkilidir. Vitamin D ve nükleer reseptörü (VDR), genetik ve immünolojik olarak astım ile bağlantılıdır. VDR'deki polimorfizmler vitamin D'nin aktivitesini değiştirebilir ve daha sonra astım gelişimini etkileyebilir. Bu çalışmada, çocukluk çağı astımı ile serum vitamin D düzeyi ve VDR gen polimorfizmi arasındaki ilişkiyi göstererek astım hastalarının tanı ve tedavi yaklaşımına yeni bir bakış açısı kazandırmak amaçlandı. Çalışmaya 5-18 yaş arası 60 astımlı çocuk ve 40 sağlıklı kontrol grubu katılmıştır. Hasta grubu alerjik ve nonallerjik olarak iki gruba ayrılmıştır. Serum 25 hidroksi vitamin D seviyesi, endonükleaz Apa1, Taq1 ve Fok1 kullanılarak PCR-RFLP yöntemi ile VDR genotipleri, Real Time PCR yöntemi ile VDR mRNA düzeyleri belirlenmiştir. Vitamin D, VDR genotipleri ve VDR mRNA hasta ve kontrol grupları arasında ve kendi aralarında karşılaştırılmıştır. Astımlı hastalar ile sağlıklı çocuklar arasında serum vitamin D düzeyinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. VDR Taq1 polimorfizmi ve astım arasında anlamlı bir ilişki varken, Apa1 ve Fok1 polimorfizmi açısından anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. VDR SNP'leri ile vitamin D düzeyi arasında anlamlı bir ilişki yoktu. Astımlı hastalarda VDR mRNA ekspresyonunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artış belirlenmiştir. Daha geniş hasta grupları ile yapılacak gelecek çalışmalar, astım ve atopiye, bu ve diğer genlerin katkısını ve astımlı hastalarda önleyici ve/veya tedavi edici müdahaleleri anlamamızı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Astım, vitamin D, VDR gen polimorfizmi.
Epilepsi hastalığı olan çocukların annelerinde depresyon ve anksiyete
ÖZET Epilepsi, doğuştan veya sonradan edinilmiş bozukluklardan kaynaklanan santral sinir sistemi işlevsizliğinin neden olduğu, tekrarlayan nöbetlerle seyreden, çocukluk ve ergenlik döneminde en yaygın görülen kronik nörolojik hastalıktır. Nöbetler hastalığın temel belirtisidir. Epilepsi kronik bir hastalıktır ve tanısı koyulan çocuklarda kognitif fonksiyonlar ile davranışsal fonksiyonları etkiler. Epilepsinin etkisi sadece nöbet geçiren çocuklar ile sınırlı değildir, belirli bir dereceye kadar bütün aileyi etkilemektedir. Nöbetlerin başlaması ile ilgili tahmin edilemeyen zamanlama, akademik başarının oluşamaması, sosyal damgalanma çocuk için olduğu kadar aile için de çok önemli sorunlar yaratmaktadır. Ailede bir hastalık veya aile bireyleri ile ilgili bir belirsizlik olduğunda bütün aile etkilenir. Bir çocuğa kronik hastalık tanısı konması uzun dönemde ebeveyn ve diğer aile üyeleri üzerinde ruhsal ve psikososyal risklerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu çalışmanın amacı epilepsinin, epilepsili çocukların annelerinin psikolojik profilleri (depresyon ve anksiyete) üzerinde nasıl etki ettiğini göstermektir. Çalışmamıza epilepsi tanısı ile takipli hastaların anneleri ( n=100) ve sağlıklı kontrol grubu (n=100) olan toplam 200 olgu dahil edildi. Epilepsi tanısı ile takipli hastaların annelerine ve sağlıklı kontrol grubuna depresyon için Beck Depresyon Envanteri, anksiyeteyi değerlendirmek için State-Trait Anksiyete Envanteri ve Beck Anksiyete Envanteri uygulandı. Sonuçlar psikiyatri uzmanı tarafından değerlendirildi. Beck depresyon puan ortalaması çalışma grubunda 15,04±11,08; kontrol grubunda ise 13,90±10,77 olarak bulundu. Çalışma grubunda puan ortalaması kontrol grubuna göre yüksek olmakla birlikte depresyon bakımından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Beck anksiyete puan ortalaması çalışma grubunda 12,61±10,50, kontrol grubunda 8,17±5,36 olarak bulundu ve iki grup arasında anksiyete bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Annelerin durumluluk anksiyete seviyelerinin değerlendirilmesinde kullanılan STAI 1 ortalama puanı çalışma grubunda 42,89±7,95, kontrol grubunda 41,20±7,35 olarak bulundu, iki grup arasında durumluluk anksiyetesi açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Süreklilik anksiyetesini değerlendiren STAI 2 testinde ise ortalama puan çalışma grubunda 50,05±6,93, kontrol grubunda 46,86±6,37 olup, iki grup arasında süreklilik anksiyetesi bakımından istatistiksel anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Sonuç olarak epilepsi aile üyelerinin ruh sağlığını tehdit eden, ailelerin yaşam kalitesinde azalmaya ve psikolojik profillerinde bozulmaya neden olan kronik bir hastalıktır ve ailelerin psikolojik destek almaları konusunda farkındalık yaratılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, anne, depresyon, anksiyete
Hipoksik iskemik ensefalopatiye maruz kalmış yenidoğan ratlarda likofelon'un nöroprotektif etkisi
Hipoksik iskemik ensefalopati (HİE) prenatal, natal ve postnatal faktörlerin etkisiyle oluşan ve sistemik hipoksi sonucu serebral kan akımının azalmasıyla gerçekleşen beyin hasarıdır. Tıp alanındaki tüm gelişmelere rağmen HİE' ye bağlı mortalite ve morbidite oranı halen yüksek olarak gözlenmektedir. Günümüzde HİE tedavisinde sadece hipotermi destekleyici tedavi olarak mevcuttur. Bu çalışmadaki amacımız daha önceki HİE tedavi çalışmalarında tek başına siklooksijenaz inhibitörlerinin ve/veya tek başına lipoksijenaz inhibitörlerinin başarısı gösterilemediğinden, hem COX hem de LOX dual inhibitörü olan likofelonun HİE tedavisindeki etkisini göstermektir. Bu amaçla Wistar cinsi sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 7 hayvan olacak biçimde 4 gruba ayrıldı. Hİ grubundaki sıçanlara karotis ligasyonu uygulanarak hipoksiye maruz bırakıldı. Sonrasında gruplara likofelon, likofelon + allopurinol ve serum fizyolojik verildi. Deney sonunda sıçanlar anestezi altında dekapite edildi. Ardından sıçanların beyin dokuları hızla çıkarılıp TUNEL teknikleri uygulanarak boyandı. Sıçanlardan spektrofotometrik yöntemle Kaspaz 3, Kaspaz 8, Kaspaz 9 aktivitesi çalışıldı. Çalışmamızda likofelonun apopitozisi kontrol grubuyla karşılaştırıldığında azalttığı tespit edildi. Kaspaz aktivitesi likofelon grubunda allopürinol+likofelon grubuna göre düşük tespit edildi. Çalışmamızda likofelonun hipoksik iskemik hasar sonrası gecikmiş nöronal hasar incelendiğinde kaspaz aktivitesini ve apopitozisi azaltması yeni bir umut kaynağı olarak düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Hipoksik iskemik ensefalopati, likofelon, apopitozis
İlkokul çağındaki çocuklarda A vitamini ve çinko düzeyinin belirlenmesi ve etki eden faktörlerin değerlendirilmesi
İnsan vücudu için gerekli olan vitamin ve minerallere mikrobesin denir. Günümüzde klinik bulgu vermeyen mikrobesin eksiklikleri bir halk sağlığı problemi olarak giderek önem kazanmakta ve sağlık otoritelerinin dikkatini çekmektedir. Demir ve iyot eksikliği gibi çinko ve A vitamini eksikliği de sık görülen mikrobesin eksikliklerindendir. A vitamini ve çinko eksikliği çocuklarda morbidite ve mortalite riskini arttırır. Dünyada yılda 1.3-2.5 milyon çocuk A vitamin eksikliğinden ölmekte, 3 milyon çocukta klinik, 250 milyon çocukta subklinik eksiklik görülmektedir. Yapılan çalışmalarda dünyada çinko eksikliği prevalansı %31 olarak bulunmuştur. Bu çalışma, tamamen sağlıklı ilkokul çağı çocuklarında klinik bulgu vermeyen A vitamini ve çinko eksikliğini saptamak, etki eden faktörleri değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.Çalışma Nisan-Mayıs 2009 tarihleri arasında Ankara ili Altındağ ilçesine bağlı ilkokullarda yapılmıştır. Çalışmaya yaşları 5-16 arasında değişen 585'i kız, 478'i erkek olmak üzere toplam 1063 sağlıklı çocuk alınmıştır. Olguların serum retinol, çinko, ferritin ve hs-CRP düzeyi ve hemogram değerleri çalışılmıştır. Katılımcılara uygulanan ankette sosyodemografik ve sosyoekonomik özellikler, beslenme, enfeksiyon hali, vitamin desteği alıp almadığı sorulmuştur. Olguların %27.8'inde çinko eksikliği saptanırken, %2.2'sinde A vitamini suboptimal düzeyde bulunmuştur. Serum retinol düzeyi ile hemoglobin ve hematokrit değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon, serum retinol düzeyi ile ferritin ve hs-CRP arasında istatistiksel olarak anlamlı ters korelasyon saptanmıştır.A vitamini eksikliği çalışmanın yapıldığı Ankara ili Altındağ ilçesi için önemli bir halk sağlığı problemi oluşturmazken çinko eksikliği halen önemli bir sağlık problemidir. Toplumda yaygın olarak görülen mikrobesin eksikliklerinin önlenmesi için ulusal çapta çalışmalar yürütülmelidir. Eksik mikrobesinlerin yaygın kullanılan gıda ürünlerine eklenmesi, bu mikrobesinler yönünden zengin yiyeceklerin diyetle alınımının arttırılması, vitamin ve mineral takviyelerinin yapılması, eksikliklerle mücadele etmekte seçilecek yöntemler olmalıdır.Anahtar Kelimeler: A vitamini eksikliği, Çinko eksikliği, serum retinol düzeyi.
Prenatal veya postnatal olarak doğumsal böbrek ve üriner sistem anomalisi tanısı alan çocukların izlemleri ve prenatal tanının önemi
Doğumsal böbrek ve üriner sistem anomalilerinin çocuklarda morbiditenin en önemli nedenilerinden biri olmasının yanında, çocuklar ve genç erişkinlerde KBH'nin % 50'sinden fazlasında altta yatan nedendir. 1980'lerden bu yana prental US'nin gebelik taramalarında rutin uygulamalar içine girmesi sonucunda DBÜSA'lara erken tanı koymak mümkün hale gelmiştir. Bu çalışmada, prenatal veya çocukluk çağının herhangi bir döneminde raslantısal olarak tanı alan DBÜSA olgularının prognozlarının sonuçlarına göre, prenatal tanının yeri ve öneminin tartışılması amaçlanmıştır.Çalışmaya yaşları 0 ile 18 arasında değişen, 76'sı erkek (% 70,4), 32'si kız (% 29,6) toplam 108 DBÜSA olgusu alınmıştır. Grup 1 (prenatal tanı konulan olgular) içinde yer alan 58 olgunun 46'sında (% 79,3) prenatal ultrasonografi ile en sık non spesifik patolojik bir bulgu olan hidronefroz saptanmıştır. Prenatal hidronefroz saptanan olguların % 26,1'ine postnatal dönemde UP darlık tanısı konulmuştur. Yine Grup 1 olguları içinde prenatal US bulguları bilinen 23 olgudan postnatal normal olarak bulunan 14 böbreğin sadece 3'ünün APÇ'si ? 10 mm'dir ve APÇ'si ? 15 mm olan beş böbreğin beşinde de postnatal dönemde patoloji tespit edilmiştir. Grup 2 (postnatal çocukluk çağının herhangi bir döneminde tanı konulan olgular) içinde yer alan 50 olgunun doktora başvuru nedenleri içinde en sık 25 olgu (%50) ile İYE tanısı ve İYE semptomları (huzursuzluk, ateş, emmeme, dizüri vs) yer almıştır. Grup 2 olgularının tanı yaşları anomalinin tipine göre ayrılmamış olup ortanca 24 ay olarak tespit edilmiştir. Kronik böbrek hastalığı gelişen olguların % 91,3'ü, diyaliz ve transplantasyon ihtiyacı olanların sırasıyla % 91,7, % 85,7'si ve ölen olguların % 60'ının Grup 2 içinde yer aldığı tespit edilmiştir. Kronik böbrek hastalığı gelişimi, diyaliz ve transplantasyon ihtiyacının prenatal tanı konulan ve erken takip ve tedavi altına alınan olgularda daha nadir görüldüğü saptanmıştır.Tüm bu verilerin ışığında DBÜSA olgularının prenatal dönemde tespit edilmesi, dikkatli bir şekilde ve mümkün olduğunca erken dönemde izleme alınması bu anomalilerin KBH, HT, İYE ve ölüm gibi kötü sonuçlarının ortaya çıkamasını engellemiş olacaktır.Anahtar kelimeler: Doğumsal böbrek ve üriner sistem anomalileri, prenatal ultrasonografi, prognoz, kronik böbrek hastalığı
Prepubertal çocuklarda penis boyu ölçümü
Bu araştırmanın amacı, prepubertal çocuklarda penis boyu anormal değerlendirmelerinin yapılabilmesi için gerekli olan toplumumuz referans değerlerinin elde edilebilmesi ve farklı etnik topluluk ve coğrafyada yaşayan çocuklarla toplumumuz çocuklarının ortalamaları arasında fark olup olmadığını belirlemektir.Penis boyu ölçümlerinde tam gerdirilmiş penis boyu ölçüm yöntemi kullanılırken, penis çevresi ölçümünde ise penis orta kısmının çevresinin ölçümü yapılmıştır. Bütün ölçümler tek bir araştırıcı tarafından ve iki defa yapılıp ortalama değerleri alınmıştır.Gönüllüler üniversitemiz genel pediatri polikliniğine başvuranlar, iki ilköğretim okulu taramasındaki öğrenciler, Etlik Zübeyde Hanım Doğumevi ve hastanemiz bebek odasında doğan bebeklerden oluşmuştur. Prematürite, obezite, kronik hastalık, hipospadias, endokrinolojik hastalığı olanlar çalışmaya alınmamıştır.Kesitsel olarak planlanan çalışmada, penis boyu ve çevresi ile yaş, boy uzunluğu, vücut ağırlığı ve boy yaşı arasındaki ilişki Pearson Korelasyon testiyle incelendi. Mevcut çalışma ile daha önce yapılmış çalışmalar arasında penis boyu ve ölçümlerinin benzer olup olmadığı Tek Örneklem t testiyle değerlendirildi. Referans yüzdelik eğrilerinin oluşturulmasında Penalized Olabilirlik'le LMS yöntemi uygulandı.Çalışma sonucunda penis boyu ve çevresi ile ilgili normal değerler, persentil eğrileri tanımlanmış, literatürdeki diğer çalışmaların sonuçları ile karşılaştırmalar yapılmıştır. Mevcut kullanılan ve refeans olarak kabul edilen penis boyu değerleri ile Türk çocuklarının penis boyu karşılaştırmalarında çalışmamız sonucunda anlamlı farklılıklar olduğu ortaya çıkmıştır. Benzer coğrafyalar ve benzer etnik topluluklarda benzer penis boyu ölçümleri olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma ile literatüre prepubertal çocuklarda penis çevresi ölçümleri için yeni referans değerler sunulmuştur.
Çocukluk çağı kanser tedavisinde kullanılan antrasiklin türevi ilaçların kardiyotoksik yan etkilerinin N-terminal pro-BNP ve 6 dakika yürüme testi ile erken tanısı
Her geçen yıl kanserli hasta sayısının hızla artmasına karşın bu hastaların kardiyak izlemlerinde kullanılacak fiyat-yarar değeri en yüksek test bilinmemektedir. Çalışmamızda antrasiklin türevi kemoterapi almış olan çocukların izlemlerinde klinik kardiyotoksisite ortaya çıkmadan pro-BNP ve 6DYT kullanılarak erken kardiyotoksisiteyi saptamanın yeri araştırılmıştır. Yakınması olmayan, son kemoterapi dozundan bu yana en az 9 en fazla 16 yıl süre geçen 16 hasta ve 16 sağlıklı günülü ile yapılan çalışmamızda olgulardan önce pro-BNP için serum örnekleri alınmış, bir sonraki gün Amerikan Toraks Derneği standartlarına uygun olarak 6DYT uygulanmıştır. Sonuçlar, pro-BNP' nin antrasiklin tedavisi alanlarda sağlıklı gönüllülere göre yüksek olduğunu (p:0,051) ve alınan kümülatif antrasiklin dozu arttıkça yüksek korelasyonla (p:0,02) pro-BNP düzeylerinin de arttığını göstermektedir; bu fark özellikle kemoterapi dozu 250 mg/m2' nin üzerine çıktığında istatistiksel olarak anlamlı olmaktadır (p:0,016). Alınan kümülatif antrasiklin dozu arttıkça hastaların yürüdüğü 6DYT azalmakla birlikte (negatif korelasyon, p:0,092) kümülatif kemoterapi dozu 250 mg/m2' den daha yüksek olanlar ve kemoterapi almayanlar arasında 6DYT açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p:0,076). Kardiyotoksik ilaç alan hastaların uzun dönem izlemlerinde hastalara ulaşmada yaşanan sıkıntılar ve 6DYT' nin ülkemizde ve dünyada çocuk hastalarda yeni uygulanmaya başlayan bir test olması nedeniyle kanser hastalarında kardiyotoksisitenin izleminde 6DYT ve pro-BNP' nin yerini belirlemek amacı ile yeni çalışmaların yapılmasına gerek vardır.Anahtar Kelimeler: antrasiklin kardiyotoksisitesi, 6 dakika yürüme testi,pro-BNP
Pulmoner hipertansiyonu olan çocuklarda serum homosistein, asimetrik dimetilarjinin ve nitrik oksit düzeyleri
Bu çalışma, PAH'nu olan ve olmayan hasta grupları ile sağlıklı kontrol grubunda Homosistein, ADMA ve NO düzeyleri çalışılarak, bu belirteçlerin ekokardiyografi ve kateter anjiografi bulgularıyla olan ilişkilerini araştırmak amacıyla yapılmıştır.Çalışmaya, PAH tanısı alan 30, soldan sağa şantı olup PAH gelişmemiş 20 DKH ile 20 sağlıklı kontrol grubundan oluşan toplam 70 olgu dahil edilmiştir. Olguların detaylı öykü ve fizik incelemeleri, antropometrik ölçümleri, tele, EKG, EKO, kateter anjio ve tam kan bulguları daha önceden hazırlanmış olan formlara kaydedilmiştir. Tüm olgulardan alınan kan örneklerinde Homosistein, ADMA ve NO düzeyleri ELISA yöntemiyle çalışılmıştır.PAH olgularının 15'i (%50) kız, 15'i (%50) erkek olup yaşları 12 ay ile 26 yıl arasında, DKH olgularının 12'si (%60) kız, 8'i (%40) erkek olup yaşları 2 ay ile 16 yıl arasında değişmekteydi. PAH olgularının homosistein düzeylerinin, DKH ve sağlıklı kontrol olgularından yüksek olduğu (p<0,05), ADMA düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuna göre yüksek (p<0,05), DKH grubuna göre ise istatistiksel olarak anlamlı olmasa da yüksek olduğu saptanmıştır. NO düzeyleri açısından gruplar arasında farklılık olmadığı saptanmıştır (p>0,05). PAH grubundaki olguların siyanotik ve asiyanotik şeklinde ayrılan alt gruplarının karşılaştırmasında ise Homosistein düzeylerinin siyanotik olgularda anlamlı biçimde yüksek olduğu belirlenmiştir. PAH olgularının SPAB, DPAB, OPAB, Rp ve Rp/Rs değerlerinin DKH grubuna göre daha fazla olduğu saptanmıştır (p<0,05). PAH'lu grubun EKO ölçüm değerleri ve hemodinamik parametreleri ile Homosistein, ADMA ve NO düzeyleri arasında korelasyon olmadığı görülmüştür.PAH grubunda artmış Homosistein ve ADMA düzeylerinin PAH'na yol açan diğer faktörlerle birlikte PAH gelişimine katkıda bulunduğunu, bu biyobelirteçlerin PAH olgularının izlemlerinde kullanılan standart izlem parametrelerine ilave edilmesi ve daha geniş PAH topluluklarına uyarlanması için kullanılırlığının büyük, çok merkezli ve prospektif çalışmalarla gösterilmesinin gerekli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Pulmoner arteriel hipertansiyon, homosistein, ADMA, NO.
Antiepileptik olarak valproik asit veya karbamazepin kullanan hastalarda nefrotoksisitenin belirlenmesi
Epilepsi çocukluk çağının sık görülen kronik nörolojik hastalıklarından biri olup tedavisinde bir ya da birkaç AEİ en az iki yıl bazense ömür boyu kullanılır. Birçok ilaçta olduğu gibi AEİ ile de birçok organ sistemi üzerinde çeşitli yan etkiler ortaya çıkabilmektedir. Fakat AEİ'lerin renal yan etkileri son zamanlarda gündeme gelmeye başlamıştır. Sık kullanılan ilaçlar arasında olmaları nedeniyle VPA ve KBZ'nin nefrotoksisitesi açısından çeşitli çalışmalar yayımlanmış ve özellikle tübülotoksik olduklarına dair bulgulara ulaşılmıştır.Glomerüler hasarlanma açısından önemli olan belirteçlerden birisi GFH ölçümüdür. GFH tespitinde altın standart yöntem radyonüklid maddeler (inülin, iotalamate, EDTA, DTPA) kullanılarak yapılan çalışmalardır. 24 saatlik idrarda CrCl ile ve Cr değerine dayalı pratikte kullanılan formüllerle hesaplanan GFH ölçümleri klinikte sık kullanılan yöntemlerdendir. Fakat Cr'nin birçok faktörden etkilenmesi nedeniyle yerine daha hassas ve güvenilir belirteçler aranmaya başlanmıştır. Sistatin C son yıllarda gündeme gelen ve giderek Cr yerine, daha yüksek duyarlılık özelliği nedeniyle güvenle kullanılabileceğine dair birçok çalışmanın yayımlandığı bir parametredir. Ve tıpkı Cr'de olduğu gibi GFH saptanmasına yönelik pratik formüller geliştirilmiştir. Tübüler hasar belirteçleri açısından ise yine son yıllarda birçok yeni enzimler ve proteinler keşfedilmiş olup bunlardan birisi tübüler hücre lizozomlarında bulunan NAG enzimidir ki tübüler zedelenme ile idrara normalden fazla miktarda geçmektedirBu çalışmada en az 3 ay, en fazla 2 yıl öncesinden epilepsi tanısı konarak KBZ (24 hasta) veya VPA (30 hasta) başlanmış olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma başlangıcında ve aynı ilaçla ve klinik tabloyla takibine devam edilen hastalarda üç ay sonrasında serum Cr, sistatin C, spot idrarda İNAG/Cr değerleri saptanmış, Cr, sistatin C ve her ikisininde beraber kullanıldığı üç ayrı formülle GFH değeri tespit edilmiştir.Elde edilen sonuçlarda: serum Cr, sistatin C, hesaplanan GFH değerlerinde anlamlı bir patolojik değer saptanamazken İNAG/Cr düzeylerinin her iki ilaç grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede artış gösterdiği bulunmuştur. Sonuçta nefrotoksik ilaçlar söz konusu olunca önemli oranda karaciğerde metabolize olan VPA ve KBZ ilk aşamada akla gelmeyen ilaçlardandır. Fakat bu ilaçların, giderek artan sayıda çalışmayla desteklenen ve bu çalışmayla da teyid edilen tübülotoksik etkileri, klinisyenleri artık bu yan etki açısından da dikkatli davranmaya, belli aralıklarla özellikle yüksek dozda ve/veya çoklu ilaç rejimi dahilinde ilaç kullanan ve bilinen herhangi başka bir nefrotoksisite riski ya da renal hassasiyeti olan hastalarda temel böbrek fonksiyon testleriyle kontrole teşvik etmelidir.
Pubertal obez çocuklarda vitamin D metabolizması, insülin direnci, TNF-? ve IL-6 düzeyleri
Çocukların sağlıklı beslenmesi fiziksel, kognitif ve psikolojik gelişimleri açısından önem taşımaktadır. Günümüz çocuklarında beslenme bozuklukları nedeniyle birçok sağlık problemi görülmektedir. Bu sorunlardan birisi olan obezitenin sıklığı giderek artmakta ve beraberinde başka sağlık sorunlarını da getirmektedir. Yapılan çalışmalarda obezlerde insülin direnci ve vitamin D eksikliği sık görülmektedir. Vitamin D'nin sadece kalsiyum ve kemik metabolizmasında değil immün sistem ve insülin sekresyonu üzerinde de etkileri gösterilmiştir. Çalışmamız pubertal obez çocuklarda vitamin D'nin insülin direnci, TNF-?, IL-6 düzeyleri ile ilişkisini ve kilo kaybı sonucu bu parametrelerdeki değişiklikleri araştırmak için yapılmıştır.Çalışma Ocak-Haziran 2009 tarihleri arasında yapılmıştır. 84 obez, 28 sağlıklı çocuk çalışmaya alınmıştır. Olguların serum AKŞ, insülin, Ca, P, ALP, 25-OH vitamin D, 1,25(OH)2 vitamin D, PTH, TNF-?, IL-6 seviyeleri çalışılmıştır. Kontrol grubunda 25-OH vitamin D eksikliği % 3,6, yetersizliği % 21,4 bulunmuş iken, insülin direnci (-) grupta 25-OH vitamin D eksikliği % 15,2, yetersizliği % 10,9, insülin direnci (+) grupta ise 25-OH vitamin D eksikliği % 7,9 iken yetersizliği %15,8 olarak saptanmıştır. Sadece obez olgularda saptanan insülin direnci ve vitamin D arasında ilişki bulunmamıştır. Vitamin D eksikliği ile IL-6 düzeyleri arasında ilişki saptanmazken, TNF-? düzeyleri obez grupta daha düşük bulunmuştur. Kilo kaybı ile, vitamin D seviyelerinde yükselme ve insülin direncini gösteren HOMA-IR değerinde düşme, QICKI değerinde ise yükselme saptanmıştır. Ancak vitamin D, insülin direnci ve sitokin seviyeleri arasındaki ilişkiyi araştırmak için daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Obezite, Vitamin D, TNF-?, IL-6
Astımlı çocuklarda yakınma günlüğü tutmanın astım kontrolüne etkisi
Astımlı Çocuklarda Yakınma Günlüğü Tutmanın Astım Kontrolüne EtkisiTüm astım kliniklerinde hastaların yakınma günlüğü tutması önerilmektedir. Yakınma günlüklerinde gündüz-gece yakınmaları ve bronkodilatör ihtiyaçları gibi astım kontrol parametreleri hasta veya ebeveyn tarafından doldurulmaktadır. Hipotezimiz yakınma günlüğü tutan astımlı çocuklarda hastalık kontrolünün, tutmayanlara göre daha iyi olacağıdır.Kliniğimizde en az iki yıldır astım tanısıyla izlenen ve son 1 yıl içinde en az iki defa kontrole gelmiş, 6-17 yaş arası çocuklar çalışmaya alındı. Yakınma günlüğü tutma durumlarına göre ikiye ayrılan olguların, dosyaları, hastane kayıtları ve sağlık karneleri son bir yıl için incelenerek, primer çalışma parametresi olan sistemik steroid kullanımı gerektiren astım atak sayısı açısından karşılaştırıldı.Her iki grup, ayrıca acile başvuru, hastaneye yatış gerektiren atak sayısı, FEV1 ve astım kontrol test puanına göre değerlendirildi.Çalışmaya dahil edilen 340 olgunun 89'unun (%26.2) düzenli yakınma günlüğü tuttuğu belirlenmiştir. Günlük tutan ve tutmayan olgular yaş (p=0.20) ve cinsiyet (p=0.480) açısından farklılık göstermezken, düzenli anti-inflamatuvar ilaç kullanımı günlük tutan grupta anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0.001).Tüm çalışma parametreleri her iki grup için anti-inflamatuvar ilaç kullanımı açısından kontrol edilerek lojistik ve lineer regresyon analizleri ile karşılaştırılmıştır. Son bir yıl içinde sistemik steroid kullanımı (OR=1.19, % 95 GA=0.56 ? 2.51, p=0.63), acile başvuru (OR=1.20, %95 GA=0.65 ? 2.21, p=0.54) ve hastaneye yatış gerektiren atak sayısı(OR=0.48, % 95 GA= 0.14 ? 1.62, p=0.14), astım kontrol test puanı (ß= -0,42, % 95 GA= -1.32 ? 0.47, p=0.34) ve FEV1 (ß= -1.16, % 95 G= -5.18 ? 2.85, p=0.56) açısından günlük tutan ve tutmayan olgular arasında anlamlı fark gözlenmemiştir.Astımlı çocuklarda düzenli yakınma günlüğü tutmanın, hastalık kontrolüne iyileştirici etkisi gösterilememiştir.Anahtar kelimeler:Yakınma günlüğü, astım kontrol test, astım kontrolü
Rotavirus aşısının klinik etkinliğinin ve yan etkilerinin değerlendirilmesi
Akut ishalli çocuklarda, rotavirus aşısının etkinliğini araştırmak, izlemde elde edilen örneklerle G ve P genotiplerini belirlemek ve ülkemizde aşı etkinlik çalışmalarına katkıda bulunmak amacıyla Mayıs 2008- Haziran 2009 tarihleri arasındaki bir rotavirus sezonu döneminde; rotavirus aşısı olan 299 bebek ve rotavirus aşısı olmayan 251 bebek çalışma kapsamına alınmıştır. İzlemde 7 bebek 2. ve/veya 3.doz rotavirus aşısını yaptırmadığı için çalışmadan çıkartılmıştır.İzlemde olan 543 bebekten 108'inin (% 19.9) ishal olduğu bildirilmiş, 108 bebek toplam 124 kez ishal olmuştur. İshal epizod hızı % 22.5 olarak bulunmuştur. 124 kez ishal bildirimi yapan 108 bebekten 53'ü (% 49.8) 63 gayta örneği getirmiştir. Dışkı getirme açısında rotavirus aşısı olan grup ile rotavirus aşısı olmayan grup arasında istatistiksel fark olduğu (p=0.04) ve rotavirus aşısı olan bebeklerde dışkı getirme oranının daha fazla olduğu görülmüştür.İshal bildirimi yapan 108 bebekten yalnızca 2'sinin (% 1.9) Vesikari ishal skorlama sitemi baz alındığında ?ciddi ishal? tablosunda olduğu görülmüştür. Rotavirus aşısı olan ve olmayan grup arasında ?ciddi ishal? görülme açısından istatistiksel fark saptanmazken (p=1.000); orta şiddetli ishal görülme açısından değerlendirildiğinde; rotavirus aşısı olmuş grupta orta şiddette ishal görülme oranı, rotavirus aşısı olmamış gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p=0.22).Elde edilen 63 dışkı örneğinden 6'sı (% 9.5) ELİSA ile rotavirus (+) tespit edilmiştir. Üç örnek (% 50) rotavirus aşısı yaptırmış gruba, 3 örnek ise ( % 50) rotavirus aşısı yaptırmamış olan gruba aittir. PAGE elektroforetiplendirme ile 6 örnekten 3'ü PCR (+) saptanmıştır. Bir örnek G1P[8], bir örnek G4P[8] , bir örnekse G9 (+) tesbit edilmiştir. G1P[8] ve G4P[8]'ün rotavirus aşısı yaptırmamış olan gruba ait olduğu, G9 (+) çıkan örneğin ise rotavirus aşısı yapılmış olan grupta olduğu görülmüş, bu örnekte P tipi belirlenememiştir.Rotavirus aşısının Türkiye ulusal aşı takviminde yer almaması nedeniyle çalışmaya katılan ve bebekleri rotavirus aşısı olan ebeveynlerde oluşmuş olduğu düşünülen duyarlılık, bu duyarlılığın ishal bildirimine ve dışkı getirme durumuna olası yansımaları, çalışmanın yalnızca 1 yılı kapsaması ve dünyada örneği görülen çalışmaların aksine çalışmanın niceliğinin yetersizliği çalışmadaki kısıtlılıklardır.Sonuç olarak, bu çalışma ile Pentavalan Rotavirus aşısının etkinliği tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışmaya dahil edilen grupta, ciddi ishalden koruma açısından aşılı ve aşısız gruplar arasında fark bulunmamış, bu durum her iki grupta da ciddi ishal olan çocukların sayısının az olmasına bağlanmış, ancak orta ağırlıkta ishal olma sıklığı açısından aşılı grubun istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha az ishal olduğu belirlenmiştir. Rotavirus aşısının ciddi ve çok ciddi ishal tablosu üzerindeki etkinliğinin değerlendirilmesi amacıyla yeni ve nicelik olarak daha kapsamlı, süre olarak daha geniş ölçekli çalışmalara gereksinim olduğu düşünülmektedir.
Alfa-galaktosidaz A eksikliğinde genotip fenotip ilişkisi
Fabry hastalığı (OMIM 301500) ?-galaktosidaz (?-Gal A) enzim eksikliğinden kaynaklanan ve globotriosilseramidin (GL-3) vücutta hücrelerin içinde ilerleyici olarak depolanmasıyla karakterize bir lizozomal depo hastalığıdır. Klasik hastalık ?-Gal A enzim aktivitesinin % 1'den az olduğu erkek hastalarda görülür. Random X inaktivasyonuna bağlı olarak heterozigot dişilerde de değişik derecelerde hastalık bulguları gözlenebilir.Eksikliği Fabry hastalığı ile sonuçlanan ?-Gal A, GLA geni (EC 3.2.1.22) tarafından kodlanır. GLA geninde hastalığa yol açan bazı mutasyonlar hastalık fenotipi arasında ilişki bildirilmiştir. Yine hastalığa yol açan mutasyonlara bağlı olarak hastalıkta değişik tedavi yöntemleri denenmekte ve uygulanmaktadır. Yapılan çalışma ile ülkemizde bulunan Fabry hastalarındaki mutasyonlar saptanmış ve sahip oldukları klinikle ilişkilendirilmiştir. Yeni saptanan hastalar tedavi altına alınmıştır.Hastaların öyküleri alınıp fizik muayeneleri yapıldıktan sonra, aile ağacı çizilmiştir. Taşıyıcı olabilecekler belirlendikten sonra olgulara moleküler analiz yapılmıştır. GLA gen mutasyonu taşıyan olgulara hastalığın yaygınlığının değerlendirilmesi için bir takım laboratuar ve görüntüleme tetkikleri yapılmıştır.Birbiriyle akraba olmayan 10 aileden 38 olguda; 4 anlamsız (p.R220X, p.R227X, p.D255MfsX14, p.K240EfsX9), 4 yanlış anlamlı (p.L36W, p.G258R, p.M42V, p.D266N), 1 delesyon (delE358) olmak üzere 9 GLA mutasyonu saptanmıştır. Erkek Fabry hastalarının enzim aktivite düzeyleri kadın hastalara göre daha düşük saptanmıştır. Buna bağlı olarak erkek Fabry hastaları daha erken yaşta ve daha ağır klinik tablo ile karşımıza çıkmaktadır. Kadın olgulardaki değişken klinik tablo ise liyonizasyon hipotezi ile açıklanır. Anjiyokeratom ve göz bulguları çoğu semptomatik ya da asemptomatik Fabry hastasında saptanmıştır. Anjiyokeratom hastalığın ortaya çıkmasından yıllar önce mevcut olabilir. En sık tutulan organ göz (%62,5) olmuştur. Olguların % 54' ünde (21) anlamsız, % 5' inde (2) delesyon, % 39' unda (15) yanlış anlamlı mutasyon saptanmıştır. Fabry hastalarında aile taraması asemptomatik olguların saptanması ve erken teşhis-tedavi için önemlidir. Kadın taşıyıcılarda enzim aktivitesi normal olsa da genetik analiz ile hastalık dışlanmalıdır.Anahtar Kelimeler: Fabry Hastalığı, GLA geni, mutasyon
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi yenidoğan yoğun bakım ünitesinde izlenen bebeklerin maruz kaldıkları gürültü düzeylerinin belirlenmesi
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi (GÜTF) Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde (YDYBÜ) yatırılan prematüre ve zamanında doğmuş bebeklerin yatışları boyunca maruz kaldıkları gürültünün frekans (Hertz) ve şiddetinin (desibel) belirlenmesi ve bebeklerin yaşamsal bulgular, oksijenasyon, hastanede yatış süresi ve enteral beslenme başarısı ile kilo alımları gibi klinik parametreler arasındaki olası ilişkiyi de araştırmak amacıyla YDYBÜ `ne yatan 57 yenidoğan bebek çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar üç farklı markadaki küvözde izlenmiş olup yattıkları süre boyunca kayıt alınmıştır, ortalama kayıt süresi 133,73 ± 112,9 saattir.Vizit saatlerinde gürültünün daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Maksimum ve ortalama gürültü 8-16 saatleri arasında en fazla bulunmuştur. Miad ve prematüre arasında maruz kalınan maksimum ve ortalama gürültü düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Hastalar solunum desteği alırken daha fazla gürültüye maruz kaldığı saptanmıştır.Hastaların yatışları sırasında gürültünün en yüksek olduğu saatlerde kalp hızlarının, sistolik ve diastolik kan basıncının yükseldiği, satürasyonların düştüğü ve solunum sayısının etkilenmediği tespit edilmiştir (p<0,05).Hastaların maruz kaldıkları gürültü düzeyleri ile doğum ağırlıkları arasında negatif korelasyon bulunmuştur (r=0,028, r=0,048). YDYBÜ'deki gürültü düzeylerinin önerilen düzeylerin üzerinde olduğu yatış sürelerinin ortalama %28,6'ında AAP'ın 45 dB sınırının üzerinde olduğu bulunmuştur.Sonuç olarak; YDYBÜ'de gürültünün önerilenin üzerinde olduğu, doğum ağırlığı azaldıkça maruz kalınan gürültünün arttığı, gürültünün asıl kaynağının küvöz olduğu saptanmıştır. YDYBÜ'deki gürültüyü azaltmak için küvöz bakımlarında gürültü düzeyine, personel eğitimine, YDYBÜ'de kullanılan aletlerin kullanım esnasında çıkaracağı gürültü açısından dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu konuda önlemler alınabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Renal transplantasyon hastalarında transplantasyon öncesi ve sonrası kardiyovasküler sistemin değerlendirilmesi ve Beyin Natriüretik Peptit ile ilişkisi
Renal Transplantasyon Hastalarında Transplantasyon Öncesi Ve Sonrası Kardiyovasküler Sistemin Değerlendirilmesi Ve Beyin Natriüretik Peptit İle İlişkisiAMAÇ: Bizim bu çalışmadaki amacımız renal transplantasyon hastalarının kardiyovasküler sistemini değerlendirmek ve sağlıklı kontrol grubu ile kıyaslayıp, aynı zamanda ekokardiyografik bulgularla serum BNP düzeyinin ilişkisini araştırmaktır.YÖNTEM: Çalışmaya KBY ile takip edilmiş ve 18 yaşından önce renal transplantasyon yapılmış, 32 hasta ile araştırma kriterlerine uygun 32 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Hastaların KBY dönemindeki klinik ve laboratuvar bilgileri dosyalarından kaydedildikten sonra bu hastaların, doku Doppler ve geleneksel ekokardiyografileri yapılmış, tam kan sayımı, biyokimyasal tetkikleri, serum BNP düzeyi ve CİMT ölçümleri aynı gün yapılıp sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır.BULGULAR: Hastaların nakil öncesi ve nakil sonrası değerlerine bakıldığında; VKİ ortalamasının 17,46 ± 2,21'den 19,86±3,42 kg/m2'e çıktığı (p<0,001), CİMT ölçümünün 0,056±0,006'dan 0,043±0,006 mm'e (p<0,001) gerilediği görülmüştür. Ekokardiyografik ölçümlere bakıldığında LVMİ'nin 62,33±36,07'den 45,92±14,30 gr/m2.7'e gerilediği (p<0,001) görülmüştür. SVH prevalansı nakil öncesinde %78,12'den, nakil sonrasında %65,62'e gerilemiştir (p=0,667). Nakil sonrası dönemdeki hastaların değerleri sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında LVMİ, MPİ, ortalama CİMT ve BNP değerlerinin tamamının sağlıklı kontrollerden anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir. MPİ ile LVMİ değerleri, LVMİ ile ortalama CİMT değerleri, nakil öncesi Ca x P ile ortalama CİMT değeri birbiriyle korele bulunmuştur. BNP düzeyi ile nakil sonrası proteinüri, LVMİ arasında korelasyon saptanırken MPİ ve BNP arasında ilişki saptanmamıştır. BNP'nin VKİ ile belirgin ilişkili ve negatif korele olduğu bulunmuştur.SONUÇ: RT hastalarının sahip oldukları KV risk faktörleri son dönem böbrek yetmezliği döneminde en ağır düzeyde olup transplantasyon sonrasında bu risk faktörlerinden bazıları belirgin olarak azalmaktadır ancak bu azalma her zaman anlamlı düzeyde olmayıp (SVH gibi), bazen de risk faktörlerinde artış görülmektedir. Ekokardiyografik değerlendirmelerde MPİ ve LVMİ hesaplanması, hem hastaların o andaki durumunu hem de geleceğe yönelik KV risk durumunu öngörmede oldukça önemlidir. Serum BNP düzeyi ölçümü, bu hastalarda renal fonksiyonlardan bağımsız olarak özellikle LVMİ ile korelasyonu açısından önemli bir belirteç olarak ileride klinik kullanımdaki yerini alabilir ancak BNP kullanımında hastaların VKİ dikkate alınmalıdır.Anahtar kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, renal transplantasyon, Beyin natriüretik peptit, sol ventrikül kitle indeksi, miyokardiyal performans indeksi
Riketsli hastalarda kardiyak fonksiyonlar ve total antioksidan kapasitenin araştırlması
Rikets D vitamini eksikliği sonucunda görülen bir hastalıktır. Uzun süren hipokalsemilerde miyokardiyal disfonksiyonlar gelişebilmektedir.Oksidan moleküllerinin oluşum hızı ile antioksidan savunma arasındaki dengenin bozulması oksidan strese yol açmaktadır. Artmış oksidatif stres insanlarda çeşitli hastalıkların oluşumunda ve seyrinde önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada riketsli hastalarda kardiyak fonksiyonlar ve antioksidan kapasiteyi ölçmek ve birbirleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmaya nütrisyonel rikets tanısı almış 20 hasta ve kontrol grubunu oluşturan 20 sağlıklı çocuk alındı. Tedaviden önce ve tedaviden bir ay sonra alınan kan örneklerinde serum total kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, 25-hidroksivitamin D, paratiroid hormon, total antioksidan kapasite (TAK) ve total oksidatif stres (TOS) seviyeleri ölçüldü. Kardiyak değerlendirme için hastalara telekardiyografi, elektrokardiyografi ve ekokardiyografi yapıldı.Hastaların tedavi sonrası kan kalsiyum, fosfor, alkalen fosfotaz, paratiroid hormon ve D vitamini seviyelerinde tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı düzelme gözlendi. Riketsli hastalarda tedavi öncesi TAK düzeyi (1.06±0.22mmol Trolox eq/L), tedavi sonrası (1.13±0.30mmol Trolox eq/L) ve kontrol grubuna (1.14±0.23mmol Trolox eq/L) göre daha düşük tespit edilmesine rağmen, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Tedavi öncesi (21.2±13.2mmol Trolox eq/L) ve tedavi sonrası (17.6±15.9mmol Trolox eq/L) bakılan TOS düzeylerinin, kontrol grubuna (7.3±2.4mmol Trolox eq/L) göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksek olduğu gözlendi (p<0.05). Ancak tedavi sonrası TOS düzeyinin tedavi öncesine göre düşük olduğu tespit edilmesine rağmen istatistiksel olarak aralarında anlamlı farklılık saptanmadı.Riketsli olgularda kontrollere göre kardiyak fonksiyonlarda istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik saptanmamasına karşılık, evre III olgularda diastolik fonksiyonlarda disfonksiyon gelişmeye başladığı görüldü. Evre III olgularda TOS arttıkça interventriküler septum erken diyastolik hız ile arasında istatistiksel olarak anlamlı olmasada negatif bir ilişki saptandı.Riketsin ileri evrelerinde kardiyak fonksiyonların olumsuz yönde etkilenmeye başladığı ve oksidatif stresteki artışın da bu etkiye katkıda bulunmuş olabileceği sonucuna varıldı.
Endojen hiperterminin infant rat modeline oluşturacağı olası serebral hasarın ve değişik tedavi yöntemlerinin hasardaki yerinin araştırılması
Hipertermi, beyin dahil tüm vücut sistemleri ve organlar üzerinde patolojik değişikliklere neden olabilmektedir. Bu çalışma; eksojen ve endojen hipertermik serebral hasarı inceleyen çalışmamızın ikinci bölümünü (endojen hipertermik serebral hasar) oluşturmaktadır. İnfant ratlarda lipopolisakkaritin (LPS) indüklediği hiperterminin (41 °C) olası nöronal sonuçları ile bu hasarda pediatri pratiğinde kullanılabilen tedavi yöntemlerinin (hipotermi, parasetamol, deksametazon ve diklofenak) etkileri araştırıldı. Olası nöronal hasar bulguları; serebral korteks, serebellum ve hipotalamustaki sağlam, nekrotik ve apoptotik hücreler ile aynı bölgelerdeki ısı şok proteinleri ( HSP 27 ve HSP 70) araştırılarak değerlendirildi. Tüm gruplarda konvülsiyon (15/36, % 41) ve 41 °C'de konvülsiyon geçiren yavru ratların da beşinde (5/15, %33.3) ölüm oranı belirlendi. Her üç nöral doku dikkate alındığında, elde edilen önemli sonuçlar arasında: Hipertermik hasarın; (i) serebral korteks, serebellum ve hipotalamusta nekrotik ve apoptotik hücre sayısında anlamlı artışlara neden olduğu (p<0.05), (ii) serebral korteks sağlam nöronlarında önemli oranda azalmaya yol açtığı (p<0.05) ve (iii) her üç nöral alanda HSP 27 ve 70 oranlarında herhangi bir değişiklik oluşturmadığı (p>0.05) belirlendi. Uygulanan tedavi yöntemlerinden: (i) Parasetamolün serebral korteks ve hipotalamustaki HSP 70 oranında artışa, ayrıca hipotalamustaki sağlam hücre sayısında artma ve nekrotik hücre sayısında azalmaya neden olduğu (p<0.05) (parasetamolün olumlu etkileri) ve (ii) diklofenak hariç diğer tedavi yöntemlerinin (hipotermi, deksametazon, ve parasetamol) apoptotik hücre oranını azalttığı saptandı (p<0.05).Sonuç olarak; beynin farklı bölgelerindeki nöronal dokunun hipertermik sürece ve uygulanan medikasyonlara değişik hasar ve iyileşme yanıtları verdiğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Lipopolisakkarit (LPS), hipertermi, rat, beyin, tedavi
İdiyopatik trombositopenik purpura tanılı olgularda Paraoksonaz-1 (PON-1) L/M 55 gen polimorfizmi
İdiyopatik trombositopenik purpura (İTP), dolaşımdaki trombositlerin yıkımının artması ile karakterize, kendi kendini sınırlandıran, otoimmun, çocukluk çağının en sık karşılaşılan edinsel trombositopeni nedenidir. İdiyopatik trombositopenik purpura patogenezinde geçirilen viral enfeksiyonlar sonucunda trombositlere karşı oluşan antikorlar sorumlu tutulmaktadır.Oksidatif hasar otoimmun hastalıkların patogenezinde rol oynar. Oksidatif stres ve serbest radikaller İTP'nın patogenezi ve prognozundan sorumlu tutulabilir. Karaciğerde sentezlenen ve bir ester hidrolaz enzimi olan paraoksonaz-1 (PON-1) antioksidan özelliği olan bir enzimdir. İnsan serum PON-1 enziminin iki genetik polimorfizmi bulunmaktadır. Bunlardan biri; 55. pozisyondaki metiyonin (M alleli), lösin (L alleli) ile değişince ortaya çıkan polimorfizmdir.Bu çalışmada antioksidan özelliği olan paraoksonaz-1 L/M 55 gen polimorfizminin İTP'nın etyopatogenezindeki rolü, hastalığın seyri ve tedaviye etkisi araştırıldı.Çalışmaya 51 akut, 15 kronik İTP ve 60 sağlıklı kontrol grubu alındı. Akut İTP, kronik İTP ve kontrol grubunda LL genotipi sıklığı sırasıyla %19.6, %40 ve %26.7 olarak, LM genotipi; %60.8, %46.7 ve %65 olarak, MM genotipi sıklığı ise %19.6, %13.3 ve %8.3 olarak saptandı. Kronik İTP grubunda LL genotipi sıklığı, akut İTP ve kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı yüksek bulundu (p<0.05).Kontrol grubunda MM genotipi sıklığı İTP gruplarına göre düşük bulundu (p<0.05). Kronik İTP grubundaki L allel sıklığı akut İTP grubuna göre istatistiksel anlamlı yüksek bulundu (p<0.05). Akut İTP grubunda M allel sıklığı kronik İTP grubuna göre istatistiksel anlamlı yüksek bulundu (p<0.05).Sonuç olarak; paraoksonaz-1 L/M 55 gen polimorfizmi İTP'da akut ve kronik formda sağlıklı bireylere göre değişiklik göstermektedir. Bu değişiklik bazı bireyleri hastalığa duyarlı kılabilir. Hastalığın seyrini etkileyebilir ve hatta verilen tedaviye yanıtı değiştirebilir.Anahtar kelimeler: İdiyopatik trombositopenik purpura, paraoksonaz, polimorfizm, metil prednizolon, intravenöz immünglobulin.
İdiyopatik trombositopenik purpura tanılı olgularda eNOS geninin Glu298Asp polimorfizmi
İdiyopatik trombositopenik purpura (İTP), trombositopeni ile karakterize, benign seyirli, kendi kendini sınırlayan, sonradan kazanılmış otoimmun bir hastalıktır. Patogenezinde trombositlere karşı gelişen otoantikorlar veya otoimmun mekanizma sorumlu tutulmaktadır. Diğer bir mekanizma antikora bağımlı olarak gelişen oksidan bir ürün olan hidrojen peroksidin hücresel hasara neden olmasıdır.Otoimmun bir hastalık olan İTP'nin patogenezi ve prognozundan oksidatif stres ve serbest radikaller sorumlu tutulabilir. Nitrik oksitin yüksek miktarı, hücresel süperoksit anyon varlığında; toksik peroksinitrit molekülünün oluşmasına neden olur. Peroksinitrit; lipid peroksidasyonu, DNA fragmantasyonu, plazma antioksidanlarının azalması gibi nedenlerle hücresel hasar oluşturabilir. Nitrik oksitin sentezini sağlayan endotelyal nitrik oksit sentaz (eNOS) genindeki polimorfizm, enzimin fonksiyonunda değişikliğe neden olmaktadır.Bu çalışma İTP etiyopatogenezinde eNOS Glu298Asp gen polimorfizminin rolü, hastalığın seyri ve tedavisi üzerine etkisini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya 51'i akut İTP, 15'i kronik İTP olmak üzere toplam 66 İTP'lı olgu ve 60 sağlıklı kontrol grubu alındı. Toplam İTP, akut İTP, kronik İTP ve kontrol grubunda sırasıyla GG genotipi %40.9, %39.2, %46.7, %21.7; GT genotipi sıklığı %48.5, %51, %40 ve %70; TT genotipi %10.6, %9.8, %13.3 ve %8.3 olarak saptandı. Toplam İTP grubunda GT genotipi, kronik İTP grubunda GG genotipi, akut İTP grubunda GT genotipi, kontrol grubunda ise GT genotipi en fazla saptandı.Çalışmamızda eNOS Glu298Asp gen polimorfizmi ile İTP arasında anlamlı bir korelasyon olduğu ve bu polimorfizmin İTP etyopatogenezinde bir risk faktörü olabileceği düşünüldü. Kronik İTP'da GG genotipi sıklığının yüksek oranda bulunması ile GG genotipine sahip bireylerin kronikleşme eğilimi gösterebileceği düşünüldü. Akut ve kronik İTP'da GG genotipi olanlar İVİG başta olmak üzere medikal tedaviye (anti-D hariç) iyi yanıt verirken, kronik İTP grubunda GT ve TT genotipi olanlar medikal tedaviye direnç göstermektedir. G alleli varlığının İTP'da tedaviye yanıtta olumlu etkisinin olduğu, T alleli varlığı ise kronik İTP'lı hastaları medikal tedaviye daha dirençli kıldığı görüldü.Anahtar kelimeler: İdiyopatik trombositopenik purpura, eNOS Glu298Asp gen polimorfizmi, intravenöz immünglobulin.
Çocukluk çağı epilepsi hastalarında tedavi öncesi ve tedavi sonrası serum idrar ve tükürük'te ghrelin ve obestatin düzeyleri
Epilepsi, çocukluk çağının en sık görülen nörolojik bozukluklarından birisidir. Epilepsi hastalarında yapılan çalışmalarda nöroendokrin sistem ilişkisi bilinmektedir. Epilepsi tedavisinde sıklıkla kullanılan valproik asitin yan etkisi olarak görülebilecek kilo artışının bir iştah hormonu olan ghrelin ile ilişkisi epilepsi hastalarında yapılan çalışmalarda ön plana çıktığı ve ghrelin düzeyi ile ilgili sonuçlarda çelişki olduğu görülmektedir. Ghrelin uygulanmasının konvulziyon sıklığını ve süresini azalttığı ileri sürülmektedir. Ghrelinin iştah artırıcı etksine karşı iştahı azaltan obestatin ile epilepsi arasındaki olası ilişki açık değildir.Bu çalışmada yeni tanı almış idiopatik jeneralize çocukluk çağı epilepsi hastalarında; tedavi öncesi / tedavinin üçüncü ayında serum, idrar ve tükürüktte açil ghrelin, deaçil ghrelin ve obestatin seviyelerini belirlenmesi; parametreler arasındaki olası ilişkiyi saptanması amaçlandı.Çalışmaya idiopatik jeneralize epilepsi tanısı alan yaşları 4-12 arasındaki (14 kız, 16 erkek) 20-25 mg/kg valproik asit tedavisi verilen 30 hasta ve yaşları 5-12 arasında olan 30 sağlıklı (13 kız ve 17 erkek) çocuk alındı. Çalışmada valproik asit tedavisi alan çocukluk çağı epilepsi hastalarında vücut kitle indeksinde artma olmaksızın; serum, idrar ve tükürükte tedavinin üçüncü ayında açil ghrelin, deaçil ghrelin ve obestatin düzeylerinde tedavi öncesi ve kontrol gurubuna göre istatiksel olarak anlamlı değişiklik bulunamadı (p>0.05). Ayrıca ghrelin ve obestatinin düzeylerinin serum, idara ve tükürükte farklılık tespit edilmedi.Sonuç olarak valproik asit tedavisi alan çocukluk çağı idiyopatik jeneralize epilepsi hastalarında tedavi sonrası üçüncü ayında, vücut kitle indeksinde değişiklik olmadan serum, idrar, tükürük açil ghrelin, deaçil ghrelin ve obestatin düzeylerinde değişiklik izlenmemesi, vücut kitle indeksinin ghrelin düzeyi üzerinde daha etkili parametre olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: Epilepsi, ghrelin, obestatin
Demir eksikliği anemisi ve tedavisinin ghrelin obestatin ve ısı şok proteini 70 üzerine etkisi
Demir eksikliği anemisi dünyada yaygın olarak karşılaşılan bir problemdir. Yaşa ve cinse göre normal hemoglobin (Hb) değerinin iki standart sapma altında olması anemi olarak kabul edilir. Nutrisyonel aneminin en sık nedeni olan demir eksikliği anemisinin (DEA) gelişiminde beslenme büyük rol oynar.Demir eksikliği anemisinin kendisinin ve ağızdan tedavisinin, gıda alımını uyarıcı ve antioksidan özellikli ghrelin ve buna zıt etkilere sahip olan obestatin ile bazı doku stresinin arttığı durumlarda yükselen ısı şok protein 70 (HSP 70) üzerine etkilerini araştırmak istedik.Çalışmaya 28 DEA tanılı olgu ve 28 sağlıklı kontrol grubu alındı. Demir eksikliği anemisi tanılı olguların açile ghrelin düzeyi tedavi öncesi 59.3±19 pg/ml, tedavi sonrası 80.8±25.7 pg/ml ve kontrol grubunda 72.9±22.6 pg/ml olarak bulundu. Desaçil ghrelin tedavi öncesi 573.9±182 pg/ml, tedavi sonrası 819.9±257.4 pg/ml ve kontrol grubunda 730±235 pg/ml olarak bulundu. Hem açile hemde desaçile ghrelin düzeyleri DEA tanılı olgularda tedavi öncesinde, tedavi sonrası ve kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Obestatin tedavi öncesi 9.5±4.7 ng/ml, tedavi sonrası 6.8±3.4 ng/ml ve kontrol grubunda 6.0±2.3 ng/ml olarak bulundu. Tedavi öncesi plazma obestatin seviyesi tedavi sonrası ve kontrol grubuna göre yüksek saptandı. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Isı şok protein 70 tedavi öncesi 0.46±0.25 pg/ml, tedavi sonrası 0.50±0.3 pg/ml ve kontrol grubunda 0.38±0.15 pg/ml olarak bulundu. Bu fark istatistiksel anlamlı bulunmadı.Gıda alımını uyardığı bilinen ghrelinin DEA gibi nutrisyonel amemide düşük seviyelerde bulunması, DEA gelişiminin nedenleri arasında olabileceğini düşündürmektedir. Obestatin seviyesinin tedavi sonrasında anlamlı düşmesi merkezi tokluk yanıtı üzerindeki etkisinin azalarak, ona zıt etkiye sahip ghrelinin iştah artırıcı etkisinin ön plana çıkmış olabileceğini düşünmemize neden oldu. Ghrelin tarafından salınımı indüklenen ve stres durumlarında artışı gözlenen HSP 70 DEA tanılı olguların tedavi öncesi, tedavi sonrası ve kontrol grubun arasında anlamlı değişiklik göstermedi. Bunun düşük ghrelin seviyesi ve düşük vücut ısısı ile ilişkili olabileceği düşünüldü.Bulgularımız DEA'de düşük ghrelin ve yüksek obestatin düzeyinin DEA gelişmine katkıda bulunabileceği düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: Demir eksikliği anemisi, ghrelin, obestatin, ısı şok protein 70.
Soldan sağa şantlı konjenital kalp hastalarının izleminde NT-pro BNP düzeylerinin değerlendirilmesi
Brain natriüretik peptid, diüretik, natriüretik, vazodilatatör etkileri olan, volüm ve basınç yüküne cevap olarak ventrikülden salgılanan bir hormondur. Bu çalışmanın amacı, soldan sağa şantlı konjenital kalp hastalığı olan hastaların izleminde NT-proBNP düzeylerini değerlendirmek ve soldan sağa şantın azalması veya artması ile ilişkisini saptamaktır.Çalışmaya ventriküler septal defekt ve sekundum atrial septal defekt tanısı olan 40 hasta ve masum üfürümü olan 20 çocuk alındı. Hastaların yaşları 15 gün-16 yaş arasındaydı, diğer sistemlere ait kronik hastalıkları yoktu. Başvurularında ve altı ay sonraki kontrollerinde kardiyolojik değerlendirmeleri yapıldı ve NT-proBNP için kan örnekleri alındı.Atrial septal defekt grubunda ilk ölçülen ortalama defekt çapı 5.84±1.03 mm, altı ay sonraki 3.86±1.03 mm bulundu. Ventriküler septal defekt grubunda ilk ölçülen defekt çapı 4.04±0.56 mm, altı ay sonraki 3.20±0.73 mm bulundu. Atrial septal defekt grubunda ortalama NT-proBNP düzeyi 180.36±11.14 pg/ml, ventriküler septal defekt grubunda 160.19±8.01 pg/ml, kontrol grubunda 102.04±8.23 pg/ml bulundu. Atrial septal defekt ve kontrol grubu ilk ölçülen NT-proBNP düzeyleri karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p<0.05). Ventriküler septal defekt ve kontrol grubu NT-proBNP düzeyleri karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Atrial septal defekt ve Ventriküler septal defekt grubunun ilk ölçülen NT-proBNP düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Atrial septal defekt ve Ventriküler septal defekt grubunda altı ay izlemden sonra alınan NT-proBNP değerleri sırasıyla 101.78±12.18 ve 147.84±16.03 pg/ml bulundu. Her iki grubun ikinci ölçülen NT-proBNP düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p<0.05).Sonuç olarak, soldan sağa şantlı konjenital kalp hastalığı olan çocuklarda NT-proBNP düzeyinin kontrollere göre yüksek olduğu, EKO ile değerlendirilen defekt çapındaki küçülme oranı ile paralel olarak azaldığı görüldü.Anahtar kelimeler: NT-proBNP, ASD, VSD
Çölyak hastalarının birinci derece akrabalarında çölyak hastalığı görülme sıklığı
Çölyak hastalığı, genetik olarak yatkın bireylerde, gluten içeren gıdaların alınması ile ortaya çıkan proksimal ince barsağı tutan ve glutene karşı kalıcı duyarlılık ile karakterize otoimmun bir enteropatidir. Çölyak hastalarının özellikle birinci derece akrabalarında hastalığın görülme riski artmaktadır.Çölyak tanısı almış olgularımızın birinci derece akrabalarında çölyak hastalığının sıklığının araştırılması amaçlandı. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Pediatrik Gastroenteroloji Bilim Dalı tarafından çölyak hastalığı tanısı ile izlenmekte olan 195 hastanın birinci derece akrabaları (anne, baba veya kardeşleri) çalışmaya alındı. Toplam 484 akrabanın 113'ü anne (%23,3), 109'u baba (%22,5), 262'si kardeşti (%54,1). İlk etapta serum örneklerinde anti-tTG IgA ve serum IgA çalışıldı. İkinci aşamada anti-tTG IgA antikoru pozitif çıkan olgulara üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapıldı. İnce bağırsak biyopsisi alındı. Mukoza değişikliklerinin tanımlanmasında Marsh skorlaması kullanıldı.Olguların 46'sında anti-tTG IgA pozitif olarak saptandı (%9,5). Olguların IgA düzeyleri normal sınırlardaydı. Anti-tTG IgA pozitif çıkan olgulardan biyopsiyi kabul eden 34'üne biyopsi yapıldı. Biyopsi yapılanların 23'ünün biyopsi sonucu ÇH ile uyumlu olarak değerlendirildi. Çalışmaya katılan olguların %4,8'i ÇH tanısı aldı. Biyopsi yapılan 34 hastanın biyopsilerinden 11'i Marsh 0, 5'i Marsh I, 4'ü Marsh II, 12'si Marsh III ve 2 hasta Marsh IV olarak değerlendirildi. Biyopsisi çölyak olarak değerlendirilen 23 hastanın üçü anne, biri baba ve 19'u kardeşti.Sonuç olarak, çalışmamız 195 çölyaklı çocuğun 484 birinci derece akrabasında 23 tanı almamış olguyu tanımlayarak bu grupta yüksek yaygınlığı (%4,8) göstermiştir. Çalışmamız çölyak hastalarının birinci derece akrabalarında kapsamlı bir tarama politikası geliştirilmesinin zorunlu olduğunu desteklemektedir.Anahtar kelimeler: Çölyak hastalığı, birinci derece akraba, doku transglutaminaz IgA, yaygınlık.
Puberte bozukluklarında plazma kisspeptin ve ghrelin düzeyleri
Erken ve gecikmiş puberte çocukluk çağında sık görülmektedir. Buna rağmen bu sorunların temel sebepleri halen tam olarak aydınlatılamamıştır. Kisspeptin ve ghrelinin normal puberte üzerine hipotalamus üzerinden etkilerinin olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı puberte varyantı (prematür telarş, prematür adrenarş) ve gecikmiş puberte olgularında, kisspeptin ve ghrelinin rolünün olup olmadığını belirlemektir.Çalışmaya 1-18 yaş arası çocuklar seçildi. Olgular prematür telarş (n=40), prematür adrenarş (n=23, kız/erkek=20/3) ve gecikmiş puberte (n=19, kız/erkek=5/14) gruplarına ayrıldı. Her grubun kendi yaşına ve cinsiyetine uygun kontrol grupları oluşturuldu. Sabah aç karnına alınan kan örneklerinden kisspeptin ve ghrelin düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü.Prematür telarş grubunda kontrolleriyle kıyaslandığında olguların plazma kisspeptin düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin yüksekti (sırasıyla 165.47±15.45 pmol/L, 96.82±12.33 pmol/L, p=0.005). Prematür adrenarş grubunda ise kisspeptin düzeyleri kontrol grubu ile bir farklılık göstermedi (sırasıyla 121.36±17.99 pmol/L, 95.52±11.54 pmol /L, p=0.249). Prematür telarş ve prematür adrenarş gruplarında ghrelin düzeyleri kontrolleriyle karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunamadı. Gecikmiş puberte olgularının kisspeptin düzeyi kontrollerine göre belirgin bir şekilde düşük iken (sırasıyla 62.80±30.53 pmol/L, 125.72±46.58 pmol/L, p<0.001), ghrelin düzeyleri açısından bir fark yoktu. Hiçbir grupta kisspeptinle ghrelin arasında korelasyon tespit edilmedi.Sonuçlarımız kisspeptinin prematür telarş üzerine olumlu, gecikmiş puberte üzerine olumsuz bir rolü bulunduğunu, ghrelinin ise puberte bozuklukları üzerine herhangi bir etkisinin olmadığını desteklemektedir.Anahtar Kelimeler: Prematür telarş, prematür adrenarş, gecikmiş puberte, ghrelin, kisspeptin
Bronkopulmoner displazi gelişen prematürelerde serum CC16 ve Bal sıvısında TGF B-1, Kaspaz-3, 8, 9 düzeyleri
Son yıllarda tıpta kullanılan teknolojilerin ilerlemesi ve yenidoğan yoğun bakım tedavilerindeki yüz güldürücü gelişmeler nedeniyle erken doğan bebeklerin yaşama oranları artmıştır. Buna paralel olarak prematür doğumların uzun dönem komplikasyonlarından olan bronkopulmoner displazi (BPD) sıklığında da artış olmuştur. Ancak bu antitenin erken tanınmasını sağlayarak tedaviyi yönledirecek belirteçler henüz tanımlanamamıştır. Bu amaçla, bu çalışmada BPD gelişimi ile Klara hücre salgılatıcı protein (CC16), transforming growth faktör beta-1 (TGF-ß1), kaspaz-3, kaspaz-8, kaspaz-9 düzeyleri arasında ilişki olup olmadığı ve bu belirteçlerin erken dönem belirteci olarak kullanılabilirliği araştırılmıştır.Çalışmada gebelik yaşı 32 haftanın altında prematüre doğan ve entübe edilen bebeklerden yaşamın 1, 3, 14 ve 28. günlerinde bronkoalveolar lavaj ve serum örneği alınmıştır. Bunlardan çalışma kriterlerine uygun olan BPD gelişen 21 ve gelişmeyen 20 bebek olmak üzere toplam 41 olgu çalışmaya dahil edilmiştir.Klara hücre salgılatıcı protein düzeyleri kontrol grubuna göre hasta grubunda tüm zamanlarda yüksek olarak bulunmuştur. Gruplar arasında 14. gün ve 28. gündeki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05).Transforming growth faktör beta-1 hasta grubunda yaşamın 1. ve 3. gününde kontrol grubuna göre yüksek izlenmiştir. Fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05).Kaspazlarda, 1. gün değerleri hasta ve sağlam gruplarda benzer değerlerde iken üçüncü gün sonuçlarına bakıldığında hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05).Çalışmada CC16 ve TGF-ß1 düzeylerinin hasta grubunda tüm zamanlarda yüksek olduğu görülmüştür. Bronkopulmoner displazi gelişiminde rolü olduğu kabul gören apoptozisin özellikle ekstrensek yolak üzerinden artmış olduğu anlaşılmıştır.Sonuçta; CC16, TGF-ß1 ve kaspazların, BPD gelişiminin belirlenmesinde ve yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinde yol gösterici olabileceği tespit edilmiştir.
Kabızlık yakınması olan olgularda; klinik bulguların, etiyolojik nedenlerin ve izlem sonuçlarının değerlendirilmesi
Kabızlık, çocukluk yaş grubunda sık görülen dışkılama bozukluğudur. Genel pediatri polikliniklerinin %3-5'ini, pediatrik gastroenteroloji kliniklerinin ise %25'e kadar yüksek bir oranını kabız hastaları oluşturur (1-6).Bu çalışmanın amacı: Kabızlık yakınması ile getirilen olgularda klinik bulguları, etiyolojik nedenleri, yakınmayı arrtıran nedenleri, kabızlığa yatkınlığı arttıran faktörleri, tedaviye yanıtı ve izlem sonuçlarını değerlendirmektir.Bu çalışma, Ocak 2006-Ağustos 2010 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Gastroenteroloji polikiliniğine kabızlık yakınması ile getirilen 192 olgu çalışmaya alındı.Çalışmaya dahil edilen olguların yaşı, cinsiyeti, gestasyonel yaşı, ilk mekonyum çıkış zamanı, kabızlık nedeni, büyüme gelişmesi, günlük dışkılama sayısı, dışkılama kıvamı,ek gıda alıp almadığı, aile öyküsü, ana yakınma, yakınmayı arttıran faktörler, almış oldukları tedaviler, izlem süreleri, izlem sonuçları, başvurudan önceki yakınma süreleri kaydedildi.Sonuç olarak; kabızlık yakınması ile getirilen olguların %56,8'i erkek %43,2'si kız idi. Olguların % 4,7`sinde organik, %95,3'ünde fonksiyonel kabızlık görülmüş olup, kabızlık yakınması en sık 37-72 ay grubunda görüldü.Bu olgularda en sık görülen yakınma karın ağrısı ve anal bölgede ağrı idi. Olguların %64,6'sında aile öyküsü vardı. Ortalama yakınma süresi 17.6 ay idi.Yakınmayı arttıran nedenler değerlendirildiğinde olgularda diyet ve fiziksel aktivite azlığı yakınmayı arttıran en önemli faktörler olduğu görüldü.Erken yaşlarda kabızlık şikayeti olan hastalarda yakınmanın tekrar oranı yüksek bulundu, ayrıca yaş ilerledikçe yakınmanın tekrar oranının azaldığı görüldü. 13-24 ay yaş grubunda yakınması tekrar edenlerin oranı daha yüksek görülmüş olup tedaviye en iyi yanıt 37-72 ay yaş grubunda görüldü.Anahtar Kelimeler: Çocuk, kabızlık, prognoz, medikal tedavi
Pübertal jinekomasti olgularında plazma kisspeptin düzeyi
Pübertal jinekomasti, erkeklerde meme bezinin tek ya da iki taraflı olabilen iyi huylu proliferasyonudur. Jinekomasti gelişiminin östrojen ve androjenler arasındaki dengesizliğe bağlı olduğu düşünülmektedir.Kisspeptin, 145 aminoasidli bir peptid olup hipotalamus-hipofiz-gonad ekseninin önemli düzenleyicisidir. Kisspeptinin GPR54 reseptörüne bağlanması sonucunda fosfolipaz-C aktive olmakta, bunun sonucunda GnRH nöronlarından gonadotropin salınımı gerçekleşmektedir.Günümüze kadar pübertal jinekomastinin patogenezi tam olarak ortaya konulamamıştır. Pübertenin başlatılmasında kisspeptinin önemli rolü olduğu bilinmektedir. Pübertal jinekomasti ise pübertenin erken evresinde ortaya çıktığına göre kisspeptinin jinekomasti patogenezinde olası bir rolü bulunabilir. Çalışmanın amacı kisspeptin ile jinekomasti arasında bir ilişkinin olup olmadığı ortaya koymaktır.Çalışma Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Endokrin Bilim Dalı'na başvuran ve pübertal jinekomasti tanısı konulan, 9?18 yaşları arasındaki 40 erkek çocukta yapıldı. Yaşları benzer 30 sağlıklı erkek adölesandan kontrol grubu oluşturuldu. Katılımcılardan sabah aç karnına uygun koşullarda alınan serumlardan kisspeptin düzeyleri ELİZA yöntemiyle çalışıldı.Pübertal jinekomasti ve kontrol grupları arasında antropometrik ölçümler, püberte evreleri, serum gonadotropin ve östradiol düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). Buna karşın pübertal jinekomasti grubunda kontrol grubuna göre hem kisspeptin (0.77 ng/mL, 0.54 ng/mL, p<0.05) hem de testosteron düzeyleri (253.9 ng/dL, 117.9 ng/dL, p<0.001) anlamlı derecede yüksek idi.Sonuç olarak kisspeptin düzeyinin pübertal jinekomastili olgularda daha yüksek olması kisspeptinin jinekomasti gelişiminde önemli bir rol oynadığına işaret etmektedir.
Demir eksikliği anemisinde girelin gen polimorfizmi
Demir eksikliği anemisi (DEA) infant ve çocukluk çağı hematolojik hastalıkları içinde en yaygın olanıdır. Tüm yaş gruplarında görülür. Yaşa ve cinse göre normal hemoglobin (Hb) değerinin iki standart sapma (SD) altında olması anemi olarak kabul edilir. Nutrisyonel aneminin en sık nedeni olan DEA'nin gelişiminde beslenme büyük rol oynar. Ülkemizde 4 ay-18 yaş çocukların %12.7'sinde DEA saptanmıştır. Demir eksikliği anemisinin klinik özelliklerinden birisi iştah kaybıdır ve beslenme DEA'nde büyük rol oynar. Girelin iştah ve yiyecek alımını uyarır. İştahın beyin tarafından kontrol edildiği ve yeme davranışının santral sinir sistemi (SSS)'nde hipotalamusta yer alan belli bölgelerde karmaşık bir mekanizma ile düzenlendiği kabul edilir. Hipotalamus arkuat nükleusunda iştah düzenlenmesinde rol alan girelin içeren nöronlar saptanmıştır. Bu lokalizasyon ile girelin yemek alımını kontrol eder. Girelin açlık hormonu olması yanı sıra yeme davranışı ile kilo dengesini düzenler. Girelin açlık ve sonrası davranışsal, metabolik ve gastrointestinal adaptasyonları yönetir. Vücuttaki demir ve girelin seviyesi arasında belirgin pozitif ilişki saptanmıştır. Demir azalmasından DEA gelişimine doğru, girelin düzeyi giderek azalır.Bu çalışmanın amacı demir eksikliği anemisi tanısı alan çocuklarda ve sağlıklı kontrol grubunda girelin gen polimorfizminin sıklığı araştırılmak istendi. Bu şekilde, toplumumuzda sağlıklı çocuklarda; Girelin gen polimorfizmi oranı belirlenmek istendi. Belirlenen polimorfizmlerden hangisinin daha sık görüldüğü incelenmek istendi. Böylece sağlıklı olan çocuklar ile DEA olan çocuklardaki görülme oranı arasındaki farklılık belirlenmek istendi. Beslenme tarzı da dahil olmak üzere, ortak yaşam şartları sürdürenler arasında; DEA gelişmesinin gerçek nedeni; girelin geninde meydana gelen bir polimorfizm olabilir mi sorusuna cevap bulunmak istendi.Çalışmada 27 kız (%47.4) ve 30 erkek (%52.6) olmak üzere toplam 57 DEA tanılı olgu ve 57 sağlıklı kontrol grubu değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunda girelin genindeki -501 promoter, Arg51Gln, Leu72Met ve Gln90Leu polimorfizmleri çalışıldı. Girelin genindeki -501 A/C polimorfizmi açısından A alleli istatistiksel olarak hasta grubunda artmış sıklıkta saptandı (p<0.05). Promoter -501 A/C polimorfizmi için genotip sıklıkları kontrolle farklı bulunmadı (p<0.05). Arg51Gln, Leu72Met ve Gln90Leu polimorfizmleri için genotip ve allel sıklıkları kontrolle karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p<0.05).Girelin geninin DEA'nin immünogenetiğinde önemli rolleri olabileceğini düşünmekteyiz. Bu gende yer alan diğer polimorfizmlerin hastalığa katkı sağlayıp sağlamadığının belirlenmesi için gerek Türk populasyonunda gerekse diğer populasyonlarda yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğu kananatindeyiz. Çalışmada elde edilen verilerin doğrulanabilmesi için aynı polimorfizmlerin farklı toplumlarda DEA hastalarında çalışılarak verilerimizin daha fazla araştırılmayla desteklenmesi gerekmektedir.Girelin genindeki artmış promoter -501 varyant sıklığının DEA etyopatogenezinde rol oynayan mekanizmalardan biri olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Demir eksikliği anemisi, girelin gen polimorfizmi
Konjenital kalp hastalıkları ve homosistein metabolizması
Homosistein metabolizmasında vitamin B12, folat, vitamin B6 kofaktör olarak görev almaktadır. Bu çalışmanın amacı konjenital kalp hastalığı (KKH) bulunan çocuk hastalarda ve annelerinde homosistein, vitamin B12, folat ve vitamin B6'nın konsantrasyonlarını belirlemek ve doğumsal kalp hastalıklarıyla ilişkisini saptamaktır.Çalışmaya konjenital kalp hastalığı tespit edilen yaş ortalaması 3,6 ay olan 50 çocuk ile bu çocukların yaş ortalaması 30,4 yıl olan anneleri alındı. Kontrol grubundaki 50 çocuğun yaş ortalaması 4,4 ay, annelerin yaş ortalaması 29,1 yıldı.Homosistein düzeyleri KKH'ı olan olgularda 12,1±2,76 mmol/L, kontrol grubu olgularda 7,21±2,40 mmol/L bulunmuş olup çalışma grubunda homosistein seviyesinin yüksek olması istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Vitamin B12 düzeyleri KKH'ı olan olgularda 375,1±236,3 pg/mL, kontrol grubu olgularda 474,3±270,7 pg/mL bulunmuş olup çalışma grubunda vitamin B12 seviyesinin düşük olması istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Folat düzeyleri KKH'ı olan olgularda 13,2±4,55 ng/mL, kontrol grubu olgularda 12,5±4,21 ng/ml bulunmuş olup gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görülmüştür (p>0,05). Vitamin B6 düzeyleri KKH'ı olan olgularda 12,02±3,75 ng/ml, kontrol grubu olgularda 10,42±3,64 ng/ml bulunmuş olup gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görülmüştür (p>0,05).Homosistein düzeyleri KKH'ı olan olguların annelerinde 14,9±2,35 mmol/l, kontrol grubu olgularda 12,4±3,04 mmol/l bulunmuş olup çalışma grubunda homosistein seviyesinin yüksek olması istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Vitamin B12 düzeyleri KKH'ı olan olguların annelerinde 234,8±91,6 pg/ml, kontrol grubu olgularda 299,5±146,1 pg/ml bulunmuş olup çalışma grubunda vitamin B12 seviyesinin düşük olması istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Folat düzeyleri KKH'ı olan olguların annelerinde 5,88±3,46 ng/ml kontrol grubu olgularda 7,96±3,87 ng/ml bulunmuş olup çalışma grubunda folat seviyesinin düşük olması istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Vitamin B6 düzeyleri KKH'ı olan olguların annelerinde 11,1±3,41 µg/l, kontrol grubu olgularda 11,4±3,13 µg/l bulunmuş olup gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görülmüştür (p>0,05).Sonuç olarak, konjenital kalp hastalığı olan çocukların annelerinde homosistein düzeyinin yüksek, vitamin B12 ve folat düzeyinin düşük olduğu görüldü. Maternal hiperhomosisteineminin doğumsal kalp hastalığı riskinde artışa yol açabileceği düşünüldü.Anahtar kelimeler: Homosistein, vitamin B12, folat, vitamin B6, konjenital kalp hastalığı
Perinatal hidronefrozlu olguların tedavi yöntemi ve zamanlamasını belirlemede etkili faktörler
Hidronefroz prenatal ultrasonografi (USG) ile tespit edilebilen ve renal pelvis ve/veya kalikslerin dilatasyonu ile karakterize, en sık gözlenen antenatal renal anomalidir. Antenatal hidronefroz prenatal USG'de tesbit edilen anomalilerin %50'sini oluşturur. Antenatal hidronefroz tanısında en sık kullanılan yöntem, renal pelvisin maksimum anteroposterior (AP) çapıdır. Tek taraflı hidronefroz pelviüreterik bileşke darlığı, veziko-üreteral reflü (VUR) ya da displaziye bağlı olarak ortaya çıkabilir. En sık neden üreteropelvik darlık (UP) ve geçici hidronefrozdur. İkinci sıklıkta VUR görülmektedir. Bilateral hidronefrozun en sık erkeklerde görülen sebebi posterior üretral valv (PUV), kızlarda ise ektopik obstruktif üreteroseldir. Perinatal dönemde hidronefroz saptanan hastaların tedavisinde medikal izlem ve/veya cerrahi tedavi seçeneklerinden faydalanılmaktadır. Ancak hangi tedavi yöntemini uygulamak gerektiği başlangıçta genellikle belirlenememekte ve izlemde karar verilmektedir. Çalışmamızda teşhis anında tedavi yöntemine karar vermede etkili olabilecek faktörlerin olup olmadığına bakıldı.Pediatrik Nefroloji polikliniği tarafından perinatal hidronefroz tanısı ile izlenmekte olan 65 hasta çalışmaya alındı. Tüm olgular klinik, fizik muayene bulguları yönünden değerlendirildikten sonra USG ile takibe alındı. Hastalarımızın tümü VUR yönünden voidingsistoüretrografi (VCUG) ile değerlendirildi. Ayrıca obstrüktif hidronefroz saptanan olgular sintigrafi ile değerlendirildi. Böbrek fonksiyonları, serum sistatin C (cys C) ve serum human neutrophil gelatinase associated lipocalin (NGAL) düzeyleri için tetkik edilen hastalarımızın anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) gen polimorfizmi yönünden değerlendirilmesi yapıldı.Olgularımızın 46'sı erkek (%70,8), 19'u kız idi (%29,2). Hastalarımızın yaş aralığı 1-30 gün arasında değişiyordu. Hastalarımızın 44'ünde (%67,7) unilateral hidronefroz, 21'inde (%32,3) bilateral hidronefroz vardı. İzlemlerinde USG'da hidronefrozu gerileyen, VCUG'de VUR saptanmayan olgularımız fizyolojik hidronefroz olarak değerlendirildi. Fizyolojik hidronefroz grubunda 27 hastamız (%41,5) vardı. Geriye kalan 38 (%58,4) hastamız obstrüktif hidronefroz olarak değerlendirildi. Obstrüktif hidronefrozun en sık sebebi UP darlık olarak belirlendi. Yapılan değerlendirmeler sonucunda 10 hastamızda (%15,3) cerrahi düzeltme işlemi yapıldı. Antenatal hidronefroz saptanan hastaların fizyolojik veya obstrüktif hidronefroz olup olmadığını teşhis anında belirlemede idrar protein/idrar kreatinin oranının etkili bir faktör olduğu görüldü. Ayrıca obstrüktif hidronefrozlu olguların tedavi yönteminin belirlenmesinde özellikle cys C düzeyinin cerrahi düzeltme gereken olgularda anlamlı bir faktör olduğu tespit edildi. Serum NGAL düzeyleri fizyolojik hidronefrozlu grupta, ACE insersiyon/delesyon (ID) polimorfizmi obstrüktif hidronefrozlu grupta daha yüksek olmasına rağmen bu veriler istatistiksel olarak anlamlılık taşımıyordu.Sonuç olarak çalışmamızda antenatal hidronefrozda tanı, takip ve tedavideki sorunsuz seyredilebilecek olguları tespit edip ve gereksiz cerrahi işlemlerden kaçınmak gerektiği, ancak diğer taraftan gerçekten cerrahi gerektiren olgularda da girişim için geç kalınmadan bu olgulara dinamik bir yaklaşım gerektiği kanaatine varıldı.Anahtar kelimeler: Hidronefroz, sistatin c, NGAL, ACE gen polimorfizmi, yenidoğan.
0-16 yaş arası çocuklarda D vitamini yetersizliği ve buna etki eden faktörlerin belirlenmesi
ÖZET:D vitamini yetersizliği riketsin klinik semptom ve bulguları olmadan, laboratuvar olarak D vitamini eksikliği olması olarak tanımlanabilir. Günümüzde çocukların, televizyon ve bilgisayar başında geçirdikleri sürelerin artması, hava kirliliği ve oyun alanlarının yetersizliği nedeniyle kapalı mekanlarda daha çok zaman geçirmeleri, deri kanseri riski nedeniyle yüksek faktörlü güneş kremlerinin kullanılması, adolesan kızlarda geleneksel kapalı giyinme gibi nedenlerle güneş ışınlarına maruz kalma süreleri azalmakta ve deride D vitamini sentezinin azalmasına neden olabilmektedirBu çalışmada 1-16 yaş arası sağlıklı çocuklarda D vitamini eksikliği, yetersizliğini ve buna etki eden faktörleri belirlemek, bu konuda öneriler getirmek amaçlanmıştırÇalışma Nisan-Mayıs 2007 tarihleri arasında yapılmıştır. Yaşları 1-16 yaş arasında değişen toplam sağlıklı 849 kişi çalışmaya alınmıştır. Serumda 25(OH)D, Ca, P, ALP düzeyi bakılmıştır. Katılımcılara uygulanan ankette sosyoekonomik durum, beslenme, ilk 1 yıl düzenli D vitamini desteği, günlük güneş ışığına çıkma süresi, güneş kremi kullanımı, düzenli fiziksel aktivite, kemik kırığı ve ailede kemik erimesi varlığı, 12 yaş üzeri adolesan kızların giyim tarzı sorulmuştur.Toplam 849 kişi sağlıklı çocukta %8 D vitamini eksikliği, %25,5 D vitamini yetersizliği saptanmıştır. Çocuklarda günlük Ca alımı özellikle 8 yaş üzerinde yetersiz (%97,4) bulunmuştur.Çalışma grubunda D vitamini yetersizliği çok yüksek oranda bulunmuştur. Günlük kalsiyum alımı da özellikle okul çağı çocuklarında yetersizdir. Çalışma sonuçları tüm ülke çocuklarını örnekleyecek çalışmalar yapılması gerekliliğini göstermektedir. D vitamini desteğinin 1 yaş sonrasında, özellikle okul çağı ve adolesan yaş grubunda da devam etmesi veya süt, süt ürünleri, meyve sularının D vitamini ve Ca ile zenginleştirilmesi için ulusal politikalar geliştirilmelidir.Anahtar kelimeler: D vitamini eksikliği, D vitamini yetersizliği, 25(OH)D