Bolu Abant İzzet Baysal University
Discipline

Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı

Bolu Abant İzzet Baysal University

273

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Embriyo morfolojik seçim kriterlerinin preimplantasyon genetik tanı sonuçlarıyla karşılaştırılması ve 5. gün embriyolarındaki blastomer fragmantasyonunun incelenmesi

Yardımcı üreme tekniklerinde kullanılan embriyo erken seçim parametreleri, iyi kalitede embriyo transferinde önemli bir yer tutmaktadır. Biz de bu çalışmamızda embriyo morfolojik seçim kriterleri ile genetik analizlerden elde edilen sonuçların karşılaştırmasını yapmayı amaçladık. Aynı zamanda geç dönem embriyolorda 5. Günde blastomerlerdeki fragmentasyonu göstermeyi hedefledik. Çalışmamızda erkek faktörü bulunmamasına rağmen çocuk sahibi olamayan çiftlere, yardımcı üreme tedavi yöntemlerinden in vitro fertilizasyon yöntemi uygulandı. Ultrason ile yapılan yumurta takibinin ardından, yumurtalar istenen büyüklüğe eriştiğinde, folikül sıvıları içinde bulunan yumurtalar, anestezi eşliğinde sıvı ile beraber çekilip mikroskop altından yumurtalar toplandı. Eş zamanlı olarak erkekten sperm örneği alındıktan sonra hareketli olan spermleri seçebilmek adına bir seri işlemden geçirildi. Yumurta hücreleri de etraflarındaki granüloza hücrelerinden mekanik ve kimyasal olarak ayıklanarak, sperm hücreleri ile birleştirildi. Mikroenjeksiyonun ardından oluşan embriyolar erken seçim kriterlerine göre biyopsi gününe kadar gruplara ayrıldı. Embriyolardan 3.günü 5 ve daha az blastomere sahip olanlar yavaş gelişen embriyo olarak değerlendirilerek çalışmamıza katıldı. Bu embriyoların zonalarına lazer ile atış yapılarak birer blastomerlerinin alınması sağlandı. Alınan bu blastomerlere genetik analiz için 5 problu Floresan İn-Situ Hibridizasyon (FISH) yöntemi uygulandı. Biyopsi sonrası embriyolar 5.güne kadar kültüre edildi. FISH sonucu normal çıkan embriyolar kontrol grubumuzu oluşturdu. FISH sonrası normal ve anormal çıkan embriyoların her biri lamlara yapıştırıldı ve apoptozu göstermek için TUNEL (Terminal deoxynucleotidyl transferase mediated dUTP Nick End Labeling) metodu uygulandı. Erken seçim kriterlerine göre kaliteli embriyo olarak değerledirdiğimiz 149 embriyonun genetik analiz sonrasında %42 oranında anöploidili olduğu bulundu. Aynı zamanda, yavaş gelişen ve genetik analiz sonucu anöploidi tespit edilen embriyolardaki apoptoz oranlarının, yavaş gelişen ancak anöpoidi olmayan embriyolardaki apoptoza göre daha fazla olduğu gözlemlendi.

Şadiye Gülçin Kunaçaf
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

İn vitro koşullarda sirkadien melatonin etkisine maruz bırakılan embriyolarda sod ve HMGB1 genlerinin ekspresyonları ile melatonin etkisinin takibi

Melatonin vücutta hemen hemen her organ sisteminde etkisi bulunan önemli bir mediyatördür. Bu mediatörler vücutta birçok hormonun regülasyonunu ve organizmanın sirkadien ritmini düzenler. Amfofilik yapısı ve küçük moleküllü olması nedeniyle suda ve lipidlerde yüksek oranda çözünerek dolaşıma salıverildiğinde dokulara ve hücrelere kolaylıkla girebilmekte ve organizmada yaygın dağılım göstermektedir. Melatonin uykuyu düzenleme, kanser gelişimi ve ilerlemesini önleme, yaşlanmayı geciktirme gibi fonksiyonları bulunan güçlü antioksidan, hücre yenileyici ve bağışıklık sistemi düzenleyicisidir. Bunun yanı sıra üreme ve fertilite üzerinde önemli etkileri vardır. Süperoksit dismutaz (SOD) insanda mitokondri, sitoplazma ve ekstrasellüler ortamda bulunan antioksidan savunmasında çok önemli olup genleri 21. ve 6. kromozomların uzun kolunda, 4. kromozomun kısa kolunda lokalizedir. (21q22.1, 6q25.3 ve 4p15.3-p15.1). HMGB1 (Yüksek Değişkenli Grup Proteinleri B1) insanda anti apoptotik etkisi bulunan önemli bir gendir. Çalışmamızda kadın üreme hücreleri (oositler) ve erken embriyoların üzerinde melatonin reseptörlerinin gösterilmesi, bu reseptörlere bağlanan melatoninlerin SOD ve HMGB1 genlerinin expresyonları üzerinden fertilizasyon, embriyo gelişimi ve gebelik başarısı üzerine etkilerinin olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla infertilite problemi nedeniyle tüp bebek gerektiren hastalardan oluşturulan çalışma grubunda embriyo kültür medyumlarına melatonin eklenmiştir. Yine infertilite nedeniyle tüp bebek yapılan benzer özellikteki kontrol grubu hastalarının embriyoları ise melatonin içermeyen klasik kültür medyumlarında takip edilerek karşılaştırılmıştır. Her iki grup için vakaların artan embriyoları çalışmaya dahil edilmiştir. Bu embriyolardan alınan blastomer hücre yüzeylerinde Alexa Flour 488 ile işaretli Mel 1B (Melatonin 1B) reseptör antikoru kullanılarak immünofloresan işaretleme yapılmış melatonin reseptör varlığı teyid edilmiştir. Ayrıca yine fazla sayıda embriyo veya değişik gelişim aşamalarında olan yumurta hücrelerinden [M1 (Metafaz 1), M2 (Metafaz 2) veya GV (Germinal vezikül) oositler] Melatonin reseptörü (MT1) ekspresyonu gösterilmiştir. Yine bu hücrelerde SOD ve HMGB1 genlerinin ekspresyonları takip edilmiştir. Çalışma grubu ve kontrol grubu arasındaki fertilizasyon, embriyo gelişimi ve blastokist aşamasına ulaşma oranları karşılaştırılmıştır. Sonuçlar dikkate alındığında istatiksel olarak anlamlı farklılıklar saptanmamıştır.

Didem Şahin
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Azoospermik hastalarda mayoz indikatörü olarak lım15 gen ekspresyonunun araştırılması

Sperm hücreleri mayoz bölünme ile çoğalan hücrelerdir. Mayoz bölünmenin testis dokusunda aktif olduğunun gösterilmesi azospermik hastalarda sperm oluşumunun olup olmadığıyla ilgili önemli bir süreçtir. DNA tamir sisteminde 100'den fazla gen rol oynar ve bu genlerin kodladığı proteinler tamir mekanizmalarında görev alırlar. DNA tamir mekanizmasında görevli olan proteinlerden olan Rec A proteini rekombinasyonel bir değiş tokuş işlemi ile hasarsız komplementer zincirde bulanan sekansı transfer eder. Ökaryotlarda iki tip Rec A gibi rekombinaz yapan protein mevcuttur: Lim15/Dmc1 ve Rad51. Bunlardan Rad51 hem mayotik hem de somatik hücrelerde eksprese olur ve DNA tamir mekanizmasında fonksiyonu vardır. Lim15 ise sadece mayoz aşamasında rekombinasyona dayalı DNA sentezinde görev alan bir proteindir. Ökaryotlarda yapılan çalışmalar Lim15 proteinin sadece mayoz bölünmeye spesifik hücrelerde ifade edildiğini göstermiş ve Lim15 proteinin RAD51 proteini ile mayoz aşamasında işbirliği yaptığını ortaya koymuştur. Bu iki proteinin ifadesi mayoz bölünme için kritik bir öneme sahiptir. Bu çalışma ile azoospermik hastalardaki testiküler dokulardan alınan materyalde Lim15 geninin ekspresyon düzeyi incelenecektir. Söz konusu genin ekspresyonunun varlığı ile testis dokusunda spermatojenik aktivite (mayotik aktivite) arasında korelasyon araştırılacak, ayrıca ekspresyonun seviyesinin takibi ile hastanın tedaviye cevabı, yada tedavi ile spermatojenik aktivitesinde artış olup olmadığı araştırılacaktır. Çalışmada metaryal olarak azoospermi nedeniyle TESE operasyonu planlanan hastalardan alınan doku örnekleri kullanılacaktır. Dokulardan RNA izolasyonu yapılıp, real time ekspresyon kiti kullanılarak PZR testleri kurulacaktır. Böylece Lim15 geninin ekspresyon analizi testis dokusu içinde sperm yapımından sorumlu mayoz bölünmenin olup olmadığını ve dolayısıyla spermatogenez potansiyelinin var olup olmadığı ortaya koyabilecek ve azoospermik hastalarda tekrarlayan TESE denemeleri yerine spermatojenik aktivitenin takip edilerek bu bilgiler ışığında elektif TESE yapılmasını sağlayabilecektir. Böylece spermatogenezi sağlamak amacıyla tedavi verilen hastanın verilen tedaviye (hormonal tedavilere) cevabının takip edilerek buna göre TESE planlanması sağlanabilecektir.

Betül Çapar
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Enginar bitkisinde bulunan cynarin ve inülin polifenollerinin hep3b hepatoma hücre soyunda apoptotik ve inflamatuar cevaplar üzerine etkilerinin araştırılması

Beslenme anne karnından itibaren yaşamın sonlanmasına kadar geçen her süreçte yaşamımızın vazgeçilmezi olarak yer alır. Bireylerin yeterli ve dengeli beslenmesi, kalp-damar hastalıkları, diyabet, obezite, kanser vb. hastalıkların görülme riskinin azaltılması ve tedavisinde, vitamin mineral yetersizliklerinin ve protein-enerji malnütrisyonunun önlenmesi gibi beslenme sorunlarının en aza indirilmesinde rol oynamaktadır. Aynı zamanda yeterli ve dengeli beslenme, besin öğeleri ve diğer biyoaktif maddelerin yeteri kadar alınmasını ve besin öğelerinin öğünlere dengeli olarak dağıtılmasını gerektirir. Meyve ve sebzelerde yüksek düzeyde bulunan polifenollerin sağlık üzerindeki olumlu etkileri çoğunlukla in vitro çalışmalarla ortaya konmuş olup bu bileşiklerin insanlardaki metabolik dönüşümleri ve biyoyarar¬lılık konuları göz ardı edilmiştir. Antikanserojen ve diğer yararlı özellikler içeren bu bileşiklere doğal antioksidanlar da denilmektedir. Polifenollerin koruyucu etkisinin en önemli nedeni, antioksidan aktiviteye sahip olmalarıdır. Bu bağlamda, serbest radikal oluşumunun ve antioksidan kapasitenin belirlenmesi ile söz konusu hastalıklara yakalanma riskini azaltmak üzere tedavide antioksidan alımı önemli olmaktadır. Ancak bazı durumlarda mevcut antioksidan savunma sistemi serbest radikallerin etkisini tamamen önleyemez ve oksidatif stres olarak adlandırılan durum ortaya çıkar. Reaktif oksijen türleri, kanser oluşumunda bir aracı görevi görürler ve mutagenez, karsinogenez ve programlı hücre ölümüne (apoptoz) yol açan DNA zincir kırılmalarından sorumludurlar. Apoptozis, onkogenezis ve hücre siklusu ile yakın ilişki göstermektedir. Bu nedenle apoptotik yolakların ortaya konması, bu yolaklarla kullanacağımız polifenollerimizin hücre siklusu etkileşimlerinin araştırılması oldukça büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmamızda, Hep3B hücre soyunda apoptozis ve inflamatuar süreçte, enginar bitkisinin (Cynara Scolymus) polifenollerinden Cynarin ve İnülin'in etki mekanizmalarına bakılacaktır. Apoptotik belirteçlerden; kaspaz-3, Smac-Diablo, Apaf-I, ve sitokrom-c düzeylerine, inflamasyon sitokinlerinden; IL-1β, IL-6 ve TNF-α düzeylerine bakılacaktır.

Gizem Yaman
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Dilate kardiyomiyopatili hastalarda MRP1 ve MPR2 gen ekspresyonlarının analizi

Dilate kardiyomiyopati (DKMP), normal sol ventrikül duvar kalınlığı ile beraber kasılma disfonksiyonu ve ventrikülde genişleme ile karekterize, ilerleyici kalp kası hastalığıdır. Kardiyomiyopatinin kalıtımsal hastalıklar, infeksiyonlar ve toksinleri de içeren birçok nedeni bulunmaktadır. DKMP'nin yaklaşık dörtte biri idiyopatiktir. Ekokardiyografi ve aile ağacı çalışmalarıyla idiyopatik olarak adlandırılan DKMP hastalarının %20'si ailesel bulunmuştur. Ailenin diğer bireylerinde de hastalık çeşitli şekillerde kendini gösterebilir. Dilate kardiyomiyopati saptanan kişilerde hastanın diğer aile bireylerinin de (Çocukları dahil) araştırılmasının önemi belirtilmektedir. Hastalığın tedavisi sırasında ilaçlara gösterilen direnç mekanizmaları ve ilaçlara bağlı yan etkiler, ilaç metabolize eden enzimlerdeki genetik varyasyonlara bağlı olarak aynı toplumdaki bireyler arasında farklılık gösterir. Bu fark, ilaç direnci oluşturan MRP genlerinin ekspresyonuna bağlı olabilir. Bu çalışmada, MRP-1 ve MRP-2 genlerinin ifade düzeylerinin belirlenmesi ile tedavide çoklu ilaç kullanımı gerektiren DKMP' li hastalarda tedaviye yanıttaki kişisel farklılıkların açıklanması ve hastalığa ait tedavinin moleküler temellerinin daha fazla aydınlatılmasına destek olunmasını amaçladık. 90 DKMP tanısı konan hasta ile 90 sağlıklı erişkin kontrolden oluşan 2 grubun periferik kan örneklerinden total RNA izolasyonu gerçekleştirildi. Total RNA örnekleri cDNA'ya çevirildi. Hedef gen (MRP-1 ve MRP-2) ve referans gene (ABL) ait tasarlanan primerler kullanılarak gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (Q PCR) yapıldı. Böylece referans ve hedef gene ait cDNA'lar çoğaltıldı. Genlerin ekspresyon düzeyleri ölçülerek, veriler kaydedildi. Elde edilen veriler doğrultusunda, DKMP hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre MRP-1 mRNA düzeyinin 6 kat, MRP-2 mRNA düzeyinin ise 77 kat fazla olduğu hesaplandı. Bu çalışmanın sonucunda, MRP-1 ve MRP-2 genlerin ifade düzeylerinin belirlenmesi DKMP hastalığının tedavisine katkı sağlayabilir. Ancak bunun için DKMP' li hastalarda daha fazla gen ailesinin ve sayısının artırılarak elde edilen verilerin desteklenmesine ihtiyaç vardır.

MRP1 proteiniMoleküler genetik
Şeyda Ercan
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Akut koroner sendrom ve kronik koroner arter hastalarında endotelyal nitrik oksid sentaz (enos) t-786c polimorfizminin klinik ve biyokimyasal etkilerinin araştırılması

Nitrik oksid (NO), nitrik oksid sentaz (NOS) enzimi tarafından L-Argininden sentezlenir. NOS enziminin nNOS (nöronal), iNOS (indüklenebilir) ve eNOS (endotelyal) olmak üzere üç izoformu vardır. eNOS geni T-786C polimorfizmi kalp yetersizliği (2, 3), koroner spazm (9, 10, 11, 12), miyokard infarktüsü (Mİ) (10, 13), ateroskleroz (14, 15, 16) gibi bir çok kalp-damar hastalığı ile ilişkilendirilmiştir.Bu çalışmada amacımız, akut koroner sendrom (AKS) ve kronik koroner arter hastalığı (KKAH) tanısı konmuş hastalarda eNOS geni T-786C polimorfizminin hastalık oluşumu üzerindeki ve biyokimyasal parametrelere olan etkileri araştırmaktır. Bu amaçla, 10 adet AKS ve 20 adet KKAH tanısı konmuş hasta ve rutin sağlık kontrolleri için müracaat edip koroner anjiografiyle koronerlerinin normal olduğu tespit edilen 31 sağlıklı kişi incelendi. eNOS T-786C genotipleri, polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ve restriksiyon uzunluk parça polimorfizmi (RFLP) yöntemlerinin uygulanması ile saptandı.Endotelyal nitrik oksid sentaz genine ait T-786C genotip sıklıkları; AKS' lu grupta %10 TT, %40 CT, %50 CC; KKAH grupta %75 TT, %20 CT, %5 CC ve kontrol grupta %67.7 TT, %25.8 CT, %6.5 CC olarak bulundu. AKS grubunda C/C genotipinin sıklığını kontrol grubuna kıyasla yüksek bulmamız, C/C genotipinin AKS oluşumunda rol alabileceğini düşündürmektedir. KKAH ve kontrol grupları arasında T-786C genotip sıklıkları açısından anlamlı bir fark olmayışı T-786C polimorfizminin KKAH ile ilişkili olmadığını göstermektedir. Ayrıca T-786C genotiplerinin sol ventrikül hipertrofisi ve serum lipidleri üzerinde herhangi bir etkisine rastlanmadı.

Akut hastalıkBiyokimyaKoroner damarlar+2
Süreyya Melil
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Akut koroner sendrom ve kronik koroner arter hastalarında endotelyal nitrik oksit sentetaz (e NOS) Glu 298-Asp polimorfizminin klinik ve biyokimyasal etkilerinin araştırılması

ÖZETNitrik oksid (NO), nitrik oksid sentaz (NOS) enzimi tarafından L-Argininden sentezlenir. NOS enziminin nöronal (nNOS), indüklenebilir (iNOS) ve endotelyal (eNOS) olmak üzere üç izoformu vardır. eNOS geni Glu 298-Asp polimorfizmi koroner arter spazmı, koroner arter hastalığı, miyokard infarktüsü, ateroskleroz, koroner ateroskleroz yaygınlığı ve hipertansiyon ile olan ilişkisi çeşitli çalışmalarla belirlenmiştir.Bu çalışmada amacımız, akut koroner sendrom (AKS) ve kronik koroner arter hastalığı (KKAH) tanısı konmuş hastalarda eNOS geni Glu 298-Asp polimorfizminin hastalık oluşumu üzerindeki ve biyokimyasal parametrelere olan etkileri araştırmak idi. Bu amaçla, 17 adet AKS ve 13 adet KKAH tanısı konmuş hasta ve rutin sağlık kontrolleri için müracaat edip koroner anjiografiyle koronerlerinin normal olduğu tespit edilen 46 sağlıklı kişi incelendi. eNOS Glu 298-Asp genotipleri, polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ve restriksiyon uzunluk parça polimorfizmi (RFLP) yöntemlerinin uygulanması ile saptandı.Endotelyal nitrik oksid sentaz genine ait Glu 298-Asp genotip sıklıkları; AKS' lu grupta %70,6 Glu/Glu, %23.5Glu/Asp, %5,9 Asp/Asp; KKAH grupta %76,9 Glu/Glu, %15.4 Glu/Asp, %7,7 Asp/Asp ve kontrol grupta %17 Glu/Glu, %51.1 Glu/Asp, %31,9 Asp/Asp olarak bulundu. AKS'lu ve KKAH gruplarda Glu/Asp ve Asp/Asp genotiplerinin sıklıklarını normal genotip olan Glu/Glu'ya kıyasla daha düşük yüzdelerde bulmamız Glu 298-Asp varyasyonunun hastalıkla ilişkili olmadıgını düşündürmektedir. Ayrıca Glu 298-Asp genotiplerinin serum lipidleri üzerinde herhangi bir etkisine rastlanmadı. Sonuç olarak çalışmamızda eNOS geni Glu 298-Asp polimorfizminin nitrik oksit aracılı vasküler cevapları etkilemediğini tespit ettik.

Akut hastalıkBiyokimyaKoroner damarlar+2
Yurdanur Çebi
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Master'sOpen AccessTR

İnsüline bağımlı olmayan Diabetes Mellitus'lu hastalarda endotelyal nitrik oksid sentaz (eNOS) Glu298Asp polimorfizminin araştırılması

Çalışmamızın amacı, Tip 2 diyabet (T2DM) gözlenmiş hastalarda eNOS Glu298Asp polimorfizminin sıklığını belirlemek, eNOS Glu298Asp genotiplerinin (Glu/Glu, Glu/Asp, Asp/Asp) insülin ile ilişkili fenotipler ve serum lipidleri üzerindeki etkilerini saptamaktır.Çalışma, T2DM tanısı konmuş 115 hasta (67 Erkek, 48 Kadın) ve klinik tanı yöntemleri ile T2DM olmadığı belirlenen 68 sağlıklı kontrol (47 Erkek, 21 Kadın) üzerinde yapıldı. eNOS genotipleri, polimeraz zincir reaksiyonu ve restriksiyon parça uzunluk polimorfizmi yöntemlerinin uygulanması ile saptandı. eNOS geni Glu298Asp genotipleri, insülin ile ilişkili fenotipler ve serum lipid parametreleri açısından karşılaştırıldı.Endotelyal nitrik oksid sentaz Glu298Asp genotip frekansları Glu/Glu, Asp/Asp ve Glu/Asp için T2DM grubunda sırasıyla % 13.0, % 49.6 ve % 37.4; kontrol grubunda ise % 16.2, % 41.2 ve % 42.6 olarak saptandı. T2DM ve kontrol grupları arasında eNOS Glu298Asp genotip sıklıkları açısından istatistiksel anlamlı bir fark bulunmadı. Açlık kan şekeri, insülin, HbA1c, insülin direnci, hepatik insülin hassasiyeti (HİS) ve ß hücre indeksi (HOMA) düzeyleri T2DM ve kontrol grupları karşılaştırıldığında anlamlı bulundu (p?0.001). T2DM grubunda Asp/Asp genotipine sahip kişilere ait HİS düzeyleri Glu/Glu genotipine sahip hastalara oranla daha düşük bulundu. İnsülin ve HOMA düzeyleri ise Asp/Asp genotipine sahip sağlıklı kontrollerde Glu/Glu genotipine kıyasla daha düşük bulundu. Ayrıca, Asp/Asp genotipine sahip tip 2 diyabetli kişilerde viseral obezite Glu/Glu genotipine sahip hastalara kıyasla daha yüksek bulundu. T2DM grubunda eNOS Glu298Asp polimorfizminin lipid düzeyleri üzerine bir etkisi saptanmazken, sağlıklı kontrol grubunda Asp/Asp genotipine sahip kişilerde Glu/Glu genotipine kıyasla daha düşük oranda serum apoB düzeyleri tespit edildi (p?0.05).Anahtar Kelimeler: eNOS, Glu298Asp, Tip 2 diyabet, hepatik insülin hassasiyeti, HOMA

BiyokimyaDiabetes mellitus-tip 2Lipidler+1
Burcu Bayoğlu
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Epigallocatechin-gallat`ın C6 glioma hücrelerine apoptotik etkileri

Hücrelerimizin EGCG ile muamelesi sonrasında apoptotik oluşumu TUNEL metodu ile gözlemleyip fotoğrafladık. Alan sayımları sonunda elde ettiğimiz verileri ANOVA testi ile karşılaştırdık. ANOVA testinin burada kullanım amacı birden fazla parametreyi ve interaksiyonları karşılaştırmaya olanak tanımasıdır24, 48 ve 72. Saatler sonunda 50 ve 100 µg/ml dozlarda EGCG`nin etkilerini inceledigimiz hücre kültürlerimizde apoptoza yönlenmenin dozla daha yakından ilişkili olduğunu ve uygulama süresinin de önemli bir faktör olduğunu gördük. 24 saatlik hücre kültürlerimizde 50 ve 100 µg/ml de apoptozun olduğunu, 48. saatte bunun doz artışıyla arttığını, ama en yüksek apoptozun 72. saatte ve 100 µg/ml dozda yani zaman ve doz interaksiyonuyla en yüksek oranda etkinin görülebileceğini saptadıkSonuç olarak EGCG`nin normal hücrelerle kıyaslanınca tümör hücrelerine karşı seçimli apoptotik etkisi (selective appoptotic effect) onun kanser ile savaşta daha çok araştırılması gereken bir alternatif olabileceğini düşündürmektedir.

Hasan Arslanyüreği
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

C6 glioma hücrelerinde morinda citrifolia ve paklitakselin etkilerinin araştırılması

Bu çalışmada in vitro C6 glioma hücre modelinde Morinda citrifolia (noni) ekstresi ve paklitakselin farklı konsantrasyonlarının ß-katenin sinyal yolu ile hücre proliferasyonunda meydana getirdiği değişiklikler immünositokimyasal olarak incelendi.Hücre proliferasyonunun değerlendirilmesinde hücre siklusunda S fazına özgü bir işaretleyici olan bromodeoksiuridin (BrdU) uygulandı. Noni ile inkübasyon sonrasında BrdU inkorporasyonunda kontrol gruba kıyasla azalma izlenirken, sadece paklitaksel uygulanan ve noniyle paklitakselin birlikte uygulandığı gruplarda S fazında hiç hücre gözlenmedi. Glioma hücrelerinde, plazma membranlarının intraselüler sınırları boyunca ß-katenin ekspresyonu izlendi. Noni ekstresi ile inkübasyon sonrasında plazma membranı seviyesinde normal seviyelerde ekspresyon izlendi. Paklitaksel inkübasyonu sonrasında nükleusta belirgin ß-katenin ekspresyonu izlendi. Noni ve paklitakselin birlikte uygulandığı gruplarda ise ß-katenin ekspresyon ve lokalizasyonunda bir değişiklik olmadığı görüldü.Çalışmamız sonucunda plazma membranında bulunan ß-katenin ekspresyonunun noni ekstresi uygulamasıyla değişmediği, düşük dozda paklitaksel uygulamasında nükleustaki ß-katenin ekspresyonunun arttığı izlendi.

Beta kateninBromodeoksiuridinGlioblastoma+6
Elçin Özen
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Osteopontin Geninde 9250. pozisyonundaki Polimorfizmin Ürolitiyazis ile ilişkisinin Araştırılması

Osteopontin (OPN) (bone sialoprotein 1 (BSP1), early T-lymphocyte activation 1 (Eta-1), secreted phosphoprotein 1 (SPP1) ) kemik, böbrek gibi çeşitli dokularda ve aynı zamanda T lenfositler, makrofajlar, endotel hücreleri, düz kas hücreleri, epitel hücreleri gibi farklı birçok hücre tipinde eksprese olur. OPN, mültipl skleroz (MS), sistemik lupus eritematozus (SLE), romatoid artrit (RA) gibi otoimmun hastalıklar ve Crohn hastalığı, obezite, kardiyovasküler hastalıklar, böbrek hasarı gibi kronik inflamasyon ile karakterize olan hastalıklar ve çeşitli kanser tiplerinde önemli rol oynamaktadır. OPN rs1126616 polimorfizminin ürolitiyazis, primer biliyer siroz (PBC) ve SLE ile ilişkisi çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Ayrıca OPN genindeki diğer tek nükleotit polimorfizmlerinin (SNP) taş hastalığı üzerindeki etkileri ile ilgili çeşitli çalışmalar bulunmaktadır.Bu çalışmadaki amacımız, 64 ürolitiyazis hastası ve aile öyküsünde taş hastalığı olmayan 50 sağlıklı kontrolde OPN geni rs1126616 polimorfizminin taş oluşumu üzerindeki etkisini araştırmaktır. X ışını difraksiyon (XRD) yöntemi ile taş analizleri yapılan 62 kalsiyum oksalat ve 2 adet strüvit taş hastası toplamda 64 adet ürolitiyazis tanısı konmuş hasta ile aile öyküsünde taş hastalığı bulunmayan 50 adet sağlıklı kontrolde OPN rs1126616 polimorfizminin sıklığı araştırıldı. Genotipleme, polimorfik bölgenin polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile çoğaltılmasının ardından restriksiyon uzunluk parça polimorfizmi (RFLP) yöntemi kullanılarak yapıldı.Ürolitiyazis hastalarında OPN genine ait CC, CT ve TT genotip frekansları sırasıyla; %37.5, %43.7 ve %18.7; kontrol grubunda ise %80, %4 ve %16; hasta grubunda en az bir mutant T alleli taşıma sıklığı % 62.5 iken kontrol grubunda %20 olarak bulundu. Hasta ve kontrol grubu vücut kitle indekslerine (VKİ) göre 25 kg/m2'den küçük (VKİ<25 kg/m2) ve 25 kg/m2' den büyük (VKİ>25 kg/m2) olmak üzere sınıflandırıldığında, VKİ>25 kg/m2 olan ürolitiyazis hastalarında en az bir mutant T alleli taşıma sıklığı %66.7 iken VKİ>25 kg/m2 olan sağlıklı kontrollerin tamamı yabanıl tip (CC) olarak bulundu.Sonuç olarak Türk popülasyonundaki taş hastalarının OPN rs1126616 polimorfizmini taşıma sıklığının yüksek olması ürolitiyaziste OPN'nin önemli rol oynayabileceğini göstermektedir. Ayrıca fazla tartılı ürolitiyazis hastalarında bu polimorfizmin görülme sıklığının yüksek olması, ürolitiyazis ile obezite arasında bir ilişki olabileceğini akla getirmektedir.

Böbrek taşlarıPolimorfizm-genetik
Tuğba Tarhan
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Mide kanser hastalarında EGFR ekspresyonu ve K-ras mutasyonlarının prognostik ve prediktif önemi

Epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR), tirozin kinaz ailesinin bir üyesi olup karsinogenezis boyunca genel olarak hücre proliferasyonundan sorumlu olduğu düşünülmektedir. Plazma zarından sinyal geçişinin düzenlenmesinde görev yapan RAS gen ailesinin üyesi olan K-ras proto-onkogeni nokta mutasyonları karsinogeneziste önemli rol oynamaktadır. K-ras mutasyonları pankreas, akciğer, kolon ve mide kanserinde yaygındır. K-ras mutasyonları çoğunlukla kodon 12 ve 13, nadiren kodon 61'de ortaya çıkmaktadır.Bu çalışmada mide kanser hastalarında EGFR ekspresyonu ve K-ras mutasyonlarının prognostik ve prediktif önemi araştırıldı. Çalışma grubu, 1995-2008 yılları arasında Çağlayan Florence Nightingale Hastanesi Medikal Onkoloji ve İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Patoloji Ana Bilim Dalı' nda takip ve tedavi edilen, parafin blok ve lamları bulunabilen 62 mide kanseri hastasından oluşturuldu. Bu hastaların demografik ve patolojik özellikleri, sağkalım süreleri Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Patoloji Ana Bilim Dalı arşivlerinden elde edildi. 62 hastanın parafine gömülü mide dokularından kesitler alındı ve immünohistokimya metodu ile hastaların EGFR ekspresyonu (? ) ve (+) olanlar belirlendi. EGFR pozitif hastalardan alınan parafin doku örneklerinden DNA izole edildi ve K-ras onkogeni kodon 12 ve 13 nokta mutasyonlarının varlığına mutajenik polimeraz zincir reaksiyonu (mutajenik PZR) ve restriksiyon uzunluk parça polimorfizmi (RFLP) metodu ile bakıldı.62 mide kanseri hastasında EGFR ekspresyonu (+) olan 48 (%77.42) hastanın K-ras geni kodon 12'ye ait GG, GC ve CC genotip frekansları sırasıyla; %93.62, %6.38 ve %0; K-ras geni kodon 13'e ait CC, CG, GG genotip frekansları sırasıyla; %74.07, %25.93 ve %0 olarak bulundu.Monoklonal bir antikor olan Cetuximab, K-ras yabanıl tip kolorektal kanser hastalarının birinci basamak tedavisinde yeni bir tedavi seçeneği olmuştur. Daha önce yapılan çalışmalarda, K-ras polimorfizm için yabanıl tip allel taşıyan hastaların Cetuximab ilacına iyi cevap verdiği ve proliferasyonu engellediğini bilmekteyiz, bizim hasta grubumuzda da yüksek oranda bu genotipler görülmektedir. Bu tip polimorfizm çalışmalarının kanserde özellikle bireysel ilaç tedavilerinde yarar sağlayacağı kanısındayız.

EkspresyonMide neoplazmlarıMutasyon
Seher Şule Yıldırım
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı bireylerden alınan periferik kanda in-vitro koşullarda Atorvastatin'in etkileri

Statinler; yüksek kan kolesterol düzeylerinden dolayı kardiyovasküler hastalık riski taşıyan kişilerde kolesterolu düşürmek için kullanılırlar. Statinler aterosklerozu engellerken kolesterol düşürücü etkilerinden başka etkiler de gösterirler. Bunlar; endotel işlevin iyileştirilmesi, yangı tepkisinin düzenlenmesi (modülasyonu), aterom plak stabilitesinin korunması ve tromboz oluşumunun engellenmesidir. Hipolipedemik ilaçlardan en çok tercih edilen atorvastatinin teratojenik etkisi tam olarak açıklanamamıştır.Yapılan çalışmada 15 sağlıklı bireylerden alınan perifer kanında in vitro koşullarda atorvastatinin açısından sitogenetik olarak incelendi. Atorvastatin; kısa süreli lenfosit kültürünün ilk hücre siklusuna yaygın kullanılan 10mg ve 20mg lik final konsantrasyonları ile, stant takılan hastalarda ise standı koruma amaçlı kullanılan 80mg lik dozu ve bunun iki katı 160 mg lik final konsantrasyonları şeklinde eklendi.160 mg lık atorvastatinin klinik olarak kullanımı mevcut değildir. Atorvastatinin klastojenik etkisi doz arttıkça stabil kalıp kalmayacağı araştırıldı. Aynı hastalara ait atorvastatin eklenmemiş lenfosit kültürü de yapıldı. Atorvastatinin 10mg, 20mg ve 80mg'lık final konsantrasyonları kontrole göre klastojenik olduğu bulundu. Klinikte kullanımı olmayan final konsantrasyonu 160 mg lık atorvastatin kontrole göre anlamlı derecede kromozomlar üzerinde kırık meydana getirmemiştir.

AterosklerozAtorvastatinKolesterol+3
Başak Aslaneli Çakmak
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Kültüre edilmiş C6 glioma hücrelerinde epigallokateşin gallat ve resveratrolün biyokimyasal etkilerinin incelenmesi

Çalışmamızda, antioksidan özellikleri bilinen Epigallokateşin Gallat ve Resveratrol'ün sıçan C6 glioma hücre soyunda ayrı ayrı ve birlikte kullanılarak biyokimyasal etkileri araştırıldı.Epigallokateşin gallat 50, 100 ?g, resveratrol 25, 50 ?g dozlarda ve bunların kombinasyonları 24, 48, 72 saatlik sürelerle kültür ortamında hücrelere uygulandı. Bu uygulamaların sonunda total siyalik asit, lipid bağlı siyalik asit, protein karbonil ve malondialdehit düzeyleri tayin edildi ve sonuçlar Mann-Whitney U testine göre değerlendirildi.Elde edilen değerler istatistiksel olarak karşılaştırıldığında; kateşin + resveratrol grubunun 100+50 ?g'lık dozunun 72. saatteki total siyalik asit düzeyinin, kontrol grubununa göre düşük (p<0.05) olduğu tespit edildi. Kateşin 50 ?g grubunun 24. saat lipid bağlı siyalik asit düzeyi, resveratrol 25 ?g grubunun 24. saat, yine kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük (p<0.05) bulundular. Resveratrol grubunun 50 ?g'lık dozlarının 72. saatlik protein karbonil tayini düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük (p<0.05) olduğu saptandı. Total siyalik asit, lipit bağlı siyalik asit ve protein karbonil parametrelerinde istatiksel olarak anlamlı olan doz ve zamanlar, oksidatif strese karşı olumlu cevap alındığını gösterir. Lipid oksidasyonu göstergesi olan malondialdehit düzeyinde anlamlı bir düşüş bulunamadı bu da maddelerimizin uyguladığımız doz ve zaman dilimlerinde oksidatif strese karşı olumlu etkisi olmadığı şeklinde yorumlandı.Sonuç olarak her biyokimyasal parametrenin en uygun doz ve zamanda C6 glioma hücrelerini etkilediğini ve bu konsantrasyonlarda kullanılabilirliği uygun olduğu sonucuna varıldı. Çalışmamıza farklı biyokimyasal parametreler ve hücresel yöntemler eklenerek devam edilecektir.Anahtar Kelimeler: Epigallokateşin gallat, Resveratrol, C6 glioma, Total siyalik asit, Lipit bağlı siyalik asit, Protein karbonil, Malondialdehit, Antioksidan.

AntioksidanlarBeyin neoplazmlarıGlioma+5
Pınar Sarı
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Globozoospermi vakalarında kalsiyum iyonofor uygulamasının etkileri

İntrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) sonrası total fertilizasyon başarısızlığı, sperm veya oosit kaynaklı pek çok faktörden kaynaklanabilir. En önemli sperm faktörleri immotil sperm ve globozoospermi diye adlandırılan yuvarlak başlı spermlerdir. Yuvarlak başlı spermler akrozomal membran ve akrozinden yoksundur. Bu yüzden onlar oosite penetre olma ve oositi aktive etme kapasitesine sahip değildir.Bu çalışmada önceki denemesinde düşük fertilizasyon oranı elde edilen, globozoospermik, en az 5 matür oosit elde edilen 37 çift incelenmiştir. İkinci denemelerinde tüm matür oositlere ICSI sonrası kalsiyum iyonofor tedavisi yapılmıştır. Akrozoma sahip olmayan globozoospermlerin ancak bu şekilde oosit aktivasyonunu sağlayabilmesi beklenir. ICSI'den 20 saat sonra yapılan fertilizasyon kontrolünde pronukleus değerlendirmesi yapılmıştır. Fertilize oositlerin mitotik bölünme evresi olan klivaj ve embriyo transferlerini takiben elde edilen gebelik oranları değerlendirilmiştir.Yapılan değerlendirmede, önceki denemelerinde düşük fertilizasyon oranına sahip olan veya total fertilizasyon başarısızlığı yaşayan hastalara, oosit aktivasyonu amacıyla yapılan Ca++ iyonofor uygulamasının fertilizasyon oranlarını anlamlı olarak arttırdığı gözlenmiştir. Fertilizasyon oranının artmasına bağlı olarak klivaj oranları ve vaka başına gebelik oranlarında da anlamlı artış gözlenmiştir.Ca++ iyonoforun globozoospermik vakaların fertilizasyonu, klivajı ve vaka başına gebelik oranları üzerinde etkili olduğu söylenebilse bile canlı doğum oranlarıyla ilgili fikir sahibi olabilmek için daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerekmektedir.

AkrozinKalsiyumSperm+3
İpek Pınar Çalıcıoğlu
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Resveratrol ve epigallokateşin kombinasyonunun sıçan c6 glioma hücrelerinde apoptotik etkileri

Çalı?mamızda doğal polifenolik bile?ikler olan resveratrol ve epigallokate?in-3-gallat'ın ayrı ayrı ve bir arada kullanıldıklarında sıçan C6 glioma hücre soyu üzerinedeki etkileri hücre kültüründe incelendi. Kültür ortamında iki bile?iğin etkileri 24, 48 ve 72. saatlerde hücre apoptozu ve hücre proliferasyonu açısından değerlendirildi.Resveratrol'ün, kontrol grubuna göre, hücre kültüründe hücre apoptozunu arttırıcı etki gösterdiği ve hücre proliferasyonunu azalttığı gözlendi. Faz kontrast mikroskobunda yapısal deği?iklikler izlendi ve fotoğraflandı.Epigallokate?in-3-gallat'ın, hücre kültüründe hücre apoptozunu arttırıcı etki gösterdiği ve hücre proliferasyonunu durdurduğu gözlendi. Faz kontrast mikroskobunda yapısal deği?iklikler izlendi ve fotoğraflandı.Kombinasyon gruplarında, hücre kültüründen elde edilen bulgular resveratrol ve epigallokate?in-3-gallat grubunun tek tek uygulamaları ile elde edilen bulgulardan daha kuvvetli olmak üzere, benzerdi. Tüm kombinasyon grupları, hücre apoptozunu arttırıcı ve hücre proliferasyonunu durdurucu etki gösterdi.Sonuç olarak; resveratrol ve epigallokate?in-3-gallat kombinasyonunun sıçan C6 glioma hücre soyu üzerine etkileri hücre kültüründe incelendiğinde, bu maddelerin hücre apoptozunu indükledikleri ve hücre proliferasyonunu inhibe ettikleri gözlendi.

ApoptozisEpigallokateşin gallatGlioma+1
İpek Yaşa
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Antifosfolipid sendromunda aktivasyonla uyarılan sitidin deaminaz(AID) geninin transkripsiyon analizi

Antifosfolipid sendromu (AFS), arteriyel ve venöz tromboz eğilimi, tekrarlayan düşükler ve antifosfolipid antikorlarının varlığı ile karakterize bir hastalıktır. AFS'de tromboz gelişiminde; klinik tablodan negatif yüklü fosfolipidler ve fosfolipid-protein komplekslerine karşı oluşmuş olan antifosfolipid antikorlarının (lupus antikoagülanı, antikardiyolipin antikorları ve anti-ß2 glikoprotein-I antikorları) sorumlu olduğu düşünülmektedir. Immünglobulin (Ig) çesitliliğine sebep olan baslıca üç B lenfosit mekanizması vardır. Bunlar somatik hipermutasyon (SHM), gen dönüşümü (GC) ve sınıf çevrim rekombinasyonudur (CSR). Bu üç önemli mekanizmanın AID (aktivasyonla uyarılan sitidin deaminaz) denilen bir protein ile kontrol edildiği bildirilmiştir. AID'in Ig dışı genlerde de DNA hasarı oluşturduğu ve genom stabilitesini bozduğu gösterilmiştir.Çalışmamızda, immun çeşitliliğe sebep olan AID geninin anlatım düzeyini belirleyerek, AFS'deki otoimmuniteye katkısının varlığını araştırmayı amaçladık. 70 AFS tanısı konan hasta ile 70 sağlıklı erişkin kontrolden oluşan 2 grubun periferik kan örneklerinden total RNA izolasyonu gerçekleştirildi. Total RNA örnekleri cDNA'ya çevirildi. Hedef gen (AID) ve referans gene (HPRT1) ait tasarlanan primer ve problar kullanılarak gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (Q PCR) yapıldı. Böylece referans ve hedef gene ait cDNA'lar çoğaltıldı. Genlerin ekspresyon düzeyleri ölçülerek, veriler kaydedildi. Elde edilen istatistiksel analizler sonucunda AID mRNA düzeyinin, AFS hastalarında sağlıklı erişkin gruba oranla 40 kat fazla bulunduğu hesaplandı.AID geninin fazla anlatımı somatik hipermutasyon oranında artış ve otoantikor oluşumunda etkili olabilir. Sonuç olarak, AID proteininin AFS'de otoantikor oluşumunda anahtar rol oynayabileceği gözlenmiştir. Daha fazla ve kontrol bireyi ile yapılacak çalışmalarla bu sonuçların desteklenmeye ihtiyacı vardır.

Antifosfolipid sendromuAntikorlarCytidin+3
Tuğba Varlık
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Fluoksetinin sıçanların menstrual siklusu üzerine etkileri

Depresyon tedavisinde en yaygın kullanılan ilaçlardan biri Fluoksetindir. Bu madde ile tedavide olumlu sonuçlar alınabilirken, bazı yan etkileri ortaya çıkmaktadır. Panik atak, blumia, topluluk korkusu, premenstrual sendrom gibi. Bunlardan başka dişi bireylerin menstrual sikluslarında bozukluklar yarattığıda bildirilmektedir.Biz bu çalışmamızda, Fluoksetinin çok düzenli seyreden bir menstrual siklusa sahip olan sıçanların, menstrual sikluslarını olumsuz etkileyip etkilemeyeceğini araştırdık. Çalışmamızda, genç erişkin Wistar albino sıçanlar kullanıldı. Dişi sıçanlar 5'erli 3 gruba ayrıldı. Deneye alınan sıçanlar, 3 siklus döngüsü süresince hergün smear yapılarak, döngülerinin düzenli olarak sürdüğü saptandı. Kontrol grubuna, hergün gavaj yoluyla çeşme suyu verildi. 1.Deney grubuna hergün gavaj yoluyla 10mg/kg Fluoksetin, 2.deney grubuna ise 20mg/kg fluoksetin verildi. Kontrol grubumuzdaki tüm hayvanlarımızda, menstrual döngü deney bitimine kadar çok düzenli devam etti. 10mg/kg Fluoksetin verdiğimiz grupta, başlangıçta evreler kontrol grubunda olduğu gibi düzenli olarak giderken, son döngüye doğru bazı hayvanlarda evrelerden diöstrus ya da metöstruslarda, çok ağır olmayan takılmalar olduğu görüldü. 20mg/kg Fluoksetin alan hayvanlarımızın smearleri, 2.döngüden itibaren evrelerin birbirini izlemesinde bozulmalar olduğu görüldü. Ayrıca bu gruptaki hayvanlarımızda, kontrol ve 10mg grubuna kıyasla anlamlı bir şekilde kilo kaybı saptandı. Menstrual siklustaki bu bozulmalar, hem hayvanlarda yapılan siklus çalışmalarındaki bozukluk saptayan araştırmalarla, hem de insanlara fluoksetin verildiğinde ortaya çıkan seksüel aktivitede bozulma ve gecikme ile ilgili bulgularla paralellik göstermekteydi. Çalışmamızın bulgularının daha fazla anlam kazanması için, daha sonraki benzer çalışmalarda siklus bulgularının hormon ölçümleriyle yapılması ve hayvanların çiftleşme gerçekleştirip, gerçekleştirmeyeceği, hamile kalıp kalmamaları incelenerek tekrarlanmasının yararlı olacağına inanıyoruz.Depresyon tedavisinde en yaygın kullanılan ilaçlardan biri Fluoksetindir. Bu madde ile tedavide olumlu sonuçlar alınabilirken, bazı yan etkileri ortaya çıkmaktadır. Panik atak, blumia, topluluk korkusu, premenstrual sendrom gibi. Bunlardan başka dişi bireylerin menstrual sikluslarında bozukluklar yarattığıda bildirilmektedir.Biz bu çalışmamızda, Fluoksetinin çok düzenli seyreden bir menstrual siklusa sahip olan sıçanların, menstrual sikluslarını olumsuz etkileyip etkilemeyeceğini araştırdık. Çalışmamızda, genç erişkin Wistar albino sıçanlar kullanıldı. Dişi sıçanlar 5'erli 3 gruba ayrıldı. Deneye alınan sıçanlar, 3 siklus döngüsü süresince hergün smear yapılarak, döngülerinin düzenli olarak sürdüğü saptandı. Kontrol grubuna, hergün gavaj yoluyla çeşme suyu verildi. 1.Deney grubuna hergün gavaj yoluyla 10mg/kg Fluoksetin, 2.deney grubuna ise 20mg/kg fluoksetin verildi. Kontrol grubumuzdaki tüm hayvanlarımızda, menstrual döngü deney bitimine kadar çok düzenli devam etti. 10mg/kg Fluoksetin verdiğimiz grupta, başlangıçta evreler kontrol grubunda olduğu gibi düzenli olarak giderken, son döngüye doğru bazı hayvanlarda evrelerden diöstrus ya da metöstruslarda, çok ağır olmayan takılmalar olduğu görüldü. 20mg/kg Fluoksetin alan hayvanlarımızın smearleri, 2.döngüden itibaren evrelerin birbirini izlemesinde bozulmalar olduğu görüldü. Ayrıca bu gruptaki hayvanlarımızda, kontrol ve 10mg grubuna kıyasla anlamlı bir şekilde kilo kaybı saptandı. Menstrual siklustaki bu bozulmalar, hem hayvanlarda yapılan siklus çalışmalarındaki bozukluk saptayan araştırmalarla, hem de insanlara fluoksetin verildiğinde ortaya çıkan seksüel aktivitede bozulma ve gecikme ile ilgili bulgularla paralellik göstermekteydi. Çalışmamızın bulgularının daha fazla anlam kazanması için, daha sonraki benzer çalışmalarda siklus bulgularının hormon ölçümleriyle yapılması ve hayvanların çiftleşme gerçekleştirip, gerçekleştirmeyeceği, hamile kalıp kalmamaları incelenerek tekrarlanmasının yararlı olacağına inanıyoruz.

FluoksetinMenstrüal siklusSıçanlar+1
Sevgi Karakuş
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Metabolik sendromlu sıçanların karaciğer ve viseral yağ dokularında 11ß hsd-1 ve paı-1 gen ekspresyonlarının incelenmesi

Metabolik sendrom (MetS) başta gelişmiş ülkeler olmak üzere tüm dünyada prevalansı giderek artan bir sağlık sorunudur. Son yıllardaki epidemiyolojik ve biyokimyasal çalışmalar yüksek fruktoz tüketiminin MetS gelişiminde çok önemli bir faktörlerden biri olduğunu kanıtlar düzeydedir. 11ß HSD-1 ve PAI-1 genlerinin varlığı ve yüksek oranda ekspresyonlarının gösterildiği son çalışmalar bu iki genin MetS patogenezinde önemli rol oynadıklarını göstermektedir. 11ß HSD-1 inaktif kortizonu aktif kortizole çevirerek kortizol metabolizma disregülasyonun da ve MetS'un gelişiminden sorumlu olduğu bilinmektedir. MetS'da PAI-1 gen ekspresyonu 11ß HSD-1 gen ekspresyonuna paralel olarak artmakta ve plazma PAI-1 aktivitesi yükselmektedir. PAI-1 aynı zamanda fibrinolitik aktivitenin en önemli belirteçlerinden biri olup kardiyovasküler hastalıkların ve bozuk fibrinolizin bağımsız risk faktörlerinden birini oluşturmaktadır.Bu çalışmada ki amacımız sıçanlarda biyokimyasal ve genetik yaklaşımları kullanarak %20 fruktozun MetS gelişimine etkisini araştırmaktır. Sıçanlar iki gruba ayrılmıştır; MetS grubunda ki sıçanlar (n=10) 15 hafta boyunca %20 fruktoz içeren su ile beslenmişlerdir ve kontrol grubundaki sıçanlar ise (n=10) 15 hafta boyunca sadece suyla beslenmişlerdir. Her iki gruptada serumlarından glukoz, insülin, total kolestrol, LDL, HDL, VLDL, ALT, AST, CRP, kortizol seviyeleri ölçüldü. Karaciğer ve omental yağ dokularından 11ß HSD-1 ve PAI-1 gen ekspresyonu seviyeleri QRT-PZR ile her iki gruptada araştırılmıştır.Sonuçlarımız; MetS grubu sıçanlarda kontrol grubu sıçanlarına kıyasla glukoz, trigliserid, total kolesterol, LDL-kolesterol HDL- kolesterol VLDL, ALT, AST, CRP serum seviyeleri ve HOMA-IR değerleri anlamlı olarak artmıştır (p<0.05). Buna ilaveten karaciğer ve yağ dokularında 11ß HSD-1 ve PAI-1 genlerinin ekspresyonları kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0.05).Bu bulgular % 20 oranında fruktoz tüketen sıçanlarda istatistiksel olarak anlamlı farklılıkların biyokimyasal parametrelerin yanı sıra 11ß HSD-1 ve PAI-1 genlerinin ekspresyon düzeylerininde de olduğunu göstermektedir ve bu değişiklikler % 20 oranında fruktoz tüketiminin MetS gelişmesine katkıda bulunduğunu kanıtlamaktadır.

Fruktoz
Gökçe Akan
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Kainik asit uygulaması ile oluşturulan temporal lob epilepsisinde Nöropeptid Y ve leptin genlerinin transkripsiyon analizi

Kainik asitLeptin
İlknur Timaç
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Granülosit-Makrofaj Koloni Stimule Edici Faktör Gen Polimorfizm Ve Mutasyonlarının Erken Gebelik Kayıpları Üzerine Etkisi

Sitokinler gestasyonel sürecin temelini teşkil eden "immünolojik adaptasyon" ve "gelişimin" en önemli mediatörleridir. Başarılı bir gebelik bir yandan yeni doku gelişimleri, invazyon ve yeni bir yapılanma (fetal ve plasental formasyon) gibi olayların eksiksiz tamamlanmasını gerektirirken diğer yandan da paternal genlerin expresyonları nedeniyle anne için semiallojenik doku niteliğinde olmasına rağmen maternal immün reaksiyonun olmadığı veya olmamasını gerektiren bir prosestir. Tekrarlayan gebelik kayıpları tüm kadınların %0,5-2 kadarını kapsamaktadır. Bu vakaların %40 kadarında sebebe yönelik bulgu elde edilememekte olup bilinmeyen endometrial veya plasental fonksiyon bozuklukları öngörülmektedir. Granülosit Makrofaj Koloni Stimule edici Faktör (GM-CSF) geni plasental gelişim ve fonksiyonu üzerinde önemli etkiye sahip, 5. kromozomun uzun kolunda (5q21-5q32) lokalizedir. Dört ekzon içeren ve yaklaşık 2.5 kb uzunluğunda bir gendir. Çalışmamızda GM-CSF geninde olabilecek varyasyon ve mutasyonların, sebebi bilinmeyen ilk trimester tekrarlayan gebelik kaybı olgularında rolü olup olmadığı araştırılmıştır. Bu amaçla, ilk trimester gebelik kaybı bulunan vakalardan oluşturulmuş çalışma grubu ile normal yoldan gebe kalmış, düşük öyküsü ile sistemik/kronik hastalığı bulunmayan kontrol grubuna ait olgular karşılaştırılmışlardır. Her iki gruba ait vakaların periferik kan materyallerinden elde edilen Deoksiribonükleik asit (DNA) örneklerinden dizi analizleri gerçekleştirildi. Çalışma grubu ile kontrol grubu arasında GM-CSF genine ait tespit edilen değişimler tek tek dikkate alındıklarında istatiksel olarak anlamlı farklılıklar saptanmamış olmakla birlikte tüm değişimleri birlikte dikkate aldığımızda oldukça anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Bu sonuçtan yola çıkarak vaka sayılarının arttırılması ve benzer çalışmaların yapılması ile GM-CSF gen araştırmasının düşük etiyolojisi araştırma testleri arasında yer alabileceği öngörülmüştür.

Reyhan Yaşar
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Master'sOpen AccessTR

BRCA1 185delAG, 5382insC ve BRCA2 6174delT, V2466A mutasyonlarının multipleks polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi ile tek adımda belirlenmesi

BRCA genleri, bakıcı tipi tümör baskılayıcı genlerdir. DNA sentezinde transkripsiyonel düzenlenmeyi sağlayan multiprotein komplekslerinin sentezi ve özellikle çift sarmal kırıkları gibi, bazı DNA hasarlarının fark edilmesi ve düzeltilmesi ile ilgilidirler. BRCA geninin fonksiyonel eksikliğinde, DNA onarımı bozulur ve p53 bağımlı DNA yıkım noktası aktive olarak hücre döngüsü sırasında apoptozun durmasına neden olur. BRCA genlerindeki işlevsel eksiklikler, BRCA1 ve BRCA2 genlerindeki germline mutasyonlarla ilişkilidir. DNA onarım genlerindeki mutasyonlar, DNA sentezinde bozulmalarla sonuçlanmaktadır. Bunların % 80-%90'nı çerçeve kayması ya da anlamsız mutasyonlardır, çoğunlukla nokta mutasyonları ya da küçük delesyonlar/insersiyonlar sonucunda ortaya çıkarlar. BRCA mutasyonları, meme ve yumurtalık kanseri risk artışı ile ilişkilidir. Bunun dışında erkekte prostat ve meme kanseri ile ilişkili olduğu da saptanmıştır. Meme kanserlerinin % 5-%10'u, BRCA1, BRCA2 ya da her ikisindeki mutasyonlar nedeni ile yatkınlığı olan kadınlarda ortaya çıkan kalıtsal formdur. Bu mutasyonlar kadınlarda sadece meme kanseri değil aynı zamanda yumurtalık kanser riskini de artırmaktadır. Meme kanseri olan olgularda, BRCA1 ya da BRCA2 mutasyonu varlığı yumurtalık kanseri riskini 10 kat artırmaktadır. Erkeklerde ise, prostat ve meme kanseri riskini büyük ölçüde artırdığı bilinmektedir. Bu tez projesi ile ülkemizde ve yakın coğrafyadaki meme ve yumurtalık kanserli vakalarda sık saptanan toplam 4 BRCA mutasyonu multipleks polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemi ile tek adımda çalışılabilir hale getirilmiştir. Böylece bu 4 mutasyonun varlığı hızlı biçimde saptanabilen bir tarama testi prototipi elde edilmiştir.

BRCA1BRCA2
Merve Tecer
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

MCF-7 hücre soyunda resveratrolün apoptoz mekanizması üzerine etkisinin araştırılması

Meme kanseri dünyada kadınlar arasında en çok görülen malign tümördür. Kadınlarda görülen tüm kanserlerin %30'unu oluşturmaktadır.Tüm jinekolojik tümörlerden meme kanseri 3 kat daha yaygındır. Kanser sadece bir sağlık sorunu değildir. Sosyal ve ekonomik olarak da bir toplum sorunudur. Bu son derece önemli sağlık sorununa çözüm bulmak bir çok araştırmacı için ilk hedef olmuştur. Farklı maddelerin bu hastalık üzerindeki etkileri için tedaviye yönelik çalışmalar yoğun olarak araştırılmaktadır. Kanser tedavilerinde kullanılan çeşitli bitkisel maddeler, hücre proliferasyonunu engellemeleri ve buna karşılık apoptozu tetiklemeleri nedeniyle kullanılmaktadırlar. Çalışmamız da in-vitro ortamda doğal polifenolik bir bileşik olan resveratrolun MCF-7 meme kanseri hücre hattı üzerindeki sitotoksik etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmalarımızda, hücrelere verilecek olan resveratrol dozları MTT analizi ile belirlenmiştir. MTT analizi ilk olarak Mosmann tarafından geliştirilmiştir, ardından Alley ve ark. tarafından uygulanmıştır. Bu yöntemde 3-(4,5-dimethylthiazol-2-yl)-2,5-diphenyltetrazolium bromide (MTT) ile hücre canlılığı tespit edilmiştir. 12, 24 ve 48 saat süreyle 100 ve 250 µM resveratrol ile inkübe ettiğimiz MCF-7 hücrelerinden elde ettiğimiz MTT sonuçlarından, resveratrolun artan konsantrasyonu ile doğru orantılı olarak hücre yoğunluğunun kontrol grubuna göre azaldığı tespit edildi. MTT analizlerinde, kontrol grubuna göre %50 absorbans azalmasına yol açan resveratrol dozu (IC50) sitotoksik doz olarak belirlenmiştir. Analizlerde 12. saatte ölçülen sitotoksik doz 250-500 µM arasında, 24. saatteki ölçümlerde 100-250 µM arasında, 48. saatteki ölçümlerde ise 100 µM olarak belirlenmiştir. Çalışmalaramızdan elde edilen Anneksin V Flow-Sitometri ölçüm sonuçları değerlendirildiğinde; MCF-7 hücrelerine verilen 100 ve 250 µM resveratrolün kontrol grubuna göre erken apoptozu arttırdığı gözlemlenmiştir. Özellikle 48 saat sonunda erken apoptozis yüzdesinin kontrol grubuna kıyasla fazla oranda arttığı görülmüştür. Resveratrol'un kontrol grubuna göre, MCF-7 hücrelerinde apoptozu arttırıcı etki gösterdiği ve hücre poliferasyonunu azalttığı gözlemlenmiştir. Faz kontrast mikroskobunda yapısal değişiklikler izlenmiş ve fotoğraflanmıştır. Sonuç olarak, resveratrolun tüm bu antikanser etkilerinden biri olan apoptotik etkisi hem doz hem de zamana bağlı olarak MCF-7 meme kanseri hücre soyunda özellikle erken apoptozu indüklediği gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: MCF-7, Anneksin V, Apoptoz, Resveratrol

Anneksin VApoptozisHücre dizisi+3
Gülten Karabekir
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan kanser hücre hatlarında peroksizom proliferatör ile etkinleşen reseptör gamma genindeki pro12ala polimorfizminin araştırılması

Tek Nükleotit polimorfizmleri (SNP), DNA dizisinde tek bir nükleotitte meydana gelen değişikliklerdir. SNP'ler gemomda en sık görülen genetik varyasyonlar olup gen ifadesini ve fonksiyonunu etkileyebildikleri bilinmektedir. Peroksizom Proliferatör ile Etkileşen Reseptör Gamma (PPARγ) geninin 12. kodonunun 34. nükleotidinde meydana gelen C->G dönüşümü ile oluşan prolin amino asitinin alanin amino asitine değişimi sonucunda Pro12Ala polimorfizmi oluşmaktadır. Son zamanlarda yapılan birçok çalışma Pro12Ala polimorfizminin obezite, diyabet, bazı kanser türleri gibi birçok hastalık ile ilişkili olabileceğini göstermiştir. Hücresel düzeyde ise kanser ile Pro12Ala polimorfizmi ilişkisini inceleyen bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada kanser hücre hatları ile normal hücre hatlarında Restriksiyon Parça Uzunluk Polimorfizmi (RFLP) yöntemi ile Pro12Ala polimorfizmi incelenmiş ve Pro12Ala polimorfizminin PPARγ mRNA ekspresyonu üzerindeki etkisi Gerçek Zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu (GZ-PZR) yöntemi ile araştırılmıştır. Araştırma sonucunda, taranan 13 hücre hattı içerisinde sadece AGS ve Caki-1 hücre hatlarında Pro12Ala polimorfizmi tespit edildi. Bu hücre hatlarının PPARγ mRNA ifadesinin, Pro12Ala polimorfizmi bulunmayan MCF10A, SK-BR-3, MDA-MB-453, MDA-MB-458 hücre hatlarına kıyasla daha düşük olduğu bulundu.

Gen ifadesiHücre dizisiNeoplazmlar+3
Hatice Kurnaz
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan amniyotik membran tıbbi ürünlerinin farklı yöntemlerle işlenmelerinin membran içeriğindeki protein seviyeleri üzerine etkisinin incelenmesi

Amaç: Bu araştırmada insan amniyotik membranının birbirinden farklı saklama yollarının, membran içeriğinde bulunan ve membranın yara iyileşmesi, antienflamatuvar, antimikrobiyal ve antifibrotik özelliklerini yerine getirmesinde önemli rol oynayan proteinlerin seviyesi üzerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Viral seroloji testleri negatif olarak belirlenen gönüllülerden alınan plasentadan amniyotik membran izolasyonu gerçekleştirildi. Bu amniyotik membranlardan parçalar ayrılarak dört farklı grup oluşturuldu. Bunlar; taze olarak +4 ⁰C'de saklama, dondurularak -196 ⁰C'de saklama, liyofilize edilerek saklama ve liyofilizasyon sonrası gama ışını uygulanarak saklamadır. Deney gruplarındaki membranlardan izole edilen total proteinler kullanılarak ilgili proteinlerin analizi için ELISA testi gerçekleştirildi. Veri analizlerinin karşılaştırılması için One Way ANOVA testi kullanıldı. Bulgular: Bu çalışmada total protein miktarının en yüksek taze amniyotik membranda, en düşük ise dondurma işlemiyle saklanan örneklerde tespit edildi (p<0,05). EGF, bFGF, TGF-β1, Kolajen 1 ELISA testi sonuçlarında protein seviyeleri çoktan aza sırayla taze amniyotik membran, dondurarak saklama, liyofilize ve liyofilizasyon sonrası gama ışını uygulanan örneklerde tespit edildi (p<0,05). Kolajen 3 seviyesi ise diğer gruplarla kıyaslandığında en yüksek taze amniyotik membranda saptandı (p<0,05). HGF, VEGFA protein seviyeleri en yüksek dondurarak saklanan grupta saptanırken, PDGF seviyesi ise en yüksek taze amniyotik membranda tespit edildi fakat gruplar arasındaki bu farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Sonuç: Çalışma sonuçlarına göre en yüksek protein seviyesi çoğunlukla taze amniyotik membranda tespit edildi. Ancak amniyotik membranın +4 ⁰C'de saklama ömrünün kısa olması sebebiyle dondurularak saklanmasının liyofilizasyona oranla proteinler üzerine negatif etkisinin daha az olduğu tespit edilmiştir.

AmnionBüyüme maddeleriEnzime bağlı immünosorbent testi+1
Büşra Alper Ercin
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Haploidentik nakilde HLA uyumsuzluk oranı artması ile relaps ve sağ kalım arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Allojenik Hematopoietik Kök Hücre Nakli (AHKHN), konvansiyonel tedavilere dirençli veya yüksek riskli hematolojik habis hastalıklar ve bazı selim hematolojik hastalıklarda önemli bir küratif tedavi seçeneğidir. Bunun yanı sıra nakil komplikasyonlarının da çeşitli oranlarda artmış mortalite ve morbidite ile birlikte olduğu bilinmektedir. Allo-HKHN'nde alıcı ve donör arasındaki İnsan Lökosit Antijen (HLA-Human Leukocyte Antigen) uyumu; Alıcı Donör Doku Çatışma Hastalığı (Graft Versus Host Hastalığı-GVHH), relaps, hastalıksız sağ kalım ve genel sağ kalım (GSK) üzerinde kritik öneme sahiptir. Bununla birlikte HLA uyumlu kardeş donörü bulunmayan hastalar için HLA uyumsuz akraba (haplotip uyumlu) donörler günümüzde önemli ve sık kullanılan bir seçenek haline gelmiştir. Bu çalışmamızda HLA Haploidentik uyumlu nakil yapılan hastalarda HLA uyumsuzluk oranının artması ile relaps ve sağ kalım verileri arasındaki ilişkinin retrospektif olarak gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Grup Florence Nightingale Hastanesi Hematopoietik Kök Hücre Nakil (HKHN) Ünitesinde 2013-2021 yılları arasında hematolojik habis hastalıklar nedeni ile haploidentik kök hücre nakil yapılan, 18-70 yaş arası hastaların verileri kullanılmıştır. Toplam hasta sayısı 95 olup, hastalar en az 12 aylık takip süresini tamamlamış olgulardı. Hastalar HLA uyumsuzluk derecelerine göre 4/10, 5/10, 6/10, 7/10 ve 8/10 uyumlu (antijen/allel uyumsuzluğa sahip) olarak gruplandırıldı. Haploidentik nakilde HLA Uyumsuzluk oranlarının hastalık ilişkili (transplant öncesi hastalık durumu ve primer hastalık), hasta ilişkili (hasta yaşı, cinsiyeti, performans durumu ve komorbidite), donör ilişkili (HLA uyumu, yaş, cinsiyet) ve transplant ilişkili (kök hücre kaynağı, hazırlık rejimi, anti timosit globulin (ATG) ve Siklofosfamid kullanımı) faktörlerle; hastalıksız sağ kalım, GSK, engrafman yetmezliği (EY), relaps ve GVHH sıklığı ile arasındaki korelasyon incelendi. İstatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for the Social Science) istatistik programı kullanıldı. Sağ kalım verileri Kaplan Meier kullanılarak değerlendirildi. P değeri <0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 40.4 olup, 29 (%30,5) kadın, 66 (%69,5) erkek idi. Otuz altı hasta (%37,9) akut miyeloid lösemi (AML), 30 hasta (%31,6) akut lenfoblastik lösemi (ALL), 2 hasta (%2,1) kronik lenfositik lösemi (KLL), 5 hasta (%5,3) miyelodisplastik sendrom (MDS), 17 hasta (%17,9) non-hodgkin lenfoma (NHL), 5 hasta (%5,3) hodgkin lenfoma (HL) idi. Nakil öncesi hastalık durumu 71 hastada (%74,7) tam remisyon (TR), dört hastada (%4,2) parsiyel remisyon (PR), 20 hastada (%21,1) refrakter (RF) hastalık olarak belirlendi. Seksen üç hastada (%87,4) miyeloablatif, 12 hastada (%12,6) indirgenmiş yoğunlukta (RIC Reduced Intencity Conditioning) hazırlık rejimi uygulandı. Kök hücre kaynağı; 55 hastada (%57,9) periferik kök hücre, 40 hastada (%42,1) kemik iliği idi. Nakil öncesi bakılan panel reaktif antikor (PRA) testi 30 hastada (%31,6) pozitif saptandı. HLA uyumsuzluk derecelerine göre; bir hastanın (%1,1) 4/10 uyumlu donörden, 63'ünün (%66,3) 5/10 uyumlu, 15'inin (%15,8) 6/10 uyumlu, 11'inin (%11,6) 7/10 uyumlu, 5'inin (%5,3) 8/10 uyumlu donörden nakil yapıldığı saptandı. GVHH profilaksisinde 92 hastada (%96,8) post transplant siklofosfamid, 3 hastada (%3,2) ATG ile birlikte siklosporin (CSA) ve mikofenolat mofetil (MMF) kullanıldı. Nötrofil ve trombosit engrafmanı (sırasıyla >500 mm3/L, ve >20000 mm3/L) her iki seride ortalama 18 gün olarak bulundu. Dört hastada (%4,2) primer, 2 hastada (%2,1) sekonder EY gelişti. Post transplant +30. günde 86 hasta (%90,5), +100. günde 85 hasta (%89,5) tam kimerik bulundu. Hastaların 35'inde (%36,8) akut GVHH, 32'sinde (%33,7) kronik GVHH, 73'ünde (%76,8) CMV (Sitomegalovirüs) aktivasyonu ve 13'ünde (%13,7) hemorajik sistit gelişti. Hastaların 20'sinde (%21,1) relaps izlendi. Haploidentik Kök Hücre Nakli'nin 100. gün toplam sağ kalım oranı %87,3, 1. yıl %64,2 ve 2. yıl %60 olarak bulundu. Sonuç: Haploidentik nakilde HLA Uyumsuzluk oranlarının hastalık ilişkili (transplant öncesi hastalık durumu ve primer hastalık), hasta ilişkili (hasta yaşı, cinsiyeti, performans durumu ve komorbidite), donör ilişkili (HLA uyumu, yaş, cinsiyet) ve transplant ilişkili (kök hücre kaynağı, hazırlık rejimi, ATG ve Siklofosfamid kullanımı) olarak değerlendirildiğinde hastalıksız sağ kalım, GSK, EY, relaps ve GVHH sıklığı üzerine anlamlı etkisinin bulunmadığı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Allojenik Haploidentik HKHN, HLA, Relaps, GVHH

Nurcan Özçelik Kürkçü
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Spinal müsküler atrofi tedavisinde kullanılma potansiyeline sahip ve hücre membranından geçebilen modifiye rekombinant SMN1 proteininin üretilmesi ve saflaştırılması

Amaç: PEP1-SMN1 proteinini modifiye rekombinant şekilde üretip hücre membranından geçişini sağlamak. Fakat bu çalışma kapsamında preklinik ya da klinik çalışma bulunmamaktadır sadece proteinin üretimi ve hücre kültürü ortamında hücre membranından geçme potansiyeli araştırılmıştır. Materyal Metod: Çalışmada temel olarak PEP1 (sinyal peptidi) + SMN1 proteini + 6x histidin yapısında rekombinant protein üretimi yapıldı. Vektörün hazırlanması gen sentezi yollarından birisi ile yapıldı. Oluşturulan vektör DNA sekans analizi ile doğrulandıktan sonra E. coli BL21 suşuna aktarılırak ilgili proteinin bakteride ifade edilmesi sağlandı. Protein üretimi IPTG ile indüklendi ve sonrasında 6XHis işareti kullanılarak ticari bir metal afinite kromotografisi kiti ile saflaştırıldı. Saflaştırılan proteinin miktar tayini Bradford testi ile ve saflık derecesi SDS-PAGE analizi incelendi. Çalışmada İnsan nöron kökenli hücre hatları kullanıldı. (SHSY5Y). Besiyeri olarak nöron hücreleri için uygun olan DMEM ve Ham's F12 ortamı ve %10 ek fetal bovine serum kullanıldı. Farklı miktarlarda hücre kültürüne eklenen proteinin farklı zaman aralıklarında hücre içine girişi 6XHis spesifik antikor kullanılarak Western blotlama analizleri ile gösterildi. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda, PEP1-SMN1 rekombinant proteininin hücre membranından geçme potansiyelinin başarılı bir şekilde doğrulandığı gözlemlendi. İndüksiyon sürecinde 0.5 mM IPTG ve 30°C'de 4 saatlik inkübasyonun en uygun şartlar olduğu belirlendi. Western blot analizleri, proteinin teorik ağırlığına yakın bir bant gösterdi. Hücre kültür deneylerinde, proteinin hücre yapışmasını ve membran geçişini destekleyen olumlu sonuçlar elde edildi. Sonuçlar: Bu çalışmada, PEP1-SMN1 rekombinant proteininin hücre membranından geçebilen potansiyel bir terapötik ajan olarak başarılı bir şekilde üretildiği ve saflaştırıldığı gösterilmiştir. Elde edilen sonuçlar, protein indüksiyonu ve saflığı için optimize edilen yöntemlerin etkili olduğunu göstermektedir. Bu bulgular, Spinal Musküler Atrofi tedavisi için gelecekteki preklinik araştırmaların temelini oluşturabilecek nitelikte önemli katkılar sunmaktadır. Anahtar kelimeler: SMN1, IPTG, BL21, SMA, DMEM, FBS, PEP1

Büşra Melike Alp
İnönü University · Institute of Health Sciences
2024
10
DoctorateOpen AccessTR

Yüksek yağlı diyetle oluşturulan obezite hayvan modelinde kurkuminin TRPM2 kanal proteinine etkisi

Amaç: Bu tez, yüksek yağlı besin tüketimiyle oluşturulan deneysel obezite modelinde Kurkumin'in TRPM2 kanal proteinine olan etkisini moleküler, biyokimyasal ve histopatolojik yönden incelemeyi amaçlamıştır. Materyal ve metot: 12 hafta boyunca yüksek yağlı yem ve standart yem ile beslenen sıçanlar her grupta 12 hayvan olmak üzere kontrol, taşıt, Kurkumin (60 mg/kg v.a), yüksek yağlı yem ve yüksek yağlı yem + Kurkumin olarak beş gruba ayrıldı. Hayvanlardan kan glukoz seviyeleri, hemodinamik analizler, vücut ve organ ağırlık ölçümleri ile serum ve doku örneklerinden ELISA yöntemi ile insülin, CRP, TNFα, IL-6, IL-1β ve TRPM2 protein miktarları ölçüldü. Sıçanların karaciğer dokularından MDA, GSH seviyeleri ve SOD, CAT aktiviteleri ile TRPM2 gen ifadesi ölçüldü. Ayrıca karaciğer, kalp, damar, böbrek, kas ve beyaz yağ doku örnekleri histopatolojik olarak analiz edildi. Bulgular: Kan glukoz seviyesi yüksek yağlı yem gubunda diğer gruplara kıyasla yüksek idi (P < 0.05). Yüksek yağlı yem grubu diğer gruplardan daha düşük kan basıncı ve daha fazla EKG düzensizliği gösterdi. Karaciğer dokuda MDA, IL-1β, TRPM2 seviyeleri yüksek yağlı yem grubunda anlamlı yüksek bulunurken, SOD aktivitesi düşmüştü (P < 0.05). Gruplar arasında karaciğer dokusu CAT aktivitesi, IL-6, TRPM2 gen ifadesinde bir fark gözlenmedi (P > 0.05). Histopatolojik olarak sadece yüksek yağlı yem tüketen gruplara ait karaciğer dokusunda steatoz bulundu; böbrek, kalp, damar, kas ve beyaz yağ dokuda patolojik bir farklılık gözlenmedi. Sonuç: YYD ile beslenmenin kan glukoz seviyesi, ALP ve kolesterolde artışa ve kardiyak ölçümlerde anormalliğe neden olması, insülin metabolizmasında bozulmaya ve kardiyovasküler sorunlara yol açabilir. Karaciğerde artan MDA, IL-1β ve TRPM2 seviyeleri YYD ile oksidatif stresin artacağını gösterebilir. Kurkumin'in yükselen değerlerde düşüş sağlamasının oksidatif stres, lipid metabolizması ve enflamasyonda katkısının olabileceğini düşündürmektedir.

Merve Durhan
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

N-asetilsisteinin deneysel sisplatin kardiyotoksisitesi üzerine etkilerinin araştırılması

Amaç: Bu tez, sıçanlarda sisplatinle oluşturulan deneysel kardiyotoksisite modelinde N-asetilsistein'in kardiyotoksisiteye karşı olası koruyucu etkilerini moleküler, biyokimyasal ve histopatolojik yönden incelemeyi amaçlamıştır. Materyal ve Metot: Araştırmada 46 adet Wistar albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Hayvanlar Kontrol (K, n=8), N-Asetilsistein (NAC, n=8), Sisplatin (CIS, n=10), Sisplatin+N-asetilsistein (CIS+NAC, n=10), N-asetilsistein+Sisplatin (NAC+CIS, n=10) olmak üzere 5 gruba ayrıldılar. Deney sonunda hayvanlardan hemodinamik analizler, vücut ağırlık ölçümleri ile serum örneklerinden ELISA yöntemi ile Troponin, Miyoglobin ve P53 miktarları ölçüldü. Sıçanların kalp dokularından MDA, GSH seviyeleri ve SOD, CAT aktiviteleri ile Troponin, Miyoglobin ve P53 gen ifadeleri analiz edildi. Ayrıca kalp doku örnekleri hematoksilen-eozin boyama ile histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Sisplatin grubunda hayvanların vücut ağırlığının deney sonunda azaldığı (P < 0.05), diğer gruplarda ise herhangi bir fark olmadığı (P > 0.05) tespit edildi. Sisplatin grubu diğer gruplardan daha düşük kan basıncı ve daha fazla EKG düzensizliği gösterdi. Kalp dokuda MDA seviyesi ve CAT aktivitesi Sisplatin uygulanan tüm gruplarda Kontrol ve N-asetilsistein gruplarına göre anlamlı artış gösterdi (P < 0.05). Gruplar arasında kalp doku GSH ve SOD seviyeleri, Troponin, Miyoglobin ve P53 gen ifadesinde bir fark gözlenmedi (P > 0.05). Serum P53 protein miktarı Sisplatin grubunda, diğer gruplara göre anlamlı olarak yüksek bulunurken (P < 0.05), Troponin ve Miyoglobin protein miktarlarında istatistiki olarak anlamlı bir fark gözlenmedi (P > 0.05). Histopatolojik olarak Sisplatin grubuplarına ait kalp dokusunda şiddetli hemoraji, intersiyel ödem ve nekrotik kardiyomiyositler gözlendi (P < 0.05). Sonuç: Sisplatin kullanımının kilo kaybına ve kardiyak ölçümlerde anormalliğe neden olması, kardiyovasküler sorunlara yol açabilir. Kalp dokusunda artan MDA ve CAT seviyeleri ile oksidatif stresin artacağını gösterebilir. N-asetilsistein'in yükselen değerlere düşüş sağlamasının oksidatif stres, lipid metabolizması ve glutatyon mekanizmasında katkısının olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Sisplatin, N-asetilsistein, Kardiyotoksisite, Sıçan.

Zeynep Bulutlar
İnönü University · Institute of Health Sciences
2025
20
DoctorateOpen AccessTR

SH-SY5Y nöroblastoma hücresinde soğuk stresin transkriptomik etkilerinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı soğuk stresinin nöroblastoma hücreleri üzerine etkilerinin transkriptomik ve protein seviyeleri düzeyinde araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışmada SH-SY5Y nöroblastoma hücre hattı kullanıldı. Soğuk stres modelinde kullanılan hücreler 37°C (Kontrol), 31°C ve 25°C sıcaklıklarında ve 3, 6, 12, 24 saat sürelerinde inkübe edildi. Her sürenin sonunda RNA sekans verileri ve gen ekpresyonu için RNA izolasyonu, western blot için protein ekspresyonu, apoptoz düzeyleri için Annexin-V FITC yöntemi, hücre döngüsü için PI analizi yapıldı. İstatistiksel veriler için tek yönlü ANOVA testi uygulanıp sonuçlar değerlendirildi. Bulgular: SH-SY5Y hücrelerinde düşük sıcaklığın etkileri değerlendirildi ve özellikle 25 °C'de hücre morfolojisinin belirgin şekilde bozulduğu görüldü. RNA-seq analizleri, soğuk stresinin özellikle 31 °C 3 saat ve 25 °C 24 saat koşullarında anlamlı gen baskılanmasına neden olduğu saptandı. qPCR ve Western blot seviyeleri ATF6, HSP90 ve LIN28A'nın bazı koşullarda arttığını, CARHSP1, TP53, UBA52 ve XBP1'in ise çoğunlukla azaldığı saptandı. 25 °C'de inkübasyon süresi uzadıkça apoptoz oranlarının arttığı ve hücre döngüsü fazlarında belirgin değişimler meydana geldiği belirlendi. Sonuç: Çalışmamız da düşük sıcaklık stresinin SH-SY5Y hücrelerinde morfoloji, gen/protein ifadesi, apoptoz ve hücre döngüsü üzerinde belirgin etkiler oluşturduğunu özellikle 25 °C'de hem hücresel bütünlük bozulmuş hem de genetik yanıtlar güçlü şekilde değişmiş olup soğuk stresinin SH-SY5Y hücrelerinde hem moleküler hem de fonksiyonel düzeyde yeniden programladığını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Kanser, Mikroçevre, Soğuk stresi, SH-SY5Y

Nazmi Özgen
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2026
30
DoctorateOpen AccessTR

Euphorbia petrophila'nın antikanser etkilerinin meme ve akciğer kanseri hücrelerinde araştırılması

ÖZET Euphorbia petrophila'nın Antikanser Etkilerinin Meme ve Akciğer Kanseri Hücrelerinde Araştırılması Amaç: Çalışmada E. petrophila bitkisinin kimyasal içeriğinin belirlenmesi ve E. petrophila ekstresinin meme ve akciğer kanseri üzerindeki olası antikanser etkilerinin araştırılması hedeflendi. Materyal ve Metot: Çalışmada E. petrophila bitkisinin tür teşhisi yapılıp herbaryum örneği İnönü Üniversitesi Herbaryumu'nda saklandı. Kurutulan bitkiden maserasyon yöntemiyle ekstre hazırlandı, uçucu yağ hidrodistilasyon ile elde edildi. GSMS yöntemi ile uçucu yağ bileşenleri, LC-MS/MS yöntemi ile kimyasal içerik belirlenip hücre çalışmaları için MDA-MB-231, MCF10A, A549 ve BEAS-2B hücre hatları kullanıldı. Hücre canlılığı MTT testi ile değerlendirildi. RT-PCR ile P53, P21, BRCA1, ATM, CDK4 ve CyclinD1 genlerinin ekspresyon düzeyleri belirlendi. Apoptoz ve hücre döngüsü analizleri flow sitometri yöntemi ile yapıldı. Hücre göçü ve istilası Boyden çemberi testi ile değerlendirildi. Bulgular: E. petrophila etanol ekstresi, maksimum fenolik bileşik içeriği ve en güçlü antioksidan aktiviteyi göstermiştir. LC–MS/MS ve GC–MS analizleri, ekstrenin fenolik bileşikler ve yağ asitleri açısından zengin olduğunu gösterdi. MTT ve apoptoz analizleri, A549 ve MDA-MB-231 hücrelerinde belirgin sitotoksik ve apoptotik etkiler oluşturduğunu; sağlıklı hücrelerde ise bu etkinin sınırlı olduğunu gösterdi. RT-PCR sonuçları, p53/p21 aksının aktive olduğunu ve hücre döngüsünün G0/G1 fazında durdurulduğunu doğruladı. Migrasyon ve invazyon testleri ekstrenin hücre hareketini baskıladığını ortaya çıkardı. Sonuç: E. petrophila, etanol ekstresinin fenolik bileşiklerce zengin olduğu ve güçlü antioksidan etki gösterdiği belirlendi. Analizlerde, etanol ekstresi A549 ve MDAMB-231 kanser hücrelerinde seçici sitotoksik, apoptotik ve anti-migratuar etkiler ortaya çıjardı; p53/p21 yolaklarını aktive ederek hücre döngüsünü G0/G1 fazında durdurdu. Bu bulgular, E. petrophila'nın potansiyel bir antikanser ajan adayı olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Akciğer kanseri, Apoptoz, E. petrophila, M

Mehmet Ali Güzel
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2026
00
Master'sOpen AccessTR

Malatya ilinde akraba evliliği sıklığı ve tıbbi sonuçları

Bu çalısmada, Malatya il merkezinde, akraba evliligi sıklıgı ve bu evliliklerin kendiliginden düsük, ölü dogum, bes yas altı çocuk ölümleri ve konjenital malformasyonlarla iliskisi arastırıldı. Çalısma için, Kasım 2005- Haziran 2006 tarihleri arasında rastgele seçilen 409 kadınla evlerinde yüzyüze görüsülerek anket uygulandı. Akraba evliligi sıklıgı, %28.4, ortalama soyluluk katsayısı a=0.010809 olarak bulundu. Akraba evlilikleri içinde en sık olarak birinci kuzen evliligi %74.2 oranında belirlendi. Akraba evliligi ile egitim düzeyi arasında her iki es için bir farklılık saptanmadı. Akraba olan ve olmayan çiftler arasında kendiliginden düsük ve bes yas altı çocuk ölümleri açısından anlamlı farklılık bulundu. Malatya ilinde akraba evliligi ve kuzen evlilikleri insidansı oldukça yüksek bulundu. Akraba evliligi sıklıgının azaltılması populasyonun saglık kalitesi için gereklidir. Anahtar Kelimeler: Akraba evliligi, kendiliginden düsük, ölü dogum, çocuk ölümü, dogumsal kusurlar

Akraba evlilikleri
Aysegül Kutlubay
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Takrolimus'un genotoksik etkilerinin araştırılması

Takrolimus (FK-506), immünsüpressif tedavinin temel ilacı olmakla birlikte nefrotoksisite, nörotoksisite ve deri kanseri ile lenfoma gibi malign tümör oluşumunu içeren ciddi yan etkilere sahiptir. Bu çalışmada, Takrolimus'un olası genotoksik etkileri, insan lenfosit kromozomlarında, kromozom aberasyonları (KA), kardeş kromatid değişimleri (KKD), mikronükleus (MN) ve hücre büyüme kinetiği parametreleri kullanılarak araştırıldı. Lenfositler Takrolimus'un dört farklı konsantrasyonuna (5, 25, 50,100 ng/ml) ve iki farklı uygulama süresine (24 ve 48 saat) maruz bırakıldı. Takrolimus 24 ve 48 saatte tüm konsantrasyonlarda KA'larını indükledi. Benzer şekilde uygulama gruplarında toplam MN frekansında kontrole göre istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı. Ayrıca, KKD 24 saatlik uygulamada en yüksek konsantrasyonda (100 ng/ml) ve 48 saatlik uygulamada 25 ve 100 ng/ml'lik konsantrasyonda indüklendi. Takrolimus, 24 ve 48 saatte 5 ng/ml hariç tüm konsantrasyonlarda mitotik indeksi (MI) azalttı. Replikasyon indeksi (RI) 48 saatte tüm konsantrasyonlarda, 24 saatte ise 50 ve 100 ng/ml'lık konsantrasyonlarda azaldı. Sonuç olarak, Takrolimus güçlü mutajeniteye sahip olup malignansiye yol açabilecek genetik hasarlara neden olabilmektedir.Anahtar Kelimeler: Takrolimus, kardeş kromatid değişimi, kromozom aberasyonları, mikronükleus, hücre büyüme kinetikleri, genotoksisite

Genotoksisite
Elçin Latife Kurtoğlu
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
10
Master'sOpen AccessTR

Kükürt dioksit'in genotoksik etkilerinin araştırılması

Kayısı başta olmak üzere işlenmiş gıdaların pek çoğunda koruyucu madde olarak kullanılan kükürt dioksit (SO2), toksisitesi bilinen genel bir hava kirleticisidir. Malatya ve yöresinde kayısı tarımı ve işletmesi ile uğraşan insanlar SO2 gazına maruz kalmaktadır. SO2 maruziyetinin solunum yolları hastalıklarına, kansere hatta yüksek dozda ölüme neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, SO2'nin olası genotoksik etkileri, insan lenfosit kromozomlarında, kromozom aberasyonları (KA), kardeş kromatid değişimleri (KKD) ve mikronükleus (MN) testleri kullanılarak araştırıldı. SO2 0.05, 0.50 ve 1.00 ppm olmak üzere üç farklı dozda uygulandı. SO2 uygulanan tüm konsatrasyonlarda KA oluşumunu tetikledi. Aynı şekilde uygulanan maksimum ve orta dozlarda KKD ve MN frekanslarında anlamlı bir artış gözlendi. SO2 tüm uygulama gruplarında hücre büyüme ve proliferasyon kinetiklerinden mitotoik indeksi (MI) ve replikasyon indeksini (RI) azalttı. Sonuç olarak SO2 in vitro şartlarda uygulanan dozlarda mutajenik etki göstererek malignansiye yol açabilecek hasarlara neden oldu.

Besin koruyucu maddelerGenotoksisiteKardeş kromatid değişimi+4
Nihal Üren
İnönü University · Institute of Health Sciences
2011
30
Master'sOpen AccessTR

Akciğer hücre hattında nitrofenin global gen ifadelenmesine etkilerinin RNA-Seq yöntemiyle incelenmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, çevresel bir toksikan olan nitrofenin insan bronşiyal epitel hücre hattı BEAS-2B üzerindeki moleküler etkilerini transkriptomik düzeyde değerlendirmek ve elde edilen bulguları doğrulayıcı yöntemlerle desteklemektir. Materyal ve Metot: BEAS-2B hücreleri kültüre edildi ve hücre canlılığı analizi sonucunda belirlenen 800 µM nitrofen ile 24 saat muamele edildi. Ardından RNA izolasyonu yapıldı ve örnekler RNA-Seq analizi için dizilendi. Diferansiyel gen ekspresyon analizi yapıldı; anlamlı genler GO ve KEGG zenginleştirme analizleri ile değerlendirildi. Seçilen genlerin ekspresyon düzeyleri RT-qPCR ile, protein düzeyindeki değişimler ise Western blot ile doğrulandı. Bulgular: RNA-Seq analizi sonucunda 502 genin anlamlı düzeyde diferansiyel eksprese olduğu ve bu genlerin 320'sinin artan, 182'sinin azalan genler olduğu belirlendi. Zenginleştirme analizleri ile nitrofen maruziyetinin hücresel stres yanıtı, metabolik süreçler ve epitel fonksiyonları ile ilişkili yolakları etkilediği gösterildi. RT-qPCR sonuçları ile RNA-Seq bulguları arasındaki uyum büyük ölçüde doğrulandı, Western blot analizleri ile de seçilen hedeflerde benzer eğilimlerin gözlendiği belirlendi. Sonuç: Nitrofen maruziyetinin BEAS-2B hücrelerinde geniş kapsamlı gen ekspresyon değişimlerine yol açtığı ve stres yanıtı, metabolik düzenleme ile epitel bütünlüğüyle ilişkili yolakları etkilediği belirlendi. Bulgular, nitrofenin insan hava yolu epiteli üzerindeki çok yönlü etkilerine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: BEAS-2B, Diferansiyel Gen Ekspresyonu, Nitrofen, RNA-Seq, Toksisite

İlayda Şekeroğlu
İnönü University · Institute of Health Sciences
2026
10
Master'sOpen AccessTR

Paladyum karben komplekslerinin antikanser etkilerinin hücre kültüründe araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, N-heterosiklik karben (NHC) öncüllerini sentezleyerek palladyum kompleksleri hazırlamak ve bu bileşiklerin hücre kültürü modelinde biyolojik aktivitelerini incelemektir. Materyal Metod: Bu çalışmada paladyum karben kompleksleri sentezlendi, yapısal karakterizasyonları doğrulandıktan sonra hücre kültürü deneylerinde değerlendirildi. Hücreler uygun koşullarda çoğaltılarak belirlenen konsantrasyonlarda bileşikler ve kontrol grupları ile muamele edildi. Tedavi sonrası hedef gen ekspresyonları RT-qPCR, protein düzeyleri ise Western blot ile analiz edildi. Hücre ölüm yanıtı Annexin V/PI boyaması ile akım sitometrisi kullanılarak, hücre döngüsü dağılımı ise PI boyaması ile belirlendi. Ayrıca, bileşiklerin etkileri migrasyon ve invazyon analizleri ile değerlendirildi. Elde edilen veriler uygun istatistiksel yöntemlerle analiz edilerek karşılaştırmalı olarak raporlandı. Bulgular: A549 hücre hattında yapılan analizler, sentezlenen paladyum karben komplekslerinin hücresel düzeyde belirgin biyolojik etkiler oluşturduğunu göstermiştir. RT-qPCR sonuçlarında p53 gen ekspresyonunun arttığı ve proliferasyonla ilişkili genlerde değişimler olduğu belirlenmiştir. Western blot bulguları bu değişimleri desteklemiştir. Ayrıca, migrasyon ve invazyonun baskılandığı, apoptozun arttığı ve hücre döngüsü dağılımının etkilendiği gözlenmiştir. Sonuçlar: Bu çalışmada, sentezlenen paladyum karben komplekslerinin hücresel düzeyde antikanser aktivite sergileyerek proliferasyonu baskıladığını, apoptozu indüklediğini ve hücre hareketliliğini azalttığını ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: NHC, Pd, A549, M-NHC, Pt

Edanur Uğur
İnönü University · Institute of Health Sciences
2026
10
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda lipopolisakkarit ile oluşturulan kronik nöroinflamasyon modelinde betülinik asidin yangı ve apoptoz intrinsik yolağı üzerine etkileri

Amaç: Bu tez çalışmasında, lipopolisakkarit (LPS) ile oluşturulan deneysel nöroinflamasyon modelinde betülinik asidin inflamasyon ve intrinsik apoptotik yolak üzerindeki etkileri; moleküler, biyokimyasal ve histopatolojik açıdan değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Kontrol, LPS, BA ve BA+LPS olmak üzere dört grupta yer alan sıçanlara 28 gün boyunca aralıklı olarak LPS (1 mg/kg, i.p.) ve betülinik asit (10 mg/kg, i.p.) uygulandı. Serum ve beyin dokusu örneklerinde rutin biyokimyasal analizler ile oksidatif stres parametreleri (MDA, SOD, GSH) çalışılmıştır. Belirlenen kilit belirteçler (CASP3, CASP9, BAX, BCL-2, NF-κB ve Cyt c) serum ve beyin örneklerinde ELISA, beyin dokusunda ise RT-qPCR yöntemiyle analiz edilmiş; ayrıca beyin dokusunun genel morfolojik durumu histopatolojik incelemelerle değerlendirilmiştir. Bulgular: Serum sistemik biyokimyasal analizlerinde LPS grubunda BUN, total protein, direkt bilirubin, sodyum ve klor düzeyleri artarken, kalsiyum düzeyleri azaldı (P<0.05). BA uygulamasının bazı biyokimyasal parametrelerde düzenleyici etkiler oluşturduğu görüldü. Oksidatif stres analizlerinde BA+LPS grubunda MDA düzeyi artarken, LPS grubunda GSH ve SOD düzeyleri yüksek bulundu (P < 0.05). Doku ELISA analizlerinde BA grubunda CASP3, BA+LPS grubunda ise Cyt c düzeyleri arttı (P < 0.05). Serum ELISA sonuçlarında BA+LPS grubunda Cyt c yüksek, BCL-2 düşük saptandı (P < 0.05). Gen ifade analizlerinde NF-κB gen ifadesi LPS grubunda artarken, BA ve BA+LPS gruplarında baskılandı; Cyt c gen ifadesi LPS ve BA+LPS gruplarında artış gösterirken, BCL2 gen ifadesi BA ve BA+LPS gruplarında düşük bulundu (P < 0.05). Histopatolojik incelemelerde LPS grubunda infiltrasyon, ödem, hiperemi ve kanama bulguları gözlenirken, BA uygulanan gruplarda bu değişikliklerin azaldığı görüldü. Sonuç: Betülinik asidin, LPS ile oluşturulan deneysel nöroinflamasyon modelinde inflamatuvar, oksidatif ve mitokondriyal apoptotik süreçler üzerinde düzenleyici/nöroprotektif etkiler gösterebileceği değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: Betülinik Asit, LPS, Nöroinflamasyon, Apoptoz, Yangı

Selahattin Tunç
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2026
00
DoctorateOpen AccessTR

Per-Arnt-Sim Kinaz'ın kanser moleküler patogenezindeki rolünün meme kanseri hücre hatlarında aydınlatılması

Giriş: Meme kanseri, özellikle Üçlü Negatif Meme Kanseri (ÜNMK) alt tipinde görülen yüksek heterojenite, metastaz ve tedavi direnci nedeniyle önemli bir halk sağlığı sorunudur. Hücresel enerji sensörü olarak görev yapan Per-Arnt-Sim Kinaz'ın (PASK), proliferasyon, metabolik yeniden programlanma ve metastatik progresyon süreçlerinde rol oynadığı düşünülmektedir. Bu çalışmada PASK'ın meme kanseri patogenezindeki onkojenik etkileri ve terapötik hedef potansiyeli araştırılmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmada MDA-MB-231, MDA-MB-436, BT474, MCF-7 ve normal meme epitel hücre hattı MCF10A kullanılmıştır. PASK ekspresyonu siRNA aracılı gen susturma ve seçici PASK inhibitörleri ile baskılanmıştır. Hücre canlılığı, proliferasyon, koloni oluşumu, apoptoz, mitokondriyal membran potansiyeli ve hücre döngüsü değişimleri MTS, koloni oluşum testi, Anneksin V/PI, Kaspaz-3/7, JC-1 akış sitometrisi ve Western blot yöntemleri ile değerlendirilmiştir. Ayrıca biyoinformatik analizlerle PASK ekspresyonunun prognostik önemi incelenmiştir. Bulgular: PASK siRNA uygulaması sonrası canlılık MDA-MB 231 hücrelerinde %42,67 ± 1,53, MCF7 hücrelerinde %49,00 ± 1,00'e gerilerken (p < 0,0001), koloni oluşturma kapasitesi %14,67 ± 2,52'ye düşmüş ve apoptotik hücre oranı %26,00 ± 1,00 seviyesine yükselmiştir. PASK inhibisyonu, mitokondriyal disfonksiyonu tetikleyerek MDA-MB 231 hücrelerinde düşük membran potansiyeline sahip popülasyonu %30,67 ± 0,58'e çıkarmıştır (p < 0,0001). Moleküler düzeyde Siklin D1 ekspresyonu %10,33 ± 3,51'e düşmüş, Bcl-2 seviyeleri %21,00 ± 1,00'e gerilemiştir. Doza bağımlı analizlerde 25 nmol PASK 10 siRNA dozu, SRC ve P-SRC ekspresyonlarını sırasıyla %30,67 ± 3,06 ve %25,67 ± 6,03'e çekerek en etkili inhibitör stratejisi olarak öne çıkmıştır. Bulgular, PASK'ın meme kanserinde proliferasyon, apoptoz direnci ve metastaz süreçlerinde rol oynayan merkezi bir onkojenik düzenleyici olabileceğine işaret etmektedir. Sonuç: Bulgular, PASK'ın meme kanserinde proliferasyon, apoptozdan kaçış ve metastatik progresyon süreçlerinde merkezi bir düzenleyici olabileceğini göstermektedir. PASK'ın özellikle agresif meme kanseri alt tiplerinde prognostik biyobelirteç ve hedefe yönelik tedaviler için güçlü bir terapötik hedef olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Apoptoz, EMG, Meme Kanseri, Onkojenik Sinyalizasyon, PASK, siRNA

Berna Özdem
İnönü University · Institute of Health Sciences
2026
21
Master'sOpen AccessTR

Streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulan sıçan karaciğer dokusunda Vasküler endotelyal büyüme faktör (VEGF) geninin ifadesi

Bu tezde deneysel diyabet oluşturulmuş sıçanların karaciğer dokusunda vasküler endotelyal büyüme faktörü'nün (VEGF) gen ifadesini araştırmak amacıyla 20 adet dişi Wistar cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, kontrol grubu ve deneysel diyabet grubu olmak üzere iki gruba ayrıldılar. Deneysel diyabet grubundaki sıçanlara kilogram vücut ağırlığı başına 50 mg streptozotosin (STZ), 0,01 M sitrat tamponu içerisinde (pH: 4,5) çözülerek karın içi uygulama yol ile tek doz verildi. Kontrol grubu sıçanlara ise STZ'nin çözüldüğü taşıt madde olan 0,01 M sitrat tamponu karın içi yolla tek doz uygulandı. STZ uygulamasının ardından 72 saat sonra sıçanların kuyruk veninden alınan kanlardan kan şeker ölçümü yapıldı ve açlık kan şekerleri 350 mg/dL ve üzerinde olanlar diyabetli kabul edildiler. STZ uygulamasından 21 gün sonra sıçanlar dekapite edilerek karaciğer dokuları alındı ve gerçek zamanlı PZR'de VEGF gen ifadesine bakıldı. Sonuçta diyabet ve kontrol grubu sıçanların karaciğer VEGF gen ifadesinde anlamlı bir fark bulunmadı.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-deneyselGen ifadesi+4
Selin Çelik
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda kronik böbrek yetmezliği modelinde kaveolin gen ekspresyonu

Bu tezde siklosporin A ile deneysel böbrek yetmezliği oluşturulmuş sıçanların böbrek dokusunda Kaveolin gen ifadesini, böbrek MDA ve serum BUN ve kreatinin değerlerini araştırmak amacıyla 20 adet Wistar cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, kontrol grubu ve deneysel kronik böbrek yetmezliği grubu olmak üzere iki gruba ayrıldılar. Deney grubundaki sıçanlara kilogram vücut ağırlığı başına 30 mg siklosporin A deri altı uygulama yolu ile 28 gün boyunca verildi. Kontrol grubu sıçanlara ise Siklosporin A'nın çözüldüğü taşıt madde olan cremofor EL çözeltisi 28 gün boyunca deri altı yolla uygulandı. Deney sonunda gruplardan alınan böbrek dokularından kaveolin gen analizi ve MDA analizi yapıldı. Serumdan ise BUN ve kreatinin analizleri yapıldı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında deney grubu kaveolin gen ifadesinde istatistiki anlamlı bir azalma bulunurken (P < 0,05), MDA seviyesinde ise anlamlı bir artış tespit edildi. (P < 0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında deney grubu serum BUN ve kreatinin seviyesi anlamlı olarak yükselmişti (P < 0,05). Anahtar kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, kaveolin, siklosporin A, gen ekspresyonu, RT-PZT, rat

Böbrek yetmezliği-kronikGen ifadesiKaveolin+3
Berna Özyazgan
İnönü University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Pseudoxanthoma elasticum tanısı konan kişilerin ve akrabalarının genetik analizi

Pseudoxanthoma elasticum (PXE), deride, retinada ve kardiovasküler sistemdeki elastik fihrillerin zaman içinde artan kalsifikasyonu ile karakterize, bağ dokusunun otosomal dominant özellikte kalıtımsal bir hastalıktır. PXE de ortalama hastalığın gözlem yaşı 13 olmasına rağmen pekçok vakada erişkin yaşa kadar klinik olarak bulgular ortaya çıkmayabilir. PXE'li hastaların erken koroner arter hastalıkları riskine sahiptirler, anjina ve ani ölümle karşılaşabilmektedirler. Bu nedenle risk altındaki ailelerde teşhisin erken (klinik bulgu göstermeden önce ) yapılabilmesi önem arz etmektedir. Çalışmamızın amacı PXE' li ailelerin tesbiti ile ailenin hangi bireylerin hastalık olasılığına sahip olduğunun erken tespiti bu aile içindeki hastalık riski taşıyan bireylerin klinik olgudan önce bulunarak koruyucu tedbirlerin bildirilmesi önem kazanmaktadır. Bu ayrımı yapabilmek için rutinde kullanılan iki sitogenetik teknik olan giemsa bantlama ve FISH kullanılmıştır. Çalışmamızda probandın bulunduğu 17 kişilik aile ağacı çizilerek çıkarılmıştır. Olguların klinik PXE bulgusu gösteren 2 kadın 2 erkek 4 hasta PXE hasta kontrol grubunu oluşturmuştur. Geri kalan 13 aile bireyi de PXE taşıma riskli hasta grubu olarak kabul edilip genotipik olarak hasta olup olmadıkları Giemsa bantlama ve FISH ile karşılaştırmalı olarak sitogenetik metotlarla çalışılmıştır. Giemsa boyamasıyla bu bölgede sayısal veya yapısal anomalilere, hasta olgularda bile rastlanmamıştır. FISH metodu ile PXE geni olduğu bilinen ABCC6 genini içeren bölgeye spesifik MYH11 16pl3.1 probu kullanılarak yapılan incelemede, 116 nolu hastanın, klinik bulgu göstermeyen 9 yaşındaki 117 nolu kızında FISH metodu ile delesyon saptanmıştır, İnformatif ailenin klinik bulgu gösteren bütün bireylerinde aynı bulgu söz konusudur. Diğer hastalık riskli bireyler sinyal kaybı ile belirlenen bu delesyonu göstermemişlerdir. Bulunan delesyonun çeşidi ve büyüklüğü kullanılan FISH metodu ile belirlenmesi mümkün olmadığından delesyon olduğu düşünülen olguların ileri moleküler genetik yani sekans analizi ile sense ve antisense DNA' sının baz sırasının belirlenmesi gerekmektedir. Bulgularımızdan anlaşıldığı üzere FISH metodu 17 kişilik aile içerisinde klinik bulgu göstermeksizin hastalık taşıma riski olan birey sayısını bire indirgediği için aile ön taramasında kullanılabilir, faydalı, ucuz ve çabuk bir metottur. Çünkü 17 kişinin kromozom 16 p bölgesinin tamamen sekans analizi daha fazla zaman harcamayı ve maddi külfeti gerektiren bir metottur. Bu tür ailelerde FISH ile ön taramanın faydalı kullanılabilir bir metot olduğu düşünülmektedir. 53

Şule Gürsoy
İnönü University · Institute of Health Sciences
2002
30
Master'sOpen AccessTR

Kolerektal kanserlerde tümör belirleyicilerinin incelenmesi

ÖZET Bu çalışmada, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Genel Cerrahi Anabilim Dalında kolonoskopik, radyolojik ve histopatolojik inceleme sonucu tanısı konulmuş ve evresi bilinen 34 kolorektal kanser vakasında ve sağlıklı 20 kişiden oluşan kontrol grubunda serum AFP, CEA, CA 19-9, CA 125 ve CA 15-3 düzeylerini ölçerek bu markırlar ile evreler arasındaki korelasyonu inceledik. Hastalarımızı 31-70 yaş arasında onarlı yaş gruplarına ayırdığımızda AFP, CEA, CA 19-9, CA 125 ve CA 15-3 serum düzeylerinde yaşa paralel artış gözlenmemiştir. 31-70 yaş grubunda kolorektal kanserlilerle kontroller karşılaştırıldığında artış CEA'da çok anlamlı (pO.0001), CA 15-3'da çok anlamlı (p<0.003), CA 125'da anlamlı (p<0.05) bulunmuştur. Kolorektal kanserlerin tanısında CEA artışı oldukça önemli, CA 15-3 artışı çok önemli, CA 125 artışı önemli bir parametre olarak kullanılabilir. CA 19-9 ve AFP değerleri içindeki fark anlamsız bulunmuştur. Lokalizasyonuna göre rektum veya kolon tutulumunun bu parametrelerin artmasında anlamlı fark oluşturmadığı görülmüştür. Dukes sınıflandırılmasına göre kanser evresinin ilerlemesiyle CEA değerleri kolorektal kanserlerde artmıştır; fark stage B için anlamsız, stage C için p<0.03, stage D için pO.0001 bulunmuştur. CA 15-3 farkı stage B'de anlamsız, stage C'de p<0.003, stage D"de p<0.002 bulunmuştur. Stage evresi arttıkça CEA ve CA 15-3 değerlerinin düzenli artmış olmasından dolayı kanserin klinik ilerlemesini saptamada yararlı olacağı kanaatine varılmıştır. CA 125 bulguları genel olarak kolorektal kanserlilerde artmış olmasına rağmen stage evresi ilerlemesiyle paralellik bulunamamıştır. Kolorektal kanserli hastalarımızda kontrollere göre CEA ve CA 1 5-3 artışı çok anlamlı bulunmuştur. Ancak en yüksek artış 51-60 yaş grubunda gözlenmiştir. (p<0.03 ve p<0.05). Sonuç olarak kolorektal kanserli hastalarda CEA ve CA 15-3 düzeylerindeki anlamlı artışın klinik evrelemeyle paralellik göstermesi bu parametrelerin kolorektal kanserlerin klinik seyrini incemede, metaztaz ve rekürrenslerin incelenmesinde yararlı olabileceği kanaatine varılmıştır. Bu parametrelerin değeri yaş ilerledikçe, özellikle 50 yaşından sonra artmaktadır. 41

Ayşegül Çiftlikçi
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2002
00
Master'sOpen AccessTR

Bazı kanser hastalarında mikronükleus sıklığının araştırılması

6. ÖZET Bazı genetik hastalıklar artan hücresel kararsızlığa sahip olabilir. Çoğu insan tümörünün de genetik temeli olduğundan bu çalışmada, kromozomal aberasyonlar için metafaz analizinden daha pratik ve daha ekonomik olan mikronükleus analizi ile kanser hastalarının genetik kararsızlığını araştırmayı amaçladık. Tedavisi başlamamış kanser (akciğer, mide ve kolon kanseri) hastalarındaki genetik değişiklikler lenfositlerde sitokinez-blok mikronükleus testi ve yanak mukozası hücreleri mikronükleus testi olmak üzere iki farklı tarama yöntemi ile değerlendirilmiştir. Periferal kan lenfositleri ve yanak mukozası hücrelerindeki mikronükleus sayısının değerlendirilmesi insan somatik hücrelerindeki genetik kararsızlığı göstermektedir. Bu çalışmada, kemoterapi ve/veya radyoterapinin başlamasından önce kanser hastalarının hücrelerindeki mikronükleus sayısının sağlıklı kişiler ile karşılaştırıldığında önemli oranda arttığı gözlenmiştir. İlave olarak, sigara içen ve içmeyen gruplar ile erkek ve kadın grupları arasındaki farklılığın önemli olmadığı bulunmuştur. Bu sonuçlar insanda kanserin kromozomal bozukluklar ile karakterize olduğunu ve mikronükleus yönteminin kanserin rutin sitogenetik çalışmalarında kullanışlı olabileceğini öne sürmektedir. Anahtar Kelimeler: Mikronükleus testi, Yanak mukozası hücreleri, Lenfosit, Kanser 43

İbrahim Halil Yıldırım
İnönü University · Institute of Health Sciences
2004
10
Master'sOpen AccessTR

Malatya'da beta-talasemi mutasyonlarının moleküler temelinin araştırılması

GONCA GÜLBAY-MALATYA'DA BETA-TALASEMİ MUTASYONLARININMOLEKÜLER TEMELİNİN ARAŞTIRILMASIÖZETBeta talasemi, özellikle Akdeniz ülkelerinde ve Türkiye'de görülen, mikrositoz vehemolitik anemi tablosu ortaya koyan en yaygın kalıtsal bozuklardan bir tanesidir.Çalışmamızda beta talasemi tanısı ile refere edilen 41 olgunun beta globin geninde enyaygın gen mutasyonları (-87 (C>G), -30 (T>A), kodon 5 (-CT), hemoglobin C (HbC),hemoglobin S (HbS), kodon 6 (-A), kodon 8 (-AA), kodon 8/9 (+G), kodon 22 (7bp del),kodon 30 (G>C), IVS 1.1 (G>A), IVS 1.2 (T>A), IVS 1.5 (G>C), IVS 1.6 (T>C), IVS 1.110(G>A), IVS 1.116 (T>G), IVS 1-25 (25bp del), kodon 36/37 (-T), kodon 39 ( C>T), kodon44 (-C), IVS 2.1 (G>A), IVS 2.745 (C>G)) araştırılmıştır. Çalışılan olguların 32(%78.05)'sinde beta globin geni mutasyonları gözlenmiştir. Bunlar arasında 6 hastanınbeta globin geni mutasyonları bakımından homozigot olduğu belirlenirken; 26 hastanınise test edilen mutasyonlardan yalnızca birini taşıdığı bulunmuştur. Çalışmamızınsonuçlarına göre; IVS 1.110 (G>A) mutasyonu, Türkiye'nin diğer bölgelerinde olduğugibi en yaygın mutasyon olarak belirlenmiştir. Homozigot veya heterozigot hastalardaIVS 1.110 (G>A), IVS 1.1(G>A), IVS 2.1(G>A), kodon 8(-AA)ve kodon 8/9 (+G)mutasyonlarının allel frekansları sırası ile %28.13, %9.38 ve %4.64'dür. Kodon 44(-C)mutasyonu %3.13 olarak belirlenirken kodon 5 (-CT), kodon 22 (7bp del) ve kodon 44 (-C) mutasyonları nadir rastlanan mutasyonlar olarak tanımlanmıştır.Anahtar Kelimeler: Beta talasemi, mutasyon, globin geni, moleküler analiz, PZR

Gonca Gülbay
İnönü University · Institute of Health Sciences
2006
10
DoctorateOpen AccessTR

Paraoksonaz-1 (PON1) enziminin kolon kanseri hücrelerinde mapk sinyal yolağı üzerindeki etkisinin araştırılması

Kolon kanseri ile rektum kanserleri kolorektal kanser adı altında birlikte gruplandırılır. Dünyada ve Türkiye'de en yaygın beş kanser türü arasında yer alan kolorektal kanserler gastrointestinal sistemin en yaygın kötü huylu tümörüdür. Kanser oluşumunda ROS'ların etkisi günümüzde açık bir şekilde bilinmektedir. ROS'lar yalnızca karsinogenezin başlamasında değil; ilerlemesinde de rol alır. PON enzim ailesi antioksidan özellikleri sayesinde endojen serbest radikal temizleyici sistemin bir parçasıdır. Bu özellikleri ile birçok kanserin etiyolojisi ve önlenmesinde rol aldıkları ileri sürülmektedir. Diğer taraftan insan tümörlerinin yaklaşık üçte birinde MAPK sinyal yolağının aşırı aktivasyonu söz konusudur. Bu bilgiler ışığında, çalışmamızda kolon kanserinde PON1 enzimi ile MAPK sinyal yolağı arasındaki etkileşimin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda HT-29 kolon kanseri hücre hattı ile CCD-18Co sağlıklı kolon hücre hattı kullanılmıştır. PON1 enzim aktiviteleri spektrofotometrik olarak tayin edilmiştir. PON1 düzeyleri ile MAPK sinyal yolağında görevli B-Raf, p-B-Raf, ERK ve p-ERK protein düzeyleri Western Blot yöntemi ile analiz edilmiştir. Çalışmamızda kolon kanseri hücrelerinde, sağlıklı hücrelere kıyasla PON1 düzeyi ile PON1 enzim aktivitesinin azaldığı görülmüştür (sırasıyla p=0.0173, p=0.0281). Ayrıca kolon kanseri hücrelerinde MAPK sinyal yolağında görevli p-B-Raf ve p-ERK protein düzeylerinin arttığı tespit edilmiştir (sırasıyla p=0.0037, p=0.0074). Sonuçlarımıza göre PON1 düzeyi ile PON1 enzim aktivitesi arasında pozitif yönlü korelasyon tespit edilmiştir (p=0.008). Ek olarak, PON1 düzeyi ile MAPK sinyal yolağının aktivasyonunda rol alan p-B-Raf ve p-ERK protein düzeyleri arasında negatif yönlü korelasyon tespit edilmiştir (sırasıyla p=0.016, p=0.036). Ayrıca PON1 enzim aktivitesi ile p-B-Raf ve p-ERK protein düzeyleri arasında da negatif yönlü korelasyon tespit edilmiştir (sırasıyla p=0.060, p=0.037). Kanser hücrelerinde MAPK yolağında tespit edilen aktivite artışına; PON1 düzeyi ile PON1 enzim aktivitesindeki azalmanın sebep olduğu düşünülmektedir.

Antioksidan enzimlerKolon neoplazmlarıMitojenler+7
Muhammet Örnek
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Glutatyon S-Transferaz genindeki (GSTT1 ve GSTM1)delesyonların koroner arter hastalığı ve miyokart infartüsü ile ilişkisi

Koroner arter hastalığı (KAH) kalp hastalıklarının en yaygın olanıdır. KAH kalp dokularına kan sağlayan arterlerin daralması sonucunda meydana gelmektedir. Bu durum iç duvarlarda kolesterol ve diğer maddelerin birikmesi sonucu plak oluşumuna neden olur. Yüksek yağ diyetleri, obezite, diyabet ve sigara içme KAH risk faktörleri olduğu düşünülmektedir. Glutatyon S-Transferaz (GST) enziminin de KAH ile ilişkili olduğu bilinmektedir.GST enzimi; ksenobiyotik metabolizmasında, endojenik ve ekzojenik maddelerin detoksifikasyonunda rol oynayan önemli bir enzim grubudur. Beş alt sınıfa ayrılır. Alfa, mu, pi, theta ve zeta. Ayrıca her sınıf birçok gen ve izoenzim içerir. Glutatyon S-transferaz M1 (GSTM1) ve T1 (GSTT1) genleri sigara dumanında bulunan bazı kimyasalların detoksikifikasyonu veya aktivasyonu ile ilişkilidir. Bu genlerde mutasyonların olması enzimin aktivitesinin azalmasına ve KAH oluşmasına neden olur.Bu çalışmada koroner KAH ve AMİ ile GSTT1 ve GSTM1 polimorfizmleri arasındaki ilişki araştırıldı. Polimorfizmlerin bulunduğu bölgeler Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) yöntemi ile amplifiye edildi. Ancak polimorfizme rastlanmadı. Her ne kadar GST geninin KAH ile ilişkili olduğu bildirilse de bizim çalışmamızda ilişkili olmadığı bulundu.

Semra Koç
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
Master'sOpen AccessTR

PANDAS'lı hastalarda TNF-? gen polimorfizmi

PANDAS (Streptokok enfeksiyonuna bağlı olarak çocukluk çağında meydana gelen nöropsikiyatrik hastalık) nöropsikiyatride yeni tanımlanan bir hastalıktır. A grubu Beta hemolitik streptokok enfeksiyonu sonrasında gelişen otoimmünite mekanizmasıyla meydana gelmektedir. Streptokok enfeksiyonu, obsesif kompulsif bozukluğa veya tik bozukluğuna yol açmaktadır. İmmün sistemde streptokokların ürettiği M antijenlerine karşı duyarlı olan B lenfositler ilk aşamada bunları yok ederler. Duyarlı hale gelmiş T ve B lenfosit hücrelerinden bazıları kan-beyin bariyerini aşarak; moleküler mimikri ile, duyarlı konağın bazal gangliasındaki nöron hücre membranında bulunan epitoplara çapraz reaksiyon vererek bağlanır ve onların apoptoza sürüklenmesine neden olur. Hareketin koordinasyonu, dikkat ve faal bellek işlevleri gibi görevleri olan bazal gangliyon bölgesinde apoptozla meydana gelen hücre kayıpları telafi edilemez ve nöropsikiyatrik belirtiler kaçınılmazdırOtoimmün hastalıkların apoptoz mekanizmasında rol alan tümör nekroz faktör aynı zamanda önemli bir sitokin grubu olup, TNF-? geni tarafından üretilmektedir. Çalışmamızın amacı, TNF-? geninin promotor bölgesindeki -308 G/A ve -850 C/T polimorfizmlerinin PANDAS hastalığı ile ilişkisini belirlemektir. Çalışmamızda EDTA'lı tüplere alınan 3-4 cc kanların DNA izolasyonları yapıldı. Daha sonra PCR amplifikasyonu ve parça uzunluk kesim polimorfizmi (RFLP) metodu ile kesim reaksiyonu uygulandı ve PAGE (Poliakrilamid Jel Elektroforezi) ile görüntülenerek polimorfizmler saptandı. Çalışmamızın sonucunda elde ettiğimiz istatistiksel verilere göre, -308 G/A ve -850 C/T polimorfizmlerinin hastalıkla ilişkilerinin pozitif olarak anlamlı olduğu saptanmıştır.

Polimorfizm-genetik
Dilge Onatoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Obez sıçan modelinde pankreas ve hipokampus dokularında ucp2 gen analizi

Obezite, kardiyovasküler hastalıklar, tip 2 diyabet gibi birçok kompleks hastalık ile ilişkili bir risk faktörüdür. Bu nedenle obeziteye neden olan moleküler mekanizmaların aydınlatılması önemlidir. Kan glikoz seviyesinin düzenlenmesi ve enerji metabolizmasında etkili olan pankreas, diyabet ve obezite gelişiminde önemli bir organdır. Pankreastaki UCP2, insülin ve glukagon salınımını düzenlerken, hipokampustaki UCP2, nöronal yenilenmede rol oynayarak öğrenme süreçlerine etki etmektedir. Bu araştırmada obez sıçan modelinde hipokampus ve pankreas dokularında Ucp2 gen ifadesi ile öğrenme arasındaki olası ilişkiler araştırıldı. Bu amaçla planlanmış olan çalışmada Wistar albino yetişkin erkek sıçanlarda deneysel obezite modeli oluşturuldu. Deneylerde 8 obez, 8 kontrol olmak üzere 16 adet hayvan kullanıldı. Gruplara öğrenme testi uygulandıktan sonra hipokampus ve pankreas dokuları disektse edildi. Gerçek zamanlı kantitatif RT-PCR yöntemi kullanılarak dokularda Ucp2 gen ifade düzeyleri belirlendi. İstatiksel analizde gen ifade düzeylerinin karşılaştırılması Qiagen veri analizi programı ile, öğrenme verilerinin değerlendirilmesi ise student-T testi ile yapıldı. İstatistiksel analizler sonucunda; hipokampus dokusunda Ucp2 gen ifade düzeyinin obez grupta kontrol grubuna göre arttığı ve istatistiksel olarak sınırda anlamlı olduğu (p=0,05), pankreasta ise gruplar arasında fark olmadığı ( p=0,94) sonucuna varıldı. Öğrenme performansları karşılaştırıldığında ise obez grupta öğrenme performansının kontrole kıyasla daha düşük olduğu saptandı (p=0,001). Sonuç olarak obezitenin öğrenme performansını azalttığı bulundu. Ucp2 gen ifadesinin hipokampusta artmış olması ise obezitede nöronal sağ kalım için hücrelerin savunması olarak yorumlandı. Obezite ve öğrenme arasındaki ilişkinin moleküler düzeyde analizini amaçlamış olan bu araştırma sonuçları yapılacak olan çalışmalara katkı sağlayacaktır.

BellekBilişsel işlevGen ifadesi+6
Zeynep Ulukütük
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Myrtus communis bitkisinden elde edilen esansiyel yağın ve bileşenlerinin MCF7, MCF10a ve BJ hücre hatları üzerindeki sitotoksik ve apoptotik etkisinin incelenmesi

Kadınlarda en sık görülen kanser tipi olan meme kanseri hastalığında, son 20 yılda teşhis ve tedavi amacıyla birçok araştırma yapılmıştır. Son yıllarda yapılan araştırmalarda bitkilerde yer alan bileşenlerin antimutajenik ve antioksidan aktivitelerine karşı ilgi giderek artmaktadır. Çalışmamızda kullanacağımız Mrytus communis L. bitkisi,birçok hastalık alanında tedavi amaçlı kullanılmakla birlikte antikanser odaklı tedavilerde de kullanılmaktadır. İnsan meme kanseri hücre hattı MCF7'de kullanılacak olan bu bitkinin özütü artan dozlara maruz kalacaktır ve sitotoksisite MTT testi kullanılarak test edilecektir. Bu sitotoksisitenin antitümör özelliğe sahip olup olmadığını anlamak için, özütün (yağın) aynı dozları insan tümörijenik olmayan MCF10A meme hücre hattına uygulanacaktır. Ayrıca,tedavi edici özelliğe sahip konsantrasyonun belirlemesiyle sadece olası hücre tipi seçiciliği üzerine etkisi olup olmadığını görmek için ise epitel olmayan hücrelerde yani insan BJ fibroblastı hücre hattında da test edilecektir. Buna paralel olarak, biyolojik etkinin temellerini değerlendirmek için gözlenen biyolojik aktivitenin bir veya birkaç maddeyle bağlantılı olup olmadığını tespit etmek adına bu analizlerde karakterize edici bileşikler (1,8-cineole, α-Pinene, linalool) saf formda kullanılacaktır. Esensiyal yağın ve kullanılan üç kimyasal bileşiğin apoptozu uyarıp uyarmadığını anlamak için MCF7 ve MCF10A hücre hatlarında Kaspaz 3, Kaspaz 9,Bcl-2 ve Bax genlerinin ekspresyon düzeyleri RT-qPCR yöntemi uygulanarak incelenecektir.

ApoptozisGenler-BaxHücre dizisi+5
Yasenya Kaşıkcı
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Prader-Willi, Angelman ve Miller-Dieker olgularda FISH (Fluoresan In Situ Hibridizasyon) metodu ile mikrodelesyon araştırılması

ÖZET Prader-Willi Sendromu (PWS), infantlarda santral müsküler hipotoni, beslenme bozuklukları, gelişme geriliği ile karakterize nöroendokrin bir bozukluktur. En önemli özellikleri fasial dismorfizm, hipogonadizm, kriptorşidizm, kısa boy, kısa el ve ayaklar ve mental retardasyondur. Genellikle erken çocukluk çağında klinik tabloya aşırı yeme sonucunda gelişen obesite de eklenmektedir. Angelman Sendromu (AS) ise, mental retardasyon, konuşma eksikliği, gülme krizi, ataksik ani hareketler, mikrosefali, krizler, anormal EEG, dışarı çıkmış dil ve çene çıkıklığı ile karakterizedir. Miller-Dieker Sendromu (MDS), karakteristik fasial görünüm ve lizensefali tip I ile karakterize multipli malformasyon sendromudur. Miller-Dieker sendromunda lizensefaliye ek olarak, şiddetli mental retardasyon, çıkıntılı alım, bitemporal darlık, kısa bir burun ile dışa dönük burun delikleri, çıkık üst dudak ve küçük çene bulguları mevcuttur. Prader-Willi ve Angelman sendromlu hastaların % 70' i parental veya maternal D15S9-D15S12 lokuslarını taşıyan intersitial de nova mikrodelesyonlara sahiptir. Prader- Willi sendromlu hastaların çoğu ve Angelman sendromlu hastaların az bir kısmı sırasıyla maternal ve paternal uniparental dizomi ( UPD ) 15 'i taşımaktadır. Daha başka kromozom 15 düzenlemeleri ve normal olmayan metilasyona sebep olan küçük mikrodelesyonlarda ender olarak görülür. Miller-Dieker Sendromu, Miller-Dieker kritik bölgesinde hem Miller-Dieker Sendromu, hemde İzole Lizensefali Sendromu (ILS) ile tanımlanan 17pl3.3 kromozom mikrodelesyonuna sahiptir Miller-Dieker sendromlu hastaların % 90' nında, normal kromozomlar mevcut olsa bile, 12q:17p translokasyonları, 17. kromozomun ringi ve 17. kromozomun uzun kolunun duplikasyonu ile tanımlanan kısa kol delesyonu mevcuttur. Bu çalışmada mikrodelesyonlan saptayan CytocelFin, Prader- Willi / Angelman sendromlu hastalarda 15qll-13 delesyonu için SNRPN (small nüklear riboprotein polipeptid N) / IC probu ve 15qter telomere spesifik probu (kontrol probu), Miller-Dieker sendromlu hastalarda 17pl3.3 delesyonu için MDS / ILS probu ve SMS probu (Simith-Magenis sendrom probu ) ile FISH ( Flouresan İn Situ Hibridizasyon) yöntemi uygulandı. Prader-Willi / Angelman sendromu olduğu düşünülen 12 hastada ve Miller-Dieker ön tanılı ve lizensefalili 13 hastada FISH bulguları, klasik sitogenetik bulgularla karşılaştırıldı.Bu1-1 hastalık gruplarını kapsayan toplam 25 hastada mikrodelesyon ve herhangibir sitogenetik anomali saptanmadı. FISH yöntemi, Prader-Willi / Angelman ve Miller-Dieker sendromu düşünülen hastaların teşhisi için gerekli testlerden ilk sırada yer alan bir test olarak belirtilmektedir. Bu çalışmada, klinik muayene ile ön tam olarak Prader-Wili/Angelman ve Miller-Dieker sendromu düşünülen bu hastalarda FISH yöntemi ile mikrodelesyon saptanmaması, klinik tamda daha seçici olunması gerektiğini düşündürdü. Tüm hastalarda uygulanan yöntem ile mikrodelesyon aranılan bölgelere ait sinyallerin alınması bu yöntemin rutin olarak laboratuvarımızda kullanılabileceğini gösterdi. :&*»* mtâ^L.L&y- yi-

Seda Örenay
Manisa Celal Bayar University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2002
00